Etiket arşivi: Rusya

KOSOVA DOSYASI : ABD, AB, RUSYA VE TÜRKİYE EKSENİNDE KOSOVA’NIN BAĞIMSIZLIK SÜRECİ


ABD, AB, RUSYA VE TRKYE EKSENNDE KOSOVA’NIN BAIMSIZLIK SREC.pdf

TEKNOLOJİ : Rusya “Tor” Kullanıcılarını Deşifre Edene Ödül Veriyor


Rusya Federasyonu, internette kimliğini gizli tutarak arama yapmayı mümkün kılan “Tor” ağını kullananların ifşa edilmesini amaçlayan bir yarışma düzenleyeceğini açıkladı.

Yarışmayı kazanana 3,9 milyon ruble, yani yaklaşık olarak 110 bin dolar ödül verilecek.

Tor ağı sayesinde kullanıcılar isimlerini gizleyebiliyor ve gönderilen veriler rastgele yollarla iletildiği için veri takibi de zorlaşıyor. Verilerin gönderilmesindeki her bir aşamada ise ek şifrelemeler oluşuyor.

İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin haberine göre Rusya, 200 binden fazla “Tor” kullanıcısıyla dünyada beşinci sırada yer alıyor.

Rusya İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, bu yarışmayı düzenlemedeki amacın “ülke savunması ve güvenliğini temin etmek” olduğu belirtildi.

Yalnızca Rusya vatandaşlarına açık olan yarışmaya katılmak isteyenlerin 195 bin ruble (yaklaşık olarak 5 bin 555 dolar) başvuru ücreti ödemesi gerekiyor.

Başvuruların internet üzerinden yapılacağı bildirildi. Yarışmaya katılım için son tarih ise 13 Ağustos olarak gösterildi.

Bu ayın başında ülkede çıkarılan bir yasayla internet şirketleri Rusya vatandaşlarının kişisel bilgilerini depolayabilme imkânına kavuşmuştu.

ABD kaynaklı Tor ağının ismi, Amerikan Ulusal Güvenlik Birimi (NSA) ve diğer bazı istihbarat kurumlarından bilgilerin sızdırılmasıyla daha da duyulur olmuştu.

NSA’in gizli belgelerini ifşa eden ve halen Rusya’da sığınma hakkı bulunan Edward Snowden da iletişim için Tor ağını kullanan isimler arasında.

Snowden tarafından açığa çıkarılan belgelere göre NSA ve İngiliz Hükümet İletişim Merkezi (GCHQ) de geçmişte Tor kullanıcılarının kimliklerini deşifre etmeye çalışmıştı.

Tor ilk olarak Amerikan Denizcilik Araştırma Laboratuvarı tarafından tesis edilmiş ve internette gizli bilgiler paylaşmak isteyenler tarafından kullanılmaya başlanmıştı.

RUSYA DOSYASI /// TUİÇ AKADEMİ : Putin’in Rusyası


Özet

Bu çalışmanın amacı, Rusya Federasyonu’nun ilk başkanı olan Boris Yeltsin’in ardından iktidara gelen Vladimir Putin’in “güçlü ekonomi, güçlü ordu, güçlü devlet” söylemini kullanarak süper güç statüsü kazanma ümidiyle gerçekleştirdiği reformlar ile, hem iç hem de dış politikada nasıl yeni bir Rusya Federasyonu inşa ettiğinin anlaşılmasını sağlamaktır.

Öncelikle, Putin döneminin başlaması ile ülke içinde yapılan değişikliklere değinilecektir. Daha sonra Putin dönemi Rus dış politikasının genel bir çerçevesi çizilecektir.

Giriş

Soğuk Savaşın son dönemlerinde SSCB’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar dünya kamuoyunda tartışmalara neden olurken, Moskova Devlet Başkanlığı’na Mikhail Gorbaçov seçilmiş ve ülkede bir yenilenme dönemi başlatmıştır. Perestroyka (yeniden yapılanma) olarak adlandırılan bu süreçle ülkenin ekonomik verimliliğinin arttırılması amaçlanmıştır. Bu sürecin başarıya ulaşabilmesi için siyasi yapıda da değişiklikler gerekli görülmüş, “glastnost” (açıklık) ve “demokratizatsiya” (demokratikleşme) politikaları hayata geçirilmiştir. Ancak, bu programlar istenen sonuçları vermemiş aksine ülkenin içerisindeki cumhuriyetlerde bağımsızlık hareketlerinin artmasına yol açmıştır. 1991 yılına gelindiğinde ise ekonomik olarak çöken ve pek çok cumhuriyetin federasyondan ayrılmasını engelleyemeyen SSCB tarih sahnesinde yerini Rusya Federasyonu’na bırakmıştır.

SSCB’nin varisi “Rusya Federasyonu’nun ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, gerek iç politikada gerek ise dış politikada ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesini göz ardı edemeyiz diyerek haritaya adını yazdıran yeni ülke için Batı modelini seçmiş ve bu modeli hayata geçirmeye başlamıştır. Dönemin Rusya Dışişleri Bakanı Andrey Kozirev’in de bütün sorunların yalnızca Batı’nın yardımıyla çözülebileceğine inanması, Yeltsin’in işini kolaylaştırmıştır.”[1] Yeltsin’in pazar ekonomisine geçiş ve demokratikleşme için attığı adımlar, yüzünü Batı’ya döndüğünü kanıtlar niteliktedir. Bunun yanında Yeltsin’in izlediği Batı yanlısı dış politika, Sovyetler Birliği’nin emperyalist yapısının ortadan kaldırılmasını, ABD ile nükleer alandaki rekabetin sona erdirilmesini ve işbirliğinin kurulmasını, NATO ile işbirliğinin geliştirilmesini, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ndeki daimi üyeler ile kalıcı ilişkilerin kurulmasını, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve G-7 gibi uluslararası kuruluşlara üyeliği amaçlamaktaydı. Rus lider, Rus olamayan milletler ve Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT)[2] üyelerine karşı ise tutarsız tavırlar sergilemiştir. Bir yandan toprak bütünlüğü ilkesini savunmuş bir yandan da Ukrayna’nın parçası olan Kırım üzerinde hak iddia etmiştir.

Ülke içerisinde iktidarın izlediği politikaya tepki gösteren, iktidarı Rusya’yı ABD’nin küçük müttefiki yapmakla suçlayan birçok siyasi akım ve parti ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Yeltsin iktidarına en çok tepkiyi gösteren grup ise Avrasyacılar olmuştur. Rusya’yı Doğu ile Batı arasında kendine özgü Avrasyalı bir medeniyet olarak tanımlayan Avrasyacılık ideolojisinin temelinde Batı karşıtlığı yer almaktadır. “Liberal ve Batılı olan her şeye karşı çıkan bu grup, devletçi bir ekonomiyi ve otoriter bir siyasi sistemi savunmuş, Rusya’nın büyük güç statüsüne kavuşmasını ABD ve müttefiklerine karşı durma yeteneğine bağlamıştır.”[3] Artan eleştiriler ve baskı karşısında Yeltsin dış politikada bazı değişikliklere gitmiştir. Bu değişikliklerin en başında Orta Asya cumhuriyetleri olmak üzere eski Sovyet cumhuriyetlerine daha fazla önem vermeye başlaması gelmektedir. Bununla birlikte, NATO’nun Balkanlar politikasına ve genişleme politikalarına karşı çıkması da yapılan değişiklikler arasındadır. Oluşan muhalefetin yanında, ülke ekonomisinin kötüye gitmesi de dış politika da değişikliğe gidilmesine sebep olmuştur. İzlenen Batı yanlısı ekonomik reformların işe yaramadığının görülmesi bunda önemli bir etkendir.

Sonuç olarak Yeltsin, Rusya’yı Küba’dan Vietnam’a kadar etkisi yayılan SSCB’nin varisi olarak gören ve Rusya’nın da tekrar canlanacağına inanan halkının tepkisini almaktan çekinmiş ve Batı yanlısı bir politika izlemeyi bırakıp, SSCB’nin izlediği dış politikaya dönmüştür. Yani, Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da Moskova’nın varlığını arttırmayı, Arap ülkeleri, Kuzey Kore ve Küba başta olmak üzere geleneksel dostları ile ilişkileri geliştirmeyi öngören bir dış politika izlemiştir.

Rus Dış Politikasının Oluşumunda Putin Faktörü

SSCB’nin ani çöküşü sonrasında uluslararası alanda büyük bir bocalama ve buhran dönemi içinde doğan yeni Rusya Federasyonu’nun kaderi, ilk devlet başkanı olan Boris Yeltsin’in ani bir kararla 1999 sonunda iktidarı Vladimir Putin’e devretmesi ile yeni bir sürecin önü açılmıştır.”[4] “Vladimir Putin, Aralık 1999’da Yeltsin’in görevden istifa etmesinin ardından devlet başkanlığı görevini vekaleten sürdürmeye başlamıştır. 26 Mart 2000’de yapılan seçimleri ilk turda aldığı %53 oyla kazanan Putin, 5 Mayıs’ta resmi olarak Rusya Federasyonu Devlet Başkanı olmuştur.”[5] Putin, karakter ve siyasi görüş yönünden Yeltsin’e zıt bir kişiliğe sahipti. KGB’nin eski dış istihbarat görevlisi olan Putin, dürüst, amirlerine sadık, çok konuşmayan, sakin, kesin kararlar alan, sert şahsiyetli biri olarak tanımlanıyordu ve o dönemde Rus toplumunun içgüdüsel olarak aradığı başkan yapısına uymaktaydı. Ancak, Putin’in karşısında oldukça büyük sorunlar vardı. Yeltsin, halefine çözülmemiş problemleri ve sorumlulukları yüklemişti. Putin, Yeltsin’den arta kalan çökmüş bir ekonomi ve sosyal hayat, yeni gelişmekte olan bir sivil toplum, gelişmemiş bir demokrasi, iç ve dış borçlar ve hükümete küsmüş bir toplumla karşı karşıyaydı. Bununla birlikte, Çeçenistan ve diğer ayrılıkçı eğilimler, ABD ve Batı Avrupa ile yürütülen ilişkiler ve olumsuz yönde seyreden ekonomi üzerinde durulması gereken sorunlar arasındaydı.

Putin, göreve atanmasından birkaç gün önce internet sayfasında yayınladığı Rusya’nın kalkınma programlarını içeren bir mektubunda Sovyet dönemini kınamış ve perestroyka öncesi ekonomik reformları sert bir dille eleştirmiştir. “Putin’e göre Rusya başka ülkeleri taklit etmeden, kendine özgü ekonomik kalkınma planı hazırlamalıydı. Ülkenin ekonomik açıdan gelişmesi ideolojik, ahlaki ve manevi ölçüler içerisinde yapılmalıdır. Putin, görünürde Rusya halklarını birleştiren Rus ideolojisini geliştirmeyi amaçlamıştır. Rusya, özgürlük, özel mülkiyet ve pazar ekonomisi prensiplerine dayanarak yapılanmalı ve bunun yanı sıra geleneksel değerlerinin de bilincinde olmalıydı. Ülkeye vatanseverlik hissinin yanı sıra Rusya’nın büyüklüğüne, gelişme merkezine ve düzenlilik garantörü olan güçlü devlete inanç gerekliydi. Putin’e göre ancak güçlü bir devlet değişmeye direnen Rus bürokrasisini yenecek ve toplumda reform sağlayacaktı.”[6]

Devlet yönetiminin güçlendirilmesi, ülkenin yasal bütünlüğünün sağlanması, siyasi parti rekabetini getirecek bir sistemin kurulması gibi Yeltsin’in çözmeden bıraktığı konular ve başlatıp tamamlamadığı modernleşme görevini yerine getirmek Putin hükümetinin önceliklerini oluşturmaktaydı. Demokrasi, pazar ekonomisi, uluslararası toplulukla ilişkiler gibi temel konularda Putin’in siyaseti Yeltsin siyasetinin devamı niteliğini taşırken, ülke içerisinde valiler ve oligarşi ile yaptığı mücadele konusunda Yeltsin modelinden ayrılmaktadır. Boris Yeltsin’in tercih etiği formaliteden uzak “arka oda” usulüne uygun politika tarzı, Putin’in tercih ettiği bir yöntem olmamış, aksine “Kanunun diktatörlüğünü” tesis etme yolunda adımlar atmıştır. Gayri resmi ilişkilerden, daha resmi kurumsal uygulamalar geçiş yapan Putin iktidarı, gayri resmi ilişkiler ağını çözmek için bazı kararlı adımlar atmıştır.

“24 Mart 2000 tarihinde Rusya Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen Yeni Dış Politika Konsepti’nde, ihtiyaç duyulduğu taktirde Rusya Federasyonu’nun nükleer silahları kullanabileceği belirtilmiştir. Rusya’nın görüşüne göre ABD, Rusya’yı uluslararası pazarlardan özellikle silah piyasasından çıkarmak istemektedir. Özellikle, Rusya’nın Hindistan’la yaptığı kontrata (Tamil Nad’daki nükleer reaktör için) ve İran’la yapılan kontrata (Buşehr’deki nükleer reaktör için) ABD’nin muhalefeti Moskova’da heyecana yol açtı. Rusya, bu konularda yapılacak dış baskılara muhtemelen boyun eğmeyeceğini göstermiştir. Başkan Putin, 31 Mart 2000’de Rusya’nın nükleer ihracatının daha da artacağını açıklamıştır.”[7] Putin’in kendisinden önce uygulanan, Batı yanlısı dış politika izlemesi beklenmemektedir.

Rusya Federasyonu’nun Batı medyasında oluşan imajı Putin döneminin başlamasıyla birlikte değişmeye başlamıştır. Putin ismi birçok önemli siyasi liderle aynı ölçüde anılmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanlığının devleti temsil eden en yüksek mevki olması sebebiyle, yabancıların gözündeki ülke imajının yönü de Putin’in siyasetine bağlı olarak değişmiştir. İlerleyen süreçte medyada Putin’in reytinginin düştüğü ile ilgili haberler yapılsa da, Rusya bundan etkilenmemiş ve Putin’in sayesinde itibar kazanmıştır.

Vladimir Putin sergilediği hızlı yükselişini Çeçen Savaşı’na borçludur. I. Çeçen Savaşı’nda Rus halkının Çeçenlerin haklı olduklarına dair fikirleri, Putin’in uyguladığı politikalar sayesinde değişerek halkın hükümete desteği sağlanmıştır. II. Çeçen Savaşı, Rus halkının çoğunda Çeçenlere karşı düşmanlık uyanmasına yol açmıştır. 2000 yılı Ocak ayında Çeçenistan’daki Rus ordusuna hitaben yaptığı konuşmasında Putin, bu savaşın Rusya’nın dağılmasını önlemek amacıyla yapıldığını vurgulayarak ülkenin birliğine ne kadar önem verdiğini göstermiştir. Askerlerin desteğini kazanmak ve istenilen askeri güce kavuşmak için orduya parasal destek sağlamış ve silahlanma bütçesini arttırmıştır.

Rus devletini yeniden canlandırmanın ana görevi olduğunu söyleyen Putin’in devletini yeniden inşa etme girişimlerin 19. yy Fransa’sının gayretleri ile benzerlik gösterdiği düşünülmektedir. “Bu yenilenme gayretlerinin temel özelliği, devlet liderlerinin eski düzenin seçkinlerinin gücünü kırmak, yeni ve modern devlet kurumları oluşturmak, yeni devlet sembolleri ve icat edilmiş geleneklerle politik meşruiyeti tesis etmek şeklinde tepeden inme yöntemlerin kullanılması olmuştu.”[8] Putin’in devlet inşası, başbakanlık ile Duma arasındaki çekişmeyi sonlandırmak, vatanseverlik duygusunun yükseltilmesini sağlamak, federal otoriteyi onarıp bölgesel liderlerin gücünü azaltmak ve geri almak, oligarkların siyasetteki etkilerini azaltmak gibi faktörlerle şekillenmiştir.

Putin bir konuşmasında “ bugün herhangi bir ülkenin zengin olması ya da geniş topraklara sahip olması yeterli değildir, eğer bu ülke dünyadan izole edilmişse olumlu yönde gelişemeyecektir, dünya ekonomisine entegre olan devletler daha çabuk başarı sağlayacaktır” demesi, Rusya’nın dünyadaki özel rolü ve jeopolitik üstünlüğü hakkındaki spekülatif hareketlerden vazgeçildiğini ve daha pragmatik bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir.”[9]

Putin Dönemi Rus Dış Politikası

Putin’in seçildiği ilk yıl dış politika gözden geçirilmiştir. “ Dönemin Dışişleri Bakanı İgor İvanov ve dönemin Milli Güvenlik Başkanı Sergey İvanov ve dönemin Milli Güvenlik Başkanı Sergey İvanov’un hazırladıkları Rusya Federasyonu Dış Politika Konsepti’nde “XXI. yüzyılın başındaki uluslararası konjonktür, Rusya Federasyonu’nu çevresindeki gelişmeleri yeniden gözden geçirmeye zorlamakta ve bundan dolayı da Rusya dış politikasının öncelikleri belirlenerek ve eldeki araçlar da kullanılarak bu politikanın hayata geçirilmesi gerekmektedir” şeklinde satırlar yer almıştır. Bu konseptte Rusya’nın uluslararası arenadaki konumunu güçlendirmek, Rusya’nın çıkarları göz önünde bulundurularak dünyadaki süreçleri etkilemeye çalışmak, diğer ülkelerde yaşayan Rus vatandaşlarının haklarını ve Rus dilinin konumunu korumak gibi hususlar yer almıştır.”[10] Hazırlanan bu dış politika konseptinden de anlaşılacağı üzere Moskova iktidarı çok yönlü bir dış politika izlemeyi amaç edinmiştir. Fakat, bir yandan NATO ile işbirliğinin geliştirilmesinin dünyada güvenlik ve istikrarın sağlanması için vazgeçilmez olduğuna dair inanç sürerken bir yandan da NATO’nun genişlemesi bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu da birçok konuda hala süren belirsizliklerin olduğunun göstergesidir. Bu belirsizlikler ABD ile olan ilişkilerde ve bölgesel öncelikler konusunda da kendini göstermiştir. Afrika ve Latin Amerika ülkeleri dışında, Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve AB ülkeleri hepsi birden Rusya’nın öncelikleri olarak belirlenmiştir.

Bu dönemde dış politikada alternatif birlikteliklerin kurulması sık sık gündeme gelen konular arasındadır. İktidarı bu birliktelikleri yapmaya iten sebeplerse, Batı modeli dış politikadan vazgeçilmesi ve NATO ile AB’nin genişlemeye devam etmeleridir. Bu alternatiflerden bazıları Avrasya Birliği fikrinin ortaya atılması, Çin ve Hindistan ile stratejik işbirliği geliştirme çabaları ve Şangay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) öneminin arttırılmasıdır. Fakat BDT ve ŞİÖ dışında pek başarılı olunamamıştır.

“Rusya’nın Batı ile Doğu arasında gidip gelen bir dış politika izlemesinde, hiç şüphesiz Rusya’nın ve Rus halkının kimlikleri konusunda bir mutabakata varamamaları da önemli rol oynamaktadır. Nitekim Rusya’da “kimlik” konusunda görüşler ikiye ayrılmaktadır. Toplumun bir kısmı, Rusya’nın Bizans’ın varisi olduğunu ve dolayısıyla Rusya’nın Batı’ya ait olduğunu ileri sürerken, bir başka kısım da Rusya’nın, Türk İslam Devleti olan Altın Orda’nın varisi olduğunu ve Rusya’nın geleceğinin Avrasya’da olduğunu savunmaktadır.”[11]

Putin’in ikinci başkanlığı döneminde de Rus dış politikasında değişimin sürdüğünü söyleyebiliriz. Birçok ileri gelen liderle sıcak ilişkiler kuran Putin, 11 Eylül olayları sonrasında ise ABD ve Batı ile tekrar yakın ilişki içerisine girmiştir. Batı dünyasında saygınlığı artan Putin 11 Eylül sonrasında terörle mücadele konusunda işbirliği yapılmasını önemsemiş ve uluslararası koalisyonlara katılmıştır. “11 Eylül’den kısa bir süre sonra Putin, Almanya Parlamento’sunda yaptığı konuşmasında “Soğuk Savaş”ın sona erdiğini bir kez daha ilan etmiştir. Almanya Parlamentosu onu ayakta alkışlarken, 11 Ekim 2001 tarihli Die Zeit gazetesi,“Putin, Batı’ya Katılıyor” başlığını atmıştır. Gazetenin Moskova’daki muhabiri ise daha da ileri giderek, “Teröristlere Karşı ABD ile Birlikte ve NATO’ya Üyelik” başlığını kullanmıştır.”[12] Bu doğrultuda Rus hükümeti, ABD’nin Afganistan’a düzenlemiş olduğu harekatı desteklemiş ve ABD’nin Özbekistan’da üs açma isteğinin kabul etmek zorunda kalmıştır. Aynı zamanda NATO ve AB ile işbirliğini geliştirmeye başlamıştır. Fransa ve Almanya’nın yanında Rusya da Irak Savaşına karşı çıkmış ancak bu Batı ile geliştirilen ilişkilere zarar vermemiştir. Buna rağmen Ukrayna ve Gürcistan’da gerçekleşen renkli devrimler Rusya ve Batı arasındaki ilişkinin çokta sağlam olmadığını göstermiştir.

İlk olarak Gürcistan’da daha sonra da Ukrayna’daki devrimler Batı’nın desteği ile gerçekleşmiştir. Ukrayna’daki Turuncu Devrimi sonrasında Batı yanlısı olarak bilinen Viktor Yuşenko’nun iktidara gelmesi, Rusya’nın öncelik verdiği BDT devletleri için tehlike olmaya başlamıştır. Bu olaylar Moskova’da ABD ve AB’nin Kremlin’in etkisini kırmaya çalışması olarak yankı bulmuştur. Batı ise Moskova’yı Çeçenistan’da yürüttüğü politika nedeniyle eleştirmiş ve Kremlin’in merkeziyetçi politikalarını anti-demokratik olduğunu belirtmiştir. Bunun üzerine Çin ile Rusya arasındaki ŞİÖ çerçevesinde ilişkilerin geliştirilmeye çalışması bu gelişmelerin ardından Rus dış politikasının gidişatındaki yönü göstermektedir.

Rusya’nın tekrar kendini süpergüç olarak görmeye başlamıştı. Bunun sebebi ise sahip oldukları enerji kaynaklarıydı. Enerji konusu her zaman dış politikada önemli bir unsur olmuştur. Özellikle de her geçen gün enerji fiyatlarında yaşanan artışlar ve Ortadoğu’nun istikrasızlaşması dünyada Rus enerji kaynaklarına olan ihtiyacı önemli ölçüde artırmıştır. Rusya tekrar güçlü bir ülke olarak sahneye çıktığı ve uluslararası sistemdeki rolünü arttırdığını 2006 yılında BM Güvenlik Konseyi ve G-8’e başkanlık yapmaya başlaması ile de kanıtlamıştır. Ayrıca, İslam Konferansı Örgütü’ne gözlemci statüsünde üye olarak Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi gördüğünü göstermiştir.

“SSCB’nin mazisi, Rusya’nın dünyadaki en büyük topraklara sahip olması, zengin petrol ve diğer doğal kaynaklar, yürüttüğü başarılı uzay çalışmaları, büyük bir orduya ve nükleer silaha sahip olması gibi etkenler Moskova’nın, ülkelerinin “büyük güç” olması gerektiğini düşünmesini sağlamaktadır.” [13] Putin bu düşüncenin hayata geçirilmesi için yakın çevre olarak adlandırılan bölgenin önemli ve vazgeçilmez bir parçası olan Orta Asya ile olan ilişkilere önem verilmesi gerektiğini belirtmiş ve bu bölgeye yönelik siyasetini gözden geçirmiştir. İlerleyen süreçte bölgede tekrar etkisini arttırdığını görmek mümkündür.

Sonuç

Vladimir Putin, iktidara gelmesiyle birlikte Rusya Federasyonu’nun dış politikasına istikrarlı bir yön çizmeye çalışmıştır. İçeride ekonomik ve siyasi olarak güçlenmenin dış politika konularında başarılı olmanın önkoşulu olduğunun bilincinde hareket etmiştir. Ülke içerisinde sahip olduğu siyasi alanı genişletmeye çalışmış, dış politikada da Rusya’nın kendine has tarihi, kültürel yapısından kaynaklanan güçlü ve bağımsız bir konumda olmasını sağlamaya çalışmıştır. Putin’in bu girişimleri yeniden süper güç olmaya çalışmak olarak nitelendirilmiştir. Putin’in Rusya’nın uluslararası sistemdeki yerini sağlamlaştırma çabalarında, öncelikli olarak güçlü ekonomik yapı ve ilişkiler üzerine oturan bir dış politika hedeflenmiştir. Ekonominin yanında, siyasi yapının da güçlendirilmesi ile daha bağımsız bir etki alanı yaratılmaya çalışılmıştır. İstenen, ulusal çıkarların gözetildiği, çok yönlü ve istikrarlı bir dış politika olmuştur. Putin’in Başkanlığı’nın ilk aylarından itibaren İran ve Irak ile yoğunlaşan ilişkiler, Çin, Kuzey Kore ve Küba’ya yapılan ziyaretler bu amacın göstergesi olarak algılanmıştır.

Putin’in, 2000 yılından itibaren üst üste iki kez üstlendiği başkanlık görevi boyunca Rus dış politikasında ciddi değişimler yaşanmıştır. Öncelikle Putin, ülke çıkarı gereği hangi devlet ile nasıl ilişki kurması gerektiğine içinde bulunduğu duruma göre karar vermiştir. Putin, Rusya’nın önünde bulunan seçeneklerin değerlendirmelerini yaparak Batı ile yaşadığı yakınlıktan beklediklerini elde edemediğini fark etmiştir. Ayrıca ABD’nin Orta Asya’da kalıcı olarak var olma tehlikesi belirince, “arka bahçe”si olarak nitelendirilen Orta Asya’ya yönelmiştir. Bugün ABD’nin sistemde tek egemen güç konumunda olmasına karşı gelen ve çok kutuplu bir sistemin oluşturulması gerektiği savunan Rusya, Putin ile birlikte aktif bir siyaset izlemeye devam etmektedir.

Gizem Nida MERCAN

TUİÇ Stajyeri

Kaynakça:

1) CANKARA, Pınar, CANKARA, Yavuz, “Vladimir Putin Döneminde Rus Dış Politikasında Yapılan Değişiklikler”, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:15, Mayıs 2007

2) HEKİMOĞLU, Asem Nauşabay, Rusya’nın Dış Politikası I, Ankara, 2007

3) KAMALOV, İlyas, Rusya’nın Orta Asya Politikaları, Ankara, 2011

4) MARK, Katz N., Russian’s Role in The World, Washington, 2005

5) MİKAİL, Elnur Hasan, Rus Dış Politikası ve Yeni Çar Putin, Konya, 2007

6) TURGUTOĞLU, Kenan, Rusya Federasyonu’nda Yeltsin ve Putin Dönemlerinde İzlenen Dış Politikaların NATO ile İlişkiler Düzleminde Karşılaştırılması, Ankara, 2006

7)YAPICI, Merve İrem, Rus Dış Politikasını Oluşturan İç Etkenler, Ankara, 2010

8)Putin’in Yüz Günü: Amerika’dan Çin’e, 2012, Web Adresi: http://turkish.ruvr.ru/2012_08_14/Putinin-100gunu/, Erişim Tarihi: 09.02.2014

9) HABİBE, Özdal, Yeni Putin Döneminin Dış Politika Kodları, 2012, Web Adresi: http://www.usakanalist.com/detail.php?id=298, Erişim Tarihi: 03.02.2014

10) KAYRAK, Sedide, Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu Politikası, 2012, Web Adresi: http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2092:rusya-federasyonunun-ortadogu-politikasi&Itemid=136, Erişim Tarihi: 22.01.2014

11) ÖZEL, Merve Suna, Çar Putin ile Üçüncü Dönem, 2012, Web Adresi: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya-slav-arastirmalari-merkezi/2012/09/05/6729/car-putin-ile-ucuncu-donem, Erişim Tarihi: 04.02.2012

12) ÖZEL, Merve Suna, Putin’in Ülkesi: Güçlü Ordu Güçlü Rusya, 2012, Web Adresi: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya-slav-arastirmalari-merkezi/2012/08/14/6710/putinin-ulkesi-guclu-ordu-guclu-rusya, Erişim Tarihi: 04.02.2012

13) TOPCUOĞLILAR, Öznur, Rusya Federsyonu’nun Dış Politikası, 2011, Web Adresi: http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/kafkaslar/1556-rusya-federasyonunun-dis-politikasi, Erişim Tarihi: 28.01.2014

[1] İlyas Kamalov, Rusya’nın Orta Asya Politikaları, Ankara, 2011, s.18

[2] BDT, SSCB’nin dağılmasından sonra 21 Aralık 1991 tarihinde 11 cumhuriyetin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş siyasi bir birliktir.

[3] Merve İrem Yapıcı, Rus Dış Politikasını Oluşturan İç Etkenler, Ankara, 2010, s.153

[4] Merve Suna Özel, Çar Putin ile Üçüncü Dönem, Web adresi: http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya-slav-arastirmalari-merkezi/2012/09/05/6729/car-putin-ile-ucuncu-donem, 2012,

[5] Sedide Kayrak, Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu Politikası, Web adresi: http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2092:rusya-federasyonunun-ortadogu-politikasi&Itemid=136 , 2012

[6] Asem Nauşabay Hekimoğlu, Rusya’nın Dış Politikası I, Ankara, 2007, s.78-79

[7] Ibid s.80-81

[8] Ibid, s.84-85

[9] Ibid, s.86

[10] Kamalov, a.g.e., s. 20

[11] Ibid, s. 21

[12] Ibid, s.21

[13] Mark N. Katz, Russian’s Role in the World, Washington, 2005

KİTAP ANALİZİ : Nataşa’nın Dansı Rusya’nın Kültürel Tarihi


“Nataşa’nın Dansı” isimli bu çalışma Orlando Figes tarafından kaleme alınarak 2002 yılında basıma hazırlanmış olup, Figen Dereli tarafından Türkçe’ye çevrilerek Türkiye’de ilk olarak 2009’da yayınlanmıştır. Figes çalışmasında Rusya’nın kültürel tarihini inceleme konusu yaparak anlatıma değişik motifler katmayı seçmiş ve böylelikle bahsettiği konuları okuyucunun kafasında tüm inceliğiyle canlandırabilme yoluna gitmiştir. Tolstoy’un ünlü romanı Savaş ve Barış’daki bir dans sahnesinden ismini alan bu büyüleyici kitaptaki konular siyaset, ideoloji, sosyal gelenek, inanç, folklör, din ve gelenekler, kültür ve yaşam biçimini oluşturan tarihle bir araya gelerek ulusal bilincin izlenimleri etrafında toplanmıştır.

Figes eserinde Rusya’nın Dünya’daki yeri ve amacı üzerine derin bir anlatıma girerek gerçek Rusya’nın nasıl ve nerede olduğunu okuyucuya yansıtmaya çalışıyor. Puşkin’den Paşternak’a kadar Rus kültürünün altın çağındaki bütün iyi yazarların, tarihçilerin, edebiyat eleştirmenleri ve filozofların ve bunların yanı sıra daha birçok kişinin aklını meşgul eden, hatta ‘lanetli soru’ olarak akıllarda yer edinmiş olan ‘asıl Rusya’nın nerede olduğu’ sorusuna kitabında yanıt buluyor. Her bölgesinde farklı bir Rusya anlayışını tüm derinliğiyle gözler önüne sermek çabasında olan yazar, asıl Rusya’nın Avrupa’da mı, Asya’da mı, Moskova’da mı ya da St. Petersburg’da mı olduğu üzerine yoğun paradigmalara giriyor.

Figes sadece Nataşa’nın Dansı’nda ele alınan çalışmaların bir fikir ve davranışlar tarihini, bu ulusun kavramlarını, Rusya’nın kendisini anlamaya çalıştığı kavramları simgelemekle kalmayıp, eğer onlara dikkatli bakarsak bir ulusun iç yaşantısına bir pencere olabilecek nitelikte olduğunu rahatlıkla görebileceğimizi belirtiyor. Merkezinde tamamen iki farklı dünyanın, üst sınıfın Avrupai kültürü ve köylü sınıfının Rus kültürü karşılaştırması bulunan çalışmanın en önemli parçası, bu iki dünya arasındaki karmaşık etkileşimin hem ulusal bilinci hem de on dokuzuncu yüzyılda sanatı ciddi biçimde etkilemesidir. Avrupalı Ruslar için kişisel davranışın iki farklı üslubu olduğunu ve bunların St. Petersburg’un balo salonlarında, sarayda veya tiyatroda görgü kurallarına uygun Avrupai davranışlarını halk sahnesindeki bir aktör gibi sergilediklerini ama başka ve belki de farkında olmadıkları bir düzlemde yaşadıkları özel hayatın daha az resmi alanlarında yerli Rus davranış alışkanlıklarının galip gelmekte olduğunu her ayrıntısıyla okuyucuya sunuyor.

İlk bölümde Avrupalı Rusya konusunu incelemeye alan yazar, Petro döneminde St. Petersburg şehrinin Rus peri masallarındaki sihirli şehir gibi akıl almaz bir hızla nasıl büyüdüğünü okuyucuya etkili bir şekilde anlatıyor. Esere göre St. Petersburg birçok şehirden çok daha farklı olmakla beraber, Rus insanını Avrupalı olarak yeniden yapılandıracak geniş ve neredeyse ütopik denilebilecek kültürel bir mühendislik projesiydi ve Petrsburg vatandaşı olmak ‘karanlık’ ve ‘geri kalmış’ Moskova adetlerini geride bırakıp Avrupalı bir Rus olarak ilerleme ve aydınlanmanın modern, Batı dünyasına girmekti. Nihayetinde ise Figes, Petro’nun toplumu iyileştirmesi ile soylu, Rusya’nın Avrupa adetleriyle tanıştığı bir makam, sarayı ise bunun gerçekleştiği bir arena olarak nitelendirirken bunların bulundukları yerin medeniyet merkezleri sayıldığını vurguluyor.

‘1812 Çocukları’ adını taşıyan ikinci bölümde Orlando Figes, Napolyon’un Rusya’yı işgaliyle başlayıp, Prens Volkonski’nin köylülerin her birini birer vatansever olarak nitelendirmesi ve ilk kez aristokrat sınıfına ait olmaktan utandığını bildirerek hayatının dönüm noktasını yaşadığı dönemi, ulusal kendini bulma çağında ülkesi ve sınıfının hikayesini anlatan bir hayatı ele almıştır. Bu dönemde yaşanan olayları ve bu olaylar sonrasında basit bir köylü hayatı sürdürme dürtüsünün pek çok soylu tarafından paylaşılır hale gelmesini, ‘Rusların’ bu gerçek hayat arayışının Avrupa’nın diğer yerlerindeki kültürel hareketleri doğuran ‘kendiliğindenlik’ ve ‘organik’ varoluş ile ilgili romantik arayıştan daha derin olduğunu okuyucuya yansıtıyor. Sonrasında ise 18. Yüzyılda Fransızca ve Rusça dillerinin kullanımlarının tamamen farklı iki alana yayıldığı ve bu yayılmanın Rus kültürünü kökünden etkilediğini geniş bir anlatımla dile getiriyor.

“Petersburg titiz, dakik bir insan, mükemmel bir Alman, her şeye hesaplı şekilde bakan biridir. Bir parti vermeden önce hesaplarına bakacaktır. Moskova bir Rus soylusudur, eğer iyi vakit geçirecekse, sonunda yere yığılana kadar gider ve cebinde ne kadar olduğu konusunda endişe etmez. Moskova yarı ölçüleri sevmez… Petersburg, Moskova’nın acayipliği ve zevksizliği ile dalga geçer. Moskova Rusça konuşmayı bilmediği için Petersburg’u kınar… Rusya’nın Moskova’ya ihtiyacı vardır, Petersburg’un ise Rusya’ya.” Gogol’un bu büyüleyici betimlemesinin yer aldığı ‘Moskova Moskova’ adlı üçüncü bölümde yazar, Moskova’nın bir Rus şehri olduğu fikrinin Petersburg’un yabancı bir medeniyet olduğu düşüncesinden çıktığını öne sürerken, St Petersburg’un yabancı ve sahte bir yer olduğu, edebi anlayışının bile 1812’den sonra gerçek bir şekilde yaygınlaştığı fikrini benimsiyor. Bununla birlikte yazar Moskova’nın her şeyiyle tam bir Rus kültürü taşımasına ve ayrıca yemeğin başkenti sayılmasına da oldukça geniş bir yer veriyor.

Eserin dördüncü bölümü ‘Köylü Evliliği’ ismini taşıyor. Figes bu bölümde Orta Rusya’da tek caddeli tipik bir köyü ele alırken asıl irdelemek istediği konuyu Dostoyevski’nin ‘Her Rus önce Rus’tur, ancak ondan sonra bir sınıfa ait olur’ sözüyle özetliyor. Eğitimli sınıfların kendi ‘Rusluklarını’ tanımaya ve kültürel bir misyon olarak köylülere yönelmeye, onları birer vatandaş olarak eğitip Rusya’yı ulusal edebiyat ve sanat temelinde bir araya getirmeye davet edilmelerinin, öğrencilere halka gitme ilhamı veren bir vizyon olduğunu öne sürüyor. Kitabın bu kısmında yazar daha çok köylüler üzerinde durarak, bu dönemde her teorinin köylüye belirli erdemler yüklediğini ve bunların daha sonra ulusal karakterin özünü oluşturduğunu vurguluyor. Köy düğünlerinden bahsederken köylü kadının kaderini çilekeş bir hayatın beklediğini ve bu yüzden düğünlerde ‘vah vah vah! Vah yazık bana!’ şeklinde evlilik ağıtlarının yakıldığını belirten yazar, bu ağıtların Rus yaşantısının en kötü taraflarını vurgulamak için kullanıldığını söylüyor. Bu bölümün önemli anlatımlarından biri de 1905 devrimidir. Figes 1905 baharında bütün ülkeyi demokratik haklarını talep etme konusunda birleşmiş gören, 1890’dan bu yana devrimin hayalini kurmuş liberaller ve sosyalistlerin bayram sevinci yaşadığını ve sonrasında da devrimin evrelerine, devrim sonrası sanatsal ve kültürel alandaki değişikliklere yer veriyor.

Rus Ruhunu Arayış… Bu bölümde yazar, on dokuzuncu yüzyıldaki gerçek Rus inancı arayışının ortaçağ keşişlerinin mistisizmine bakışını, burada Rus inancına etki ediyormuş gibi görünen bir dini bilinç biçiminin hüküm sürdüğünü ve bu bilincin resmi kilisenin şekilci dininden çok daha gerçek ve duygusal olarak yüklü bir bilinç biçimi gibi göründüğünü okuyucuya aksettiriyor. Dini ritüellerin Rus inancının ve ulusal bilincin tam ortasında yer aldığını dile getiren yazar, Rus ulusunu ikiye ayıran Ortodoks cemaatinin hizipleşmesinin en önemli nedeninin bu olduğunu öne sürüyor. Ayrıca bu bölümde yazar Dostoyevski, Karamazov, Tolstoy, Çehov gibi Rus yazarların eserlerinde bu enstantenelere yer verişlerini de örneklemelerle paylaşıyor.

‘Cengiz Han’ın Varisleri’ adını taşıyan altıncı bölümde yazar, Ruslar ve Moğollar arasında olan her olayı, Moğolların pervasız ve durdurulamaz güçlerinin önüne o dönemin sağlam Rus ordusunun dahi geçemeyeceği düşüncesiyle, neredeyse hiçbir Rus Prensi’nin Moğollar’a karşı çıkmak için harekete geçmediğini derinlemesine anlatıyor. Bunun yanı sıra çoğu ulusun gözünde ‘geri kalmış’ olarak nitelendirilen Moğol kavimlerinin hiç de geri kalmış olmadıkları, aksine başka şeylerde olmasa bile özellikle askeri teknolojide ve organizasyonda topraklarını uzun zaman idare ettikleri Rus halkından çok daha ileri olduklarını bildiriyor. Bu akımlardan kalan Moğol etkisinin Rus halkının kültürünün köklerinde derinlere işlendiğini ve en temel kelimelere dillerinde rastlanıldığını belirtiyor. Tatar göçünden etkilenenin sadece Rus dilini değil, aynı zamanda Rus geleneklerini de kapsadığını ve bunu Rus konukseverlik adetlerinin hanların kültüründen etkilendiğinin açık olduğunu, saray ve yüksek sosyete seviyesinde belirlemenin sıradan Rus halkı seviyesinde belirlemekten daha kolay olduğunu söyleyerek ince bir anlam gizliyor. Bu bölümde Cengiz Han, Lenin, Korkunç İvan, Büyük Katerina ve onların serüvenlerine de değinen Figes, tarihi onların gözünden bir kez daha canlandırıyor.

Sovyet Merceğinden Rusya’yı anlatan yedinci bölüme gelindiğinde, genelde bütün ayrıcalıklara karşı bir savaş olarak görülen Rus Devrimi’nin uygulanabilir ideolojisinin Marks’tan çok köylü sınıfın eşitlikçi adetlerine ve ütopik özlemlerine borçlu olduğunu, Marks tarafından yazılmasından önce Rus halkının artan zenginliğinin ahlaka aykırı olduğunu, bütün mal mülkün hırsızlık olduğunu ve tek gerçek değerin el emeği olduğu fikri ile yaşadıklarını kaleme alıyor. Yazar devrimin ilk yıllarında konut stoğunun sosyalleştirilmesi adına ailelerin tek odalı eski apartman bloklarına, bazen de daha azına atandığını, mutfak ve banyoyu diğer ailelerle paylaşmak zorunda kaldıklarını, 1920’den itibaren ise iç çamaşırları da dahil olmak üzere her şeyi paylaşır duruma düştüklerini, herkesin aynı yatakhanede uyuduğunu ve cinsel ilişki için de ‘Komünü Evleri’ inşa ederek özel alanın tamamen yok edilmesine kadar gidildiğini anlatıyor. Devletin sanatın ahlaken didaktik bir rol oynaması endişesinin sinemada sosyalist realist filmin yükselişi için bir kritik oluşturduğunu savunan Figes, aksiyon dolu macera ya da romantik komedi filmlerinin, Vertov ve Einstein’a olduğu gibi, propaganda filmlerine her zaman tercih edildiğini gösteriyor. Bu bölümde yazar olayların baş aktörleri olarak Lenin, Korkunç İvan ve Stalin’i ağırlıyor.

Son bölümde Yurtdışındaki Rusya’yı inceleme konusu yapan yazar eserinde Rusya’dan yurtdışına yapılan göçler ve sürgünler sonrasında Rus vatandaşlarının ülkelerine duyduğu derin özlemden bahsederken, Berlin’i Rus göçmenlerin başkenti olarak addediyor. Yazara göre, göçmen topluluklarındaki sanatsal yeteneğin sırf hacmi bile onları içinde bulundukları toplumdan ayırmaya yetecek derecedeydi. Yıllar sonra Rusya dışına çıkarılan bu göçmenlerin kendilerinden sonra gelmekte olan soylarının kendi dillerinden önce yaşadığı ülkenin dilini öğrenmesi onlara derin bir hüzün yaşatıyor ve farklı ülkelerde farklı zorluklarla karşılaşmak durumunda kalan bu vatandaşlar nihayetinde vatan sevgilerini içten içe, gizliden gizliye yaşamak zorunda bırakılıyor. Hikaye Brejnev dönemiyle sona eriyor.

Sonuç olarak; Orlando Figes’in kaleme aldığı bu muhteşem eser okuyucuyu tarihlerin derinliklerine kadar götürüyor. Yapı olarak çok kapsamlı bir tarih kitabı olmamasına karşın kültürel figürler ve geleneksel motiflerle süslenmiş bu çalışma bir kültürün yorumudur. Bölümlerde 18. Yüzyıldan 20. Yüzyıla doğru ilerlerken kronolojik sıralamaya uyulmadığı gözleniyor. Her bölümünde Rus kimliğinin bir başka aşamasının incelendiği bu kitapta bütünsellik korunmaya dikkat edilmiş, ayrıca Rus tarihi konusunda detaylı bilgiye sahip olmayan okuyucular için Figes bazı açıklamalara da yer vermiştir. Akademik olmayan bir dille sunulan bu eserde baştan itibaren ortaya konan kültürel gelenek döngüsü sonuna kadar sürdürülüyor. Yinelemelerle ele alınan bazı tema ve varyasyonları kitabın eleştirilebilir bir yönü olarak değerlendirmekle beraber, eserin bütününde sunulan etkileyici üslup sayesinde bu tekrarlar hikayenin anlaşılmasına ayrıca kolaylık sağlıyor.

Yelda ÖZTAŞ

Kocaeli Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi

Kitabın Adı: Nataşa’nın Dansı, Rusya’nın Kültürel Tarihi

Yazarı: Orlando Figes

İnkılap Kitabevi, 2009

Çeviren: Fiden Dereli

TARİH /// HALİL İNALCIK : KARADENİZ’DE KAZAKLAR VE RUSYA /// İSTANBUL BOĞAZI TEHLİKEDE


KARADENIZ’DE KAZAKLAR VE RUSYA – ISTANBUL BOGAZI TEHLIKEDE.pdf

TARİH /// Prof. Dr. Halil İnalcık : Rusya’nın Kırım Hamlesi Türk iye’ye Yönelik Bir Tehdit


Dünyaca ünlü Türk tarihçi Halil İnalcık, Kırım’ın Rusya için Anadolu’yu, Boğazları, İstanbul’u tehdit etme noktasında bir atlama eşiği olduğunu belirterek, “Kırım, Türkiye’yi tehdit etmek için bir merkezdir. Bugün Sivastopol’da, Ukrayna’ya bağlı olmasına rağmen Rus hakimiyeti vardır. Bu neye yöneliktir? Türkiye’ye, Boğazlara ve İstanbul’a yönelik bir tehdittir” dedi.

Aslen Kırım Türk’ü olan İnalcık, Ukrayna’da ortaya çıkan krizin ardından Rusya’nın Kırım Özerk Cumhuriyeti’nde etkisini iyice artırması ve Kırım’da parlamentonun Rusya’ya bağlanma kararı almasına uzanan gelişmelerin tarihsel arka planını değerlendirdi.

Cambridge Uluslararası Biyografi Merkezi tarafından dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2 bin bilim adamı arasında gösterilen Prof. Dr. Halil İnalcık, Kırım’ın tarih sahnesindeki önemine işaret etti.

Kırım’ın 1475′te Fatih Sultan Mehmet döneminde Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedildiğini hatırlatan İnalcık, Kırım Hanlığının Osmanlı Devleti ile birleşmesinin, Osmanlı İmparatorluğunun Doğu Avrupa’daki gelişmeleri kontrol etmesini temin ettiğini belirtti. İnalcık, Evliya Çelebi’nin de Kırım Hanlığını, kuzeyden gelen tehlikelere karşı bir “sedd-i sedid” (sağlam bir duvar) olarak gördüğünü söyledi.

TATAR YANLIŞ BİR TERİM, ASIL SÖYLENMESİ GEREKEN KIPÇAK TÜRKÜDÜR

Kırım Fâtihi Gedik Ahmed Paşa

Rusya İmparatorluğu’nun, Osmanlı denetimindeki Kırım Türklerini tarih boyunca değişik dönemlerde istila etme ve topraklarına katma girişimlerinde bulunduğuna vurgu yapan İnalcık, Kırım’daki Türkler için Tatar ifadesinin kullanılmasına tepki gösterdi. “Bir yanlışı düzeltmek istiyorum” diyen İnalcık, şöyle devam etti:

“Tatar ismi Moğolcadır. Doğu Avrupa’ya 1240′larda gelen Moğol ordularında Tatarlar vardı. Buradaki Kırım Hanlığını Osmanlı aldıktan sonra, diğer bölgeler Altınordu Moğol Hanlığına tabiydiler. Moğol devletinin tebası olarak bunlara Tatar denildi. Tatar yanlış bir terimdir, asıl söylenmesi gereken Kıpçak Türkü’dür. Kıpçak Türkü’nün lugatı neşredilmiştir, Kıpçak lehçesi vardır. Tatarlık iddiasında bulunmak Moğolluk iddiasında bulunmaktır. Rusya bunu bildiği için kendi nüfuzunu kurmak istediği bütün Türk illerinde Tatar unvanını kullanır. Bugün Azerilere bile Tatar der, oysa ki Azeriler Anadolu Türkü’dür.”

TÜRKİYE İLE RUSYA ARASINDA KIRIM MÜCADELESİ

Son Moskova knezi ve ilk Rus çarı “korkunç” lakaplı 4. İvan’ın, Kazan’ı ve bugünkü Polonya’nın bir kısmını alarak Doğu Avrupa’ya hakim olduğunu belirten İnalcık, “Rus İmparatorluğunun bundan sonra bütün hedefi Kırım Hanlığını da alıp Karadeniz’e girmekti. Kırım Hanlığı, güçlenen Moskova İmparatorluğuna karşı Osmanlı’yı koruyan bir setti. Buna karşın Rus Çarlığı, Kazak denilen grupları Astrahan’dan, Kafkasya’dan, Terek Irmağından gelen, Don Kazaklarını, Terek Kazaklarını, kendi ön kuvvetlerinde kullanarak Osmanlı’nın nüfuz ettiği bölgelere karşı seferlere başladı. Türkiye ile Rusya arasındaki Kırım mücadelesi böyle başlamıştır” diye konuştu.

Kırım Hanlığı, 1475′ten 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na imzalanışına kadar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kaldı.

RUSLAR BİZANS’IN VARİSİ İDDİASIYLA İSTANBUL’U İSTEDİ

İnalcık, 1774′te sonuçlanan Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Rusların Kırım’ı tekrarlanan akınlarla istila etme girişimlerinin olduğunu ve Küçük Kaynarca Anlaşması ile Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmek için bağımsız hale getirdiğini, 1783′te nüfusunun çoğunluğunun Kıpçak Türklerinin oluşturduğu Kırım’ı işgal ettiğini anlattı.
Ünlü tarih profesörü İnalcık, “Kafkasya dahil olmak üzere bütün Karadeniz sahili Rusya’nın hakimiyeti altına girdi. Rusya, bütün Karadeniz’i hakimiyeti altına alınca eski Bizans’ın varisi olmak iddiası ile İstanbul üzerinde hak iddia etmeye başladı. Böylelikle Karadeniz kuzeyinde de Rusları yerleştirmek, Kırım’ı Rus vilayeti haline getirmek için nüfus politikası güttüler” değerlendirmesini yaptı.

KATİL STALİN TÜRKLERİ SÜRGÜNE GÖNDERDİ

Sovyetler Birliği zamanında Stalin döneminde de bu uygulamanın devam ettiğini belirten İnalcık, “Stalin, bir gece Rus kuvvetlerini gönderip, bölgedeki 300 bin Kırım Türkünü, Türk nüfusunu bertaraf etmek için hayvan vagonlarına doldurup Orta Asya’ya, Urallara sürdü” dedi.

KIRIM, TÜRKİYE’Yİ TEHDİT ETMEK İÇİN RUSLAŞTIRILDI

Küçük çapta Dünya Savaşı olarak görülen Kırım Harbi’nden bir enstantane

Kırım’ın Rusya için Anadolu’yu, Boğazları, İstanbul’u tehdit etme noktasında bir atlama eşiği olduğunu ifade eden İnalcık, “Kırım, Türkiye’yi tehdit etmek için bir merkezdir. Bugün Sivastopol’da, Ukrayna’ya bağlı olmasına rağmen, Rus hakimiyeti vardır. Bu neye yöneliktir? Türkiye’ye, Boğazlara ve İstanbul’a yönelik bir tehdittir” dedi.
Halil İnalcık, Türkiye’nin bu durumu önlemek için Batı ülkeleri ile ve üyesi olduğu NATO gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliğini devam ettirmesi gerektiğini belirtti.

Rusların Kırım’da toplam nüfusun yaklaşık yüzde 60′ını teşkil ettiğine dikkati çeken İnalcık, şunları kaydetti:
“Kırım, Türkiye’yi tehdit etmek için Ruslaştırılmıştır. Bu hakikati bilmemiz lazım. Sürgünden kaçıp gelen zavallı Kırım Türkleri nispeten çok daha az durumdadırlar. Bizim vatanımızı zorla elimizden alıp Türkiye’yi tehdit etmek için Kırım’ı Ruslaştırmıştır. Bu hakikati bilmemiz lazım. Putin bugün askerini Kırım’a getiriyor ve diyor ki ‘Kırım Rus’tur, bizim tebaamızdır’. Bütün hikaye bundan ibarettir.”

NEO-AVRASYACILIK TÜRKİYE İÇİN TEHLİKEDİR

Kırım Harbi’nin Sonunda Ahvâl-i Umumiye

İnalcık, “Neo-Avrasyacılık” diye tanımladığı Rusya’nın bugünkü amacına, Kırım’ı kendi kontrolü altına alarak ulaşmaya çalıştığına vurgu yaptı.

“Putin’in tekrar bir Çarlık imparatorluğu kurma teorisi var” diyen İnalcık, şunları söyledi:

“Rus politikasının bugünkü temeli, Avrasyacılık’tır. Bunu ‘Neo-Avrasyacılık’ diye daha yumuşak hale getirmiştir. Rusya, ‘Polonya’dan, Orta Asya’ya kadar olan milletlerin bulunduğu bölge, kültür bakımından Ruslara bağlı idi asırlarca, bunu ihya etmek lazımdır’ düşüncesindedir. Avrasyacılık anlayışı, biz kardeşiz, sizi Rusya olarak Avrupa’da ve Asya’da sizi koruyoruz, kültürümüzü yayıyoruz anlayışı Gorbaçov döneminde bitti. Kırgızistan, Türkmenistan, Ukrayna gibi milletler bağımsızlıklarına kavuştu. Putin’in bütün gayreti Avrasyacılık teorisiyle, Rusya hakimiyetini yine bu bölgelerde ihya etmektir. Rus boyunduruğu altında bu milletleri toplamaktır. Neo-Avrasyacılığın neticesi Türkiye için tehlikedir. Putin’in bugün Kırım’a ordularını gönderme sebebi Çarlık Rusya’sını ihya etmektir”.

RUSYA DOSYASI : RUSYA’DAN NAFİLE TÜRKİYE YOKLAMASI


Ukrayna’nın Baltık’tan Karadeniz ve Hazar’a kadar bütün bu bölgedeki rolü üzerinde ABD’nin stratejisini Dışişleri Bakanı J.Kerry,”Biz eğer Avrupa pazarlarına ulaşım için enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine yardımcı olursak büyük enerji güvenliğini temin edebiliriz. Avrupa ülkelerinin enerji alımının büyük bir kısmında Rusya’ya bağlı olmamasını sağlamak için beraber daha fazla şeyler yapmamız gerekir” ifadesi belirliyor.

O yüzden Ukrayna’daki provokatif eylemlerini gerekçe göstererek, jeopolitiğini yıkmak üzere Rusya’ya ekonomik, siyasi, askeri yaptırımlar uyguluyor.

*
Avrupa Birliği de hem Rusya’dan ihraç edilen yakıtın yüzde 50′sini almanın, hem de teknolojideki ilerlemesiyle 2035 yılında enerji açısından kendine yetecek ve dünyaya enerji ihraç eden bir ülke olacak ABD’yi beklemenin dezavantajlarını yaşıyor.

Rağmen 2009′da kabul edilen “3.Enerji Paketi” prosedürleri çerçevesinde Rusya’nın dev tedarikçisi Gazprom şirketinin hem doğalgaz satıcısı, hem de boru hattı sahibi olamayacağı, bunun “Doğalgaz Arz Güvenliği”ne aykırı olduğundan hareketle, Gazprom şirketinin Avusturya, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Sırbistan, Slovenya ve Hırvatistan’da doğalgaz satış ve taşımacılık işini birbirinden ayırmasını istiyor.

*
Bu çerçevede Avrupa Komisyonu’ndan gelen uyarıların ardından Bulgaristan, Güney Akım doğalgaz boru hattı projesini askıya alıyor.

Başbakan P.Oreşarski, Rus gazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedefleyen Güney Akım projesine ilişkin çalışmaları, Avrupa Komisyonu’nun onayını almadan sürdürmeyeceklerini açıklıyor…

*

Şimdi, bir süre önce Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in Avrupa Birliği’nin yeni engeller çıkarması halinde, Güney Akım boru hattını “AB üyesi olmayan bir ülke üzerinden geçirebilecekleri”ne yönelik ifadesine, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, “Rusya’dan resmi teklif gelirse, değerlendiririz” yanıtı üzerinden, Bulgaristan’ın alternatifinin Türkiye olabileceği düşüncesi geliştiriliyor.

Üstelik bu durumun, Türkiye ve Rusya’nın ikili ekonomik ilişkiler üzerinden kurdukları güvenin sağlamlığına ilişkin bir sınav anlamına geleceği kaydediliyor.

*

Türkiye’de AKP hükümeti, ABD’nin desteklediği Nabucco doğazgaz boru hattını devre dışı bırakan ve Rusya doğalgazını Karadeniz’in altından geçerek Bulgaristan- Macaristan- Sırbistan- Slovakya üzerinden Batı Avrupa’ya taşıyacak Güney Akım Doğalgaz Boru Hattı’nın Karadeniz karasularında inşasına gerekli izni vermiştir.

O zaman bu gelişme “Farklılıklar içinde birlik” anlayışına rağmen AB’nin kendi içindeki kimlik sorgulaması nedeniyle Avrupa Kimliği’nin inşasında ortaya çıkan farklı modeller olan Almanya ve Fransa arasındaki ezeli rekabeti doğalgaz boru hatlarındaki rekabetle müzakere masalarına taşımıştı!

*

Çünkü Almanya, Rusya’nın Batı Sibirya kaynağı-Baltık Denizi altından doğrudan kendi topraklarına çektiği Kuzey Akım boru hattıyla Hollanda, Fransa,Belçika, İngiltere,Danimarka’nın doğalgaz ihtiyacının dörtte birinin sağlanmasının ortağıdır.

Güney Akım boru hattı ise Avrupa’nın güney doğusunun enerji ihtiyacını karşılamak üzere yeni ve güvenli sevkiyat kapasitelerinin oluşturulmasını amaçlıyor.

Almanya küresel rekabetinde ayağına kadar gelen fırsatı değerlendirmekten bir an olsun kaçınmaz, işte Alman Kimya tekeli BASF’ın enerji kolu Wintershall Rusya’nın Güney Hattı’na yapım aşamasında katılmış, Kuzey hattında yüzde 15.5′in üzerine Güney hattında da yüzde 15 hisseyle küresel rekabetinde Alman ekonomisine büyük katkı sağlamış bulunuyor.

*

AB’nin içinde bulunduğu bu şartlara rağmen ABD, Güney Akım projesinin de realize olması durumunda Rusya’nın AB’nin toplam gaz ihtiyacının yüzde 40′nı sağlama gücüne erişeceği, giderek AB ve NATO’yu da zayıflatacağı düşüncesi ve küresel liderliğini kaybedeceği endişesindedir.

O yüzden uzun süredir Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Romanya’yı NATO’ya dahil etmek, Ukrayna ve Gürcistan’ın üyeliğini gündemde tutmak suretiyle oluşturduğu nufuz alanından Rusya’yı çevrelemeyi ve Rusya’nın Güney Akım boru hattını engellemeyi öngörüyor.

Eh, bu noktadan itibaren Bulgaristan, Avrupa Komisyonu’ndan gelen uyarıların ardından Güney Akım doğalgaz boru hattı projesini askıya alıyor.
Rusya ise Bulgaristan’ın alternatifinin Türkiye olabileceği düşüncesini geliştiriyor!

*

Halbuki Türkiye, Azerbaycan ile Azeri doğalgazını Gürcistan-Türkiye-Bulgaristan güzergahına taşıyacak Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’nın inşasına ilişkin mutabakatında, Azerbaycan’ın Şahdeniz-2′de doğalgaz yatağının tümünü her hangi politik ve jeopolitik sorun olmaksızın Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattıyla Güney-Doğu Avrupa’ya taşınmasının ortağıdır.

Ukrayna kriziyle birlikte ABD’nin Merkez Asya ve Baltık ülkelerine yönelerek bu bölgeleri Rusya’nın etkisinden uzak tutmaya çalıştığı, Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerinde Rus gazına bağımlılığını azaltarak yeni bir geleceği tasarlarken, şimdilerde Ukrayna krizini de fırsat bilerek Rusya’ya karşı bir çok yaptırım kararını aldığı şu süreçte;

*

Türkiye’de AKP hükümeti, Nisan’da Azerbaycan ve Gürcistan Devlet Başkanlarıyla Tiflis Zirvesinde temel prensip olarak karşılıklı ve yararlı işbirliği çerçevesinde bölgesel ve küresel ölçekte önemli konularda temel kararlar alıyor.

Bu konulardan biri ve önemlisi, üç ülkenin coğrafi beraberliklerinde Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’nin (TANAP) Güney Kafkasya’da refahı, ekonomik gelişmeyi arttırarak büyük bir cazibe merkezi oluşturmasına yönelmek, Fakat, son derecede stratejik önemi olan Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’ni bölgesel çerçeveden küresel çapta projeye dönüştürmekti ki, başarı ile sonuçlandırılıyor.

Bir çok yaptırımla karşı-karşıya bulunan Rusya; Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan’ın Hazar, Karadeniz ve Akdeniz’i birleştirecek Şahdeniz – 2, Trans-Anadolu ve Trans-Adriyatik gaz hatlarının yapılması yönünde aldıkları karara, elbette içerliyor.

*
Bu sırada AKP hükümetinin bir diğer hamlesi, Irak Merkezi Yönetimi’nin itirazlarına rağmen petrol rezervi potansiyeli açısından dünyanın en büyük 10 bölgesi içinde yer alan Kuzey Irak petrolünü, Türkiye yoluyla Avrupa’ya çekmesi, sonra bu petrolü Azeri petrolü olarak Avrupa’ya satması olmuştur ki, bu hamle de Rusya’nın Ortadoğu’daki jeopolitiği örselemeye yöneliktir.

*

Doğrusu, AKP hükümetinin Rusya ile enerji işbirliğini güçlendirmesi gerekirken, ABD ve AB doğrultusunda Rusya’ya yönelik yaptırımlar kampanyasına girmiş olması, Türkiye’nin Asya’da barışa, istikrara ve gelişmeye yönelik güvenlik ihtiyacının karşılanması için yapılan çok sayıda serbest ticaret anlaşmasına ve bölgesel güvenliği korumada önemli platformlara katılmasını eksiltiyor.

Türkiye, hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenliğin tesisinden uzaklaşıyor.

*

Sonra, bakıyorsunuz AKP hükümetinin her tür eleştiriye rağmen her tür lojistikle desteklediği, hani şu Şii kasabalarında sokakta gezenlere ateş edip öldüren, kafa kesen, insan kalbi yiyen terör örgütü Sünni Irak-Şam İslam Devleti “Sivilleri, eğer Şii değilse asla hedef almayacağız” sloganlarıyla Ninova eyaletinin başkenti ve Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçiriyor, Musul Konsolosluğunu basıyor ve buradaki görevlileri rehin alıyor!

AKP Hükümeti, NATO’yu olağanüstü toplantıya çağırırken, bir adım sonrasında askeriyle Kuzey Irak’ta, oradan Kuzey Suriye’de “hele şöyle bir boy göstermek”le ilgili plana katılıyor.

Bu kez de Rusya’nın Ortadoğu’daki jeopolitiğinin yıkılmasına taşeronluk yapıyor.

*

Rusya, Türkiye’yi yokluyor…

GÖNDEREN : SUAT ATAKOĞLU

%d blogcu bunu beğendi: