Etiket arşivi: Devlet

IRAK DOSYASI : KUZEY IRAK’IN YAPISI, BÖLGEDEKİ OLUŞUMLAR, BÖLGE İÇİ VE DIŞI DEVLETLERİ N AMAÇLARI VE ETKİLERİ


KUZEY IRAK’IN YAPISI, BLGEDEK OLUUMLAR, BLGE VE DII DEVLETLERN AMALARI VE ETK LER.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : Devletin Çözülmesi ve Bölgesel Güvensizlik Sarmalı


Doç. Dr. Şaban Kardaş

ORSAM Başkanı

IŞİD’nin Musul’u ele geçirmesi ve akabinde ki kazanımlarıyla Suriye’de bastırılamayan şiddet girdabına Irak’ın da çekilmesi, Ortadoğu’da güvenlik, sınırlar, yönetişim ve devlet inşası kavramlarını öne çıkardı. Özellikle IŞİD’in toprak kazanımları, kısmen kendi marifetiyle kısmen de diğer gruplarla geliştirdiği ittifak neticesinde kontrolü altında tuttuğu bölgelerde idari fonksiyonları üstlenmesi ve parçalanmış-marjinalize olmuş kitlelere yaslanarak öncülük eder görüldüğü Sünni kalkışma,mevcut devlet yapılarına doğrudan bir meydan okumaya evriliyor. Suriye’deki iç savaşın sona erdirilememesi ve Irak’ta derinleşen hükümet krizi neticesinde merkezi otoritenin anlamını yitirdiği bir ortamda bölünmenin kaçınılmazlığı ve kabaca bugün IŞİD’in Suriye ve Irak’ta kontrol ettiği toprak parçasına tekabül eden alanda bir Sünni-Arap devletinin nüvesinin ortaya çıktığı yönünde görüşler zemin kazanıyor. Özellikle enerji kaynakları ve diğer yaşamsal araçların kontrolünü IŞİD’in eline geçirmesiyle bu olasılık daha da güçleniyor.

Irak’ta Maliki’nin takip ettiği mezhep-temelli ayrımcılık politikasının, ülkenin bütünlüğünü koruyabileceği bir senaryoyu hayata geçirmek için sahip olduğu şansı hoyratça harcadığı ve dağılma dinamiklerini güçlendirdiği gerçeğiyle karşı karşıyayız. Suriye’de devam edegelen çatışma da ülkenin yeniden üniter bir yapıyla yönetilmesini giderek zorlaştırmıştır. Her iki ülkede de parçalanma dinamikleri güçlenirken, bir yandan marjinalleşen Sünni toplumsal kesimlerin mobilizasyonu artmış öte yandan Selefi silahlı hareketler askeri alanda zemin kazanmıştır. IŞİD’in arkasına eski Baas unsurlarını ve kabileleri alarak gerçekleştirdiği ilerleyiş, bu tektonik değişimin dışa vuruşu olarak karşımıza çıkmış bu da Suriye ile birlikte ele alınınca bölgedeki yeni düzen ve sınırlar tartışmasını ön plana taşımıştır.

Vekalet savaşları

Öte yandan; Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğinin sürdürülmesi hedefi neredeyse tüm komşularınca ve uluslararası aktörlerce söylem düzeyinde paylaşılıyor.Söylemsel düzeydeki bu örtüşmeye rağmen, ironik biçimde,bölgesel ve uluslararası aktörler, takip ettikleri politikalarla,Ortadoğu’da Sykes-Picot düzeninin oluşturduğu sınırlar ile toplumsal realite arasındaki makas açılırken bu ülkelerdeki merkez-kaç kuvvetleri belki de geri dönülemez biçimde harekete geçirdi. Gerek kendilerinin de benzeri yapısal kırılganlıktan muzdarip olmaları, gerekse güvenlik kaygıları veya stratejik gereklilikler nedeniyle kısa vadede attıkları adımlar neticesinde,diğer bölgesel aktörler Irak ve Suriye’deki fay hatlarını derinleştirmekle kalmamış, bölgedeki güvensizlik sarmalını da tetiklemişlerdir.

Dış aktörlerin politikalarının yıkıcı etkileri özellikle de devlet inşası ve yönetişim krizini derinleştirmelerinde görülmüştür. Kökenleri ve gelişimi dikkate alındığında zaten tartışmalı olan mevcut ulus-devlet devlet yapıları ve buna dayalı oluşan bölgesel düzeninçözülmesinde ve sınırların tartışmaya açılmasında dışarıdan yapılan müdahaleler belirleyici olmuştur. Bu müdahaleler de daha çok kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda bu ülkelerdeki cari güç dengesini sürdürmeye veya kendi lehine değiştirmeyi amaçlayan ve neticede bir vekalet savaşına dönüşen bir karaktere sahiptir. Özellikle Suudi Arabistan ve İran arasında, büyük ölçüde mezhep kimliğiyle de bezenerek, şekillenen bu rekabetin ‘kazananını’ tespit etmek zor olsa da bu rekabet üzerinde cereyan ettiği ülkelerde son yüzyıldaki sıkıntılı devlet inşası sürecini geri sardırmış ve ulus-devlet kurumlarının çözülmesini hızlandırıcı etkisi olmuştur.

Bölgesel güvensizlik

Bu anlamda kendi stratejik öncelikleri ile yola çıkan İran’ın bölgesel güvensizlik sarmalını derinleştirdiği, kendisine karşı önemli bir karşı cephe oluşumunu tetiklediği ve bölgedeki kazanımlarını tartışmaya açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.Gerçekten de İran açısından son dönemdeki gelişmeler önemli meydan okumaları beraberinde getirmiştir. Stratejik hesaplarla mezhebi kaygıların örtüşerek birbirinden ayırd edilmesinin neredeyse imkânsız hale geldiği Irak ve Suriye politikaları neticesinde İran’ın bugün bölgede Arap Baharı öncesine kıyasla konumunun daha iyileştiğini söylemek zordur. Özellikle Suudi Arabistan ile sürüklendiği vekalet savaşları neticesinde Irak ve Suriye’de derinleşen siyasi ve güvenlik krizinin içine çekilmiş, orta ve uzun vadede bölgede kazanımlarını riske atmıştır. Ayrıca bu vekalet savaşlarına verilen destek İran’ın kendi iç siyasi yapısı ve kültürü açısından da yozlaştırıcı bir etki yapmıştır.

Suriye krizinin başından itibaren stratejik çıkarları açısından yaşamsal bir öncelik olarak tanımladığı Baas rejimiyle olan ittifakının gölgesinde bir politika geliştiren İran’ın kazanımları tartışmalıdır. Zamanla ‘Esad’ı her ne pahasına olursa olsun iktidarda tutma’ şeklinde bir reflekse dönüşen bu politikanın başarılı olduğu ve bu anlamda Suriye’deki çatışmadan İran’ın zaferle çıktığı yönünde görüşler dillendirilse de, bu süreçte ödenen bedel ve ülkenin içine düştüğü durum göz önüne alındığında bu yorumlara katılmak zordur. İran bir yandan çok değer verdiği ‘direniş cephesi’nin aşınması ile karşı karşıya kalırken, öte yandan Hizbullah’ı ve kendi operasyonel unsurlarını sahaya sürerek stratejik açıdan zayıflamıştır. Daha önemlisi, bugün sınırları tartışılan, devlet kurumları ve yönetebilme yeteneği sorgulanan bir müttefikin omuzlarındaki yüküyle karşı karşıyadır.Bu ortamda, ABD-önderliğindeki uluslararası yaptırımlar nedeniyle kendi yaşadığı ekonomik zorluklar altında ezilen İran’ın Arap Baharı sonrası gelişmeler neticesinde etkisini daha fazla hissettiği izolasyonu kırmak arayışına yönelmesi veya Ortadoğu’da Arap Baharı öncesinde eriştiği etkinin sorgulanması anlamlıdır.

Irak krizi ve İran

Yine aynı perspektiften bakıldığında;İran’ın yeni Irak’ı ve bölgeyi okurken belli bir tedirginlikle hareket ettiği ve son haftalardaki askeri gelişmelerin akabinde ülkeyi bekleyen, bölünme dahil, orta ve uzun vadedeki farklı senaryolara karşı hazırlıklı olmaya çalıştığı görülmektedir. İran Cumhurbaşkanı Ruhani veya diğer dini liderlerin gelişmelerin başındaki her türlü desteğin sağlanacağı veya Irak’taki kutsal mekânlara karşı atılacak adımların kırmızı çizgi olarak değerlendirileceği yönündeki açıklamalarına rağmen, İran’ın daha temkinli davranması dikkate değerdir.

Bu tavrı anlamak için, konunun özünde yine Irak’taki sorunlu devlet inşa sürecinin ve İran’ın buradaki dahlinin gözden kaçırılmaması gerekir. Önce ABD’nin Iraktaki varlığını sona erdirebilmek, sonrasında ülkede Sünnilere ve Suudi Arabistan etkisine karşı mezhepçi siyasete verdiği destekle Tahran, Irak’ın kırılgan temellerini daha da sarmıştır. Suriye’de içine saplandığı vekalet savaşında Maliki yönetimini araçsallaştıran İran, buradaki istikrarsızlık, çatışma ve ayrışma dinamiklerinin Irak’a taşınmasını da hızlandırmıştır. Fakat, Irak’taki merkez-kaç kuvvetlerinin son askeri gelişmeler ve IŞİD kazanımları neticesinde güçlenmesi, İran’ın desteklediği, Maliki’nin Şii aidiyeti üzerinden iktidarı monopolize etme politikasının da İran açısından maliyetlerini ortaya koymaktadır. Köklü bağlarının olduğu bir ülkede yaşanmakta olan dağılma yönündeki eğilim Tahran’ın ekonomik ve stratejik çıkarları açısından kabul edilemez bir gelişmedir.

Kendi komşusu olan parçalanan bir devlet ve ortaya çıkabilecek yeni etnik ve mezhep kökenli devlet oluşumları, İran’ın bölgedeki güvensizlik algısını büyük ölçüde derinleştirmektedir. Irak’taki gelişmeler bu yönüyle İran’ın bu ülkedeki siyasi ve stratejik kazanımlarını geriletmek isteyen diğer Arap ülkelerinin arkasında olduğu bir hareket olarak algılanmaktadır. İran’ın önümüzdeki günlerde uğraşması gerekebilecek yeni güvenlik tehditleri, militan Selefi gruplarla -Suriye ve Irak’ın dışında Lübnan ve Körfez de dahil olmak üzere- sahada yaşayacağı mücadeleden, Kürt ayrılıkçılığı veya İran içindeki farklı silahlı oluşumların bu yeni istikrarsızlık dalgasından destek alarak neden olabilecekleri şiddet olaylarına kadar uzanacaktır.

Bu noktada Irak’a ne derece müdahil olacağı konusunda İran’ı zorlu tercihler beklemektedir. Kendisinin oluşumunda büyük rol oynadığı dışlayıcı ve marjinalleştirici Şii-üstünlüğüne dayalı Irak siyasi kültürünün sürdürülmesi giderek zorlaşırken, eski düzeni devam ettirme yönündeki refleksi İran’ı yükü artan bir vekalet savaşına daha sürükleyebilecektir. Suriye’deki çıkarlarını sürdürebilmek için gösterdiği çaba ve katlandığı maliyetlerin üzerine Irak’ta derinliği ve erimini bugünden kestirmenin zor olduğu yeni bir riskli angajman Tahran’ı Ortadoğu’da giderek öngörülemez bir çıkmaza sokabilecektir.

Devlet inşası ve düzen

ABD’nin İran’ı işgali sonrasında Irak’ta ve Arap baharı sürecinde Suriye’deki tehdit algılarını bertaraf etmenin ve bölgesel çıkarlarını ilerletmenin yolunu bu ülkelerde ileri savunma hatları edinmede gören İran’ın hamleleri genelde buradaki fay hatlarını tetiklemiş, devlet çözülmesi sürecini beraberinde getirmiştir. Tek unsurun üstünlüğüne dayalı nüfuz kurma çabaları zevahirde kazanımlar üretse de bu pozisyonları elde etmek ve sürdürebilmek için ödenen bedeller ve uzun vadedeki maliyetler ayrıca düşünülmelidir. Benzeri politikaları takip ettikleri ölçüde diğer ülkeler de bölgedeki güvenlik boşluğunu derinleştireceklerdir.

İran dahil tüm bölgesel güçlerin güvenlik sarmalını kontrol etmelerinin yolu bölgesel düzenin yeniden tahkiminden geçmektedir ve bu da sınırları ve egemenlik erkinin özneleri üzerinde iç ve dış aktörlerin uzlaştığı devlet yapılarının ortaya çıkmasını gerekli kılmaktadır. Bugün gelinen noktada bölgesel güçler mevcut sınırlara dayalı bir Irak veya Suriye hedefinde hala birleşiyorsa, buna ulaşmanın yolu devlet inşası ve kamu düzenini tesisin merkeze konduğu yeni bir yaklaşımın sahada hayata geçirilmesinden geçmektedir. Son gelişmelerle Irak’ta devlet-çözülme sürecinin vardığı kritik eşiğin farkına vararak,siyasi sistemin kapsayıcılık ilkesinde yeniden şekillendirilmesine destek vermek vekalet savaşlarının yarattığı devlet çözülmesi ve güvensizlik sarmalının dizginlemesine hizmet edecek bir adım olacaktır.

* Bu yazı 19 Temmuz 2014 Cumartesi günü Star Gazetesinde yayınlanmıştır.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Devletin Finansallaşması – Avro Bölgesi Krizi ve Yunanistan Örneği


Devletin Finansallamas – Avro Blgesi Krizi ve Yunanistan rnei.pdf

FETULLAHÇI CEMAAT DOSYASI : Fetullahçıların Devleti Ele Geçirme Stratejisinin Yol Haritasından Bir Kesit !


Ben bir ‘ortaokul şakirt’iyim, yani en kıdemli Fethullah talebelerinden biriyim. Aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım. Sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım.

1990′lar ;

Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim. Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma gelen o kişi ilk ‘ağabeyim’ idi. Daha sonra bana ve okuldan seçtikleri fen, matematik ve Türkçe derslerinin toplam notu 21 (10′luk sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüphanesinde ders vermek bahanesiyle yakınlık gösterdiler. Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce evlerine davet ettiler. Dersler evde devam etti. Bu arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı. Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi. Allah’ı tanımak, namaz kılmak derken ‘Öğretmenin Not Defteri’ gibi kitapları okumamızı istiyorlardı. Buna ‘Sızıntı’ okumaları ve adını henüz bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti. Bize yeterince itimat kazandıklarında o sesin ‘Hocaefendi’ ye ait olduğunu ve kendisinin çok ‘mübarek’ bir insan olduğunu anlattılar.

Artık ‘işi’ biliyorduk ve bize adam lazımdı. Okuldaki arkadaşlarımızı nasıl ‘kafalayarak’ ağabeylerin huzuruna getireceğimizi öğrenmiştik. Yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara hazırlanma vakti de gelmişti. Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi’ne girmenin ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin ediliyordu bize. Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı. Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş ‘kafalamak’ en büyük hedefimiz haline gelmişti. Okulumuzun hemen yanında bulunan ‘nur evi’ ne ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde tutmaya çalışıyorduk. Bu kişilerle okulda ve başka yerlerde de ‘ilgileniyor’ yörüngemizden uzaklaştırmamaya çalışıyorduk. Bunların durumlarını her hafta düzenlenen ‘istişare’ toplantılarında ağabeylerimize anlatıyorduk. Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar anlatıyordu.

Yıl sonlarında gelen ‘Sızıntı koçanları’ nı bitirmemiz ve onlarca, hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı’ya abone etmemiz her birimizden bekleniyordu. Biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu en kutsal yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu şekilde cereyan ediyordu. Haftada okumamız gereken Kuran miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi Kitapları -Pırlanta Serisi- miktarı belliydi. Bunlara ek olarak o zamanki adı ‘Tuna Kırtasiye’ olan ‘NT Mağazaları’nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını kullanarak arka bölümden aldığımız ‘Hocaefendi Vaaz Kasetleri’nden de ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu. Bunların hepsinin ortak adı ‘keyfiyet’ idi. Bunu bir çetele halinde ağabeyimize her haftaki ‘istişare’ de sunmamız isteniyordu.

Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik. Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık. Sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük. Ağabeyimizin dedikleri ana-babamızdan önemliydi. Mehmet Kafkas’ın ‘Geçmişi Bilmek’ ve ‘Milli Mücadelede Öncüler’ adlı kitaplarını okuyorduk. Atatürk masondu, deccaldi. Atatürk Kemal’di, Kemal Ağa idi. Atatürk baş eğlencemizdi. Okuldaki hocaların bazısı ‘duruma uyanmıştı’, biz ‘tedbir dairesini’ genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk. Bize göre iki çeşit adam vardı; ‘müspet ve solcu’. Solcunun bir adı da ‘kom’ du. Kom, ‘komünist’in kısaltılmışıydı. Ve okuldaki bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.

Üniversite hazırlık dershanesi olan FEM’e lise ikinci sınıfta da kayıt yaptırdık. Amaç hem iyi bir üniversite hem de ‘hizmet’ para kazansın idi. Ortaokuldan beri ailelerimizi alıştırdığımız ‘ağabeylerle ders çalışma’ için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir önem vermeye başlamıştık. Bu kalma dönemlerine biz ‘kamp’ diyorduk. Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık. Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. Öyle ki tüm bu insanlara bir üstündeki ‘not’ verirdi.

Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. İki yada üç ev bir semte ve semt imamına bağlıydı. Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda Hocaefendi’ye bağlıydı. Hatta öyle ki, O Muhterem Zat’a Dünya yetmez ve evrende başkaları da varsa oraları da ‘hizmet’e katmak için ne gerekiyorsa yapılmalı idi. Bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine durumu iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem vardı.

Lise sonda FEM’in yurdunda kalmaya başlamıştık. Çekebildiğimiz kadar arkadaşı FEM’e kayıt ettirmiştik nasıl olsa sonra ‘ilgileniriz’ diye. Yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde ‘adam kafalama’ tüm hızıyla devam ediyordu. Her birimizin ‘ilgilendiği’ arkadaşlar da zamanla ‘şakirt’ olma yolunda ilerliyordu. Ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın İslami görüşe yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. Kola serbest oldu, kot pantolon giydik.

28 Şubat sürecinde Hocaefendi’nin video ve ses kasetlerini, kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere Atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk. Evlerin çoğu yer değiştirdi. Bazı ağabeylerimiz ‘tedbir’ gereği takma isim kullanmaya başladı. Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük. Telefonda ‘Hocaefendi, hizmet, sohbet’ gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık. Bunların yerine ‘maç yapmak, çay içmek, çorba içmek’ gibi önceden kodladığımız filleri kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey ‘istişare’ adı altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği toplantılarda kararlaştırılıyordu. Yani ‘istişare’ yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.

2000′ler ;

Üniversiteye girince artık biz de ‘ağabey’ olmuştuk. Evlerde kalmaya ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük sorumluluk üstlenerek yürütmeye başlamıştık. Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk. Aksiyon okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak herkese ama herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında yine ‘hizmet’in başka yayın evlerinden çıkmış kitapları ‘mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin’ katkılarıyla kolilerce alıp dağıtıyorduk. Kitaplar binlerce satıyordu. Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri topluyorduk, kurbanlık parası topluyorduk. Amerika’dan, Hocaefendi’nin yanından gelen ağabey gelmişti bir seferinde. O anlatıyordu biz ağlıyorduk. Ardından adam başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü almaya ve kayıt ettirmeye başlamıştı. Her birimizden 60-70 belki de 100-120 büyükbaş kurban parası getirmemizi istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.

Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu. Evde de kalmazdı. Sonradan bu kişilerin görevinin ‘çok özel’ olduğunu öğrendik. Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmek üzere olan öğrencilerle askeri okuldayken ‘ilgileniyorlar’ idi. Hocaefendi’nin ‘en önemli on görevden biri’ saydığı bu iş için seçilmiş insanlardı. Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi. Bir toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer ‘solcu’ kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti. Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için ‘artık fitne kurumlaşarak üzerimize geliyor, biz de bir an önce kurumlaşarak karşı koymalıyız’ diyordu. Gazetemizi sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi. Özkök Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip ile çekiyorduk.

Aksiyon Dergisi’nin bir sayısında ‘Ergenekon’ diye bir grup kapak yapılmıştı. Bu sayıdan çok sayıda fotokopi çekerek hepimizden okumamız istenmişti. Yazıda, devlet içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne geçmek, devlete zarar verebilecek oluşumlara müdahale etmek olduğu yazılıydı. Ağabeylerimiz bunun bize de müdahale edeceğini söylediler. Bu benim için bir dönüm noktasıydı.

Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman olmaya çalışmıyor muyduk? Bizi solcular engellemiyor muydu? Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi? Bize ne toplumsal patlamaların önüne geçmek ve devleti korumak için kurulmuş bir gizli teşkilattan? Devlet hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki? Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?

Uyanışım;

Artık her şey saçma geliyordu bana. Biz bir emir kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk. Çünkü toplu olarak cennete girecektik. Sorgulama yoktu, körü körüne bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı olarak sahte bir samimiyet vardı. Ama bu sahtelik genellikle bize emir verenler ve onların üstünden başlıyordu. Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil -beyni etkisizleştirilmiş anlamında- insanlar oluşturuyordu. Bu insanlar dürüst, çalışkan ve edepli insanlardı. Ama uyuyorlardı. Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca çocuklarını, kendilerini, karılarını, tüm yakınlarını.

Sırf ‘solcularla’ inatlaşma uğruna yaptığımız birçok saçma iş vardı. Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl gazetesinde Hocaefendi’nin röportajının çıktığı zamandı. Bu gazeteyi sırf solcular ‘Hocalarının röportajına bile sahip çıkmıyorlar’ demesinler diye balya balya aldık ve Zaman gazetesinin depolarında çürümeye bıraktık, sonra da imha ettik. Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine koyarak dağıtıldığını duyduk. Gazete hiçbir yerde bulunmaz olmuştu. Üç günlük röportajı on beş güne yayarak ve tirajını da ona katlayarak gazete büyük kar etti sayemizde. Bir sefer de Süleyman Demirel’in Fatih Üniversitesi’ nin açılışında ‘burayı doldurabilir misiniz’ demesi üzerine iş-güç, okul-sınav demeden koştuk ve doldurduk orayı. Hocaefendi istiyor diye daha yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha okuduk. Hocaefendi çağırıyor diye pılı pırtımızı topladık Amerika’da yaşamaya gittik bazılarımız. Buna da ‘hicret’ deniyordu. Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri hakkında ne zaman döneceğini sorunca bana güldü ve dedi ki ‘hicret bu, dönmek olur mu’. Benim bildiğim hicret sayfası dinen kapanmıştır. Hele Türkiye gibi ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.

Merakım şu:

Türkiye’de halkın %99′u Müslüman.

Amerika ise, kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı başlatmış durumda.

Nasıl oluyor da burada rahat olunamıyor, lakin orada istediğimizi yapmamıza izin veriliyor?

ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile kendi arasında ABD karşıtı bir şeyler yapmaya kalktığında haberi olurken, nasıl bu denli büyük bir oluşuma müsaade ediyor?

Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları Müslüman yapmak iken?

ABD’nin yoksa insanları Müslüman yapmak gibi bir gizli amacı mı var?

Yoksa Hocaefendi ABD’nin de üzerinde büyük bir güce sahip mi ki, ABD bizimle uğraşamıyor?

Garip işler bunlar!

Bizden ABD’ye hicret etmemizi, Fatih Koleji’ndeki bir barkovizyon gösterisi sonrası Hocaefendi’nin yanından gelen bir ağabey istemişti. Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü ve sermaye göçü…

O zamanlar Hocaefendi için “evden bile dışarı çıkmıyor” denmişti. Ağabeylerimiz diyormuş ki “hocam zaten çok hastasın, bari bir çık bahçede dolaş” ama Hocamız hiç çıkmıyormuş. Aynı yıllarda (…….)adlı internet sitesinde Hocaefendi’nin boy boy dışarıda çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş. Biz Hocamız’a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir de tabi gelen emirleri eksiksiz yapmakla.

Hocaefendi’nin Latif Erdoğan’a yazdırdığı ‘Küçük Dünyam’ adlı kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış şakirt tanımıyorum ben.

Anlamadığım bir nokta da bu işte!

Yani sen taa Amerikalardan ‘diğerkamlık’ üzerine, ‘hizmette önde mükâfatta geri durma’ üzerine göğüslerimize salvolar savur, sonra da çıkıp kendini anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan et. ‘İmtihan Dünyası’ bu olmasa gerek.

Halen ‘hizmette’ aktif olan ve son derecede teslimiyetçi bir arkadaşım bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman fark etmiştim:

‘ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya… Allah var, Peygamber var ya’

Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi.. .

‘Hocaefendi ne diyor bu konuda,

Hocaefendi’nin çok mühim tespitleri var bu konuda,

Hocaefendi bugün ne diyor,

Hocaefendi’nin dediklerini artık (…)sitesinden günü gününe takip edebileceğiz arkadaşlar,

Hocaefendi çok ciddi uyarıyor,

Hocaefendi çok mübarek,

Hocaefendi bizzat ilgilenmiş,

Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş,

Hocaefendi derhal yapılsın istemiş,

Hocaefendi, arkadaşlar dikkatli olsun demiş,

Hocaefendi, arkadaşlar artık evlensin demiş,

Hocaefendi, çocuk yapın demiş,

Hocaefendi, İŞHAD’ı güçlendirin demiş,

Hocaefendi, gazete tirajının bu haliyle karşıma çıkmayın demiş,

Hocaefendi başı açık ‘ablalar’ la da evlenilsin istemiş,

Hocaefendi, bir dua etmiş, maçın ikinci yarısı Galatasaray iki gol atarak Real Madrid’i devirmiş,

Hocaefendi, Allah depremde İkitelli Medyası’nı ‘çiftetelli’ gibi sallardı ama içlerinde mübarek gazeteler de var demiş,

Hocaefendi üzülmüş,

Hocaefendi çok kederlenmiş,

Hocaefendi hastalanmış,

Hocaefendi, Asya Finans Kredi Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon ihalesi yapılacağı gün Asya Finans’ın kasasında o kadar para yokmuş, para lazımmış,

Hocaefendi şunu demiş,

Hocaefendi bunu demiş…

Bu konuşma tarzına sıradan bir ‘ışık evi’nde her gün rastlayabilirsiniz.

Nurettin Veren’e gelince;

‘o ne pis bir adam öyle, tipi kayık, pis bir çıkarcı o, yalancı herifin teki’ gibi yakıştırmalar yapıyorlar.

Ve size şu kadarını söyleyeyim, bu insanları asla şartlandırıldıkları haricince bir şeye inandıramazsınız. Belki size abartı gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın ve ölün dese, sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de hiç çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne söylese azdır. Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı değildir, yine bu gerçeğin tasvirleri bile.

Sonuç ;

Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi, bu bir karşı devrim örgütlenmesidir. Devlet içinde koskoca bir devlettir. ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet etmektedirler. Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi dergileri, radyoları, televizyonları , üniversiteleri, vakıfları, ışık evleri vs. her şeyleri vardır. Öyle ki savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri, öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya doymak bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar), askerleri, milletvekilleri, bakanları vardır. Hemen hemen her büyük partinin de desteği ile bu noktalara gelinmiştir. Bence yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından geçer. Ama sorun şu ki; kim koyacak?

Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece profesyonelce saklanmaktadır. Hatta çıkan yalan haberler bile buna en güzel şekilde hizmet etmektedir. Yok, Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini patlatacaklarmış, yok, hücre evleri varmış; tabancalar, tüfekler, bombalar varmış… Bu atmosfer onlara en çok yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin terörist olmadığını ‘muhabbet fedai’leri olduğunu insanlara yaymalarına yarıyor.

Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli ve o kanaldan mücadele verilmelidir. Örgüt deşifre edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir zamanı alacaktır. Bu bir bölünme süreci olarak da yansıyabilir Fethullahçılara. Çünkü kurulu mekanizma en güzel şekilde işletilmektedir. Bir daha böyle bir mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir. Bölüp bir kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek, diğer kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi verebilirler. Yani bir daha güçlenmesine fırsat verilmeden ‘meydana getirdiği boşluk’ doldurulmalıdır. Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve ‘Ağababası’ olan ABD’nin işlerliğini yitiren bu beşinci kolunu gözden çıkarmasını beklemek olacaktır…

TARİH : YENİ TÜRKİYE DEVLETİNİN TEMEL DEĞERLERİ’NDEN EGEMENLİK – MİLLET UNSURU VE ATATÜRK


YEN TRKYE DEVLETNN TEMEL DEERLER’NDEN EGEMENLK – MLLET UNSURU VE ATATRK.pdf

EKONOMİ DOSYASI : DEVLET KARŞISINDA MERKEZ BANKASI VE MERKEZ BANKALARININ BAĞIMSIZLIĞI


DEVLET KARISINDA MERKEZ BANKASI VE MERKEZ BANKALARININ BAIMSIZLII.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : İSLÂM’DA DEVLET FİKRİ


SLM’DA DEVLET FKR.pdf

%d blogcu bunu beğendi: