Etiket arşivi: Ergenekon

PKK DOSYASI : Ergenekon Çökmeden PKK Bitmez


Öcalan: ‘PKK’yı kurduk, silah ve ekmeğimizi devlet verdi. Korumamızı üç yıl devlet sağladı. Bizden istenen Kürt örgütleriyle savaşmaktı.’

Kürt siyasetçi Kemal Burkay, terör örgütü PKK ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.

PKK’nın 1977 yılında derin devlet tarafından kurulduğunu, 1980’den sonra ise Suriye’nin kontrolüne girdiğini belirten Burkay, Abdullah Öcalan’ın, yakalandıktan sonra Ergenekon üyesi komutanlar tarafından yönlendirildiğini kaydetti.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde kurulan terör alt komisyonu, 30 yıl aradan sonra Türkiye’ye dönen Kürt siyasetçi Kemal Burkay’ın ifadelerine başvurdu. PKK’ya ilişkin görüşlerini ayrıntılarıyla anlatan Burkay, örgütün çıkış sebebi olarak 1960’lı yıllarda Kürtçü ve sol düşünceye hakim kesimlere siyaset hakkı tanınmamasını gösterdi. Bu nedenle bazı örgütlerin silahlı mücadeleye başladığını anlatan Burkay, PKK’nın 1977 yılında devlet tarafından diğer örgütleri etkisiz kılmak amacıyla kurulduğunu ve finanse edildiğini savundu. PKK’yı bitirmek için örgütün nasıl ortaya çıktığının aydınlatılması gerektiğini belirten Burkay şunları söyledi; "PKK, bir devlet projesidir. Öcalan, Mahir Sayın’ın ‘Erkeği Öldürmek’ adlı kitabında eşi Kesire’nin ve yüzbaşı pilot Necati’nin ajan olduğunu ve onları kullandığını söylüyor. Öcalan, ‘PKK’yı kurduk, silah ve ekmeğimizi devlet verdi. Korumamızı üç yıl devlet sağladı. Bizden istenen Kürt örgütleriyle savaşmaktı.’ diyor."

PKK’yı bitirmek için derin devletin de çökertilmesi gerektiğini kaydeden Burkay, Ergenekon sürecini bu anlamda önemsediğini kaydetti. Sürecin tamamlanması için muhalefet partilerinden iktidara destek olmalarını isterken, NATO ülkelerinin ‘gladyo’larını bitirdiklerini, Türkiye’de de bu sürecin tamamlanacağına inandığını söyledi. Kürt aydın ve siyasetçilerine yönelik geçmişte çok sayıda suikastın olduğuna da değinerek, Ergenekon sürecinde Fırat’ın doğusuna geçilmesi ve faili meçhul cinayetlerin aydınlatılmasının önemli olduğunu vurguladı.

PKK’nın 1980 yılından 1999’a kadar Suriye’nin kontrolünde olduğunu belirten Burkay, Öcalan’ın kendisine Hafız Esed’ın kardeşine bağlı olduklarını söylediğini, bu kişiyle iki kez birlikte görüştüklerini anlattı. 1999’da yakalanan Öcalan’ı 12 yıl boyunca Ergenekon’a bağlı paşaların yönlendirildiğini kaydeden Burkay, teröristbaşının tutuklandıktan sonra PKK güçlerini sınırın güneyine çekmek istediğini ancak bir komutanın, "En azından 500’ü içeride kalsın, belki bize lazım olur." diyerek karşı çıktığını kaydetti. Burkay, 2004 yılına kadar neredeyse silah bırakma durumuna gelen örgütün, darbe planlarının yapıldığı bu dönemde yeniden eylemlerine başladığını kaydetti.

Kemal Burkay, PKK’nın Türkiye’nin yanı sıra Avrupa’da da Kürtlere karşı suç işlediğini vurgularken, "Birçok Kürt siyasetçi ve aydın Avrupa’da PKK tarafından öldürüldü. O yıllarda Avrupa’daki Türkiye karşıtı muhaliflere PKK’nın yanı sıra Abdullah Çatlı tarafından da suikastlar oluyordu." diye konuştu. PKK ile uzlaşmanın bugün bile çok zor olduğuna vurgu yapan Kürt siyasetçi, Öcalan’ın tutuklandıktan sonra Ergenekon’un kontrolünde olduğunu, bu süreçte silahları bırakmayı çok düşündüğünü ancak Ergenekon’un buna izin vermediğini savundu. Burkay,"Şimdi birileri bizi devlet siyaseti yapmakla suçluyor. PKK ile Ergenekon arasındaki ilişkiyi gizlemeye çalışıyorlar. Silahlı mücadelenin faydası yok. BDP dışındaki Kürt siyasi hareketlerine de olanak verilmeli" dedi.

Kürt sorununun çözümü için PKK ve BDP’nin dikkate alınması gerektiğini belirten Burkay, Öcalan’ın cezaevinde altını dolduramadığı projeler ürettiğini, PKK ve BDP’nin de bunları sahiplendiğini kaydetti. Burkay, çözüm önerisini şöyle anlattı: "Devlete ‘operasyonları durdur’ demek yetmez. PKK’da silahları susturmalı. PKK geçmişte silahları susturdu, ‘devlet tanımıyorum’ dedi ve silah kullanmaya mecbur etti. Ancak Oslo’da diyalog varken PKK silahlı eylem başlattı. Süreci sabote etti. Kürtler PKK’yı silah bırakmaya zorlamalı."

http://www.aktifhaber.com/ergenekon-cokmeden-pkk-bitmez-548407h.htm

ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARI /// VİDEO : ORDUYA KUMPASA HAYIR


VİDEO LİNK :

MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI : Yazıcıoğlu kazası Ergenekon’un işi, aksini düşünmek saflık olur


Eski BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkan Yardımcısı Nihat Eren, Muhsin Yazıcıoğlu kazasına ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Helikopter kazasının ‘suikast’ olduğunu savunan Eren, olayın arkasında ‘Ergenekon terör örgütü’nün olduğunu söyledi ve ekledi: "Bu suikastın Ergenekon dışındaki bir gücün işi olduğunu söylemek saflıktır."

Eski BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin savcılık soruşturması sürüyor. Kazayla ilgili bugüne kadar çok sayıda soru işareti gündeme geldi. Savcılık da bu kapsamda birçok ismi dinledi. Bu isimlerden biri de eski BBP Yüksek İstişare Kurulu Başkan Yardımcısı Nihat Eren. Zaman’ın sorularını cevaplayan Eren, kazanın suikast olduğu görüşünde. Bu olayın arkasında da ‘Ergenekon terör örgütü’ olduğunu belirterek, "Bu örgütü ‘Türk gladyosu’ olarak adlandırıyorum. Çünkü bu örgütün uluslararası bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Buradan da yola çıkarak bu suikastın Ergenekon dışındaki bir gücün işi olduğunu söylemek saflıktır. Nitekim bu boyuttaki bir suikastı uluslararası bir bağlantı olmadan becermek mümkün değil. Korkarım ki birçok insanımız da bu cinayete alet oldu." diye konuştu.

Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasından önce geçirdiği trafik kazalarının da bu kapsamda manidar olduğunu kaydetti. Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatından hemen sonra bir yabancı ajansın ‘Türkiye de bir İslam milliyetçisi öldü’ şeklindeki duyurusunu hatırlatan Eren, olayın şifresinin ise bu sözlerde yattığını savundu: "Gladyonun veya Türk milleti karşıtı güçlerin Muhsin Bey’i gözden çıkarmaları için bu kimliği yeterliydi."

Nihat Eren, Kızıl Elma koalisyonuna da temas etti. Bu grubun Yazıcıoğlu’nu da yanlarında görmek istediğini ancak olumsuz cevap aldıklarını anlattı. Eren, şunları kaydetti: "Bunlar, milliyetçi ve ulusalcı güçleri bir araya toplayarak toplumsal bir çalışma yapan etkili bir gruptu. Milli hassasiyetinden dolayı Yazıcıoğlu’nu da yanlarında görmek istediler. Ama Muhsin Bey, onlarla birlikte olacak biri değildi. İslami inançları çok kuvvetli olan yönüyle ırkçılığa varan bu söylemleri reddediyordu. Bu manada her mahfilde muhataplarına mesaj veriyordu. Ulusalcı grubun da Muhsin Bey’den istediği desteği alamadıklarını düşünüyorum."

YAZICIOĞLU’NA TÜRKİYE’NİN HER YERİNDEN BELGE YAĞIYORDU

Nihat Eren, merhum Yazıcıoğlu’nun milletin ‘yeddi emin’i olduğunu da ifade ederek, devletin her kademesinden kendisine bilgi ve belge yağdığını dile getirdi. Yazıcıoğlu’nun da bu donanımıyla toplumun her katmanı için güvenilir bir insan olduğuna işaret etti. Merhum BBP liderinin etrafındaki insanların en ufak detayları dahi savcıya anlatması gerektiği çağrısında bulunarak, en ufak bilgi kırıntısının bile ‘cinayeti’ çözebilecek etkiye sahip olabileceğini söyledi. Eren, "Özellikle genel merkezdeki arkadaşlardan bu hassasiyeti yerine getirmeyenlerin ciddi bir vebal altında olduklarını hatırlatmak isterim. Onun canına kasteden bu suç örgütüne ulaşmak ve failleri ortaya çıkarmak bana göre mümkün. Soruşturmayı yürüten savcıların bu olayı çözecek yetenekleri ve güçleri var. Yeter ki herkes bildiğinin gramına bakmadan onlara iletsin." şeklinde konuştu.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1234255&title=yazicioglu-kazasi-ergenekonun-isi-aksini-dusunmek-saflik-olur

GLADIO DOSYASI : Türkiye’de Ergenekon, İtalya’da Gladio


AZİZ ÜSTEL STAR

Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla ya da Ergenekon’un uluslararası bir tasarım olduğunu iyice anlamak için İtalya’daki Gladio yapılanmasını ve yaptıklarını incelemek gerekiyor. Gladio üyesi 622 kişinin hiçbiri teröre bulaşmak ya da terörü yönlendirmekle suçlanmadı, yargılanmadı ama Gladio, İtalya’da terör yönetiminin kısa adı haline geldi. Ancak darbe girişimleri ve intihar süsü verilen cinayetlerle faili meçhuller Rosa dei Venti (Rüzgar Gülü), Nuclei di Difesa Dello Stato (Devlet Savunma Birimi) ve de L’anello (Halka) gibi derin devlet birimlerince örgütlendi. Bunların hepsi SIFAR’ın şemsiyesi altındaydı. Türkiye’de JİTEM’in tetikçileri tarafından işlendiği öne sürülen cinayetlerle SIFAR olarak bilinen, İtalyan Silahlı Kuvvetler İstihbarat Birimi’nin sorumlu tutulduğu cinayet ve intiharlar birbirine çok ama çok benziyor. Bunların ilki Albay Renzo Rocca’nın intiharıdır.

Sözde emekliye ayrılan albay 1968’de, Fiat’da çalışırken, ofisinde ölü bulundu. Asıl görevi SIFAR’la İtalya’yı kana bulayacak terör örgütleri arasında köprü kurmak, kendi adamlarını bu örgütlere yerleştirmek olan emekli Albay Rocca’nın ölümü intihar olarak açıklandı. Derken 1969 yılında “Piano Solo” adlı post-modern darbe ortaya çıkarıldı. Gözaltına alınan üç askeri görevli öldürüldü; katilleri bulunamadı. General Carlo Ciglieri, 27 Mayıs 1969’da bir trafik kazasında öldü. Hemen ardından General Manes, Darbe Soruşturma Komisyonuna kanıt sunmaya hazırlanırken kalp krizi geçirip öldü; üç hafta sonra yaveri Teğmen D’Ottavio tabancayla intihar etti. Ve 12 Ağustos 1977 de Orgeneral Antonio Anza, silahla kendini şakağından vurdu. Anza intihar etmeseydi Askeri Polis Carabinieri’nin başına getirilecekti ve Gladio karşıtlığıyla tanınıyordu. Askeri Polis’in başında kalan General Mino, bir helikopter kazasında yaşamını yitirdi! İnsanın tüylerini ürperten, GLADİO’yla Ergenekon arasındaki benzerliğin belki de en çarpıcı örneği, İtalya’nın ünlü araştırmacı gazetecilerinden, Gladio ve SIFAR’la ilgili yazılar yazan, önemli belgelere ulaştığı söylenen Mino Perocelli’nin, kimliği hala bilinmeyen kişilerce öldürülmesidir!

SIFAR, savaş sonrasında, Özel Harp Dairesi olarak kuruldu. Daha sonra adı SID, ardından da SISMI olarak değiştirildi. Şimdilerdeyse adı AISI olarak biliniyor.

İtalya’da, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, birçok siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve askeri görevliyle savunma sanayinin araştırma geliştirme bölümlerine görev yapan mühendisler ya öldürüldü ya da intihar etti! Bunların sorumluları olarak hep teröristler manşetlere taşındı ama sonradan birçok cinayet ve bombalama eyleminin derin devletçe örgütlenmiş, içinde ajanların cirit attığı çetelerce gerçekleştirildiği anlaşıldı. Burada amaç, hükümetin halkını korumaktan aciz olduğunu vurgulamak ve itibarını zedelemek elbette. Aynen Türkiye’de olduğu gibi! İtalya’da oynanan oyunun perdesi kapanmış gibi görünüyor. Türkiye’deyse oyunun üçüncü, son perdesi oynanıyor hala…

Kaynak: http://www.samanyoluhaber.com/dunya/yazar/aziz-ustel/Turkiyede-Ergenekon-Italyada-Gladio/730046/#ixzz1kmhA1r7B

BAZI MEDYA ORGANLARI HALA ERGENEKON İLE İLGİLİ YALAN HABER YAPIYOR /// İŞTE BİR TANE DAHA /// Tü rk bayrağını indiren Rum’u ETÖ timi vurmuş


Ergenekon İddianamesi eklerindeki Adem Yılmaz’ın ifadesi, örgütün adaya bir tim göndererek cinayet işlediğini ortaya koydu

Ergenekon iddianemesinin eklerinde 13 yıl önce Kıbrıs’ın Derinya bölgesindeki anti-işgal etkinlikleri sırasında Türk bayrağını indirmeye kalkışan Rum genci Solomos Solomu’yu Türkiye’den giden bir timin öldürdüğü öne sürüldü.

Kıbrıs’ın Derinya bölgesinde 14 Temmuz 1996’da Türk bayrağını indirmeye kalkışırken öldürülen Rum genci Solomos Solomu’yu Ergenekon tarafından öldürüldüğü iddia edildi. İddianame eklerinde yer alan belgeye göre, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Ercan Şafak’a sözlü ve yazılı ifade veren sahte hakimlik ve avukat yapmaktan sabıkalı Adem Yılmaz, Ergenekon soruşturmasıyla adı gündeme gelen Tuncay Güney’in, sınırdaki anti-işgal etkinlikleri sırasında 23 kişilik bir ekiple Kıbrıs’ın Derinya bölgesinde görev yaptığını anlattı.

Kendisinin de Güney’in 23 kişilik ekibi içinde yer aldığını belirten Yılmaz, olaydan bir kaç gün önce Adana İncirlik Üssü’nden Kıbrıs Yavrukuş Askeri Havaalanı’na uçtuklarını, Kıbrıs’ta başbakanlık binasında kaldıklarını ve bu süre zarfında Rauf Denktaş ile oğlunun kendileriyle yakından ilgilendiğini anlattı.

Rum gencinin vurulmasının ardından Girne’de Türk kontolündeki Yılanlı Ada’da, Rauf Denktaş’ın oğlunun evinde kaldıklarını öne süren Yılmaz şöyle devam etti: "1995’in son aylarında Kıbrıs’da Yavru Kuş Askeri Havaalanı’na Adana İncirlik üstünden uçmuştuk. Kıbrıs’ta Mücahitler Parkı’nın karşısında bulunan Başbakanlık binasına gidip bir hafta orda kaldık. Kaldığımız müddetçe Rauf Denktaş’ın kendisi olsun, oğlu olsun bizlerle çok ilgilendiler.

Lefkoşe sınırına yığılan Rumlar’a karşı 23 arkadaşımızı Tuncay Güney belirli bölgelere yerleştirdi. Hatta o tarihte bir Rum sınırında bayrağımızı indirmeye çalışırken yanımda bulunan Siirt’de görevli olduğunu söyleyen Mehmet Bey vurdu. Ama medyada bir Kıbrıs askerinin vurduğu beyan edildi. Olaylar yatıştığında Yılanlı Ada’da Rauf Denktaş’ın oğlunun evinde kaldık. Diğer bir çok eylemlerde Tuncay Güney hep talimatları bildirdi."

Kaynak: Taraf

LİNK : http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haber&ArticleID=76223

ÖZEL BÜRO NOTU : TUNCAY GÜNEY NAMI DİĞER ÇAKMA HAHAM, EŞCİNSELDİR. AYNI ZAMANDA SABIKALI DOLANDIRICIDIR. BAZI FETULLAHÇI VE AKP MEDYASI, GÜNDEMİ DEĞİŞTİRMEK VE ASKERİ KONTROLÜNE ALMAK İÇİN GERÇEK VATANSEVER SUBAYLARIN İÇİNDE OLDUĞU SÖZDE ERGENEKON ÖRGÜTÜN ÜZERİNE ÇAMUR ATMAYA DEVAM EDİYOR. KENDİLERİNE NE İDÜĞÜ BELİRSİZ TANIK VE SANIKLAR BULUP ÇEŞİTLİ VAADLERLE İSTEDİKLERİ YALANI SÖYLETİYORLAR. TUNCAY GÜNEY DENEN ADAM BIRAKIN OPERASYONA KATILMAYI 7-8 SENEDİR KORKUSUNDAN TÜRKİYE’YE GELEMİYOR. LÜTFEN SİZ DE HER KONUŞANA İTİBAR ETMEYİN.

KİTAP TAVSİYESİ : ERGENEKON KAZANINDA KURBAĞA /// ERGENEKON SANIĞI VATANSEVER BİR SUBAYIN AĞZINDAN KOM PLO


Kurbağayı sıcak su dolu bir kaba atarsanız, hemen sudan fırlar ve çıkar.

Ancak soğuk bir kaba koyup, suyu yavaş yavaş ısıtırsanız, suyun ısındığını anlamaz, su kaynayınca ölür.

İşte Türkiye’de oynanan büyük oyun budur.
Türkiye’nin suyu her geçen gün biraz daha ısınıyor.

Önce devlet kurumlarının bazı kilit yerleri ele geçirildi.
Ulusal varlıklar satıldı ve kalanlar da satılıyor.
Saldırının hedefi Atatürk Cumhuriyeti’dir.

Hedefte;

Yargı, Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere tüm kurumlar ve aydınlar var.
Önce çamur atıp, şüphe uyandırıldı.
Çuval geçirildi, sonra komplolarla zindanlara atıldılar.

Hukuk var diye beklerken ancak hapse girenler hukukun olmadığını anladı.

Ergenekon yalanına inanıp kitap yazanlar, cemaat kitabı yazmağa kalkınca Ergenekon üyesi diye hapse atılınca bile gerçeği göremedi “Ben Ergenekon üyesi değilim” diyor.

Ben Silivri zindanından gerçekleri yaşarken,
Türkiye kaynayan suda haşlanmasın diye sizleri uyandırmayı vatan borcu bildim.

Ergenekon, Malta Sürgünlerinin daha kötü bir kopyasıdır!

Kuzey Irak’ta ABD Jetleri, TSK’nin Kandil harekâtını nasıl önledi
Endonezya ordusuna yapılanlar TSK’ne de yapılıyor mu?
Genlerimiz nedir? Etnik ayırım yapılabilir mi?

Hrant Dink cinayeti, diğer Ermeni ve azınlıklara saldırıları kimler yapıyor?
Suikast ve tedhiş timlerinin aslı nedir?
Seçimlerde bilişim sistemlerinin kontrolü.
Bu özel davalar zincirinde, size de komplo olursa;
Başıma gelmez demeyin;
Arama gözaltı, savcılık ve mahkemelerde bilmeniz gerekenler?

Cezaevi yaşamı.

· Sözde örgütün sözde sahte cephanesi!

· Ümraniye, Poyrazköy, Zir vadisi, Gölbaşı ve diğerleri!

· Yarbay Mustafa Dönmez’in silah ve mühimmatı gerçek mi?

· Sahte delillerde neden “Parmak İzi İncelemesi” yapılmadı! Sahte DVD51?

· Sahte Dijitaller ve Bilgisayar Teknolojisinde Yapılabilecek Sahtekârlıklar!

· Sehven Hatalar!

· Yandaş ve yanaşma medya ile sözde aydınlar!

· Komploya Karşı neleri bilmelisiniz?

Bu davalara özgü özel yargılama usulleri!
Arama ve Gözaltı. Emniyet, savcılık sorgusu, nöbetçi mahkemede duruşma, tutukluluk ve iddianame konularında bilmeniz gereken her şey.
1, 2, 3.Ergenekon iddianameleri ve savunmam.
Silivri duruşmaları, meşhur 2 ye 1 kararları.

Beni köprü kullanıp, Deniz Kuvvetlerinin pırlanta subayları nasıl tutuklandı?
Şule ablaya sahte mektup ve İşçi Partisi’ne zoraki bağlantılar?
Ergenekon’da yargılanan Kuvayı Milliye Derneği’nin kuruluşunda
destek verdiği iddia edilen Nuri Vardarbaşı ile R.T. Erdoğan’ın akrabalığı var mı?
ADD üyelikteki vesikalık fotoğrafım suç kanıtı mıdır?
Diğer Ergenekon sanıkları
Kent Otel toplantıları
Küfürlü konuşma yok ise telefon çözümleri de yok mu?
Kopya ve İmaj Nedir?
Bilgisayarla İlgili Önemli Hukuk Maddeleri

Sahte dijitallerle TSK ve DENİZ KUVVETLERİNE KOMPLO
Haliç’te Yaşayan Simonlar
TSK’nden Gizli Bilgiler Nasıl Çalınıyor?
Alevileri Kaşıma Tuzağı!
MASKESİ DÜŞENLER ve ABD UTAH bağlantısı!
Neden, HEDEFTE TSK ve özellikle DENİZ KUVVETLERİ?
TSK ve Deniz Kuvvetleri Hata Yaptı mı?

Silah ve Mühimmat Neden Önemli?

1, 2, 3. ERGENEKON İDDİANAMELERİ
4. POYRAZKÖY
5. DENİZ TEĞMENLER
6. KAFES
7.1 İlhan Cinaner, Erzincan ve Erzurum’da neler oluyor?
7.2 ISLAK İMZA ve İnternet Andıçı Dursun ÇİÇEK, Serdar ÖZTÜRK
8. BALYOZ ve Donanma Komutanlığı araması!
9. CASUSLUK (TÜBİTAK, Deniz Kuvvetleri
10. Avukat Yusuf Erikel ve Ergenekon’un Hayali Finans Kaynakları! (2&3 ile birleşti)
11. Üniversite Rektörleri, BBOG, ÇYDD, ÇEV, ADD, CUMOK

MEDYA dalgaları (Nedim Şener, Ahmet Şık ve devamı)

KONYA merkezli ve ADANA özel yetkili Ergenekon dalgası neden fos çıktı!

Topluma, Yargıya Baskı, Anayasa Değişikliği, Avukatlara Baskı
Onur İntiharları, Cinayet ve Ölümler

Türkiye Nereye Götürülmek İsteniyor?
Nasıl önlerim? Cevabı Ata’nın Gençliğe Seslenişi’ndedir.

E.Dz.Yzb. Bilgisayar Yüksek Müh.
Hasan Ataman YILDIRIM
Silivri L1 Cezaevi B1 Koğuşu

KİŞİSEL WEB SITE : http://www.atamanyildirim.com/

VİDEO : SİLİVRİ CEZAEVİ – ERGENEKON MAHKEMESİ GÖRÜNTÜLERİ /// DOĞU PERİNÇEK’İN SAVUNMASINDAN


VİDEO LİNK :

MİZAH : HALI’DA SON MODA :))) /// BU ÜRÜN BİLUMUM KERİZLER TARAFINDAN KAPIŞILIYOR :) )))


__,_._,___

ERGENEKON DOSYASI /// Avukat Orhan Kemal Cengiz : ‘3 cinayet de Ergenekon işi’ ////// CC : @orkece


Avukat Orhan Kemal Cengiz, Hrant Dink cinayetinden önceki sürece dikkat çekiyor: "İçeride ‘Misyonerlik arttı’ diyenler, dışarıya ‘İslamcılar Hıristiyanları kesiyor’ mesajı veriyordu. Santoro, Dink ve Zirve cinayetleri ile de bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi."

Orhan Kemal Cengiz, Radikal ve Todays Zaman yazarı, hukukçu, insan hakları savunucusu… Malatya Zirve davasında katledilenlerin avukatlığını yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde köy yakmalar, faili meçhul cinayetler gibi davalarda avukatlık yapmış bir isim. Hrant Dink davasını da yakından takip ediyor. Cengiz, Dink cinayetinin, Sontaro ve Zirve Yayınevi katliamıyla birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor. “Santoro, Dink ve Malatya cinayetleri Ergenekon işi” diyen Cengiz, AK Parti’nin Dink cinayetini bir namus borcu bilip olayın aydınlatılması için çaba sarf etmesi gerektiğini söylüyor. Cengiz’le, Dink’in öldürülmesinden Ergenekon davasına, Uludere’den tutukluluk süresine birçok konuyu konuştuk.

-Hrant Dink davasında ‘örgüt yok’ kararı herkesi şaşırttı. Avukat olarak siz nasıl değerlendirdiniz kararı?

Mahkeme topu taca attı. ‘Bu beni aşıyor’ dedi. Topu Yargıtay’a atmayıp eldeki verilerle bile örgüt kararı verilebilirdi çok rahat. Dosya daha geniş olabilirdi. Jandarma, polis soruşturulabilirdi. Bunların hiçbiri derinlemesine yapılmadı. Mahkeme ‘örgüt’ demeye cesaret edemedi.

-‘Cesaret edemedi’ derken?

Bu benim iyimser yorumum. ‘Acaba bir gizli el müdahale mi ediyor?’ diye sormadan da edemiyor insan. Cesaret edememişlerdir ve perde arkasından bir müdahale olmuyordur inşallah. Hrant Dink davasında ‘örgüt var’ denip ceza verilseydi de yine bir şey yapılmamış olacaktı. Ama kötünün kötüsü bir karar çıktı.

-O gizli el Ergenekon örgütü olabilir mi?

Malatya davasında beklediğimiz ikinci iddianame var. Hrant Dink kararını gördükten sonra ‘Acaba Malatya davasındaki ikinci iddianame gün yüzüne çıkmadan tozlu raflara mı gidecek, bir el arkadan bunlara müdahale mi ediyor?’ diye kaygıya kapıldım. Biliyorsunuz Malatya’da da aynı yüzeysellikle başlamıştı dava. Daha sonra Deniz kod adlı görgü tanığı çıktı. Bu işi Malatya jandarmasının örgütlediğini Ergenekon savcılarına anlattı. Sonra operasyon yapıldı. Ergenekon’un çekirdek kadrosunun misyoner cinayetlerinde işin içinde olduğunu görüyoruz. Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya katliamlarıyla bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. 3 cinayet işlendi; ama polis daha sonra Samsun, Mersin, Diyarbakır, İzmir ve başka illerde benzer cinayetleri engelledi.

-‘Bir taşla birkaç kuş’ derken hedef neydi?

Ergenekon’un planı Santoro’dan başlayarak her ay bir Hıristiyan öldürerek dünyaya bir mesaj vermekti. ‘Dincilerin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Hıristiyanların kıtır kıtır kesildiği bir ülkeye dönüştüğü’ mesajıydı bu. Böylece Türkiye’de yapılacak bir askerî darbede dışarıdan gelen muhalefeti kesmek, azaltmak amaçlanıyordu.

-Hrant kararı, Ergenekon’un başarısı gibi okunabilir mi?

Malatya’da ikinci iddianame çıkmaz yahut zayıf ilişkilerle çıkarsa o zaman hepimizin oturup en baştan ‘Ne oluyor?’ diye sorması lazım.

-Temyize gidildi kararla ilgili. Sonraki safhalar neler?

Temyiz kalkar, karar onaylanabilir, dosya kapanır, bu kez dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gider. Zaten soruşturulmayan kamu görevlileriyle alakalı AİHM’nin ciddi eleştirileri olmuştu. ‘Jandarmanın, polisin ihmali var, bütün bunları katarak yargılamayı yapacaksın’ dedi, Türkiye buna uymadı. Bence burada hükümetin alacağı tavır önemli. Hükümet bu işi genişletebilir.

–Hükümet kanadından da karara eleştiriler geldi.

Ben tatmin olmadım. Adalet Bakanlığı’nın Santoro kararını bozdurup yeniden açtırmasını beklerdim. Misyoner cinayetlerinin ilk halkası Santoro. Kafes Eylem Planı, dosyanın yeniden açılması için bir fırsattı, o dava açılsaydı bağlantıları daha net görebilirdik. Hükümet çıktı ‘biz de tatmin olmadık’ dedi; ama ihmali olanlar onların emri altındaki insanlar. İktidar yargıya müdahale etmesin; ama jandarmayı, polisi soruştursun. Hrant Dink cinayeti hükümetin namus borcuydu ve bu ödenmedi. Hrant Dink önemli bir isim ve sadece manipülasyon amacıyla öldürüldüğünü düşünmüyorum. Hükümet’e karşı işlenmiş bir cinayet var ortada; fakat Hrant çok önemli bir figürdü. İçeride Ermeni meselesini herkesin anlayacağı dille ifade ederken diğer taraftan Ermeni diasporasına Türklerden neden nefret etmemesi gerektiğini anlatıyordu. İki toplum arasında köprü vazifesi görmeye çalışan bir isim.

-‘AK Partiye karşı işlenmiş bir cinayet’ yorumunu hangi verilerden hareketle söylüyorsunuz?

Hatırlayın, 2007 ve 2008’de yabancı medyada konuşulan tek şey sadece Hıristiyan cinayetleriydi. Bu cinayetlerin hükümeti hedef aldığı çok açık. Bütün bu cinayetlerdeki planın darbeye giden yolu kolaylaştırmak olduğunu düşünüyorum. Bu cinayetlerin çözülmesinde hükümetin çok önemli bir sorumluğu var; çünkü kendi döneminde işlenmiş cinayetler. Uğur Mumcu cinayetinden bahsetmiyoruz. Hükümet Ergenekon soruşturmasıyla beraber asker üzerinde kontrol sağladı. Bu işin üzerine gitmemek için bir bahanesi kalmadı. Jandarma görevlilerini yargı önüne çıkarmak için bir gayrete girebilirdi, girmediğini görüyoruz. Tekrar ediyorum, Hrant Dink cinayetinin çözülmesi hükümetin namus borcudur.

-Hrant Dink cinayetinde hep polisin ihmali konuşuluyor. Jandarmanın ağır ihmali olmasına rağmen bir gözbağcılık mı yapılıyor. Jandarma bu işin neresinde?

Jandarma demeyelim de JİTEM’in bilmenin ötesinde bu işin zeminini hazırladığını hatta planladığını düşünüyorum. Bunu Malatya’da daha net görüyoruz. Trabzon’da da Yasin Hayal direkt jandarmayla bağlantılı, Erhan Tuncel hem emniyet hem jandarmayla bağlantılı. Trabzon jandarmasının ya da JİTEM’cilerin sorumluluğunun sadece bilip kulağının üzerine yatmakla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Üç cinayetin de -Santoro, Dink ve Malatya- darbeye giden yolda JİTEM tarafından planlanıp uygulandığını düşünüyorum.

-Dink kararından sonra 20 binden fazla insan Agos’a yürüdü. Yürüyüşü hükümet karşıtı bir zemine çekme gayreti de vardı. ‘Ergenekon yok’ diyenler niçin ‘örgüt var’ demeye başladı? Çelişki görüyor musunuz?

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, PKK’ya sempati duymayacak birileri bakıyorsunuz tuhaf bir PKK sevgisiyle karşınıza çıkıyor. Bunun gibi… Hükümetin çok yanlışları var, tamam da bu başka bir düzey. Besbelli ki Hrant Dink’i öldüren örgüt hükümet değil, başka bir yapı.

-Siz Dink’in öldürülmesinden sonraki safhadan çok öncesiyle ilgilisiniz sanırım…

İkisiyle de ilgiliyim. Ama cinayeti anlamak için öncesine dikkatle bakmak gerekiyor. Ortodoks Patrikhanesi’nde toplanan çekirdek Ergenekon grubu hep bu işin içinde. Hrant Dink’e karşı dava açtırıp onu hedef tahtasına oturtanlar, Agos önünde gösteri organize edenler, Dink yargılanırken mahkeme önünde hakaret yağdıranlar ve o mahkemeyi ‘ziyaret edenler’ hep onlar. Bunlar tesadüf olabilir mi? Biliyorsunuz, Hrant’ın duruşmasına bir ziyaret olmuştu. Türkiye dinamiklerini çok iyi bilen Hrant bundan duyduğu kaygıyı dile getiriyordu. Adam ölmeden önce kendisinin işaret ettiği şeyler araştırılmış değil. Veli Küçük Ergenekon denen soğuk bir şeyden tutuklu. Somut bağlantılar hiçbir şekilde araştırılmadı. Eğer bu ilişkiler mercek altına alınsaydı Ergenekon’dan Hrant Dink’e gidilecekti. Yapılmadı.

-Ne yapılmalıydı?

Ergenekon soruşturmasının göbeğinde misyoner cinayetleri var. Darbe iddialarına odaklanıldığı için işin bu tarafı ihmal edildi. Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin mali kaynakları nelerdir, kimlerle ilişkisi var, bunlar yüzeysel ele alındı. Ergenekon davası bu yönde derinleştirilebilseydi, ‘Lobi belgesi’ çerçevesinde kurulan ‘Kuvvacı dernekler’, onların anti-Hıristiyan faaliyetleri, ‘lümpen gençlerin örgütlenmesi’ konsepti, ‘Kafes Eylem Planı’ ve diğer bütün suikast planları arasındaki ilişkileri görebilecektik. Hrank Dink cinayeti, sadece Dink dosyasından hareketle çözülecek bir cinayet değil.

–Hıristiyan cinayetleri neden Ergenekon soruşturmasının göbeğinde? Niçin bu kadar önemli?

Millî Güvenlik Kurulu’nda 2001 yılında misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle başlayan bir süreç var. 2002’den itibaren sık sık MGK’da gündem oluyor misyonerlik. Bence misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle Ergenekoncular kendilerine ‘taban’ yaratmak için altyapı çalışmalarına başlıyor. Hrant üzerinden ciddi bir operasyon söz konusu. O dönemde jandarmadan para ve istihbarat desteği alan Ergun Poyraz, ‘Misyonerler Arasında Altı Ay’ diye bir kitap yazıyor. Büyük nefret dalgasının ilk salvosu bu kitap. Aynı zamanlarda jandarma istihbaratı, bir jandarma çavuşu olan İlker Çınar’ı ‘misyonerlerin’ arasına sokuyor. Bu kişi ‘papaz’ oluyor. Daha sonra ikinci bir emirle tekrar ‘Müslümanlığa dönüyor’ ve Zekeriya Beyaz’la beraber kanal kanal gezerek ekranlardan nefret yayıyorlar misyonerlere. O günleri hatırlayın, müthiş bir misyoner avı başlamıştı. 2004-2005 yıllarında birdenbire ‘Kuvvacı dernekler’ pıtrak gibi bitiyor. Perinçek’in Aydınlık’ı her sayısında misyonerliği işliyor. Başında Sinan Aygün’ün olduğu Ankara Ticaret Odası arka arkaya misyonerlikle ilgili raporlar yayımlıyor. Kemal Kerinçsiz mesaisinin önemli kısmını, misyonerleri izleyip onlara dava açtırmaya harcıyor. Bütün bu Ergenekoncu taifenin toplantılarını yaptıkları Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin basın sözcüsü Sevgi Erenol MGK’ya ‘misyonerlik’ brifingleri veriyor. Bu işin ciddi ve uzun bir hazırlık safhası var. Emre Günaydın, Zirve katliamından sonra Malatya’da 40 kilise olduğunu söylüyordu. Tüm bunlara baktığımızda ciddi bir dizayn olduğunu görüyoruz. Ergenekon savcıları bunları doğru düzgün araştırmadı. Enerjilerini başka yere harcadılar. Ama şu verilere baktığımızda dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın bu savcının dikkatini çeker.

-Veli Küçük’e Dink cinayeti sorulmadı mı?

Çok yüzeysel soruldu. Türk Orkdoks Patrikhanesi’nde toplanan isimler iyi araştırılırsa bu ilişkiler ortaya çıkar. Bu yapılmadı. Misyonerlik üzerinden bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. Ergun Poyraz, bir yandan misyonerlikle ilgili kitaplar yazıyor diğer yandan Abdullah Gül’le ilgili kitap hazırlayıp Gül’ün Yahudi lobisi adına çalıştığını iddia ediyordu. Bir yandan içeride misyonerlik üzerinden sağcı, solcu ve muhafazakârları ortak bir düşman etrafında birleştirmek amaçlanıyor öbür taraftan da ‘hükümet bunlarla yeterince mücadele etmiyor’ diye suçlanıyordu… Gülen cemaatini ‘dinlerarası diyalog kuruyor’ diye suçluyorlar, yurtdışına çıkınca da ‘dinciler geldi, Hıristiyanları kesiyor’ diye propaganda yapıyorlardı. Çok amaçlı büyük bir kampanya oluşturuldu.

-Dink’in katledilmesinden sonra sizin işaret ettiğiniz bu fotoğrafa dikkat çeken çok az insan var. Bu kişilerin aynı zamanda Ergenekon’u sulandırmak için kalem oynattıklarını görüyoruz…

Ergenekon iki şekilde sulandırıldı. Birinci olarak özellikle medyadaki belli kalemşorlar ve CHP ciddi bir şekilde sulandırdı. Sürekli olarak haksız soru işaretleri ürettiler, en somut delilleri bile uydurulmuş gibi sundular. Darbe planlarını, çıkan silahları görmezden gelerek yaptılar bunu. İkinci sulandırmayı da maalesef savcılar yaptı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alan 5 bin kişiyi araştırmak gibi garip işlere giriştiler. Savcılar Hıristiyanlara saldırılarda JİTEM’in failleri ortadayken onları araştırmayarak sulandırdılar davayı. Çok ciddi insan hakları ihlalleri işlediğini bildiğimiz kişileri soğuk bir Ergenekon üyeliğinden yargıladılar.

-Savcıları eleştirirken haklarını da teslim etmek gerekmiyor mu?

Tabii ki çok önemli adımlar attılar. Bir tarafta Doğu Perinçek’in bir yanda Veli Küçük’ün olduğu bir örgüt ortaya çıktı. Ergenekon davasının yarattığı iklimi küçümsememek lazım.

-‘Ergenekon davasının yarattığı iklim’ derken?

Türkiye’nin başını ağrıtan manipülasyonları yapan insanlar içeride, tutuklu. Ülke bir nefes aldı, aydınlar nefes aldı. 301’den davalar açılıyordu. Aydınlar korumayla geziyordu. Ergenekon davası başladıktan sonra gayrimüslimlere yönelik tehdit ve saldırılar azaldı. Faili meçhul cinayetler bitti. Çok şey yapıldı. Ama çok daha ciddi bir dava olabilirdi. Geçmişteki suçları, suçluları ifşa eden bir yere gidebilirdi.

-Davanın az sayıda savcıyla yürütülmesi böyle bir sonucu doğurmuş olabilir mi?

Büyük çaptaki davaların bir iki savcıyla götürülmesi mümkün değil, bir ekip olmalıydı. Ergenekon bağlantısı ve bağlantılı olduğu davaların ayrı savcılık ekibiyle yürütülmesi gerekiyordu. Dava başka bir yere giderdi. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor. Savcılara demokratik bir baskı olmadı. ‘Daha önemli konularla uğraş’ diyen bir Allah’ın kulu çıkmadı. Savcılar ve mahkeme koca bir Ergenekon örgütü ile karşı karşıya kaldı. Sol bu davaya destek vermedi, Kürtler tamamen arkalarını döndü. Onların Silivri’nin önünde yatıp kalkıp mahkemeye baskı kurması gerekiyordu. Alevilere yönelik suikast planları vardı. Onların da desteği olmadı. Bu kadar büyük bir davayı demokratik bir muhalefet olmadan yürütemezsiniz. Savcının yanında yer alacak güçlü bir avukatlar grubunun olması gerekiyordu, olmadı. Medyada davanın sağlam çekirdeğine sahip çıkacak, diğerlerini eleştirecek bir duruş gerekiyordu. Bu anlamda hükümete yakın gazeteler de kötü bir rol oynadı. Davaya hiçbir eleştiri getirmedi. Davayı korumanın yolunu savcının savunması gibi algıladılar. Dolayısıyla dava sahipsiz kaldı bir anlamda.

-Medyada Ergenekon’u magazin boyutuyla ele alan, sulandırmaya çalışan ciddi çaba vardı… Taraf, Zaman, Star, Bugün gibi gazeteler bu süreçte ciddi katkı da koydu…

Tabii ki. Eleştirdiğimiz medya organlarının desteği olmadan bu dava götürülemezdi. Ama daha güçlü bir rol oynayabilirlerdi. Davanın özüne sahip çıkarken insan hakları standartları konusunda uyarıcı olabilirlerdi. İnsan hakları argümanları davanın içini boşaltmak isteyenlerce kullanıldı. O bakımdan biraz talihsiz bir atmosfer içinde yürüdü dava. Bir grubun ciddi manipülasyon çabasını unutmamak lazım. Davada yapılan hatalar da o insanlara fırsat verdi.

-Dava sürecinde en çok eleştirilen tutukluluk süreleri oldu. Ergenekon sanıklarının tutuklu yahut tutuksuz yargılanmasında ölçü nedir?

Ergenekon dosyasını ikiye ayırmak lazım. Ergenekon’da bir grup var ki dünyanın neresinde olursa olsun tutuklu yargılanır. Bunlar silahlı külahlı dışarı çıktığında tanıklara baskı yapabilecek insanlar. Bunları herkes biliyor ve tutukluların çoğu bu gruba dâhil. Gazeteci gibi tehdit etme imkânı olmayan insanların tutuksuz yargılanması gerekiyordu. Onların tutuklu yargılanmaları dava üzerinde şaibe yaratıyor. ‘Ergenekon davası muhalefeti susturmak için açıldı’ diyorlar sonra. Medya ve politikacılar söz konusu olduğunda bu araçların daha dikkatli kullanılması lazım. Bu, ‘yargılama sonunda sağlam deliller varsa o insanlar mahkum olmasın’ anlamına gelmiyor. Tutuklansın bu insanlar. Ama bu tedbir Türkiye’de bir ceza gibi uygulanıyor. Sadece bu davayla ilgili değil. Keşke kullanılmasa.

-Tutuklu yargılanan gazeteciler üzerinden dava aleyhinde bir kampanya yürütülüyor. Gazetecilerin tutuklanmasına ne diyorsunuz?

Ahmet Şık’la Nedim Şener’in tutuklu yargılanmasını doğru bulmuyorum. Özellikle Şık bakımından delillerin zayıf olduğunu düşünüyorum. Tutuklu yargılanmasını mazur gösterecek hiçbir şey yok. İçeride tutulmaları davaya zarar veriyor. ‘Gazetecilere dava açılmasın’ demiyorum. Savcılar, hâkimler Veli Küçük’le aynı pozisyonda görmemeli bazı sanıkları. Ayrıca gazetecilerin tutuklanması, davalar açılması manipülatörlere malzeme sunuyor. Ahmet Altan ve Perihan Mağden, Türkiye’yi iyisiyle kötüsüyle anlatan insanlar. Bunlara Başbakan adına dava açılması üzücü. Bu davalar Türkiye’yi yurtdışında faşizm varmış gibi anlatanlara malzeme sunuyor. Hükümet kendi reformlarını da gölgede bırakmış oluyor.

-Avrupa’da nasıl işler tutukluluk süresi?

Silahlı grup her yerde tutuklanır, bir kısmı da delillerin toplanmasından sonra serbest bırakılırdı.

-Ergenekon operasyonları sürecinde askerî vesayet geriledi. Geçenlerde Murat Belge “Güçlü bir dış destekle, askerî vesayet geri gelebilir.” diye yazdı. Siz de katılıyor musunuz?

Ciddi bir reform olmadığı sürece askerî vesayet uyuyan bir virüs gibi. Bünyeden tamamen atılmış değil, Militarist ruh bünyede uyumaya devam ediyor. Bundan kurtulmanın yolu tam demokratikleşme. Devletin hesap verir bir hâle gelmesi.

-Dink meselesi ve tutuklu gazeteciler tartışılırken Başbuğ tutuklandı. 12 Eylül yargı önüne çıkacak. Bu gelişmeler demokrasi adına sevindirici değil mi?

Güzel gelişmeler. Başbakan’ın ‘Başbuğ tutuksuz yargılanabilir’ diye bir açıklaması oldu. Keşke Tayyip Bey, Hrant Dink davasının çözülmesi için mahkemeye, emniyet müdürüne, jandarmaya çağrıda bulunan bir tavır gösterebilseydi. Anayasanın bir türlü hazırlanmamış olması, Kürt sorunu konusunda adımların yarım bırakılması beni endişelendiriyor. Başbakan Erdoğan statükoyla barışmaya çalışıyor gibi bir görüntü veriyor. Umarım yanılıyorumdur.

-Ergenekon davasına yaklaşımı KCK soruşturmasında da görüyoruz. ‘Karşısında olanlar’ ve ‘her şeyiyle sahiplenenler’ şeklinde iki grup var. KCK tutuklamaları olmamalı mı?

Silah, bomba temin eden, emir veren, olayın şiddet kısmına bulaşanların tutuklanmasına kimse bir şey diyemez. Başında Murat Karayılan’ın olduğu bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Kimse bunu masum göstermesin. Son derece otoriter bir tablo ortaya koyan bir KCK sözleşmesi var. Ama diğer taraftan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu sınırına dayanan tutuklamaları görüyoruz. ‘Terör örgütüne yardım ve yataklık’ gibi geniş yorumlarla bu davalar yürütülmemeli.

-İki haftadır JİTEM binasının bahçesinde kazılar sürüyor. Birçok kemik çıktı toprak altından. Siz de geçmişte faili meçhul davalarını takip ettiniz. Bu kazılardan ne çıkar?

Başlı başına çok önemli bir olay. Ergenekon’daki bir grubun darbeye teşebbüsten yargılanıp asıl bu suçlardan yargılanmaması adalet adına utanç verici bir şey. Bugün JİTEM’in bütün kurucuları Ergenekon’dan yargılanıyor. Diyarbakır’da küçük bir JİTEM davası görülüyor. Ergenekon’un artık buralara ilerlemesi gerekiyor. Son söyleyeceğim şudur: Darbeyle ilgili yeterince delil toplandı. Bununla ilgili bir an önce karar verilmeli ve daha sonra faili meçhuller, bu kişilerin faili meçhullerdeki rolleri, köy yakmalardaki, JİTEM’deki pozisyonları gibi yargılamalar devam etmeli.

AKSİYON

Kaynak: http://www.samanyoluhaber.com/gundem/3-cinayet-de-Ergenekon-isi/732259/#ixzz1loqVCotk

AK PARTİ DOSYASI : AKP VELİ KÜÇÜK’E MİLLETVEKİLLİĞİ TEKLİF ETTİ


Ergenekon Davası’nın tahliye olan sanıklarından Veli Küçük’e AKP’nin milletvekilliği teklif ettiği ortaya çıktı. Buna göre; 2002 seçimleri öncesinde AKP, emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ten partilerinden milletvekili adayı olmasını istedi. Ancak Veli Küçük AKP’nin bu teklifini reddetti.

Tutuklu gazeteciler Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu’nun birlikte yazdığı “Sızıntı/Wikileaks’te Ünlü Türkler” adlı kitapta yer alan çarpıcı bilgilerden biri de Ergenekon Davası’nın sembol isimlerinden Veli Küçük’le ilgili. Gündemi sarsan kitapta; AKP yönetiminin iktidarının ilk yıllarında Veli Küçük’e karşı olumsuz bir tutum almadığı yazıyor. Hatta milletvekilliği teklifi dahi yapılıyor.

Kitapta bu çarpıcı bilgi verildikten sonra şu satırlar yer alıyor:

“(…) Ergenekon Davası’nın 3 Haziran 2011 tarihli duruşmasında Veli Küçük, 2004 yılında New York’ta kaldığı otelde karşıdan Başbakan Erdoğan’ın ekibiyle geldiğini gördüğünü ifade ederek şöyle söyledi: “Recep Bey’in bana geldiğini anlayınca arkamı döndüm ve arabaya doğru yöneldim. Eşim ‘yapma ayıp olur’ dedi. Ama ben prensiplerine bağlı bir insanım. O sırada Kürşat Tüzmen seslendi. Recep Bey, yemek yemek istiyormuş. ‘Kabul etmem’ dedim. Konuşmasının devamında Küçük, AKP’nin kendisini Türk Ordusu’nu pasifize etmek için bir kapı olarak gördüğünü söyledi. Veli Küçük, belki dışarıdayken değil ama tutuklandıktan sonra kapı haline geldi. (…)”

Odatv.com

ARAŞTIRMA DOSYASI /// KAAN TURHAN : Kim Bu Ahmet Bilyeli ? /// Ergenekon, Yargı, MİT ve PKK Arasında ki Bağlantılar


Kaan Turhan

Mersin’de 40 yaşındaki Mehmet Mehdi Kızıl, 3 ay önce boşandığı 35 yaşındaki eşi Belma Bilyeli ile evlenme hazırlığı yaptığı sözlüsü 38 yaşındaki Levent Dakka’yı otomobille takip edip, sıkıştırdığı otoparkta tabancayla kurşun yağmuruna tuttu. Olayda eski DYP Milletvekili Ahmet Bilyeli’nin kızı olan Belma Bilyeli olay yerinde, Dakka ise kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirirken zanlı kayıplara karıştı. Mehmet Mehdi Kızıl‘ın Mersin Emniyet Müdürlüğü koordinesinde Ankara ve Aksaray emniyet müdürlükleri ile yapılan tespit, takip sonucu 16 Ekim 2008 günü saat 18. 00 sıralarında Aksaray’da yakalandığı ve üzerinde yapılan aramada sahte nüfus cüzdanı ve sürücü belgesi ile bir adet Glock marka tabanca, 2 adet şarjör ve 28 adet 9 mm çapında fişek ele geçirildiği kaydedildi.

Mehmet Mehdi Kızıl‘ın "Birden fazla adam öldürmek, 6136 sayılı kanuna muhalefet etmek, sahte kimlik tanzim etmek ve kullanmak" suçlarından adli mercilere sevk edileceği belirtildi.

Meriç`e bağlı Adasaranlı Köyünde, Meriç jandarma ekiplerinin düzenlediği operasyonda 9 Filistinli kaçakla birlikte yakalanan Ayhan Laçin terör örgütü üyeliği, Süleyman Bozkurt göçmen kaçakçılığı ve terör örgütü üyeliği, Mahşuk Turan, İlhan İnanç ve Mehdi Kızıl da göçmen kaçakçılığı suçlamasıyla Meriç Cumhuriyet Savcılığı`na sevk edildi.

“Hüseyin“ kod adlı Süleyman Bozkurt`un örgütün dağ kadrosunda yer aldığı, Ayhan Laçin`in 2006 yılında İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü`nün bombalanması olayına karıştığı ancak bu suçu kardeşinin üstlenmesi nedeniyle suçlamadan kurtulduğu öğrenildi. Laçin`in bir süre önce bomba yapımı sırasında bombanın elinde patlaması sonucu iki gözünü de kaybettiği ve yüzünde patlamadan kaynaklanan izler bulunduğu belirtildi. Böbreklerinden rahatsız olan Süleyman Bozkurt ile gözleri görmeyen Ayhan Laçin`in yurt dışına tedavi olmak amacıyla terör örgütü tarafından gönderilmek istendiğinin sanıldığı da bildirildi.

Nereden çıktı bu Mehdi Kızıl meselesi ve Ahmet Bilyeli meselesi, diyeceksiniz? Mehdi Kızıl, eski milletvekili Ahmet Bilyeli’nin damadıydı. Eski eşini ve yeni damadı öldürmüştü. Saldırıda asıl hedefin Ahmet Bilyeli olduğu söz konusu değerlendirmeler arasında.

Asıl konu da Ahmet Bilyeli’nin bağlantıları ve sürekli darbe Ergenekon’la bağlantıları, MİT’e, Emniyet’e eleman alımları konusundaki geçer sözü, Yargıdaki ‘varlığıyla’ gizliliğini koruyor.

Mersin’de ticaretle uğraşan Ahmet Bilyeli’nin faaliyetleri hakkında, yetkili mercilere hitaben, aklımıza takılan soruları sormak boynumuzun borcudur.

1. Mevcut Ergenekon ve Balyoz davalarıyla ilgili yönlendirme, tutuklanacakları belirleme konusunda etken olma durumu var mıdır?

2. Yargıtay’da ya da diğer adli mercilerde; “seni buraya boşuna mı getirdim” diyerek, yakasına yapışacak kadar ileri düzeyde ‘ilkeli’ olması doğru mudur?

3. Eski damadı Mehdi Kızıl’ın, terör örgütü PKK’yla bağlantılarında aracı olarak kullandığı; anlaşmazlık durumunda da işlenen cinayetlerde asıl hedefin Ahmet Bilyeli olduğu doğru mudur?

4. Eski bir milletvekili olan Ahmet Bilyeli’nin, PKK’yla, Türkiye’deki süperNato yapılanmalarıyla ilgisinin, devletle olan bağlantılarıyla Fethullahçı yapılanmada başat rol oynadığı doğru mudur?

5. Onun referans olduğu kişi ve kişilerin sorgusuz, sualsiz Emniyet’e ve MİT’e alınarak, kadroların yetiştirilmesindeki rolü doğru mudur?

6. Ergenekon’dan tutuklanan ve hâlâ içeride olan kimi tutuklularla olan ilişkileri çerçevesinde, davanın ‘harici’ müdahili olduğu noktasındaki konumu araştırılacak mıdır?

7. Mehdi Kızıl gibi 15 ayrı suçtan sicilli birini, kızıyla evlendirerek neyi hedeflemiştir?

8. Mehdi Kızıl’ın, PKK içindeki fraksiyonlarda bir konumda olmasından kaynaklı, Bilyeli’ye diş bilediği ve PKK’nın finansörlüğünde Bilyeli’nin tasfiyesine kararlılıkla gitmesi, neye işaret etmektedir?

Karanlıkların aydınlığa çıkması uğruna çabasını esirgemeyenler, tüm karanlığı aydınlatacak güçte ve kuvvette olurlar. Bir mum ışığı, binlerce ışık huzmesinin aydınlatabileceği bir ortamda çok şeyi ifade etmektedir.

Fethullahçı istihbaratın çeşitli komplolarla, Türk aydını olan hapsedilen insanlarla; karanlık odakların “tetikçisi”, “itirafçısı”, “kalemşörü”, “kuryesi” olanların ayrıştırılabilmesi için Türk Devleti’nin dibe vurması mı gerekmektedir? Hâlâ, korkusuz Cumhuriyet Savcısı varsa, hâlâ o görkemli Türk Bayrağı dalgalanıyorsa ve tek başına bağımsız araştırmacı yazar olarak dile getirdiklerimi “suç duyurusu” olarak kabul edip, işlem yapacak merciiler varsa, Ne Mutlu Türküm Diyene..!

YARGI DOSYASI : Ergenekon ve yolsuzluk hakimlerine atama


Genelkurmay Başkanı’nı tutuklayan, Türkiye’nin gündemini sarsan soruşturmaları başlatan hakimler artık tapu davalarına bakacaklar.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), geçtiğimiz günlerde yayınladığı kararnamede atamalarını yaptığı hakimlerin yetkilerini belirlemek üzere aldığı kararları açıkladı. 25 Aralık soruşturmasında bütün arama ve el koyma kararlarını veren hakim Süleyman Karaçöl, İstanbul 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’ne atandı.

Ergenekon hakimleri
Ergenekon Davası’nın görüldüğü eski özel yetkili İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hasan Hüseyin Özese Sakarya 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi olarak görevlendirildi. Aynı mahkemenin üyeleri Hakim Sedat Sami Haşıloğlu Trabzon 2. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi, Hakim Hüsnü Çalmuk da Kocaeli 3. Asliye Mahkemesi Hakimi olarak atandı.

Şike davası başkanı asliye ceza’ya
Şike davasına bakan İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Ekinci, Bakırköy 15. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi olarak atandı. Şike mahkemesinin üyelerinden Hikmet Şen 5. Asliye Ceza Mahkemesi’ne, Bülent Kınay ise 21. Ağır Ceza Mahkemesi’ne üye olarak tayin edildi.

Dink davası başkanı da Asliye’ye
Hrant Dink suikastı davasına bakan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkanı Hadi Çağdır ise İstanbul 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hakim olarak görevlendirildi. 14. Ağır Ceza Mahkemesi üye hakimi Mustafa Başer de 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde üye olarak atandı.

Balyoz hakimleri ağır ceza’ya
İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi Üye Hakimi Canel Rüzgar İstanbul 14. Ağır Ceza Başkanı yapılırken, Poyrazköy Davası’na bakan İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Vedat Yılmaz Abdurrahmanoğlu da İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına atandı. Balyoz Davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi hakimlerinden Aytekin Özhanlı 9 Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Savaş Çelik ise 20. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görevlendirildi.

İlker Başbuğ’u tutuklayan hakim ağır cezaya
Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ’un soruşturma aşamasında tutuklanmasına karar veren hakim Vedat Dalda da İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görevlendirildi. İstanbul Adalet Komisyonu’nun eski Başkanvekili ve İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Karababa da Küçükçekmece 4. Asliye Ceza Mahkemesi’ne hakim olarak atandı.

KCK hakimlerine yeni görev
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK), bazı adli ve idari yargı hakimlerinin yetkilerine ilişkin kararı kapsamında, Diyarbakır’da kapatılan 4 özel yetkili mahkemenin başkanlarının da yeni görev yerleri belirlendi.

HSYK’nın 11 idari yargı ve 596 adli yargı hakiminin görev yerlerine ilişkin kararı çerçevesinde Diyarbakır’da KCK davalarına bakan mahkemelerin başkanlarının da yetkilerinde değişiklik yapıldı. Buna göre, CMK’nın 250. maddesiyle yetkili olan ve kapatılmadan önce derdest dosyaları bitirmekle yükümlü tutulan, KCK davalarına da bakan Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Bekir Soytürk, 3. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimliği’ne, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mehmet Yavaş ise Diyarbakır 2. Çocuk Mahkemesi Hakimliği’ne getirildi.

TMK’nın 10. maddesiyle yetkili Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Necati Türkmen, 1. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimliği’ne, Diyarbakır 9. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Selda Devrim Yıldırım da 2. Asliye Ceza Mahkemesi’ne atandı. Diyarbakır’da bir süre önce kurulan 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin başkanı Ahmet Yıldızeli de yeni kurulan Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na getirildi.

ERGENEKON DAVASI /// Şamil Tayyar : Ergenekon’dan boşalan yere Gülen Cemaati talip oldu


24 TV’ye açıklamalarda bulunan Şamil Tayyar, Ergenekon’dan boşalan yere Cemaat’in girmeye çalıştığını ve bunların Ergenekon’dan daha tehlikeli olduğunu söyledi.

24 TV’de Ergenekon Davası’nın gerekçeli kararını yorumlayan AK Parti Gaziantep Milletvekili Şamil Tayyar, oldukça çarpıcı bilgiler verdi.

Tayyar, gerekçeli kararın yazılmasının kasıtlı olarak geciktirildiğini söyledi, asıl niyetin AK Parti hükümetine yönelik baskı oluşturulmasının ve Erdoğan’ın zor durumda kalmasının sağlanması olduğunun altını çizdi.

Kadrolaşma neticesinde Cemaat’in bir güç sarhoşluğu içerisine girdiğini belirten Şamil Tayyar, Ergenekon’dan boşalan yere Cemaat’in talip olduğunu, son aylarda yaşanan sıkıntıların sebeplerinden birinin de bu olduğunu söyledi.

Tayyar konuyla ilgili şöyle konuştu:

Gerekçeli kararın yazımının 8 ay sürmesi üzerinde durulması gereken bir noktadır. Karar ne zaman verildi? 5 Ağustos. Gezi olayları ne zaman başladı? 31 Mayıs gecesi. 19 Haziran’a kadar çok yoğun bir şekilde devam etti Türkiye’nin her yerinde.

Hatırlayın cezaevinde Mustafa Balbay’ın bir açıklaması oldu. "Sonbahar Türkiye’de daha sıcak geçecek" demişti.

Türkiye’de Gezi atmosferinin oluştuğu bir süreç yaşanmaya başladı. Ve süreçte 13. Ağır Ceza Mahkemesi kararını açıklamıştı.

ÖNCE TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR DİYE BAKTILAR

Zannediyorum ki, kararı açıklayanlar irtibatlı oldukları kesimlerle şöyle bir durup bir gözlemlediler. Türkiye nereye gidiyor? Arkasından bir dershane tartışması yaşandı. Arkasından 17 Aralık darbe girişimine yeltendiler.

GEREKÇELİ KARARI GECİKTİRDİLER ÇÜNKÜ…

Gerekçeli kararı yazanlar da Türkiye’yi gözlemlemek istediler. Çünkü geciktikçe Türkiye üzerindeki baskı artmaya başladı. Biz de parlementoda bir kanun çıkardık. Uzun tutukluluk sürelerini 5 yıla indirdik.

Arkasından, tahliye kararları çıktı. Bunun üzerine inanılmaz bir kamuoyu oluşturuldu. "Ergenekon aslında bir hikayeymiş" algısı oluşturuldu. Peki bu algıyı kim oluşturdu? 17 Aralık darbe girişiminin içinde yer alan ve ona destek veren şahıslar yer aldı bu algıyı oluşturanlar arasında.

"HÜKÜMET ERGENEKONCULARI KURTARIYOR" ALGISI OLUŞTURMAYA ÇALIŞTILAR

Yine bu süreci tetikleyen, ama bir dönem Ergenekon sürecine de destek verdiği sanılan Emre Uslu, Mehmet Baransu gibi kalemler de Twitter üzerinden etkin bir şekilde bir kampanya yürüttüler. "Hükümet Ergenekoncuları kurtarıyor" gibi.

UZUN TUTUKLULUK MAĞDURİYETİNİ GİDERDİK, BU SİLAH OLARAK BİZE DÖNDÜ

Ne oldu, uzun tutukluluk gibi maduriyetlerin giderilmesi adına attığınız bir adım sizin karşınıza bir silah olarak getirildi.

ERGENEKON’DAN BOŞALAN YERE GÜLEN CEMAATİ TALİP OLDU

Gülen Cemaat’i güç sarhoşluğuyla iktidar devşirmeye kalkıştı. Özellikle 2010 referandumundan sonra yargıda da önemli şekilde konumlanma fırsatı bulunca, Emniyet’te zaten güçlenmişlerdi, Emniyet ve Yargı gücü birleşince, bu süreçte Ergenekon da ayaklarının üzerine çökünce, Ergenekon’dan boşalan yere kendileri talip oldular. Ve kavga da böyle başladı.

CEMAAT ERGENEKON’DAN DAHA TEHLİKELİ

Şu anda yeni bir Ergenekon’dan söz etmek mümkün. Hatta eskisiyle mukayese ettiğimizde daha tehlikeli bir örgütle karşı karşıyayız. Çünkü bunlar daha profesyonel, daha tecrübeliler ve daha birikimliler. Çünkü bunların görev aldığı dönemde teknoloji çok hızlı gelişti. Bugün bunların önemli bir kısmı tasfiye oldu.

Yerine getirilen kadroların birikimi ve tecrübesi bu kadar güçlü değil. Bunlar 10 yıl önceki daktilo döneminden kalma. Yeni teknolojiden bu kadar haberdar değiller. İstihbarat teknolojisi ve kullanımından bu kadar haberdar değiller. Yeni ekip şu anda savruluyor. Daha tehlikeli derken bunu anlatmaya çalışıyorum.

BUNLARIN OPERASYON AKLI DEVLETTE YOK

Bunlardaki operasyon aklı üzülerek söylüyorum, devlette yok. Onun için, Gezi’de olsun, 17 Aralık’ta olsun devlet aklının bir miktar aciz kalması buradan kaynaklanıyor. Hükümet olarak biz o yüzden çok önemli bir görev düşüyor. Devlet kurumlarını çağın teknolojisine göre yeniden organize etmemiz gerekiyor.

VİDEOYU BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

ERGENEKON DAVASI : Ergenekon’da Balbay’a şok suçlama


CHP’li Mustafa Balbay’ın ‘asker ve sivil’ arasında köprü vazifesi gördüğü belirtiliyor. Tuncay Özkan ise ‘örgüt yöneticisi’ olarak tanımlanıyor.

Ergenekon davasında 34 yıl 8 ay hapis cezası alan ve cezaevinde 4 yıl 9 ay kaldıktan sonra Anayasa Mahkemesi kararıyla serbest bırakılan gazeteci ve CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, ‘çok sayıda örgütsel toplantı’ya katılmakla suçlanıyor.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 8 ay sonra açıkladığı gerekçeli karara göre Mustafa Balbay, ‘Cumhuriyet Çalışma Grubu (ÇÇG)’ adlı ekiple dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer arasında köprü görevi gördü. Bu sayede de hükümetin atama ve yasama faaliyetlerinin engellenmesi için yapılan görüşmelere katıldı.

‘SUÇ TEŞEBBÜS AŞAMASINDA KALDI’

Mahkeme kararında, "Cumhuriyet Çalışma Grubu (CÇG) faaliyeti kapsamında planlanan ‘Yakamoz’, ‘Ayışığı’, ‘Eldiven’ adı verilen darbe yoluyla hükümeti devirmeye teşebbüs faaliyeti içinde aktif olarak yer aldığı, ancak gerek darbeye karşı olan dönemin Genelkurmay Başkanı’nın aşılamaması, gerekse dış desteğin sağlanamaması nedeniyle darbe çalışmalarının amacına ulaşmadığı ve CÇG ekibinin dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök tarafından 2004 yılı Ağustos ayında dağıtıldığı…" ifadeleri yer alıyor.
Devamı şöyle:

"Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe planları çerçevesinde pek çok eylemin hayata geçirildiği, yani suçun icrasına başlandığı, ancak gerek iç, gerekse dış koşullar nedeni ile sonuçlandırılamadığı anlaşılmıştır. Bir başka deyişle suçun icrasına başlanmakla birlikte sonuç gerçekleşmediğinden, suç teşebbüs aşamasında kalmıştır. İcra hareketlerinin hepsi tamamlanmadığından da suçun eksik teşebbüs aşamasında kaldığı kabul edilmiştir."

Gerekçeli karara göre, Cumhuriyet Çalışma Grubu 7 Ekim 2003’te faaliyete geçirildi ve 2004 Ağustos’ta Şener Eruygur’un emekli olduğu zamana kadar faaliyetlerini sürdürdü.

‘GAZETECİLİKLE İLGİSİ YOK’

Mustafa Balbay’ın Danıştay cinayeti sonrası ‘Er er Ergenekon, Gel her yere kon’ gibi köşe yazıları da ‘kamuoyunda böyle bir gizli örgütün olmadığı algısını oluşturmaya çalışmak’la ilişkilendirildi.

Kararda, "2008’de örgüte yönelik başlatılan soruşturma sürecinde aynı söylemi yayarak soruşturmayı sulandırmaya çalıştığı, örgüt mensuplarına slogan ürettiği, Ergenekon terör örgütünün kontrolü altında bulunan sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine katıldığı anlaşılmıştır" denildi.

Mustafa Balbay yine Ergenekon sanığı Mustafa Özbek’in kontrolündeki ART’de ‘mevcut hükümeti yıpratıcı propaganda faaliyetlerine’ katılmakla da suçlandı. Mahkemeye göre delillere bakıldığında, Balbay’ın eylemlerinin gazetecilik olarak değerlendirilmesi mümkün değil.

DARBE ZEMİNİ OLUŞTURMA GİZLİ BELGELERİ TEMİN

Ergenekon davasının gerekçeli kararında, davada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan gazeteci Tuncay Özkan ile ilgili bölümler de dikkat çekiyor.
Gerekçeli kararda, tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesiyle 6 yıl kaldığı cezaevinden çıkan gazeteci Tuncay Özkan’ın adreslerinde yapılan aramalarda çok sayıda örgütsel doküman ele geçirildiği hatırlatıldı.

Tuncay Özkan’ın ‘örgüt yönetici’ olarak tarif edildiği bölüm şöyle:

"Tuncay Özkan’ın 2003-2004 yıllarında başlayan ve ağırlıklı olarak sonraki yıllarda devam eden askeri darbe teşebbüsü eylemine basın yayın ve siyaset alanındaki eylemleri ile katıldığı, o tarihte akim kalan ancak Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nce toplumda askeri darbe zemini oluşturma amaçlı Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı gibi vahim nitelikteki eylemler ile devam ettirilen cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek eylemine, basın yayın ve sivil toplum alanındaki legal görünüşlü, ancak toplumda kaos ve kargaşa ortamı çıkartarak askeri darbeye zemin hazırlamak amaçlı eylemleri ile katıldığı, örgütsel faaliyetleri kapsamında birçoğu askeri mahiyette olan gizli belgeleri temin ettiği…"

Tuncay Özkan ayrıca sanıkların bir kısmına doğrudan emir ve talimat vermekle suçlandı.

‘ÖRGÜTSEL GÖRÜŞMELERİ TELEFONDA YAPMADI’

Gerekçeli kararda, "Aramalarda ele geçirilen doküman içerikleri de sanığın diğer sanıklarla irtibatını teyit etmektedir. Sanığın diğer örgüt mensubu sanıklarla olan görüşmelerinin sayısı, içeriği, süresi, yer ve zamanı dikkate alındığında bu irtibatlarının olağan ve sıradan bir irtibat olmadığı, görüşmelerin örgüt belgelerinde belirtilen amaç ve yönteme uygun olarak sağlandığı, yine bu görüşmelerde örgütün gizlilik prensibine olabildiğince uygun davranıldığı, bu nedenlerle sanığın örgüt mensubu diğer sanıklarla olan irtibatlarının örgütsel nitelikte olduğu…" denildi.

Yani mahkemeye göre Tuncay Özkan ‘örgütsel görüşmeleri’ni telefonla yapmadı ve böylece ‘gizlilik’ prensibine uymuş oldu.

‘CEBİR VE ŞİDDET KULLANARAK…’

Tuncay Özkan ile ilgili bölümde ‘Cumhuriyet mitingleri’ne de atıf var:

"Sanık Ahmet Tuncay Özkan’ın 2003-2004 yıllarında başlayan ve ağırlıklı olarak sonraki yıllarda devam eden (2007 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ‘Cumhuriyet Mitingleri’ adı altında yürütülen) eylemlerini askeri darbeye zemin hazırlamaya yönelik başlattığı, amaç suça yönelik eylemlerini basın yayın ve siyaset alanındaki faaliyetleri ile katıldığı, o tarihte akim kalan ancak Ergenekon Silahlı Terör Örgütü’nce toplumda askeri darbe zemini oluşturma amaçlı Cumhuriyet gazetesinin bombalanması ve Danıştay saldırısı gibi vahim nitelikteki eylemler ile devam ettirilen cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek eylemine, basın yayın ve sivil toplum alanındaki legal görünüşlü, ancak toplumda kaos ve kargaşa ortamı çıkartarak askeri darbeye zemin hazırlamak amaçlı eylemleri ile katıldığı, örgüt faaliyeti çerçevesinde birçoğu askeri mahiyette olan gizli belgeleri temin ettiği yasak niteliği haiz eşya bulundurduğu…"

‘BELGELER LEGAL İŞ YAPMADIĞININ KANITI’

Mahkeme, Mustafa Balbay için olduğu gibi Tuncay Özkan hakkında da ‘faaliyetlerinin gazetecilikle ilgili olmadığına’ karar verdi.

"Sanığın yargılama boyunca sürekli olarak eylemlerinin gazetecilik faaliyeti ve siyasi parti kurma faaliyetleri kapsamında olduğunu ileri sürmesine karşın, ele geçirilen çok sayıda "gizli" ibareli belgelerin devletin güvenliğine ilişkin bilgileri içermesi, yasaklanan bilgileri içeren çok sayıda belgenin bulunması, keza ‘Susurluk Raporu’ gibi gizlilik derecesi olan belgenin sanıkta bulunması gazetecilik faaliyetiyle izah edilemez. Kaldı ki bu belge ve bilgiler ancak gizlilik kararı veren makamlarca bilinmekte ve bilinmesi gerekmektedir. Gazeteci bile olsa niteliği itibarıyla gizli olan bu belge ve bilgileri temin etmesi mümkün değildir. Oysa ki bahse konu gizlilik derecesi olan çok sayıdaki belgelerin sanıkta bulunması bile tek başına sanığın legal işler yapmadığının açık kanıtıdır. Sanığın her fırsatta ve sürekli olarak "benim suçum nedir söylensin!" şeklindeki beyanları da örgütsel tavrını açıkça ortaya koymaktadır."

‘TEHLİKE OLUŞTURMAYA ELVERİŞLİ’

‘BizKaçKişiyiz?’ platformu ise yine mahkemenin Tuncay Özkan’ın karşısına çıkardığı ‘suç’ delillerinden biri:

"Sanığın uhdesinde yürüttüğü ve yönettiği ‘Bizkaçkişiyiz’ platformu, ‘Memleket Sevdalıları Derneği’ gibi oluşumlarla mevcut yönetim aleyhine halkı kışkırtarak askeri darbeye zemin oluşturacak şekilde demokratik sivil toplum görünümlü eylemlerinin "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek" şeklinde tanımlanan amaç suçu işlemeye uygun ve elverişli bir eylem olduğu tartışmasız sabit görülmüştür."
Kararda Tuncay Özkan için, "Suça yönelik eylemi tehlike oluşturmaya uygun ve elverişlidir. Eylemin devamı halinde ise cebir ve şiddetin gerçekleşeceği kaçınılmazdır" denildi.

ERGENEKON DAVASI : ‘Ergenekon’un örgüt olduğu kararına mahkeme heyetinin gözlemi de etkili oldu’


Ergenekon davasının gerekçeli kararında, Ergenekon’un örgüt olduğu kararı verilirken dava dosyasındaki deliller kadar mahkeme heyetinin gözlemlerinin de etkili olduğu belirtildi.

Ergenekon davasının gerekçeli kararında, Ergenekon’un örgüt olduğu kararı verilirken dava dosyasındaki deliller kadar mahkeme heyetinin gözlemlerinin de etkili olduğu belirtildi.

Yargılamanın her aşamasında mahkemenin, yargılanan örgütün varlığını çok açık ve net olarak devamlı gözlemlediği belirtilen gerekçeli kararda, mahkeme heyetinin sanıklara ilişkin gözlemlerine de yer verildi. Kararda, dosyadaki deliller ve tanık ifadelerinin yanında bu gözlemlerin de örgütün varlığı konusunda verilen kararda etkili olduğu ifade edildi.

Gerekçeli kararda, mahkemenin gözlemlediği yüzlerce olgudan bir kısmı ard arda sıralandı. Ergenekon Terör Örgütü’nün kamuoyu oluşturma gücüne yer verilen gözlemler arasında, "Sanıklar arasındaki hem henüz haklarında dava açılmamışken hem de dava açıldıktan sonraki dayanışma ve görünürde aralarında herhangi bir irtibat ve tanışıklık olmayan sanıkların adeta gözü kapalı birbirlerini yargılama öncesi ve sırasında savunmaları ve kefil olduklarını beyan ettikleri…" ifadesi dikkat çekti.

Sanıkların özellikle yargılama aşamasında birbirleri lehlerine beyanda bulundukları ve birbirleri aleyhinde olan önceki ifadelerini değiştirdikleri, daha sonra bu yeni ifadeleri kullanarak geçmişte verilen ve aleyhlerinde olan ifadeleri tevil (inkar) ettikleri ve düzelttikleri anlatıldı.

Sanıkların ‘Burada yargılanan kişileri saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet’e bomba atanlar ve Danıştay’a saldıranlar dışında buradaki hiç kimsenin suçu yok, herkes vatansever, sanıklar delikanlı çıktı, kimse aleyhte konuşmadı. vs..’ gibi sözleri devamlı dile getirdikleri de gözlemler arasında yer aldı.

Sanıkların mahkeme hakimlerini gözü kapalı eleştirdikleri ve sıklıkla redd-i hakim talebinde bulundukları, aynı zamanda sistematik bir şekilde hakaret ve tehdit ettikleri belirtilen gerekçeli kararda, bu durumun ortak savunma stratejisine uygun bir davranış olarak değerlendirildiği belirtildi.

Bazı sanıkların, savunmalarında mahkemeye yansıtmaya çalıştıklarının aksine yakın ve samimi irtibatlarının gözlemlendiği, genel olarak birbirlerinin aleyhine beyanda bulunmaktan ısrarla kaçındıkları, hatta çok açık bir şekilde kendilerinin aleyhinde bilgi ve belge yakalatan veya konuşan sanıklar hakkında en küçük bir tepki göstermeyip, ‘Yargılamanın sonunu beklemek gerekir. vs..’ şeklinde yaklaşım sergilemeleri ifade edildi.

ERGENEKON DAVASI : “Ergenekon’daki sahte deliller…”


Zaman gazetesinde uzun süre yazan isimlerden Leyla İpekçi 3 Aralık 2013’te "yazacağım bir şey kalmadı" diyerek ayrılmıştı. İpekçi, bir süredir devam eden suskunluğunun ardından Yeni Şafak gazetesinde yazmaya başladı.

Bugün ilk yazısını kaleme alan İpekçi iktidara övgüler dizerken Ergenekon davasında insanların kandırıldığına da değindi.

Leyla İpekçi şunları yazdı:

"(…) İnsan zalimle değil, mazlumla özdeşleşir. Dinlenen devlet sırlarının hangi küresel güçlere servis edildiği konuşulurken, devlet belki ilk kez bu milleti oluşturan vatandaşlar gibi mazlum görülüyordu. Hem içeride, hem dışarıda. Bu yüzden 17 Aralık operasyonu çoğunluk nezdinde bir darbe girişimi olarak algılandı, bizzat AKP’nin yolsuzluklara bulaştığına inanan insanlar için bile böyle oldu.

Ergenekoncuları mahkum etmek için kullanılan kanıtlara sahte deliller karıştırıldığı ortaya yeni çıkmıştı. Yolsuzluk kanıtları arasında bazı delillerin yine kör gözüm parmağına üst üste konulması karşısında en azından daha mesafeli duruyorlardı. Bir kez daha kandırılmak istemiyorlardı.

Muhalif dili bozuk nakarat haline getirenler ise örgütlemeye çalıştıkları nefrete muhtaçtılar. Hileli yöntemlerle hukuk dışına çıkmayı seçmene mubah göstermenin başka yolu yoktu. Bu muhtaçlık onların dilini kafesliyor, gerçeğe bakışlarını perdeliyordu.

Sonuçta:

İktidarı şahsileştirmekle suçlanan Başbakan, giderek çoğunluğun hakikatini simgeleyen bir ‘manevi şahsiyet’e dönüştü. Bu mevzuyu sonraki yazılarımda açma niyetindeyim. Bugün seçim sonuçları AK Parti’nin sürpriz olmayan başarısını işaret ediyor. Evet, ‘Yeni Türkiye,’ yeni bir muhalif dil ile kurulacak biraz da.

Yeni Şafak’taki ilk yazım bu. Sadece muhalefet siyasetinde değil, hayatın her alanında yeni bir dil üzerine düşünmeye birlikte devam edebilmemiz ümidiyle. Selamların en güzeliyle."

Odatv.com

GÜNDEM ANALİZİ /// MAHİYE ERGÜL : İstihbaratçıların Da Ergenekon’u Varmış.


İstihbaratçı Ergenekoncular varmış. Onlar da Ergenekon’muş.

Başbakan öyle bağırarak söylüyor ki derin dünya devletinin efendileri duysun istiyor. Ergenekon’un inlerine girdiğini duyuruyor.

Artık biz de kör değiliz, yöntemini öğrendik, Başbakan kime Ergenekon diyorsa büyük efendiye karşı hata yapmış birileri var, orada bir “ulusal direnç noktası” var demektir.

Anlıyoruz ki F.Gülen ile paslaşarak ABD’nin önündeki engelleri temizliyorlar.

Bildiklerini halka açıklamaktan başka çaresi kalmamış bir halde Bugün TV’de yayına çıkıyor İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer. “İlker Başbuğ paşayı bile başbakan istedi biz tutukladık” diyor. “Terörist canlı bombaları biz yakaladık” diyor. Tam bu sırada yabancı teröristlerle çarpışıyor polisimiz. Alt yazı geçiyor, Mersin İstihbara şubesinde onlarca polis sürgün edildi… Tıpkı Türk askerini PKK’ya karşı gönülsüz koydukları gibi, yabancı terörsitlere karşı da Türk polisini gönülsüz koymak istiyorlar gibi algılıyorum.

Eğer daha önce Türkiye’ye örülen emperyal kumpasları az çok biliyorsanız, siz de böyle düşünürsünüz. Büyük savaşın ortasındayız. İki kere düşünmek gerek. Emniyet İstihbarat birimleri düne kadar kime hizmet ettiklerini değil, bugün kimin işine gelmeyen bir tutum aldılar acaba, diye düşünmek gerek.

Türk istihbarat birimlerini hedef aldığına göre, BOP eş başkanı başbakanımız, ABD planına engel teşkil eden bir tutum görmüş ki affetmiyor, kükrüyor. Çünkü, iç savaşa bizi sokmak için tetikçilerinin geçiş yollarını kesmek, bunun için de erken haber almak gerekir; yani istihbaratın en çok gerektiği dönemdeyiz. Hiçbir ailenin can güvenliği kalmadı.

Böyle bir zamanda Türk Emniyet Teşkilatının aciz kalmasını kim ister, bunu anlamak için bu işten kimin kârı varsa ona bakacaksın. Küresel savaş baronları… En ucuza mal ettikleri intiharcı gençleri, daha üzerindeki patlayıcıyı patlatamadan, yani canlı bombayı canlı yakalayan emniyetçiyi her kim görevde istemiyorsa, durup düşüneceksin.

Bence bu konuda doğru söylüyor Ali Fuat Yılmazer. Gençlerin bedenlerini dinamit olarak kullanmasına engel oluyorsanız sizi bu görevden kim neden uzaklaştırır, düşünmek lazım.

Allah adına insan öldürenlere nasıl engel olunur, buna birazcık kafa yoralım.

1. Uzun vadede; sosyal devlet, herkese iş, bilimsel eğitim ve laik devlet yönetimiyle.

2. Kısa vadede; iyi çalışan İstihbarat birimleriyle…

Bizde, birinci şıkta yer alan “sosyal devlet” yok edilerek her türlü teröre zemin hazırlanmış, sıra ikinci şıkka gelmiştir.

Başbakan kendini çok güvende hissetmese “Yeni Ergenekon” adıyla istihbarat birimlerinin tasfiyesine başlamazdı. Bu birimleri Teşkilatı Mahsusa ile ve İttihatçılarla eşleştirmesi de manidardır. Çünkü Türk istihbaratının deneyim kökeninde Kuvayi Milliye’yi zafere götüren Teşkilatı Mahsusa vardır.

Türkiye NATO çarkına sokulduğunda Türk istihbarat birimleri komünist avlamak için kullanıldı, yıllarca böyle sürdü. Sonra PKK şehir eylemlerini engellemek için görev aldılar. Ancak şimdi durum değişti, etnik ve dinsel çatışma çıkartmak için dışarıdan gelen yabancı teröristlere göz yummaları isteniyor, böyle görünüyor. İşte bu noktada istihbaratçılar da aileleriyle birlikte bu topraklarda yaşadıklarını hatırladılar ve “Vatansever olmak” galebe çaldı. Bunun başka türlü izahı yoktur. Onun için onlara da Ergenekon dediler.

Tansu Çiller’in 1995’de Dünya Bankasına söz verdiği hizmet kalemlerinin sektöre devredilmesinde hangi kalemlerin devir işlemleri tamamlandı tek tek bakın isterseniz. Kendisi başbakanın özel danışmanı olarak bu göreve devam ediyor.

Eğitim… Bitti (SPAN adlı Amerikan tekeline çalışıyor, “faTih” projesi odur)

TSK ….. Bitti (BM’ye çalışıyor)

Güvenlik… Bitiyor (Küresel çeteye direnen birim tasfiye diliyor)

Diyanet… Bitiyor. (Onun da Ergenekon’u varmış!)

Hukuk…. Bitti

Biten hukuka son örnek; 24 Mart 2014 günü Em.Kıd.Hak.Hv.Alb.Ahmet Zeki Üçok’un Askeri Yagıtay’da duruşması… Hukuk’un artık nasıl işlediğini görmek için bu duruşmaları izlemenizi isterim. O gün savunma tanığı iki kişi dinleniliyordu. Ancak esas hakkında mütalaa da aynı güne verilmişti. Sanıklardan savunma istendi, savunma hazırlama süresi bile yoktu, mahkeme karar için çekildi ve 3’e karşı 2 oyla mahkümiyet kararı çıktı. Bir önceki mahkemede ise, davaya konu belgeyi usule aykırı düzenlemekten sanık olması gereken kişi tanık olarak geldi ve ona sanıkların soru sorması bile engellendi. Seçimlerin öncesine sıkıştırılmış bir mahkümiyet kararı daha çıktı.

Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Kayseri’de cemaatin TSK’ya sızmasına karşı dava başlatmıştı, ona yapılan suçlama buydu; cemaatin askeriyeye sızmasını deşifre etmek…

Cemaatle yüzyüze gelinen tek dava buydu. Hani, cemaatle kapışıyordu başbakan? Asla inandırıcı değil. Cemaati besledi şimdi CHP’nin kucağına atıyor. Talim Terbiye’yi kapattı, verdi TUBİTAK’a, şimdi yerel yönetimlerde ders kitaplarını beraber basıp dağıtacaklar. Daha geniş olanaklar açıyorlar cemaate. Hatta Diyanet de Ergenekon ilan edilecek yakında, çünkü onun da lağvedilerek “din sektörü” yaratılması BOP programında var. Başbakanın BOP eş başkanlık görevinde bu da var.

Cemaate yakın olanları Emniyet içinde tasfiye ediyorlar numarasına inanmayın. Tasfiye edilen sosyal devletimizdir ve Emniyet İstihbarat biriminde kalan son direnç noktalarıdır. Görülen odur ki İstihbarat Dairesi dümdüz ediliyor, sonra da kapatılacaktır. Çünkü küresel savaşlar çağı başladı, iç savaşı bize sıçratma noktasına geldiler, koruma reflekslerimizin de tarumar edilmesi gerekiyor.

Bebelerimizi iç savaş bekliyor. Biliyoruz ve ellerimiz armut topluyor!

Maalesef bu seçimler hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Gönülsüz oy vereceğim.

Eğitimci YazarMahiye MORGÜL, 25 Mart 2014
http://www.mahiye.net
mahiye

PARALEL DEVLET DOSYASI /// AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay : ‘Ergenekon’dan çok daha kork unç bir yapı’


AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, Siirt’teki temasları kapsamında, AK Parti Siirt Milletvekili Osman Ören’nin öğretmenlik yaptığı dönemde mezun ettiği öğrencileriyle bir düğün salonunda bir araya geldiği etkinlikte çok önemli açıklamalar yaptı.

Aktay, "(Paralel yapı) Türkiye’de şimdiye kadar gelmiş geçmiş en büyük mafya teşekkülüne yakın bir teşekküldür. Biz böyle başka bir mafya teşekkülü tanımadık. Ergenekon’dan çok daha fazla organize ve Ergenekon’dan çok daha korkunç bir yapıdır" dedi.

12 yıl boyunca AK Parti‘nin yolunun "dikensiz gül bahçesi gibi bir yol" olmadığını ifade eden Aktay, şöyle konuştu:

"Yolumuza avuçlarını açmış, kucaklamaya hazır insanlar değillerdi onlar. Engellemek için bin bir türlü fırıldak, hile ve desise çevirdiler. Bu desiselerden bazıları, ‘Balyoz’, ‘Ergenekon’, ‘Ayışığı’, ‘Sarıkız’ gibi darbe girişimi oldu. Romantik, ‘Eldiven’, ‘Sarıkız’, ‘Yakamoz’, ‘Ayışığı’ gibi güzel isimlerle darbe yapıyorlardı. Bu güzel isimleri darbelerine isim olarak seçmişlerdi. Bu kötülükler bugün Türkiye’nin başına birileri tarafından getiriliyor çünkü Türkiye dünya sıralamasında 27’nci sıradan 16’ncı sıraya yükselmiş. 12 yılın özeti de budur."

"Böyle başka bir mafya teşekkülü tanımadık"

"(Paralel yapı) Türkiye’de şimdiye kadar gelmiş geçmiş en büyük mafya teşekkülüne yakın bir teşekküldür. Biz böyle başka bir mafya teşekkülü tanımadık" diyen Aktay, şunları kaydetti:

"Ergenekon’dan çok daha fazla organize ve Ergenekon’dan çok daha korkunç bir yapıdır. Ergenekon ile mücadeleye bu kadar canla başla katılmış olmaları Ergenekon ile rekabet etmelerinden kaynaklanıyor. Ergenekon’un elindeki imkanlara göz dikmiş, ‘o imkanlar bizim elimizde olsun, Türkiye’yi derin devlet tasavvufundan kurtarmak’ gibi bir endişeleri ve hedefleri olmamış. Aksine Türkiye’nin o derin devletine yani hukuk tanımayan, tamamen örgütsel, illegal yapılara dayanan, devlete paralel çekmeye çalışan o yapılanmayı ve o yapılanmanın imkanlarına göz dikmiş aslında. Bunu bugün görüyoruz. Dünyanın her tarafından, ‘hizmet erleri’ diye geçinen elemanların bugün hizmet ettikleri tek şey var; Türkiye’yi oraya buraya şikayet etmek. Uluslararası 160 okulun bulunduğu 160 ülkede hepsi birer medya organı gibi o ülkelerde Türkiye’yi şikayet etmekle meşguller. Okulların bulunduğu her ülkede bir iki internet sitesi, Arapça, İngilizce, Fransızca, Rusça ve bütün dillerden internet siteleri, televizyon yayınlarıyla Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın diktatör olduğunu, artık Türkiye’nin demokrasi yolundan dönmüş olduğunu ve Türkiye’de diktatörlüğün geçerli olduğunu ispatlamaya çalışmakla meşguller."

Aktay, dışarıdan insanların Türkiye’yi yangın yeri olarak bildiğini, Türkiye’ye yabancı yatırımcı çekmemeye çalıştığını anlatarak, "Bunların sebebi eğer kendileri kazanacaksa Türkiye varsın batsın anlayışıdır" diye konuştu.

"Kürt meselesini çözüyorsak, silahtan korktuğu için yapmıyoruz"

Aktay, daha önce askerin elindeki silahı birilerinin halka karşı tehdit olarak kullanmak istediğine işaret ederek, eline silah alıp dağlara çıkanların iyi birşey yapmadığını, bunun çözüm sürecine de bir katkı sunmadığını belirtti.

"Eğer bugün insanlar göğüslerini gere gere Kürdüm diyebiliyorsa, bu silahlar sayesinde değil. Silaha rağmen, barışçıl AK Parti siyaseti sayesindedir" ifadelerini kullanan Aktay, silahın hiçbir zaman çözüm olmadığını vurguladı.

Aktay, şunları kaydetti:

"Kürt meselesini çözüyorsak, Kürt kardeşlerimize hak ettiği değeri Türkiye Cumhuriyeti içerisinde veriyorsak, bunu silahtan korktuğumuz için veya birileri silahtan korktuğu için yapmıyoruz. Eskiden anlatılan o derin devlet artık kana susamıştır. Bu kan 100 yıl akmaya devam etseydi, onlar sadece o kandan nasıl gıdalanırız, onun hesabını yaparlardı. Ve nitekim öyle oldu. 30 yıl içinde akan kana rağmen bunlar sadece paralarına para, iktidarlarına iktidar kattılar. Sadece gemilerini yürüttüler. Ne Kürt Memo ne de Türk Mehmet umurlarında bile değil, alavere dalavere Kürt ve Türk Mehmet’ler nöbete. Onlar ise kendi iktidarlarını sürdürüyorlardı. Onun için örgüt kan döktükçe, onların işine daha çok geliyordu."

"Kürtleri borçlu çıkarmaya çalışıyorlar"

"Örgüt ve bazı siyasiler havalanmaya kalkmasınlar. Kürtleri minnet altında bırakmaya, Kürtleri borçlu çıkarmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki ‘Biz bedel ödedik ve onun için Kürdüz diyebiliyoruz’. Maalesef sizin ödediğiniz bedel boşa gitmiş bedeldir. Boşu boşuna döktünüz o kanları, kendi kanınızı da boşu boşuna döktünüz başkasının kanını da boşuna döktünüz" diyen Aktay, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu mücadele Kürtlere hiçbir şey kazandırmadı. AK Parti iktidara geldiği saatten itibaren Kürt sorununu çözmeye çalışıyordu. Fakat örgütün bu silahlı mücadeleleri buna engel oluyordu. Çünkü örgüt eline silah aldıkça bu konuda bir çözüm üretmek, çözüm önermek imkansız hale geliyordu. Çünkü siyaset zemini kanın olduğu yerde, silahın konuştuğu yerde konuşamıyor. Susuyor ve susmak zorunda kalıyor. Silah konuştukça, siyaset konuşamaz. O yüzden silah siyasetin önünü açmış değil, siyasetin önünü bilhassa kapatmıştır."

Konuşmaların ardından Aktay ve milletvekili Ören, öğrencilerle halay çekti.

ERGENEKON DAVASI /// Merdan Yanardağ : Ergenekon’un maskesi düştü


Türkiye’nin son beş yılını belirleyen karşıdevrimci sürecin hedefindeki isimlerden gazeteci Merdan Yanardağ, bu dönemin bütün yalanlarının şimdi birer birer ortaya çıktığını vurguluyor. Yanardağ, ülkede bir Fetret Dönemi yaşandığını belirtirken, AKP-Cemaat arasındaki itişmenin kritik yönlerine dikkat çekiyor.

Görüşme: Gamze Erbil

Ergenekon Davası, esasen siyasi ve son beş yıla yayılan bir süreç. Siz de bunun mağdurlarındansınız. Bu davayı ve sizin için mahkumiyet kararının çıkmasını, sonra 10 Mart’ta gündeme gelen tahliyeleri nasıl değerlendirdiniz?

10 Mart’ta serbest bırakılmayı tutuklandığımda beklemiyordum. Son birkaç ay içindeyse Türkiye’de çok büyük bir değişim olduğunu saptadım ve her an serbest bırakılabileceğimi düşünüyordum. Türkiye öyle bir tarihsel dönemece girdi ki, her an beklenmedik gelişmeler olabilir, bir biçimde AKP iktidarı yıkılabilir, bu hâlâ geçerli. O nedenle, serbest bırakılmak benim için bir hoşluk, bir sürpriz oldu ama beklediğim bir gelişmeydi. O kadar net ki tablo.
Muğla cezaevindeki tek siyasi bendim, ama diğer mahkumlar da “abi sen her an gidebilirsin” diyorlardı. Adli tutuklu ve hükümlülerin bile beklediği bir tahliyeydi bu. Diğer yandan tahliyelerin yalnızca AKP hükümetinin cemaatle yaşadığı itişmeye bağlı olduğunu düşünmemek gerekiyor. Türkiye’deki toplumsal muhalefetin, solun, cumhuriyetçi güçlerin muhalefeti ve mücadelesinin oluşturduğu baskıyla biz çıktık.

Ergenekon operasyonları Osmanlı-Türk modernleşmesinin yüz yıllık tarihinde çok ciddi bir kırılmadır. Bir rövanşist siyasal operasyon olduğu gibi aynı zamanda çok somut olarak sonuçlarını gördüğümüz bir karşıdevrim girişimidir. Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesiyle sonuçlandı bu. Bu karşıdevrim operasyonunu yapanlar tarihsel olarak kendi misyonlarını doğru tanımlamışlardı ancak Türkiye’nin aydınlanmacı, laisist, sol ve devrimci güçleri bu operasyonun derinliğini başlangıçta kavrayamadı.

Bu vahim sonuçlar yarattı diye düşünüyorum. Solun çok önemli bir kısmının ya tarafsız kalarak ya da yedeklenerek sürece dahil edildiği bir dönem yaşadık biz. Sadece “yetmez ama evet”çilerden söz etmiyorum. Bir kısmı da “yesinler birbirini” tavrıyla kenarda kaldı. Bu pasif bir destek olarak okunabilir. Bugünse ayaklarını bastıkları zeminin nasıl ortadan kaldırıldığını gördüler.

ABD’nin "ayak bağları" tasfiye edildi

Sözünü ettiğiniz “bölgesel” projelerle “asker vesayetinin kalkması” iddiası nasıl örtüştürüldü?

Ergenekon operasyonu, Türkiye’de bir askeri vesayetin ortadan kaldırılmaya ve Türkiye’nin demokratikleştirilmeye çalışıldığı bir operasyon olmadığı gibi sadece Türkiye’ye özgü bir siyasal islamcı darbe girişimi de değil. Tüm bölgedeki operasyonun öncüsü diyebileceğimiz, 2007’de geliştirilmiş tayin edici bir parçasıydı. Ergenekon davasında yargılanan -özellikle, orgenerallere baktığınızda bunların ortak bir özelliği var. Bunlar Varşova Paktı dağıldığı için NATO’da Türkiye’nin kalmasının artık gereksiz olduğunu savunuyorlar. Tuncer Kılınç’ın açık bir toplantıda dile getirdiği bu yöndeki ifadelerin “spontane gelişmiş” bir beyan olduğunu düşünmemek lazım, orduda öyle yürümez bu işler.

İki ve daha önemli bir boyutu, bazı Kürt siyasetçisi arkadaşlarımızın ve liberallerin sandığının tam tersine tutuklanan askerlerin önemli bir bölümü PKK ile masaya oturmak ve Abdullah Öcalan’la Kürt sorununun çözümü için görüşmek gerektiğini düşünüyorlardı. Bunu sonraki kimi açıklamalarında Abdullah Öcalan da dile getirdi, özeleştiri yaptığını söyleyerek. Bunlar Amerikasız ve Barzanisiz bir çözüm arayışında olan çevrelerdi. Bu da bölgesel operasyonun bir ayağı ile ilişkili.

Son olarak, bu fırsat değerlendirilerek ordu içindeki bütün alevi subaylar da tasfiye edildi, özellikle deniz kuvvetlerinde. Türkiye’de alevilerden herşey olur ama şeriatçı alevi olmaz, buna dikkat edin. Bu tasfiye de alay edercesine yapıldı. Ali Balkız’a suikast düzenleyeceği iddia edilen teğmenlerden oluşan timin hepsi alevilerden oluşuyordu. Bu da yine ABD’nin bölgedeki sunni islamcı projesiyle ve AKP’ye biçtiği rolle bağlantılı.

Ne yapılabilirdi?

Ben başından itibaren solu uyarmaya, özellikle liberallerin solda yarattığı kirlenmeye karşı mücadele etmeye çalıştım. Öyle bir dönem yaşadık ki, Türkiye sosyalist hareketinin liberalizmle lekelendiği, milliyetçilikle kirlendiği bir dönem. Şimdi ortaya çıkan tablo ise aslında bu dönemdeki bütün tezlerimizi doğruladı. Ve bize yönelik bir linç tutumunu da geri püskürtmemize yardım etti.

Biz uyardık: Burada bir demokratikleşme yok. Burada cumhuriyetin ve bu topraklardaki aydınlanma mücadelesinin ortak kazanımlarını tasfiye edecek ve yerine dinci-faşizan rejim kurmak için geliştirilen bir karşıdevrim hamlesiyle karşı karşıyayız. Ergenekon bir tertipti, çok açık bir şekilde ortaya çıktı, ahlaksız bir tertipti hem de. Büyük bir siyasal tertipti, büyük bir siyasal yalandı.

Fetret Dönemi: Her an her şey olabilir

Bir “Fetret Dönemi” benzetmeniz var Türkiye’deki güncel siyasal durumu tanımlamakta kullandığınız, biraz açalım mı?

Ben bazı yazılarımda Türkiye’nin bir “Fetret dönemi”nden geçtiğini söyledim. Fetret iktidar dağılması, parçalanması demektir. Bilirsiniz 1402’de Ankara savaşında Özbek Türk hakanı olan Timur’a Osmanlı yenilince, Osmanlı mülkü yani devlet, Osmanlı ülkesi şehzadeler arasında ayrı iktidar odaklarına parçalandı. 10 yıl devam eden bir iç savaş dönemidir, her şehzadenin ayrı bir egemenlik alanı olduğu. Bu siyaset literatürüne bir kavram olarak aktarılan önemli bir duruma işaret eder.

Ben Türkiye’nin yeni bir Fetret Dönemi’ne girdiğini, bir iktidar parçalanması yaşandığını düşünüyorum. Bir merkezi iktidar yok aslında Türkiye’de. Bakın Tunceli Emniyet Müdürü, Berkin’le ilgili attığı bir tweet mesajından sonra istifa etmek durumunda kaldı.

Türkiye belli kurumlar arasında dağıldı. Bizim serbest bırakılmamızı düşünebiliyor musunuz. Özel yetkili mahkemeler kaldırıldı, mahkemeler ayrı karar vermeye başladı. HSKY ayrı bir iktidar odağı olarak ortaya çıkmaya başladı. Hükümet ayrı. Polis, en azından bir kanadı bir iktidar odağı olarak ortaya çıkmaya başladı.

Dolayısıyla kastettiğim Fetret Dönemi merkezi iktidarda bir dağılma, paralize olma dönemidir. Bu dönem herşey sürprizlere çok açıktır. Mesela CHP, veya toplam olarak sol bir çağrı yapsa ve dese ki polislere “iktidarın emrini dinlemeyin, bunlar yasadışı”. Gerçekten böyle bir tabloyla karşılaşabiliriz. Bugün, Türkiye’de bir mahkeme hiç beklemediğimiz sürpriz bir karar verebilir.

Birinci Cumhuriyet yıkıldı ama ikincisi kurulamadı. Bu inşa süreci başarısızlığa uğradı ve burada bir dağılma yaşandı.

Baskın görüntü, AKP – Cemaat kapışması ama bundan ibaret olmadığını görüyoruz. Bir de bu kapışma yeni “ittifak” arayışlarını gündeme getirdi, bunun için ne söylenebilir?

AKP–Cemaat kapışması sahte bir kapışma değil, önce onu saptamak lazım. Ama AKP bu dönemde bütün suçu Cemaat’e yıkarak buradan sıyrılmaya çalışıyor. Ama, mesela Ali Fuat Yılmazer’in Erdoğan hakkında yaptığı ifşaatlar, itiraflar aslında bunun önünü büyük ölçüde kesti.
2012’ye kadar herşeyi birlikte yaptılar. Şu anda Erdoğan, suçu Cemaat’e yıkarak yeniden orduyla, yeniden Türkiye’nin birinci cumhuriyetçi güçleriyle bir ittifak kurup kuramayacağının yoklamasını yapıyor. Ama bunun için çok geç kaldı, yapamayacak.

Ergenekon, Balyoz gibi davalardan yargılanan insanların serbest bırakılması da bunun için yeterli olmadı. Bir takım açıklamalar yaptırdılar, bu doğrultuda aslında. Mustafa Balbay mesela tahliye olduğunda “İntikam gütmüyoruz, herkesle uzlaşacağız, Türkiye’yi barıştıracağız” dedi. Bunu öne çıkarttılar. Tuncay Özkan’ın buna benzer sözlerini öne çıkardılar.

Ben de çıktığımda özellikle, “bu ülkenin bu toplumun arınması ve temiz bir gelecek kurabilmesi için kesin ve açık bir biçimde hesap sorulması gerektiğini” söylerken bunun önünü kesmeye çalıştım. Bu siyasal çatışmanın bu yanına işaret etmeye çalıştım.

AKP, Ergenekon sanıklarının serbest bırakılması, İlker Başbuğ’un serbest bırakılmasıyla eski cumhuriyetçi iktidar bileşenleriyle yeniden barışma ve kendi ittifak alanını genişletmeye çalıştı ama olmadı. Şu anda AKP iktidarının yanında olan tek şey Kürt siyasal hareketidir.

Peki bunları ortaya koymak nasıl sonuçlar getirdi?

Benim üzerimden yapılmaya çalışılanlar da başarısız oldu, ne yapmaya çalıştılar. Bir; Ergenekon’la sosyalist sol arasında benim üzerimden bağlantı kurmaya çalıştılar, bunu yapamadılar. İki; muhalif sol basına bir ayar çekmeye çalıştılar bu da olmadı. Üçüncüsü, cemaatin intikamcı yaklaşımıdır. Çünkü Hrant Dink’in cemaat tarafından öldürüldüğünü söyledim ben açıkça. Yani Nedim Şener’in kapısına kadar gelip açıkça söyleyemediği şeyi söyledim ben. Veriler onu gösteriyordu çünkü. Cemaat davaya dahil edilene kadar benim hakkımda çok yoğun bir kampanya yürüttü. Benim “Ergenekoncu, PKK’lı ve aşırı solcu komünist bir terörist” olduğumu iddia ettiler, üçü bir arada.

YARIN:

– Cemaat’in yeni suç ortağı/müttefiki CHP…
– AKP’nin elinde tutabildiği tek müttefik Kürt hareketi…
– AKP kendi gladyosunu yaratma peşinde: 1453 zavallığı…

Suç ortaklığı nasıl çözüldü?

Peki görünürde bu “her şeyi belirleyen” AKP – Cemaat ittifakı nasıl çözüldü?

Ergenekon operasyonuyla AKP-Cemaat iktidarı ya da koalisyonu, siyasal hedeflerine ulaştılar, birinci cumhuriyeti tasfiye ettiler. Fakat yerine yeni rejimi tamamen oturtamadılar, kuramadılar, yani ikinci cumhuriyeti inşa edemediler. Bu konuda ne tarihsel birikime, ne donanıma sahiplerdi, ne de nasıl kuracaklarını biliyorlardı.

İki sonuç çıktı ortaya. Birincisi şu, AKP kendisine bölgede biçilen rolü çok abarttı ve bağımsız olmasa bile daha özerk hareket edebileceği yanılsamasına kapıldı. Örneğin Suriye›de Esad rejiminin, devrilmesi için bir görev verildi AKP hükümetine kışkırtıldı fakat daha sonra bundan vazgeçilmesine rağmen, kendi görevini abartan, özerk ve bağımsız bir dış politika hattı izlemeye başladı AKP. ABD yönetiminde realist politikaya geri dönüş vardı. AKP bunu doğru okuyamadı ve abarttı. Kendisine tanınan özerklik alanını genişletmeye çalıştı ve bağımsızlık rol oynamaya çalıştı.

Bu gelişmelerle birlikte, Türkiye’de ise Birinci Cumhuriyet’in tasviyesinden sonra yeni rejimin nasıl kurulacağı ve kimin hakim olacağı konusunda bir ihtilaf başladı. Cemaat bence devam edilmesinden yanaydı, AKP geri çekilmekten yanaydı. Bu Ergekon vs. gibi davalarda belli bir sonuca ulaşıldığı için artık durulması gerektiğini düşünüyorlardı

Belki bunu Erdoğan’ın “başkanlık” hayalleriyle de bağlayabiliriz?

Aynen öyle. Başkanlık rejimini kurup 2023’e kadar gitmesini hedefledikleri bir Yeni-Osmanlı’yı doğru bir terminoloji kullanacak olursak dinci- faşizan bir dikta rejimini öngörüyorlardı. Ama bütün bunların gerçekleşmesi için bir normalleşmeye ihtiyaç vardı, bir durmaya ihtiyaç vardı.
Cemaat bunun mümkün olmadığını, devam edilmesi gerektiğini ve Cumhuriyet’in bütün kurumlarının bir daha geri dönülemeyecek, ihya edilemeyecek şekilde tasfiyesinden yanaydı. Asıl ihtilaflar burada ortaya çıktı.

Yani biz pedal çevirmeyi bırakırsak, tıpkı bisiklet kullananlar gibi, düşeriz diyordu cemaat, bu konuda bir baskı var diyordu. Dolayısla AKP PKK’le anlaşmaya çalıştığı yerde Hakan Fidan ifadeye çağrıldı, görüşme bantları yayımlandı.

Ergenekon davasında, “artık durmak gerektiği” söylendiği yerde, Hasdal cezaevi çevresinden yapılan ortam dinlemeleri teslim edilip, “bunlar bizim çoluğumuzdan çocuğumuzdan hesap soracaklar, içeride cunta kurmuşlar” dendi. Hapishaneden darbe yapacak bir cunta. Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar fantastik şeyler.

Bir açı oluşmaya başladı arada. Diğer taraftan şu görüldü, Ortadoğu’da ABD, Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kendilerinin sünni islamı geri çekmeleri, İran, Hizbullah gibi güçlerle daha yumuşak görüşmeler yapmaları, anlaşma sürecine girmeleri karşısında eski politikada ısrar etmelerinden bir rahatsızlık yaşamaya başladı.

Erdoğan’sız AKP, ABD ve cemaatin ortak projesidir. Erdoğan bunu gördüğü için direniyor.

17 Aralık’tan sonra büyük tertip, tarafların yerlerini ortaya çıkarttı. Daha doğrusu bizim başından beri bildiğimiz, savunmalarda dahi söylediğimiz o büyük tertip ortaya çıktı. Bakın şu tesadüf değildir. TÜBİTAK’ a operasyon yaptılar, cemaatçileri temizlediler oradaki. Ve TÜBİTAK’tan rapor geldi ki, 5 numaralı hat satte. Halbuki o güne kadar 25 tane bilimsel, bilir kişi raporu sunulmuş sahte olduğuna dair. Halbuki cemaat-AKP çatışmasına kadar AKP onu kabul etmedi. Bugün bunlar yavaş yavaş açık hale geliyor.

Ergenekon operasyonunun bir de uluslararası boyutu vardı?

ABD ve AB’nin desteklediği bir karşıdevrim hamlesiydi bu. Bölgeyi yeniden düzenlemeyi hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi’ nin (BOP) taşıyıcı gücü olarak tasarlanmış, projelendirilmiş bir parti olarak doğdu AKP.

Türkiye’de AKP’nin Birinci Cumhuriyet’i tasfiyesinden sonra bütün Ortadoğu’daki birinci cumhuriyetler yıkıldı farkında mısınız? Libya’da yıkılan cumhuriyettir, Tunus’ta yıkılan cumhuriyettir, Mısır’da saldırılan, Suriye’de saldırılan cumhuriyettir. Buna karşın Ortaçağ artığı Suudi Arabistan krallığına, Körfez emirliklerine, Kuveyt’e, Bahreyn’e vs. dokunamamalarını da dikkate almak gerek.

ERGENEKON DAVASI : Ergenekon’un gerekçeli kararı tamamlandı


ERGENEKON Davsı’na bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, saat 17.00’de basın mensuplarını katip aracılığıyla duruşma salonuna çağırdı.

Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampusu Yerleşkesi’nin karşısında bulunan duruşma salonuna gelen Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese ile üye hakimler Sedat Sami Haşıloğlu ve Hüsnü Çalmuk kürsüdeki yerini aldı. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese elindeki bir sayfalık yazıyı okudu. Mahkeme Başkanı Özese, "5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve 6526 sayılı yasada 15 gün içerisinde gerekçeli kararın tamamlanması gerektiği hususunda hüküm olmasına rağmen, belirlenen bu süre içerisinde Ceza Muhakemesi Kanunun 230. maddesinde aranan şartları taşıyan bir gerekçe yazılabilmesindeki zorluk dikkate alınarak mahkememiz tarafından Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’ndan süre talep edilmişti. Bugün itibariyle 15 günlük süre dolmaktadır" dedi.

"KISA SÜREDE MAHKEMEMİZİN YAZMIŞ OLDUĞU GEREKÇELİ KARAR İMZALANIP, UYAP’A YÜKLENECEK"

Özese, "Mahkememiz CMK 230’da öngörülen gerekçeli kararda bulunması gereken hususları dikkate alarak kararımızı hazırlamaktaydı. Bu kapsamda yaptığımız çalışmalarla da kararın büyük bir bölümü tamamlanmıştı. Mahkememiz kanunlarda yer alan bu hüküm ve HSYK’nın açıklamalarını da dikkate alarak gerekçeli kararın yazımının tamamlanması yönünde büyük bir gayret ortaya koymuş ve bugünkü tarih itibariyle kararın istenilen düzeyde olmasa da tamamlanmıştır. Bu sebeple haftasonu da dahil çalışılarak kararın redaktesinin tamamlanmasını müteakip en kısa sürede mahkememizin yazmış olduğu gerekçeli karar imzalanıp, UYAP’a yüklenecek ve ilgililere tebliğ sağlanacaktır"

"KARARIN YAZIMI TAMAMLANDI"

Sorular üzerine İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, "Davanın gerekçeli kararının yazımı tamamlandı. Bu hafta sonu da dahil çalışılarak kararın redaktesi tamamlanacak. En kısa sürede gerekçeli karar UYAP’a yüklenecek, avukatlara dağılacak" dedi.

%d blogcu bunu beğendi: