Etiket arşivi: GÜNDEM ANALİZİ

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof.Dr. Levent Seçer : APTALLAR VE MASUMLAR


Kapitalist zihniyet savaş ister,silah baronları tüccarları savaşı körükler,savaşa önce aptallar yollanır,ama sonunda olan masumlara olur ve günahsız insanlar birilerinin ihtirasları uğruna katledilir ölür.Şimdi Türkiye’de yaşananlara baktığımda,Birileri tarafından kirletilmiş siyaset ve kurnaz anlayış,işte bu tablonun yaşanmasını istiyor.Adını varın siz koyun bu savaşın.

Türkiye’de siyaset tam anlamıyla bir çarkın ortasında tıkanıp kalmış durumda.İnançların gölgesinde bırakılmış bir toplum,buna güdülmeye hazır bir toplum desek daha doğru olacak.Nereye sürükler sen oraya giderken bile sesini çıkaracak durumda değil,zira tüm beyinleri din afyonuyla uyuşturulmuş durumda,sadece dinliyor,bakıyor,anlamıyor neyin ne olduğundan habersiz gözlerini kapatarak kulaklarıyla dinliyor saklı kalmış gerçeklerden haberi olmadan,ve her geçen gün nereye sürüklendiğinden habersiz,birilerinin siyasal geleceklerinin ülkeye getirdiği felaketten bile haberi yok.Ama yine habersiz,asıl bu felakete ortak olan kendisinin olduğundan.CAHİL bir toplum olmanın adı bu yaşananlar.Ben bu inanmada ne bir aydınlık,ne bir çağdaş değişim,ne Atatürk’e sevgi,nede bizi hala ayakta tutan değerlerin özellikle cumhuriyetin faziletlerinin yer almadığını düşünüyorum.Atatürk ve Cumhuriyetten nefret eden rahatsız olan bir anlayışın ülkeyi getirdiği nokta bu aslında,ve yarattığı inanç kültürünün dinsel korku dürtülerinin kendi yarattığı kısır cahil toplum yapılanmasındaki şu anda gösterdiği gelinen nokta değil mi yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız.

Öyle bir toplum yaratılmış ki,Cahil,eğitimsiz,okumayan,araştıra mayan,konuşamayan,ama yalanları korku içinde dinleyen bir toplum,yarınlarında yaşayacaklarının elinden alınacağı korkusu verilerek toplanmış bir arada tutulan bir toplum.Daha sosyal iletişim olanaklarından,okumaktan,kitaptan bile haberi olmayan insanların yaşadığı bir ülke Türkiye.Beynine din afyonu saldığın narkozla uyutulan bir beyin,sana inanır ve sadece senin anlattıklarına inanır.Sen bu yarattığın koyun sürüsünü zaman zaman beslediğin de,sana itaat eder inanır dinler ve BİAT eder,tıpkı kendini sanatçı sanan ama sanattan anlamayanların kendilerine küfredildiği halde yalakalık ve yağdanlık yaptıkları gibi.Her geçen gün hiç bir dilde yaşanmamış bir kültürün içine sokulmaya çalışılan bir Türk toplumu,ve askeri darbelerden daha tehlikesi yaşanır duruma gelen siyasi darbe.Bunun adına (RTE) darbesi demek için zamanın çok yaklaştığını söylemeliyim,aslında 12 yıl Türk toplumu bunu yaşıyor.Şimdi bu anlayış ülkeyi adı olmayan bir dünyanın ortasında bırakmak için çalışıyor,yani (RTE) Cumhurbaşkanı olmak sevdasında,adil bir seçim olmadığı ortada,sen ne desende ne yazarsan yaz bu kimin umurunda.Her şey onun bu seçimi kazanması için kurgulanmış hazırlanmış bir kere,öyle yada böyle (RTE) bu seçimi kazanacak bunun için ülkeyi felaketin ortasında bıraksa dahi her türlü çıkar bedelini verecek.İşte asıl bu ülke için tarihi parçalanma korku sonun başlangıcı uçurumlar ve erken ölüm burada başlayacak,tek başına koca bir devleti yönetmek her şeye karışmak tek kanun kurucu olmak işte endişelendiğim ve korktuğum gerçek budur.Kurumlar konuşamıyor,her şey bir tek kişinin emrinde,insan hak ve özgürlüklerinin topluma yansıtılmadığı bir sistemin adına demokrasi diye bilir misiniz?.

NASIL BİR CUMHURBAŞKANI…

Toplumu kucaklayacak sevecek bir kişi,parti çıkarlarını gözetmeyen,hırsızlıklara rüşvet ve talana karşı duran,inanç saygınlığı diyorsa bunun gereğini çıkarsız yerine getiren,devletin kasasının soyulmasına öncelikle kendisinin hassas olmasının,en tehlikelisi de yüzde elli benim diyerek toplumu iki ayrı korkunç bir yaşamın ortasına sürüklemeyen.Vatandaşına ulan ya da çapulcu demeyen,insan hak ve özgürlüklerinin sözde değil özde dolaysız yaşanmasını sağlayan,modern değişim çağımızın gerekçelerinden olan sosyal iletişim kanallarının kapatılması diye bir felakete evet demeyen,insanların her türlü fikri rahatlıkla paylaşmalarını sağlayan,topluma polis devleti kurarak korku salmayan korkutmayan,kendi vatandaşına bağırıp çağırmayan,eleştiri kültürüne saygı duyup bundan feyz alan.Literatürde bile yeri olmayan farklı bil dil kullanarak hakaret etmeyen,siyaset kültüründe bile kendisi gibi düşünmeyen birine bu dille hakaret etmeyen.Atatürk ve devrimlerine karşı olmayan,onun hala sıcaklığının yer aldığı izleri soğutmaya çalışmayan,cumhuriyete ve çağdaş düşünceye Türk kimliğine karşı olmayıp. Türküm diyebilen,siyaseti karşı fikirlerin paylaşımı olarak görüp ülke yararı adına paylaşımını sağlayan kavga etme kültüründen uzak duran,toplumu adı bile konulamayan iki ayrı kültürün ortasında çekişme ortamında bırakmayan.Ülke çıkarlarını ve uluslararası saygınlığını kendi çıkarlarından üstün tutan,ayrıştırıcı kavgalı bir toplum değil,her şeyi paylaşan bir aydın toplum yaratmaya çalışan,kendisi gibi düşünmeyenlere karşı siyaset kültürünün gereğinde saygılı olmasını bilen,konuşmasında davranışlarında farklı bir dil kullanmayıp çağdaş kültürün gereği Türk toplumu adına bunu yansıtmaya çalışan,her kültür ve düşünceye karşı baskı kurmayıp bunu aydınlık değişim adına kullanılmasını sağlayan.

Yakınlarına karşı bazı çıkar ve kazanımlar noktasında bulunduğu konumu bu doğrultuda kullanmayıp her kesime ellerini kucağını açmasını bilen,kin ve ihtiras, öfke öç alma hırsından uzak duran,kısacası o yüce makama yakışır bir görüntü veren,bilgisiyle düşünceleriyle bilgeliğiyle aydın düşünce ve fikirleriyle,her fikre saygıyla yaklaşan toplumu kutuplaştırarak bir mezhepler savaşına dönüştürmeyen.Ülkeyi farklı amaçlarla bölmeyen,şanlı Türk tarihini ayaklar altına almayan.Ne Mutlu Türküm diyebilen,kavga kültürünü değil,barış ve bilimsel paylaşım noktasındaki çağdaşlaşmanın önünü açan,güdülmeye hazır bir toplum olmaktan çıkarılmış cumhuriyete bağlı bir Türk toplumu yaratan.Andımıza Atatürk ve Türk kimliğine saygının önünü açan,yargının bağımsızlığı noktasında herkesin düşünce haklarını savunan bağımsız mahkemelere güvenin çoğalmasına yardımcı olan,Ümmet değil laik düşüncenin saygınlığını bilen,aynı zamanda inançlara saygının kirlenmiş siyasete alet edilmemesini gören,ülkeyi bir karmakarışık lığa değil barış içinde herkesin kucaklaş tığı tüm dünyanın örnek aldığı bir Türkiye yaratmanın gayreti içinde gören bir Cumhurbaşkanı.

Ancak Ilımlı İslam cumhuriyeti adıyla tüm çağdaş değişime cumhuriyete Atatürk ve devrimlerine inadına düşman bir anlayışta ısrar etmek, bu ülkeye felaket getirir,o zaman bunun adı sivil bir darbe olur ki. Türkiye bunun bedelini çok ağır öder.Böyle bir anlayışın getirdiği sistemle ülke bu karmaşayı yaşayacaktır.Dilerim hala cumhurbaşkanı olmakta ısrar eden zihniyet, bu gerçeği görür basit kültürel değeri olmayan ve bir cumhurbaşkanı’na yakışmayan tarz ve konuşma dilini değiştirir.Bu mümkün olur mu derseniz ben bunun gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorum.Bilim ve cumhuriyete düşman bir anlayışın bunu yapacağına inanamıyorum.Başbakanın ” sen kimsin. prof.muş üç dil biliyormuş ben kaç dil bilen insan çıkarırım” demesi insanın kanını donduracak bir açıklama,bir cumhurbaşkanı adayına yakışmayacak sözler bunlar,rakibin olacak seni eleştirecek demokrasinin gereği budur,fikirler paylaşılırken siyasetin saygınlığı unutulmamalı,topluma sadece kendi inandığın sistemi zorlayacak olmanın adına da demokrasi demek mümkün mü?.Türkiyeyi daha zor yılların beklediğini görür gibiyim.Kim bilir yanılan belkide ben olurum felaketi görebilen duyarlı Türk halkı,narkozun etkisinden kurtulur ve gerçeği görür diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Ne zaman APTALLAR uykudan uyanırlar, o zaman ülkeyi ve mazlumların da hayatını kurtarmış olurlar.Bir hafta sonra cumhurbaşkanı seçimleri yapılacak,ben bu yazıyı yazarken korkularım dahada artmakta,zira malum zihniyet kazanmak için adil bir davranış içinde değil,belki de seçimi kazanacak görünen o dur.Ama asıl ondan sonrasında ülkede nelerin yaşanacağıdır benim korkum budur.Cumhurbaşkanlığı makamı saklı kalmış ihtiras kin ve öfkenin getirdiği felaketlerin yaşanacağı yaşatılacağı yer olmamalı.Başkomutan benim istediğimi buradan yaparım demek ülkeye zarar verecektir,Fransız devrimini yaşayan 14′LUİ ”kanun benim bu ülkede benim dediğim olur” zihniyetinin yaşatılmaması temennimdir.Dilerim 11 Ağustos sabahı Türkiye bu korkularla uyanma malı.Daha aydınlık Atatürk ve laik düşünce anlayışının cumhuriyetin kazanımlarını yansıtır biçimde bir sevinç tablosuyla uyanmalı tüm dileğim budur.

Prof.Dr. Levent Seçer

GÜNDEM ANALİZİ /// YANDAŞ GAZETE YENİ AKİT : ‘Demirel milleti arkadan vurdu’


Yahudi asıllı işadamı Doğan Kasadolu, 28 Şubat darbesinin temelinin 1997’de değil, 1994’te atıldığını söyledi. 3 bankanın batması bahane edilerek dönemin Başbakanı Çiller’in imzası ve Cumhurbaşkanı Demirel’in onayıyla bankalara yüzde yüz mevduat güvencesi sağlayan kararnamenin yürürlüğe girdiğini belirten Kasadolu, bu şekilde 28 Şubat sürecinde 22 bankanın hortumlanmasının zemininin hazırlandığını söyledi.

Akit’e konuşan Yahudi asıllı işadamı Doğan Kasadolu, 28 Şubat darbesinin temelinin 1997’de değil, 1994’te atıldığını söyledi. 3 bankanın batması bahane edilerek, dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in imzası ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in onayıyla bankalara yüzde yüz mevduat güvencesi sağlayan kararnamenin yürürlüğe girdiğini belirten Kasadolu, bu şekilde 28 Şubat sürecinde 22 bankanın hortumlanmasının zemininin hazırlandığını vurguladı. Kasadolu, “Hiçbir ülkede böyle bir kepazelik yoktur. Mevduatta yüzde yüz devlet garantisi hiçbir yerde yoktur. 28 Şubat’ın temeli bu kararnameyle atılmıştır. 22 tane banka battı. Eğer sen yüzde yüz güvence vermeseydin hiçbir bankacı bu tip kredilerle bankaları batırmazdı. Demirel ile Çiller’in bu devlete ve millete ihaneti, bu kanunu çıkarmaktadır. Demirel ve Çiller bu milleti, bu vatanı arkadan vurmuştur. Diyor ki; ben sana güvence veriyorum, al paraları çal” dedi.

“KİMİN TALİMATIYLA ÇIKARDILAR”

28 Şubat’ın asıl mağdurunun kendisi olduğunu savunan Çiller’in ülkeyi zarara uğratan düzenlemenin hesabını vermeden mağdur koltuğuna oturamayacağının altını çizen Kasadolu, Demirel’e de ağır ithamlarda bulunarak, “Dünyada eşi, emsali olmayan bu kanunu kimin talimatıyla çıkardılar? Türkiye Cumhuriyeti hükümetine kim talimat verdi de bu kanunu çıkardınız? Hangi ekonomik gerekçeyle çıkardınız? Bütün bu 28 Şubat’ın temeli Demirel’dir. O kanunu çıkaran Demirel’dir. Batık bankaların kaynağını bu oluşturuyor” diye konuştu.

“İRTİCAYI KILIF OLARAK KULLANDILAR”

Askerin hortumcular tarafından kullanıldığını belirten Doğan Kasadolu, şöyle devam etti: “Yahu kardeşim dini bütün insanları hiçbir delil olmadan neden içeri tıkıyorsun? Sen niye bu kızın başını açtırıyorsun? İşte milleti oyalıyorlar, kavga var orada… İrticayı kılıf olarak kullandılar. IMF’yle ortak yaptılar bu işi. Bülent Orakoğlu çıkmış, ‘MOSSAD var’ diyor. Yahu MOSSAD leblebi-çekirdek bunun yanında. MOSSAD’a bir cep harçlığı vermişlerdir! Bu partiyi IMF götürdü. Sonra Derviş geldi bilmem ne. Koordineli bir şekilde bu para pompalandı. 200 milyar dolar bu devlet bütçesi, bu paralar nerede? Bu başörtüsü olayı kamuflajdır. Dini bütün arkadaşları haksız bir şekilde mahkûm ettiler. Bu çalınan paraları örtbas meselesidir. Bunların yatacak yeri yok. Süleyman Demirel sanıktır, Tansu Çiller sanıktır. Hiç boşuna uğraşmasınlar. Hanımefendi çıkmış ‘ben mağdurum’ diyor. İfade vermeye de gelmiyor.”

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ : EMEKLİ TUĞAMİRAL TÜRKER ERTÜRK : GÜNDEM ANALİZİ


turker

Geçtiğimiz cumartesi günü Cumhuriyetimize sahip çıkma misyonuyla kurulan bir gazetemizin yaşı itibarıyla kelli felli sayılan bir köşe yazarı yazısının bir yerinde “70’li yıllarda Yeşil Kuşak Projesi vardı tutmamıştı ve Büyük Ortadoğu Projesi her defasında düş olarak kaldı” demiş.

Bu değerlendirmenin neresinden tutsanız elinizde kalır. Bilgiden, yaşadığımız yakın tarihin derinliğinden uzak ve stratejik zekaya dayanmayan bu tür iddialı kıymetlendirmeler ancak ve ancak emperyalizmin ekmeğine yağ sürer.

Yeşil Kuşak, Soğuk Savaş (1945-1990) döneminde ABD’nin Sovyetler Birliğine Karşı kullandığı en önemli enstrümanlardan biriydi. Sovyetler Birliği silahlanma yarışına sokularak, kaynakları yararsız alanlarda tükettirilerek, kuşatılarak ve boğazı sıkılarak çökertildi ve dağıtıldı.

Bölgesel dönüşüm yapılıyor

Bugün bile ülke olarak yaşadığımız zorlukların, koşar adım Ortaçağ karanlığına doğru gidişin ve karşı devrim sürecinde geldiğimiz yerin geçmişte Yeşil Kuşak Projesi’nde görev verilen ülkemizin bu proje için elverişli hale getirilmesine yönelik yatırımları var.

Ya Büyük Ortadoğu Projesi! Emperyalizmin ortaya koyduğu uzun vadeli bir plan olan Büyük Ortadoğu Projesi gerek ülkemizde gerekse bölgemizde hedeflerine adım adım ulaşmaktadır. Bu kafayla gidildiği müddetçe zaman emperyalizmin lehine çalışmaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin hedefleri; Türkiye’nin de yer aldığı geniş Ortadoğu coğrafyasını istikrarsızlaştırmak, burayı şehirlerde yapılan kentsel dönüşüm gibi bölgesel dönüşüm ile yeniden yapılandırmak, siyasi haritayı etnik, dinsel ve mezhepsel olarak yeniden çizmek, enerji ve hammadde kaynaklarının üzerine oturmak ve askeri olarak devamlı varlık göstermektir.

Basra’dan denize mi döktüler?

Şimdi bir düşünelim; Emperyalizm bu hedeflerine ulaşmak bakımından Türkiye’de ve bölgede mesafe mi kat etmiştir, yoksa geriye mi gitmiştir? “Emperyalizm Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de yenildi ve çekildi, ABD çöküyor” demek doğru bir değerlendirme değildir. Bakınız Kurtuluş Savaşı sonunda emperyalizmi ve onun Anadolu’yu işgal eden işbirlikçilerini yendik, denize döktük, Cumhuriyetimizin tapusu olan Lozan antlaşmasını imzaladık ve 1924 Anayasası’nı yaptık.

ABD’nin Irak’ta yenildiğini ve Iraklılar tarafından Basra’dan denize döküldüğünü söyleyebilir misiniz? ABD Irak’ta bir kısım hedeflerine ulaştıktan bir kısım hedeflerine de zaman içinde ulaşacak gelişmelerin önünü açtıktan sonra maliyet-etkinlik analizi yaparak 2011’de kendi isteği ile çekilmiştir.
Irak’ın, toplumu etnik ve mezhepsel kompartımanlara bölen 2005 Anayasa’sını ABD dikte ettirmiştir. Bugün bile yaşanan huzursuzluğun ve istikrarsızlığın temelinde bu Anayasa var.

IŞİD’in Musul’u işgal eden ve Bağdat’a tehdit olan operasyonunun arkasında ABD var. ABD Irak’ta yenilmiş olsaydı şimdi taşeronlar vasıtası ile bu operasyonu yapamazdı ki!
O gün sağladığı elverişli ortamlar ona bugün istediği gibi operasyon yapmak imkanı tanıyor.

Cumhuriyetimize karşı hainliktir

Bugün Türkiye bölünme, parçalanma, çözülme ve dönüştürülme süreci içinde koşar adım ilerlemektedir. Bu sürecin arkasında emperyalizm var. Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu süreci geriye çevirmek için bir şans olabilirdi. Ama “Çatı aday” beklentisi fos çıktı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı için yaptığı girişim kelimenin tam anlamıyla Cumhuriyetimize karşı hainliktir. Bu isim kendisine okyanus ötesinden sufle edilmiştir.

CHP’ye operasyon yapanlar Deniz Baykal gitsin kim gelirse gelsin dememişler, geleceği de planlamışlardır. Kılıçdaroğlu operasyon öncesinde Türkiye için kurgulanan emperyalist girişimlere destek vermesi, hiç değilse köstek olmaması için okyanus ötesinden planlanan ve parlatılan isimdir. Kendisinden bekleneni yapmıştır!

Saygılar sunarım.

GÜNDEM ANALİZİ : Quo Vadis ?


Diyarbakır’da Türk Bayrağının indirilmesi ve hemen ardından Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) militanlarının Musul’daki Türkiye Konsolosluğu’nu işgal ederek çok sayıda konsolosluk çalışanını rehin alması ve Türk bayrağını indirmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur.

Alman Birinci Kanalı ARD’nin Tahran muhabiri Reinhard Baumgarten’a göre Musul’daki Başkonsolosluk baskını, Türkiye’nin izlediği dış politikanın bir sonucudur. Fransız Le Figaro gazetesinde Laure Marchand, “Türkiye ağa takıldı” başlıklı yazısında benzer bir yorum yapmıştır.

Diyarbakır ve Musul’da Türk bayrağına karşı yapılan büyük saygısızlıktır ve Türkiye Cumhuriyetinin egemenlik haklarının açıkça ihlalidir.

TCK’da devletin egemenlik alametlerini aşağılama madde 300/1’de şöyle belirlenmiştir: “ Türk Bayrağını yırtarak, yakarak veya sair surette ve alenen aşağılayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu hüküm, Anayasada belirlenen beyaz ay yıldızlı al bayrak özelliklerini taşıyan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik alâmeti olarak kullanılan her türlü işaret hakkında uygulanır.”

Çözüm süreci olmasaydı tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi asker önce uyarı ateşi açacaktı. Ateş sonunda olay devam ediyorsa hedef gözetilmeksizin ateş açılması gerekirdi. Çünkü, askerin bu hakkı vardır.

Çözüm süreci olmasaydı kimse de buna bir şey de diyemezdi. Şimdi asker görevini yapmayarak suçlu duruma düşmüş, kendisine emanet edilen yeri koruyamamıştır.

Olayın bir diğer yönü de şudur: Bayrağı indirene engel olmayan ve “o kişiyi indirmeyen” askeri kişiler aldıkları emri yerine getirmiş ve çözüm süreci zarar görmesin diyerek savunmaya çekilmişlerdir. Eğer ateş açıp bayrağı indireni öldürse ya da yaralasalar büyük infial olacak ve sürecin ruhuna Fatiha okunacaktı. Zaten süreci engellemek isteyenlerin de amacı buydu.

Nitekim Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Başkanı Sebahat Tuncel Lice’deki gösterilerin amacına ulaştığını belirterek, “İnsanlarımız burada cenazelerinin acısını yaşarken, Diyarbakır’da gerçekleşen bayrak indirme olayı bir provokasyondur” demiştir ama provokasyonun kimler tarafından yapıldığını açıklamamıştır. Ortam gergin olduğu için önceki olaylarda teröristlere silahla karşılık verenlerin silahlarına el konulmuş ve bir kısmı gözaltına alınmıştır.

Genelkurmay’dan yapılan açıklamada “…Bölgeye sevk edilen tim tarafından şahsı ikaza yönelik havaya iki el uyarı ateşi yapılmış ve sesle ikazda bulunulmasına rağmen söz konusu şahıs bayrağımızı gönderden almıştır” denmiştir. Gerekli önlem alınmamış ve sadece “saldırıda bulunulmasını nefretle kınıyor, … hiçbir kişi veya grubun Şanlı Türk Bayrağını dalgalandığı gönderinden indiremeyeceğinin bilinmesi” kamuoyuna duyurulmuştur.

Benzer bir durumu kamuoyunu bilgisine sumak istiyorum. 14 Ağustos 1996 tarihinde Magosa sınır kapısında protesto eylemleri sonrasında KKTC topraklarına geçerek sınırdaki Türk Bayrağını indirmeye çalışan Rum Solomos Solomu, Türk askerinin “dur” emrini ve uyarı ateşini dinlemeyip eylemine devam etmesi sonucunda vurularak öldürülmüştür.

Kıbrıs’taki Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı,Barış Kuvvetleri’nin Kıbrıs’ta Türk halkının huzur ve güveni için bulunduğuna dikkat çekerek, bu kuvvetin asla saldırgan niyet taşımadığını, başkalarının topraklarında gözü olmadığını, sadece kendi hudutlarını koruduğunu vurgulamıştır.

Kundakçı Paşa hakkında soruşturma açılmamış, kimse de görevinden alınmamıştır.

ABD Başkanı Bill Clinton’un Kıbrıs Özel Temsilcisi Richard Holbrooke “Bir bez parçası için bir gencin hayatını sonlandırmak doğru değil” diyerek Türk bayrağına hakaret etmiştir ama, kendisi yabancı olduğundan TCK’da devletin egemenlik alametlerini aşağılama madde 300/1’e göre işlem yapılmamıştır. Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, eğer üzerinde kan yoksa o zaman “bez parçasıdır.”

HDP Eş Başkanı Sebahat Tuncel Türk Bayrağı’na tıpkı Richard Holbrooke gibi “Bir bez parçası” deseydi durum farklı olurdu. Eski Beşiktaşlı futbolcu Pascal Nouma’nın “Bu ülkede yaşıyorsan, bu ülkenin değerlerine saygı göstereceksin” görüşüne acaba Sebahat Tuncel dahil HDP ve diğerleri katılıyor mu? Arif Nihat Asya ne güzel söylemiş: “Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim.”

Bayrağımıza yapılan menfur saldırıyı şiddetle ve nefretle kınıyorum.

Reza Zarrab Vergi Listelerinde Neden Yok?

Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) kuruluşunun 20’nci yıldönümü sebebiyle bu yıl ilk defa hazırladığı Ekonomi ve Dış Ticaret Raporu 2014 ile altın ticaretiyle cari açık arasındaki ilişkiye açıklık getirmiştir.Rapor, altın ticaretinin cari açığı kapatmak bir yana, ithalat rakamlarını artırarak açığı olumsuz etkilediğini belirlemiştir.

17 Aralık soruşturması kapsamında yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarıyla tutuklanan Reza Zarrab, (Rıza Sarraf) serbest bırakıldıktan bir süre sonra katıldığı bir programda, altın ticareti yaparak cari açığın yüzde 15’ini tek başına kapattığını iddia etmişti.

TİM’in Raporu’nda, altın ticaretinin Türkiye’nin net ihracatını yüzde 18 daralttığı tespit edilmiştir. Rapora göre, 2013 yılı ihracatında altın ihracatındaki düşüş etkili olmuş, bir önceki yıl sekiz kat ihracat artışı gerçekleştiren altın, 2013 yılında yönünü ithalata çevirmiştir. Net ihracatın yüzde 18 daralmasına yol açan altın, Türkiye’nin ithalatını da artırarak cari açığı olumsuz etkilemiştir.

Altın ticareti yaparak cari açığın yüzde 15’ini tek başına kapattığını açıklayan Zarrab’ın bu işi nasıl “becerdiğini” yılların ekonomi hocası olarak anlamış değilim!

Türkiye`nin önde gelen Gıda firmalarından ETİ`nin kurucusu ve Onursal Başkanı Firuz Kanatlı 2013 yılı vergi rekortmenleri listesinde 76’ncı sırada yer alırken “200 ton altın ihraç edip Türkiye’ye 25 milyar TL gelir sağladım. Cari açığın yüzde 15′ini ben kapattım” diyen Zarrab vergi rekortmenleri listesinde bulunmamaktadır. Eşi Ebru Gündeş geçen yıl 898.324 TL gelir vergisi ödeyerek kocasını geçmiştir.

İran’da tutuklanan Zencani’nin Türkiye’deki ortağı hayır sever işadamı Zarrab Kurumlar vergisi listesinde de yer almamış, 2013 yılında ticari faaliyetleri üzerinden 133 bin lira gelir vergisi ödemiştir. 2012 yılında ise kira geliri beyan ederek 30 bin 400 TL vergi ödemişti.

Vergi listelerinde her yıl önlerde yer alan Eti Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. 2013 yılı vergilendirme dönemi kurumlar vergi sıralamasında Türkiye’de 57’nci sırada yer almıştır. Ama ETİ`nin kurucusu ve Onursal Başkanı Sayın Firuz Kanatlı Zarrab gibi “Cari açığın yüzde 15′ini ben kapattım” dememiştir.

Devlete 25 milyar TL (25 katrilyon lira) gelir sağlayan Zarrab’ın her iki listede de yer almayışı çok dikkat çekicidir ve Maliye Bakanlığınca bu konunun soruşturulması gerekir.

Dünya Bankası’ndan Şok Rapor

Türkiye ekonomisinde ilk çeyrek büyüme rakamları yüzde 4.3 ile beklentileri aşarken Dünya Bankası’ndan geçen hafta sürpriz Türkiye büyüme tahmini gelmiştir.

Banka, Küresel Ekonomik Görünüm raporunda Türkiye için 2014 yılı GSYH büyüme tahminin yüzde 3,5′den 2,4′e indirirken, 2015 tahminini yüzde 3,9′dan yüzde 3,5′e ve 2016 tahminini yüzde 4,2′den 3.9′a revize etmiştir.

Türkiye’de iç talebin yüksek enflasyon ve TL’deki değer kaybı ile yavaşlamakta olduğuna dikkat çekilen raporda, Türkiye’nin sanayi üretiminin ilk çeyrekte güçlü dış talebin etkisiyle dirençli olmaya devam ettiği açıklanmıştır. Ancak, ivmenin yavaşladığı ve yüksek enflasyonun etkisiyle iç talebin gerilemekte olduğu belirtilmiştir. Dünya Bankası küresel ekonomi için büyüme tahminini ise bu yıl için yüzde 3.2′den yüzde 2.8′e indirmiştir.

GÜNDEM ANALİZİ /// TÜNAY SÜER : YAZIK ! BİR TÜRLÜ DEVLET ADAMI OLAMADIN !!!


Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP)Ağrı mitinginde Demirtaş, Erdoğan’a seslenerek:

Bir de B ve C planından söz ediyorsun. Senin B planın İmralı’ya gidip Sayın Öcalan’a yalvarmak C Planında olmadı bir daha Sayın Öcalan’a yalvaracaksın” dedi

Bu ne rezil bir sözdür?

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Türk olarak, Cumhuriyetin Başbakanına söylenen bu sözleri işitmekten hem esef hem de utanç duydum.

Düşünebiliyor musunuz, binlerce kişinin katili olan bir terörist başına başbakan sırf Güneydoğu ve Doğu oylarını alabilmek için yalvaracak!

Yani bu kadar alçalacak!

O zaman lanet olsun o oylara derim ben de.

PKK’nın meclisteki uzantısı olan bu adamlara öylesine yüz, öylesine taviz verildi ki, sonunda tepemize çıktılar.

Siyasette ne saygı kaldı ne de terbiye…

Yazıklar olsun…

Bence başbakan bu sözleri hak ediyor mu?

Elbette hak ediyor.

Hatırlayalım:

Oslo görüşmeleri ortaya çıktığı zaman demişti ki “hükümetin doğrudan ya da dolaylı müzakere yaptığını ispatlamayan şerefsizdir, namussuzdur, müfteridir”.

Daha sonraları İmralı ile müzakereler devam ediyor dedi.

Peki, o zaman kim müfteridir? Kim namussuzdur? Kim şerefsizdir?

Beş kere düşünecek bir kere konuşacak, söylediğinin arkasında da duracaksın ey başbakan!

Durmazsan işte böyle elin adamı gelir olmadık hakaretler eder.

Yazık bir türlü devlet adamı olamadın çok üzülüyorum.

Halka güven veremedin ve yüzde 53 bundan ötürü seni istemez oldu.

Üç yüz çocuk dağa kaçırılıyor 30 küsur ana Diyarbakır’da çocuklarımız isteriz diye ağlayıp sana sesleniyor, sen ise sanki devletin başbakanı değil de vatandaş sarı çizmeli Mehmet ağasın.

Televizyonlarda,konuşmalarında BDP ve HDP ye sesleniyorsun.

Onlar bu işi iyi bilirler birkaç kere yaptılar yine yapsınlar çocukları getirtsinler diyorsun.

Olacak iş değil ya!

Demirtaş’ın yanıtı ise:

“Oturma eylemi yapan ailelerin taleplerini bir gün sonra KCK yetkililerine ilettik. O konuda girişimlerimiz sürüyor.

KCK yetkilileri kim?

PKK’nın şehir yapılanması!

Hani büyük kentlerde hak aramak için protesto toplanan masum kitlenin arasına karışıp, maskeli, Molotof kokteylli, askere, polise saldıranlar, taş taş üstüne bırakmayan, otobüs yakan veletler var ya,işte onları yönlendirip yetiştiren yetkililer.

Geçtiğimiz Nisan ayında İstanbul’daki KCK ana davasında içlerinde üst düzey oldukları söylenenlerle birlikte 33 sanık tahliye ediliverdiler.

Öte yanda PKK ile savaşan, ömürlerinin çoğunu bu rezillerle savaşarak ailesinden ayrı geçiren kahraman Türk subayları demir parmaklıklar ardında…

Hem de, kumpas olduğunu itiraf etmene rağmen.

Bu haksızlıktır, bu günahtır ve bu utanmazlığın daniskasıdır.

Hiç düşünüyor musun acaba, Allah korusun yarın bir gün bir karışıklık çıksa o içeride tutsak tuttuğun subaylar var ya, seni korumak için bedenlerini siper ederler yine.

Bunu sakın unutma!

***

Diyarbakır’da Çalıştaymış!

Neyin çalıştayı imiş bu?

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay diyor ki:

Yol kesmeler vesaire, bunları anlamakta zorlanıyoruz. Güvenlik birimlerimiz çözüm sürecinin hassasiyeti nedeniyle çok temkinli dikkatli. Çünkü bizim talimatımızdır o ama bölgede de bu hassasiyetin çok fazla dikkate alınması gerekiyor. Bu sabrın istismar edilmemesi gerekir.

Hay Allah müstehakını versin be adam, şu bir ay içinde kaç askerimiz yaralandı ha?

Kaç devlet malı zarara uğratıldı?

Artık analar ağlamıyor, cenazeler gelmiyor diye öğünüyorsunuz. Hem de hiç utanmadan, sıkılmadan.

Askeri PKK karşısında armut gibi diker, elini kolunu bağlarsanız, valiniz İmralı’daki caniye saygılarını gönderirse ve terör örgütü her istediğini rahatça yapabiliyorsa, siz her şeye gözlerinizi kör ediyorsanız cenazeler gelmez, olan bizim gariban askerimize olur.

Çözüm süreci diyorsunuz ya dilerim Allahtan hepiniz çözülürsünüz inşallah!

Sizlerde biraz akıl olsa, silahlı örgüte karşı cesaretle eylem yapan, isyan eden o Kürt bacılarımın yavrularına kavuşmaları için, ondan bundan medet umacağınıza Kandilin tepesine biner, taş taş üzerine koymaz o çocukları alır analarına teslim ederdiniz.

Ha, işte o zaman alamadığınız oyları alırdınız, güçlü bir devlet, iktidar olduğunuzu ispatlardınız.

Yazık be! Sizde o bacılar kadar yürek yokmuş…

Genel Kurmay Başkanı Necdet beyin de gücü ancak emekli bir generalin eşine geçiyor.

Neymiş efendim Orduevine girişini yasaklamış!

Ey Necdet Bey sen evvela Roboskî (Ortasu) Köyünde savaş uçaklarının bombardımanı sonucu 34 yurttaşımızın katledilmesi hesabını ver.

Halen zulüm hanelerde ömür tüketen Türk Ordusunun kahraman subayları, meslektaşların, bir tabirle personelin için ne yaptın?

Bunların hesabını ver.

Hesap soracak, yazacak o kadar konu var ki şaşırdım ne yazacağımı.

Sayfalar yetmiyor, yazı uzadıkça uzuyor. Ben coştukça coşuyor ve yazıp duruyorum.

Neyse artık keseyim de son olarak birkaç kelam daha edeyim. CHP Yalova seçimlerini kazandı. Demek ki yıllardan beri yaptığım çağrı Atatürk çizgisinde birleşmek olunca işler iyi gidiyormuş. Şimdi önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimi var. Çok öneml, çooook.

Birleşerek, ortak aday çıkartırsak yani tek yumruk olursak önümüzde hangi güç olursa olsun nakavt ederiz.

Sevgiyle kalın

Tünay Süer

7 Haziran2014

GÜNDEM ANALİZİ /// HÜSEYİN MÜMTAZ : VEHBİ’NİN KERRAKESİ


Etkili olması için, “kerrake”deki çift “r”nin üzerine basılarak dolu dolu telaffuz edilmelidir.

Van’lılar niyetlenmiş rekor kırıp Guiness kitabına geçmeye.. Van Ticaret Odası’nın öncülüğünde, geniş katılımlı bir “Van kahvaltısı” plan¬lamışlar.

Ticaret Odası işin içinde olunca TOBB da müdahil/davetli oluyor. Hisarcıklıoğlu, Hüseyin Çelik’le beraber teşrif ediyor.

Çelik’in, yuhalanıp taşlandığını, PKK’lı terörist başı lehine sloganlar atıldığını, koruma ordusuna rağmen konuşmanın 6 dakika sürebildiğini Saygı Öztürk aktarmıştı.

http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/saygi-ozturk/batida-ayri-guneydoguda-ayri-polis-523204/

TOBB ve Hisarcıklıoğlu dikkatinizi çekmiştir, bir kenara not edin.

TOBB için “Türkiye’nin kâr amacı gütmeyen en büyük iş kuruluşu” tanımını tercih ederler.

TOBB “kâr amacı gütmez” ama Hisarcıklıoğlu hayli faaldir.

Bir ara Cumhurbaşkanlığı adaylığı için bile adı geçmişti.

“Van’la TOBB, Hisarcıklıoğlu ne alâka?” demeyin..

Hisarcıklıoğlu çat orada çat kapı arkasında.. Van’dan iki gün önce de Kıbrıs’ta idi.

Haziran başında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Kıbrıs Türk Ticaret Odası (KTTO), Kıbrıs Rum Ticaret Odası (KEVE) ve Yunanistan Ticaret Odaları Birliği yönetim kadroları Kıbrıs’taki ara bölgede bir araya geldi.

Hisarcıklıoğlu açılışta, Yunanistan ve Türkiye’deki odaların ilk defa Kıbrıs konusunda konuşmak için bir araya geldiğini söyledi ve “Sadece bu bile Kıbrıs görüşmelerinden ne kadar umutlu olduğumuzun bir göstergesidir” dedi.

Sonuç bildirgesinde, liderler tarafından imzalanan ortak açıklama metnine verilen destek kaydedildi. Çözümün Ada ekonomisine önemli katkılar sağlayacağının belirtildiği açıklamada, Kıbrıslı Türkler ile Rumların refah ve zenginliğini artıracağına inandıkları aktarıldı. Ortak açıklamada, “Odalar ayrıca kapsamlı çözümün tüm bölgeye özellikle demokratik değerler, insan hakları ve temel özgürlüklerin hâkim olduğu refah içinde ortak bir geleceğin sağlandığı genişlemiş bir Avrupa Birliği içinde Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin de yer alacağı coğrafyada önemli yararlar sağlayacağına inanmaktadırlar” denildi. Statükonun kabul edilebilir olmadığı kaydedilen açıklamada, çözümsüzlüğün devamının tüm taraflar için olumsuz sonuçlar doğuracağı, bu çerçevede odaların sürece katkı yapma ve siyasi liderlikleri çabalarına destek olma yönünde kararlı olduğu vurgulandı.

Ortak açıklamanın bir kısmını tekrar okuyan Yunanistan Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği Başkanı Constantine Michalos, çözümün ada ekonomisine önemli faydalar sağlayacağını, refah ve zenginliği artıracağını kaydetti. Michalos, “Çözüm için ilk defa bu kadar umutluyum” dedi.

Odaların olumlu bir atmosferin oluşumunda katkı yapmakla kalmayıp, ticari işbirliğinde önünün açılmasına katkı sağlayabileceği ifade edilen açıklamada, “Önümüzde Kıbrıs sorununu doğru şekilde çözmek için büyük bir fırsat var. Odalar bu fırsatın kaçırılmaması için ellerinden geleni yapacaktır” denildi. “Lefkoşa Ekonomi Forumu” olarak isimlendirilen grubun 14 Eylül’de İstanbul’da yeniden bir araya geleceği, bu toplantı öncesinde odaların amaca yönelik insiyatifler geliştirerek bunların ilgililere iletileceği de belirtildi.

“Kapsamlı çözüm, demokratik değerler, insan hakları, ortak gelecek”..

“Genişlemiş AB”.

“Statükonun kabul edilememesi”, “Çözümsüzlüğün devamı”..

Hepsi çok cilalı laflar.. Ama boş laflar..

“Statüko” dediğiniz şey bağımsız KKTC’dir. 31 yıldır vardır. Neden kabul edilemezmiş? KKTC’nin varlığı bile başlı başına “çözüm” değil midir?

“Toplantı” neden “ara bölgede” yapılmıştır? Türk Lefkoşa’nın suyu mu çıkmıştı? Neden İstanbul’a taşınacaktır?

Rum/Yunan görüşlerinin hâkim olduğu ikinci bir “açıklama” da İstanbul’da yapılıp, emri vakîye bir tür meşruiyet mi kazandırılacaktır?

TOBB’un konuya tam vâkıf olmadan gerçekleştirdiği bu “FORUM” KKTC’de şüphe/tepki ile karşılanmıştır.

46 kuruluşu bünyesinde barındıran Milli Varoluş Konseyi şu açıklamayı yapmak durumunda kalmıştır;

“Bu temaslarda, TAM EŞITLIK kriterinin her koşul altında gözetilmesinin hayati bir önem taşımakta olduğunu vurgularız. Adada her iki tarafta REFAH ve ZENGİNLİĞİN ARTTIRILMASI’nın Kıbrıs Türk tarafının temel müzakere pozisyonları olan tam siyasal eşitlik, sulandırılmamış iki Kesimlilik, Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinin vazgeçilmezliği, KKTC Devletinin devamlılığı ve kurulması olası ORTAKLIK DEVLETININ yeni bir devlet olması gibi temel prensiplerin önüne ve öncesine konulmasına karşıyız. Bu temel ilkeler güvence altına alınabildiği takdirde refah ve zenginliğin arttırılması bir hedef olabilir. Kıbrıs Türkleri açısından yıllarca olduğu gibi yaşam güvencesi olmayan insanların refah ve zenginliğe sahip olmaları bir illüzyondan ibarettir.

Son olarak, Lefkoşa Ekonomik Formu adını verdiğiniz dörtlü birlikteliğinizin yapısı içerisinde Kıbrıs Türk tarafını temsilen bulunmakta olduğu anlaşılan KTTO Başkanı Sayın Fikri Toros’un Kıbrıs Sorununun çözümüne ilişkin şahsi ve kurumsal görüşlerinin, 50 yılı aşkın bir süredir bekası için mücadele vermekte olan Kıbrıs Türk Halkının görüş ve düşüncelerini ne ölçüde temsil etmekte olduğu hususunu ciddi bir irdelemeye tabi tutmanızda yarar gördüğümüzü belirtiriz.

Bizlere göre, Ortak Açıklamanıza yansımış bulunan “Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye’nin AB içinde birlikte yer alması..” hedefi daha uzunca bir süre ütopya olarak kalmaya mahkumdur. Bu nedenle, Kıbrıs Türk Halkının gündemini bu ve bu tür oyalamalarla işgal etmek bu cefakâr ve fedakâr Halka karşı en hafif deyimiyle bir saygısızlık teşkil etmektedir”.

Dün Lefkoşa, bu gün Van?

“Para”, hangi millettendir ey okuyucu, bir fikrin var mı? 6 Haziran 2014

57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

GÜNDEM ANALİZİ : ENDİŞE EDİYORUZ !..


ÇEMBER DARALIYOR MU?

PKK Cizre’nin hakim tepelerine Doçka uçaksavarlarını yerleştirdikten sonra, şimdi de Yüksekova’nın Dağlıca mevkiine silahlarını mevziliyor. PKK yığınak ve mevzilenmeyi bitirdikten sonra ne yapacak acaba?..

TSK,9/15 Mayıs tarihleri arasında terör gruplarının kontrolündeki Suriye sınırında yüklü miktarda klor ve sülfürik asit ele geçirildiğini duyurmuş. Sülfürik asit “sarin gazı“nın üretiminde kullanılıyor!..

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, CHP Milletvekili Mehmet Şeker’in soru önergesine verdiği yanıtta; Suriyeli muhaliflerin toplandığı Suriye Ulusal Komisyonu-SUKO’nun faaliyetini Türkiye’den yürüttüğünü, itiraf etmiş!..

Lafın tamamını söylemeye gerek var mı?

Bu gidişat pek yakında Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtacağa benziyor…

***

MUHALEFET HÜKÜMETİN DÜMEN SUYUNA GİRMİŞ!..

Bir taraftan kamuoyu Balyoz Davası ile ilgili AYM kararını bekliyor, diğer taraftan Soma’dan daha tehlikeli madenlerin varlığı tartışılıyor. Türk-İş Başkanı, “Soma’nın sorumlularına katil

muamelesi yapmalı” demiş… Ölümlerin trafo patlamasından meydana geldiği açıklaması, pek çok kişi gibi bizi de olayda “bilinçli taksir” olduğu sonucuna ulaştırmıştı. Sınırları aşan gaz ve ısı ölçümlerine rağmen, şirketin üretime devam edilmesi yönünde talimat verilmesi, işin rengini değiştirdi. Türk-İş Başkanı haklı: Sorumlular hakkında, “olası kast“la birden çok adam öldürmekten dava açılmalıdır!..

Sonuçları itibariyle, hükümeti düşürmeye elverişli olan Soma olayını, ne yazık ki, muhalefet doğru değerlendirememiştir. TKİ’ye bağlı ELİ müessesesinin “hizmet alımı yoluyla ihaleye verdiği” ocakta, kanuna karşı hile yapıldığı da ortaya çıkmıştır. Asıl işverenin devlet olduğu ve bütün sorumluluğunun üzerinde olduğu tartışma dışıdır artık. Muhalefet, bu noktada hükümetin üzerine gideceği yerde, Meclis’teki grup toplantısında koyu renk takım elbise defilesi yaparak ve ölenleri “şehit” ilan ederek olayı geçiştirmiştir… Dikkatinizden kaçtı mı bilmem, dinsel bir mevkiyi gösteren “şehit” kavramı, son yıllarda hükümete yakın iş adamlarının hukuki ve siyasi sorumluluklarını gizlemek için kullanılmaya başlanmış ve siyasallaşmıştır. Ne yazık ki, Kılıçdaroğlu da hükümet gibi, benzer dil kullanarak bu korkunç katliama “kader-kaza” çerçevesinde yaklaşmış olup, Erdoğan’ın bu badireyi atlatmasını kolaylaştırmıştır…

Ana muhalefet partisinin yapması gereken işi, yine Aydınlık gazetesi yapmıştır. 21 Mayıs 2014 tarihli nüshasında, Soma katliamının sorumluları saptanmıştır. Bu korkunç katliamda; Cumhurbaşkanından Başbakana, Çalışma Bakanından, Enerji Bakanına, Diyanet İşleri Başkanından, ocağı işleten şirket yetkililerine, yandaş sendikalardan AKP Manisa İl Başkanlığına kadar, herkesin sorumluluğu bir bir açıklanmıştır!..

***

HASTALIĞA TEŞHİSİ KİM KOYAR?..

Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi, Erdoğan’ın Gaziantep Mitingi’nde Berkin Elvan’la ilgili sarf ettiği sözler üzerine, 15 Mart tarihinde yaptığı basın açıklamasında:” Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe ediyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi ve ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyu ile paylaşıyoruz” demişti…

Doğrusunu söylemek gerekirse, o tarihte birkaç cümle içerisinde “endişe” sözcüğünün dört kez kullanılmasını garipsemiştim!.. Meğer, bu açıklama bir “tanı” koyma işiymiş!.. Başbakanın o “tanıyı” doğrularcasına; 20-30 kişilik liseli bir grubun, Soma katliamı ve Berkin Elvan’ı anma amacıyla Okmeydanı’nda yaptığı protesto gösterisi sırasında, iki yurttaşın ölümü üzerine sarf ettiği sözler, durumun vahametini sergilemeye yetiyor!.. Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı: “Polis eli kolu bağlı mı duracak? Nasıl sabrediyorlar ben anlamıyorum” diyerek, Gezi olayları sırasında şiddet kullandığı için “kahraman” ilan ettiği polisleri yine savundu!.. Koşar adım “polis devleti”ne doğru gidiyoruz!..

Polis, Erdoğan’ın bu sözlerini “vur emri” olarak algılayabilir!

Erdoğan’ın evinde “zorla tuttuğu” milyonlar, bu sözlerden “sokağa inin” mesajını alabilir!..

Bundan sonraki toplumsal olaylarda, polisin şiddeti artırması veya silah kullanması söz konusu olursa eğer, işlenecek olan suçların azmettiricisi Başbakan Erdoğan olacaktır elbette!.

Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gözetmediği için “açılım” ve “Kıbrıs politikaları” yüzünden gün gelir Erdoğan yargı önüne çıkartılabilir.

12 yıllık AKP iktidarı boyunca işlenen pek çok Anayasal suç yargılama konusu yapılabilir. Başbakanın bir de sokaktaki muhalefete karşı şiddet kullanılmasını özendiren sözleri var ki, savunulması imkansız gibi… O sözler, bir anlamda “kanunsuz emir” gibi değerlendirilse de sonuçta polisin işlediği tüm suçların azmettiricisi olarak Başbakanın sanık sandalyesine oturtulma olasılığı gündemdedir. O da bunu biliyor olacak ki, mezhep kışkırtıcılığı dahil, her yola başvurarak tabanını diri tutmak istiyor.

Ne yazık ki, bu basit stratejiye muhalefet partilerinin çapsız yöneticileri de çanak tutuyor: Soma’da ölen madenciler için Güvenpark’ta, bir Alevi geleneği olduğu belli olan “lokma dağıtmak” da neyin nesidir? İdeolojisinin merkezine “laiklik ilkesi“ni koyan bir partinin, dinsel bir ritüeli, parti içerisinde yaşatmaya çalışması hangi kafanın ürünüdür? İnançlarının gereği ise ve illa da lokma dağıtılacaksa, bu “dua” bir Cemevi’nde yapılamaz mı? Benzer hata CHP grup toplantısındaki yoklamada da yapıldı. İsimleri Ali olan ölü madencilerin alt alta sıralanarak, vurgulu şekilde okunması da Erdoğan’ın “gerilim siyaseti“ne hizmet etmiştir… Siyasi parti ile Cemevi’ni biri birinden ayıramayan odun kafalılar, CHP’nin yönetiminde bulundukça, Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmak günden güne zorlaşmaktadır!..

***

CHP AKP’NİN YEDEĞİ Mİ?

Cumhurbaşkanlığı seçimine muhalefetin ortak adayla gitmesi şarttır!..

Siyasette varlık sebepleri, sadece “Baykal’ın adamı” olmak olanlar, vefa borçlarını ödemek için, CHP’nin Cumhurbaşkanlığı adayının, partili biri olarak tarif ettikleri Deniz Baykal olmasında ısrarcılar. Bunun için nabız yoklamaya başladılar bile. Gerçekte bu fikri savunanların her biri CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olabilirler ama Baykal asla olamaz!.. Neden mi? Çünkü, Baykal’ı Cumhurbaşkanlığına aday göstermek, hiç yarışmadan Cumhurbaşkanlığı makamını Recep Tayyip Erdoğan’a teslim etmekten farksızdır.

Bu saptamanın seçmenin aklına yatkın önemli sebepleri var. Bunlardan birincisi; 30 Mart’ta yapılan yerel seçim kampanyası boyunca, 17 Aralık Rüşvet ve Yolsuzluk soruşturmasının konusunu teşkil eden olayların anlatılamadığı halka, Deniz Baykal’ın istifasına neden olan “kaset olayının”, onun özel hayatına ilişkin olduğu ve hiç kimseyi ilgilendirmeyeceği hususunu anlatmaktaki zorluktur. Anlatılabilseydi eğer, neden baştan anlatılmadı da bu günlere gelindi?..

Anayasa oylamasını bile ciddi ölçüde etkileyen bu handikabı aşmak imkansız gibidir. Baykal’ın özel yaşamının hoşgörü ile karşılanmasını Türk halkından beklemek hayal gibidir. Çünkü böyle bir durumu CHP üyeleri bile sindirememiştir… İkincisi; Türk siyasetinin en deneyimli ve eskilerinden olan Baykal’ın, o gün yaptığı doğru saptamanın, şimdi neden yanlış olduğunu kanıtlamaktır…

Baykal, o kasetin sosyal medyada paylaşılmaya başlanmasından sonra, CHP’nin daha fazla zarar görmemesi için istifa kararı almıştı ve bu karar son derece yerindeydi… Baykal’ın, CHP’nin Genel Başkanlık koltuğunda oturmaya engel görüldüğü bir durumun, bugün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya neden engel olmadığına halkı nasıl ikna edeceksiniz?

Baykal’ın, Cumhurbaşkanlığına aday olamayacağının bir başka nedeni de yetenekli, inançlı, birikimle partilileri kendisine rakip görüp, tasfiye etmiş olmasıdır…

Savunduğu ilkelerden çok, kendi durumunu ön planda tutan biri, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yakışmaz. Bu söylediğimin en çarpıcı kanıtı; Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’den milletvekili yapması ve genel başkanlığa getirilmesini desteklemesidir. O günden sonra yaşadıklarımız ise ortadadır: Soroscu bir ekip, partiyi teslim almıştır ve CHP’de buna direnebilecek bir tek adam kalmamıştır. Çünkü Deniz Baykal, vaktiyle “Baykalcılık” şeklinde çağdışı bir ölçüyü esas almıştı ve söz dinleten adamları dışarı atıp,söz dinleyenleri partiye doldurmuştu… Bu kadrolarla gelebildiğimiz yer burasıdır: Ne yazık ki, “aşure günü tertip etmek” ve “lokma dağıtmak”, Atatürk’ün CHP’sinin en önemli “siyasi” mesaisi haline gelmiştir!..

Kısaca söylemek gerekirse; Kılıçdaroğlu, Baykal’ın milletvekili seçildiği ilin kongresinde, yuhalanmasına neden olan hatalı bir tercihidir… Bu durum bile, Baykal’ın kadro seçimindeki yeteneksizliğini ve bencilliğini göstermeye yeter. O bakımdan iyi bir siyasetçi olarak kabul edilemez. Bu nedenlerle RTE’nin karşısında Cumhurbaşkanlığını kazanması imkansızdır!..

Dolayısıyla RTE’nin karşısına Baykal’ın çıkartılması, ona “itibarının iadesi”ni sağlamayacağı gibi, eski defterlerin yeniden açılması sonucunu doğurur ve yeniden daha fazla yıpratılmasına neden olur!..

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kılıçdaroğlu’nun grup içerisinde yaptırdığı “Cumhurbaşkanı adayımız kim olmalıdır?” anketine verilen yanıt da ibretliktir. Öne çıkan isim, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’dir. Acı gerçek de budur işte. Kılıçdaroğlu›nun seçtiği milletvekilleri bile, kendisini Cumhurbaşkanlığına layık görmüyorlar!.. Bu anket bir tür güven oylaması sonucunu vermiştir. Partisi tarafından Cumhurbaşkanlığına layık görülmeyen bir lidere, Cumhurbaşkanı adayını belirlemek, elbette bırakılamaz!.. Bu yüzden CHP’nin göstereceği aday da ABD tarafından belirlenmiş ve Kemal Derviş derhal göndermiştir. Kılıçdaroğlu sorulan Derviş Cumhurbaşkanı adayınız mı şeklindeki soruya “Niçin olmasın” yanıtını vererek, Atlantik ötesinin “emrini” tebliğ etme görevini de yerine getirdi!.. Kemal Derviş ise, “Ben Cumhuriyet Halk Partiliyim biliyorsunuz” diyerek, bu aşamada verilmesi gereken cevabı vermiştir!..

CHP’yi, ABD’nin Türkiye ofisi haline getirenler yönetimden uzaklaştırmadan AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak imkansızdır!.. Bunun için ilk işimiz partimizi geri almak olmalıdır!..

GÜNDEM ANALİZİ /// AKP DIŞ İLİŞKİLER BAŞKANLIĞI’NDAN 2013 YILININ ANALİZİ /// ALMANAK 2013


Almanak-2013.pdf

GÜNDEM ANALİZİ /// Murat Sofuoğlu : Türkiye’nin Dağılan Koalisyo nu – I & II. Bölüm


b25c325b6l25c325bcnebilme.gif?itok=4a_g_qko

Kemalistler, özellikle yerel seçimlere kadar ikiye ayrılmış bir vaziyette olacaklar. Devlet içinde olanlar AK Parti’yi desteklerken dışında olanlar Cemaat’i destekleyen bir politikayı uygulayacaklar. Aynı şeyin liberaller için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz

İLK BÖLÜM

İlk “Türkiye’nin dağılan koalisyonu” yazımı kaleme almamdan neredeyse iki sene geçti. Yazıya “Türkiye hızla bir karmaşaya doğru ilerliyor(1) diye başlamıştım. Şimdi bu yazıya herhalde Türkiye bu büyük karmaşadan nasıl çıkabilir diye başlamak gerekecek. 2012 Aralık sonunda yayımlanan “Üç seçenek” başlıklı makalemde ise “‘Türkiye’nin Dağılan Koalisyonu’ sonucu hızla Türkiye siyasi sistemi bir çözülüşe doğru ilerlemektedir(2)diye yazmıştım.

Aynı makalede şu pasajlara da yer vermiştim: “Daha önce de yazdığımız gibi AK Parti tüm ittifak yapısına karşın ‘Cemaat’le çatışmayı tercih etmiştir veya etmek zorunda kalmıştır. Mevcut derin ayrılık Türkiye siyasi ve toplumsal sisteminin en derin hücrelerine doğru yavaş yavaş yayılmaktadır ve Türkiye kamuoyu ve siyasi sistemini meşgul eden iki önemli davanın –Ergenekon ve KCK– akıbetini de bu ayrılık derinden etkilemektedir. Boğuşma bu davaları kilitlerken siyasi sistemi de eninde sonunda kilitleyecektir. Bu noktaya gitgide yaklaşıyoruz.”(3)

Herhalde şu an o mezkûr noktaya gelmiş vaziyetteyiz. Hayırlı olsun demekten başka çaremiz yok. Tabii şimdi çözülmesi gereken mesele, olan olduğu için şu noktadan sonra ne olacağı veya ne yapılacağı ile ilgilidir. Çatışmanın İttihatçı güçler arası bir mücadele olduğunu –Kemalist İttihatçılık vs Anti-Kemalist İttihatçılık (AKİ)– ise sınırlı bir tarihsel arkaplan ışığında daha önceki “İttihatçılığın yeni zaferi mi(4)başlıklı bir makalemizde aktarmaya çalışmıştık.

Ancak mevcut durumda ne söylenebilir? Mücadelenin Kemalist kanadı 27 Nisan sonrası AKİ kanadın Milli Görüş hareketinin AK Parti kanadı ile kurduğu ittifakı daha da perçinlemesi ile gerilemiş vaziyetteydi. Fakat yeni düzenin yapısı konusunda anlaşmaya varamayan taraflar Kürt Sorunu’na dönük geliştirilen Demokratik Açılım programına karşı pozisyon alışları ile tedrici bir şekilde yoğunluğu artan bir çatışmaya sürüklendiler. Cemaat’in bu süreçte Erdoğan hükümetini Kürt hareketi ile mücadele etmeye sevkeden bir politika izlemesinin de etkisiyle 2012 Erdoğan hükümetinin Kürt hareketi ile kıyasıya mücadele ettiği bir yıl oldu.

Cemaat bu mücadelenin Erdoğan’ı bezdirip kendileri ile işbirliği yapmaya sevkedeceğini düşünürken tersine Erdoğan 2012 sonunda Cemaat ile anlaşmaktansa Kürt hareketi ile anlaşmaya karar verdi (Oslo müzakerelerinin sızdırılması ve 7 Şubat meselesinin bu kararda ne kadar belirleyici olduğu ayrı bir tartışma konusudur). Bu 2013 başı itibariyle mücadelenin gelişiminde “Çözüm Süreci” denen kritik bir evreye girildiğinin işaretini verdi. Cemaat bu vaziyette I. Demokratik Açılım sürecine paralel önceki mevzii çekilişini II. Demokratik Açılım süreci olan “Çözüm Süreci” ile mecburi bir çekilişe dönüştürmek zorunda kaldı. Erdoğan ise bir yandan siyasi sistemin içindeki AKİ nosyonlu Cemaat karşısında Kemalist İttihatçı (Kİ) damarın desteğini hissederek, diğer yandan ise Kürt hareketi ile kurduğu ittifakın barış zemininden hareketle Cemaat’in üstüne gidebilecek vaziyete eriştiği kanaatine sahip oldu. İlginç bir şekilde 2013 sonlarına doğru Barzani ile Diyarbakır’da yaptığı tarihî buluşma sonrası “Dershaneler Savaşı”nı başlattı.

Çatışma Mart yerel seçimleri öncesi kaçınılmaz bir sürece doğru evriliyordu ve nihayet 17 Aralık’ta “Yolsuzluk Soruşturması” başlatıldı. Anlaşılan oydu ki Cemaat Erdoğan ile Kİ damarın daha da yakınlaşmasına ve Ergenekon-KCK tutuklularının salıverilmesi sonrası oluşacak yeni bir ittifak düzenine geçiş öncesi harekete geçmenin elzem olduğu kanaatine sahip olmuştu. Erdoğan’ın bu ittifak üzerine oturtacağı seçim stratejileri ile gelecek seçimleri kazanabileceğini ve hatta Başkanlık sistemine dahi geçişe teşebbüs edebileceğini düşünmüş olabilirler.

Peki, mevcut çatışma nasıl sonuçlar üretebilir? Görüldüğü kadarıyla Milli Görüş kökenli AK Parti neo-Kemalist diye tabir edebileceğimiz siyasi sistemin içindeki Kemalist yapının aldığı son duruş ile işbirliğini geliştirip Kürt hareketi ile –Kuzey Irak-Irak Kürdistan’ı parantezi her geçen gün güçlenen hâliyle– daha kapsamlı bir barışa ulaşmaya çalışacak. Kuşkusuz bunun neo-Kemalist kadrolarla ne kadar mümkün olacağını bize zaman gösterecek. Bu arada Cemaat dışındaki tüm İslamcı grupların desteğini sağlayacak eski muhafazakâr ittifak düzenini mümkün oldukça korumaya çalışacak.

Cemaat ise resmî siyasi sistemin (bürokratik kademeler) dışında siyaset yapan Kemalist ve bilumum AK Parti karşıtı hareketleri destekleyerek kendi varoluşunu teminat altına alacak geçici ittifaklar geliştirmeye çalışacaktır. Bu durumda Kemalistler bir bakıma özellikle yerel seçimlere kadar ikiye ayrılmış bir vaziyette olacaklardır. Devlet içinde olanlar AK Parti’yi desteklerken dışında olanlar Cemaat’i destekleyen bir politikayı uygulayacaklardır. Aynı şeyin liberaller için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Makalenin ilk bölümünde ortaya konmaya çalışılan tablo veçhesinde Türkiye siyaseti çok parçalı yapısına tekrar geri dönmüş vaziyettedir ve bu duruma vaziyet etmek noktasında ülkenin birliğini sağlamaya dönük iddialar iki karizmatik liderin –Erdoğan ve Gülen- mücadelesinde müşahhaslaşacaktır. Ve Öcalan bu mücadelede belirleyici bir figür olarak varlığını koruyacaktır. Ayrıca seçim sonrası ortaya çıkacak tablo çerçevesinde Kemalist yapılanmanın nasıl karar vereceği mücadelenin karakteri bakımından önemli sonuçlar doğuracaktır. Burada iki senaryodan bahsedilebilir:

(1) AK Parti Zaferi: Kİ (Kemalist İttihatçılık), Abdülhamitçi bir ilhama sahip bir yapılanma izlenimi veren AK Parti hareketi içinde erimekle AKİ (Anti-Kemalist İttihatçılık) desteğine sahip Cemaat’in gelecekteki olası siyasi yapılanmasının bir sacayağı olma seçenekleri arasında bir tercih yapmak durumunda kalacaktır. Kİ kendi içinde bu seçenekler bağlamında bir uzlaşmaya varamaması halinde muhtemelen yukarıda kategorize edilen pozisyon alışlar çerçevesinde bölünecek ve tesiri daha da zayıflayan bir hareket olma vaziyetine terk edilecektir. Mevcut durum şeklen bir bölünmeye gidiş tablosu vermektedir.

(2) AK Parti Gerilemesi:Bu durumda AK Parti Kİ içinde erime ihtimali ile Cemaat’le olan eski koalisyonunu yenilemek arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır.

(a) İlk ihtimal halinde gerilemeye rağmen iktidarını koruma insiyakının egemenliğinde AK Parti 1989 yerel seçimleri sonrası ANAP’ının psikolojisine benzer bir hattı harekatı benimseyebilir. Ancak Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilme prensibinin getirilmesi ve mevcut Cumhurbaşkanı’nın ikinci kez seçilebilme imkanının anayasal düzende mer’i oluşu bakımından Türkiye’nin koşulları radikal bir biçimde 1989 koşullarından farklıdır. Dolayısıyla merhum Özal için geçerli olan şartların Başbakan Erdoğan için sözkonusu olduğu söylenemez. Sonuç olarak böyle bir tercih mevcut konjonktür bakımından Erdoğan için büyük sorunlar arzetmektedir. Bu ihtimal dahilinde Cemaat hem AK Parti içinde hem de dışında tüm siyasi seçenekleri zorlayabilecek imkanlara sahip olabilecektir. Kİ-AKİ mücadelesi derinleşecektir.

(b) İkinci ihtimal halinde post-27 Nisan e-muhtırası denklemine geri dönülmüş olacak; ancak bu defa Cemaat’in parti üzerindeki tesirinin daha da arttığı ve artacağı bir vaziyet oluşacaktır. AKİ program bu halde güç kazanacaktır.

Tüm senaryolardan çıkan ortak bir sonuç CHP’nin mevcut haliyle devam edemeyecek bir noktaya geldiği gerçeğidir. CHP ya Cemaat’in dizaynı altında Kemalist kimliğinden sıyrılan liberal sosyal demokrat bir partiye dönüşecektir ya da Kemalist ve Sosyal Demokrat iki ayrı çekirdeğe bölünecektir.

Mevcut seçeneklerden çıkan bir başka sonuç ise Kürt hareketinin Türkiye siyasi haritasındaki tüm kutuplaşma hatlarında ve senaryolarında belirleyici bir role yükseldiği gerçeğidir. Kürt hareketi mevcut “Çözüm Süreci”nde AK Parti’ye verdiği desteği AKİ desteğindeki Cemaat’e çevirmesi halinde hükümeti düşürebilecek bir güç dengesini sağlayabileceği gibi mevcut durumu sürdürerek Erdoğan’ın iktidarda kalışının teminatı güç noktalarından da biri olabilecek vaziyete erişmiştir.

Bu pek çok bakımdan Türkiye’nin uyguladığı Suriye politikasının Kuzey Suriye’de PYD realitesini yükselmesine dolaylı yoldan katkı yapması ile ortaya çıkan Rojava realitesini ve 2012 çatışmalarının kümülatif etkisini Türkiye’nin taşıyamayacak duruma gelişinin devlet aklı tarafından idraki ile Öcalan üzerinden Kürt hareketi ile sağlanan mutabakatın ve “Çözüm Süreci”nin doğrudan sonucudur. Dolayısıyla Kürt hareketinin bu rolünün şuurunda hem Gezi Parkı hadiselerinde hem de Cemaat ile yaşanan topyekun mücadelede taraf olmaması ya da en azından hükümet lehine sonuçlar oluşturacak şekilde çekimser kalması bu bakımlardan son derece anlamlıdır. “Çözüm Süreci” Kürt hareketini izolasyondan çıkartmış ve görece özerklik kazanmasını sağlamıştır.

Öcalan’ın Demokratik İslam Kongresi çağrısı bu bakımdan bir yandan Ortadoğu’daki mevcut mezhepsel gerginliklerde bir bakımdan da Türkiye’nin kendi muhafazakar kesimleri içindeki gerginlikler de Kürtlere hakem rolü kazandırabilecek anahtar üçüncü bir yolu açmaya matuf bir bağlama ayrıca işaret etmektedir.

Bütün bağlamlar dikkate alınırsa Türkiye’nin Dağılan Koalisyonu sonucu ülke sadakatlerin sürekli değişmesi temayülüne sahip yeni bir ittifaklar düzenine doğru ilerlemektedir. Ve pek muhtemelen Cemaat ile Kürt hareketi arasındaki ilişkinin yapısı, Ortadoğu’daki İran faktörü ve Erdoğan’ın son tahlilde seçim sonrası yapacağı tercih her şeyden çok bu yeni düzenin oluşum sürecine damgasını vuracaktır.

msofuoglu

YANDAŞ AKADEMİSYENDEN (PROF.DR. EBUBEKİR SOFUOĞLU) GÜNDEM ANALİZİ : “Başbakan gaz verile rek öldürülmeye çalışıldı”


Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu Başbakan Erdoğan’ın 2006’da arabasına gaz verilerek, uydudan arabasının kapıları kilitlenerek öldürülmek istendiğini iddia etti.

A Haber’de Zeynep Bayramoğlu’nun sunduğu Kadraj programına katılan tarihçi Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu 31 Mart 1909 ile 17 Aralık sürecinde benzerlikler olduğunu öne sürdü. Başbakan Erdoğan’ın 2006’da arabasına gaz verilerek, uydudan arabasının kapıları kilitlenerek öldürülmek istendiğini iddia etti.

2016’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin yenileneceğini hatırlatarak "Başbakan istenilen sözleşmeye imza atmayacaktır" dedi. 31 Mart seçimlerinin çok önemli olduğunun altını çizen Sofuoğlu Başbakan Erdoğan’ı diktatörlükle suçlayanları eleştirerek "Aptal aydınlar Başbakan’ın ufkunu anlamıyor" ifadesini kullandı.

31 MART İLE 17 ARALIK ARASINDA PEK ÇOK PARALELLİK VAR

Bugün yaşanan olaylar 31 Mart’a çok benziyor. Tek 31 Mart değil. Küresel güçler siz güçlendikçe sizin ayağınızı tökezletmekten vazgeçmez. Osmanlı tarihinde kesintiler olmuş. Padişahlardan bağımsız düşünürsek sadece padişahlar dersek Fatih, Yavuz Kanuni geliyor. Çok büyük sadrazamlar geçmiş Osmanlı tarihinden. Başbakan’ın konumu bugün Sadrazamlık konumu. Osmanlı tarihinde büyük devlet adamları pasifize edilip ortadan kaldırıldıktan sonra bir yenisi gelene kadar Osmanlı büyümesini durdurdu. 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra 42 yıl beklendi. Osmanlı tökezletildi bu tür operasyonlarla. Başka bir örnek, Gedik Ahmet Paşa, muhteşem bir sadrazam, Kırım’ı almış, Otranto’yu almış, ne yazık ki 1482’de öldürülmüş, Yavuz gelene kadar bekledi Osmanlı Sokullu Mehmet Paşa muhteşem bir sadrazamdır, ufukların sadrazamıdır.

Karadeniz ve Hazar’ı birleştirme projesi vardır, çalışmayı başlatmış, Süveyş’i açtırmak istemiş, Mursi’yi de bu açıdan değerlendirebiliriz. Cebeli Tarık Boğazı’na ulaşmış, Arap Baharı’nın geçtiği yerlere nüfuz etmiş ve öldürülmüş. Liderler kolay gelmiyor. Sokullu’dan sonra Köprülüler gelmiş 27 yıldır. Bürokrasi en kudretli sadrazamı Merzifonlu’yu öldürtmüş. Osmanlı bir 150 yıl dört devletle savaşmış Merzifonlu’dan sonra. Liderler pasifize edilirse o devlet bekleyecek. Birebir baktığınızda o kadar çok denk düşen noktalar var ki. Abdulhamit’e diktatör deniyordu. Abdulhamit’e isyan Taksim’de başladı. Gezi Parkı’nı unutmayın.Diktatör diyenler asıl diktatörü sonra gördüler. Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok cinayetleri bu dönemde mi oldu, asit kuyuları bu dönemde mi oldu. Abdulhamit’in bir kişiyi öldürdüğü vaki değildir. Abdulhamit en azıllı muhaliflerini cebine para koyup Avrupa’ya gönderdi. İttihat Terakki iktidara gelince faili meçhuller, idamlar olmuştur. Diktatör nasıl olunur İttihat Terakki gösterdi.

ABDULHAMİT DÜŞÜRÜLDÜ, KURŞUN ATMADAN 5 DEVLET KAYBEDİLDİ

Şimdi 31 Mart İsyanı tezgahlandığında, 2. Meşrutiyet’in ilanı için 30 yıl Abdulhamit ile uğraşıldığında bekledikleri hürriyet, kardeşlik, eşitlikti. Meşrutiyet ilan edilirse ülkede birlik bütünlük sağlanacaktı. Bunlarla Jön Türk kongrelerini yaparken Taşnak Sutyün gibi terör örgütleriyle kongre yaptılar. Derler ki biz bütünlüğü sağladık. Abdulhamit’in arabasına bomba koyan terör örgütleriyle işbirliği yaptılar. Prens Sabahattin, Ahmet Rıza grubu ile ayrılığa düştüler. Tüm hedef Abdulhamit’i düşürmekti. Sonra ne oldu, İkinci Meşrutiyet ilan edilir edilmez, tek kurşun atılmadan, 5 devlet toprağı kaybedildi.Girit, Kıbrıs, Bosna, Doğu Rumeli. 1908’e kadar biz Adriyatik’e kıyısı olan devlettik.

BU BAŞBAKAN’A 2016’DA MONTRÖ’YÜ İMZALATAMAZLAR

Abdulhamit tahta çıkar çıkmaz onların istediği padişah olmadığı anlaşılınca borcunu bir defada ödeyeceksin tek şartımız Mithat Paşa’yı affetmeniz dediler. Mithat Paşa üzerine niye düşüyorlar? Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin imzalanması yakınlaşıyor 2016, Kırım Ruslarca ilhak edildi. Bunlar tesadüfi değil. Bir müteahhit bir arsayı beğenir, satın alır, arsa sahibi satmak istemez, bu satmıyor ama çocuğu satmak istiyor. Der ki ben bunun babasını öldürürsem ben bu araziyi alırım der. Abdulhamit ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokmayacaktı. Mithat Paşa ülkeyi 93 Harbi’ne soktu. Abdulhamit sokmayacaktı. Birinci Dünya Savaşı öncesi Mithat Paşa muktedirdi, ülkeyi savaşa sokacak kişiyi aradılar. Almanlar ülkeyi savaşa sokacak kişiyi iktidara getirmek istedi. Abdulhamit ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokmayacağı için düşürüldü.

2016’da Montrö Anlaşmasını bu Başbakan’a imzalatamazlar. Rusya’nın sıcak denizlere inme manevrasıdır. resmin büyüğünü göremezseniz kaybedersiniz. Ortadoğu kaynakları Türkiye’ye akıyor. Kaynaklar eskiden Amsterdam, Brüksel’e akıyordu. Batı’daki krizleri başka türlü değerlendirmeyin Ağaoğlu’nun ofisinden açıklama yapıldı, şunu diyor, "iki üç günlük gözaltı sürecinde Ağaoğlu ofisinden üç dört milyar Dolar ya da Euro değerinde satış yapıldı" Ortadoğu’ya. Ağaoğlu gibi işadamları Ortadoğu’ya satış yapıp, Ortadoğu’dan sermaye çekiyor. Başbakan bu yüzden tehlikeli. O paralar Avrupa’ya gidiyordu. Yağmurun altında ıslanan araziyi alacak diye El Maktum için kıyamet koparıldı. El Makdum İngiltere’de Kraliçe tarafından karşılandı.

Mursi indirildi çünkü Süveyş’i Türkiye’ye kullandıracaktı. Abdulnasır, Süveyş’i millileştirdi, savaş açıldı kendisine. Süveyş şah damarıdır. birinci Dünya Savaşı Süveyş yüzünden çıkmıştır. Abdulhamit Hicaz Demiryolu ihalesini Almanya’ ya verince İngiltere Süveyş’i işgal etti. Mursi’yi bundan bağımsız düşünemeyiz. istediğiniz kadar fabrikanız olsun, satamazsanız olmaz. Başbakan da bunu yaptı artık satacak imkanlara kavuşacaksınız. Toros tünelleri, Hicaz Demiryolları bugün yapılanlara bakın, hızlı trenler, bölünmüş yollar, yollar ticaret için önemli.

APTAL AYDINLAR BAŞBAKAN’IN UFKUNU ANLAMIYOR

Başbakan’ın aptal aydınlar tarafından anlaşılamayan ufku, Kanal İstanbul’dur. Panama ikinci kanalı atıyor. Büyük resmi görmeyip "rüşvet yolsuzluk" diyorlar. Neresi rüşvet yolsuzluk? Ülke kuşatılmış halde. Genelkurmay, Cumhurbaşkanılğı Başbakanlık dinleniyor. Senin dik duran bir liderin var. Davos neyi ifade ediyor, Türkiye’nin onurunu, haysiyetini ifade eden bir Başbakan var. Yunan gazetesi bile "bunu birisi İsrail’e yapmalıydı" diye yazdı. Diplomasi kuralları efendi ülkelere şöyle itaat edeceksiniz denilen teşrifat kuralıdır. İsrail uluslararası Madrid Görüşmeleri’ni "Cumartesi benim Şabat’ım" deyip çekip gidiyor.

BAŞBAKAN ANA CADDEDE BİR YÜRÜDÜ O İŞ BİTTİ

Arap Baharı bir projedir. Condoliza Rice’ın makalesini okuyun. 22 ülkenin rejimleri, coğrafyası, sınırları değişecek. Washington Post’a yazmış. İngiltere Mursi’yi o yüzden devirdi. "Arap Baharı" denildi, bu kadar operasyon yapıldı. Başbakan’ın bütün gayretleri Tunus ve Mısır’da Türkiye dostu kişiler seçildi. Türkiye dost elini uzattı. Yunus Emre ve Yurt Dışı Türkler kuruldu. Arap ülkelerinde altı büyükelçilik vardı. Bunun neresi diplomasi? Kırım’da çalıştım bir yıl. Kırım Tatarların Rus mafyası öldürüyordu, Başbakan geldi Kırım’ın ana caddesinde yürüdü o iş bitti. Şimdi Türkiye eski tarihi kodlarını hatırladı. Montrö’yü ihmal etmeyin, Kırım Ruslara hediye edildi. Batı’nın Kırım’ın Ruslarla işgali karşısındaki cümlelerine bir bakın, çok komik. ABD, Ukrayna’da daha fazla ileriye gitme diye açıklama yapıyor. Ruslar Güney’e iniyor. Türkiye tarihi kodlarını hatırladığı için. Mursi iktidarda kalsaydı, Suriye Türkiye’nin istediği gibi dönüşseydi ne olacaktı? Sizinle işbirliği yaparlarsa bütün Arap ülkeleri buna uyar. Batılılar bunu iyi bildiği için Dubai’de bu ülkenin ileri gelenlerini toplayıp, "Türkiye güçlenirse sizin petrollerinizden pay alır" dendi. Türkiye’nin güçlendiğini Türkiye’dekiler göremiyor. Başbakan gibi bir lider kaybedilirse Türkiye içine kapanacak.

BAŞBAKAN ARABASINA GAZ VERİLEREK ÖLDÜRÜLMEYE ÇALIŞILDI

Bu hadiselerin rüşvet ve yolsuzlukla ilgisi olmadığı açık . MİT tırlarına yapılan operasyonla rüşvet ve yolsuzluğun ne ilgisi var. Bu ülkenin başbakanı arabasında öldürülmeye çalışılmadı mı? Niye öldürmeye çalıştınız? Arabası uydudan kilitlendi ve gaz verildi ve arabasının camı balyozla kırıldı. Büyük bir şanstı. 60 saniye sonra Başbakan’a ulaşılsaydı Başbakan ölmüş olacaktı. MİT tırlarına yapılan saldırın rüşvet ve yolsuzlukla ne ilgisi var. CIA aracına operasyon yapılabilir mi?

O kadar aptal var ki karşımızda. Rüşvet Yolsuzluk diyor, MİT tırları ile alakasını kur. IHH deposuna yapılan baskınla ne ilgisi var. Buyrun bunu anlatın. Dışişleri Bakanlığı’nın dinlenmesinin rüşvet ve yolsuzlukla ne alakası var. İçine kapanacaksın, liderin kaybolacak. Bir öğretim görevlisiyim, tarihte bunları çok gördüm. Bir Sokullu Paşa’nın daha kaybına bu milletin tahammülü yok. Ey sevgili vatanseverler, çıkartmalar yapıştırıyorsunuz, bu vatan değil mi, bu kuşatılma değil mi? Argela Merkel’e de yapıldı. Başbakan’ın miting miting bağırıp söylemeye çalıştığı buydu. Sözüm ona bazı aydınlar Başbakan’ın üslubunu aşırı buluyoruz. Herkes size saldırıyor Başbakan’ın psikolojisini düşünün. Niye Başbakan bu kadar agresif, herkes size saldırıyor, sessiz sakin konuşacaksınız. Dinleme olayı Başbakan’ın haklı olduğunu ortaya koyuyor. Feryat ediyor. 31 Mart öncesinde Abdulhamit çok uyardı. 31 Mart isyanında aydınlar Abdulhamit aleyhinde yürüdü. Millet artık bu küresel operasyonu anladı. Tahttan indirilme fermanını, gayrimüslimler verdi, bu kadar zulüm olur mu? Emanuel Karasu kimdi biliyor musun, padişahın huzuruna gelen, Filistin ile teklif getiren kişiydi. Bu 31 Mart çok önemli.

GÜNDEM ANALİZİ /// KURTULUŞ TAYİZ : Yeni Türkiye için.


kurtulus.tayiz

Paralel devletin en önemli becerisi bugüne kadar kendisini gizlemeyi başarmasıdır. Bunu, sahte düşmanlar, yapay korkular üreterek gerçekleştirdiklerini düşünüyorum. “Ergenekon” soruşturması adı altında koparılan yaygaranın, çıkarılan gürültünün asıl sebebi buydu; Gülen çetesinin devleti ele geçirme çalışmalarını gizlemekti! Şuradan buradan topladıkları, bir araya getirdikleri, alakalı alakasız sanıklarla “büyük hikâyeyi” kurmayı başardılar. Oysa topluma tehdit olarak sundukları kişi ve çevreler, Gülen çetesinin yanında kumdan kaleler inşa eden, tahtadan kılıçlarla savaşa tutuşan çocuklar gibi kalıyor. Ergenekon soruşturmalarının sonucunda ortaya çıkan örgütle, paralel örgütün boyutlarını karşılaştırın; Silivri’ye hapsedilenler Gülen çetesinin yanından geçebilir mi? Asıl tehdit, asıl Ergenekon sizce hangisi?

Kanımca, Türkiye için asıl tehdit olan Gülen çetesi, yıllarca yapay tehditler, sahte düşmanlar üreterek kendisini gizledi. Oysa asıl tehdit devletin kılcal damarlarına kadar sızan bu yapıydı. Devletin tepesindeki isimlerin aldığı nefesi bile izleyip kontrol etmeyi başarmış bu yapı. Üstelik ramak kalmış devleti tümden ele geçirmeye…

Ancak başaramadılar. Şimdi ellerinde kalan imkanlarla, biriktirdikleri son cephanelerle taarruza geçiyorlar. Bir süre daha benzer sabotaj girişimlerini sürdüreceklerdir. Devletin tepesi ise bu gücü tasfiye etmekte kararlı. Toplumun büyük bir kesiminin, özellikle seçim öncesi çok daha fazla netleşen bu büyük resmi okuyabilmesi, kendisine bu tabloda aydınlık bir yer bulma isteği, iktidarın kararlılığını pekiştiriyor. En son yapılan sızdırma artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını gösterdi.

Ayrıca devletin yeniden yapılandırılması gereğini de ortaya koydu. Bunu bir şans olarak da görmek gerekiyor. Paralel devletin son saldırılarıyla birlikte 30 Mart yerel seçimleri, Türkiye için bir “milat” olma özelliği kazandı. Seçimlerin ardından öncelikli iş, devletin içindeki bu çetenin temizlenmesine başlamak olmalı ki, hükümetin bu kararlılıkta olduğunu Başbakan Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği açıklamalarından anlıyoruz.

Bu açıdan Türkiye, yarın tarihi bir gün yaşayacak. Seçmenler sandık başında aslında eski Türkiye ile yeni Türkiye’yi oylayacak. Gülen cemaati, CHP ve MHP koalisyonu, eski Türkiye’yi temsil ediyor. AK Parti ise yeni Türkiye’yi. Buna BDP-HDP’yi de dâhil etmek gerekiyor. Zira Kürt siyasal hareketi de çözüm sürecinde kararlı davranarak, tercihini yeni Türkiye’den yana yaptı.

Türkiye’yi vesayet zincirinden, devlet içindeki Gülen çetesinden temizleyecek kararlılıkta, inançta, vizyonda tek güç var; bu da AK Parti ve Başbakan Erdoğan. Toplumun büyük bir kesimi, geleceklerini bu kararlılıktan cesaret alarak kuruyorlar.

Başbakan Erdoğan’ın ve bir avuç hükümet üyesi ismin kararlı duruşu ve cesareti olmasaydı, bugün Türkiye Gülen çetesinin esiri haline gelmişti. Bunun çok önemli bir başarı olduğuna inanıyorum. Seçimlerden sonra Erdoğan’ın, bu iradeyi sürdüreceğine ve devleti, toplumun ihtiyaçlarını azami oranda ele alıp, daha çok sese kulak vererek yeniden yapılandıracağına inanıyorum.

Bu yüzden benim oyum yeni Türkiye’ye…

GÜNDEM ANALİZİ /// Fidel Okan : Bütün savaşları 30 Mart’tan sonra başlayacak !


Ardan Zentürk’ün sunduğu ‘Moderatör Gece’ programına telefonla bağlanarak konuk olan Avukat Fidel Okan çarpıcı açıklamalarda bulundu.

VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

Yirmidorthaber.com – Fidel Okan gündeme ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Okan, kayıtların uluslar arası alanda bir takım istihbarat ajanlarına peşkeş çekildiğini açıkladı. Vatana ihanet dinlemeleri ve yayınlamayı yarından itibaren yalanlama yapacaklarını söyledi.

Bütün savaşlarını 30 Mart’tan sonra başlatacaklarını söyleyen Okan, TSK boyutunu da bu süreçten sonra göreceğimizi açıkladı.

Fidel Okan’ın açıklamaları şöyle oldu:

BAŞBAKAN’IN KONUŞMASI AÇIK BİR HAYKIRIŞTIR

Başbakan’ın konuşması gerçekten yürek burktu. Açıkçası bu bir haykırıştır. Bu halde bile insanlara bir şeyler anlatmaya çalışıyor.

BAŞBAKAN’IN BAKANI İLE KONUŞMASINI YAYINLAMAK ZATEN AÇIK TEHDİTTİR

Şimdi geldiğimiz nokta şu: Ulusal güvenliğimizin tehdit altında olması esasında bu mevcut tapelerden kaynaklanmıyor. Ama bir Başbakan’ın bir Bakanı ile yaptığı görüşme bir internet sitesinde yayınlanıyorsa Türkiye’nin uluslar arası alanda prestiji zaten yerle bir olduğu gibi bu da açık bir tehdit niteliğidir.

DEVLETİN İMKANLARIYLA HERKESİ DİNLİYORLAR

Bu yapı devletin içerisine sızmış bunu emniyet vasıtasıyla gerçekleştiriyorlar. İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan bulunan emniyetçiler vasıtasıyla bunu yapıyorlar. Tüm herkesi dinliyorlar. Devletin bütün imkanları kendi ellerinde.

KAYITLAR İSTİHBARAT AJANLARA PEŞKEŞ ÇEKİLİYOR

Bu dinlemeler bu yapı tarafından gerçekleşiyor ve gerçekleştiği gibi buradan alınan kayıtlar uluslar arası alanda bir takım istihbarat ajanlara peşkeş çekiliyor. Ben bunu aylardır ifade ediyorum.

YARINDAN İTİBAREN “BİZ YAPMADIK” DİYECEKLER AMA…

İşte şu anda bu yayınların mevcut yapı tarafından yapılıp yapılmadığı çok önemli değil. Bu yapının bu yayınların şuanda yayılmasında çok büyük katkısı var. Bunun müsebbibi bunlar. Yarından itibaren “biz bunu yapmadık”, “biz bunu yayınlamadık” demelerinin bir anlamı yok. Bunun kendileri aleyhine döneceğini bilecek zekaya sahip insanlar bunlar.

SAVAŞLARI 30 MART’TAN SONRA BAŞLAYACAK

Bütün savaşlarını 30 Mart’tan sonra başlatacaklarını söyleyen Okan, TSK boyutunu da bu süreçten sonra göreceğimizi açıkladı.

Bunların bütün savaşları 30 Mart’tan sonra başlayacak. Şuana kadar yürüttükleri sadece psikolojik savaştır. Bütün sistemlerini buna göre ayarlamışlardır ve meselenin TSK boyutunu biz 30 Mart’tan sonra göreceğiz. Bu paralel yapılanmanın sadece emniyet içinde olmadığı, oralara da sızdığını, oralarda da neler yapacağını Türkiye görecek.

TARAFGİRLİK OLUŞMAMASI LAZIM

Bu kadar tehdit altındayken devlet aklıyla hareket edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başbakan’ın bu anlamda çok yalnızlaştığını düşünüyorum. Bir takım bilgiler zamanında düzgün bir şekilde iletilmiyor. Kriz masasının daha yoğun çalışması lazım. Burada bir seçim yok, burada bir savaş var. Burada bir tarafgirlik yaratmamak gerekiyor.

GÜNDEM ANALİZİ /// Erhan BAŞYURT : Tarihi açıklamalar ve tarihi skandallar


ebasyurt

Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında İstanbul İstihbarat Şube Müdürü olan emekli Emniyet Müdür Yardımcısı Ali Fuat Yılmazer, BUGÜN TV’de Tarık Toros’a üç ayrı programda konuk oldu ve her defasında çok çarpıcı açıklamalar yaptı.

Türkiye’nin gündemine aylarca damgasını vuran operasyon ve gelişmelerin arka planına ilişkin tarihi nitelikte bilgiler verdi.

İktidara yakın kaynakların adres olarak Camia’yı gösterdikleri birçok olayın aslını anlattı.

Kamuoyuna farklı yansıtılan şike davası, Oda TV davası, KCK ve 7 Şubat soruşturmalarına ilişkin bilinmeyenleri dile getirdi.

Ali Fuat Yılmazer’in şoke eden açıklamalarını önce kısa kısa bir özetleyelim:

Tüm operasyonlar Başbakan’a bildirildi

– Başbakan’a ERGENEKON‘un her dalgası öncesinde süreçlerle ilgili bilgi sundum. 30-40 kez görüştük. Adli süreçler konusunda da bilgilendirdik. Başbakan operasyonları teşvik etti ve arkasında durdu. Tutuklamalar Başbakan’ın bilgisi dahilinde gerçekleşti.

– Başbakan, Genelkurmay eski Başkanı İlker BAŞBUĞ‘un soruşturma süreci ile ilgili de bilgilendirildi. Kendisine adli süreçle ilgili bilgi veren Başsavcı Vekili’ne “MUTLAKA TUTUKLANSIN“ dedi. Sonrasında da tutuklamayı eleştirdi. Bu, önemli bir kırılmaya neden oldu.

– Başbakan, ŞİKE soruşturması ile ilgili öncesinde çalışmayı yürüten birimler tarafından bilgilendirildi. ‘SAĞLAM ÇALIŞILMASINI” istemiş. “ÇOK MEMNUN OLMUŞ“ ancak seçimlerden sonraya dosyanın tehir edilmesini istemiş.

– Başbakan, ODA TV konusunda “Buna bir bakın” diye bizi yönlendirdi. İstihbarat’ta bir çalışma başlattık. Soruşturmayı yürüten Organize Şube’dir. Tüm soruşturmalarda olduğu gibi, Başbakan’a bütün safahat hakkında dönemin emniyet müdürü bilgileri verdi. Adli safhada kimlerin gözaltına alınacağı bilgisi de kendisine iletildi. Oda TV tutuklamaları sonrasında görevden alındım. Ama Oda TV’de ben yoktum. Rahatsızlık olsa, Organize Şube ve Çapkın görevden alınırdı. Tutuklamayı isteyen savcılara da bir şey olmadı. Benim görevden alınmam Ergenekon ve KCK ile alakalıdır.

KCK eylemcileri MİT ile iltisaklı çıktı

– Başbakan’ı KCK soruşturmaları sürecinde hep bilgilendirdik. KCK eylemlerine karışan birçok ismin MİT ile iltisaklı olduğunu tespit ettik. Başbakan’a sununca o da şaşırdı. MİT örgüte nüfuz etmiş ama eylemleri önleyici tek bir gayreti yok. Her tutuklama dalgası öncesi Başbakan’ın onayı alındı. Prof. Büşra Ersanlı’nın tutuklamasına verdiği destek medyaya da yansıdı.

– Başbakan’a, 7 ŞUBAT operasyonu öncesi savcılığın bize gözaltına alınmasını bildirdiği MİT mensubu 4 ismi İstanbul Emniyet Müdürü bildirdi. Hakan Fidan ismi bize bildirilmemişti. “Nereden çıktı” demedi. Fidan ve 4 MİT yöneticisi, KCK eylemlerine karışan MİT ile iltisaklı kişiler hakkında bilgi almak için çağrıldı, tutuklanmak için ya da Oslo ile ilgili değildi. MİT’in Öcalan’ın el yazısı talimatını Kandil’e götürerek karakol baskınları yaptırdığını tespit ettik.

– Başbakan’ın ofisinde bulunan “BÖCEK” için bize söyleselerdi, çevre taraması yapıp dinlemenin nereye aktarıldığını tespit ederdik. Ama bulanlar bunu yapmamış. “Böceği kim bulduysa, oraya da o koymuştur.“ Bulanı biliyorum ve özellikle söylüyorum.

MİT bombayı örgüte geri verdi

– KCK tutuklamaları sürecinde kamuoyuna menfi bir algı vermek için kullanılan “PLASTİK KELEPÇE“ görüntüsü Bakan BEŞİR ATALAY’ın senaryosudur. Kelepçeleme, tek sıra haline dizme talimatını bizzat Atalay vermiştir ve sonrasında da emniyet fotoğrafları ile kamera kayıtları medyaya sızdırılarak operasyon yapılmıştır. İçişleri Bakanı İDRİS NAİM ŞAHİN’i de görevinden Öcalan aldırmıştır…

– DEVRİMCİ KARARGÂH militanlarını Kandil’e götürüp eğitim verdiren, Avrupa’ya geçiren MİT’in elemanları. MİT, KCK’nın içine sızmış olmasına rağmen, Mehmet Metiner’e yönelik suikast planını emniyet tespit ettikten sonra, emniyete bilgi verdi. Sonrasında da kendileri ile görüşen Metiner’i işin ciddi olmadığına inandırdı. MİT, PKK ile “barış” görüşmeleri yürütürken, hiçbir saldırının önlenmesini sağlamadı. Hatta MİT etkisiz hale getirilip teslim ettiğimiz bombayı tekrar örgüte verdi.

– TEVHİD-SELAM örgütü, 2011’den bu yana takip edilen Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’yı öldüren örgüt. Türkiye’de İran ile irtibatı en güçlü terör örgütü. Lider kadrosu tutuklu ama faaliyetlerini sürdürdükleri görülüyor. İstanbul Ulus’ta Koç Köprüsü’nde 2011’de yapılan saldırı bu örgütün işiydi. 3 yılda dinlenenlerin de görüştüğü isimler eklenerek, “7 BİN KİŞİ DİNLENDİ“ denildi. Operasyon deşifre edildi, o ajanlar da kaçtı.

İçişleri Bakanı’na bile operasyon yapıldı

Ali Fuat Yılmazer’in açıklamaları net şekilde gösteriyor ki, Başbakan bizzat Ergenekon, KCK, şike ve Oda TV gibi tüm soruşturmalara onay ve destek verdiği halde, bu süreçlerle ilgili gelecek siyasi tepkileri törpülemek için sürekli Camia’yı hedef göstermiş.

Kamuoyu hilaf-ı hakikat beyanlarla yanıltılmış ve muhtemel “öfke” yönlendirilmiş.

İkincisi, Türkiye terörle mücadele konusunda ciddi zaaflar yaşamaktadır. Bazı devlet kurumları birtakım terör eylemlerine vakıf oldukları halde “önleyici istihbarat“ bile yapmamaktadır. Çözüm süreci gerekçesiyle, devletin güvenlik birimlerine ve yargı mensuplarına, hatta İçişleri Bakanı’na “üst düzey yetkili“ isimler tarafından “operasyon“ yapılmıştır…

Arka arkaya tarihi nitelikte 3 program yaparak yakın dönemin önemli tanığını konuşturmayı başardığı için Tarık Toros‘u tebrik ediyorum.

Cesur açıklamaları ve kafaların karışık olduğu süreçlere ilişkin ufuk açıcı bilgiler sunduğu için de Ali Fuat Yılmazer‘i kutluyorum.

Sular durulduğunda, Türkiye tüm bu iddialar ile mutlaka hesaplaşacaktır. Tüm bu iddialar en azından tarihe düşülmüş notlardır…

Zihinler tamamen aydınlanana kadar mutlaka yeri ve zamanı geldikçe konuşulacaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Murat Çelik : Üç buçuk ay önceki o fuar…


Aşağıdaki yazıyı, 5 Aralık 2013 tarihinde yazmıştım. Yazının yayınlanmasından sadece 12 gün sonra, ’17 Aralık vakası’ yaşandı.

O günden bu yana da vakalar vakaları izledi, izliyor. Her yeni vaka, gündemi bir kez daha şekillendirdi. Aslında yıllardır bazı kurumların ve birçok kişinin kaderini şekillendirdiği gibi.

Son dönem gündeminin anlam ve önemine binaen bir kez daha okuyalım istedim üç buçuk ay önceki bu yazıyı.

Tabii aşağıda yer alanların, konunun sadece küçük bir kesiti olduğunu unutmadan.

Buyurun…

“Ajanların böcek mesaisi

Emniyet İstihbarat, Jandarma İstihbarat ve MİT’ten (Milli İstihbarat Teşkilatı) onlarca istihbarat görevlisi ile yabancı ülkelerin Ankara büyükelçiliklerinde görevli istihbarat elemanları bir aradaydı dün Ankara’da.

5 yıldızlı bir otelin küçük bir salonundaki ‘spesifik bir fuar’da.

‘Özel güvenlik ekipman fuarı’ doğrudan istihbarat faaliyetinde bulunan kişi ve kurumlara hitap eden bir çalışmaydı.

‘Fuar’ dediysem öyle günlerce süren, büyük bir organizasyon değil.

Dün sabah başlayıp akşamüzeri biten, günübirlik bir fuar.

İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nin organize ettiği, sadece İngiliz firmalarının yer aldığı küçük bir tanıtım faaliyeti.

Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün dünyayı dinlediği gerçeğinin ortaya çıktığı şu dönemde, yakın tarihte ‘istihbarat’ denildiğinde dünya çapında üne sahip İngilizler, küçük çaplı bir ‘gösteri’ yaptı Ankara’da.

***

Hepimizin ‘böcek’ takma adı (!) ile bildiğimiz takip ya da dinleme cihazları…

Ses, görüntü ya da veri aktarma sistemleri…

Sinyal kesiciler, yani ‘jammer’lar…

Kriminal incelemelerde kullanılan parmak ve avuç içi izi ile ıslak imza tespit aygıtları…

Gece görüş sistemleri…

İngiliz firmalarının yetkilileri, ‘işin ehilleri’ne uygulamalı şekilde anlattı yeni teknoloji ürünü donanımları.

***

Tesadüfen görüp girdiğim salonda, bir gazeteci olarak (hatta galiba tek gazeteci olarak) benim dikkatimi çeken ise böcekler ile böceksavarların aynı salonda buluşmuş olduğuydu.

Bir masada ‘sıva altı’ tabir edilen, yani ‘tesisat içi’ cihazlar… Yani duvar ve benzeri yapıların içine yerleştirilen ‘gizli ortam dinleme’ faaliyetlerinde kullanılan vericiler; bir başka masada, o dinleme cihazlarını tespit etmeye yarayan dedektörler sergileniyordu.

Zehrin yanında panzehirinin satışa sunulması misali…

***

Herhangi bir mekânda gizli dinleme cihazı bulunup bulunmadığını belirleyen dedektör sisteminin, MİT ve Emniyet İstihbarat’ın envanterinde bulunduğunu duydum salonda.

Hatta Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ankara Subayevleri’ndeki konutunda yer alan ofisinde bulunan böceğin de bu ekipman ile yapılan arama sonucu tespit edildiğini…

***

Dün ajanlar ‘böcek mesaisi’ndeydi yani Ankara’da.

Salon, dünyada istihbarat faaliyetlerinin geldiği noktanın ve bu iş yapılırken kullanılan teknolojinin ulaştığı boyutun gözler önüne serildiği bir laboratuvar gibiydi.

Unutulmaması gereken de şuydu bence:

Sergilenen ve tanıtılanlar yalnızca görünen, herkesin görebildiği kadarıydı. İşin, görülmesinde sakınca olmayan ve sektörün satış yapmak için masaya koyduğu kısmı.

Göremediğimiz, dolayısı ile de bilemediğimiz daha neler var onu bilmiyoruz.

Bilmediğimizi biliyoruz.”

GÜNDEM ANALİZİ /// MAHİYE ERGÜL : İstihbaratçıların Da Ergenekon’u Varmış.


İstihbaratçı Ergenekoncular varmış. Onlar da Ergenekon’muş.

Başbakan öyle bağırarak söylüyor ki derin dünya devletinin efendileri duysun istiyor. Ergenekon’un inlerine girdiğini duyuruyor.

Artık biz de kör değiliz, yöntemini öğrendik, Başbakan kime Ergenekon diyorsa büyük efendiye karşı hata yapmış birileri var, orada bir “ulusal direnç noktası” var demektir.

Anlıyoruz ki F.Gülen ile paslaşarak ABD’nin önündeki engelleri temizliyorlar.

Bildiklerini halka açıklamaktan başka çaresi kalmamış bir halde Bugün TV’de yayına çıkıyor İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer. “İlker Başbuğ paşayı bile başbakan istedi biz tutukladık” diyor. “Terörist canlı bombaları biz yakaladık” diyor. Tam bu sırada yabancı teröristlerle çarpışıyor polisimiz. Alt yazı geçiyor, Mersin İstihbara şubesinde onlarca polis sürgün edildi… Tıpkı Türk askerini PKK’ya karşı gönülsüz koydukları gibi, yabancı terörsitlere karşı da Türk polisini gönülsüz koymak istiyorlar gibi algılıyorum.

Eğer daha önce Türkiye’ye örülen emperyal kumpasları az çok biliyorsanız, siz de böyle düşünürsünüz. Büyük savaşın ortasındayız. İki kere düşünmek gerek. Emniyet İstihbarat birimleri düne kadar kime hizmet ettiklerini değil, bugün kimin işine gelmeyen bir tutum aldılar acaba, diye düşünmek gerek.

Türk istihbarat birimlerini hedef aldığına göre, BOP eş başkanı başbakanımız, ABD planına engel teşkil eden bir tutum görmüş ki affetmiyor, kükrüyor. Çünkü, iç savaşa bizi sokmak için tetikçilerinin geçiş yollarını kesmek, bunun için de erken haber almak gerekir; yani istihbaratın en çok gerektiği dönemdeyiz. Hiçbir ailenin can güvenliği kalmadı.

Böyle bir zamanda Türk Emniyet Teşkilatının aciz kalmasını kim ister, bunu anlamak için bu işten kimin kârı varsa ona bakacaksın. Küresel savaş baronları… En ucuza mal ettikleri intiharcı gençleri, daha üzerindeki patlayıcıyı patlatamadan, yani canlı bombayı canlı yakalayan emniyetçiyi her kim görevde istemiyorsa, durup düşüneceksin.

Bence bu konuda doğru söylüyor Ali Fuat Yılmazer. Gençlerin bedenlerini dinamit olarak kullanmasına engel oluyorsanız sizi bu görevden kim neden uzaklaştırır, düşünmek lazım.

Allah adına insan öldürenlere nasıl engel olunur, buna birazcık kafa yoralım.

1. Uzun vadede; sosyal devlet, herkese iş, bilimsel eğitim ve laik devlet yönetimiyle.

2. Kısa vadede; iyi çalışan İstihbarat birimleriyle…

Bizde, birinci şıkta yer alan “sosyal devlet” yok edilerek her türlü teröre zemin hazırlanmış, sıra ikinci şıkka gelmiştir.

Başbakan kendini çok güvende hissetmese “Yeni Ergenekon” adıyla istihbarat birimlerinin tasfiyesine başlamazdı. Bu birimleri Teşkilatı Mahsusa ile ve İttihatçılarla eşleştirmesi de manidardır. Çünkü Türk istihbaratının deneyim kökeninde Kuvayi Milliye’yi zafere götüren Teşkilatı Mahsusa vardır.

Türkiye NATO çarkına sokulduğunda Türk istihbarat birimleri komünist avlamak için kullanıldı, yıllarca böyle sürdü. Sonra PKK şehir eylemlerini engellemek için görev aldılar. Ancak şimdi durum değişti, etnik ve dinsel çatışma çıkartmak için dışarıdan gelen yabancı teröristlere göz yummaları isteniyor, böyle görünüyor. İşte bu noktada istihbaratçılar da aileleriyle birlikte bu topraklarda yaşadıklarını hatırladılar ve “Vatansever olmak” galebe çaldı. Bunun başka türlü izahı yoktur. Onun için onlara da Ergenekon dediler.

Tansu Çiller’in 1995’de Dünya Bankasına söz verdiği hizmet kalemlerinin sektöre devredilmesinde hangi kalemlerin devir işlemleri tamamlandı tek tek bakın isterseniz. Kendisi başbakanın özel danışmanı olarak bu göreve devam ediyor.

Eğitim… Bitti (SPAN adlı Amerikan tekeline çalışıyor, “faTih” projesi odur)

TSK ….. Bitti (BM’ye çalışıyor)

Güvenlik… Bitiyor (Küresel çeteye direnen birim tasfiye diliyor)

Diyanet… Bitiyor. (Onun da Ergenekon’u varmış!)

Hukuk…. Bitti

Biten hukuka son örnek; 24 Mart 2014 günü Em.Kıd.Hak.Hv.Alb.Ahmet Zeki Üçok’un Askeri Yagıtay’da duruşması… Hukuk’un artık nasıl işlediğini görmek için bu duruşmaları izlemenizi isterim. O gün savunma tanığı iki kişi dinleniliyordu. Ancak esas hakkında mütalaa da aynı güne verilmişti. Sanıklardan savunma istendi, savunma hazırlama süresi bile yoktu, mahkeme karar için çekildi ve 3’e karşı 2 oyla mahkümiyet kararı çıktı. Bir önceki mahkemede ise, davaya konu belgeyi usule aykırı düzenlemekten sanık olması gereken kişi tanık olarak geldi ve ona sanıkların soru sorması bile engellendi. Seçimlerin öncesine sıkıştırılmış bir mahkümiyet kararı daha çıktı.

Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Kayseri’de cemaatin TSK’ya sızmasına karşı dava başlatmıştı, ona yapılan suçlama buydu; cemaatin askeriyeye sızmasını deşifre etmek…

Cemaatle yüzyüze gelinen tek dava buydu. Hani, cemaatle kapışıyordu başbakan? Asla inandırıcı değil. Cemaati besledi şimdi CHP’nin kucağına atıyor. Talim Terbiye’yi kapattı, verdi TUBİTAK’a, şimdi yerel yönetimlerde ders kitaplarını beraber basıp dağıtacaklar. Daha geniş olanaklar açıyorlar cemaate. Hatta Diyanet de Ergenekon ilan edilecek yakında, çünkü onun da lağvedilerek “din sektörü” yaratılması BOP programında var. Başbakanın BOP eş başkanlık görevinde bu da var.

Cemaate yakın olanları Emniyet içinde tasfiye ediyorlar numarasına inanmayın. Tasfiye edilen sosyal devletimizdir ve Emniyet İstihbarat biriminde kalan son direnç noktalarıdır. Görülen odur ki İstihbarat Dairesi dümdüz ediliyor, sonra da kapatılacaktır. Çünkü küresel savaşlar çağı başladı, iç savaşı bize sıçratma noktasına geldiler, koruma reflekslerimizin de tarumar edilmesi gerekiyor.

Bebelerimizi iç savaş bekliyor. Biliyoruz ve ellerimiz armut topluyor!

Maalesef bu seçimler hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Gönülsüz oy vereceğim.

Eğitimci YazarMahiye MORGÜL, 25 Mart 2014
http://www.mahiye.net
mahiye

GÜNDEM ANALİZİ : Başbakan Erdoğan ve Defne Samyeli’nin soruşturmasından bu kayıt sızdırı ldı


Türkiye tarihin en kirli savaşını yaşıyor.

Hükümet-Cemaat savaşı önce yolsuzluk dosyalarıyla başladı, ardından belaltına indi.

Cemaatin yayınladığı kasetler, kaset tehditleri artık kirli bir oyunu işaret ediyor.

Son olarak Cemaat menşeili bir hesabın paylaşımları savaşın boyutlarını ortaya seriyor.

Sosyal medyada "Acem Uşakları" olarak bilinen ve sık sık Başbakan ve ekibini İran yanlısı olmakla suçlayan hesaptan dün gece ilginç bir video paylaşıldı.

Videodaki ses kayıtları Star ve Yeni Şafak’ın haberine göre Başbakan Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu, oyuncu-spiker Defne Samyeli, Başbakan’ın Başdanışmanı AKP vekil Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun da aralarında olduğu yedi binden fazla kişinin dinlendiği Selam Örgütü soruşturma dosyasından.

2011/762 nolu Selam örgütü soruşturmasından alınan kayıtlarda konuşan isimler kamuoyunun tanıdığı, bildiği isimler değil.

Tabiri caizse sıradan vatandaşlar.

Peki konuşmalarda bir suç var mı?

Hayır yok.

İçeriği ne?

Dinlenen isimler yaşadıkları cinsel ilişkileri "muta nikahı" olarak bilinen nikahla yaptıklarını anlatıyorlar.

Soruşturma kapsamında dinlenen birçok kişinin aynı konu etrafındaki konuşmalarının yer aldığı videoda bu haliyle bile hiçbir suç unsuru yok.

Zira "muta nikahı" dahil insanların cinsel hayatları tamamen onların özel hayatları.

Savcılığın hele bir terör örgütü soruşturmasında bu konuya ilgi göstermesi niyeti ortaya koyuyor.

Savcı, bir suç olmasa da nedense insanların hayatını kaydediyor, suçu araştırmak yerine ahlakı sorguluyor, bir kesimi ahlak üzerinden arşivliyor.

Nedense, günlerdir 25 Mart’ta yayınlacaklarını söyledikleri kasetlere saatler kala böyle bir video servis ediliyor ve sonunda "her şey açığa çıkacak Acem Uşakları’nı herkes tanıyacak" notuyla Erdoğan ve çevresine mesaj veriliyor.

Bu video da açıkça gösteriyor ki bu soruşturmayı yapan Savcı’nın derdi başka.

Soruşturmadan ses kayıtlarını sızdıranların derdi başka.

Bu videolar üzerinden siyasi hesaplaşma yapan Cemaat’in derdi başka.

Son sözümüz: Türkiye iki ucu karanlık bu yola mahkum değil.

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Melih Altınok : Bunun diyeti çok acı olur !


VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

Günün gazete manşetleri, Murat Çiçek ve Melih Altınok tarafından Günün Manşeti’nde değerlendirdi

MHP’YE KASET KOMPLOSU

Bunun diyeti çok acı olur!

Melih Altınok: Devletin bazı gizli belgeleri devletin polisinden korunmaya çalışılıyor. Hal bu hal..

Bu çok önemli.. Bu günlerde bir de şu açıdan önemli, kaset komploları ve gizli görüntüler havada uçuşurken bir yandan MHP lideri Bahçeli’nin açıklamalarını izliyoruz. Kendisi bunları miting alanlarında ‘kullanışlı’ bir halde dile getiriyor, ilkesel bir tavır takınmıyor. Bahçeli bunu iktidarı yıpratmanın, seçimlerde daha fazla oy almanın bir aracı olarak görüyor ama bunun diyeti çok acı olur ve olmuş işte.. Star Gazetesinin bugünkü manşeti bu diyetin ne kadar acı olabileceğinin bir kanıtı. İleride de olacaktır.. Siz herşeyi mübah görerek elde edeceğiniz bir iktidarın nasıl bir diyeti olacağını düşünüyorsunuz? Siz bunu kabul etseniz bile MHP tabanı, mantık dışı, ahlak dışı bu savaşta elde edilen seçim zaferini içine sindirebilir mi sanıyorsunuz?

İsimsiz ihbar mektupları ‘kuvvetli delil’ sayılıyor!

Murat Çiçek: Tüm bu dinlemelerin gerekçeleri de her ne hikmetse (Birçok yerde gördük. Ergenekon,Balyoz davaları ve sözde Selam örgütünde) imzasız ihbar mektubu.. Bu mektup güçlü bir delil olarak kabul ediliyor. İsim yok, imza yok, kanıt yok fakat güçlü bir delil olarak kabul ediliyor ve savcı bu delili mahkemeye sunuyor. Hakim de, "Evet bu çok güçlü bir delil. Dinlenmelerine müsade ediyorum" diyor.

Dinlemelerin ardında kimler var?

Melih Altınok: Bu görüntü ve sesleri kimin yaptığını konuşuyoruz ya.. Kuvvetle muhtemel bu dinleme ve izleme kararlarını alanlar yaptı. Bunu da söyliyelim, bu kaset komplosunun anlamı ne? Geriye dnük birşey olup olmadığını da tekrar tekrar söyliyelim.. MHP’ye kurulan bu tarz komploların arkasında da bugün olduğu gibi bu yasadışı dinlemeler var. Tıpkı Deniz Baykal’a yapılan komploda olduğu gibi..

Yazıcıoğlu’nun ölümü için ‘Erdoğan yaptırdı de’ iddiası

Melih Altınok: O cezaevlerine kimler gelip gidiyor? Kimlerin görüşme yetkisi var falan bunlar olay yargıya intikal ettikçe açık bir şekilde ortaya çıkar. Dolayısıyla bugün o kasetleri bekleyenler, ‘Bugün hangi kaset çıkacak?’ diye bekleyenler bu yapının artık nereyi işaret ettiğini görmeliler. Bundan sonra çıkacak her türlü tape ve kaset de bu muameleyi görmek durumunda. Bir komplo çetesi var, çaresiz kalmışlar ve köşeye sıkışmışlar, en olmadık şeyleri söyleyebilecek durumdalar. ‘Erdoğan, Muhsin Yazıcıoğlu’nun suikast talimatını verdi’ diyorlar. Mantıkla çeliştiği ortada, Erdoğan niye böyle bir talimat versin? Ne siyasi rakibi ne de ideolojik karşıtı.. Bir de Başbakan böyle birşey yapar mı ayrı konu.

CIA, Pensilvanya’yı MİT konusunda uyardı mı?

Melih Altınok: Babasının oğlu muymuş? Niye CIA pensilvanya’yı uyarıyor? CIA kimi uyarır? Kendi elemanlarını.. Çok ilginç.. Gülen’i kendi ülkesinin istihbaratıyla ilgili uyarıyorsa CIA artık herkes takkesini önüne koysun..

GÜNDEM ANALİZİ /// EROL ÖZKORAY /// Büyük krizin nedeni : Siyasi arz ile toplumsal talep kesişmiyor


Seçimler sonrası AKP olağanüstü hal rejimine geçme hesabında. Ergenekon’a rağmen, ordu ile yeniden uzlaşmaya gitmesinin ardında yatan nedenlerden biri bu

Erol Özkoray*

Seçim ortamında herkes siyaset konuşmalı da, ama bu işin bir de bilimsel yanı var. Örneğin eğer bir ülkede ifade özgürlüğünü katleden 301. madde türü bir kanun varsa, o ülkede demokrasiden bahsedilemez, bu tür kanunları destekleyenler (AKP, CHP, MHP) demokrasi kelimesini ağızlarına bile alamazlar. İkinci bir örnek: Eğer klasik sağ ve sol partileriniz yoksa rejiminiz totalitarizme kayar, demokrasi bir hayal olur. Üçüncü bir örnek: Yürütme/Yasama/Yargı’dan oluşan “kuvvetler ayrılığı prensibi”, yürütmenin elinde toplanan tek bir güce dönüşmüşse, orada diktatörlükten bahsedilir. Son bir örnek verelim… Eger ülkede basın tekeli kurulmuşsa -üstelik bu durum bir de islamcı basınla bir oligopole dönüşmüşse- o ülkede demokrasinin kurulması olanaksızlaşır. Bu koşullarda Türkiye’de niçin demokrasinin olmadığı ve neden kısa vadede kurulmasının imkânsızlığı anlaşılmış oluyor. Yani iş AKP’den kurtulmakla bitmiyor, yerine piyasadaki ulusal partileri koymakla da mutlu son gelmiyor, devasa bir demokrasi şantiyesini yeniden başlatmak gerekiyor. Sinsi totalitarizm, otoritarizm ya da yeşil faşizmden kurtulmanın yolu bu şantiyenin kurulmasından geçiyor. Yukarıda sıralanan tespitler, siyaset biliminin aynı bir matematik problemi gibi kesin olan bilimsel verilerinden oluşuyor. Kısaca bu sorunlar çözülüp olumluya dönüştürülmedikçe demokrasi de yok!

İçinde yaşadığımız devasa siyasi krizin ne anlama geldiği tespitini yapmamız ve yukarıdaki listeye eklememiz gerekiyor. Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren büyük siyasi krizin nedeni şudur: İktidarın ülkeye sunduğu siyasi arz ile (islamcı yeşil faşizm), ağırlıklı olarak demokrasi, geniş özgürlükler ve çoğulculuktan oluşan toplumsal talep kesişmiyor (gerçek demokrasi). Siyasi arz ve toplumsal talebin kesişmesi, demokratik bir ortam kurulması için bir ön koşuldur. Partilerin siyasi ve toplum projelerinin toplumsal talepleri karşılaması gerekir. Siyasetle toplum arasındaki kopukluk eğer anormal bir biçimde seyrediyorsa, o ülkede büyük kriz çıkar ve ülke demokrasi hedefinden hızla uzaklaşır. AKP iktidarı ile Türkiye’nin bugün içinde yaşadığı mega siyasi kriz bu anormalliğin sonucudur. Burada söz konusu olan birbirlerinin can düşmanı olan iki rejimdir: Faşizm (siyasi islam soslu olanı) ve demokrasi.

Böylesine büyük bir siyasi kriz ortamında herkesin sorduğu soru şudur: Seçimlerden sonra ne olur? Herşey olabilir. Güçlü demokratik aktörlerin olmadığı (sağ/sol partiler, demokratik muhalefet, basın, sendikalar, sivil toplum kuruluşları) bizim gibi ülkelerde maalesef olasılıkların bir bölümü de felaketlerden (iç savaş, olağanüstü hal, darbe gibi) oluşuyor. şimdilik felaket senaryolarını bir kenara bırakıp bizim için asıl önemli olan demokratik çözümlere odaklanalım. Bu arada unutmayalım, eğer AKP seçim yolsuzluğu da yaparsa ülke çapında çok büyük bir ayaklanma da beklenebilir. Gezi’den sonra halkımız korkuyu yendiğinden haklarını almak için artık ayaklanmaya alıştı.

Seçmenlerin elinde, gerekli ama yeterli de olmayan (demokrasi kurulabilmesi açısından) çok önemli bir siyasi araç var: Seçimler ve oy pusulası. Bir kere seçimlerden yüzde yüz çıkacak olan şu sonuç kesindir: Ülkenin ezici bir bölümü AKP iktidarının karşısında olacak. Bütün kayıtlı seçmenlerin oylarının hesaplanması durumunda ülkenin % 65-70’ini muhalefet oluşturacak. Seçim sistemi sayesinde AKP’nin bazı yerlerde kazanıyor olması bu durumu değiştiremez, ama bunun “zafer” gibi kullanılması zaten had safhada olan toplumsal gerilimi kırılma noktasına kadar getirir.

Seçimlerden sonra “AKP’nin meşruiyeti” yine sorun olmaya devam edecek. Bu meşruiyet meselesi Gezi’de iktidarın sivil ve barışçı halka karşı savaş açıp saldırmasıyla başladı ve büyük yolsuzlukların (toplam 165 milyar dolar) kanıtlarıyla birlikte açığa çıkmasıyla kesinleşti. Bugün itibari ile iktidar meşru değildir ve meşruiyetini yitirmiştir: Gezi ile insanlık suçu, Suriye ile savaş suçu ve tüm ihalelerde yolsuzluk suçu işlemiştir. Demokratik ülkelerde bu tür suçları işleyenlerin yeri iktidar değil hapistir. Bu durumda seçimlerden sonra erken genel seçimlerin yapılması kaçınılmaz oluyor. Bunun gerçekleşmemesi toplumdaki kırılmayı sahaya taşır ve hükümetin sokakta devrilmesi gündeme gelir. Aynı Ukrayna’da olduğu gibi.

Hükümetin başı, hükümet ve AKP’nin özellikle Gezi’den beri dozunu gitgide arttırarak yaptığı en önemli eylem toplumu germek oldu. Bu germe çeşitli provokasyonlarla hâlâ sürüyor. İnsanlarımız patlama noktasında, bu iktidarı sevmemekten 12 yılda nefret etme noktasına gelmişler ve seçimlerle birlikte islamcılardan en kısa yoldan kurtulmak istiyorlar. Muhalif halkımızın durumu bu, peki bu germe faaliyetinin altında yatan asıl neden nedir? Bizce seçimler sonrası AKP olağanüstü hal rejimine geçme hesabında. Ergenekon’a rağmen, ordu ile yeniden uzlaşmaya gitmesinin ardında yatan nedenlerden biri de bu: Seçim sonrası büyük bir siyasal/sosyal patlama durumunda orduyla birlikte ülkeyi yönetme. Ayrıca “düşmanımın düşmanı dostumdur” düsturundan hareketle, cemaatle olan kavgasında olası bir darbe ihtimaline karşı iki cephede savaşmak yerine, arkasını sağlama alma. Ancak bu noktada daha düşük rütbelerde yuvalanmış olan cemaatçi subayların hiyerarşiye de karşı gelerek, “çete suçlaması”na muhatap olacak patronlarını korumak için bir darbe girişiminde bulunma ihtimali de var. En azından eski ABD büyükelçileri tarafından Washington’a sunulan raporlarda bile bundan bahsediliyor. Seçim sonuçlarına göre (AKP’nin tedrici oy kaybı), islamcılardan seçim yoluyla kurtulmanın zorluğu darbe heveslilerinin iştahını da kabartabilir.

Bu noktada hükümetin islamcı başının akli melekelerini kaybetmiş olabileceği sorusunun bilimsel olarak cevaplandırılmasına da ihtiyaç var. Türk Tabipleri Birliği bu konuda islamcı Başbakan’ın “duygu durumundan endişe duyuyoruz” şeklinde resmi bir açıklama yaptı. Tanıdığım psikiyatrlar, psikologlar, doktorlar ve homeopatlar ciddi bir patolojik vaka karşısında olduğumuz konusunda beni bilgilendirdiler. Geçirmiş olduğu iki bağırsak operasyonunun Kron hastalığı olması durumunda demansa yol açtığını tıp otoriteleri belirtiyor. Üstelik islamcı başbakanın özellikle bu iki ameliyattan sonra agresif olması, sürekli halkımıza hakaret etmesi (çapulcular, alkolikler, teröristler, marjinaller, vandallar), akılcı politika yapma yeteneğini hızla yitirmesi ve toplumda kutuplaşma yaratmak için varını yoğunu harcaması bu şüpheleri ciddi kılıyor. Muhaliflerin akıl sağlığı elvermediği için, bilimsel raporlarla söz konusu kişiden kurtulmayı gündeme getirmeleri ve uygulamaları da beklenebilir.

Peki seçmen eğilimleri 30 Mart’ta nasıl gerçekleşecek? Halkların Demokratik Partisi üyesi olan Boğaziçi Üniversitesi’nde ögretim üyesi Doç. Nazan Üstündağ’ın yaptığı sosyolojik çalışma açıkçası beni hem çok şaşırttı, hem de ufkumu açtı. Buna göre toplumun en alt gelir grubunda yer alan kesimlerin (1.000 TL’nin altında) büyük yolsuzluklara rağmen, neden AKP’den vazgeçmedikleri anlaşılıyor: Üç-dört koldan yapılan sosyal destek, sosyal yardım ve sağlık yardımları (yeşil kart). Üstelik bu kesimlerin içinde çok dindar olan Kürtler de bulunuyor. Bu oylara örneğin BDP ve HDP ulaşamıyorlar. Bir de benim sahada tespit ettiğim AKP’li seçmenin söylediği “çalıyorlar ama çalışıyorlar!” sözü. Bu sözün ortaya çıkışı Bedrettin Dalan’la olmuştu. Başına neler geldiğini biliyoruz. Ama bu kez İstanbul’da ne olur? İstanbul’u kaybeden bir AKP, 2015 genel seçimlerini de kaybeder. Eger İstanbul’u kazanırsa “zafer çığlıkları” sosyal patlamayı tetikleyebilir. Muhalif seçmendeki en belirleyici tavır ise “bir an önce islamcılardan kurtulmak!” Kendilerine sorduğum “Peki, demokrasi arzun var mı?” sorusuna da “Evet!” diyerek düzgün cevap veriyorlar, “Ama bunu daha sonraki seçimlerde hallederiz!” diye de eklemeyi unutmuyorlar. Kısaca slogan “denize düşen yılana sarılır!” Burada onlara göre yılan olan tabii ki Mustafa Sarıgül. Yani seçmen bir şey inşa etmekten bahsetmiyor, bir şeyden kurtulmak onun için acil olan. Halbuki gerçek demokrat tavır, islam faşizminden kurtulurken, demokrasiyi de inşa edecek olan aktörleri sahneye çıkartmak olmalı.

Tabii bütün bu büyük kriz çok ciddi bir dezenformasyon ortamında gerçekleşiyor. Bu dezenformasyon Dolmabahçe Camii’nde içki içildiğinin uydurulmasıyla başladı, Kabataş’taki sözde tacize uzandı ve polis tarafından öldürülen Berkin Elvan’ın terörist ilan edilmesiyle devam etti. Bu yalan haberler aslında zaman zaman uydurularak icat edilen eklektik olaylardan oluşmuyor. Dezenformasyon artık iktidarlar tarafından kullanılan ciddi siyasi iletişim araçlarından biri oldu ve stratejik olarak kullanılıyor. Bunun sistematik hale gelmesini ilk kez 11 Eylül 2001’den sonra ABD gerçekleştirdi ve Irak Savaşı’na kendi kamuoyunu ikna etmek için “kimyasal silahları var!” yalanını yaygınlaştırarak kullandı. Bir süre sonra yalan ortaya çıktığında bu kez “Irak’ta demokrasiyi kuruyoruz!” sözü ön plana çıkartıldı. Yani dezenformasyonun hem sistematik, hem de stratejik olarak önemli bir siyasi iletişim aracı olmasının geçmişi sadece 12 yıl. AKP de bunu uyguluyor ve dini temalarla kitleleri kandırabiliyor. Diğer taraftan acaba AKP tekelli seçim anketleri bu dezenformasyon stratejisinin bir devamı olabilir mi? Göreceğiz.

Din deyince burada iki noktaya değinmek lazım: Muhalifleri münafık olarak görmek ve dine küfür. İslamcı başbakanın Gezi Ayaklanması sırasında kendi verdiği emirle polis tarafından öldürülen 8 gencimizle ilgili olarak başsağlığı dilememesi nasıl açıklanabilir? Kendi bakış açısına göre bu çocukların münafık olmasıyla. Yani dini açıdan, din dışı olarak gördüğü bu kişilerin ona göre katli vacip! Kendi dini bakış açısından bu gençleri öldürterek “sevap” işlemiş oluyor. Onun için Mısır’da öldürülen islamcı gençlerin ardından ağlıyor, ama buradaki bizim çocuklarımız için pişmanlık duymuyor (bu durumu anlamamı sağladığı için sosyolog eşim Nurten Özkoray’a teşekkürler).

Seçimlerin gidişini bana göre değiştirebilecek çok önemli bir noktaya dikkat çekerek yazıyı sonlandıralım: Müstafi Bakan Egemen Bağış’ın İslam dinine küfretmesi ve böylelikle dini siyasi amaçlar için kullandıklarını kanıtlaması. Din konusunda çok hassas olan AKP’nin tabanını bu durum doğrudan etkiledi ve muhalif partiler (başta MHP, ardından Saadet ve CHP) Türkiye genelinde sahada bu konuyu işleyerek ciddi bir oy erozyonuna yol açabilecek hareketi başlatılar. Bunun getirisini 30 Mart akşamı hep birlikte göreceğiz. Normal koşullarda kendi halkına savaş açmış, devasa yolsuzluklara batmış bir siyasi iktidar ilk seçimlerde seçim barajının altına düşerek yok olurdu. Ama unutmayalım, bu seçmen iki yıl sonraki genel seçimlerde %22 oyla birinci yaptığı partiyi (DSP) %2’ye düşürdü. Ayrıca, 2002 seçimlerinde parlamentoda yer almış olan bütün partileri parlamento dışında bıraktı. Dünya parlamenter tarihinde görülmemiş olan bu iki olay bu ülkede oldu. Bir üçüncü mucize ile, seçimler sonrası oluşabilecek felaket senaryolarına bu halkın son verebileceğini ümit etmek, büyük bir iyimserlik olur mu? Akıl şöyle buyuruyor: Siyasette umudu hiçbir zaman yitirmemek lazım!

* Gazeteci-yazar, siyasi iletişim danışmanı

GÜNDEM ANALİZİ /// MUSTAFA BALBAY : “Zayıflayan hükümetler dış düşman üretir”


Ak Parti iktidarının bütün dünyayı arkasına alarak geldiğini, şimdi ise bütün dünyayı karşısına alarak gittiğini belirten Balbay, Başbakan Erdoğan’ın bugün kendi eseriyle karşı karşıya kaldığını söyledi.

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, Trabzon Milletvekili ve Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Volkan Canalioğlu ve Ortahisar Belediye Başkanı Nazım Özcan’a destek vermek amacıyla CHP Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu ile birlikte Seçim Koordinasyon Merkezi’nde basın toplantısı düzenledi. Toplantı öncesi bir konuşma yapan CHP İl Başkanı Yavuz Karan, Mustafa Balbay’ı Trabzon’da ağırlamaktan gurur duyduklarını ifade ederek sözü Balbay’a bıraktı.

Yerel seçim haftasına girdiklerini belirten Mustafa Balbay, Türkiye’nin 3 seçimlik önemli sürecin ilk adımını 30 Mart’ta vereceğini belirterek şöyle konuştu: "30 Mart sonrasının ardından 10 Ağustos ve 24 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışılmaya başlanacak daha sonra önümüzdeki yıl Haziran ayında normal takvime göre yapılması planlanan genel seçimler var. Özgürlüğümün 104. günündeyim. 104 günde 37’nci şehre gelmiş durumdayım. 231’nci konuşmayı yapıyorum. Anadolu’yu dolaştım insanların arasında hem seçim nabzını yokladım hem onların genel düşüncelerini sordum. Anadolu, Türkiye yeni bir iktidar istiyor. Gerçekten iktidarın 12 yıllık sürecinde Anadolu yorulmuş. Sorunlar üst üste birikmiş. Ben yerel seçimle birlikte genel seçimlerde bir CHP iktidarı görüyorum. Yerel seçimler bunun ilk adımı olacak."

Son twitter yasaklamasına değinen Balbay, bu iktidarın bütün dünyayı arkasına alarak geldiğini şimdi bütün dünyayı karşısına alarak gittiğini söyledi.

Trabzon’da yapılan atamalar

Balbay, HSYK kararları sonrası Ergenekon davasında görev yapan hakim ve savcı atamaları ile ilgili sözlerini şöyle sürdürdü: "Ergenekon hakimlerinden biri Trabzon’a atandı. Biz yıllarca mahkemede hukuk ararken, Ergenekon hakimleri hukuku hiçe sayarak bizleri mahkum etmeye girişmişlerdi. 15 gün dolmasına rağmen hâla gerekçeyi yazamıyorlar. Bir dedikodu gerekçe 7 bin sayfaymış. İddianamesi 22 bin sayfa, delil klasörleri 120 milyon sayfa olan bu davanın gerekçesi de 7 bin sayfa olur. Bunu kaç kişi okuyabilir. Bugün Ergenekon hakimlerinin Anadolu’nun 6 iline gönderilmesi kendilerininde bir hukuk arayışı içinde olduklarını gösteriyor. Biz, mahkemede defalarca hukuk bir gün herkese lazım olur demiştik. Üç bin saat hakim karşısında durdum. Böyle bir yargılama yaşadım. Kaos ortamı vardı. Büyük bir enkaz bıraktılar. Bu adalet enkazı bence dünya tarihinde doğal depremlerden ortaya çıkmış enkazlardan bile çok daha büyük bir enkazdır."

Yeni şeyler konuşacağız

Suriye’de yaşananların önemli olduğunu anlatan Balbay, şunları söyledi: "Türkiye’nin güvenliği önemlidir ama bugünkü iktidarın Türkiye’nin güvenliğinden çok seçim güvenliğini sağlamaya çalıştığını düşünüyorum. 1 hafta kaldı, 30 Mart’tan sonra yeni şeyler konuşacağımıza inanıyorum."

Önümüzdeki dönemde nelerin olabileceğini en iyi bilen kişinin başbakan olduğunu anlatan Balbay, sözlerine şöyle devam etti: "Önceki günkü açıklamasında ‘Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de dinlemişler her şeyi depolamışlar’ demişti. Korkusu bundan, biz Ergenekon’da 54 gizli tanık ile karşı karşıya kaldık. Düşmanımın bile gizli tanık ile karşı karşıya kalmasını istemem. Bilmediğiniz biri sizi suçluyor. İstanbul Emniyeti’nin arşivi yüzlerce gizli tanık ifadesiyle dolu, bu ifadeler öyle ifadeler ki isterseniz başbakan dahi tüm hükümet üyelerini zor durumda bırakabilirsiniz. O zaman duyduk biz bunu. Belki de biz bu kirli savaşın başlangıcını yaşıyoruz."

Basın toplantısının ardından Mustafa Balbay, Giresun Milletvekili Selahattin Karaahmetoğlu ile birlikte Giresun’a gitti.

GÜNDEM ANALİZİ /// ESKİ SAVCI İLHAN CİHANER : ‘Hepsini birlikte yaptılar’


CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner ile “Gezi” sürecinden 17 Aralık operasyonlarına, Erzincan davasından Ergenekon tahliyeleri ve ses kayıtlarına dek uzun uzun konuştuk. Cihaner, Gezi süreciyle AKP’nin hegemonyasında ciddi kırılmaların olduğunu belirterek, bugün yaşanan AKP-Cemaat çatışmasına karşı her iki tarafın da halk için zararlı olduğunu ifade etti.

»Gezi Parkı eylemleriyle başlayan süreç, AKP için 12 yıllık hegemonyasında ciddi kırılmalara neden oldu. Öte yandan hükümetin söylemlerinde gelişen sertlik ve toplumun kutuplaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gezi direnişi, neredeyse efsunlu diyebileceğimiz 12 yıllık iktidara atılan en büyük çiziktir. O kadar ki, Başbakan’ın eylemcilere yönelik “çapulcu” gibi hakaretleri bile geri çevrilip bir onur unvanına dönüştürüldü. Aynı zamanda geniş kitleler üzerinde inandırıcılığını da kaybettiren bir süreç oldu. İktidarın da böylesi sertleşmesi, Gezi ruhunun sadece AKP için değil, bundan sonra iktidara gelecek muktedirler için de bir nevi Demokles’in kılıcı olması itibariyle korkuya dönüşmesiyle alakalı bir durum diye düşünüyorum. Bu da haliyle iktidarı korkutuyor.

»Gezi eylemlerinin, 12 Eylül sürecini tarihe gömdüğünü söylemek sizce mümkün mü?

Bunu söylemek için henüz biraz erken olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu tarz hareketlerin bir de politik hatta oturması gerekir. Kuşkusuz Gezi’ye gelinene kadar onu yaratan TEKEL direnişi, HES mücadeleleri, hatta Büyük İşçi Yürüyüşü’ne kadar çeşitli direniş odaklarını da göz önüne almamız gerekiyor. Bu noktada politik hatta oturmazsa kalıcı olması açısından zor, ama Berkin Elvan’ın cenazesinde gördüğümüz direniş, bizi çok daha umutlu hale getiriyor. Polisin tüm baskısına rağmen muazzam bir kitle vardı. Tabii iktidarın kriminalize etme çabalarını da görmek gerekir. Örneğin kitle iddia edildiği gibi başka bir amaç taşısaydı oradaki polisi tükürüğüyle boğardı.

»AKP’nin hegemonyasının kırılmasından bahsetmişken, bir süredir AKP ve Cemaat arasında sıkıntı yaşandığı konusunda duyumlar alıyorduk. 7 Şubat MİT krizi ve 17 Aralık ile ayyuka çıkan bu süreç nasıl başladı? Bu ortaklık niçin bozuldu?

AKP-Cemaat kavgasında 7 Şubat MİT krizinin de etkisi şüphesiz çok büyük. Çünkü Başbakan, doğrudan kendisinin hedef alındığının izlenimini getirdi. Ama ben en az onun kadar ekonomik bölüşümün, ihalelere ilişkin tartışmaların, Kürt sorunu ve Suriye’ye yönelik politikaların da bunda belirleyici ya da etkin olduğunu düşünüyorum. Örneğin Cemaat Kürt sorununda AKP’nin açılımcı politikasından rahatsızdı. Belki Mavi Marmara olayındaki tutumu da aralarındaki husumeti derinleştiren etkenlerden biri olarak görebiliriz. Ancak şunu görmeliyiz ki, AKP dediğimiz yapı ne kadar Başbakan’a indirgenebilir; Cemaat dediğimiz yapı ne kadar Fethullah Gülen’e indirgenebilir? Bu tarz yapıları kişilere indirgeyemeyiz. Aksi taktirde Fettullah Gülen’in bu devasa ekonomiyi, bu gizli saklı işleri, yönetecek bir çapa sahip olduğunu kabul etmemiz anlamına gelir ki bu gerçekçi olmaz.

Komünizmle Mücadele Dernekleri’nden ABD’ye mülteci olarak sığınmaya kadar geçen süreç kolay kotarılabilecek bir süreç değil. Yine AKP dediğinizde uluslararası sermaye gözetildiğinde Başbakan gibi promtara bakmadan konuşamayan, spontan bir soru karşısında kontrolünü kaybeden, belki de dünyanın gidişatından bihaber kişiye indirgenemez. Dolayısıyla bu kavgayı, bu hareketlerin ne olduğuna bakarak da incelememiz gerekir. Başbakan’ın, bu kavga ortaya çıkarken, Suriye’deki vekaletler savaşı başladığında ABD’nin rolünü de aşacak şekilde bir Neo-Osmanlıcılık’a meyletmiş olmasıdır belki de. Buna karşı ABD’den yana tavır alan bir Cemaat söz konusudur belki. Yani bunlara da bakmak gerekir diye düşünüyorum.

»Dinlemeler, ses kayıtları, kasetler vs düşünüldüğünde önümüzdeki süreçte iktidar savaşına dair güç dengesi ne yönde değişir?

Ses kayıtlarının sanıldığı kadar etki etmeyeceği söylense de büyük etki yarattı. İktidarın, bu boyutta bir hırsızlık iddiası üzerinde çok fazla devam etmesi mümkün değil. Mekanik dayanışma bir yere kadar. “Kabe’nin örtüsü değiştirilecekmiş, yoksullara yardım yapılacakmış” gibi söylemlerle daha fazla devam edilemeyeceği aşikâr. Çünkü, bir kısım insanlar için daha inandırıcı hale geldi. Yoksa biz zaten bütün bunları biliyorduk. Bu ses kayıtları benim için yeni olan hiçbir şeyi ifade etmiyor. Ama tabi bu meseleler şimdi kendilerine yakın haber kaynaklarından da dillendirildiği için bazı muhafazakar kesimleri de etkiledi.

AKP’nin büyük tezi olan yani “ordu eksenli Kemalist bir iktidarın hüküm sürdüğü, kim gelirse gelsin gerçek iktidar Kemalist yapıdır” şeklinde cereyan eden tezler üzerinden AKP’nin ustalaşma sürecine pararel olarak iktidarı elde etme iddiasıyla hızlı bir kadrolaşmaya gidildi. Buna tabi ki AKP’yi destekleyen Cemaat de destek oldu. En nihayetinde AKP devletleştiğini sandı. Ama, liberal solun da destek verdiği bu büyük tez önce Ergenekon davalarıyla, şimdi de Cemaat’in ortaya koyduğu performans ile tamamen ortadan kalktı. Kayıtlar, aslında AKP’nin “hiçbir şey olduğunu” bizlere gösterdi. Halk adına bir müdahale gerçekleşmezse güç savaşı daha da şiddetlenecektir. Ya iktidar ya ölüm mantığını benimseyen Başbakan çok tehlikeli noktada duruyor. Bu yüzden AKP’nin önümüzdeki seçimlerde sıfırlanması gerekir.

»AKP-Cemaat koalisyonu döneminde sizin de mağdur olduğunuz Erzincan Davası hakkında bize ne söylersiniz? Oldukça karmaşık ve gizli tanıklar söz konusu. Mit ile Cemaat’in karşı karşıya gelmesi şeklinde yorumlayanlar var. Bu davada Cemaat’in rolü neydi?

O davada Cemaat’in rolü birebir belirleyici, kurgulayıcı haldeydi. Bunu hayali olarak söylemiyoruz. Bir davada iddialardan birisi bir belgenin sahte olduğu üzerine kuruluysa, o sahte olduğu iddia edilen belgenin altındaki dört imzadan sadece birisi hakkında dava açılmış, diğer üçü tanık olarak bile dinlenmemişse orada başka bir şey vardır. Ya da bir bilgisayarda okunmuş bir haber, bir kişinin bilgisayarında fişleme olarak alınıp bunun üzerinden o kişi üçüncü ordudadır, dolayısıyla üçüncü ordu fişleme yapmıştır ve doğal olarak üçüncü ordunun kozmik odasına gireceğiz diye absürt bir şey varsa, orada soruşturma değil başka bir şey vardır.

En önemlisi de bu soruşturmada, Cemaat adına hareket edenlerin bu süreçlerdeki rolü. Biz oradan teşhis ediyoruz. Hata ya da normal hukuki yanılgıyla açıklanamayacak düzeyde hak ihlalleri, mantıksızlıklar, hukuk sistemi içinde hiçbir engelle karşılaşılmaması ve Cemaat adına yazıp çizenler tarafından bunların sahiplenilmesi Cemaat’in burada net rolünün olduğunu hatta doğrudan doğruya kurgulayıcılarının Cemaat olduğunu gösterir. Aldığınız konum mantıkla, hukukla açıklanamıyorsa, orada sizin objektif olarak artık o statünün içinde olduğunuzu söylerim.

»Ergenekon tahliyeleri hakkında ne söylersiniz? Bu tahliyeler, hükümetin Cemaat’e karşı bir hamlesi ve hükümet açısından yeni bir müttefik arayışı şeklinde değerlendirilebilir mi?

Belki de. Hükümet bir taşla birkaç kuş vurmaya çalışıyor. Ortaya dökülen üstü örtülemeyecek boyuttaki yolsuzluk iddialarını şu şekilde çürütmeye çalıştılar; “Bize Fettullah Gülen grubu adına yargıda kamuda yuvalanmış, paralel devlet, Haşhaşi dedikleri kişiler tuzak kurdular. Bu bir darbe girişimidir.” Bunları derken de baştan beri Ergenekon, Balyoz davalarında yargılanan sanıkların tezlerine sığındılar. Onların söylediğini söylemeye başladılar. İkinci olarak yeni oluşan dengelerde yanına müttefikler çekme zorunluluğu oldu. Nitekim bunun ipuçları görülmeye başlandı. Bunu çok tehlikeli buluyorum. Çünkü bu davalarda uydurma delillerle uzun süre içerde kalan bazı kişiler, AKP’nin rolünü ikincileştirerek hatta doğrudan doğruya AKP’nin yanında pozisyon almaya başladılar.

Oysa AKP’nin pozisyonu en az Cemaatçilerin pozisyonu kadar sıkıntılıdır. Belki de günahları daha fazladır. Onun için üçüncü bir hattı dillendirip o hat üzerinden yürümekte fayda var. Dediğim gibi bir diğer mesele müttefik arayışı. Başarılı olacaklarını sanmıyorum. Çünkü ihtimaldir ki bu yolsuzluk soruşturmalarında aynı Ergenekon ve Balyoz davalarında olduğu gibi hukuksuzluklar da olmuş olabilir. Örneğin bu ses kayıtlarının servis edilmesi bile, orada ciddi bir hukuksuzluk olduğunun göstergesidir. Kayıtları kim tuttu, dışarıya nasıl çıkarıldı, nasıl servis edildi? gibi çok ciddi sorular var. Bunların cevapları diğer kurgu davalarının cevaplarını da barındırıyor. Bu olanlara ihtiyacımız yoktu bana göre çünkü hukuk sisteminin işlediği bir ülkede bu zenginleşmelerin hesabı zaten sorulmalıydı. Ya da hukuk sisteminde bu kadar oynanma olmasaydı, basın bu kadar baskı altında tutulmasaydı bunlar da olmayacaktı. Açıkça AKP-Cemaat hesaplaşması söz konusu. Geri dönüşü olacağına inanmıyorum sürecin. Başbakan’ı da artık siyasi zombi olarak görebiliriz.

»Gecen günlerde içerisinde Kılıçdaroğlu’nun “Bunlar provokasyon yapacak, elimize gelen bilgiler var” şeklinde açıklamaları oldu. Bu bilgiler neler, kimler tarafından veriliyor? CHP, çıkacak başka kasetler hakkında bilgiye sahip mi?

Doğrusu süreci yakından izleyen ve Başbakan’ın hangi adımları atabileceğini kestiren herkesin öngörebileceği şeyler bunlar. Ama CHP doksan yıllık bir parti. Birçok yere geldiği gibi tabii CHP’ye da ihbarlar, yurttaşların bildikleri şeyler aktarılıyor olabilir. Bunun özel servis edildiği kanısında değilim. Ama provokasyonun olacağı şuradan belliydi; Burak Can Kahramanoğlu’nun öldürülmesindeki soru işaretlerinin henüz açığa çıkarılmamış olması, orada elektriklerin kesilmesi, sosyal medyadan örgütlenen Kasımpaşa 1453 isimli grubun yürüyüşe geçmiş olmasına rağmen süratle herhangi bir önlemin alınmamış olması ama en önemlisi olay olur olmaz İstanbul İl Başkanı’nın olayın detaylarına dair açıklamalar yapması ve her iki babanın büyük bir olgunlukla birbirlerine başsağlığı dilemesine rağmen Başbakan’ın hâlâ tahrikliklerde bulunuyor olması bahsettiğiniz şeyin açık ispatıdır. Bundan sonra bu tarz provokasyonlar da artacaktır. Gezi de de gördük, Başbakan kendisine yakın kitleyi sokağa çağırıyor.

»30 Mart sonrası hükümetin Cemaat’e yönelik bir operasyonu olur mu? Yeni bir Ergenekon, Devrimci Karargâh gibi davalar açılır mı?

Doğrusu o yöntemin işlevsel olmaktan artık çıktığını düşünüyorum. Zaten Başbakan böyle düşünseydi bir gün beklemezdi. Çünkü Başbakan’ın MİT krizinde doğrudan kendilerine yönelik bir saldırı olduğunu öğrenip tepkisiz kalmasını düşünemeyiz. Karşı hamle geliştirilmeye çalışılıyor ama artık Devrimci Karargâh ve Ergenekon benzeri uydurma delillerle bu işin yürümeyeceği aşikâr. Şu an iktidara yüzde 70’le de gelseniz iktidar olamazsınız. Onun için Türkiye’nin AKP’den de Cemaat’ten de kurtulması gerekir. Bu yerel seçimler bu bakımdan önemlidir.

%d blogcu bunu beğendi: