Etiket arşivi: DİN & DİYANET DOSYASI

TARİH DOSYASI : İmam Gazali’nin hiç bir çalgıya izin vermediği d oğru mudur ?



Gazzâlî, İhyâü Ulûmid-Dîn isimli eserinde, Müzik Dinlemenin (semâ) Mubahlığının Delili başlığı altında söze şöyle başlar:

Müzik dinlemek haramdır demek, Allah müzik dinleyen kişileri cezalandıracaktır, demektir. Bu ise, sırf akılla bilinebilecek bir husus değildir. Öyleyse, bu konuda naslara ve bu nasların ışığında yapılan kıyaslara başvurmak gereklidir. Eğer bu konuda nas ve nassa kıyas yoluyla ulaşılan doğru bir sonuçlama yoksa, müzik dinlemenin haramlığı iddiası boşa çıkmış olur.

Gazzâlî daha sonra, ölçülü olsun veya olmasın, güzel sesi dinleme, müziğin dinleyici üzerinde bıraktığı etki ve dinleyici ile ilgili hususları uzun uzadıya açıkladıktan sonra, mûsikinin mubah olduğunu belirtir, karşı görüşte olanların gerekçelerini tek tek ele alarak cevaplandırmaya çalışır. (1)

İmam Gazzâlî mûski konusunda bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu sonuçlara varmıştır:

Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun, tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.

1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.

2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.

4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (2)

Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:

1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur. (3)

2) Müzik âleti, içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.

3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.

4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse, onun müzikten uzak durması gerekir.

5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkoyarsa yine haram olur. (4)

Sonuç olarak musikînin hoş, ölçülü ve manâlı bir ses olması itibariyle mübah olduğu; haram olmasının kendisinden değil de dıştan ârız olan sebepler dolayısıyla olduğu söylenebilir.

Reklamlar

DİN & DİYANET DOSYASI : Türkler’in İslamlaşması


Moğolistan’dan Tuna boylarına kadar çok geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunan Türkler, İslamiyet’i benimsemeden önce büyük ölçüde Şamanizm ve kimi kültlerin etkisi altında bulunuyorlardı. Türkler’in savaşlar ve göçler yoluyla yer değiştirmeleri, bu yayılma ve göç yolları üzerindeki birçok farklı kültür ve inançlara sahip halklarla ilişki kurmalarına ve etkilenmelerine yol açmaktaydı. Konunun uzmanlarının verdikleri bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, İslamiyet’in Türkler’in yaşadıkları bölgelere ulaşması öncesi, geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunan Türk kitleleri, Şamanizm’in yanısıra, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi inançlarla da ilişki kurmuş ve etkilenmiş bulunmaktaydılar. Zamanın Türk devletlerinden, Hazarlar’ın Museviliği, Uygurlar’ın Maniheizm’i, Tabgaçlar’ın Budizm’i ve Oğurlar’ın Ortodoks Hıristiyanlığı kabul etmeleri bu ilişki ve etkilenmenin doğal bir sonucu olarak görülebilir.Büyük ölçüde ekonomik sıkıntılar ve nüfus yoğunluğu sonucu gerçekleşen Türkler’in anayurtlarından göç etmeleri olgusu, esas olarak güneye ve batıya olmak üzere iki doğrultuda gerçekleşti. Batı’ya doğru gerçekleşen Türk göçleri İran’da hüküm süren Sasani imparatorluğu engeli ile karşılaştılar ve bir bölümü Hindistan’a doğru yönelirken, diğer bir bölümü ise İran’a yakın bölgelerde bulunmayı sürdürdüler. Türkler’in İslam dünyası ile ilişkiye geçebilmeleri ancak Sasani İmparatorluğu engelinin ortadan kalkmasıyla mümkün görünüyordu. Ancak Türkler, Sasani İmparatorluğu’nu yıpratmalarına karşın çökertememişlerdir.Bu, aşağıda görüleceği üzere Arap ordularınca gerçekleştirilecektir.

Arap orduları yeni dinin verdiği heyecanla ilerleyişlerini sürdürmekteydiler ve 634’te Yermuk Savaşı ile Bizans’ı Suriye’den çıkardılar. Ardından 635’te Kadisiye ve 641’de Nihavend Savaşları ile Sasani İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak, İran’ı ele geçirdiler. Bu şekilde Sasani İmparatorluğu’nun yıkılması, Türkler’in İslam dini ile ilişki kurabilmesinin yolunu da açmış oluyordu ki, bu bakımdan önemli bir gelişmedir.Müslüman Arap ordularının Sasani engelini aşması sonrası başlayan Türk-Arap ilişkileri uzun süre karşılıklı mücadele içinde geçti. Emeviler dönemi’nde (661-750) Araplar, kısa zamanda Maveraünnehir’e hakim oldukları gibi, akınlarını Talas’a kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm süren Türk hakanlıklarının birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylaştırıyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti için mücadele eden Türkler’in Müslüman Arap ordularınca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karşı karşıya geldiler. Abbasiler’in iktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı’nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar. Bu önemli savaş sonrası Çin, Orta Asya’dan çekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular.

Emeviler’in müslümanlığı seçen Arap olmayan uluslara karşı baskıcı ve hor görücü tutumuna karşın, Abbasiler, halkı Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla eşit gören daha ılımlı bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi. Araplar’ın yenilgiye uğrattıkları halklar giderek İslamlaşmaya başladıklarından, daha önce başka inançlara mensup din adamları ve tüccarların geldikleri yollardan bu kez müslüman din adamları ve tüccarlar Türklerin yaşadıkları bölgelere gelmeye başlamışlardır.Ayrıca Abbasiler’in yanısıra Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türkler’den yararlanmasının, İslam’ın bu kitleler arasında yayılmasına yardım ettiği söylenebilir. Yalnız Türkler’in İslamlaşmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, Türkler’in bu yeni dinin birçok unsurunu Araplar’dan değil İranlılardan almaları konusudur. Türklerin İslam’ın bölgeye Arap orduları aracılığıyla gelmesinden önce de ilişkide bulundukları ve birçok bakımdan ortak noktalara sahip bulundukları Acemleri (İranlıları) kendilerine Araplardan daha yakın görmeleri doğaldı. Böylece İranlılar, Türkler’in İslam uygarlığını benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüşler, onlara yol göstermişler, onları etkilemişlerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyıllarda, Türk edebiyatı, sanatı, idare sistemi gibi birçok alanda görmek mümkündür.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım, VII.-X. yüzyıllar arasındaki gelişmelere bakılarak Türkler’in büyük bir bölümünün müslüman olduğu sanılmamalıdır. Sözü edilen dönemde, İslam dini daha çok batıdaki şehirlerde ve gelişmiş yerlerde yayılmıştı, doğuda daha çok bozkırlarda göçebe ve yarıgöçebe durumda bulunan Türklerin çoğunluğu hala eski inançlarına bağlı idiler. Ancak X.yüzyılla birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerde halâ sürmekte olan Arap egemenliği sonucu, neredeyse iki yüzyılı aşan bu zaman sürecinde gelişen, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, Türkler arasında İslam’ın yayılmasına da hız kazandırmıştı. Artık, Maveraünnehir’in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslam kültür ve uygarlığının önemli merkezi haline gelmeye başladılar. O zamana kadar askerlik sanatındaki üstünlükleriyle tanınmış Türkler, artık yeni dinlerine, başka bir deyişle İslam uygarlığına da katkı sağlayabilecek duruma gelmişlerdi. Öyle ki, Arapların egemenliğinde sık sık ayaklanan, halifeleri bile değiştirme gücüne sahip Türkler artık kendi devletlerini kurma aşamasına gelmiş durumdaydılar. Bu şekilde, IX. yüzyıldan başlamak üzere, çok geniş bir coğrafi alanda kurulan Müslüman-Türk devletleri arasında, Tuluniler (875-905), Karahanlılar (840-1212), Gazneliler (969-1187), Selçuklular (1040-1308) ve Harezmşahlar (1077-1231) gibi devletler sayılabilir.Türklerin İslam dinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca çeşitli tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada kısaca bu konuya da değinmek sanırım yararlı olacaktır. Türklerin İslam’ı benimseme nedenlerinden en fazla savunulanları şu şekilde sıralanabilir:

1. Eski Türk inançları ile İslamiyet arasındaki benzerlikler,

2. Araplar ile Türkler arasında yoğun ekonomik ilişkilerin varlığı,

3. İslam uygarlığının her alanda çağın en üst uygarlığı olması,

4. Müslüman şeyh ve dervişlerin yoğun dinsel propagandaları,

5. Araplarla uzun süren savaşlar sonucu uygulanan baskılar ve yok etme politikaları.

Türklerin, uzun bir zaman sürecine yapılan, İslam’ı benimseme olgusunu, yukarıda sayılan nedenlerden birine veya birkaçına bağlama eğilimi birçok eserde görmek mümkündür. Oysa, o dönemi ele alan araştırmalar incelendiğinde açıkça görülecektir ki, Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, tek bir neden rol oynamamış, yukarıda sıralanan ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerin tümü birden farklı düzeylerde etkili olmuşlardır.

Anahatlarıyla sunmaya çalıştığım Türklerin İslam dinini benimsemeleri süreci çok dinamik ve karmaşık bir olgudur ve bu İslamlaşma Orta Asya’dan Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da yaklaşık XIV. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu konuda iki önemli noktayı daha belirtmek gerekmektedir ki bunlar:

1- Türkler’e sunulan İslam’ın niteliği ve

2- Türkler’in İslam’ı nasıl algıladıkları konularıdır.

Türkler’e sunulan İslam’ın niteliği konusunda şunları söyleyebiliriz: Din’lerin, yayılmaları sırasında farklı coğrafyalarda, farklı insan topluluklarınca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, biçimsel anlamda farklı bir çehreye bürünebilecekleri bilinen bir olgudur. Hiçbir yeni din, eskiden farklı inançlara ve kültürlere sahip topluluklarca bütünüyle benimsenmemiştir. Dinlerini, kültürlerini çeşitli nedenlerden dolayı terkeden insanlar, bu sırada kimi eski inançlarını bırakırken kimilerini de yeni dinlerine uygun hale getirerek yaşatmayı sürdürmüşlerdir.Hele Türkler, Kürtler ve İranlılar gibi uzun bir geçmişi olan inanç ve kültüre sahip uluslarda, benimsenen yeni dinde, eski inançların korunması oranının daha fazla olduğu, Anadolu insanında etkilerini bugün dahi gördüğümüz sosyolojik bir realitedir.

Bu kısa değerlendirmeden de anlaşılacağı üzere, Arap Yarımadası’ndan doğan İslam Dini, Türkler’in yaşadığı bölgelere ulaşıncaya kadar çeşitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmış ve dolayısıyle doğduğu coğrafyadan uzaklaştıkça, karşılaştığı değişik kültürel ve dinsel unsurları bünyesine almak zorunda kalmıştır. Daha önce ele aldığımız tasavvuf akımının oynadığı rolde de gördüğümüz gibi, İslam’ın Türkler’in yaşadığı bölgelere ulaştığındaki bu esnek niteliği, Türkler’in İslamlaşmasında oldukça etkili olmuştur.

Daha öncede söz edildiği üzere, Türkler İslam’ı doğrudan Araplar’dan değil, İran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almışlardı. Zaten İran uygarlığı, daha Türkler’i etkilemeden önce, İslam dini üzerinde de önemli etkilerde bulunmuştu. Kaldı ki, İslam, yayılması sırasında İran’dan başka uygarlıklar ve dinlerle de karşılaşmış ve bunlardan etkilenmişti. Yine İslam’ın yayılması sonrası çeşitli mezhepler ortaya çıkmış, dinsel kavram ve kuralları farklı yorumlamaları nedeniyle olduğu kadar, siyasal nedenlerle de kıyasıya bir mücadele içine girmiş bulunmaktaydılar. Aslında bütün Ortaçağ boyunca, esas nedenleri siyasal ve ekonomik olsa bile çekişmelerin gerekçeleri dinsel olarak sunulmaktaydı. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahne olmaktaydı. İşte Türkler, özetlemeğe çalıştığım bu koşullar altında, yüzyıllarca süren bir zaman sürecinde, birçok din ve kültürün etkisinde kalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilen esnek/hoşgörülü ve Prof. Cahen’in “Özel bir Müslümanlık” diye nitelediği bu dini benimsediler. Daha sonra da değineceğim gibi, Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da süren Türklerin İslamlaşması süreci, XIV. Yüzyıla hatta daha sonralara kadar sürmüştür.

Türkler İslam’ı nasıl benimsediler, konusuna da kısaca değindikten sonra, Anadolu’ya göçler konusuna geçeceğiz. Daha önce gördüğümüz üzere İslam Türkler’e özel bir biçimde ulaşmıştı. Şehirlerin aksine köylerde ve göçebe boylarda İslamlaşma daha yavaş olmaktaydı. Şehirlerde daha çok sünni derviş ve şeyhlerin faaliyetlerine karşın, köylerde ve göçebe boylarda daha çok Alevi eğilimli dervişler ve babalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler. Prof. Köprülü’nün de belirttiği gibi: “Daha ilk zamanlardan itibaren Batıni akımların hüküm sürdüğü Horasan ve Maveraünnehir sahalarında yaşayan ve siyasi-dini akımlara fiilen karışarak Batıni inançlarıyla yakınlık kuran Oğuz aşiretleri, İslamlığı yavaş yavaş kabul ettiler; fakat bu görünürde olan İslamlık cilası altında, eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altında bulunuyorlardı. İslam fıkıhçılarının kendilerine çok karışık ve sıkıntılı gelen telkinlerinden ziyade, kendi kam (=ozan)larının nüfuzuna bağlı idiler. Maveraünnehir ve Horasan’a gelmezden önce ve geldikten sonra Hıristiyanlık, Hinduizm, Mazdeizm, Maniheizm gibi çeşitli dini sistemlerle az çok ilişki kuran bu Türkmenler üzerinde, İslamiyet de dahil olmak üzere bu harici (dışsal) ve kapalı (zor anlaşılan) inanç sistemlerinin hiçbiri eski dinsel geleneklerini tamamen unutturamazdı…"

Bildiğimiz gibi kam-ozanların yerini artık ata veya baba ünvanlı dervişler almaktaydı. İslam öncesi dönemden kalma Türkler arasında yaygın bulunan menkıbelere bile İslami bir şekil kazandırılarak, bu ata veya baba ünvanlı dervişler tarafından halk arasında yayılıyordu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Türk kitleler İslam dinini benimserken, büyük ölçüde eski inançlarını ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine bu Türk kitlelerin çoğunluğu, karmaşık ve sıkıcı din kurallarını yayan din adamlarına, şeyhlere itibar etmemekte, onlar daha çok eski şamanları ve kamları hatırlatan ve eski inançlarla yeni din arasında paralellikler kurdukları daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalara bağlanmakta ve onların nüfuzları altında bulunmaktaydılar. Bu kitlelerin müslümanlığı, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak, eski inanç ve geleneklerin ön planda olduğu bir halk müslümanlığıydı.

KAYNAK : M. A. Gormez – mogormez

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : DİNCİ ŞARLATANLAR DİN NASIL SEVDİRİLİR GÖRSÜN


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : En Popüler 10 Din


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI : Eyyamcı Diyanet’ten Erdoğan’a seçim yard ımı !


Daha önceki yazılarımda da söyledim; Tayyip Erdoğan, ne pahasına olursa olsun Çankaya köşküne çıkmayı ve iki dönem orada kalmayı kafasına koymuş bulunuyor. Bunun için de devletin ve partisinin bütün imkanlarını seferber etmiş durumda. Adına açılmış yardım hesabına ise şu anda muhtemelen yağmur gibi para yağıyor olmalıdır. Vaktiyle terör örgütünün iki numarası konumunda olan ve sonraki yıllarda Özel Kuvvetler Komutanı General Engin Alan’ın emrindeki bordo berelilerce Kuzey Irak’ta yakalanarak Türkiye’ye getirilen “Parmaksız Zeki” kot adlı Şemdin Sakık’ın kardeşi bile 9000 TL’lik bağışta bulunmuş Erdoğan’ın hesabına. Haberlerde kardeş Namık Sakık’ın Kuzey Irak’la iş yapan bir iş adamı olduğu söyleniyor. Anlaşılan Namık Sakık, terör örgütünün gölgesinde ve himayesinde yapmış olduğu ticaretten elde ettiği paralardan küçük bir katreyi de yardım olarak Tayyip Erdoğan’a aktarmış!

Unutanlar için bir kez daha hatırlatalım; Parmaksız Zeki kot adlı Şemdin Sakık, 1993 yılında dağıtım için Malatya’dan Bingöl cihetine gönderilen ve üstelik de silahsız olan 33 masum Mehmetçiğin, Bingöl’e 20-30 km. kala “Gazik” adı verilen mevkide otobüslerinden indirilerek yakındaki bir dereye götürülüp kurşuna dizilmek suretiyle topluca katledilme olayının emrini veren haindir! Erdoğan, işte böyle bir hainin kardeşinden bile yardım kabul etmiş bulunuyor. Kim bilir belki de Abdullah Öcalan’ın kardeşleri Mehmet Öcalan, Fatma Öcalan ve Kuzey Irak’ta fırıncılık yapan eski terörist Osman Öcalan da yardım etmiştir Erdoğan’a! Doğrusu ya; Ekmeleddin İhsanoğlu’nun jest olarak yaptığı 1000 TL’lik yardımı anında iade ettiren Erdoğan’ın, teröristlerden ve terörist yakınlarından gelen yardımları da anında iade etmesini beklerdik.

Eyyamcı Mehmet Gömez’den Hamisi Erdoğan’a Yapılan Jestler

Tayyip Erdoğan’ın delaletiyle genç yaşta Diyanet İşleri Başkanı olan hadis profesörü Mehmet Görmez’in, hemen her fırsatta hamisi ve velinimeti olan Erdoğan’a destek verdiği artık ayan beyan ortadadır. Hatta bu destek için Mehmet Görmez, Diyanet’in kurumsal kimliği ile emrindeki yüz bini aşkın personeli ve 90.000 camiyi de seferber etmiş bulunmaktadır. Mehmet Görmez’in açılım sürecinin yılmaz savunucusu olduğu öteden beri bilinmektedir. Hazret, üstelik yasalara ve Anayasaya aykırı olarak bizzat Kürtçe mevlit okumaktan tutun da, Kürtçe vaaz ve hutbe okunmasına göz yummaya varıncaya kadar her türlü gayri yasal işlerin altına imza atmakla yetinmemiş, Diyanet’te 1000 kişilik “MELE” kadrosu almak gibi absürt bir uygulamanın da banisi olmuştur. Hatta medyada Diyanet marifetiyle Kur’an’ın Kürtçe çevirisini yaptıracağına ilişkin haberleri de gördü bu gözler.

2013 yılında, şimdilerde “Paralel Yapı” olarak aşağılanan Nur Cemaati’ne şirin görünmek ve bu cemaatin hükümete olan desteğini sürekli hale getirmek için cemaatin fikir öncülü Said-i Nursî’nin “İşârât’ül İ’câz” isimli eserini Diyanet yayını olarak bastırmaya varıncaya kadar ileri giden Mehmet Görmez, 17 Aralık depreminden sonra anında bir “U” dönüşü yaparak sahibinin sesi olmakta karar kılmıştır. Geçtiğimiz Ocak ayında Eskişehir’de yapmış olduğu bir konuşmada Fethullah Gülen hakkında “Herkes kendini hakikatin yerine koymaya kalkışıyor. Allah, biz Müslümanlara hakikatin yolunda olmayı emretti, kendimizi hakikatin yerine koymayı emretmedi. Herkes kendi cemaatini hakikatin yerine ikame etmeye kalkışıyor.” diyerek, cemaate karşı velinimeti olan Tayyip Erdoğan’ın yanında saf tutmakta gecikmemiştir.

İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın,”Nasr Suresi”ni ima ile “Mekke’nin fethi ve insanların büyük kalabalıklar halinde İslam’a girmesi üzerine Hz. Peygamber gururlanıp kibre kapıldı, ancak anında Allah tarafından uyarıldı” anlamında Hz. Peygamber’e iftira niteliğindeki sözlerinin hatırlatılması üzerine Mehmet Görmez; “Nasr suresinin nüzul sebebine bakarsanız, öyle bir şeyi tartışmaya bile gerek kalmaz… Bugüne kadar konuşmadım. Konuşmadığım için hakaret içerikli mailler bile aldım. Ama biliyorum ki bu kişi (Efkan Ala) Hz. Peygamber’e saygılı bir insan. Konuşmama nedenim buydu. Peygamberle ilgili konular husumetlerin aracı olmaması gerekir”(1) diyerek, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden Tayyip Erdoğan’a destek verme ve bu konuda Efkan Ala’nın şahsında hükümete ve Başbakan’a yönelik aleyhteki propagandanın önüne geçmek adına Efkan Ala’nın iftirasına ortak olmuştur.

Oysa, Diyanet’in kendi eserlerinde, örneğin ciddi bir eser olduğu kabul edilen “Kur’an Yolu” isimli tefsir kitabında bile, Nasr Suresi’nin nüzul sebepleri arasında Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethi üzerine gurura ve kibre kapılması üzerine Allah tarafından uyarıldığına ilişkin bir bilgi bulunmuyor. Bahse konu surenin genel hükümler içerdiği ve Hz. Peygamber muhatap alınmakla birlikte onun üzerinden bütün müminlerin uyarıldığı belirtilmektedir. Dolayısıyla; Mehmet Görmez, hükümete ve Efkan ala üzerinden seçimlere giden hamisi Tayyip Erdoğan’a sahip çıkma adına bilimsel tarafsızlık ilkesini de ayaklar altına almış bulunmaktadır.

Kendi Çalışanları Mehmet Görmez’i Yalanlıyor!

Allah’tan Diyanet çalışanlarının hepsi Mehmet Görmez gibi değil. Orada bilimsel tarafsızlık ilkesini ve bilim namusunu kaybetmemiş din adamları da var ve onlardan “Alo Fetva Hattı”nda görev yapanlar Mehmet Görmez’in aksine ve tıpkı bizim 3 gün önce yazdığımız gibi(2) şöyle diyorlar Efkan Ala’nın çıkışı konusunda:

“Peygamberde (sav) böyle bir gurur meselesi yoktu. Yanlış, yanlış; kasıtlı söylediyse iftiraya kadar gider. Kasıtlı değil de böyle avamın konuştuğu şekliyle genel bir konuşma yaptı ise bilmeden cahilce yapmıştır, Allah (cc) affetsin deriz. Tevbe etmesi gerekir. Pişman olacak, bir daha yapmayacak onu. Kasıtlı ise daha tehlikeli, peygambere (sav) sen iftira ediyorsun. Bizim peygamberimiz (sav) veya diğer peygamberler vatandaşına dini tebliğ ederken ne diyorlardı? ‘Bu iftiracı, yalancı’ diyorlardı. Ve onun yüzünden toplumlar ceza yemiştir. Yanıltıcı ve günah bir şeydir. O halka söylenilmez. Peygamberlerin sıfatları var. Birisi nedir? İsmet’tir. Her türlü gururdan, enaniyetten, ucubiyetten, her türlü günahlardan korunmuştur. Kim koruyor O’nu (sav)? Allah (cc) koruyor. Onu söyleyenler kimse, umarım yanlışlıkla söylemiştir, hataen söylemiştir… Bilerek konuşuyorsa, küfre kadar gider… Allah affetsin diyoruz. “(3)

Eyyamcı Diyanet’ten Erdoğan’a Yapılan Seçim Yardımı

Mehmet Görmez’in ve dolayısıyla Diyanet’in, Tayyip Erdoğan’a son kıyağı İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlemiş olduğu sözüm ona “İslam Alimleri” toplantısı olmuştur. Evet, yanlış duymadınız; hükümete destek çıkma ve yaranma adına bilimsel tarafsızlık ilkesini ayaklar altına alan bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı olan zat, İstanbul’da sözüm ona İslam Alimleri’nin katıldığı bir Uluslararası toplantı düzenleyerek Cumhurbaşkanı adayı olan Tayyip Erdoğan’ın propaganda amaçlı konuşma yapmasına zemin hazırlamıştır. Gerçek bir İslam Alimi ve İslam Ülkelerinin çatı örgütü olan İİT’nin 9 sene Genel Sekreterliğini yapan Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu bu toplantıya çağrıldı mı bilmem. Ancak Tayyip Erdoğan, bahse konu toplantıda ayet ve hadislerle örülü çok etkili bir konuşma yapmış, Mehmet Görmez ve şürekâsı da elleri patlayıncaya kadar alkışlamış bulunmaktadırlar.

“Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi” konulu toplantıdaki Konuşmasını İsrail’in Filistinlilere yapmış olduğu saldırılar üzerine temellendiren Tayyip Erdoğan, her zamanki gibi bol bol esti gürledi! “Bir adam, üzerine kilolarca bombayı bağlıyor, gidiyor bir camide, mescitte ibadet edenlerin ya da bir türbede dua edenlerin içinde patlatıyor. Bu acımasızca katliamı işleyen, kendisini Müslüman olarak tarif ediyor ve bu fiili işlerken de tekbir getiriyor. Camide, mescitte, türbede şehid olanların Müslüman olduklarından zaten şüphemiz yok. Örgütler kuruluyor ve bu örgütler kendilerine bir takım İslami etiketler takıyorlar. Müslüman olduklarını, iddia ediyorlar, cihat yaptıklarını savunuyorlar. Az önce hocalarım, İslam bilginleri ifade ettiler. Zaten cihat mefhumunun net açıklığa kavuşması lazım. ‘Fetih’ kelimesinin net açıklığa kavuşması lazım. ‘Cidal’ kelimesinin net açıklığa kavuşması lazım. Acaba bu mefhumlar, bu kavramlar nedir? Bunun içeriğinin ortaya konulması lazım.” diyerek IŞİD’i tarif etti ama nedense bu örgütün adını yine anmadı Tayip Bey. Suriye’den Mısır’a, Irak’tan Filistin’e, Myanmar’dan, Patani’ye kadar gidip gelmediği yer kalmadı kürsüde!(4).

Filisin Sorununu Çözecek Olan Ulema Değil Umeradır!

Filistin sorununu çözmek ve İslam ülkelerinin dikkatini bu soruna çekmek, muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Diyanet tarafından “İslam Bilgini” kılıfı altında İstanbul’a çağrılan adamların görevi değildir. İstanbul’da birkaç günlüğüne güzel bir gün geçirmenin ve milletin cebinden hazırlanan mükellef sofralarda iftar açmanın ve sahur yapmanın dışında yapacakları bir şey de yok aslında. Çünkü bu tür sorunları çözmek ulemanın (İslam alimlerinin) görevi değil, ümeranın (İslam devletlerini yöneten sivil ve askeri üst dereceli bürokratların ve siyasilerin) görevidir. Böyle bir toplantı düzenlemekle Tayyip Bey ve hükümeti, kendi sorumluluklarını başkalarına yansıtma peşindedirler. Anlaşılan Tayyip Bey’e göre; Filistin Sorunu’nu çözmek de Ulemanın ve fukahanın görevleri arasında bulunuyor!

Önceki gün (16.07.2014) Sakarya şehir meydanında yapmış olduğu konuşmada, “Eeey Mahape, Eeey Cahape ve Eeey diğeri” diyerek muhalefeti “İsrail’i kınamamakla” eleştiren Tayyip Bey’e hatırlatalım ki; siz IŞİD’i tarif edip ismini bile zikredemezken, muhalefeti dünyanın tanıdığı bir devlet olan İsail’i tenkit edememekle itham etmeniz olacak şey değildir. Ki; muhalefetin İsrail’in yaptıklarına onay verdiğini hiç sanmıyorum. Öte yandan siz tenkit ediyorsunuz da ne oluyor? İsrail yine bildiğini okuyor? Son bir haftada katlettiği Filistinli sayısı tam 208 ve İsrail’in bu günahında sizin de payınız bulunmaktadır! Eğer gereksiz yere ve elbette iç politikada prim yapma adına İsrail ile bütün köprüleri atmasaydınız, şimdi İsrail ile diyaloga girer ve iki taraf arasında arabuluculuk yapma şansınız olurdu. Sizin fevri çıkışlarınız yüzünden Türkiye o şansı da yitirdi. Sizin yapmanız gerekeni ise sizin tu kaka diyerek karşı çıktığınız Mısır’ın yeni lideri Abdülfettah El-Sisi yapıyor iyi mi?

Ağzını açtıkça İsrail’e hakaret eden Tayyip Bey’e hatırlatalım ki; medya sizin mahdum Burak Erdoğan’ın İsrail ile ticaret yaptığına ve oğlunuzun 95 m. uzunluğundaki gemiciği Safran-1′in İsrail limanlarında mal boşaltıp, mal yüklediğine ilişkin haberlerle çalkalanıyor(5). Haberlere göre; Davos’ta sebep olduğunuz yapay kriz Türkiye ile İsrail arasındaki ticarete hiç yansımamış. İki ülke arasında 2011 yılında 4 milyar 22 milyon dolar olan dış ticaret, 2013 yılında 4 milyar 858 milyon dolara yükselmiş bulunuyormuş(6). Türkiye ile İsrail arasındaki toplam dış ticaret hacmi, 2014 yılının ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 27,6 oranında artış göstererek 1 milyar 294,2 milyon dolara yükselmiş. Türkiye’nin, İsrail’e gerçekleştirdiği ihracat, bu yılın ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 29,6 oranında artış göstermek suretiyle 781,9 milyon dolar olarak, İsrail’den yapılan ithalat ise bu yılın ilk altı ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 24,7 oranında artarak 512,3 milyon dolara çıkmış(7). Dolayısıyla; bence siz, Türk halkını büyük ölçüde kekliyor ve gerçekleri aynı ölçüde hackliyorsunuz Tayyip Bey!

1-http://www.samanyoluhaber.com/politika/Efkan-Alanin-o-sozleri-icin-ne-dedi/1056370/

http://www.cihan.com.tr/news/Gormez-Nasr-suresinin-nuzul-sebebine-bakarsaniz-tartismaya-bile-gerek-yok_2047-CHMTUwMjA0Ny8x,

2-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi89662-Dindar_Toplum_Projesinin_Cigirtkanlari_ve_Efkan_Alanin_Peygambere_Iftirasi.html

3-http://www.zaman.com.tr/gundem_diyanetten-efkan-ala-fetvasi-tevbe-etmesi-gerekir_2231975.html

4-http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/erdogan-israilin-sistematik-soykirim-girisimine-sahit-oluyoruz. Patani: Tayland’ın güneyinde Müslüman nüfusun yaşadığı bölge.

5-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/haber89739-Basbakan_Erdoganin_oglu_Israil_ile_ticaret_yapiyor.html,

6-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/haber89739-Basbakan_Erdoganin_oglu_Israil_ile_ticaret_yapiyor.html,

7-http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7017206.asp

DİN & DİYANET DOSYASI : EKMEK-ŞARAP AYİNİ (EYHARİSTİYA) KONUSUNDA KATOLİKLER VE PROTESTANLAR A RASINDAKİ FARKLILIKLAR


DİN & DİYANET DOSYASI : Hatipoğlu Din Tic.ve Paz. A.Ş


GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

Her Ramazan olduğu gibi bu sene de tv ekranları din bezirgânları ile dolup taşıyor. Nihat Hatipolu’ndan tutun, Necmettin Nursaçan’a, Mustafa Karataş’tan tutun Ebubekir Sifil’e ve Fatih Çıtlak’a kadar her türlüsü var içinde. Ebubekir Sifil neyse de, diğerleri tam bir din bezirgânı. Zaten malı da onlar götürüyor. Hatta Nihat Hatipoğlu ve Necmettin Nursaçan, bezirganlıktan çıkıp “şarlatan” sınırına dayanıyorlar. Hatta bu ikisi, bir anlamda tiyatro oynayıp şov yapıyorlar! Elbette halkın temiz dini duygularını şovlarına alet etme pahasına.

Ancak ismi geçenlerin hiçbirisi bu konuda prof.unvanlı Nihat Hatipoğlu’nun eline su dökemezler! Hazret boynunu sağ omzuna düşürüp, gözlerini kısarak konuşmaya görsün, değil insanlar, akan sular bile durup diniyorlar bu adamı! Ancak ne var ki; adı geçenin din adı altında anlattıkları, daha doğrusu konuşmalarının en ilgi çekici ve reyting arttırıcı bölümleri, göz yaşları içinde, jest ve mimikler eşliğinde anlattığı çoğu İsrailiyat içerikli menkıbe ve hikâyelerdir! Ballandıra ballandıra anlattıklarının doğruluğunu ise ancak Allah bilir.

Nihat Hatipoğlu’nun çoğu kere gözyaşları içinde anlatmış olduğu son derece dramatik ve trajik menkıbeler ve hikayelerin dinleyicileri çok fazla olmalı ki; hazret yıllardır aynı şeyleri anlata anlata dönmedik köşe bırakmadı maddi anlamda. Adam sadece anlatarak kazanmıyor ki; anlattığı hikayeleri kitaba dökerek bunları ikinci kez paraya tahvil ediyor. Bugünlerde gidin bakın İstanbul’da Sultanahmet Camii’nin, Ankara’da Kocatepe Camii’nin avlularına, Nihat Hatipoğlu meydana oturmuş kitaplarını imzalıyordur. Çünkü şu anda bu iki camiinin avlusunda Diyanet tarafından “Dini Yayınlar Fuarı” açılmış bulunuyor.

Milliyet yazarı Ali Eyüboğlu, geçen yıl yazmış olduğu bir yazısında Nihat Hatipoğlu’nun sadece 2013 yılının Ramazan ayı boyunca program yaptığı TV kanalından 80.000 TL aldığını, ekstralarıyla birlikte bu miktarın 100.000 TL’ye yaklaştığını, gerek almış olduğu ücret, gerekse reyting olarak Nihat Hatipoğlu’nun, pop starlarını bile kıskandırdığını belirtiyordu(1).

Geçenlerde medyada yer alan bir haberde ise; Nihat Hatipoğlu’nun 2014 yılı Ramazan maaşının 600.000 (Altıyüzbin) TL. olduğunun iddia edildiği ancak bu iddianın avukatı tarafından yalanlandığı belirtiliyordu. Aynı habere göre; Ahmet Özhan’ın 450.000 Tl, ilahiyatçı Mustafa Karataş’ın 400.000 TL, Mehmet Fatih Çıtlak’ın ise 150.000 TL alacağı belirtiliyordu(2).

Nihat Hatipoğlu, program yaptığı TV kanalından kaç lira alır bilmem, ancak bildiğim bir şey var, o da program yaptığı TV kanalının “Bu milletin a… koyacağız” diyen Mehmet Cengiz’e ait olduğudur. Hani şu İstanbul’a yapılacak olan 3. Hava limanı ihalesini alan konsersiyumun ortaklarından olan Cengiz İnşaat’ın sahibi Rizeli Mehmet Cengizden bahsediyorum. Demek ki; bu adam almış olduğu ihaleler üzerinden “milletin a… koyarak” kazandığı paraların bir kısmını da, sahibi bulunduğu televizyonda din adamı adı altında şovmenlik ve şarlatanlık yapan kimi şahıslara aktarıyor!

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, geçenlerde, ihale aşamasında İstanbul’a yapılmakta olan 3. havalimanının deniz seviyesinden 105 metre yükseklikte yapılmasının şart koşulduğunu, ancak ihaleden sonra bu kot farkının 75 metreye düşürülerek ihaleyi alanların cebine fazladan 2 milyon Euro aktarma imkanı tanındığını iddia ediyordu. Aynı Mehmet Cengiz’in İstanbul’da sahibi olduğu ve birkaç gün önce cayır cayır yanan tarihi Hüseyin Avni Paşa Yalısı’ndaki yangının da sabotaj olabileceği, yani sahibini ima ile bilerek ve isteyerek çıkartılmış olabileceği iddiaları var yine medyada. Zira itfaiye raporu böyle diyormuş!

Eğer bu iddialar doğruysa; Mehmet Cengiz’in, bu milletin a… nasıl koyacağını merak edenlere duyuralım ki, bu kabil adamlar, koyacakları yere işte böyle koyuyorlar efendiler. Din adamı kisvesine soktukları şarlatanlara haram yoldan kazandıkları paralardan yaptıkları yüksek miktarlı ödemeler mukabilinde kendi televizyonlarında hazırlattıkları programlarla bu milleti uyutuyorlar, arkasından da millet bu şarlatanların anlattıklarını sayıklayarak uyurken milletin a..na koyuyorlar! Nihat Hatipoğlu ve diğerleri ise belki de farkında olmadan milletin a… koyan bu insanlara bir anlamda kıyakçılık yapıyorlar(3). Umarım ki; Nihat Hoca ve benzerleri, bunları bilmiyorlardır. Eğer bütün bunları bilerek bu adamların televizyonlarında program yapıyor ve gazetelerinde yazı yazıyorlarsa, vay ki; onların haline vay…

BelPlas Yönetim Kurulu Üyesi Nihat Hatipoğlu

Üzülerek söylemeliyim ki; Nihat Hatipoğlu’nun bütün bunları bilerek bahse konu televizyonlarda program yaptığına ve bu kabil gazetelerde yazı yazdığına ilişkin bazı karineler var elimizde.

Birkaç gün önce facebook’ta bu konuyu gündeme getirdiğimde dostum H.Yılmaz şöyle bir yorum yaptı: “Ömer Bey, Nihat Hatipoğlu’nu tarif ederken ‘Din, hurafe pazarlamanın’ yanında belediye arpalıklarından beslenmeyi de katmak lazım. 90’lı yılların ortalarında Ankara B. Şehir Belediyesi şirketi BELPLAS’ta (Ankara Termoplastik ve Bakım Onarım Hizmetleri A.Ş) şube müdürü olarak çalışan teyzemin oğlu ziyaretime geldi. ‘Nihat Hatipoğlu’na geldim, gelmişken de seni göreyim H.abi’ dedi. ‘Hayırdır fetva almaya mı geldin Nihat Hatipoğlu’na?’ dedim. ‘Yok abi, o bizim yönetim kurulu üyemiz, karar defteri imzalatmaya getirdim’ dedi.’Nihat Hoca Kimyacı mı ? Ne arıyor, yol boyası imal eden firmanın yönetiminde?’ diye sordum. ‘Abi bu belediye şirketlerinin yönetimi arpalıktır. Belediyelerde yandaşları besleme, avanta dağıtma, yerleridir’ dedi. O zaman ülkem adına çok üzülmüştüm. ODTÜ kimya mühendisi kız kardeşim o yıllarda işsiz gezerken, Diyanetin mollası Belediyenin kimya fabrikasının yönetim kurulu üyesiydi. Dedim ki; ‘bizden aldığınız vergiler haram zehir zıkkım olsun size….’

Peki, o zaman şimdi soralım Nihat Hocaya; Hocam Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ait Belplas isimli şirkette yönetim kurulu üyeliği yaptınız mı? Eğer yaptıysanız, bu görev karşılığında huzur hakkı olarak kaç para aldınız şirket bütçesinden? Bu şirket kimya sanayinde faaliyet gösterdiğine göre; sizin de en azından Kimya Fakültesi mezunu olmanız gerekir ki; bu şirkete bir faydanız dokunsun ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak almış olduğunuz huzur hakları helal olsun! Peki hocam Kimya Fakültesi diplomanız var mı ve hangi fakülteden kaç yılında mezun oldunuz? Eğer böyle bir eğiteminiz yoksa, muhtemelen almış olduğunuz huzur hakları helal midir? Bu anlamda benzer başka şirketlerde herhangi bir göreviniz var mıdır?

Hatipoğlu Din Tic.ve Paz. A.Ş (Hatipoğlu Holding)

Diyanet’in yetiştirmesi olan ve henüz Diyanet’te Din Hizmetleri Uzmanı sıfatıyla devlet memuru iken (nedense hep uzman olarak kalmıştır bu kurulda, bir türlü üye yapılmamıştır) dini temalı hikaye ve menkıbeler anlatarak tv şovlarına başlayan ve köşeyi dönen Nihat Hatipoğlu, yakalamış olduğu bu yağlı kuyruğu kaybetmemek için şimdi de oğlunu yetiştiriyor yerine. Geçenlerde gördüm bu tıfıl oğlanı, babasının program yaptığı tv kanalında. Hani şu “milletin a… koyacağız” diyen herifin televizyonunda. Muhammet Sait Hatipoğlu, gerek ses tonu, gerekse boyun kırmasından, dua niyetiyle el açmasına ve diğer jest ve mimiklerine varıncaya kadar babasının aynısı. Anlaşılan baba oğul, evde tiyatro çalışması yapıyorlar bu konularda…

Bakınız Nihat Hatipoğlu’nun yerine halife bırakacağı anlaşılan oğlu M.Said Hatipoğlu nasıl tanıtılıyor internette:

“Nihat Hatipoğlu’nun oğludur. Doğum Tarihi: 1990. Yaşı: 23. Boyu: 1.80 cm uzunluğunda. Kilosu: 70 kg üzeri. Saç Rengi: Kahverengi. Göz Rengi: Kahverengi. Eğitimi: Açıköğretim öğrencisi”(4). Bir başka yerde ise “(Nihat Hatipoğlu’nun oğlu)Said Hatipoğlu evli mi?” başlığı ile yapılan bir haberde bu gencin halen bekâr olduğu yazıyor(5). Sanki çok lazım!

Böyle bir tanımı gören hangi genç kızın kalbi pır pır etmez ki? Hangi genç kız, son derece karizmatik olan Nihat Hatipoğlu’na gelin olmayı istemez ki? Kim bilir kimler, evde kalmış kızlarını bu genç adama kakalayarak Hatipoğlu ailesinin şöhretinden istifade etmeyi düşlüyordur!

Bakar mısınız şu hale; 24 yaşında, açık öğretim fakültesi öğrencisi olan bir genç (ilahiyat eğitimi filan da yok) çıkmış televizyonlara din adına ahkam kesiyor! Üstelik bu iş karşılığında tomar tomar para da kazanıyor! Tabiri caizse babası, anlatmış olduğu efsane, menkıbe ve hikayelerle milleti uyuşturup cezbeye getiriyor, altın vuruşu ise tamamıyla kendisinden duyduklarını veya yazıp eline tutuşturduklarını anlatan genç oğlu Said’e bırakıyor! Sonunda ne mi oluyor? Elbette nefer şehit, ordu gazi olmuyor; sadece Millet nakavt, Mehmet Cengiz vb. adamlar şampiyon oluyor!

Not: Dün (08.07.2014 günü) yapmış olduğu konuşmada Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ima ile “Biz vitrine vazo ve saksı seçmiyoruz…” diyen Erdoğan’a tavsiyemiz, arkasına dönüp boş kâğıda imza atarak kendisini Cumhurbaşkanı adayı gösteren 311 saksıya bakmasıdır.

1- http://www.radikal.com.tr/hayat/reytingi_yuksek_nihat_hatipoglu_ne_kadar_ucret_aldi-1144947,
2-http://www.tgrthaber.com.tr/gundem/son-dakika-gundem/27198.html,
3-Kıyak Çekmek: Manisa yöresinde, eşek ve atların çiftleştirilmesi sırasında eşeğin cinsel organının dik durmasını sağlamak için kullanılan ucu çatallı sopa. Bu işe kıyak çekmek, bu işi yapan kişilere de kıyakçı adı verilmektedir…
4-http://www.haberedikkat.com.tr/haber/Nihat-Hatipoglu-nun-cocuklari-kimler-Said-Hatipoglu-kimdir-Omer-Vehbi-Hatipoglu-kimdir/148548 & http://www.ozguncel.com/said-hatipoglu-kimdir.html,
5-http://www.son.tv/haber-269630

%d blogcu bunu beğendi: