Etiket arşivi: DİN & DİYANET DOSYASI

TARİH DOSYASI : İmam Gazali’nin hiç bir çalgıya izin vermediği d oğru mudur ?



Gazzâlî, İhyâü Ulûmid-Dîn isimli eserinde, Müzik Dinlemenin (semâ) Mubahlığının Delili başlığı altında söze şöyle başlar:

Müzik dinlemek haramdır demek, Allah müzik dinleyen kişileri cezalandıracaktır, demektir. Bu ise, sırf akılla bilinebilecek bir husus değildir. Öyleyse, bu konuda naslara ve bu nasların ışığında yapılan kıyaslara başvurmak gereklidir. Eğer bu konuda nas ve nassa kıyas yoluyla ulaşılan doğru bir sonuçlama yoksa, müzik dinlemenin haramlığı iddiası boşa çıkmış olur.

Gazzâlî daha sonra, ölçülü olsun veya olmasın, güzel sesi dinleme, müziğin dinleyici üzerinde bıraktığı etki ve dinleyici ile ilgili hususları uzun uzadıya açıkladıktan sonra, mûsikinin mubah olduğunu belirtir, karşı görüşte olanların gerekçelerini tek tek ele alarak cevaplandırmaya çalışır. (1)

İmam Gazzâlî mûski konusunda bütün söylenenleri tahlil etmiş, delilleri karşılaştırmış ve şu sonuçlara varmıştır:

Mûsıkî ister ses ister âlet ile olsun, tek hükme bağlı değildir: Haram, mekruh, mübah ve müstehab olabilir.

1) Dünya arzusu ve şehvet hisleri ile dolup taşan gençler için yalnızca bu duyguları tahrik eden müzik haramdır.

2) Vakitlerinin çoğunu buna veren, iştigâli âdet haline getiren kimse için mekruhtur.

3) Güzel sesten zevk alma dışında bir duyguya kapılmayan kimse için müzik mübahtır, serbesttir.

4) Allah sevgisi ile dolup taşan, duyduğu güzel ses kendisinde yalnızca güzel sıfatları tahrik eden kimse için müstehabdır. (2)

Gazzâlî incelemesini sürdürürken müziğin duruma göre ya mübah veya mendûb olduğunu, onu haram kılan şeyin kendisi değil, dıştan ârız olan beş sebepten ibaret bulunduğunu ifade ederek şöyle devam ediyor:

1) Şarkı söyleyen kadın olur, dinleyen de kadın sesinin şehvetini tahrik edeceğinden korkarsa dinlemek haramdır. Burada haram hükmü müzikten değil, kadının sesinden gelmektedir. Aslında kadının sesi haram değildir; ancak şehveti tahrik ederse Kur’ân okumasını bile dinlemek haram olur. (3)

2) Müzik âleti, içki meclislerinin sembolü olan âletlerden ise bunu kullanmak haram olur; diğerleri mübah olmakta devam eder.

3) Şarkı ve türkünün güftesi bozuk, İslâm inancına ve ahlâkına aykırı ise bunu müzikli veya müziksiz söylemek ve dinlemek haramdır.

4) Gençliği icabı şehevî duyguların mahkûmu olan bir kimse aşırı derecede müziğe düşer, müzik onun yalnızca cinsî arzusunu tahrik ederse, onun müzikten uzak durması gerekir.

5) Sıradan bir insanın müzik şehvetini de ilâhî aşkını da tahrik etmediği halde bütün vakitlerini alır, onu başka işlerden alıkoyarsa yine haram olur. (4)

Sonuç olarak musikînin hoş, ölçülü ve manâlı bir ses olması itibariyle mübah olduğu; haram olmasının kendisinden değil de dıştan ârız olan sebepler dolayısıyla olduğu söylenebilir.

DİN & DİYANET DOSYASI : Türkler’in İslamlaşması


Moğolistan’dan Tuna boylarına kadar çok geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunan Türkler, İslamiyet’i benimsemeden önce büyük ölçüde Şamanizm ve kimi kültlerin etkisi altında bulunuyorlardı. Türkler’in savaşlar ve göçler yoluyla yer değiştirmeleri, bu yayılma ve göç yolları üzerindeki birçok farklı kültür ve inançlara sahip halklarla ilişki kurmalarına ve etkilenmelerine yol açmaktaydı. Konunun uzmanlarının verdikleri bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, İslamiyet’in Türkler’in yaşadıkları bölgelere ulaşması öncesi, geniş bir coğrafi alana yayılmış bulunan Türk kitleleri, Şamanizm’in yanısıra, Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık ve Musevilik gibi inançlarla da ilişki kurmuş ve etkilenmiş bulunmaktaydılar. Zamanın Türk devletlerinden, Hazarlar’ın Museviliği, Uygurlar’ın Maniheizm’i, Tabgaçlar’ın Budizm’i ve Oğurlar’ın Ortodoks Hıristiyanlığı kabul etmeleri bu ilişki ve etkilenmenin doğal bir sonucu olarak görülebilir.Büyük ölçüde ekonomik sıkıntılar ve nüfus yoğunluğu sonucu gerçekleşen Türkler’in anayurtlarından göç etmeleri olgusu, esas olarak güneye ve batıya olmak üzere iki doğrultuda gerçekleşti. Batı’ya doğru gerçekleşen Türk göçleri İran’da hüküm süren Sasani imparatorluğu engeli ile karşılaştılar ve bir bölümü Hindistan’a doğru yönelirken, diğer bir bölümü ise İran’a yakın bölgelerde bulunmayı sürdürdüler. Türkler’in İslam dünyası ile ilişkiye geçebilmeleri ancak Sasani İmparatorluğu engelinin ortadan kalkmasıyla mümkün görünüyordu. Ancak Türkler, Sasani İmparatorluğu’nu yıpratmalarına karşın çökertememişlerdir.Bu, aşağıda görüleceği üzere Arap ordularınca gerçekleştirilecektir.

Arap orduları yeni dinin verdiği heyecanla ilerleyişlerini sürdürmekteydiler ve 634’te Yermuk Savaşı ile Bizans’ı Suriye’den çıkardılar. Ardından 635’te Kadisiye ve 641’de Nihavend Savaşları ile Sasani İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak, İran’ı ele geçirdiler. Bu şekilde Sasani İmparatorluğu’nun yıkılması, Türkler’in İslam dini ile ilişki kurabilmesinin yolunu da açmış oluyordu ki, bu bakımdan önemli bir gelişmedir.Müslüman Arap ordularının Sasani engelini aşması sonrası başlayan Türk-Arap ilişkileri uzun süre karşılıklı mücadele içinde geçti. Emeviler dönemi’nde (661-750) Araplar, kısa zamanda Maveraünnehir’e hakim oldukları gibi, akınlarını Talas’a kadar ilerlettiler ki, bölgede hüküm süren Türk hakanlıklarının birbiriyle olan mücadeleleri de bu durumu kolaylaştırıyordu. Böylece Orta Asya hakimiyeti için mücadele eden Türkler’in Müslüman Arap ordularınca tasfiye edilmeleri üzerine, bölgede Çinliler ve Araplar karşı karşıya geldiler. Abbasiler’in iktidara geçmesinden hemen sonra gerçekleşen Talas Savaşı’nda (751), Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaştılar. Bu önemli savaş sonrası Çin, Orta Asya’dan çekildi ve Araplar bölgeye hakim oldular.

Emeviler’in müslümanlığı seçen Arap olmayan uluslara karşı baskıcı ve hor görücü tutumuna karşın, Abbasiler, halkı Arap olmayan bölgeleri de, Araplarla eşit gören daha ılımlı bir yönetim anlayışını benimsemişlerdi. Araplar’ın yenilgiye uğrattıkları halklar giderek İslamlaşmaya başladıklarından, daha önce başka inançlara mensup din adamları ve tüccarların geldikleri yollardan bu kez müslüman din adamları ve tüccarlar Türklerin yaşadıkları bölgelere gelmeye başlamışlardır.Ayrıca Abbasiler’in yanısıra Samaniler devletinin de özellikle ordu yönetiminde Türkler’den yararlanmasının, İslam’ın bu kitleler arasında yayılmasına yardım ettiği söylenebilir. Yalnız Türkler’in İslamlaşmasında gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta, Türkler’in bu yeni dinin birçok unsurunu Araplar’dan değil İranlılardan almaları konusudur. Türklerin İslam’ın bölgeye Arap orduları aracılığıyla gelmesinden önce de ilişkide bulundukları ve birçok bakımdan ortak noktalara sahip bulundukları Acemleri (İranlıları) kendilerine Araplardan daha yakın görmeleri doğaldı. Böylece İranlılar, Türkler’in İslam uygarlığını benimsemeleri konusunda bir köprü vazifesi görmüşler, onlara yol göstermişler, onları etkilemişlerdi. Bu etkileri daha sonraki yüzyıllarda, Türk edebiyatı, sanatı, idare sistemi gibi birçok alanda görmek mümkündür.

Buraya kadar özetlemeye çalıştığım, VII.-X. yüzyıllar arasındaki gelişmelere bakılarak Türkler’in büyük bir bölümünün müslüman olduğu sanılmamalıdır. Sözü edilen dönemde, İslam dini daha çok batıdaki şehirlerde ve gelişmiş yerlerde yayılmıştı, doğuda daha çok bozkırlarda göçebe ve yarıgöçebe durumda bulunan Türklerin çoğunluğu hala eski inançlarına bağlı idiler. Ancak X.yüzyılla birlikte, Türklerin yaşadığı bölgelerde halâ sürmekte olan Arap egemenliği sonucu, neredeyse iki yüzyılı aşan bu zaman sürecinde gelişen, siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler, Türkler arasında İslam’ın yayılmasına da hız kazandırmıştı. Artık, Maveraünnehir’in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslam kültür ve uygarlığının önemli merkezi haline gelmeye başladılar. O zamana kadar askerlik sanatındaki üstünlükleriyle tanınmış Türkler, artık yeni dinlerine, başka bir deyişle İslam uygarlığına da katkı sağlayabilecek duruma gelmişlerdi. Öyle ki, Arapların egemenliğinde sık sık ayaklanan, halifeleri bile değiştirme gücüne sahip Türkler artık kendi devletlerini kurma aşamasına gelmiş durumdaydılar. Bu şekilde, IX. yüzyıldan başlamak üzere, çok geniş bir coğrafi alanda kurulan Müslüman-Türk devletleri arasında, Tuluniler (875-905), Karahanlılar (840-1212), Gazneliler (969-1187), Selçuklular (1040-1308) ve Harezmşahlar (1077-1231) gibi devletler sayılabilir.Türklerin İslam dinini benimseme nedenleri konusunda, uzmanlarca çeşitli tartışmalar yapılmış ve farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada kısaca bu konuya da değinmek sanırım yararlı olacaktır. Türklerin İslam’ı benimseme nedenlerinden en fazla savunulanları şu şekilde sıralanabilir:

1. Eski Türk inançları ile İslamiyet arasındaki benzerlikler,

2. Araplar ile Türkler arasında yoğun ekonomik ilişkilerin varlığı,

3. İslam uygarlığının her alanda çağın en üst uygarlığı olması,

4. Müslüman şeyh ve dervişlerin yoğun dinsel propagandaları,

5. Araplarla uzun süren savaşlar sonucu uygulanan baskılar ve yok etme politikaları.

Türklerin, uzun bir zaman sürecine yapılan, İslam’ı benimseme olgusunu, yukarıda sayılan nedenlerden birine veya birkaçına bağlama eğilimi birçok eserde görmek mümkündür. Oysa, o dönemi ele alan araştırmalar incelendiğinde açıkça görülecektir ki, Türklerin İslam’ı benimsemelerinde, tek bir neden rol oynamamış, yukarıda sıralanan ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlerin tümü birden farklı düzeylerde etkili olmuşlardır.

Anahatlarıyla sunmaya çalıştığım Türklerin İslam dinini benimsemeleri süreci çok dinamik ve karmaşık bir olgudur ve bu İslamlaşma Orta Asya’dan Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da yaklaşık XIV. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu konuda iki önemli noktayı daha belirtmek gerekmektedir ki bunlar:

1- Türkler’e sunulan İslam’ın niteliği ve

2- Türkler’in İslam’ı nasıl algıladıkları konularıdır.

Türkler’e sunulan İslam’ın niteliği konusunda şunları söyleyebiliriz: Din’lerin, yayılmaları sırasında farklı coğrafyalarda, farklı insan topluluklarınca benimsenirken, özleri itibariyle olmasa da, biçimsel anlamda farklı bir çehreye bürünebilecekleri bilinen bir olgudur. Hiçbir yeni din, eskiden farklı inançlara ve kültürlere sahip topluluklarca bütünüyle benimsenmemiştir. Dinlerini, kültürlerini çeşitli nedenlerden dolayı terkeden insanlar, bu sırada kimi eski inançlarını bırakırken kimilerini de yeni dinlerine uygun hale getirerek yaşatmayı sürdürmüşlerdir.Hele Türkler, Kürtler ve İranlılar gibi uzun bir geçmişi olan inanç ve kültüre sahip uluslarda, benimsenen yeni dinde, eski inançların korunması oranının daha fazla olduğu, Anadolu insanında etkilerini bugün dahi gördüğümüz sosyolojik bir realitedir.

Bu kısa değerlendirmeden de anlaşılacağı üzere, Arap Yarımadası’ndan doğan İslam Dini, Türkler’in yaşadığı bölgelere ulaşıncaya kadar çeşitli dinsel ve kültürel etkilere maruz kalmış ve dolayısıyle doğduğu coğrafyadan uzaklaştıkça, karşılaştığı değişik kültürel ve dinsel unsurları bünyesine almak zorunda kalmıştır. Daha önce ele aldığımız tasavvuf akımının oynadığı rolde de gördüğümüz gibi, İslam’ın Türkler’in yaşadığı bölgelere ulaştığındaki bu esnek niteliği, Türkler’in İslamlaşmasında oldukça etkili olmuştur.

Daha öncede söz edildiği üzere, Türkler İslam’ı doğrudan Araplar’dan değil, İran kültürünün merkezi Horasan yoluyla almışlardı. Zaten İran uygarlığı, daha Türkler’i etkilemeden önce, İslam dini üzerinde de önemli etkilerde bulunmuştu. Kaldı ki, İslam, yayılması sırasında İran’dan başka uygarlıklar ve dinlerle de karşılaşmış ve bunlardan etkilenmişti. Yine İslam’ın yayılması sonrası çeşitli mezhepler ortaya çıkmış, dinsel kavram ve kuralları farklı yorumlamaları nedeniyle olduğu kadar, siyasal nedenlerle de kıyasıya bir mücadele içine girmiş bulunmaktaydılar. Aslında bütün Ortaçağ boyunca, esas nedenleri siyasal ve ekonomik olsa bile çekişmelerin gerekçeleri dinsel olarak sunulmaktaydı. Sözü edilen dönem de bu tür mücadelelere sahne olmaktaydı. İşte Türkler, özetlemeğe çalıştığım bu koşullar altında, yüzyıllarca süren bir zaman sürecinde, birçok din ve kültürün etkisinde kalarak, sosyal, kültürel ve dinsel gereksinmelerine cevap verebilen esnek/hoşgörülü ve Prof. Cahen’in “Özel bir Müslümanlık” diye nitelediği bu dini benimsediler. Daha sonra da değineceğim gibi, Anadolu’ya göçler sırasında ve sonrasında da süren Türklerin İslamlaşması süreci, XIV. Yüzyıla hatta daha sonralara kadar sürmüştür.

Türkler İslam’ı nasıl benimsediler, konusuna da kısaca değindikten sonra, Anadolu’ya göçler konusuna geçeceğiz. Daha önce gördüğümüz üzere İslam Türkler’e özel bir biçimde ulaşmıştı. Şehirlerin aksine köylerde ve göçebe boylarda İslamlaşma daha yavaş olmaktaydı. Şehirlerde daha çok sünni derviş ve şeyhlerin faaliyetlerine karşın, köylerde ve göçebe boylarda daha çok Alevi eğilimli dervişler ve babalar propaganda faaliyetleri yürütmekteydiler. Prof. Köprülü’nün de belirttiği gibi: “Daha ilk zamanlardan itibaren Batıni akımların hüküm sürdüğü Horasan ve Maveraünnehir sahalarında yaşayan ve siyasi-dini akımlara fiilen karışarak Batıni inançlarıyla yakınlık kuran Oğuz aşiretleri, İslamlığı yavaş yavaş kabul ettiler; fakat bu görünürde olan İslamlık cilası altında, eski ulusal geleneklerinin ve önceki dinlerinin etkisi altında bulunuyorlardı. İslam fıkıhçılarının kendilerine çok karışık ve sıkıntılı gelen telkinlerinden ziyade, kendi kam (=ozan)larının nüfuzuna bağlı idiler. Maveraünnehir ve Horasan’a gelmezden önce ve geldikten sonra Hıristiyanlık, Hinduizm, Mazdeizm, Maniheizm gibi çeşitli dini sistemlerle az çok ilişki kuran bu Türkmenler üzerinde, İslamiyet de dahil olmak üzere bu harici (dışsal) ve kapalı (zor anlaşılan) inanç sistemlerinin hiçbiri eski dinsel geleneklerini tamamen unutturamazdı…"

Bildiğimiz gibi kam-ozanların yerini artık ata veya baba ünvanlı dervişler almaktaydı. İslam öncesi dönemden kalma Türkler arasında yaygın bulunan menkıbelere bile İslami bir şekil kazandırılarak, bu ata veya baba ünvanlı dervişler tarafından halk arasında yayılıyordu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Türk kitleler İslam dinini benimserken, büyük ölçüde eski inançlarını ve geleneklerini de muhafaza etmekteydiler. Yine bu Türk kitlelerin çoğunluğu, karmaşık ve sıkıcı din kurallarını yayan din adamlarına, şeyhlere itibar etmemekte, onlar daha çok eski şamanları ve kamları hatırlatan ve eski inançlarla yeni din arasında paralellikler kurdukları daha yüzeysel, dinsel bilgileri yayan atalara/babalara bağlanmakta ve onların nüfuzları altında bulunmaktaydılar. Bu kitlelerin müslümanlığı, dinsel yükümlülükleri yerine getirmekten uzak, eski inanç ve geleneklerin ön planda olduğu bir halk müslümanlığıydı.

KAYNAK : M. A. Gormez – mogormez

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : DİNCİ ŞARLATANLAR DİN NASIL SEVDİRİLİR GÖRSÜN


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : En Popüler 10 Din


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI : Eyyamcı Diyanet’ten Erdoğan’a seçim yard ımı !


Daha önceki yazılarımda da söyledim; Tayyip Erdoğan, ne pahasına olursa olsun Çankaya köşküne çıkmayı ve iki dönem orada kalmayı kafasına koymuş bulunuyor. Bunun için de devletin ve partisinin bütün imkanlarını seferber etmiş durumda. Adına açılmış yardım hesabına ise şu anda muhtemelen yağmur gibi para yağıyor olmalıdır. Vaktiyle terör örgütünün iki numarası konumunda olan ve sonraki yıllarda Özel Kuvvetler Komutanı General Engin Alan’ın emrindeki bordo berelilerce Kuzey Irak’ta yakalanarak Türkiye’ye getirilen “Parmaksız Zeki” kot adlı Şemdin Sakık’ın kardeşi bile 9000 TL’lik bağışta bulunmuş Erdoğan’ın hesabına. Haberlerde kardeş Namık Sakık’ın Kuzey Irak’la iş yapan bir iş adamı olduğu söyleniyor. Anlaşılan Namık Sakık, terör örgütünün gölgesinde ve himayesinde yapmış olduğu ticaretten elde ettiği paralardan küçük bir katreyi de yardım olarak Tayyip Erdoğan’a aktarmış!

Unutanlar için bir kez daha hatırlatalım; Parmaksız Zeki kot adlı Şemdin Sakık, 1993 yılında dağıtım için Malatya’dan Bingöl cihetine gönderilen ve üstelik de silahsız olan 33 masum Mehmetçiğin, Bingöl’e 20-30 km. kala “Gazik” adı verilen mevkide otobüslerinden indirilerek yakındaki bir dereye götürülüp kurşuna dizilmek suretiyle topluca katledilme olayının emrini veren haindir! Erdoğan, işte böyle bir hainin kardeşinden bile yardım kabul etmiş bulunuyor. Kim bilir belki de Abdullah Öcalan’ın kardeşleri Mehmet Öcalan, Fatma Öcalan ve Kuzey Irak’ta fırıncılık yapan eski terörist Osman Öcalan da yardım etmiştir Erdoğan’a! Doğrusu ya; Ekmeleddin İhsanoğlu’nun jest olarak yaptığı 1000 TL’lik yardımı anında iade ettiren Erdoğan’ın, teröristlerden ve terörist yakınlarından gelen yardımları da anında iade etmesini beklerdik.

Eyyamcı Mehmet Gömez’den Hamisi Erdoğan’a Yapılan Jestler

Tayyip Erdoğan’ın delaletiyle genç yaşta Diyanet İşleri Başkanı olan hadis profesörü Mehmet Görmez’in, hemen her fırsatta hamisi ve velinimeti olan Erdoğan’a destek verdiği artık ayan beyan ortadadır. Hatta bu destek için Mehmet Görmez, Diyanet’in kurumsal kimliği ile emrindeki yüz bini aşkın personeli ve 90.000 camiyi de seferber etmiş bulunmaktadır. Mehmet Görmez’in açılım sürecinin yılmaz savunucusu olduğu öteden beri bilinmektedir. Hazret, üstelik yasalara ve Anayasaya aykırı olarak bizzat Kürtçe mevlit okumaktan tutun da, Kürtçe vaaz ve hutbe okunmasına göz yummaya varıncaya kadar her türlü gayri yasal işlerin altına imza atmakla yetinmemiş, Diyanet’te 1000 kişilik “MELE” kadrosu almak gibi absürt bir uygulamanın da banisi olmuştur. Hatta medyada Diyanet marifetiyle Kur’an’ın Kürtçe çevirisini yaptıracağına ilişkin haberleri de gördü bu gözler.

2013 yılında, şimdilerde “Paralel Yapı” olarak aşağılanan Nur Cemaati’ne şirin görünmek ve bu cemaatin hükümete olan desteğini sürekli hale getirmek için cemaatin fikir öncülü Said-i Nursî’nin “İşârât’ül İ’câz” isimli eserini Diyanet yayını olarak bastırmaya varıncaya kadar ileri giden Mehmet Görmez, 17 Aralık depreminden sonra anında bir “U” dönüşü yaparak sahibinin sesi olmakta karar kılmıştır. Geçtiğimiz Ocak ayında Eskişehir’de yapmış olduğu bir konuşmada Fethullah Gülen hakkında “Herkes kendini hakikatin yerine koymaya kalkışıyor. Allah, biz Müslümanlara hakikatin yolunda olmayı emretti, kendimizi hakikatin yerine koymayı emretmedi. Herkes kendi cemaatini hakikatin yerine ikame etmeye kalkışıyor.” diyerek, cemaate karşı velinimeti olan Tayyip Erdoğan’ın yanında saf tutmakta gecikmemiştir.

İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın,”Nasr Suresi”ni ima ile “Mekke’nin fethi ve insanların büyük kalabalıklar halinde İslam’a girmesi üzerine Hz. Peygamber gururlanıp kibre kapıldı, ancak anında Allah tarafından uyarıldı” anlamında Hz. Peygamber’e iftira niteliğindeki sözlerinin hatırlatılması üzerine Mehmet Görmez; “Nasr suresinin nüzul sebebine bakarsanız, öyle bir şeyi tartışmaya bile gerek kalmaz… Bugüne kadar konuşmadım. Konuşmadığım için hakaret içerikli mailler bile aldım. Ama biliyorum ki bu kişi (Efkan Ala) Hz. Peygamber’e saygılı bir insan. Konuşmama nedenim buydu. Peygamberle ilgili konular husumetlerin aracı olmaması gerekir”(1) diyerek, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine giden Tayyip Erdoğan’a destek verme ve bu konuda Efkan Ala’nın şahsında hükümete ve Başbakan’a yönelik aleyhteki propagandanın önüne geçmek adına Efkan Ala’nın iftirasına ortak olmuştur.

Oysa, Diyanet’in kendi eserlerinde, örneğin ciddi bir eser olduğu kabul edilen “Kur’an Yolu” isimli tefsir kitabında bile, Nasr Suresi’nin nüzul sebepleri arasında Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethi üzerine gurura ve kibre kapılması üzerine Allah tarafından uyarıldığına ilişkin bir bilgi bulunmuyor. Bahse konu surenin genel hükümler içerdiği ve Hz. Peygamber muhatap alınmakla birlikte onun üzerinden bütün müminlerin uyarıldığı belirtilmektedir. Dolayısıyla; Mehmet Görmez, hükümete ve Efkan ala üzerinden seçimlere giden hamisi Tayyip Erdoğan’a sahip çıkma adına bilimsel tarafsızlık ilkesini de ayaklar altına almış bulunmaktadır.

Kendi Çalışanları Mehmet Görmez’i Yalanlıyor!

Allah’tan Diyanet çalışanlarının hepsi Mehmet Görmez gibi değil. Orada bilimsel tarafsızlık ilkesini ve bilim namusunu kaybetmemiş din adamları da var ve onlardan “Alo Fetva Hattı”nda görev yapanlar Mehmet Görmez’in aksine ve tıpkı bizim 3 gün önce yazdığımız gibi(2) şöyle diyorlar Efkan Ala’nın çıkışı konusunda:

“Peygamberde (sav) böyle bir gurur meselesi yoktu. Yanlış, yanlış; kasıtlı söylediyse iftiraya kadar gider. Kasıtlı değil de böyle avamın konuştuğu şekliyle genel bir konuşma yaptı ise bilmeden cahilce yapmıştır, Allah (cc) affetsin deriz. Tevbe etmesi gerekir. Pişman olacak, bir daha yapmayacak onu. Kasıtlı ise daha tehlikeli, peygambere (sav) sen iftira ediyorsun. Bizim peygamberimiz (sav) veya diğer peygamberler vatandaşına dini tebliğ ederken ne diyorlardı? ‘Bu iftiracı, yalancı’ diyorlardı. Ve onun yüzünden toplumlar ceza yemiştir. Yanıltıcı ve günah bir şeydir. O halka söylenilmez. Peygamberlerin sıfatları var. Birisi nedir? İsmet’tir. Her türlü gururdan, enaniyetten, ucubiyetten, her türlü günahlardan korunmuştur. Kim koruyor O’nu (sav)? Allah (cc) koruyor. Onu söyleyenler kimse, umarım yanlışlıkla söylemiştir, hataen söylemiştir… Bilerek konuşuyorsa, küfre kadar gider… Allah affetsin diyoruz. “(3)

Eyyamcı Diyanet’ten Erdoğan’a Yapılan Seçim Yardımı

Mehmet Görmez’in ve dolayısıyla Diyanet’in, Tayyip Erdoğan’a son kıyağı İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlemiş olduğu sözüm ona “İslam Alimleri” toplantısı olmuştur. Evet, yanlış duymadınız; hükümete destek çıkma ve yaranma adına bilimsel tarafsızlık ilkesini ayaklar altına alan bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanı olan zat, İstanbul’da sözüm ona İslam Alimleri’nin katıldığı bir Uluslararası toplantı düzenleyerek Cumhurbaşkanı adayı olan Tayyip Erdoğan’ın propaganda amaçlı konuşma yapmasına zemin hazırlamıştır. Gerçek bir İslam Alimi ve İslam Ülkelerinin çatı örgütü olan İİT’nin 9 sene Genel Sekreterliğini yapan Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu bu toplantıya çağrıldı mı bilmem. Ancak Tayyip Erdoğan, bahse konu toplantıda ayet ve hadislerle örülü çok etkili bir konuşma yapmış, Mehmet Görmez ve şürekâsı da elleri patlayıncaya kadar alkışlamış bulunmaktadırlar.

“Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi” konulu toplantıdaki Konuşmasını İsrail’in Filistinlilere yapmış olduğu saldırılar üzerine temellendiren Tayyip Erdoğan, her zamanki gibi bol bol esti gürledi! “Bir adam, üzerine kilolarca bombayı bağlıyor, gidiyor bir camide, mescitte ibadet edenlerin ya da bir türbede dua edenlerin içinde patlatıyor. Bu acımasızca katliamı işleyen, kendisini Müslüman olarak tarif ediyor ve bu fiili işlerken de tekbir getiriyor. Camide, mescitte, türbede şehid olanların Müslüman olduklarından zaten şüphemiz yok. Örgütler kuruluyor ve bu örgütler kendilerine bir takım İslami etiketler takıyorlar. Müslüman olduklarını, iddia ediyorlar, cihat yaptıklarını savunuyorlar. Az önce hocalarım, İslam bilginleri ifade ettiler. Zaten cihat mefhumunun net açıklığa kavuşması lazım. ‘Fetih’ kelimesinin net açıklığa kavuşması lazım. ‘Cidal’ kelimesinin net açıklığa kavuşması lazım. Acaba bu mefhumlar, bu kavramlar nedir? Bunun içeriğinin ortaya konulması lazım.” diyerek IŞİD’i tarif etti ama nedense bu örgütün adını yine anmadı Tayip Bey. Suriye’den Mısır’a, Irak’tan Filistin’e, Myanmar’dan, Patani’ye kadar gidip gelmediği yer kalmadı kürsüde!(4).

Filisin Sorununu Çözecek Olan Ulema Değil Umeradır!

Filistin sorununu çözmek ve İslam ülkelerinin dikkatini bu soruna çekmek, muhtemelen Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Diyanet tarafından “İslam Bilgini” kılıfı altında İstanbul’a çağrılan adamların görevi değildir. İstanbul’da birkaç günlüğüne güzel bir gün geçirmenin ve milletin cebinden hazırlanan mükellef sofralarda iftar açmanın ve sahur yapmanın dışında yapacakları bir şey de yok aslında. Çünkü bu tür sorunları çözmek ulemanın (İslam alimlerinin) görevi değil, ümeranın (İslam devletlerini yöneten sivil ve askeri üst dereceli bürokratların ve siyasilerin) görevidir. Böyle bir toplantı düzenlemekle Tayyip Bey ve hükümeti, kendi sorumluluklarını başkalarına yansıtma peşindedirler. Anlaşılan Tayyip Bey’e göre; Filistin Sorunu’nu çözmek de Ulemanın ve fukahanın görevleri arasında bulunuyor!

Önceki gün (16.07.2014) Sakarya şehir meydanında yapmış olduğu konuşmada, “Eeey Mahape, Eeey Cahape ve Eeey diğeri” diyerek muhalefeti “İsrail’i kınamamakla” eleştiren Tayyip Bey’e hatırlatalım ki; siz IŞİD’i tarif edip ismini bile zikredemezken, muhalefeti dünyanın tanıdığı bir devlet olan İsail’i tenkit edememekle itham etmeniz olacak şey değildir. Ki; muhalefetin İsrail’in yaptıklarına onay verdiğini hiç sanmıyorum. Öte yandan siz tenkit ediyorsunuz da ne oluyor? İsrail yine bildiğini okuyor? Son bir haftada katlettiği Filistinli sayısı tam 208 ve İsrail’in bu günahında sizin de payınız bulunmaktadır! Eğer gereksiz yere ve elbette iç politikada prim yapma adına İsrail ile bütün köprüleri atmasaydınız, şimdi İsrail ile diyaloga girer ve iki taraf arasında arabuluculuk yapma şansınız olurdu. Sizin fevri çıkışlarınız yüzünden Türkiye o şansı da yitirdi. Sizin yapmanız gerekeni ise sizin tu kaka diyerek karşı çıktığınız Mısır’ın yeni lideri Abdülfettah El-Sisi yapıyor iyi mi?

Ağzını açtıkça İsrail’e hakaret eden Tayyip Bey’e hatırlatalım ki; medya sizin mahdum Burak Erdoğan’ın İsrail ile ticaret yaptığına ve oğlunuzun 95 m. uzunluğundaki gemiciği Safran-1′in İsrail limanlarında mal boşaltıp, mal yüklediğine ilişkin haberlerle çalkalanıyor(5). Haberlere göre; Davos’ta sebep olduğunuz yapay kriz Türkiye ile İsrail arasındaki ticarete hiç yansımamış. İki ülke arasında 2011 yılında 4 milyar 22 milyon dolar olan dış ticaret, 2013 yılında 4 milyar 858 milyon dolara yükselmiş bulunuyormuş(6). Türkiye ile İsrail arasındaki toplam dış ticaret hacmi, 2014 yılının ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 27,6 oranında artış göstererek 1 milyar 294,2 milyon dolara yükselmiş. Türkiye’nin, İsrail’e gerçekleştirdiği ihracat, bu yılın ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 29,6 oranında artış göstermek suretiyle 781,9 milyon dolar olarak, İsrail’den yapılan ithalat ise bu yılın ilk altı ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 24,7 oranında artarak 512,3 milyon dolara çıkmış(7). Dolayısıyla; bence siz, Türk halkını büyük ölçüde kekliyor ve gerçekleri aynı ölçüde hackliyorsunuz Tayyip Bey!

1-http://www.samanyoluhaber.com/politika/Efkan-Alanin-o-sozleri-icin-ne-dedi/1056370/

http://www.cihan.com.tr/news/Gormez-Nasr-suresinin-nuzul-sebebine-bakarsaniz-tartismaya-bile-gerek-yok_2047-CHMTUwMjA0Ny8x,

2-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi89662-Dindar_Toplum_Projesinin_Cigirtkanlari_ve_Efkan_Alanin_Peygambere_Iftirasi.html

3-http://www.zaman.com.tr/gundem_diyanetten-efkan-ala-fetvasi-tevbe-etmesi-gerekir_2231975.html

4-http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/erdogan-israilin-sistematik-soykirim-girisimine-sahit-oluyoruz. Patani: Tayland’ın güneyinde Müslüman nüfusun yaşadığı bölge.

5-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/haber89739-Basbakan_Erdoganin_oglu_Israil_ile_ticaret_yapiyor.html,

6-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/haber89739-Basbakan_Erdoganin_oglu_Israil_ile_ticaret_yapiyor.html,

7-http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7017206.asp

DİN & DİYANET DOSYASI : EKMEK-ŞARAP AYİNİ (EYHARİSTİYA) KONUSUNDA KATOLİKLER VE PROTESTANLAR A RASINDAKİ FARKLILIKLAR


DİN & DİYANET DOSYASI : Hatipoğlu Din Tic.ve Paz. A.Ş


GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

Her Ramazan olduğu gibi bu sene de tv ekranları din bezirgânları ile dolup taşıyor. Nihat Hatipolu’ndan tutun, Necmettin Nursaçan’a, Mustafa Karataş’tan tutun Ebubekir Sifil’e ve Fatih Çıtlak’a kadar her türlüsü var içinde. Ebubekir Sifil neyse de, diğerleri tam bir din bezirgânı. Zaten malı da onlar götürüyor. Hatta Nihat Hatipoğlu ve Necmettin Nursaçan, bezirganlıktan çıkıp “şarlatan” sınırına dayanıyorlar. Hatta bu ikisi, bir anlamda tiyatro oynayıp şov yapıyorlar! Elbette halkın temiz dini duygularını şovlarına alet etme pahasına.

Ancak ismi geçenlerin hiçbirisi bu konuda prof.unvanlı Nihat Hatipoğlu’nun eline su dökemezler! Hazret boynunu sağ omzuna düşürüp, gözlerini kısarak konuşmaya görsün, değil insanlar, akan sular bile durup diniyorlar bu adamı! Ancak ne var ki; adı geçenin din adı altında anlattıkları, daha doğrusu konuşmalarının en ilgi çekici ve reyting arttırıcı bölümleri, göz yaşları içinde, jest ve mimikler eşliğinde anlattığı çoğu İsrailiyat içerikli menkıbe ve hikâyelerdir! Ballandıra ballandıra anlattıklarının doğruluğunu ise ancak Allah bilir.

Nihat Hatipoğlu’nun çoğu kere gözyaşları içinde anlatmış olduğu son derece dramatik ve trajik menkıbeler ve hikayelerin dinleyicileri çok fazla olmalı ki; hazret yıllardır aynı şeyleri anlata anlata dönmedik köşe bırakmadı maddi anlamda. Adam sadece anlatarak kazanmıyor ki; anlattığı hikayeleri kitaba dökerek bunları ikinci kez paraya tahvil ediyor. Bugünlerde gidin bakın İstanbul’da Sultanahmet Camii’nin, Ankara’da Kocatepe Camii’nin avlularına, Nihat Hatipoğlu meydana oturmuş kitaplarını imzalıyordur. Çünkü şu anda bu iki camiinin avlusunda Diyanet tarafından “Dini Yayınlar Fuarı” açılmış bulunuyor.

Milliyet yazarı Ali Eyüboğlu, geçen yıl yazmış olduğu bir yazısında Nihat Hatipoğlu’nun sadece 2013 yılının Ramazan ayı boyunca program yaptığı TV kanalından 80.000 TL aldığını, ekstralarıyla birlikte bu miktarın 100.000 TL’ye yaklaştığını, gerek almış olduğu ücret, gerekse reyting olarak Nihat Hatipoğlu’nun, pop starlarını bile kıskandırdığını belirtiyordu(1).

Geçenlerde medyada yer alan bir haberde ise; Nihat Hatipoğlu’nun 2014 yılı Ramazan maaşının 600.000 (Altıyüzbin) TL. olduğunun iddia edildiği ancak bu iddianın avukatı tarafından yalanlandığı belirtiliyordu. Aynı habere göre; Ahmet Özhan’ın 450.000 Tl, ilahiyatçı Mustafa Karataş’ın 400.000 TL, Mehmet Fatih Çıtlak’ın ise 150.000 TL alacağı belirtiliyordu(2).

Nihat Hatipoğlu, program yaptığı TV kanalından kaç lira alır bilmem, ancak bildiğim bir şey var, o da program yaptığı TV kanalının “Bu milletin a… koyacağız” diyen Mehmet Cengiz’e ait olduğudur. Hani şu İstanbul’a yapılacak olan 3. Hava limanı ihalesini alan konsersiyumun ortaklarından olan Cengiz İnşaat’ın sahibi Rizeli Mehmet Cengizden bahsediyorum. Demek ki; bu adam almış olduğu ihaleler üzerinden “milletin a… koyarak” kazandığı paraların bir kısmını da, sahibi bulunduğu televizyonda din adamı adı altında şovmenlik ve şarlatanlık yapan kimi şahıslara aktarıyor!

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, geçenlerde, ihale aşamasında İstanbul’a yapılmakta olan 3. havalimanının deniz seviyesinden 105 metre yükseklikte yapılmasının şart koşulduğunu, ancak ihaleden sonra bu kot farkının 75 metreye düşürülerek ihaleyi alanların cebine fazladan 2 milyon Euro aktarma imkanı tanındığını iddia ediyordu. Aynı Mehmet Cengiz’in İstanbul’da sahibi olduğu ve birkaç gün önce cayır cayır yanan tarihi Hüseyin Avni Paşa Yalısı’ndaki yangının da sabotaj olabileceği, yani sahibini ima ile bilerek ve isteyerek çıkartılmış olabileceği iddiaları var yine medyada. Zira itfaiye raporu böyle diyormuş!

Eğer bu iddialar doğruysa; Mehmet Cengiz’in, bu milletin a… nasıl koyacağını merak edenlere duyuralım ki, bu kabil adamlar, koyacakları yere işte böyle koyuyorlar efendiler. Din adamı kisvesine soktukları şarlatanlara haram yoldan kazandıkları paralardan yaptıkları yüksek miktarlı ödemeler mukabilinde kendi televizyonlarında hazırlattıkları programlarla bu milleti uyutuyorlar, arkasından da millet bu şarlatanların anlattıklarını sayıklayarak uyurken milletin a..na koyuyorlar! Nihat Hatipoğlu ve diğerleri ise belki de farkında olmadan milletin a… koyan bu insanlara bir anlamda kıyakçılık yapıyorlar(3). Umarım ki; Nihat Hoca ve benzerleri, bunları bilmiyorlardır. Eğer bütün bunları bilerek bu adamların televizyonlarında program yapıyor ve gazetelerinde yazı yazıyorlarsa, vay ki; onların haline vay…

BelPlas Yönetim Kurulu Üyesi Nihat Hatipoğlu

Üzülerek söylemeliyim ki; Nihat Hatipoğlu’nun bütün bunları bilerek bahse konu televizyonlarda program yaptığına ve bu kabil gazetelerde yazı yazdığına ilişkin bazı karineler var elimizde.

Birkaç gün önce facebook’ta bu konuyu gündeme getirdiğimde dostum H.Yılmaz şöyle bir yorum yaptı: “Ömer Bey, Nihat Hatipoğlu’nu tarif ederken ‘Din, hurafe pazarlamanın’ yanında belediye arpalıklarından beslenmeyi de katmak lazım. 90’lı yılların ortalarında Ankara B. Şehir Belediyesi şirketi BELPLAS’ta (Ankara Termoplastik ve Bakım Onarım Hizmetleri A.Ş) şube müdürü olarak çalışan teyzemin oğlu ziyaretime geldi. ‘Nihat Hatipoğlu’na geldim, gelmişken de seni göreyim H.abi’ dedi. ‘Hayırdır fetva almaya mı geldin Nihat Hatipoğlu’na?’ dedim. ‘Yok abi, o bizim yönetim kurulu üyemiz, karar defteri imzalatmaya getirdim’ dedi.’Nihat Hoca Kimyacı mı ? Ne arıyor, yol boyası imal eden firmanın yönetiminde?’ diye sordum. ‘Abi bu belediye şirketlerinin yönetimi arpalıktır. Belediyelerde yandaşları besleme, avanta dağıtma, yerleridir’ dedi. O zaman ülkem adına çok üzülmüştüm. ODTÜ kimya mühendisi kız kardeşim o yıllarda işsiz gezerken, Diyanetin mollası Belediyenin kimya fabrikasının yönetim kurulu üyesiydi. Dedim ki; ‘bizden aldığınız vergiler haram zehir zıkkım olsun size….’

Peki, o zaman şimdi soralım Nihat Hocaya; Hocam Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na ait Belplas isimli şirkette yönetim kurulu üyeliği yaptınız mı? Eğer yaptıysanız, bu görev karşılığında huzur hakkı olarak kaç para aldınız şirket bütçesinden? Bu şirket kimya sanayinde faaliyet gösterdiğine göre; sizin de en azından Kimya Fakültesi mezunu olmanız gerekir ki; bu şirkete bir faydanız dokunsun ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak almış olduğunuz huzur hakları helal olsun! Peki hocam Kimya Fakültesi diplomanız var mı ve hangi fakülteden kaç yılında mezun oldunuz? Eğer böyle bir eğiteminiz yoksa, muhtemelen almış olduğunuz huzur hakları helal midir? Bu anlamda benzer başka şirketlerde herhangi bir göreviniz var mıdır?

Hatipoğlu Din Tic.ve Paz. A.Ş (Hatipoğlu Holding)

Diyanet’in yetiştirmesi olan ve henüz Diyanet’te Din Hizmetleri Uzmanı sıfatıyla devlet memuru iken (nedense hep uzman olarak kalmıştır bu kurulda, bir türlü üye yapılmamıştır) dini temalı hikaye ve menkıbeler anlatarak tv şovlarına başlayan ve köşeyi dönen Nihat Hatipoğlu, yakalamış olduğu bu yağlı kuyruğu kaybetmemek için şimdi de oğlunu yetiştiriyor yerine. Geçenlerde gördüm bu tıfıl oğlanı, babasının program yaptığı tv kanalında. Hani şu “milletin a… koyacağız” diyen herifin televizyonunda. Muhammet Sait Hatipoğlu, gerek ses tonu, gerekse boyun kırmasından, dua niyetiyle el açmasına ve diğer jest ve mimiklerine varıncaya kadar babasının aynısı. Anlaşılan baba oğul, evde tiyatro çalışması yapıyorlar bu konularda…

Bakınız Nihat Hatipoğlu’nun yerine halife bırakacağı anlaşılan oğlu M.Said Hatipoğlu nasıl tanıtılıyor internette:

“Nihat Hatipoğlu’nun oğludur. Doğum Tarihi: 1990. Yaşı: 23. Boyu: 1.80 cm uzunluğunda. Kilosu: 70 kg üzeri. Saç Rengi: Kahverengi. Göz Rengi: Kahverengi. Eğitimi: Açıköğretim öğrencisi”(4). Bir başka yerde ise “(Nihat Hatipoğlu’nun oğlu)Said Hatipoğlu evli mi?” başlığı ile yapılan bir haberde bu gencin halen bekâr olduğu yazıyor(5). Sanki çok lazım!

Böyle bir tanımı gören hangi genç kızın kalbi pır pır etmez ki? Hangi genç kız, son derece karizmatik olan Nihat Hatipoğlu’na gelin olmayı istemez ki? Kim bilir kimler, evde kalmış kızlarını bu genç adama kakalayarak Hatipoğlu ailesinin şöhretinden istifade etmeyi düşlüyordur!

Bakar mısınız şu hale; 24 yaşında, açık öğretim fakültesi öğrencisi olan bir genç (ilahiyat eğitimi filan da yok) çıkmış televizyonlara din adına ahkam kesiyor! Üstelik bu iş karşılığında tomar tomar para da kazanıyor! Tabiri caizse babası, anlatmış olduğu efsane, menkıbe ve hikayelerle milleti uyuşturup cezbeye getiriyor, altın vuruşu ise tamamıyla kendisinden duyduklarını veya yazıp eline tutuşturduklarını anlatan genç oğlu Said’e bırakıyor! Sonunda ne mi oluyor? Elbette nefer şehit, ordu gazi olmuyor; sadece Millet nakavt, Mehmet Cengiz vb. adamlar şampiyon oluyor!

Not: Dün (08.07.2014 günü) yapmış olduğu konuşmada Ekmeleddin İhsanoğlu’nu ima ile “Biz vitrine vazo ve saksı seçmiyoruz…” diyen Erdoğan’a tavsiyemiz, arkasına dönüp boş kâğıda imza atarak kendisini Cumhurbaşkanı adayı gösteren 311 saksıya bakmasıdır.

1- http://www.radikal.com.tr/hayat/reytingi_yuksek_nihat_hatipoglu_ne_kadar_ucret_aldi-1144947,
2-http://www.tgrthaber.com.tr/gundem/son-dakika-gundem/27198.html,
3-Kıyak Çekmek: Manisa yöresinde, eşek ve atların çiftleştirilmesi sırasında eşeğin cinsel organının dik durmasını sağlamak için kullanılan ucu çatallı sopa. Bu işe kıyak çekmek, bu işi yapan kişilere de kıyakçı adı verilmektedir…
4-http://www.haberedikkat.com.tr/haber/Nihat-Hatipoglu-nun-cocuklari-kimler-Said-Hatipoglu-kimdir-Omer-Vehbi-Hatipoglu-kimdir/148548 & http://www.ozguncel.com/said-hatipoglu-kimdir.html,
5-http://www.son.tv/haber-269630

DİN & DİYANET DOSYASI : KATOLİK KİLİSESİNİN KURTULUŞ ÖGRETİSİ AÇISINDAN YAHUDİLİĞE V E İSLAM’A BAKIŞI


KATOLK KLSESNN KURTULU GRETS AISINDAN YAHUDLE VE SLAM’A BAKII.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : FENER VE TÜRK ORTODOKS PATRİKHANESİ


FENER VE TRK ORTODOKS PATRKHANES.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : İSLÂM’DA DEVLET FİKRİ


SLM’DA DEVLET FKR.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : Evanjelist Kamplarda Çocuklar Nasıl Eğitilir? (Beyni Yıkan ır)


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI : İbrahimi Dinler Masalı


– Bu günlerde “İbrahimi dinler” kavramı da çok dile geliyor..

-İstersen ona “İbrahimi dinler masalı” diyelim. Adamlar İslâm ülkelerinde halkı diline, dinine, kültürüne, yabancılaştırmak için maksatlarına “kalkan” olacak bir “ibare” aradılar ve İbrahimi dinler kavramında karar kıldılar. Kateşizm kitabında “Müslümanlar da İsa tarafından kurtarılmaya lâyıktırlar. Çünkü onlar da İbrahim’in Allah’ına inanmaktadırlar” yazıyor. Hepsi bu kadar.

Burada Hazret-i Muhammed’in peygamber olduğuna ve Kuran-ı kerim’in ona vahyedildiğine dair tek satır yok. Biz niçin kurtarılmaya lâyık mışız? Bakın Yahudiler ve Hıristiyanlar Hazret-i İbrahim’i bir kabile şefi olarak tanıyor, hatta zaman zaman hakaret ediyorlar. (Protestan Kiliselerinin teknik ilahiyat kitaplarında onlarca örneğini gösterebilirim). Hasılı bizim peygamber olarak sayıp sevdiğimiz İbrahim aleyhisselam ile onların kabile reisi olarak takdim ettikleri İbrahim arasında dağlar kadar fark var. Bir ufak misal vereyim. Biz Hazret-i İbrahimin oğlu İsmail’i kurban etmeye niyetlendiğini ve Allahü teâla’nın bir koç gönderdiğini iyi biliriz. Halbuki onlara göre kurban edilen İsmail aleyhisselam değil İzak’tır (Hazret-i İshak). Muharref İncillerde Kuran-ı kerimde yazanların tam tersi var. Demek ki onlarla, İbrahimi dinler potası altında da buluşmamız kabil değil.

Türkiye pilot bölge

– Peki ya protestanlar ? Görünen o ki son yıllarda atağa kalktılar.

– Aslında adamlar 1831’den beri çalışıyor. Her on yılda bir Lambeth konferansları düzenliyor, alınan kararları titizlikle uyguluyorlar. Bunların sonuncusu 1998’de yapıldı ve Türkiye ile Avrasya pilot bölge seçildi. Nitekim ABD’liler o tarihten sonra Kilise evler kurmaya hız verdiler. Lütfen şu kelimeyi bir yere yazar mısın? “Collegiality!”

“Collegiality!” Bu kelime ne mânâya geliyor ?

– İşte Protestan Kilisesinin siyaseti bu kelimede gizli. Kişi, hayatına yön verirken devletin kurallarına itibar etmemelidir biiir. Dil, cins ve ırk “benzerliklerinden” değil, “benzemezliklerinden” yola çıkmalıdır ikiii. Protestanlar bu prensibi özellikle Güneydoğu‘da uyguladılar. Yöre insanına“ siz zaten Kürtsünüz” dediler, “Türklerden dil ve ırk olarak ayrısınız. Eğer devletten de ayrılmak istiyorsanız gelin bize katılın. Katılın ki batı dünyası sizi arasına alsın”.

Patrikhane niçin atağa kalktı?

– Türkiye’de ne değişti de Patrikhane böyle atağa kalktı?

– Aslında atağa kalkan patrikhane değil Amerika. Baba Bush 6 Kasım 1987’de ABD Ankara büyükelçisi Hupe’ye gizli bir mektup gönderdi ve “Ermeni soykırımı ile ilgili belgeleri bulup çıkarın ve Türk hükümetini de bunları yayınlamaya zorlayın” dedi. Benzer bir mektubu Fener Patriğine yolladı ve olay hız kazandı. Bartelemo, Heybeliada Ruhban Okulu’nu gündeme getirmeye başladı. Bakın kelimesi kelimesine okuyorum: Patrik “Türk devletinin iradesi varsa bu okul açılır” diyor. Bu okulun nasıl bir okul olduğu herkesin mâlumu. Patrik buna rağmen “Heybeliada TC’nin denetimi dışında tutulacak” (yani YÖK ya da MEB müdahale edemeyecek) diye diretiyor. Böyle bir okulun açılabilmesi için tam 18 tane kanunun değişmesi gerek. Bunlardan ikisi Anayasamızın değişmez maddeleri. Bunun mümkün olmadığını Patrik de biliyor ama o “başka bir şeyi ima ediyor”. “Bu okulun üstünde TC’nin denetimi olmayacak demekle, ben senin kanunlarını, meclisini, kısacası devletini tanımadığımı söylüyorum. Eğer iraden varsa (AB ve ABD arkamda, gücün yetiyorsa) mani ol da göreyim” diyor.

Lozan anlaşmasının 12. maddesinde “Gayrimüslimler Müslümanlarla eşittir” deniyor. Evet eşittir ama imtiyazlı değildir. Devletin denetimi dışında bir okul imtiyaz istemektir. Yani Patrik, Türkiye’yi Lozan’ı ihlale zorluyor.

-ABD- patrikhane dostluğu nereden kaynaklanıyor?

Patrikhane eski bir casus yuvası ve bu faaliyetini hiç bırakmadı.(1964 yılında casusluktan yakalanan 4 papaz askeri istihbarat elemanıydılar). Bunlar özellikle soğuk savaş döneminde Rusya’ya karşı kullanıldı. Bu müessese yıllar evvel uhrevi işleri bırakıp siyasete soyundu. ABD ne derse onu yaptı. Şimdi mahsul toplama zamanı.

Ağaları aradık

27 Mayıs Devrimi’nden sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da nüfuz sahibi olan 55 ağa toplandı. Bunlar Bursa, Edirne, Çanakkale ve Kırklareli’ne sürüldüler. Ağaların boşalttığı bölgelere 1900 Amerikalı misyoner yerleştirildi. Bunlar “barış gönüllüsü” adı altında halkın arasına girdiler. Beş yıl boyunca insanımızı ifsat edip, kin tohumları ektiler.

– Peki sonra niye gittiler?

– Gerek kalmadı. Çünkü onların yerini AFS bursunu kazanıp yurtdışında okuyan Türk çocukları aldı. Ne iştir bilinmez, bunlardan bazıları Amerika’ya gidip Maocu oldular. Bürokraside önleri açıldı, kilit noktaları ellerinde tuttular. İşte bugün AB lehinde propaganda yapan en güçlü lobi bunlardır ve ABD’nin ortadoğu hakimiyeti için çalışıyorlar. İçlerinden hakikatleri görenler de oldu, onlar kendilerini kullandırmadılar.

Suç duyurusunda bulunun!

Türkiye’deki misyonerler açık açık siyaset yapıyorlar. Mesele Türkiye’de bin, bin beş yüz kişinin Hıristiyanlığı seçmesi meselesi değildir. Zaten bu milleti kitleler halinde Hıristiyan yapmak ham hayaldir. Burada altı çizilen hadise bölücülüktür. Adamlar “Yeter ki siz ayrı devlet kurun, arkanızda biz varız” demekten çekinmiyorlar.

İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 304592 sayılı resmi yazısına göre: 1998 yılında 104, 1999 yılında 137, 2000 yılında ise 47 şahıs misyonerlik yaptığı için yakalanarak adli makamlara teslim edildi.2001 ve 2002’de ise sadece ve sadece 3 şahıs hakkında takibat yapıldı.

Halbuki mahalle aralarında Kiliselerin açılması ve çoğalması son iki yılda hız kazandı.

Türk Ceza Kanununun 529. maddesine göre bu faaliyet suçtur. Herkes (mahalle muhtarı, sade vatandaş, bakkal, kasap, ev hanımı) İl Savcılığına müracaat ederek suç duyurusunda bulunduğu takdirde “adli işlem” yapılır. 529. madde çok sarihtir. Emniyet güçleri bu kiliseyi “derhal” kapatmak zorundadır.

Amerikalıların yıllar evvel çizdikleri bir Anadolu haritası var. Trabzon, Ermenistan hudutları içinde, Güneydoğuda Kürt ve Marmara’da Rum devleti yer alıyor. Yankiler Sinop’a kadar uzanan nefis sahilleri kendilerine ayırıyorlar. Ortodoksların Ayasofya üzerindeki emelleri mâlum.

Ancak padişah türbesini bile “vaftizhane” gösteren yöneticilerin neye hizmet ettikleri anlaşılamıyor. Fener Patriği “Kanunlarınızı da bakanlarınızı da devletinizi de tanımıyorum. Haydi Heybeliada Ruhban Okulunu açtırmayın da göreyim” deme cüretini kimden alıyor?

2006

DİN & DİYANET DOSYASI : Hangisi gerçek ??? İsa mı, Apollonius mu ???


Gerçekte İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman var olmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu Yahudi asıllı İsa değil, Anadolulu pagan Tyanalı Apollonius’tur. Bu iddia ilk kez İS 217-220 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Domitian’ın bilge eşi İmparatoriçe Julia Domna’nın imparatorluk arşivindeki belgeleri vererek Flavius Philostratus adlı ünlü bir yazara hazırlattığı kitapta ortaya atılmıştır. Kitapta, Tyanalı Apollonius’un yardımcısı Ninovalı Damis’e emanet ettiği yazıları ve gezi notlarıyla mektupları belgeleriyle açıklanmıştı. Buna göre İsa ile aynı tarihte doğmuş olan bu kişi, çeşitli mucizeler yapmış, bir şifacı ve büyü üstadı olarak tanıtılmıştır. Kitapta, Apollonius’un yaşadığı dönemde ve Flavius’un günlerinde ‘insan suretindeki tanrı’ adıyla tanındığı vurgulanmıştı.

300 kitapta aynı iddia

Nedir ki Apollonius’un yaşamı ve eserleri İS 325 yılında İmparator Konstantin tarafından toplanan 1. Ekümenik Konsil’de alınan gizli bir kararla Plagiarisma=İntihal yolayla İsa Mesih’e atfedilmiş ve Anadolu Ermiş Kilise tarafından adı ve eserleri ortadan kaldırılarak tarihten silinmiştir.16. Yüzyıl’da başlayan Reform Hareketi sırasında Apollonius’un yaşamı ve eserleri özelikle Arap bilim adamları tarafından yeniden Batı dünyasına tanıtılmış ve böylece adı yeniden gündeme gelmiştir. Apollonius’un Arapların arasında yaşadığı ve burada Balinius adıyla tanındığı özelikle ünlü matematikçi Razi ve kimyanın kurucusu kabul edilen İbn-i Hayyan tarafından yazılmış olan kitaplarda uzun uzadıya anlatılmıştı.

Kilise bütün bu yayınlara karşı Apollonius’un çok tehlikeli bir Okültist=Gizli ilimler üstadı olduğunu ve İsa’dan üstün olmadığını söylemekle yetinmiştir. 20. Yüzyıl’a gelindiğinde yaklaşık 300 kadar kitap yayınlamış ve bunlarda da Apollonius’un Hıristiyanlığın gerçek kurucusu olduğu belirtilmiştir. 1954’te ABD’de Alice Weston imzalı kitap bu tartışmayı daha da alevlendirmiş ve İncil araştırmalarında tartışılmaz gerçeklik olarak kabul edilen İncil metinlerinin aslında tamamen ilk dönem Kilise Babaları tarafından uydurulmuş yalanlar oldukları ve İsa’nın ‘sanal’ bir roman kahramanından daha fazla bir anlam ve önemi olamayacağı bilimsel ve arkeolojik bulgularla ilkin akademik çevrelerde sonra da basında tartışılmaya başlanmıştır.

Birebir örtüşen öyküler

Tarihte çok az kitap, yüzyıllar boyu sürecek tartışmaların kaynağı olmuştur. Flavius Philostratus’un yazdığı ya da Damis’in tuttuğu notlardan ve İmparatoriçe Julia Domna’ya iletilen belgelerden derlediği ‘Tyanalı Apollonius’un Yaşamı’ böyle bir tartışmanın odağı olmuştur. Bu kitapta verilen bilgilere göre, Tyanalı pagan Apollonius’un yaşamı ile Yahudi asıllı İsa Mesih’in yaşamı neredeyse birebir çakışmaktadır. Şöyle ki: Flavius’un yazdığına göre, Apollonius günümüzün takvimiyle hesaplanınca, İ.Ö.4. yılında Tyana kentinde doğmuştur.

Tyana, birinci yüzyılda Kapadokya’daki en ünlü ve gelişmiş pagan yerleşim alanlarından biri, belki de birincisiydi. Batısında Galatia (Konya ve çevresi), doğusunda Armenia, güneyde Kilikya, kuzeyde Pontus ile komşuydu. Tyana, günümüzde Niğde’nin Kemerhisar ilçesidir. Tyana, Kilikya Boğazı denilen bir geçitte Pozantı’ya (Podandus) ve oradan da Tarsus ve Adana’ya bağlıydı. Bu iki kentte o dönemde en az Edessa (Urfa) ve Carrhae (Harran’ın 1. yy’daki adı) kadar gelişmiş ve uygarlaşmış kentlerdi. Ama Kapadokyalılar, o yıllarda olduğu gibi, ilginçtir,10. yy’da da gözükara, kaba, dikkafalı, söz dinlemez, cesur gibi sıfatlarla anılıyorlardı. Öyle ki, 10.yy’da saray geleneğinde Kapadokyalı demek sert, hoyrat, kabadayı demek anlamına geliyordu. Apollonius’un doğum tarihi ile İsa’nın doğum tarihi, kuvvetle muhtemelen aynıdır. Katolik Kilisesi ile diğer kiliseler arasında bu konuda da sorun vardır.

Tarsus’ta eğitim gördü

Flavius’un kitabından öğrendiğimize göre Apollonius, çok varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğudur. Ataları Tyana’nın kurucularındandır. İyi bir eğitim ve öğrenim görmüştür. On altı yaşına geldiğine ailesinin isteği üzerine o dönemde eğitim merkezi sayılan Tarsus’a gitmiş ve buradaki Pisagorcu/Apollo’ya bağlı kişilerle tanışmış ve onların öğrencisi olmuştur. Aynı yıllarda, daha genç olarak Aziz Paul da Tarsus’ta eğitim ve öğrenim görüyordu. Bir Yahudi Farisi mezhebinin öğretilerine göre, diğeri de Roma İmparatorluğu’nun asli dinsel sistematiği olan Paganizm’e göre eğitilmişlerdi. Aziz Paul da Tarsus’un yerlisi, zengin bir ailenin iyi eğitim görmüş bir çocuğuydu. Daha sonraki hayatında kendisini, tutucu Farisiler’in ‘en’ tutucu Farisisi olarak tanımlamıştır. Apollonius ile Paul’un Tarsus’ta tanışıp tartışmış olmaları muhtemeldir. Ancak kesinlikle ‘Olmamıştır’ denilebilecek bir gerçek vardır. İkisi de, tüm yaşamları boyunca İsa’yı hiç görmemiş ve tanımamıştır.

Lazarus’un dirilmesi

Aziz Paul ileriki yaşlarında, başlangıçta çok karşı olduğu, İsa Mesih olayını yaymayı üslenmiş ve dört Evangelist’in Gospeller’ini vaaz etmeye başlamıştır. İlginç olan, şu ünlü Lazarus olayıdır. Dördüncü Gospel’in yazarı John -ki bunu onun yazdığı belli değildir- İsa’nın Lazarus adlı bir genci ‘öldükten sonra dirilttiğini’ yazmıştır. (Not: Neredeyse bu Lazarus ve diğer ‘sözde’ dirilenler, daha sonra tekrar ölmüşler ve bu kez yanlarında İsa olmadığı için, bir daha dirilmek şansını yakalayamamışlardır.)Bu masalda garip olan, John’un son Evangelist olması ve Gospeli’ni İsa’nın ölümünden (İS yaklaşık 27-29 yılları) 60 yıl kadar sonra yazmış olmasıdır. Oysa Claude-Carrierre’nin de belirtiği gibi, ilk Gospel’in yazarı Matthew, İsa’nın hep yanında yer almıştı. Her zaman onunla beraber olmuş, her zaman ona yakın olmuştu ama kendi Gospeli’nde, böylesine inanılmaz bir olaydan tek satırla dahi söz etmemişti. İlginçtir ki, Katolik Kilisesi Apollonius’u karalamak için onun ‘cinlerle’ uğraşan, şifa getirmek amacıyla ‘cinleri’ kovan bir büyücü olduğunu yüzyıllardır yinelemektedir. Katolik Kilisesi’ne göre Pagan Apollonius, ‘cinlerle’ konuştuğunu ve onları yönlendirdiğini öne sürmüş bir ‘Sahte Şifacı’dır.

Nedir ki, o dönemde ‘Cin’ ilmi (Demonology) ile sadece Paganlar uğraşıyorlardı. Yahudilerde böyle bir uygulama ve inanç yoktu, olamazdı. ‘Cin Kovma’ (Exorcism) Paganlara özgü bir ‘Şifa’ yöntemiydi. Bugünkü tanımlarla söylersek bir tür ‘Ruhsal Terapi’ ve psikolojik danışmanlık ve ‘ruhsal sağım’dı.Doğrudur, 1. yy’da bu dalda da en ünlü kişi Apollonius idi. Şaşırtıcı olan tamamen Paganlara ait olan bu uygulamanın tıpkısı günümüzün Katolik Kilisesi’nde ‘resmen’ vardır ve rastlantıya bakın ki, yüzyıllardır Kilise’ye bağlı sofu Katolik Papazlar, Kilise’nin gizli bölümlerinde ‘cin kovmakla’ meşguldüler. Katolik Kilisesi’nde resmen ‘Cin Kovma – Cin Çıkarma’ dairesi vardır. Ve adı da ‘Athenaeum Pontificium Regina Apostolorum’dur. Burada deneyimli papazlar, tıpkı Pagan Apollonius’un yaptığı gibi, ruhsal bunalımlar geçirmekte olan hastalarını ‘zapt’ etmiş olan cinleri (Demos) çıkartmakta ya da kovmaktadırlar. Şu farklı ki, Apollonius bunu Hindistan’da, Mısır’da ve Askelipos’ta öğrendiği yöntemle ‘Doğa’ adına yapmıştı. Katolik papazlar, Konstantin’in emriyle ‘Devlet Tanrısı’ yapılmış olan İsa Mesih ve ‘O’nun olduğu söylenen Kutsal Kitap İncil adına yapmaktadırlar. Papazlar neyin adına yapsalar da sonuç bir Pagan pratiğinin, Katolik Kilisesi tarafından gasp edilerek kendisine mal edilmiş olduğu gerçeğini değiştiremez.

Tesadüfün bu kadarı

3.yy’da yaşamış filozoflardan Apoleis ve ünlü Lactantius’un hocası Amobius, Apollonius’un, Musa ve Zerdüşt gibi bir kişi olduğunu yazmışlardı. Gerçekten de, İncil’in Yeni Ahit bölümünde anlatılanların neredeyse tamamını Apollonius ‘DA’ yapmıştır. Garip ama gerçektir ki, Apollonius’un doğumunda da ‘mucize’ vardır. Apollonius’un doğumunda onun yeryüzüne Apollo’nun oğlu olarak gönderildiği söylenmiş, Philostratus da bunu nakletmiştir. Yazar bunun o dönemin kahinlerinin yaptıklarını/söylediklerini ‘Oracle’lardan kaynaklandığını belirtmiştir. Apollonius ‘DA’ rastlantı bu ya, tıpkı İsa Mesih gibi mabedleri ve tapınakları dolaşmış ve buradaki ‘çarpık ve yoz’ dinsel öğretileri eleştirmiştir. Bir farkla ki İsa, Yahudi sinagoglarını, Apollonius ise Pagan tapınaklarını gezmiş ve eleştirmiştir. Apollonius ‘DA’ tıpkı İsa gibi, faizci ve rüşvetçi tefecilerle tartışmış onların insanlara zulüm ve acı getirdiklerini söylemiş ve onların kentlerde ve de özellikle mabedlerden çıkartılmalarını istemiştir. İncil’de İsa’nın sinagogun avlusundaki tefecilerin para masalarını nasıl devirdiği anlatılmaktadır. Apollonius her gittiği kentte bu kişilerle tartışmıştır. Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius ‘DA’ (Deus Absconditus) insanlara kötü huylarından ve uygulamalarından vazgeçerlerse, kendilerine ‘yeni bir yaşam’ verileceğini muştulamıştır.

Bir farkla ki, İsa bu yeni ve ‘ölümsüz’ yaşamın kendisinden geleceğini söylemiş -ya da Kilise babaları onun ağzından söylemişler- Apollonius ise bunun Pagan Tanrıları tarafından verileceğini öne sürmüştür.Tıpkı İsa Mesih gibi, Apollonius da ‘Yeryüzünün’ tüm inkanlar için olduğunu hiçbir zalimin ve/veya tiranın yeryüzüne ‘El’ koyamayacağını ve insanları köleleştiremeyeceğini vaaz etmiş ve insanları zalimlere karşı çıkmaya çağırmıştır. Bir farkla ki, İsa Apollonius gibi bu çağrısının arkasında durmamış ve gösterdiği cesaretsizlik nedeniyle Yahudilerin umutla bekledikleri ‘Mesih’ olabilme şansını yitirmiştir. Apollonius ise zindanda bile çağrısını yinelemekten çekinmemiştir. Tıpkı İsa Mesih gibi Apollonius ‘DA’ konuştuğu zaman Peygamber ya da W.C. Frend’in deyimiyle bir ‘Yasayapıcı’ (Lawgiver) gibi konuşmuş ve söylediklerinin uygulanmasını yanlışların düzeltilmesini, hatalardan dönülmesini sağlamak istemiştir. Bir farkla ki, İsa’nın vaaz ettikleri, muhtemelen 10/15 kişi tarafından hayata geçirilmiş, Apollonius’un sözleri ise tüm Pagan dünyasında yankılanmış ve hayata geçirilmiş. Bunların hayata geçirilmesinde, krallar, imparatorlar, Apollonius’un işaret ettiği yanlışların ve hataların düzeltilmesinde ondan sözünü dinleyerek özel emirler ve fermanlar yayınlamışlardır. Örneğin bir Pagan geleneği olan ‘kurban’ edilmesinin yanlış olduğunu ilk kez Apollonius tarafından dile getirilmişti.

Göze gözükmeyen tanrı

Sözü uzatmaya ve tümünü karşılaştırmaya sanırım gerek yoktur. Zaten karşılaştırmalar, bu dizinin yazarından çok önce, yüzyıllardır tüm ayrıntılarıyla yapılmıştır. Olayın özü şudur: İncil’in Yeni Ahit bölümünde İsa Mesih’e atfedilen birçok özellik, mucizeler de dahil ‘İntihal’ izlemini vermektedir. Bunların birçoğu, İsa’nın ağzından çıkmamış sözlerdir. Bunların bir çoğu İsa Mesih tarafından yapılmış işler ve mucizeler değildir. İsa nasıl ki, babasız doğarak ‘Baba Tanrı’nın Oğlu’ yapılmışsa ‘Tanrı Oğlu’ yapmak fikri İncil’den en az 1000 yıl önce Hindistan’da ve Mısır’da uygulanan bir gelenekti. Ölü Deniz’de bulunan ‘Oumran’ belgelerinde İsa’nın da kuvvetle muhtemelen esinlenmiş ve etkilenmiş olduğu Esseneler, İÖ 200 yıllarından beri ‘Seherin/Şafak’ın Oğlu/Oğulları’ (bene ha-shahar) ile ‘Işığın Oğulları’ ayırımını yapıyorlardı. Eldeki okunmuş belgelere göre, Esseneler’in Belletici Öğretmeni (maskil) henüz belirli olgunluğa gelerek/ulaşarak ‘Işığın Oğlu’ olmamış genç tilmizlere ‘Seher’in Oğulları, burada öğreneceklerimizi tamolarak uygularsanız, yeniden yaşam yoluna dönersiniz’ diyerek onları uyarırdı, gelenek böyleydi. (and returned to the path of life). Gerçekte İncil’de kendini gizleyen, gözlere gözükmeden İncil’in sayfalarında dolaşan ‘Deus Absconditus’ (invisible God), göze görünerek bu sayfalarda ‘Dolaştırılmış’ olan İsa Mesih değil, doğrudan doğruya Apollonius’tur, denilse yanılgı olmaz kanısındayım.

DİN & DİYANET DOSYASI /// AYTUNÇ ALTINDAL : Atatürk, İslam Düşmanı Gösterilemez


Ünlü yazar Aytunç Altındal 10 Kasım Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıl dönümünde Radyo Ülkü’nün canlı yayın konuğu oldu.

10 Kasım Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıl dönümünde Radyo Ülkü’nün canlı yayın konuğu olan ünlü yazar Aytunç Altındal, Ata’ya yönelik saldırıların son zamanlarda giderek arttığını söyledi.

Araştırmacı Yazar Altındal: “Günümüzde Allah ile aldatanlar , İslam ile aldatanlar var. Bir de Atatürk ile aldatanlar çıktı. Gazi Mustafa Kemal Paşa bizim için Cumhuriyet , egemenlik , bilim , akıl demektir. Gizli örgütlerin işi , Mustafa Kemal Paşayı Türklerden yabancılaştırmak ve Türkiye’yi ele geçirme çabasıdır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi oluşumlarda Vatikan , AB ve İsrail vardır… İşte tüm bunlardan dolayı Türkiye çok dikkatli olmak zorundadır.” dedi

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Radyo ÜLKÜ’de canlı yayınlanan “Zerrinle Mola” programına katılarak son zamanlarda Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan saldırılar konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı.

"Gazilik ünvanı İslami bir ünvandır; Atatürk, İslam düşmanı gösterilemez"

Altındal, “Mustafa Kemal Paşayı İslam dinine düşman olarak göstermek mümkün değildir. Gazi Mustafa Kemal Paşa bize neyi ifade ediyor, öncelikle buna bakmak lazım. Gazilik unvanı her şeyden önce İslami bir unvandır ve hiçbir gayri Müslim bu unvanını kullanamaz. Bu unvan , bizzat TBMM tarafından verilmiştir.” dedi.

"Avrupa da 14 tane Krallık var"

“Gazi Mustafa Kemal Paşa bizim için Cumhuriyet , egemenlik , bilim , akıl demektir.” diyen Altındal , bu maddeleri şu şekilde açıkladı:

“Türklerin kurduğu 16 tane devlet var ; bunlardan 15’i hanedan devletidir. Sadece yaşadığımız Cumhuriyet yeni bir sistemle kurulmuştur. Bunun anlamı çok büyüktür. Bugün Avrupa’da 14 tane krallık var. Hiçbiri Cumhuriyet’e geçememiştir; Türkiye geçmiştir. Egemenliği kullanan hanedan Türkiye’de yok. Egemenlik , kayıtsız şartsız millete verilmiştir. Avrupa’da hala krallık ailesine mensup imtiyazlı aileler var. Bilim olmadan, bilimin dışında yönetilebilecek olan bir devlet yoktur, varlığını da sürdüremez. Dolayısı ile bilim, önder olarak kabul edilmiştir. Parlamenter sistem , siyasi partiler ve anayasalar insan aklına göre yapılandırılmıştır. Burada da akıl öne çıkmıştır.”

"Atatürk ile aldatanlar var! rabt uğruna MUSTAFA diye film yapan var"

‘Mustafa’ filmini de eleştiren Altındal , Atatürk ile aldatanlar konusunu da şöyle açıkladı:

”Günümüzde Allah ile aldatanlar , İslam ile aldatanlar var. Birde Atatürk ile aldatanlar çıktı. Atatürk’ü olumsuz tavırlarıyla gösterme çabasında olan bu kişiler , rant ve para kazanma uğruna insanlığa hakaret etmektedir. Bunun rantını sağlamaya çalışmak , Abuk sabuk kendinden menkul görüşlerle kalkıp “Mustafa” diye filmler yapmak , Onu küçültücü projelerin içerisinde yer alan bu kişinin hayatıyla ilgili belgeselini birileri yapsa ve bu belgeselde, ‘üç kağıtçının biridir, sağdan soldan aldığı paralarla hangi kayığa biniyorsa o kayıkçının şarkısını söyleyen adamdır. Yalan haber yazan adamdır ve Turgut Özal tarafından ‘Ağlayan çocuk’ tablosuna benzetildiği için alınıp Türk basınına sokulmuş birisidir.’ denilse kendisi ne diyecek bu işe? ‘Ben bundan mı ibaretim’ demeyecek mi? Bunun anlamı , ondan bundan aldığı paralarla , bir milli kahramanı halkın gözünden düşürme çabasıdır.” diye konuştu.

"Atatürk tabu olamaz"

‘Atatürk’ün tabu olduğunu anladım’ diyenlere sert bir dille yanıt veren Altındal, şunları söyledi:

“Atatürk tabu muymuş sözü son zamanlarda türeyen bir laftır. Aslında tabu kavramı uzun zamandır kullanılmaktadır. Çünkü , tabu kavramı Osmanlı , Türk , İslam ve Anadolu geleneğinin dışındaki bir kavramdır. Bir putperest , pagan ve Anadolu’ya ve bizim tarihimize ait olamayan kavramla özdeşleştiriyorlar. Bunu , millete yabancılaştırmak amacıyla yapıyorlar.”

"Hedef, Atatürk ü halktan yabancılaştırmaktır. Bu Milli bir kahramanı halkın gözünden düşürme çabasıdır"

Bu oynanan oyunları gizli örgütlerin son zamanlarda uyguladığı yabancılaştırma çabaları olduğunu ifade eden Altındal bu konuda şöyle konuştu:

”Casuslar isimli kitabımda isimleriyle kim hangi casusluk işine karışmış yer almaktadır. Örneğin Amerika’da oluşturulmuş ‘Minareci’ olarak adlandırılan grubun Türkiye’deki faaliyetleri yer almaktadır. Ayrıca , Türkiye’de hangi çalışmaları yapmışlar bunları yazdım. Öte yandan , günümüzdeki gizli örgütler , malum sivil toplum örgütü diye bilinen teşkilatlarıdır. Onlar aracılığı ile Türkiye’ye girmişler liboş vb. olarak büyük paralar dönerek angaje edilmişlerdir. Buradaki amaç, ilerleme raporlarına bile giren , Mustafa Kemal Paşayı Türklerden yabancılaştırmak ve Türkiye’yi ele geçirme çabasındaki siyasi anlayıştır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi oluşumlarda Vatikan , AB ve İsrail vardır… İşte tüm bunlardan dolayı Türkiye çok dikkatli olmak zorundadır.”

"Atatürk anılarını açıklanma yasağı Kenan Evren tarafından 75 yıla çıkarılmıştır."

“Atatürk , 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bıraktı mı?” sorusuna Altındal, “Ben Atatürk’e çok yakın olmuş Hali Edip Adıvar ve Latife Hamın ile bizzat konuşmuş, görüşmüş biriyim. Latife Hanım ile 1974 yılında , Hali Edip Adıvar’dan 1961-62 yılında şahsen dinlediğim taraflar var. Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le bu konudaki kavgam basına çok yansıdı. Kenan Evren’in emriyle 50 yıl olan yasak 75 yıla çıkarılmıştır. Önemli olan bu husus TBMM’ne intikal etmiş , buna karşılık Devlet Bakanı Cemil Çiçek , ‘Evraklar ilgili makamlar tarafından çok sıkı şekilde korunuyor.’ dedi; ancak bizim sorumuz bu değil, bizim sorumuz bunların açıklanmasıydı. Bu konu hükümet kanadı tarafından geçiştirilmiştir.” şeklinde konuştu.

DİN & DİYANET DOSYASI : Victor Hugo’nun “Hz. Muhammed Şiiri”


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : Ateistlerin ve Yobazların Anlayamadığı “Savaş Ayetleri”


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI : DİN DERSİNDE KOMİK GÖRÜNTÜLER :))


DİN & DİYANET DOSYASI /// HANİ DİNDAR İNSANLAR HIRSIZLIK YAPMAZDI /// Diyanet tarafından hır sızlığı teşvik !


ÖZEL BÜRO NOTU : BAZI AKP YANDAŞLARI SÜREKLİ ŞUNU SAVUNUR. “EFENİM… DİNDAR İNSANDA ALLAH KORKUSU VARDIR. O YÜZDEN HARAMA EL SÜRMEZ”. BU YAZIYI OKUYUNCA BUNUN BÖYLE OLMADIĞINI GÖRECEKSİNİZ. ÇÜNKÜ BU ÜLKEDE DİNDARI DA, DİNDAR OLMAYANI DA KOLAYCA ELDE ETMEYE ALIŞMIŞ. TER AKITMADAN SERVET SAHİBİ OLMAK İSTEYENLERİN ÜLKESİ TÜRKİYE.

İsmi bizde mahfuz bir vatandaşımızdan geçenlerde bir e-posta aldım. Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olduğunu söylediği Prof. Dr. Mazlum Uyar’a hasrettiği e-postasında özetle şöyle diyordu okurum:

“Mazlum Uyar; Diyanet Vakfı’nın Manchester’a Yüksek Lisans için gönderdiği daha sonra da İSAM’da doktora yaptırdığı bir adam. Sonra da Marmara ilahiyata eşinin akrabası olan zamanın Dekanı Mustafa Fayda’nın kontenjanından giren birisi. Aşağıda linkini gönderdiğim ilahiyat haberinin ilk sayfalarında anlatıldığı üzere; ahlak ve dürüstlük öğretilen ilahiyatta Akademik hırsızlık yapanlar devletin parasını maaş olarak yiyorlar. Bu adam Diyanet Vakfı bursuyla (1989-1990 yıllarında) Manchester’da (İngiltere) 2 sene okudu. En az 25 bin Sterlin para ödendi buna. Diyanet Vakfı, bu paraları camilerde vatandaşlardan topluyor. Şimdi de ilahiyat fakültesinde devlet buna ek ders ücretleri hariç 5 Milyar TL maaş ödüyor. YÖK de atmıyor bu adamı üniversiteden… Bu konuyu yazarsanız ülkeye iyilik yapmış olursunuz…”

Okurumun yazdıkları gerçekten de önemliydi. Vermiş olduğu linkte bulunan ve Dr. Mustafa Yücelaylı isimli kişi tarafından kaleme alınmış olan “Eşine az rastlanır bir intihal vakası” başlıklı yazıda Prof. Dr. Mazlum Uyar hakkında ileri sürülen iddialar, aynı yazıda da dile getirildiği üzere; gerçekten de utanç verici boyutlarda. Çünkü Dr. Mustafa Yücelaylı, Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın, kütüphaneden ödünç olarak almış olduğu ve İran asıllı Amerikalı bilim adamı Ahmad Kazemi Moussavi’ye ait “Religious Authority in Shi’ite Islam” isimli kitaptan 100 sayfalık bölümü dipnotlarıyla birlikte olduğu gibi “İNTİHAL” ederek, yani aşırarak “Şii Ulemanın Otoritesinin Temelleri” isimli kitabına aktardığını söylemekte, sonra da bu iki eseri sayfa sayfa karşılaştırarak hırsızlığı gözler önüne sermektedir.

Uzunca makalesinin girişinde şunları söylüyor Dr. Mustafa Yücelaylı:

“Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın ‘Şii Ulemanı Otoritesinin Temelleri’ başlıklı kitabının, Ahmad Kazemi Moussavi’nin ‘Religious Authority in Shi’ite Islam’ başlıklı İngilizce kitabından dipnotlarıyla birlikte yaklaşık 100 sayfa intihal ederek yazdığı, medyaya yansıyınca Mazlum Uyar’ın ilgili eseriyle Ahmad Kazemi Moussavi’nin eserini yakın planda inceledik. Medyada yer alan habere göre, Mezhepler Tarihi profesörü olan Mazlum Uyar’ın intihali, Türkiye’nin bilimsel itibarını hem ABD’de hem de İslam dünyasında zedeleyen bir eylem. Eserinden intihal yapılan Profesör Moussavi, ABD George Washington Üniversitesi’nde görev yapan ve İran üzerine otorite kabul edilen İran asıllı bir Amerikan vatandaşı. İntihal yapılan eser, Malezya İslam Üniversitesi bünyesinde bulunan The International Institute of Islamic Thought and Civilisation (ISTAC) tarafından yayınlanmış. Meşhur İslam düşünürü Nakib al-Attas tarafından kurulan bu Enstitü gerek Batı’da gerekse İslam dünyasında yaygın olarak tanınan bir kurumdur. Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın görev yaptığı Marmara Üniversitesi ile Malezya İslam Üniversitesi anlaşma imzalamışlar ve bu üniversitede Marmara Üniversitesi’nden öğrenciler tıpkı ERASMUS programı gibi bir dönem okumaktalar. Dahası, Malezya İslam Üniversitesi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Malezya gezisinde 10 Ocak 2014 tarihinde fahri doktora unvanı aldığı üniversite.

İntihaller bilim dünyasının utancı sayılabilecek vahamette. İnsana ‘intihalin de bir namusu vardır’ dedirtecek nitelikte ve pervasızlıkta. Herhalde ‘bu ülkede her şey yapanın yanına kâr kalıyor’ mantığıyla cesurca gerçekleştirilmiş. Yazık ki yazıklar ola! Hele bunu yapan, Marmara Üniversitesi’nin İlahiyat Fakültesinde, sınıflarında ahlakın öğretildiği, koridorlarında Kur’an seslerinin yankılandığı bir mekanda hoca ola! Hocalık böyleyse vay bu memleketin haline!”(1).

Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın mahareti, sadece Dr. Mustafa Yücelaylı’nın yukarıda alıntı yaptığımız yazısına konu olmakla da sınırlı değil. Google’a “İntihal” veya “Mazlum Uyar” yazıp, enter yapın, aynı konuda karşınıza birçok haber linki gelmektedir.

Milliyet gazetesinin internet sayfasında bulunan “100 sayfalık intihal meslekten men edebilir” başlıklı haberde şöyle denilmektedir: “Prof. Dr. Mazlum Uyar doçentlik tezinde ‘intihal’ yaptığı iddiasıyla mesleğinden olma tehlikesiyle karşı karşıya. Marmara Üniversitesi Yayın Etik Kurulu, ‘intihal var’ diyerek YÖK’ten Uyar’ın meslekten çıkarılmasını istedi…Savcılık soruşturma başlattı”(2).

“Uluslararası İntihal Skandalı” başlığıyla verilen bir başka haberde, konu ile ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Türkiye ve Dünyada markalaşma yolunda büyük adımlar atan ve bu yıl 130. Kuruluş yıldönümünü kutlayan Marmara Üniversitesi’nin bir öğretim üyesinin yaptığı intihal ‘böylesi görülmedi!’ dedirtecek cinsten… Marmara Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın YÖK’e Doçentlik tezi olarak sunduğu ve Kaknüs Yayınları’ndan piyasaya sürdüğü ‘Şii Ulemanın Otoritesinin Temelleri’ başlıklı kitabının 100 sayfasından fazlasının intihal olduğu ortaya çıktı…”(3).

Dindar-Muhafazakâr kesime dönük haberleriyle tanınan bir başka internet sitesinde yine “Uluslararası intihal skandalı!” başlığıyla verilen haberde ise yukarıdaki bilgilerden önce şu çarpıcı cümlelere de yer verilerek “Araklama” tabiri kullanılmıştır:

“Marmara Üniversitesi Prof’unun, Doçentlik eseri olarak hazırlayıp yayınladığı kitabın, Goeorge Washington Üniversitesi Prof’unun kitabından araklama metinlerle dolu olduğu ortaya çıktı.”(4). Aynı internet sitesi, bahse konu haberinin “Meğer Herkesi Kandırmış” ara başlığı altında ise şu cümlelere yer vermiş:

“Şii Ulemanın Otoritesinin Temelleri başlıklı kitabı doçentlik çalışması olarak YÖK’e sunan Mazlum Uyar’ın bu cesur intihalini doçentlik jürisinde bulunan profesörler de fark etmemiş. Uyar’ın doçentlik tezine onay veren jüri üyeleri hakkında da YÖK’ün soruşturma açması bekleniyor. YÖK’ün uygulamaları, Profesör Mazlum Uyar’ın üniversiteden ihracını ve doçentlik-profesörlük unvanlarının geri alınmasını gerektiriyor. YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 11. maddesi ‘Bir başkasının bilimsel eserinin tümünü veya bir kısmını kaynak belirtmeden kendi eseri gibi gösteren’in üniversiteden ihracını öngörüyor.”(5).

Söz konusu haberlerde ayrıca, kitabından intihal yapılan İran asıllı ABD’li bilim adamının bu konuda YÖK’e dilekçe yazarak, Prof. Dr. Mazlum Uyar hakkında şikayetçi olduğu da belirtilmektedir(6).

Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın Diyanet’le İlgisi Ne?

Görüldüğü gibi; Prof. Dr. Mazlum Uyar hakkındaki iddialar çok ciddi. İddiaların doğru olup olmadığı ise herhalde bilirkişilerin incelemesi sonucunda mahkeme tarafından ortaya çıkarılacaktır. Ve buna göre de YÖK herhalde adı geçen hakkında gerekli işlemi yapacak, YÖK Disiplin Yönetmeliği’nin 11. maddesini işletecektir! Ancak, anlaşılıyor ki; bu iş biraz ağırdan alınıyor ve soğutmaya bırakılmış gibi gözüküyor. Zira Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın arkası oldukça sağlam!

E-posta sahibi vatandaşımızın dediğine göre; arkasında eşi tarafından akrabası olan Prof. Dr. Mustafa Fayda ve ilave olarak (elbette bizim tahminimize göre) Dr. Tayyar Altıkulaç var! Bence bu iki isim, özellikle Diyanet ve iktidar partisi olan AKP için hâlâ olmazsa olmaz derecede önemli isimler!. Dr. Tayyar Altıkulaç, TDV bünyesinde bulunan İSAM (İslam Araştırmaları Merkezi)’ın kurucusu ve uzun süre başkanlığını yapan kişi. Yanlış bilmiyorsam; hazretin eli, hâla İSAM’ın üzerinde olmalıdır. Mehmet Nuri Yılmaz’ın Diyanet İşleri Başkanlığı sırasında bir ara İSAM ve Diyanet çevrelerinden uzaklaştırılmış ise de bir yolunu bulup yine özellikle Türkiye Diyanet Vakfı’nın başına kâbus gibi çökmüş bir adamdır Dr. Tayyar Altıkulaç! İslam Ansiklopedisi gibi 20-25 yıla yayılan ve 40 küsur cilt tutan eserin yayını bitince İSAM’ın daha fazla fonksiyonel olamayacağını düşünmüş olmalı ki; uzun uğraşlar sonucunda Türkiye Diyanet Vakfı’nı “29 Mayıs Üniversitesi” adıyla bir vakıf üniversitesi kurdurdu ve adı geçen üniversiteye Mütevelli olarak bağdaş kurup oturdu hazret; kaldırana aşk olsun! Ne de olsa, o bir AKP kurucusudur!

İSAM Başkanlığı yaptığı sırada “Genel Sekreter” unvanıyla emrinde çalıştırdığı bir imamı (Emekli Vaiz) önce Türkiye Diyanet Vakfı’na Genel Müdür, arkasından da YÖK’e Genel Sekreter tayin ettirdiğini söylersek, sanırız Dr. Tayyar Altıkulaç’ın siyasal gücü hakkında az çok bir fikir vermiş oluruz.

Konya eşrafından olan Prof. Dr. Mustafa Fayda ise, İslam Tarihi Uzmanı olarak İSAM tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nin en önemli müelliflerinden birisi. Yani Dr. Tayyar Altıkulaç’ın has adamlarındandır ve üstelik o, Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve eski dekanıdır. Prof. Dr. Mazlum Uyar ise, anlaşıldığı kadarıyla TDV’nin beslemesi durumunda olan bir zat. TDV tarafından yaklaşık 25.000 İngiliz Sterlini harcanarak İngiltere’de master yaptırılmış, TDV’nin yan kuruluşu olan İSAM’da ise doktorasını tamamlamıştır. Muhtemelen yine TDV’nin vermiş olduğu burslarla.

Alma Mazlum’un Ahını Görsen de İntihalin Şahını

Özetle ben; Dr. Tayyar Altıkulaç ve Prof. Dr. Mustafa Fayda gibi iki güçlü şahsiyetin himayesi altında olan Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın yapmış olduğu “İntihal”, yani “Bilimsel Hırsızlık” sebebiyle herhangi bir yaptırıma maruz kalacağını hiç sanmıyorum. Hele de “İntihal” yaptığı ortaya çıktığı için geçmiş dönemlerde doçentliği elinden alınan bir adamın önce Başbakanlık Müsteşarı, arkasından da inadına Milli Eğitim Bakanlığı yapıldığı bir ülkede! Dolayısıyla; bize e-posta gönderme nezaketi gösteren vatandaşımız, kendisine boşuna meşgale yapmış Prof. Dr. Mazlum Uyar’ı. Kendisine tavsiyemiz; “alma Mazlum’un ahını, görsen de intihalın şahını. Yoksa sana çevirirler iftira silahını….”şeklindeki atasözünü özelikle çalışma hayatında düstur edinmesidir…

İntihalcinin Hamisi Yine Bir İntihalcidir!

Prof. Dr. Mazlum Uyar’ı yakından tanıdığı anlaşılan yukarıdaki e-postanın sahibi vatandaşımıza göre; Prof. Dr. Mazlum Uyar, eşinin akrabası da olan Prof. Dr. Mustafa Fayda’nın himayesinde girmiş Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi’ne. Prof. Dr. Mustafa Fayda, İslam Tarihi uzmanı bir İlahiyatçı. Ancak o da tıpkı himayesindeki Mazlum Uyar gibi bir intihalcidir! Bildiğim kadarıyla İslam Ansiklopedisi’ndeki diğer birçok madde gibi “EBV” maddesini de o yazmıştır. Ancak o madde ile ilgili birçok bilgi ve kullanılan fotoğraf bana ait olduğu halde, bırakın benden izin alınmasını, ismimi bile zikretmeye gerek duymadan bu bilgi ve fotoğrafı kullanan Prof. Dr. Mustafa Fayda, bu maddeyi yazmasından dolayı muhtemelen yüklü bir telif ücreti aldı İSAM bütçesinden. Anlatmak belki uzun sürer, ancak şu kadarını söyleyelim ki; o maddenin içinde kullanılan bazı bilgiler gibi metin içinde kullanılan ve peygamberimizin annesi “Hz. Amine’nin Kabri”ne ilişkin fotoğraf da bana aittir! Evet, belki de Türkiye’de ilk defa olmak üzere; bu fotoğrafı 1994 yılında Suudi Arabistan’da “Ebvâ” köyünde ben çektim ve İSAM merkezine gönderdim. İSAM yönetimi ve Prof. Dr. Mustafa Fayda, göndermiş olduğum bilgileri ve çekmiş olduğum fotoğrafı kullandıkları halde, dipnotlarda ismimi zikretmeye bile gerek duymamışlardır. Bence bu da bir intihaldir. Yani “Bilgi ve belge hırsızlığı”!

Sözlüklerimiz Arapça “İntihal” kelimesini şu şekilde Türkçeleştirmişler: “Bir eseri kısmen veya tamamen kendisine mal etme, söz ve yazı hırsızlığı, edebi hırsızlık.”(7). Bu tanıma göre ve elbette iddialara bakılırsa: yurtiçindeki ve yurtdışındaki öğretimini Türkiye Diyanet Vakfı’nın vermiş olduğu burslarla tamamlayan Marmara Ü.İlahiyat Fakültesi Mezhepler Tarihi Profesörü Mazlum Uyar, açıkça hırsızlık yapmış, ancak yapmış olduğu hırsızlığı kılıfına uyduramadığı için yakayı anında ele vermiştir!

Türkiye Diyanet Vakfı Burslar Talimatı’nın “Burslardan Yararlanma Esasları” başlıklı 6/c maddesi, burs tahsis edilecek öğrencilerde aranan vasıflardan birisini “Dini ve milli değerlerimiz ile kanunlara aykırı herhangi bir davranış içinde olmamak” şeklinde belirlemiştir. Peki, Türkiye Diyanet Vakfı’nın bu kriteri dikkate alarak öğrencilik yıllarında burs tahsis ettiği ilahiyatçı Prof. Dr. Mazlum Uyar’ın yukarıdaki davranışı bu düzenlemeye uygun mu? Hayır! En azından iddialara göre; adam açıkça hırsızlık yapmıştır ve hırsızlık, dini değerlerimize göre günah, milli değerlerimize göre ayıp ve kanunlarımıza göre de suçtur.

Anlaşılan odur ki; kendisine burs tahsis edilirken Mazlum Uyar hakkında gerekli araştırmalar yapılmamış ve belki de Dr. Tayyar Altıkulaç ve Prof. Dr. Mustafa Fayda gibi adamların himayesinde olduğu için adı geçen hakkında böyle bir karakter zaafı olup olmadığı yeterince araştırılamamıştır! Böylece Türkiye Diyanet Vakfı, hırsızlığı teşvik eden ve hırsızlara yatırım yapan bir kuruluş pozisyonuna düşürülmüştür. Türkiye Diyanet Vakfı’nın, Mazlum Uyar’a olan desteği, sadece adı geçene burs tahsis etmekle de sınırlı değil. Türkiye Diyanet Vakfı, bu kişinin Ataullah Bogdan Kopanski tarafından yazılan “Balkanlarda Osmanlı Barışı ve Batı Meselesi” isimli kitaptan yapmış olduğu tercümeyi de Vakıf Yayını olarak yayınlamış ve muhtemelen bunun için de adı geçene telif ödemiştir.

Gerçi Prof. Dr. Mazlum Uyar, bu konuda tek örnek de değildir. Umarım bir başka makalemizde de Diyanet İşleri Başkanlığı kadrosunda “Astronom” sıfatıyla çalıştığı sırada, Türkiye Diyanet Vakfı’nın paralarıyla kısa bir süre ABD’ye gönderilen, ancak oraya gittikten sonra iddialara göre; gönderdiği sahte rapor ve belgelerle ABD’de kalma süresini yıllarca uzatmak suretiyle Türkiye Diyanet Vakfı’nı dolandıran Mustafa Helvacı isimli uyanık Kayserilinin oynadığı oyuna da değiniriz hep birlikte…

1-http://www.eilahiyat.com/index.php/arsiv1/kategoriler/ilahiyat-hoca-makaleleri/3047-esine-az-rastlanir-bir-intihal,

2-http://www.milliyet.com.tr/100-sayfalik-intihal-meslekten/gundem/detay/1827643/default.htm,

3-http://www.hurhaber.com/uluslararasi-intihal-skandali/haber-561953,

4-http://www.haber7.com/guncel/haber/1046688-uluslararasi-intihal-skandali,

5-Aynı haber.

6-http://www.memurlar.net/haber/387716/ & http://intihalciler.blogspot.com.tr/2013/09/prof-dr-mazlum-uyar.html,

7-D.Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, s,472, Birlik Yayınları, Ankara,1981.

VİDEO /// DİN & DİYANET DOSYASI : MEHDİ SÖYLENTİLERİ İLE İLGİLİ SPEKÜLASYONLAR ARTTI


VİDEO LİNK :

DİN & DİYANET DOSYASI : Diyanet’teki Deniz Fenerleri !


Özellikle 2009 yılından itibaren, Diyanet’te yoğun bir kadrolaşma hareketinin yaşandığını, bu anlamda ne kadar Türk Milliyetçisi, Atatürkçü ve Cumhuriyetten yana adam varsa, bunların hepsinin bir şekilde pasifize edildiğini, bu köşelerde zaman zaman dile getirdim. Maalesef bu kadrolaşma furyasından en çok etkilenenler de Ülkücü kimlikleriyle ön plana çıkan zevat olmuştur. Bunlardan emekliliği gelenler derhal emekli edilerek, emekliliği gelmeyenler daha sıradan ve kızak görevlere atanarak sahneden indirilmişlerdir!

Türkiye Diyanet Vakfı’nda ise bu iş, daha radikal şekilde ve İş Akitleri’nin haksız yere feshi ile kendisini göstermiştir ki; iş akdi feshedilen personelin tamamı açmış oldukları davaları kazanarak Türkiye Diyanet Vakfı’nı mahkûm ettirmişlerdir! Ancak ne var ki; bunlardan hiçbirisi, “İşe İade” davalarını kazandıkları halde işe başlatılmamış ve ilave tazminat ödenerek Diyanet çevresinden uzaklaştırılmışlardır. Buna karşılık, bu personelin yerleri, tarikat ve cemaat mensuplarıyla ve iktidar partisinin yörüngesindeki STK’lardan getirilen kişilerle doldurulmuştur.

Öte yandan Türkiye Diyanet Vakfı’nda emekliliği özendirmek ve emekli olacaklardan boşalacak kadrolara yandaşları doldurmak maksadıyla “TEŞVİK PRİMİ” adı altında, emekli olacaklara 8 aylık net ücret tutarında ilave ödeme yapılması benimsenmiş ve bu amaçla tahminen 450-500 bin TL harcanmıştır. Gelin görün ki; bu karar bile adil şekilde uygulanmamış, ödül niteliğindeki bu primi alarak emekli edilen personelden tekrar işe başlatılanlar olduğu gibi, normal şekilde emekli edilerek kıdem tazminatını alanlardan tekrar işe başlatılanlar olmuş, böylece bu kişiler çifte maaşa bağlanmıştır.

İddiaya göre; “Fethullah Gülen”e, hâşâ peygamber niyetine bağlı olan bu kişilerden birisi olan A.Ç, Türkiye Diyanet Vakfı’ndaki bütün kararların alındığı Mütevelli Heyeti sekreteryasında görevlendirilerek, Gülen Cemaati’nin TDV’de olan bitenleri anında öğrenmesinin yolu açılmış, ayrıca bu kişinin oğlu da Vakıfta işe başlatılarak adı geçenin çifte şekilde ödüllendirilmesi sağlanmıştır. “Paralel Yapı” adı altında, Gülen Cemaati’ne savaş açan iktidarın, Diyanet’te olan bitenleri ısrarla görmezden geliyor olması, iktidarın bu cemaatle mücadele konusunda fazla inandırıcı olamadığını ve bu konuyu sırf siyaset malzemesi olarak kullandığını akla getirmektedir.

Diyanet Vakfı’nın başına Deniz Feneri yöneticileri

Sözcü Gazetesi yazarı Saygı Öztürk’ten öğrendik ki; Mehmet Görmez başkanlığındaki Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti, adı geçen vakıfta, haksız ve hukuksuz bir şekilde boşaltmış olduğu kadrolara, ismi birçok şaibeli işlere karışmış ve Almanya’daki uzantısının, toplanan bağış paralarını iç ettiği Alman adaletince tespit edilerek yöneticileri çeşitli cezalara çarptırılmış olan Deniz Feneri Derneği’nden devşirdiği adamları yerleştirmiş bulunmaktadır! Saygı Öztürk konuya ilişkin “Diyanet Vakfı’nın başına Deniz Feneri yöneticileri” başlıklı yazısında şöyle diyor:

“23 Ni­san tö­ren­le­ri yak­laş­tık­ça, din te­ma­lı ça­lış­ma­lar da yo­ğun­la­şı­yor. Tö­ren­ler­de ma­kam kol­tuk­la­rı­na sem­bo­lik ola­rak otur­tu­la­cak ço­cuk­lar için ba­zı okul yö­ne­ti­ci­le­ri­ne ‘se­çi­le­cek öğ­ren­ci­nin an­ne­si ba­şör­tü­lü ol­su­n’ de­nil­di. İn­san­la­rın ba­şör­tü­lü-ba­şör­tü­süz di­ye ay­rıl­dı­ğı gün­ler ya­şı­yo­ruz.

AK­P’­li be­le­di­ye­le­rin bu­lun­du­ğu Ana­do­lu­’da­ki il­ler­de ‘di­n’ te­ma­lı prog­ram­lar hiç ek­sik ol­mu­yor. Hü­kü­me­te ya­kın­lı­ğı ile bi­li­nen va­kıf­lar yo­ğun bir prog­ram yü­rü­tü­yor. Şim­di­ye ka­dar adı du­yul­ma­mış der­nek­ler sah­ne­de. Ya­pa­cak­la­rı et­kin­lik­le­ri bil­bord­lar­da du­yu­ru­yor­lar. AK­P’­li be­le­di­ye­ler bun­la­rın ça­lış­ma­la­rı­na des­tek olu­yor, böy­le­ce bir ta­ba­nı da elin­de tut­ma­ya ça­lı­şı­yor.

Di­ya­net Vak­fı­’nın ça­lış­ma­la­rı da ek­sik ol­mu­yor. Di­ya­net Vak­fı­‘nın üst yö­ne­ti­mi, De­niz Fe­ne­ri Der­ne­ği­’n­de da­ha ön­ce ça­lı­şan ki­şi­le­rin kon­tro­lü­ne geç­ti. Ör­nek mi is­ti­yor­su­nuz, bu­yu­run:

Tür­ki­ye Di­ya­net Vak­fı­’n­da 17 Mart 2011’de Ge­nel Mü­dür Yar­dım­cı­lı­ğı gö­re­vi­ne ge­ti­ri­len, 8 Ağus­tos 2012’de Va­kıf Ge­nel Mü­dü­rü ya­pı­lan İs­ma­il Pa­la­koğ­lu, da­ha ön­ce De­niz Fe­ne­ri Der­ne­ği Ta­nı­tım ve Halk­la İliş­ki­ler Mü­dü­rü ola­rak gö­rev ya­pı­yor­du. Tür­ki­ye Di­ya­net Vak­fı­’n­da 14 Ha­zi­ran 2011 ta­ri­hin­de Dış İliş­ki­ler Mü­dür­lü­ğü gö­re­vi­ne ge­ti­ri­len, 23 Ocak 2012’de Va­kıf Ge­nel Mü­dür Yar­dım­cı­sı ya­pı­lan Mus­ta­fa Tut­kun da da­ha ön­ce De­niz Fe­ne­ri Der­ne­ği Ulus­la­ra­ra­sı İliş­ki­ler Mü­dü­rü ola­rak ça­lı­şı­yor­du. Ge­nel mü­dür ve yar­dım­cı­sıy­la bir­lik­te De­niz Fe­ne­ri­’n­den Di­ya­ne­t’­e trans­fer­ler de ol­du. İn­san me­rak edi­yor, bu ki­şi­ler De­niz Fe­ne­ri so­ruş­tur­ma­sın­da yar­gı­la­nı­yor mu?

Po­li­ti­ka üs­tü ol­ma­sı ge­re­ken Di­ya­net ve Di­ya­net Vak­fı­’y­la il­gi­li gün geç­mi­yor ki önem­li id­di­alar, so­ru öner­ge­le­ri gün­de­me ge­ti­ril­me­sin. Di­ya­net İş­le­ri Baş­ka­nı Meh­met Gör­mez, olup bi­ten­le­ri gör­mez­lik­ten gel­me­ye de­vam edi­yor. Bu ko­nu­da, MHP Mil­let­ve­ki­li Öz­can Ye­ni­çe­ri kap­sam­lı öner­ge­ler ha­zır­lı­yor. Ba­ka­lım ce­vap ve­re­bi­le­cek­ler mi?”(1)

Deniz Feneri Derneği Legal Bir Kurum Değil mi?

Saygı Öztürk’ün sorduğu “İnsan merak ediyor, bu kişiler Deniz Feneri soruşturmasında yargılanıyor mu?” şeklindeki sorunun cevabını elbette bilmiyorum. Yani Deniz Feneri Derneği’nden devşirilerek Genel Müdür ve Genel Müdür Yardımcısı unvanıyla Türkiye Diyanet Vakfı’nın tepe noktasına yerleştirilen İsmail Palakoğlu ve Mustafa Tutkun’un, Deniz Feneri Derneği hakkında açılan dava kapsamında yargılanıp yargılanmadıklarını bilmiyorum. Ancak bu kişilerin bir şeyleri, özellikle de Deniz Feneri Derneği’nden geldiklerini ısrarla gizlemeye çalıştıkları anlaşılıyor. Zira adı geçen kişilerin Türkiye Diyanet Vakfı’nın resmi internet sitesinde bulunan özgeçmişlerinde Deniz Feneri Derneği’nde geçirdikleri dönem adı geçen derneğin ismi zikredilmeksizin genel ifadelerle geçiştirilmiş bulunuyor. İsmail Palakoğlu, şöyle tanıtılmış TDV’nin internet sitesinde:

“…16.02.1972 Afşin Kahramanmaraş`ta doğdu…1993-1998 yılları arasında öğrenci yurdu hizmetleri ve eğitim faaliyetleri yürüten İsmail Palakoğlu, 1998-2008 yılları arasında özel bir vakıfta Genel Müdürlük, Yönetim Kurulu Başkanlığı ve Mütevelli Heyeti Üyeliğinde bulundu. 2008-2010 yılları arasında özel bir sivil toplum kuruluşunda Tanıtım ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yaptı…”(2).

Saygı Öztürk’ün yazısından anlıyoruz ki; İsmail Palakoğlu’nun 2008-2010 tarihleri arasında “Tanıtım ve Halkla İlşikkiler Müdürlüğü” yaptığı kurum “Yüzyılın iyilik hareketi” olarak tanıtılan ve ismi birçok yolsuzluk iddialarına bulaşan Deniz Feneri Derneği! Ancak İsmail Palakoğlu, Deniz Feneri Derneği’nin adını zikretmemiş her nedense!

Deniz Feneri Derneği’nde “Uluslararası İlişkiler Müdürü” olarak çalıştıktan sonra Türkiye Diyanet Vakfı’na önce Dış İlişkiler Müdürü, arkasından da Genel Müdür Yardımcısı yapılan Mustafa Tutkun da öyle. O da belirtmemiş vaktiyle Deniz Feneri Derneği’nde çalıştığını. Deniz Feneri Derneğinde geçen yıllarını şöyle tanıtmış özgeçmişinde ve elbette derneğin adını vermeden:

“2005 yılından buyana uluslararası faaliyetleri bulunan özel kurumlarda yöneticilik yaptı. Bu süre zarfında 42 ülkeyi ziyaret etti ve buralarda afet, yardım ve kalkınma projelerinin uygulanmasında görev aldı, birçok uluslararası toplantı ve konferansın organizasyonunu gerçekleştirdi…”(3).

Hayat hikayelerinden anlaşıldığı kadarıyla; her iki isim de ilahiyatçı. İsmail Palakoğlu, Ankara Ü.İlahiyat Fakültesi mezunu. Belli ki; Mehmet Görmez ile oradan tanışıyorlar! Mustafa Tutkun ise Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nde okumuş. Ayrıca her ikisi de 1972 doğumlu olmakla oldukça genç insanlar. Oysa ben yakından biliyorum ki; Türkiye Diyanet Vakfı’nda Mülkiye’den tutun da Hukuk ve Mühendislik fakültelerine varıncaya kadar Türkiye’nin en güzide okullarından mezun olmuş birçok çalışan bulunmaktadır. Üstelik onların çoğu, İsmail Palakoğlu’ndan ve Mustafa Tutkun’dan çok daha olgun ve çalışma hayatlarının hemen tamamı, adı geçen vakıfta geçmekle Vakfı, Deniz Feneri Derneği’nden “zıplama” yöntemiyle getirilen bu iki isimden daha iyi biliyorlar.

Türkiye Diyanet Vakfı’na 15-20 yılını vermiş bunca olgun ve bilgili insan dururken, Mehmet Görmez yönetiminin, dışarıdan hem de ne idüğü belirsiz okullardan mezun olmuş kişileri getirip bu personelin tepesine oturtması akılla, mantıkla ve yönetim bilimiyle izah edilemeyecek uygulamalardır. Bu durum, ancak ve ancak “Türkiye Diyanet Vakfı, siyasal iktidarın ve onun Diyanet’teki kahyası pozisyonundaki Mehmet Görmez’in arpalığıdır…” mantığıyla açıklanabilir. Üstelik bu adamlar, hep bir şeyleri, özellikle de başta Deniz Feneri Derneği olmak üzere; geçmişte çalıştıkları kurumların adını gizleme derdine düşmüş adamlardır. Bu adamların çalıştıkları diğer kurumlar hangileridir? İçlerinde legal olmayan kurumlar ya da legal olmayan faaliyetler, özellikle de Cumhuriyet’e ve Atatürk ilke ve inkilaplarına aykırı çalışmalar var mıdır? Bu adamlar bu kurumlarda hangi pozisyonlarda çalıştılar? Acaba bütün bu konularda gerekli araştırmayı yaptırdınız mı Bay Mehmet Görmez? Sahi, madem size Genel Müdür ve Genel Müdür Yardımcısı lazımdı o halde bunca bilgili ve iyi yetişmiş insanın kanına neden ekmek doğradınız Bay Başkan?

Size bir şey söyleyeyim mi? Türkiye Diyanet Vakfı’na Genel Müdür ve Genel Müdür Yardımcısı olarak atadığınız adamların hiçbir şeyden haberleri ve bilgileri yoktur! Diyanet çevrelerinde “Tayyar Altıkulaç’ın Çantacısı” olarak bilinen ve şu anda YÖK’te Genel Sekreterlik yapan imam da, onun yerine getirdiğiniz şimdiki Genel Müdür de hiçbir şey bilmiyorlar! Ya da biliyorlar da kasten yerine getirmiyorlar görevlerini! Bakın, 2010 yılında kesinleşmiş Mahkeme kararlarının gereğini bile henüz yeni yerine getiriyorlar. O da gelen bir ihbar üzerine yapmış olduğum başvuru sayesinde! 2010 yılında mahkemenin hükme bağladığı alacağımı siz kasten vermediniz Sayın Görmez! Hani siz, “Çalışanlarınızın ücretini onların alın teri kurumadan veriniz” diyen bir Peygamberin tebliğ ettiği dine hizmet ediyordunuz! Bu mu sizin dine hizmet anlayışınız?

Sayın Görmez; 20.05.2014 tarihinde şahsınıza yazmış olduğum özel mektupta ve aynı tarihte Deniz Feneri Derneği’nden devşirerek koruma altına aldığınız adamlarınızın yönetmiş olduğu kuruma resmen ilettiğim taleplerim hakkında “YAPACAK HERHANGİ BİR İŞLEM BULANMAMAKTADIR” şekilde cevap verdirdiniz? Üzerinizde Allah var: gerçekten yapacak işlem olmadığına siz de inanıyor musunuz? Eğer siz buna inanıyorsanız, ben de Rize’de sizi protesto eden Cabir Dede gibi sizi protesto ediyor ve milletime aynı çağrıyı yapıyorum Bay Başkan!(4).

1-http://sozcu.com.tr/2014/yazarlar/saygi-ozturk/diyanet-vakfinin-basina-deniz-feneri-yoneticileri-486791/
2-http://www.diyanetvakfi.org.tr/160/guncel/turkiye-diyanet-vakfi-genel-mudurlugune,
3-http://www.diyanetvakfi.org.tr/11/biyografi/mustafa-tutkun,
4- http://www.internethaber.com/gormez-cabir–659876h.htm

GÖNDEREN : SAİT ATAKOĞLU

%d blogcu bunu beğendi: