Etiket arşivi: LEVENT ERTÜRK

TARİH /// LEVENT ERTÜRK : SAVAŞTA HAYVANLAR (1. VE 2. BÖLÜM)


KAYNAK : http://leventerturk1961.wordpress.com/2014/08/06/savasta-hayvanlar/

Tarih boyunca bizlerin dostu, yardımcısı ve bazen yemeği olan hayvanlar, savaşlarda çok değişik amaçlarla kullanıldılar. Aşağıda, savaşta hayvanların kullanımını gösteren çeşitli resimler ver. Beğenmeniz dileği ile …

27 Mart 1940, bir ata gaz maskesi takılmış. Bu maske gerektiğinde yemlik olarak da kullanılabiliyordu. (Foto: AP)

Oglala savaşçıları, savaş başlıklarını takmış şekilde tepeden aşağı iniyorlar. (Foto, Edward S.Curtis, 1907)

19 Mayıs 1972 tarihli bu resimde teğmen Burr M.Willey ve sadık dostu, köpeği Moose, Güney Vietnam askerlerinin de desteği ile 13. yol üzerinden Saygon’a doğru ilerlemekte. Aynı yılın 19 Haziran tarihinde teğmen ve köpeği bir roket saldırısı ile öldürüldüler. (Foto: AP)

Mariana adaları Saipan’a doğru ilerlerken Amerikan denizcileri bulabildikleri her nakil hayvanından yararlanıyordu. Bu resimde, çeşitli malzemeleri bir öküze yükleyip ilerlemeye çalışıyorlar. (Foto: AP)

Amerikan deniz piyadelerine yardım eden bir Alman kurt köpeği, Japon keskin nişancısı tarafından vurulmuş durumda. Askerler köpeğin röntgen filmini çektikten sonra onu kurtarmaya çalışıyorlar. Kurt köpeği, bu resmin çekilmesinden kısa bir süre sonra enfeksiyondan dolayı öldü. (Foto: Ulusal II. Dünya Savaşı Müzesi arşivinden.)

Amerikan 6. süvari birliği Çin Pekin, Chien-meb ve Ta-ching-en kapıları arasında bir askeri yetkiliyi karşılıyorlar. (Foto: Underwood & Underwood, 1901)

Bir Amerikan destek birliği ve bazı Vietnamlılar, çeşitli malzemeleri yükledikleri fillerin üzerinde Vietnam ormanlarında ilerliyorlar. (Foto: Horst Faas, AP)

Yaklaşık 6 ay boyunca Etiyopya’da görev yapan bir İngiliz birliği. Develerin yardımı ile İtalyanların kontrolündeki 4,500 millik ormanlık bölgeyi aşmışlardı. 12 Mart, 1941. (Foto: AP)

Fransız direnişçilere yemek takviyesi yapılması için, bir sığır sürüsü Paris sokaklarında mezbahaya kesime götürülüyor. (Foto: Peter Carroll, AP)

Meşhur El-Alamein tank savaşının yaşandığı yerde dolaşan develer. Bu bölgede hala yüzlerce mayın bulunmakta ve tehlike arzetmektedir. 18 Mayıs, 1950 (Foto: AP)

Başkan Wilson tarafından denetlenen süvari birlikleri manevra yapıyorlar. 1913

Nöbetçi bir köpek, er P.Hester uyurken çevreyi kolluyor. Iwo Jima. Tarih belli değil. (Foto: AP, ulusal II. Dünya Savaşı arşivinden alınma.)

Adrian isimli eğitimli bir savaş köpeği, uzun bir seyahatin ardından, Portoriko’da taşıma sandığından çıkarılıyor. 13 Ocak 1943 (Foto: AP)

Savaş boyaları sürmüş ve başlıklar takmış bir kızılderili birliği. (Foto: Edward S.Curtis. 26 Aralık 1907) (Kişisel not: Özgürlüklerine son derece düşkün, asil ruhlu bu insanlara çok büyük saygı duyduğumu belirtmeliyim. Ne yazık ki büyük çoğunluğu yüzyıllara yayılan acımasız bir soykırımın kurbanı oldular.)

Çetin arazi şartlarında tercih edilen bir katır sürüsü, her an çökme tehlikesi ile dolu yollarda ilerliyor. (Foto: Ulusal Kongre savaş enformasyon dairesi arşivinden, 1942.)

Ertuğrul isimli imparatorluk süvari birliği, İstanbul. (Foto: Abdullah Früres)

Gettysburg, Pensilvanya savaşının ardından yerde yatan ölü bir at, 1863. (Foto: Kongre Kütüphanesi iç savaş fotograf arşivinden alınma.)

Siper savaşlarında kullanılan gaz maskelerini takmış şekilde, bir Fransız çavuş ve köpeği ön hatta doğru ilerliyorlar. Tarih: 1. Dünya savaşından. (Foto: Ulusal fotograf koleksiyonundan.)

İşgal edilmiş bölgelerden kaçan mülteciler Prag sokaklarındalar. 9 Ekim, 1938. (Foto: AP)

Tarihi net olarak bilinmeyen bir resim. Londra’nın bombalanmasının ardından yıkılan bir binadaki insanları bulan Rip isimli köpek. Bu köpek daha sonra, o karışıklık içinde evsiz ve nerdeyse açlıktan ölecek biçimde bulunmuş ve bir savaş kahramanı kabul edilmiştir.

Alman süvari birliği 9 Eylül 1939’da Polonya Lodz’a girerken halkın bir kısmı nazi selamı ile karşılıyorlar. (Foto: AP)

Küba, Remedios’ta General Gomez’in ordusundan bir kısmı at sırtında, 1899. (Foto: Strohmeyer & Wyman)

Kamuflaj içindeki bir asker, ormanlık alan eğitimi almış köpeğine nereye gitmesi gerektiğini gösteriyor. Bu köpekler II dünya savaşı Japon adaları çatışmalarında Japon keskin nişancılarının yerlerini tesbit etmek için büyük önem taşıyordu. Soloman adaları, 13 Ocak 1944. (Foto: AP)

Amerikan hava indirme birliklerinden bazı askerler Italya, Sicilya’da müttefiklerle buluşmak için bulabildikleri her vasıta ile ilermeye çalışıyorlar. 29 Temmuz, 1943. (Foto: İngiliz AP ajansı)

Almanya-Rusya sınırında bir yerlerde, bir Kızıl Ordu süvarisi, ağır hava şartlarında terkedilmiş bir tankın yanından geçmekte. 22 Şubat, 1942 (Foto: AP)

Almanların Rusya istilası başladığında, bir grup Alman süvarisi ön cephede, nehirde atlarına su içiriyorlar. 25 Kasım, 1941. (Foto: AP)

24 Temmuz 2005 tarihli bu resimde, Afrika’ya özgü iri bir fare, Chimoio Mozambik’te bir mayını koklamakta. Yaklaşık bir milyon kişinin öldüğü iç savaşın ardından, Mozambik toprakları mayın bakımından hala yüksek riskli bölgeler arasındadır. Mayınların tesbiti için özel olarak eğitilen dev Afrika fareleri pek çok insanın hayatının kurtarılmasında yardımcı olmuştur. (Foto: Alexander Joe, AFP-Getty Images)

Atların çektiği arabalara çeşitli malzemeler ve mühimmat yüklemiş bir Alman birliği Belçika, Brugge içlerine ilerliyor. 6 Mayıs 1940 (Foto: AP)

İkinci Dünya Savaşında Burma’da çekilen bu resimde, bir Amerikan askeri köylü çocuklarla birlikte fil sırtında. (Foto: AP, II Dünya Savaşı Müzesi Ulusal Arşivi)

Liberya’daki Amerikalı askeri mühendislerin maskotu olan Kudabu isimli sevimli şempanze, bir askerin miğferini yastık yapıp öğle uykusuna dalmak üzere. 7 Aralık 1942 (Foto: AP)

Sovyet işgalindeki Kuzeydoğu Finlandiya Salla bölgesinde bir Alman birliği, bataklığa dönüşmüş zor arazi şartlarında ilerlemeye çalışıyor. (Foto: AP)

Yaklaşık dört yıllık Japon işgalinden sonra İngiliz Pasifik Donanmasının desteği ile İngiltere’ye bağlanan Hong Kong Kowloon City sokaklarında İngiliz denizcileri at sırtında devriye geziyorlar. Ekim 1945. (Foto: AP)

II Dünya Savaşında pek çok askeri birlik sadece düşmanla değil, çetin arazi şartlarıyla da boğuşmak zorundaydı. Resimde, müttefik kuvvetler 5. orduya bağlı Amerikan ve İngiliz askerleri katırların yardımı ile İtalya’da kuzeye doğru ilerliyorlar. 15 Ocak 1944.

Vietkong kampının kurulu olduğu Khmer Rouge bölgesine ulaşmak için Kamboçyalı askerler, öküzlerin çektiği arabalarla malzeme ve mühimmat taşıyorlar. 2 Kasım 1972 (Foto: AP)

Üç Crow yerlisi kayalık bir arazide atlarını dinlendiriyorlar. (Foto: Edward S.Curtis, 1905)

Bir Amerikan destek birliği, fil sırtında, Vietnam ormanlarında zorlukla ilerliyor. 27 Haziran 1964. (Foto: AP, Horst Faas)

Paraşüt alayı 3. tabura bağlı asker Dave Heyhoe ve patlayıcı bulma uzmanı köpeği Treo, Afganistan Kandahar eyaletinde bazı Taliban liderlerine yönelik operasyonda. Ordu köpekleri genel olarak iki gruba ayrılıyorlar. Treo gibi “araştırıcı ve bulucu” köpekler dost canlısıdırlar. Diğer yandan düşmanı etkisiz hale getirmek için eğitilen köpekler tam bir silahtır.

Bu resimdeki köpekler ikinci kategoriye girerler. Belarus-Rus ordusunda kullanılmakta olup, saldırı amaçlı eğitilmişlerdir.

Endonezya Özel Birlikleri Jakarta’da bir helikopter indirme tatbikatında. Endonezya ordusunda Alsas çoban köpekleri özellikle terörizmle mücadele etmek için kullanılmaktadırlar.

Merkezi Vietnam’da ilkyardım ve arama köpekleri sahipleri ile birlikte naklediliyorlar. 1969

RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) yetkilileri köpekleri kamyonete yüklüyorlar, 1944. Bu köpekler özellikle, yaralanan askerleri koklayarak bulmak için kullanılmışlardı.

Filler artık askeri amaçlı kullanılmayıp bazı gösterilerde yer alıyorlar. Bu resim Srilanka Colombo’da bağımsızlık günü kutlamalarından…

Hindistan ve Pakistan 1964 savaşında Rajathan Jandarma devriyesi sınıra yakın bir yerde develer üstündeler.

Savaşta küçük hayvanlar da büyük işler görebilirler. Ekim 1916 tarihli bu resimde bir Belçika askeri posta güvercinine mesaj iliştiriyor. Posta güvercinleri yaklaşık 80 Km’lik alana mesaj iletebilirler.

Bir Fransız askeri, Majino savunma hattında gaz saldırısını tesbit etmek için kullanılan kuşa bakıyor, 1939.

Yunus balıkları bilinen en üstün sonar sistemlerden birine sahiptirler ve Amerikan donanması tarafından açık denizdeki mayınları tesbit etmek için kullanılmışlardır. Resimdeki bu iri burunlu yunus balığı 2003’teki Irak savaşında gemilerin yolunu mayınlardan temizlemek için kullanılmıştır.

Haelen savaşından sonra ölü atlar bir çukura gömülüyorlar.

Deve birlikleri çölde, 1915.

İtalyan savaş köpekleri.

İngiliz savaş köpekleri özel kutuları üzerinde muhtemelen bir teftişteler, Skeffington & Son, Ltd, London

Mesaj taşıyan köpekler eğitimdeler, Skeffington & Son, Ltd, London

Mesaj taşıyan köpekler yine aynı eğitimlerden birindeler, Skeffington & Son, Ltd, London

İngiliz askeri güvercinlerinin kümesleri, Skeffington & Son, London, 1919

Bir mesaj güvercini uçaktan salınıyor, Skeffington & Son, London, 1919

Kanaryalar zehirli gaz varlığını tesbit etmek için kullanılmıştır, Skeffington & Son, London, 1919

Bir İngiliz nakliye atı çamura saplanmış durumda, War of the Nations, New York Times Co., New York, 1919

İngiliz atları Gelibolu Suvla körfezi sahilinde, New York Times, 01/16/1916

Alman sıhhiyeciler Kızılhaç köpekleri tarafından bulunan bir yaralıyı tedavi ediyorlar, New York Times, 02/21/1915

İngiliz denizaltılarında fareler yakıt sızıntısını bulmak için kullanılmışlardı, History of the World War, Vol. 3, Doubleday, Page & Co., 1917

TARİH /// LEVENT ERTÜRK : SAVAŞTA HAYVANLAR


KAYNAK : http://leventerturk1961.wordpress.com/2014/08/06/savasta-hayvanlar/

Tarih boyunca bizlerin dostu, yardımcısı ve bazen yemeği olan hayvanlar, savaşlarda çok değişik amaçlarla kullanıldılar. Aşağıda, savaşta hayvanların kullanımını gösteren çeşitli resimler ver. Beğenmeniz dileği ile …

27 Mart 1940, bir ata gaz maskesi takılmış. Bu maske gerektiğinde yemlik olarak da kullanılabiliyordu. (Foto: AP)

Oglala savaşçıları, savaş başlıklarını takmış şekilde tepeden aşağı iniyorlar. (Foto, Edward S.Curtis, 1907)

19 Mayıs 1972 tarihli bu resimde teğmen Burr M.Willey ve sadık dostu, köpeği Moose, Güney Vietnam askerlerinin de desteği ile 13. yol üzerinden Saygon’a doğru ilerlemekte. Aynı yılın 19 Haziran tarihinde teğmen ve köpeği bir roket saldırısı ile öldürüldüler. (Foto: AP)

Mariana adaları Saipan’a doğru ilerlerken Amerikan denizcileri bulabildikleri her nakil hayvanından yararlanıyordu. Bu resimde, çeşitli malzemeleri bir öküze yükleyip ilerlemeye çalışıyorlar. (Foto: AP)

Amerikan deniz piyadelerine yardım eden bir Alman kurt köpeği, Japon keskin nişancısı tarafından vurulmuş durumda. Askerler köpeğin röntgen filmini çektikten sonra onu kurtarmaya çalışıyorlar. Kurt köpeği, bu resmin çekilmesinden kısa bir süre sonra enfeksiyondan dolayı öldü. (Foto: Ulusal II. Dünya Savaşı Müzesi arşivinden.)

Amerikan 6. süvari birliği Çin Pekin, Chien-meb ve Ta-ching-en kapıları arasında bir askeri yetkiliyi karşılıyorlar. (Foto: Underwood & Underwood, 1901)

Bir Amerikan destek birliği ve bazı Vietnamlılar, çeşitli malzemeleri yükledikleri fillerin üzerinde Vietnam ormanlarında ilerliyorlar. (Foto: Horst Faas, AP)

Yaklaşık 6 ay boyunca Etiyopya’da görev yapan bir İngiliz birliği. Develerin yardımı ile İtalyanların kontrolündeki 4,500 millik ormanlık bölgeyi aşmışlardı. 12 Mart, 1941. (Foto: AP)

Fransız direnişçilere yemek takviyesi yapılması için, bir sığır sürüsü Paris sokaklarında mezbahaya kesime götürülüyor. (Foto: Peter Carroll, AP)

Meşhur El-Alamein tank savaşının yaşandığı yerde dolaşan develer. Bu bölgede hala yüzlerce mayın bulunmakta ve tehlike arzetmektedir. 18 Mayıs, 1950 (Foto: AP)

Başkan Wilson tarafından denetlenen süvari birlikleri manevra yapıyorlar. 1913

Nöbetçi bir köpek, er P.Hester uyurken çevreyi kolluyor. Iwo Jima. Tarih belli değil. (Foto: AP, ulusal II. Dünya Savaşı arşivinden alınma.)

Adrian isimli eğitimli bir savaş köpeği, uzun bir seyahatin ardından, Portoriko’da taşıma sandığından çıkarılıyor. 13 Ocak 1943 (Foto: AP)

Savaş boyaları sürmüş ve başlıklar takmış bir kızılderili birliği. (Foto: Edward S.Curtis. 26 Aralık 1907) (Kişisel not: Özgürlüklerine son derece düşkün, asil ruhlu bu insanlara çok büyük saygı duyduğumu belirtmeliyim. Ne yazık ki büyük çoğunluğu yüzyıllara yayılan acımasız bir soykırımın kurbanı oldular.)

Çetin arazi şartlarında tercih edilen bir katır sürüsü, her an çökme tehlikesi ile dolu yollarda ilerliyor. (Foto: Ulusal Kongre savaş enformasyon dairesi arşivinden, 1942.)

Ertuğrul isimli imparatorluk süvari birliği, İstanbul. (Foto: Abdullah Früres)

Gettysburg, Pensilvanya savaşının ardından yerde yatan ölü bir at, 1863. (Foto: Kongre Kütüphanesi iç savaş fotograf arşivinden alınma.)

Siper savaşlarında kullanılan gaz maskelerini takmış şekilde, bir Fransız çavuş ve köpeği ön hatta doğru ilerliyorlar. Tarih: 1. Dünya savaşından. (Foto: Ulusal fotograf koleksiyonundan.)

İşgal edilmiş bölgelerden kaçan mülteciler Prag sokaklarındalar. 9 Ekim, 1938. (Foto: AP)

Tarihi net olarak bilinmeyen bir resim. Londra’nın bombalanmasının ardından yıkılan bir binadaki insanları bulan Rip isimli köpek. Bu köpek daha sonra, o karışıklık içinde evsiz ve nerdeyse açlıktan ölecek biçimde bulunmuş ve bir savaş kahramanı kabul edilmiştir.

Alman süvari birliği 9 Eylül 1939’da Polonya Lodz’a girerken halkın bir kısmı nazi selamı ile karşılıyorlar. (Foto: AP)

Küba, Remedios’ta General Gomez’in ordusundan bir kısmı at sırtında, 1899. (Foto: Strohmeyer & Wyman)

Kamuflaj içindeki bir asker, ormanlık alan eğitimi almış köpeğine nereye gitmesi gerektiğini gösteriyor. Bu köpekler II dünya savaşı Japon adaları çatışmalarında Japon keskin nişancılarının yerlerini tesbit etmek için büyük önem taşıyordu. Soloman adaları, 13 Ocak 1944. (Foto: AP)

Amerikan hava indirme birliklerinden bazı askerler Italya, Sicilya’da müttefiklerle buluşmak için bulabildikleri her vasıta ile ilermeye çalışıyorlar. 29 Temmuz, 1943. (Foto: İngiliz AP ajansı)

Almanya-Rusya sınırında bir yerlerde, bir Kızıl Ordu süvarisi, ağır hava şartlarında terkedilmiş bir tankın yanından geçmekte. 22 Şubat, 1942 (Foto: AP)

Almanların Rusya istilası başladığında, bir grup Alman süvarisi ön cephede, nehirde atlarına su içiriyorlar. 25 Kasım, 1941. (Foto: AP)

24 Temmuz 2005 tarihli bu resimde, Afrika’ya özgü iri bir fare, Chimoio Mozambik’te bir mayını koklamakta. Yaklaşık bir milyon kişinin öldüğü iç savaşın ardından, Mozambik toprakları mayın bakımından hala yüksek riskli bölgeler arasındadır. Mayınların tesbiti için özel olarak eğitilen dev Afrika fareleri pek çok insanın hayatının kurtarılmasında yardımcı olmuştur. (Foto: Alexander Joe, AFP-Getty Images)

Atların çektiği arabalara çeşitli malzemeler ve mühimmat yüklemiş bir Alman birliği Belçika, Brugge içlerine ilerliyor. 6 Mayıs 1940 (Foto: AP)

İkinci Dünya Savaşında Burma’da çekilen bu resimde, bir Amerikan askeri köylü çocuklarla birlikte fil sırtında. (Foto: AP, II Dünya Savaşı Müzesi Ulusal Arşivi)

Liberya’daki Amerikalı askeri mühendislerin maskotu olan Kudabu isimli sevimli şempanze, bir askerin miğferini yastık yapıp öğle uykusuna dalmak üzere. 7 Aralık 1942 (Foto: AP)

Sovyet işgalindeki Kuzeydoğu Finlandiya Salla bölgesinde bir Alman birliği, bataklığa dönüşmüş zor arazi şartlarında ilerlemeye çalışıyor. (Foto: AP)

Yaklaşık dört yıllık Japon işgalinden sonra İngiliz Pasifik Donanmasının desteği ile İngiltere’ye bağlanan Hong Kong Kowloon City sokaklarında İngiliz denizcileri at sırtında devriye geziyorlar. Ekim 1945. (Foto: AP)

II Dünya Savaşında pek çok askeri birlik sadece düşmanla değil, çetin arazi şartlarıyla da boğuşmak zorundaydı. Resimde, müttefik kuvvetler 5. orduya bağlı Amerikan ve İngiliz askerleri katırların yardımı ile İtalya’da kuzeye doğru ilerliyorlar. 15 Ocak 1944.

Vietkong kampının kurulu olduğu Khmer Rouge bölgesine ulaşmak için Kamboçyalı askerler, öküzlerin çektiği arabalarla malzeme ve mühimmat taşıyorlar. 2 Kasım 1972 (Foto: AP)

Üç Crow yerlisi kayalık bir arazide atlarını dinlendiriyorlar. (Foto: Edward S.Curtis, 1905)

Bir Amerikan destek birliği, fil sırtında, Vietnam ormanlarında zorlukla ilerliyor. 27 Haziran 1964. (Foto: AP, Horst Faas)

TARİH /// LEVENT ERTÜRK : İŞGAL YILLARINDAN RESİMLER (BÖLÜM 1 VE 2) – Unutanlar için !


BU MUHTEŞEM ÇALIŞMADAN DOLAYI SAYIN LEVENT ERTÜRK’E SONSUZ ŞÜKRANLARIMIZI VE TEŞEKKÜRLERİMİZİ SUNARIZ.

KAYNAK : http://leventerturk1961.wordpress.com/2014/07/14/isgal-yillarindan-resimler-unutanlar-icin/

İşgal kuvvetleri Taksim meydanında.

İşgal gemisi bandosu ve denizciler Galata Köprüsünden geçerken. Şubat 1920

Galata Köprüsü üzerinde İngiliz askerleri.

Köprüden geçecek olan Fransız kuvvetleri bekleniyor.

Atlantik filosu denizcileri şehirde yürüyorlar. Şubat 1920

İşgal orduları İngiliz birliklerinden biri General Allenby’i bekliyor, Ocak 1919

Fransız General D’Esprey İstanbul’a ayak basarken. Yanında muhtemelen General Harrington bulunmakta.

Karaya çıktıktan az sonra Fransız General D’Esprey bir kortej eşliğinde Galata’dan Pera’ya (Şişhane’ye doğru) ilerliyor. 8 Şubat 1919.

Yenilgiye uğratılan Güney Beyaz Rus Ordusunun lideri General Wrangle, işgalcilerle birlikte HMS Emperor gemisinde.

12 İnçlik devasa bir topu bulunan M1 tip İngiliz denizaltısı, Galata köprüsü önünde. Bu denizaltılarda bir tasarım hatası bulunmaktaydı ve top ateşlendikten sonra içerdeki cihazlara ciddi hasar veriyordu. İşgalciler bunun farkındadılar. Onların niyeti, bu dev denizaltıyı gösterip halkın psikolojisini çökertmekti.

İngiliz savaş gemileri Boğaz’da. HMS Ajax, HMS Ramillies ve 3 destroyer.

Haliç önünde işgal kuvvetlerinin gemileri.

İşgal kuvvetlerine bağlı bir İtalyan birliği talim sırasında, Resim, Amerikan San Francisco Examiner gazetesinden alınmıştır.

Sirkeci rıhtımına Fransız Renault FT-17 tankları indiriliyor. Mart/Nisan 1920

İstanbul’da bir Fransız zırhlı aracı.

General Gouraud’un onuruna onun ismi verilen Fransız karargahı, İstanbul.

İstanbul’daki Fransız generallerinden birinin kaldığı ev.

Bazı stratejik bölgelere yerleştirilmek için getirilen Sih subayları İzmit’te tren istasyonundalar. 11 Aralık 1919

Bir grup İngiliz Subayı İzmit Derince tren istasyonunda.

Yunan işgal kuvvetleri törenle İzmir’e çıkarken. (1919)

İzmir’de Saat Kulesi önünde İşgalci Evzonların (Yunan Askeri) tören yürüyüşü. (1919)

İzmir’in Yunan güçler tarafından işgali, o dönemde şehirde yaşayan bazı Rum kökenliler arasında sevinçle karşılanmıştı. (1919)

Yunan işgal kuvvetlerinin İzmir’deki karargâhının önü. (1919)

Heyet-i Nasiha yani Nasihat Heyeti üyeleri. Sultan Abdülhamit’in oğlu Şehzade Abdürrahim ve beraberindeki paşaların görevi, halkın Yunan işgaline karşı ayaklanmasının önünü kesmekti. (1919’da heyetin Ege seyahati sırasında)

Yunan işgal kuvvetleri İzmir limanından Anadolu’ya sevk edilirken. (1919)

Yunan süvarisi nehirden geçerek ilerliyor. (1919)

Yunan askerleri dikenli tel örgülerle tahkimat hazırlarken. (1919)

Yunan süvarisi dağlardan geçerek ilerliyor. (1919)

Anadolu’da Yunan işgal kuvvetlerine ait birliklerin ilerleyişi.

Yunan ordusu İzmir limanında. Yunan ordusu bu limana sık sık asker ve lojistik malzeme çıkarıyordu. (1919)

Yunan işgal kuvvetlerinin Batı Anadolu’daki ilerleyişi. (1919)

İşgalci Yunan birlikleri Mudanya sokaklarında. (1919)

Yunan işgal kuvvetleri İzmir’de. İzmir sahilleri Yunan bayraklarıyla süslenmiş. Soldaki bez pankartta dönemin Yunanistan Başbakanı Venizelos’un resmi görülüyor (15 Mayıs 1919).

İtilaf Devletlerinin silah yardımında bulunduğu Yunan kuvvetleri, Anadolu’ya cephane yığınağı yapıyor. (1919)

16 Mart 1920 sabahı. İngilizler, İstanbul’u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkarıyor.

İşgal güçlerinin Yunan ordusuna verdiği silahlar Anadolu’da. (1920)

Uşak’taki Yunan karargâh binasının önü. (1920)

Uşak’ta Yunan kralını karşılama töreni. Şehir, Yunan bayraklarıyla ve pankartlarla süslü. (21 Haziran 1921)

16 Mart 1920 sabahı, İngiliz askerleri tarafından Osmanlı devleti’nin ‘Harbiye nezareti’ (savaşları yönettiği karargah merkezi) işgal ediliyor.

İngilizler Mudanya’ya asker çıkarıyor. (1920)

Beyoğlu’nda işgalci İngiliz birliklerinin yürüyüşü. (1920)

İngiliz birlikleri Galata rıhtımında yürürken (1920)

İngiliz işgal ordusunun 16 Mart 1920 sabahı İstanbul Şehzadebaşı Mızıka Karakolu baskınında, uykudayken şehit ettiği Türk askeri.

İngiliz kuvvetlerinin Beyoğlu’nda yürüyüşü. İngiliz Sefarethanesi önü. (1920)

Ahmet Hamdi Martonaltı

İstanbul’un İngilizler tarafından cebren ve resmen işgali 16 Mart 1920 günü gerçekleşti. Daha önce de şehirde birlikler bulunmaktaydı, fakat bu birliklerin padişahı, halifeyi ve azınlıkları korumakla görevli olduğu söyleniyordu. 16 Mart günü Meclis de dahil olmak üzere bütün hükümet binalarına el konuldu. O gün, İngiliz zırhlısından çıkan silahlı İngiliz birlikleri, Beyazıt’daki Şehzadebaşı Direklerarası’nda bulunan Kafkas Tümeni’ne bağlı birliğin karargah ve mızıka erlerinin kaldığı koğuşu sabah 05.45’de bastı. Bu olayları Telgrafçı Hamdi Bey Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya saat onda bildirdi. Zaman zaman ara vererek işgali naklen Ankara’ya ve Mustafa Kemal Paşa’ya aktardı. Hamdi Bey, telgrafhanenin de basılmasına kadar işgal ile ilgili edindiği her türlü ayrıntıyı hayatını ortaya koyarak iletmeye çalıştı. Onun verdiği haberler özetlenerek Mustafa Kemal’in emri ile Anadolu ve Rumeli’deki tüm komutanların adreslerine telgraf yoluyla iletildi.

Hamdi Bey, işgalden sonra İstanbul’dan kaçıp Kurtuluş Savaşı boyunca telgrafçı olarak cephede görev yapmıştır. Savaştan sonra İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Soyadı kanunu çıktıktan sonra Gazi, İstanbul’un işgali sırasında gösterdiği yararlılığın hatırasına Manastırlı Hamdi Bey’e, “Martonaltı” soyadını vermiştir.

Hamdi Bey’in çektiği telgraf metni:

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özeldir.

Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur.

Fransız General D’Esprey atının üzerinde kendisini karşılayanları selamlıyor. Şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmı ile Fransız elçiliği çalışanları da generali sevinçle karşılamışlardı. Görgü tanıklarının ifadesine göre, General D’Esprey konsolosluk binasının önünde bayrağımızı yere serdirmiş ve atıyla üzerinden geçmiştir.

General Sir Edmund Allenby ve General Louis Franchet D’Esprey İstanbul’da buluşuyorlar.

Frank Carpenter (solda) ve ABD yüksek başkomiseri General Gabriel Bie Ravendael malikanenin Asya tarafına bakan bölümünde Boğaz’ı seyrediyorlar. Ulusal Kütüphane Arşivi ve Fotograf Departmanı Washington DC, kayıt no: 20540

Bir grup vatansever gösterici işgali protesto ediyorlar, 1922.

Ekim 1920 tarihinde, Yunan ordusunun bazı ileri gelenleri. Yüksek Komiser Aristidis Stergiadis, General Leonidas Paraskevopoulos ve Kurmay General Theodoros Pangalos.

Bazı Yunan askerleri ve siviller İzmir saat kulesi önünde piknikteler, 1920 yazı.

Yunan ordusu geri çekiliyor, 1922.

Türk ordusu İzmir sahilinde, 9 Eylül 1922

Mustafa Kemal Paşa ve diğer generaller yeni kurtulmuş olan İzmir’e giriyorlar. 10 Eylül 1922

Türk askerleri Karşıyaka’da

S.L.Cassar tarafından çekilen bu resimde, İzmir’in Türk ordusu tarafından geri alınışının ardından ortaya çıkan kaotik durum gösteriliyor. Türklerin girmesi ile birlikte, cezalandırılacaklarından korkan bazı siviller rıhtıma doluşuyor ve kendilerini alacak olan işgal gemilerine bir an önce binip kurtulmaya çalışıyorlardı. İzmir yangını ise bu karışıklıkta başlamıştır.

Yaklaşık 407 mülteci taşıyan kurtarma gemisi Maine’nin güvertesindeki yolcular, Malta’ya götürülmeden önce şehre son kez bakıyorlar.

İzmir yangınında büyük hasar gören Ioannis Keraschoras Ortodoks kilisesi.

Şehirden kaçmaya çalışanların bir kısmını işgal gemilerine götüren filikalardan biri, donanma motorlarından biri tarafından çekiliyor.

İngiliz yardım gemilerinden biri İzmir Pasaport limanında, Eylül 1922.

Atatürk’ün 1923’deki İzmir seyahati vesilesi ile yapılan kutlama. Resmin üzerinde: “8 Cemaziyelahir sene 1341, Kışla parkında sene-i devriyesi” yazmakta. Bu kutlama töreni Atatürk’ün 14 Ocak’ta annesini kaybetmesinden sonra ve İzmir’de Latife hanım ile evlenmesinden kısa bir süre önce düzenlenmişti.

İzmir Basmane tren istasyonu önünde, 9 Eylül 1924 tarihindeki bağımsızlık kutlaması.

Fransız işgal kuvvetleri tankları Taksim’de

Fransız tankları, Fransa ihtilalinin yıldönümünde Talimhane’de tören geçişi yapıyor. 14 Temmuz 1920

Fransız tankları Taksim’de, 1920.

İngiliz işgal kuvvetlerine ait savaş gemilerinden biri.

İngiliz işgal kuvvetlerinin Taksim töreni, 1920

İngiliz işgalcileri izleyen bazı gayrimüslimler.

Galata köprüsü önüne yanaştırılan İngiliz M1 denizaltısının arkadan görünüşü.

Harbiye Nezareti işgal altında.

İşgal kuvvetleri Beyoğlu’na doğru bando eşliğinde ilerliyorlar.

Fransız tankları önünde poz veren tank birliği askerleri

İzmir’in işgalini protesto etmek için yapılan Sultanahmet mitinglerinden 23 Mayıs 1919 tarihli olanı. Bu resim ilk olarak Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlandı.

Mutlu son: Mehmetçik İstanbul’a giriyor.

Aşağıdaki resimlerle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadım ve öylece siteye yerleştirdim. Bazılarının altına sadece tahminlerimi yazdım ve (?) soru işareti ile belirttim. Bu resimlerle ilgili bilgisi olanların levent.erturk.1961 adresime yazmalarını rica ederim.

Fransız Renault tankları indirildikten sonra…(?)

Yunan savaş gemisi Lemnos İzmir’i terkediyor. (?)

Binaların baklava biçimli dokularına bakılırsa Galata veya Beyoğlu tarafında çekilmiş olabilir. (?)

Tanklar Taksim’e götürülmeden önce şehrin içinden ilerletilmek üzere. (?)

İzmir yangını. (?)

İzmir yangını. (?)

Yangın sonrası İzmir’de çekilen resimlerden biri. (?)

İzmir’i terkedenler, kıyıda kendi sıralarının gelmesini bekliyorlar.

Bazı mülteciler HMS Ajax gemisine binmek üzere filikaya doluşuyorlar. (?)

Not: Yaptıkları her şeye rağmen, başta Yunan halkı olmak üzere, hiçbir halka karşı düşmanlığım yoktur. Bu resimleri ise insanları kışkırtmak için değil, acılarla dolu tarihimizi unutmamak için paylaştım. Yüce Tanrı’nın Türk milletine bir daha işgal acısı yaşatmamasını dilerim.

LEVENT ERTÜRK

ÖZEL BÜRO NOTU :LEVENT BEY MÜTHİŞ BİR İŞ BAŞARMIŞ. TÜM SAMİMİYETİMİZLE BİR KEZ DAHA KENDİSİNE TEŞEKKÜR EDERİZ. GÜNÜMÜZDE BU TOPRAKLARIN NASIL KAZANILDIĞINI UNUTMUŞ YADA İŞİNE GELMEYEN BİNLERCE İNSAN MÜSVEDDESİ VAR. UMARIZ BİR GÜN YOLLARI LEVENT BEYİN SİTESİNE DÜŞERDE O İMKANSIZLIKLARLA, ACI VE KAN İLE VATANIMIZI NASIL KAZANDIĞIMIZI GÖREREK ANLARLAR. ÇÜNKÜ BU TÜR İNSANLARA ON DEFA DA ANLATSANIZ KLİŞELEŞMİŞ ALGILARIN DIŞINA ÇIKAMAZLAR. O NEDENLE GÖRÜRLERSE BELKİ DEĞERİNİ DAHA İYİ ANLARLAR DİYE UMUD EDİYORUZ.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : YAŞAM NEHRİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


Bunaldım.

Bombalar patlıyor, iftarlar açılıyor, her TV kanalında bir ilahiyatçı ebedi yaşam reçetesini anlatıyor; Tanrı ile ilişkileri çarpık olan bir sürü insan, sevap puanlarının düşmemesi ve ceza puanlarının artmaması için, dine, yani ilahiyatçıların yaşam tarzına uygun şekilde nasıl yaşamaları gerektiğini danışıyorlar ve gerçek yaşam akıp gidiyor.

Sessizlik lazım.
Bu sessizliğin en iyi bulunacağı yer, büyük usta Krishnamurti’nin yazdığı satırlar. Biraz ondan alarak, biraz kendim katarak, bir şeyler karalayıp sizlerle paylaşmak istedim. İtalik ve koyu yerler Krishnamurti’den alıntı …

Yürürken nehrin kenarındaki dar, uzun havuzu fark ettiniz mi, bilmiyorum. Nehirle bir bağlantısı yok, balıkçılar tarafından kazılmış olmalı. Derin ve geniş nehir sakince akarken bu havuz pislikle doludur, çünkü nehirdeki yaşamla bağlantısı yoktur ve içinde balık bulunmaz. Durgun ve pis bir sudur bu. Oysa hemen yanında yaşam ve canlılık dolu derin bir nehir akar.

Peki, insanların da böyle olduğunu düşünmüyor musunuz? Kendileri için, hızla akan yaşam nehrinden uzak, küçük bir havuz kazar, o havuzda kokuşur, o havuzda ölüp giderler. Bizler de bu durgunluğa, bu çürümeye “varoluş” adını veririz. Yani hepimiz bir kalıcılık hali isteriz. Bazı arzuların sonsuza kadar sürmesini, zevklerin sonunun gelmemesini isteriz. Küçük bir kuyu kazarız ve içine girip etrafına ailemizden, hırslarımızdan, kültürümüzden, korkularımızdan, tanrılarımızdan, çeşitli ibadet biçimlerimizden oluşan bir duvar örüp yaşamın; devamlılığı olan, sürekli değişen, hızlı, derin, sıradışı bir canlılık ve güzellikle dolu olan yaşamın dışarda akıp gitmesine izin vererek orada ölürüz.

Üstad Krishnamurti, çoğumuzu esir alan, kalıcılık arzusuna gönderme yapmakta haklı. Kalıcılık veya devinim, biyolojik hareketlerimize bakılarak anlaşılabilecek olgular değillerdir. Bir yere, bir ölü zamana takılıp kalmadan hareket etmek demek, biyolojik, fizyolojik hareketlilik demek değildir. Derin ve özümsenmiş bir bilgi ile dolmadan, sadece nedeni bilinmeyen şuursuz bir isyan hissi ile hareket eden insanlar, fizyolojik olarak canlı gibi görünseler de, zihinlerinin durağanlığı açısından aslında çoktan ölmüşlerdir. Diğer yandan, mesela Dr Hawking gibi, zihinleri sürekli çalışan, sürekli yeni bir şeyler üreten insanlar, bir sandalyeye bağlı olsalar dahi canlılık tanımına daha çok yakındırlar. Bizi kuklalardan ayırt edecek değerlerimiz, üretkenliğimiz olması gerekir. Hepimiz kukla seyretmişizdir; sürekli olarak hareket ederler, zıplarlar, oynarlar ama onların hareketlerinin, canlı bir hareket olmadığını biliriz. Ölü olduklarını ve gerçek bir yaşamı sadece taklit ettiklerini biliriz. Aynı şey kısmen bizler için de geçerlidir. Üretici yönümüz kısıtlandıkça, onu biz kısıtladıkça ve zincire bağladıkça, az çok kuklaya dönüşürüz. Yaşam nehrinin kıyısındaki çukurda kendi komik hareketlerini yapan bir kukla …

Yaşam nehrinin kıyısındaki bu küçük havuzda hiç kıpırtı yoktur, suyu hareketsizdir. Ve gözlemlerseniz göreceksiniz ki çoğumuzun istediği de budur. Yaşamdan uzak, küçük, durgun varoluş havuzları. Havuzda olmanın iyi olduğunu söyleriz, onu haklı çıkarmak için bir felsefe icat eder, onu destekleyen sosyal, politik, ekonomik, dini teoriler geliştirir ve rahatsız edilmek istemeyiz; çünkü, sizlerin de bildiği gibi, peşinde olduğumuz şey bir kalıcılık hissidir. (…)

Fakat yaşam böyle bir şey değildir. Yaşam kalıcı değildir. Bir ağaçtan düşen yapraklar gibi her şey geçicidir. Hiçbir şey sonsuza dek sürmez. Daimi olan yalnızca değişim ve ölümdür. (…) Fakat biz buna benzer bir şey istemiyoruz. Çocuklarımıza, geleneklerimize, topluma, isimlerimize, küçük meziyetlerimize sıkıca sarılıyoruz, çünkü kalıcılık istiyoruz ve işte bu yüzden ölmekten korkuyoruz. Tanıdık olanı kaybetmekten korkuyoruz. Konumumuzun, insanlar üzerindeki otoritemizin devam etmesini istiyoruz. Aslında yaşamı olduğu gibi kabullenmeyi reddediyoruz.

Peki bu satırlardan ne anlamak gerekir? “Yaşamı olduğu gibi kabul etmek” bir cins pasif felsefe midir? Öylece, hiçbir şey yapmadan, “ben yaşamı olduğu gibi kabul ediyorum” diyerek, miskince nefes almak mıdır hedeflenen yaşam? Elbette, hayır. Sorunun cevabı aslında metnin içinde verilmiş; yaşam üreticidir ve bu yüzden ölüm vardır. Durağan ve sonsuz bir yaşam, bir çukurun içinde pisliğe mahkum kalarak öylece çürümektir. Bütün devrimci zihinler -ölüm gerçeğini kabul etseler de- üreticidirler; yaşam gibidirler: değişirler ve değiştirirler. Yaşamı olduğu gibi kabul etmek iki türlü gerçekleşir. Birincisi, bir yanılsama olarak; o pis, hareketsiz ve nehirden kopuk küçük havuzun içinde debelenip durarak. İkincisi ise, yaşam nehri ile birlikte akarak. Ve ancak, o nehirle birlikte akan canlı, üretici bir zihin ölümü kabul edebilir. Yaşama saygı duyduğu için, ölüme de saygı duyar.

Yaşamı ve ölümü kabul edemeyen insanlar ne yaparlar? Bir duvar örerler. Takip edelim:

Duvarları olmayan, kendi biriktirdiklerinin, topladıklarının, bildiklerinin yükünü taşıyamayan, zaman kavramı olmadan güvenliksiz bir yaşam süren bir zihin için yaşam sıradışı bir şeydir. Böyle bir zihin yaşamın kendisidir; çünkü yaşamın dinlendiği bir yer yoktur. Fakat çoğumuz böyle bir dinlenme yeri, küçük bir ev, bir isim, bir konum ister, bunların çok önemli olduğunu söyleriz. Kalıcılık talep ederiz ve aslında Tanrı olmayan, yalnızca kendi arzularımızın yansıması olan tanrılar icat ederek bu talepler üzerinde yükselen bir kültür inşa ederiz.

Yukardaki satırlar çok önemli. Çünkü o satırlarda çağdaş kapitalizmin ve kapitalist yaşam tarzının etkisinde hep “kendini bulmaya çalışan insanın” iç çelişkilerini de gösteren tespitler mevcut. Krishnamurti ustanın satırları bana o kadar çok şey çağrıştırıyor ki, hangisini yazacağımı şaşırdım.

Biriktirici zihnin donukluğu ve ölümcüllüğü. Yaşam gibi, ekonomi de devinmek ister. Bu devinim yolunun, sonsuz bir “biriktirme” arzusu ile tıkanması, toplumu gereksiz bir fakirliğe mahkum eder. Bu konu üzerinde çok durmak istemiyorum; zira ekonomi teorisyenleri bu olguyu zaten detaylı olarak işliyorlar. Benim üzerinde duracağım husus ise biriktirici bir zihnin psikolojik özellikleri. Biriktiren, ama işleme kabiliyetinden yoksun bir zihin ölü bir zihindir. Bir antikacıdır. Bilgiyi hapseden bir gardiyandır. Şunu iddia etmekteyim ki, veri saklama teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte “statik” durağan bilgi sahibi olmamız giderek önemini kaybetmeye başlayacaktır. Daha şimdiden, terrabaytlar ölçülerini geçen veri toplama cihazları, öyle görünüyor ki, yakın bir gelecekte herhangi bir insan beyninden daha fazla veriyi saklayacak hale gelecekler. Öyle ise, bizi onlardan ayıran şey ne olacak? Bilgi sahibi olmak gereklidir ama yeterli değildir. Bilmek; sadece, Nil Nehri’nin uzunluğunu, falanca savaşın gerçekleşme tarihini, sineğin kaç gözü olduğunu ve benzeri milyarlarca veri parçacığını anlamsız bir şekilde biriktirmek değildir. Bunu yapan bir zihin, sayısız bilgi parçacıkları ile dolu olsa da üretici yeteneğe asla kavuşamaz. Çünkü üreticilik meydan okumaktır, sınırları zorlamaktır, isyan etmektir, yetinmemektir. İnsanların ezici kısmı ise, bırakın ansiklopedik bilgiyi, sadece kendi minik yaşamlarının bilgi parçacıklarını biteviye tekrar ederek yaşarlar ve o durağan, ölü yaşam havuzunun içine düşerler.

Devam edeyim. Çoğumuzun Tanrı zannettiği şey de budur. Kalıcılık özlemimizin ve biriktirici tavrımızın devasa bir yansıması. O şey, her şey olabilir; ama Tanrı olamaz. Eğer “Tanrı” derken, özlemlerimizi yerine getirecek bir tür irade arıyor isek, aslında Tanrı değil, mükemmel bir hizmetçi arıyoruz demektir. Tanrı var mıdır gerçekten? Bir yönü ile evet. Ama bir hizmetçi olarak değil, ismini kullanarak saplantılarımızı tekrar edeceğimiz bozuk bir plak olarak değil … tersine, bizde “tecelli eden olarak” bilinçli, seçici, savaşan ve üreten bir irade olarak vardır. Eğer her şeyi biz yapıyor isek, o zaman Tanrı’dan bahsetmenin anlamı nedir diye sorulacak olursa; kısmetse, bu derin konuyu belki başka zamanda açarım; şimdilik tek söyleyebileceğim şey, bizim evrenle birlikte şekillendiğimiz ve bunun bilincine vardığımızda evreni de kendimizle birlikte şekillendirdiğimizdir. Kaçamak bir cevap gibi görünebilir. Fakat “inancın” bir tür tembel avunması değil, irade gücümüzün bilincine varmamız olduğuna işaret ederek, geri kalan konulara geçiyorum.

Şunu belirtmiş Krishnamurti: “güvenliksiz bir yaşam isteyen bir zihin.” Püf noktası burdadır işte. Aslında hepimiz bunu biliriz. Yaşantımızın hiçbir garantisi yoktur. Bu yazıyı okuduktan sadece on dakika sonra bir kalp krizi geçirip ölebilirsiniz veya ben ölebilirim. Biliriz ama yine de güvenlikten vazgeçemeyiz. Bunu anlayışla karşılıyorum. İnsanız; sayısız zorluklar ile çarpıştığımız bu sahnede hepimiz artık bir parça sakinlik, düzen, güvence isteriz. Kimseyi ayıplamıyorum. Ama tehlikeli olan şey, bu güvenlik ihtiyacımızı tüm toplumda görme isteğimizdir; yani, herkesin kendimiz gibi olması isteği. Böyle insanlar da vardır. Sürekli olarak başkalarını kötüleyen, anlayamadıkları, deneyim sahibi olmadıkları hayatları yaşayan insanları mahkum eden zihinler. Bu istek, mükemmel bir totaliterlik doğurur ve kişinin kendisi ile birlikte tüm toplumu tek tipleşmeye yönlendirir. Her neyin adına yapılırsa yapılsın; din, ideoloji, devrim, sanat … hepsi tehlikelidir. Anlayamadıkları şey, tam da bu büyük insanın vurguladığı şeydir: “yaşam sıradışıdır”. Buna dikkatinizi çekerim. Yaşam gerçekten sıradışıdır. Eğer yaşam, tek ve belli bir formüle bağlı olarak sürekli ve aynen kendini kopyalayan bir şey olsa idi; sadece devinirdi ama hiçbir canlılığı kalmazdı. Bu aynı zamanda, evrimin de temel anahtarıdır ve umuyorum ki bir gün “yaratılışçılar” ile “evrimciler” arasındaki anlamsız kavga, bu olgunun derinlemesine anlaşılması ile sona erecektir. Yaşam, bazı yaratılışçıların anladığı gibi, belli bir prosedüre bağlı kalan bir tekrar makinesi değildir. Aynı oyuncağı, aynı prosedürle sonsuzluk boyunca üreten aptal bir imalat hattı değildir ve Tanrı’yı böyle kabul etmek, Tanrı’ya, yaşamın üretici gücüne hakaret etmektir. Ama yaşam tamamen keyfi de değildir.

Her yaptığını, bir saniye sonra mahveden, parçaları “şuursuzca” ve rastgele biraraya getiren, amaçsız, başıboş, sorumsuz bir dağıtıcı da değildir. Yaşam ürer, üretir ve kendi canlılığına bağlı kalarak yine kendi değişimine yol verir ve en az hayat kadar ölüm de bu canlılığın bir parçasıdır. Böylece, ustanın diğer cümlesine geçiyorum: “yaşam dinlenmez.” Dinlenir gibi görünürken dahi çürümenin içinden hayat, kaosun içinden düzen fışkırır. Ama düzen, bizim idealimizdeki, durağan düşüncemizdeki, şeylerin sıralanış biçimi değildir. Durum tam tersinedir aslında; bizler, sınırlı hayatımız içinde, bir şeylerin belli bir sıra ile ardarda geldiğini görür, buna alışır ve bunu “düzen” olarak nitelendiririz. Çoğu gözleme dayalı bu düşünsel alışkanlığımız ile, şeylerin hep böyle süreceğini farzeder ve bunun dışındaki bir kopuşu mantıksız, hatta inancımıza aykırı gibi görmeye şartlanırız. Daha açık bir ifade ile: Şeyler, belli bir düzen olduğu için dizilmez; öyle dizildikleri için bizim zihnimiz bu oluşu düzen olarak adlandırır. Devam ediyorum alıntılamaya:

Kalıcılık talep eden bir zihin çok geçmeden durgunlaşır; nehrin kenarındaki o havuz gibi kirlenir, bozulur. Yalnızca, duvarları, tutunacak yeri, bariyerleri, dinlenme yeri olmayan, tümüyle yaşamla birlikte hareket eden, zamansızca ilerleyen, keşfeden, patlayan bir zihin mutlu olabilir ve sonsuza kadar yeni kalabilir; çünkü, o, kendi başına yaratıcıdır.

Kalıcı bir mutluluk hali yoktur. Bir yanılsamadır. Bir biriktiriciliktir ve çürümüşlüğe özlemdir. Eğer böyle bir şey olsa idi, sonsuz bir acıya mahkum olurduk. Bir anın donması, bir hazzın hiç tükenmeden kendini tekrar etmesi, bir anının tekrar ve tekrar yaşanması korkulacak bir durumdur. Neyse ki, yaşam bu kadar acımasız değildir. Acımasız olan -kendine karşı da acımasız olan- bizim zihinlerimizdir; zira hep, durağan, donuk bir mutluluk hayali ile, geçmiş ile barışamaz; gelecek zaten belirsiz bir kavram olduğu için, onun belirsizliğinden korkarak yaşar ve yaşadığı anı bu iki soyut zaman algısı içinde sürekli olarak korkularına kurban eder. Yaşam, yaşadığınız andır.

Neden bahsettiğimi anlayabiliyor musunuz? Anlamalısınız; çünkü tüm bunlar gerçek eğitimin parçasıdır ve bunu anladığınızda tüm yaşamınız bir dönüşüm geçirecek; dünya ile, komşularınızla, eşinizle olan ilişkileriniz tamamen farklı bir anlam kazanacaktır. O zaman, tatmin peşinde koşmanın keder ve acıyı davet etmekten başka bir işe yaramadığını görecek ve kendinizi hiçbir şeyle tatmin etmeye çalışmayacaksınız. (…) Ama zihniniz bir kez ölü bir havuza yerleştiğinde, böyle bir zihin risk almaktan, araştırmaktan, keşfetmekten korkar; fakat hakikat, Tanrı, gerçeklik ya da aradığınız her neyse, o, bu havuzun dışındadır.

Çok güzel tesbitler. Tanrı, hakikat, mutluluk ve benzeri şeyler akar. Bunu görebiliyor musunuz? Akar. Durmaz, değişir, koşar, bölünür, ürer, yeni oluşlara yol verir. Bunu yürekten anlayabilir ve kabul edebilirsek, hepimizin içinde bulunduğu acınası durumu daha iyi idrak edebiliriz. Tanrı’yı ararız; ama o sonsuzdur, çoşkun bir enerjidir. Gerçeği ararız. Oysa gerçeklik, varolan gerçekliklerden yeni gerçeklikler üretir. Ama biz, değişmeden, öylece kalarak, değişen bir şeyi anlamaya, fethetmeye çalışırız. Durumumuz, dağın zirvesini görmek isteyen ama bulunduğu köyden dışarı bir adım atmaya cesaret edemeyen birisinin durumu gibidir.

Dinin ne olduğunu biliyor musunuz? Din ilahiler değildir; puja ayini ya da başka bir tören değildir; putlara veya taşlara tapınma değildir; tapınaklar ve kiliseler değildir. İncil ya da Gita okumak değildir. Kutsal bir ismin tekrar edilişi veya insanlar tarafından geliştirilmiş bir inanışın takip edilmesi değildir. Bunların hiçbiri din değildir.

Din, iyilik hissidir. Yaşayan bir nehir gibi, sonsuz bir hareket halinde olan sevgidir. İşte bu halde iken, artık hiçbir şeyin aranmadığı bir an geldiğini görürsünüz ve bu arayışın sonu, tamamen farklı bir şeyin başlangıcıdır. Tanrı, hakikat arayışı, tümüyle iyi olma hissi, iyiliğinin, tevazunun geliştirilmesi değil; zihnin icatlarının ve oyunlarının ötesinde bir şey istemek, yani o şey için bir duygu taşımak, onda yaşamak, o olmak – işte gerçek din budur. Fakat bunu ancak, kendiniz için kazdığınız havuzu terkedip yaşamın nehrine daldığınızda yapabilirsiniz. Ve o zaman, yaşam sizi istediği yere taşır; çünkü onun parçası olursunuz.

Bunu açmam gerekir. “Bir şey olmak hırsıyla” yapılan her şey çarpıktır; hatta özünde o şey iyi bile olsa. Tevazu sahibi olmak gerçekten bir erdemdir. Ama sırf ona “sahip olmak” için o şeyi yapıyorsanız, gerçekte asla tevazu sahibi olmamışsınız demektir; hatta hep iki büklüm yürüseniz dahi, davranışlarınız yapmacık kalacaktır. Olmayı denemeyin, kabul etmeyi deneyin; o zaman, bir davranışın gerçeği size kendiliğinden koşarak gelecektir. Farklı şekillerde dindar olabilirsiniz; bunun bir önemi yoktur. Buddha bir ağacın altında aydınlanmıştı ama biz bunu tekrar etmek zorunda değiliz. Krishnamurti’nin anlattığı, aslında çok eski bir Budist öyküsüne göndermedir. Hep aydınlanmayı isteyen sabırsız bir talebeye, hocası şunu sorar:

– Yemeğini yedin mi?
– Evet.
– Öyleyse git ve yemek kabını temizle !

Öğrenci, yemek kabını temizlemek için yürürken bir anda değişim geçirir. Aradığı şey, herhangi bir şifreli metnin içinde saklı değildir veya bir büyük Guru’nun dağdaki yaşayışında değildir. Aradığı şey yaşamla bütünleşmektir ve yaşamla bütünleşmek için ilk yapması gereken şey yemek kabını temizlemektir, gerisi daha sonra gelecektir.

Pek çok topluma askeri, ekonomik üstünlük sağlayan Batı medeniyetinin anlayamadığı -veya yeni yeni anlamaya başladığı- şey budur işte. Zihin, yaşamla birlikte devinmedikçe, bir şeye sahip olsa dahi, hep sahip olamadığı yeni bir şeyin özlemi ile sürekli bir huzursuzluk hali içinde olacaktır ve zaten böyle olmaktadır.

Ölüm, orda bir yerde bekler. Aslında, ölüm beklemez. O hep bizimledir, bizim bir parçamızdır, biz onun beklediğini zannederiz. Biz kendimizi değiştirmezsek, yani o kokuşmuş, kirli yaşam havuzumuzdan, canlılık dolu nehre girmeye cesaret edemezsek, bizim yapamadığımızı, ölüm bizim için yapar.

Kolumuzdan tutar ve bizi nehre fırlatır.

Saygılarımla.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : YAŞAM, DİN HİSSİ, ÖZGÜRLÜK


Dinlerin ve ilahiyatçıların anlattığı şekli ile bir Allah’a, Yahova’ya, Rab’be, Krishna’ya, büyük Ruh’a, ulu Yaratıcı’ya ve benzer isimler verilen hiçbir doğaüstü kudrete inanmıyorum.

Bu dinlerin kurucuları, ilk bağlıları, önde gelen isimleri gerçekten de kendilerince doğruyu söylemiş olabilirler. Benim derdim zaten o insanları kötülemek değil …

Fakat, sorun şurda ki, adına “hayat, yaşamak” dediğimiz bu “varoluş hali” kendi akışkan doğası içinde, keşfedilmeyi bekleyen öyle güzellikleri ve gerçeklikleri barındırıyor ki, bunlar, başkalarından kalıp halinde alınıp, sonra bir ömür boyu papağan gibi tekrarlayabileceğimiz formüller değil. Sanki bir çamaşır makinesinin kullanım kılavuzunu anlatırmış gibi, kendinden çok emin bir tavırla, falanca peygamberin yolunu, falanca guru’nun yaşamını anlatanlara inat; hayat, insanların kendisinin keşfetmesi gereken inceliklerle dolu ve bunların herkes için geçerli olabilecek kesin formülleri yok.

Varoluş konusunda duyarlı bazı insanların savunduğu tezi ben de savunuyorum: Günümüze varana kadar geçen süreç içinde, dinler öylesine yayıldılar, örgütlendiler ve katı kurallara bağlandılar ki; bizzat dinlerin kendisi, o benzersiz din hissiyatının önünde bir engel olmaya başladı.

Bu denememde, kendimle çelişkiye düşmemek için, eserlerini okuduğum çeşitli kişilerden bahsetmiyeceğim ve alıntı yapmayacağım; aksi halde ben de papağanlar sürüsüne katılmış olurum. Doğru veya yanlış; din ve hayat hakkında neler düşündüğümü sizlerle paylaşacağım.

***

Kısa bir süre yağan bir yaz yağmurunun ardından, bir tepede yürüyüşe çıktığınızı ve yamaçlardaki kayalardan birinde, güzel, zarif, narin bir çiçekle karşılaştığınızı düşünün. Kayadaki çatlaklardan çıkan bu çiçek, size karşı hiçbir davayı savunmadan, hiçbir laf ebeliği yapmadan, bağıra çağıra kendi doğrularını kabul ettirmeye uğraşmadan; öylece, sessizce, kendi güzelliğini sergiler. Eğer isterseniz, onu parmağınızın ufacık bir hareketi ile ezebiliriniz; bu derece savunmasızdır.

Ama yaşamın tüm güzelliği, tam olarak bu noktadadır işte. Yaşam, tıpkı o kayalardaki çiçek gibi, kendini ispat etmeye uğraşmaz. Ordadır, vardır ve size kendini sergiler. Hiçbir şeyi ispat etmek gibi bir derdi olmadığı için, ispatın ta kendisidir. Onu görebilmek, onunla olabilmek için, hiçbir ideolojiye, dinsel tanımlamaya, formüle, yaşam kılavuzuna ihtiyacınız yoktur. Hiçbir karmaşık denklemi, felsefi soyutlamayı, toplumsal kurtuluş reçetesini bilmeniz gerekmez. Lütfen, yazdıklarımı anlamaya çalışmayın; sadece onu tüm canlılılığı ile hissetmeye çalışın.

Yaşam; bir formüle bağlandığı anda, açıklandığı anda, hemen donmaya, kalıplaşmaya mahkumdur. Aslında, donan, kalıplaşan ve bir formüle indirgenen şey, yaşamın kendisi değildir. Donan ve kalıplaşan şey, o yaşam anının, sizin zihninizde, bir hücrede hapsedilen, anlık ve ölü bir görüntüsüdür; oysa bu donuk görüntünün ötesinde, yaşam tüm canlılığı ile akmaya devam eder.

Benim “din hissiyatı” olarak kabul ettiğim şey, elimizden geldiği kadarı ile, zihnimizdeki hiçbir ölü görüntüye, biten bir anın hatırasına saplanmadan, yaşamı tüm devingenliği ile kabul edebilme olgunluğudur. Bunu yazdım diye, sakın ola ki, bu olgunluğa tamamen kavuşmuş bir insan olduğumu zannetmeyin. Maalesef, değilim. Sadece, yapabildiğim kadarı ile, zihnimin donukluğunu aşıp o canlılığa ayak uydurmaya çalışıyorum.

İnsan, kendi doğal fiziksel-psikolojik savunma mekanizmaları ile, özgürlük arayışı arasındaki çelişkiye mahkum olmuş bir canlı türüdür. Bunu açmak isterim.

Hepimiz, yaşam karşısında, tamamen savunmasız doğarız. Ömrümüzün ilk saniyelerinde, ilk günlerinde, dış dünyadan gelebilecek her tehdit karşısında tamamen aciz, bir şeyler tarafından “korunarak” dünya ve varoluş ile tanışırız. Bu, bizim bireysel özgürlüğümüzdür. Hemen çoğumuz, bir anne kucağı, bir erişkininin dikkati ve özeni ile hayatta kalırız. Yaşam, alabildiğine güzeldir, renklidir, cezbedicidir ve aynı zamanda …

tehlikelidir.

İşte şimdi, sorunun bam teline geliyorum. Tüm bu güzelliği, canlılığı içinde yaşam tehlikelidir. Çünkü, aynı yaşamın içinde, o yaşamı kendi algı sınırlarına bağlı olarak hisseden ve sizinle aynı varoluş savaşını veren başka canlılar da vardır ve onların varoluş zaferi sizin yenilginiz olacaktır veya tersi geçerli olacaktır.

Aslında “varoluş” kendisine alışılmayacak kadar güzeldir. Varoluşu hissedebilmek demek, ona alışmamak demektir.

Ama bunu yapamayız. Fiziksel, psikolojik ve toplumsal etkilerle, hemen hepimiz, doğduktan çok kısa bir süre sonra, yaşama, yaşamaya “alışırız” ve bu alışkanlık başladığı anda, iki şey birden gerçekleşir: Öncelikle, kendimiz ile dış dünya arasında, bizi bir ömür boyu hapsedecek olan bir güvenlik duvarı inşa ederiz. Üstelik bu duvarı çok severiz; çünkü o bizim yaşam garantimizdir. Artık, o bilinmeyen dış dünyadan gelen etkilere karşı bir Tanrı’mız, bir Baba’mız, bir koruyucumuz, bir güvencemiz vardır ve bizler -gerçekte varolsun veya olmasın- o koruyucudan çok memnunuzdur. İkinci olarak, yaşama alışırız ve kendi güvenlik duvarlarımız içinde, aslında kendimize ait olmayan kalıplarla yaşamı açıklamaya veya açıkladığımızı zannetmeye başlarız: “Bir gün Mesih şöyle dedi … Büyük ruh, büyük Krishna ağacın altında derin düşünceler içinde iken söyledi ki … falanca olaydan sonra sevgili peygamberimiz buyurdular ki …”

Çok iddialı olarak şunu söyleyebilirim: insanların çoğu, bu güvenlik kalkanını aşamazlar. Kendi duvarlarının getirdiği emniyet duygusu içinde yaşarlar, çarpışırlar ve ölürler.

Sorun şurdadır. Çevresindekilere seslenen “Mesih” kötü bir insan değildir; hatta tam tersine, O, kendi doğrularını büyük bir cesaretle ifade edebildiği için, gerçekten büyük bir insandır. Bir ağacın altında, varoluş üzerine derin derin düşünen Buddha, Krishna veya onun erkarnasyonları olarak bilinen, aynı hissiyata sahip takipçileri, hiçbiri kötü değildir ve onlar da yaşamın devingenliği içinde kendi kişisel deneyimlerini aktarmışlardır. Bu ve benzeri insanlar, doğruları ve yanlışları içinde kendi mücadelelerini vermişlerdir.

Ama bizler, onları ve onların yaşam tarzlarını savunurken, aslında “donan, ölen, biten, kalıplaşan” bir imgeyi, bir zihin görüngüsünü savunuruz.

Sadece özgür bir ruh, kalıpları parçalayabilen bir ruh, tüm bu anlatımlara karşı çıkabilme cesaretini bulabilir. Karşı çıkılan şey, Mesih’in, büyük Ruh’un vs kendisi değildir; karşı çıkılan şey, onların isimleri aracılığı ile savunulan kokuşmuş bir düzenin hepimize kabul ettirmeye çalıştığı hayat formülleridir.

***

Özgür olan bir ruh, içinde yaşadığı toplumsal şartlar, genel-geçer inançlar, töreler ne olursa olsun, hepsine aynı şiddette cephe alır. Özgür bir ruh, savaşçı bir ruhtur. Karşı çıkar, eleştirir, acı çekse dahi davasından dönmez, çarpışır ve hayatın sırrını kendi keşfetmeye çalışır. Özgür bir ruh, ilk savaşını kendisine karşı verir ve kendi güvenlik duvarını yıkar. Ancak böyle bir insan özgürlüğün değerini bilebilir.

İnsanlar özgürlüğü severler veya öyle iddia ederler.

Oysa özgürlük size hiçbir garanti vermez. O, yatırdığınız paraya her an takır takır faizini ödeyen bir banka değildir. Kendisine itaat ettiğiniz için size düzenli ödeme yapan bir devlet veya büyük bir işyeri değildir.

Lütfen hissedin: özgürlük, özgürlüktür. Özgür olduğu için size bir vaatte bulunamaz.

Ama insanlar güvenlik isterler, insanlar belirsizlikten nefret ederler. Ve aynı insanlar özgürlüğü kutsarlar.

***

Bir kayanın yamacında açan çiçek, tüm bu yazdıklarımdan habersiz, yaşama kendi rengini katarken, çevresindeki tüm tehlikelere rağmen, bizlerden çok daha özgürdür. Çünkü, özgürlük davası gütmeye tenezzül etmeyecek kadar özgürlükle içiçedir. Bizlerden çok daha dindardır; çünkü, din davası gütmeyecek kadar yaşamla ve varoluşla uyum içindedir.

Yaşamın ardında duran ve sanat/bilim/din gibi disiplinlerle açıklamaya çalıştığımız o tarifsiz varoluş, tarif edildiği anda biter.

Sanırım, bunu anlayana kadar birbirimizle çarpışmaya, kendi ilahlarımızı kabul ettirmek için bağırmaya, kendi ilahi-ideolojik yaşam şablonlarımızı birbirimizin kafasına fırlatmaya devam edeceğiz.

Saygı ile kalın.

LİNK : http://leventerturk1961.wordpress.com/2014/07/16/yasam-din-hissi-ozgurluk/

ARAŞTIRMA DOSYASI /// LEVENT ERTÜRK : SAMURAY SAVAŞÇILARINDA ÇAY KÜLTÜRÜ


Geleneksel Japon savaşçıları olarak bilinen Samuraylar, başlangıçta toprak ve çiftlik sahiplerini yağmacılara karşı korumak için kurulan paralı asker birlikleriydi. Zaman içinde kendi özgün kültürlerini geliştiren Samuraylar, Japon sanatına, kültürüne de katkılar sundular. Yirminci yüzyıla yaklaşılırken, teknoloji ve askerlik sanatının gelişmesi ile birlikte Samuraylar, çok büyük direnç gösterseler de ortadan kaldırıldılar ve yerlerini devlete bağlı askeri birlikler aldı. Asya kültürlerinde çay toplama biçimlerini, çay seremonilerini araştıran tarih profesörü Morgan Pitelka, seçkin Samuray birliklerinin 15-19.yüzyıllar arasında, barış ve ve savaş dönemlerinde çay seremonilerini, çay alım-satım kurallarını nasıl uyguladıklarını incelemiş. Bu Samuraylardan bazıları, uluslararası çay ihalelerinde birer diplomat veya yasa koruyucu olarak da görev almışlar.

Çay seremonileri Samurayların hayatlarında öylesine özel bir önem kazanmış ki, artık bir sanat olarak kabul edilmeye başlanmış. Günümüzde bile, Japon sanatının en önemli dalları arasında, çiçek düzenleme sanatı, Geyşa giysileri Kimonoların ve Samuray giysilerinin hazırlanması, savaş kılıçlarının el ile imalatı, kısa Japon lirik şiirleri (Haiku’lar) ve çay ritüelleri bulunmaktadır. Samuray yaşantısının en önemli bölümlerinden biri olan çay hazırlama ve içme seremonisine “Cha No Yu” ismi verilir. Bu seremoni en zorlu savaş ve ekonomik sıkıntı zamanlarında bile titizlikle uygulanmış ve günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Japonya’da çay, erken Kamakura ailesi döneminde, rahip Eisai’nin (1141-1215) yoğun çabaları ile tanındı. Belirtmek gerekir ki, bu anlatımlardaki “rahip” kelimesinin Batı medeniyetindeki Hristiyan rahipler ile bir alakası yoktur ve hem dünyevi hem de ruhsal (spiritüel) ustaları, büyük öğreticileri tanımlamak için kullanılmaktadır.

Çayın tanınmasından 50-100 yıllık bir aradan sonra bir Zen rahibi Dai-O (1236-1308) Çin’e yaptığı bir seyahatten dönerken, beraberinde Çin Zen manastırlarında öğretildiği şekli ile çay seremonisinin kurallarını yazılı olarak getirdi. Bu disiplin hemen Japon rahipler tarafından benimsendi ve kendi kültürlerine uyarlanmaya başlandı. Nihayet, bir başka bilge rahip Shuku (1422-1502), o dönemin ordular komutanı Shogun Ashikaga Yoshimasa’ya bu çay seremonisi tanıtan bir gösteri düzenledi ve kurallarını anlattı. Yoshimasa, hem bir asker, hem de sanatı ve sanatçıları koruyan bir kişiliğe sahipti, bu töreni çok beğendi ve hemen benimseyip, birliklerinde uygulatmaya başladı. Bu aşamadan sonra, sivillerin de katkıları ile çay seremonisi yavaş yavaş halktan kişiler tarafından da sevildi.

Başlangıçta, çay seremonisi üst düzey askerlerin, zenginlerin, din adamlarının ve saraydan kişilerin katıldığı fazlası ile “soylu” ve pahalı bir aktiviteydi ve sadece üst sınıflara hitap ediyordu. Fakat bu durum tüccar kökenli bir insan olan Sen No Rikyu’nun çabaları ile değişmeye başladı. Rikyu, çok kibar bir ekol olan Ashikaga stilinde çay ustası olarak eğitilmişti. Fakat sonradan bu ekole karşı çıktı ve farklı arayışlara yöneldi. Soylulara yönelik çay seremonilerine ancak bazı elit insanlar katılabiliyordu. Çoğu Çin yapımı olan veya Çin stilinin taklidi olan zarif çay malzemeleri çok pahalıydı. Ayrıca, törene özellikle saraydan katılan bazı soyluları rencide etmemek için büyük çaba sarfetmek gerekiyordu. Rikyu, ilk iş olarak pahalı çay malzemelerini basit, kolay bulunabilen ve ucuz malzemelerle değiştirdi.

Daha sonra soylular için açılmış pahalı çay salonları yerine, “Soan” denilen halk tipi sade çay evlerine yöneldi. Soan çay evlerine “Nijiriguchi” denilen küçük bir kapıdan eğilerek giriliyordu. İçerde ise, tüm katılımcıların eşitliğini sağlamak için bilerek sade bir dekor ve oturma düzeni hakimdi. Kendisine pek çok kişinin karşı çıkmasına rağmen Rikyu, politik ve sosyal sınıf farklılıklarına aldırmadı. Rikyu’nun ünü yavaş yavaş yayılırken, bir kumandan olan Oda Nobunaga ise askerler arasında çay seremonisinin yerleşmesi ve bir disipline kavuşması için çaba sarfediyordu. İkisi nihayet karşılaştılar. Amatörce çay ustası olan Nobunaga, 1575 yılına kadar Rikyu’nun da katıldığı askeri Cha No Yu seremonileri düzenledi. Kumandan, ayrıca pahalı bazı çay aksesuarlarını düşmanlarından ganimet olarak alıyor, saklıyor, bunlardan bazılarını generallerine hediye olarak azar azar dağıtıyordu.

Nobunaga 1582 yılında öldürüldü. Rikyu ise daha sonra “üç büyük üstat” diye bilinenlerden biri olan asker kökenli Toyotomi Hideyoshi ile tanıştı. Tıpkı Nobunaga gibi, Hideyoshi de Rikyu’nun bilgilerine büyük değer veriyor ve kendi disiplinini oluşturmaya çalışıyordu. Rikyu, bu çay seremonilerini bedenin ve ruhun dinginleşeceği ayinler gibi görüyor ve bu toplantılara siyasi meselelerin karışmasından pek hoşlanmıyordu. Ona göre, bu tür faaliyetler çay seremonisindeki uyumu ortadan kaldırmaktaydı. Hideyoshi, bu seremonilerin temel kurallarını öğrendi ve zamanla onları kendi devlet faaliyetlerinin bir parçası haline getirdi.

Bilinmeyen bir sebeple, Rikyu, efendi Hideyoshi’nin emri ile idam edildi. Çay seremonisinin halka açılmasında büyük katkıları bulunan Rikyu’nun bu çabaları maalesef zaman içinde unutulup gitti. Böylece çay seremonileri Japonya’da iki ayrı dalda gelişmeye başladı. a) Başlangıçta bir soylu aktivitesi iken yavaş yavaş tüm köylere yayılmaya başlayan sivil törenler b) Ancak Samurayların ve diğer sınıflardan askerlerin, soyluların, siyasetçilerin belli bir disiplin içinde iştirak ettikleri askeri çay seremonileri. Aşağıda, genelde asker ve soylular arasında geçerli olan seremoni kuralları anlatılacaktır.

Çay seremonisi

Bu seremoni Cha-Chitsu ismi verilen bir çay odasında gerçekleşir. Misafirler Nijiriguchi isimli kapıdan eğilerek içeri girerler, Samuraylar kılıçlarını dışarda bırakır. (Bu kural hem güvenlik hem de katılımcılar arası eşitliği sağlamak için Rikyu tarafından getirilmiştir.) İçeriye son giren kişi kapıyı kapatır. İçeriye girenler, öncelikle, uygun bir yere, mesela ortadaki kısa bacaklı masanın üzerine veya bir oyuğun içine özenle yerleştirilmiş olan kaligrafik bir yazı ile karşılaşırlar. Bir tür Hat Sanatına benzeyen, geleneksel Japon yazım sanatı ile, çay odasının felsefesine uygun bir cümle ziyaretçilerin dikkatine sunulur. Genelde “Honrai Mu Ichibutsu” (Görünen hiçbir şey gerçek değildir.) gibi dinsel/spritüel bir cümle tercih edilir. Ziyaretçiler, önce, kendilerine gösterilen bu cümleyi okurlar, kısa bir saygı duruşu gerçekleşir ve sonra salonun ortasında yerlerini alırlar. Bu girişten sonra toplantının sahibi/sahibesi gelir ve misafirleri temsilen, sosyal konumu uygun olan bir ziyaretçi teşekkürlerini sunar.

Ardından, göze çarpan kaligrafik cümle veya odadaki çay malzemelerinden biri hakkında kibar bir üslupla soru sorar. Bu tür giriş konuşmalarında sorular ve açıklamalar kısa ve özlü olmalıdır. Toplantının amacına, ruhuna uygun olmayan bir şeyden bahsedilmez. Ziyaretçilerin başı, diğer konuklara hem göze hem de damağa hitap eden ve Kaiseki denen hafif bir atıştırmalık sunar. Bir parça meyve veya hafif bir tatlı ikramının ardından, gayet mütavazi bir tavır ile alkol miktarı mümkün olduğunca düşük Sake içkisinden verilir. Bu aşamada, ziyaretçiler çay odasından çıkarlar, toplantı sahibi, onlar dışarda iken çayı hazırlamaya başlar. Misafirlere düşünmeleri için gösterilen yazı kaldırılır, yerine bir vazo içerinde tek bir çiçek yerleştirilir. Misafirler geri döndüğünde, artık çay suyu demir bir çaydanlık içinde kaynayıp fokurdamaya başlamıştır. Toplantı sahibi çay çanaklarını ve diğer aksesuarları özenle temizler, çalkalar. Toz halindeki yeşil çay bambu bir kepçe ile çanağa katılır, yine bambu bir çubukla, yüzey köpüklenene kadar iyice karıştırılır ve misafire ikram edilir.

Toplantıda iki tür çay sunulur. “Koicha” biraz daha koyu ve “resmî” bir havadadır. “Usucha” ise daha açıktır ve daha “arkadaşça” bir sunumdur. Önce Koicha ikram edilir; ziyaretçiler aynı çanaktan minik yudumcuklar alarak elden ele çanağı geçirirler. Sonra Usucha, ayrı çanaklarda takdim edilir. Çay çanakları da mevsime göre tasarım farklılığı gösterir. Kış çanakları, ısıyı uzun süre saklaması için derincedir. Yaz çanakları ise, bir serinlik havası vermek için sığ ve geniş tutulurlar.

Tören boyunca, hem tören sahibinin hem de ziyaretçilerin ilk aradıkları şey sükunet, rahat ve huzur hissidir. Toplantıda, bazen siyasi bir konuya değinilse dahi, asla tartışmalara girişilmez ve ısrarcı olunmaz. Temel gaye, aynen tabiat gibi duru ve doğal olabilmektir. Rahip Takuan, bu ortamı şu şekilde anlatır: “Toplantımızda her şey tıpkı dağların ve kayaların arasından suyun akışı gibi doğal bir şekilde akmalıdır; Ay’ın, yağmurun, karın, ağaçların ve çiçeklerin sürekli değişmesi, bazen açmaları, bazen solmaları, doğmaları veya batmaları gibi bizim ruhlarımız da halden hale geçebilmelidir. Misafirlerimiz nasıl derin bir saygı ile karşılanıyorlarsa, onlar da sadece çaydanlıkta kaynayan suyu dinlemeli, onun sanki çam iğneleri arasından geçen hafif rüzgara benzeyen sesine kulak vermeli ve herkes tüm dünyevi kederlerden ve endişelerden arınmaya bakmalıdır.”

Sen No Rikyu, çay seremonisi için sıralanan 100 altın kurala, şu cümle ile katkıda bulunur: “Her ne kadar bazen bu kurallara gereği ile uymasan da veya bazılarını çok ciddiye almayıp boşversen de, onları sakın bütün bütüne unutma.”

Samuraylar arasında çay seremonisi, bazen gündelik dertleri ve çekişmeleri unutmak için; fakat bazen ölümcül bir savaşın sonrasında veya öncesinde ölüme hazırlanma, savaş sonrası onurlandırılma gibi gerekçelerle düzenlenir. Mesela, pek çok savaşçının öldüğü bir savaşın ardından Shogun makamındaki büyük kumandan, savaşta cesaret gösteren bir Samuray savaşçısına, özel bir Cha No Yu çay seremonisi düzenleyerek çay ikram eder ve çay kasesini ona verir. Bu ikram, o savaşçı için, birliğinde kendini öne çıkaran büyük bir onurdur. Samuraylar için, geleneksel içki olan Sake ve çay, gündelik hayatlarındaki ibadetlerle, törenlerle içiçe geçmiş durumdadır. Bunun önemini anlayabilmek için Samurayların, adeta bir ibadet gibi yerine getirilen törenlerini bilmek gerekir. Samuraylar geleneksel değerlere mutlaka sahip olmalıdırlar. Bu değerlerin başlıcaları: cesaret, yüksek ahlak, disiplin ve efendiye mutlak sadakattir. Böyle değerleri olmayan kişiler, iyi bir savaşçı olsalar da Samuray olamazlar ve bir eşkiya olarak kabul edilirler. Samurayların fiziksel eğitimi dışında, onlara manevi bir üstünlük sağlamak için farklı çalışma disiplinleri, törenleri ve sanatları bulunur.

* Haiku: En az kelime kullanarak en çok şeyi anlatma sanatı, şiir, özdeyiş.
* Savaşçıların kendilerini çeşitli renklerle boyama sanatı.
* İkebana: Bahçecilik ve çiçek düzenleme sanatı.
* Cha No Yu: Çay seremonisi sanatı veya töreni.
* Seppuku: Samurayın kendisini feda etmesi, intihar etmesidir. Kılıçla yapılan şekli Harakiri olarak bilinir. Genelde iki sebepten dolayı yapılır. Birinci sebep: Eğer bir Shogun, (efendi komutan) bir Samuray’a kendisini öldürmesini emretmişse, Samuray bunu hiç soru sormadan yerine getirmelidir. Muhtemelen o Samuray, birliğin ahlakına yakışmayan bir davranışta bulunmuştur. İkinci sebep ise, düşmana en çok zararı vermek için Samuray’ın kendisini feda etmesidir. Bu davranışa, yakın dönemde, II dünya savaşında Kamikaze intihar pilotları arasında rastlanmıştır. Tüm bu geleneksel davranışlarda, Sake veya çay, kendi yerlerini alırlar.

Kaynaklar:

1) Çay sanatı konferansından alıntı, Fowler müzesi, 2009
2) Okakura Kakuzo, “Çay kitabı”, Dover, 1964
3) Kurt Singer, “Ayna, kılıç ve mücevher”, Kodansha, 1981
4) D.T.Suzuki, “Zen ve Japon kültürü”, Princeton, 1970

Levent Ertürk.
Bu yazı, sektörel “Çay Dünyası Gazetesi” Nisan 2014 sayısı için hazırlanmıştır.

LİNK : https://leventerturk1961.wordpress.com/2014/06/20/samuray-savascilarinda-cay-kulturu/

%d blogcu bunu beğendi: