Etiket arşivi: ATATÜRK

ATATÜRK, İSTANBUL HARP AKADEMİSİNDE /// SENE : 1902-1905


FİLİSTİN DOSYASI /// PROF. DR. NURULLAH ÇETİN : Sözde değil, özde Filistinci : Atatürk


1912 Balkan Savaşları döneminde dışarıdan “Doğu Sorunu” çerçevesinde Avrupalı Haçlı devletlerin desteğiyle içerden Hristiyan unsurlar, birlikte hareket ederek Balkan Türklerini yerlerinden yurtlarından sürdüler, soykırıma tabi tuttular. Amaç, Anadolu’nun Batı güvenlik halkasını yok etmek ve çevreden merkeze doğru süpürme harekâtıyla Anadolu Türklüğünü yok etmekti.

Bugün de Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde dışarıdan yine aynı Haçlı-Siyon Batı emperyalizmi, içerden IŞİD ve Barzani peşmergeleriyle birlikte hareket ederek Suriye ve Irak adlanan yerlerdeki Türkmeneli Türklerini aynı yöntemle yurtlarından sürüp kitleler halinde katlediyorlar. Amaç, Anadolu’nun Doğu güvenlik halkasını yok etmek ve çevreden merkeze doğru süpürme harekâtıyla Anadolu Türklüğünü yok etmektir.

Büyük Türk Atatürk, Anadolu Türklüğünün güvenliği için Batı ve Doğu güvenlik halkalarını sağlam bir şekilde korumak ve emniyete almak için iki önemli projeye imza attı.

9 Şubat 1934 tarihinde Balkan ülkelerinin, ora Türklerinin ve Türkiye Türklüğünün güvenlik, barış, esenlik ve dayanışma içinde yaşayabilmeleri için Balkan Paktını kurdu. Böylece Anadolu’nun Batı güvenlik çemberi sağlama alındı.

Yerli, millî ve bağımsız Türk siyasetinin zirve ismi dahi Atatürk, ayrıca Anadolu’nun Doğu güvenlik halkasını da emniyete almak için 8 Temmuz 1937 tarihinde de Sadabad Paktını kurdu.

Bugün geldiğimiz noktada ise emperyalist Haçlı Batı dünyası, Balkan ülkelerini değişik yollarla sömürge edindi ve bu sömürgeleştirme devam ediyor. Yine bugünlerde Orta Doğu ülkeleri yine değişik yöntemlerle, IŞİD ve Barzani gibi taşeron terör örgütleriyle işgal ediliyor ve sömürgeleştiriliyor. Bu yapılırken asıl amaç olan Anadolu Türklüğünün ortadan kaldırılması için Türkmeneli Türklüğü yok ediliyor.

Bir istiklalci Türk beyi olarak Atatürk’ün Haçlı-Siyon emperyalist Batı işgaline karşı kararlı, akıllı direniş ruhu ile bugün Türkiye’nin yönetimini ele geçirmiş teslimiyetçi, Büyük Orta Doğu Projesine sadece taşeronluk yapan, bağımsız millî bir Türk ruhundan yoksun adamlar arasında çok büyük bir fark var. Bugün Amerika ve Barzani vesayetçisi, İslamcı görünümlü sömürge valilerinin Türkmeneli Türklüğünün yok edilmesi konusundaki sessizlikleri, görmezden, duymazdan gelmeleri Türk milletinin başına gelebilecek en büyük felakettir.

Bugün Türkmenlerin maruz kaldığı büyük katliamı görmezden gelerek, sadece Filistin diye bağıranların eylemde, icraatta, işte değil; sadece sözde Arapçı olduklarını, Filistin meselesini sadece seçim için bir propaganda vasıtası olarak kullandıklarını, Arap ve Türk demeden bütün Müslümanların gerçek savunucusunun ise Atatürk olduğunu, ayrıca bugün olan bitenleri tam anlayabilmek ve bir karşılaştırma yapabilmek için Türk beyi Atatürk’ün TBBM’de 27 Temmuz 1937’de yaptığı konuşmadan bir bölüm alalım:

"Filistin’e el sürülemez. Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor. Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül edemeyeceklerdir. Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerinin Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür (üzüntü verici bir durum). Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa (gerçekte) bir kaç sene Araplardan uzak kaldık.

Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi (gücümüzü) bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hrıstiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lâkayt (ilgisiz) olmakla itham edildik (suçlandık). Fakat bu ithamlara rağmen Hz. Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.

Cedlerimizin (atalarımızın) Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek (sahip çıkmak) için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

Atatürk düşmanlığını din haline getiren sözde Filistincilerin, Türk’ün istiklalci ruhunun timsali olan Atatürk’ten öğrenecekleri çok şey var.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ : Atatürk’e kurulan kumpas İhsanoğlu’ na da kurulmak istenmiş olabilir !


Tayyip Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki en güçlü rakibi de olan Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında bel altı vuruşlarında kullanmak üzere bir açık ve yumuşak bir bölge bulmak için yanıp tutuştuğu kesindir. Kurmayları muhtemelen harıl harıl Ekmel Hoca’nın bir açığını ve bir hatasını aramakla meşguller şu günlerde! İhsanoğlu ailesinin en önemli açığı, Mehmet Akif Ersoy Merhum’un vasiyetine uyarak, onun, Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine yapmış olduğu Kur’an Tercümesi’ni yakmalarıdır! Tayyip Erdoğan ve kurmayları, bu husu gayet iyi bildikleri halde nedense bu konuyu hiç gündeme getirmiyorlar. Çünkü getirseler kendi zafiyetlerini ortaya çıkartarak Merhum Akif’i suçlamış olacaklar.

Oysa Mehmet Akif Ersoy, Tayyip Erdoğan’ın siyaseten nemalandığı isimlerin başında geliyor. Bugüne kadar seçim meydanlarında az oy toplamadı onun şiirlerini okumak suretiyle, hamasi nutuklara bayılan cahil halk yığınlarından. Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Arif Nihat Asya’nın şiirleri olmasa, Büyük Usta’nın işi hepten sarpa sarmıştı çünkü. Bu üçünün şiirlerini söküp atın Uzun Adam’ın konuşma metinlerinden, geriye kalacak olan bir yığın anlamsız laf kalabalığı, bir sürü gereksiz lakırdıdır sadece…

Bu konuda Şair Mithat Cemal Kuntay ve bestekâr Selçuk Tekay’ın haklarını da yemeyelim. Zira usta başı sıkıştıkça Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki mısralarına sığınıyor ve Selçuk Tekay’ın “Beraber yürüdük biz bu yollarda. Beraber ıslandık yağan yağmurda…” şarkısıyla bağlama çekiyor kendisini dinleyen birörnek kalabalıklara.

Tayyip Erdoğan, Sabahattin Önkibar ve Hulki Cevizoğlu sayesinde Ulusal Kanal’da bol bol işlenen bu konuyu bilinçli olarak es geçince(1), İhsanoğlu hakkında konuşulacak pek bir zafiyet kalmıyor geriye. Tayyip Bey, şöyle bir bakıyor Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanogğlu’na; pırıl pırıl bir ilim adamı ve halis, muhlis bir Türk çocuğu görüyor. Böyle olunca geriye kalıyor sadece “Monşer” kavramı. Büyük Usta hemen sarılıyor bu kavrama ve Ekmel Hoca’ya “Monşer” yaftası iliştiriyor. Ancak Ekmel Hoca kaçın kurası, hemen cevabı yapıştırıyor Uzun Adam’a. Ancak tamamen siyasi nezaket ölçülerinde ve sanki 40 yıllık politikacıymışçasına, yani rakibini incitmeyecek biçimde ve ancak onu öfkeden çıldırtırcasına! Şöyle diyor bu konuda:

“Monşer kelimesini bilmeyenlere bir ufak dipnot vereyim. Monşer demek ‘Azizim’ demek. Bana ‘Azizim’ dedilerse çok teşekkür ederim”(2).

Uzun Adam Ekmel Hoca’nın Adaylığını Engellemek İstemiş Olabilir mi?

“Monşer” şeklindeki yaftalamanın gerekli siyasi etkiyi yapmadığını ve Ekmel Hoca’nın bu yaftalamayı ustalıkla savuşturduğunu gören Uzun Adam nihayet dilinin altındaki baklayı çıkarmış bulunuyor! Toplumda beklenenin üzerinde karşılık bulması üzerine, Uzun Adam ne yaptığını ve ne dediğini şaşırmış biçimde saldırmaya başladı bir zamanlar en parlak bürokratlarından birisi olan ve şu anda da cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda en ciddi rakibi durumundaki Ekmel Hoca’ya. Şimdi de değil bir Müslüman’a, aklı başında bir insana yakışmayacak biçimde onun ailesine sataşmış bulunuyor Uzun Adam. Hem de kendi soyu ve sopu hakkında yapılan onca dedikoduya aldırmaksızın!

Ankara-İstanbul yüksek hızlı tren hattının Eskişehir durağında yapmış olduğu konuşmada Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında şöyle demiş Uzun Adam:

“…Bak şimdi ne diyor adayları. Gazze’yi bırak, Rabia’yı, bırak Türkmenlere bak diyor. Şuna bak ya. Aman yarabbi 1 ay içinde nasıl da Kılıçaroğlu’nun dümen suyuna girmiş, ne kadar çabuk girmiş. Ben bu kadar kabiliyetli olduğunu zannetmiyordum. 1 ay içinde babasını bu ülkeden kovan CHP. Şimdi onun safına girdi. Açıklama yapıyor Kılıçdaroğlu; ‘bu toprakların evladı’ diyor. Hangi toprakların ya. Kahire’de doğmuş, 30 yaşında Türkiye’ye gelmiş hangi bu toprakların evladı? Kimi aldatıyorsunuz? Bu toprakların evladı biziz biz. Burada doğduk burada çalışıyoruz….”(3).

Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışını sakın basite almayınız derim ben. Bu çıkışın altında, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını bir şekilde engelleme düşüncesi ve bu düşüncenin tarihi arka planı vardır. İnanıyorum ki; eğer seçim takvimi müsait olsaydı ve yeterli zaman bulunsaydı Uzun Adam, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını engellemek için gerekli yasal düzenlemeyi kesinlikle yaptırırdı. Çünkü AKP İslamcı Hürriyet ve İtilaf Fırkası zihniyetinin günümüzdeki temsilcisidir ve bu zihniyetin mensuplarının, gerek saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında, gerek Lozan Antlaşması konusunda ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve inkılapların hayata geçirilişi sırasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına nasıl güçlükler çıkardığını, az çok mürekkep yalamış herkes bilmektedir bu ülkede.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Uzun Adam’ın ailesi hakkında yapmış olduğu yukarıdaki çıkışa vermiş olduğu cevap da oldukça manidardır ve Uzun Adam’ı düşündürecek türden bir cevaptır aslında; “Mühim olan insanın nerede doğduğu değil, vatana ne kadar bağlı olduğudur!” demiş Ekmel Bey. Onun bu cevabı, gerçekten de en az Diyarbakır’daki konuşmasında kendisine “Satılmış” diyen Uzun Adam’a, HDP Genel Başkanı da olan üçüncü cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın “Satılmış olan bensem paralar niye sende” şeklinde, Soma’dan verdiği cevap kadar manidardır aslında(4).

27 Temmuz günü İstanbul Edirnekapı Şehitliğini ziyareti sırasında aynı yerde metfun Mehmet Akif Ersoy’un kabri başında, ailesine sataşan Uzun Adam’a şu cevabı vermiştir Ekmel Hoca:

“Merhum Akif babamın çok yakın dostudur. Benim babam Yozgatlı İhsan Efendidir. Akif ile 1924’te tanışıyorlar. Ve beraber yolculuk yapıp Kahire’ye gidiyorlar. Benim babam gurbette vefat etti. Birçok Türk gibi ben de gurbette doğdum. Gurbette doğmak bir nakısa değildir. Bilakis onun bir anlamı vardır. Gurbette doğanların çoğu vatanın kıymetini vatanın değerlerini, bayrağın manasını kutsiyetini birçok kişiye göre daha iyi bilirler. Daha hassas olurlar. Bu konularda kimsenin şüphesi olmasın. Bu hassasiyetleri insanlar gurbette doğdukları günde his ederler. Bayrağı da, vatanı da toprağı da severler. Bir insanın gurbette doğması kadar tabi bir şey olamaz. Mühim olan insanın vatana bayrağa sadık olmasıdır. Milletin şerefine haysiyetine halel getirmemesidir. Bilakis onlara hizmet etmesidir. Allah’a şükür ben bütün bu değerlere hizmet ettim. İftihar ediyorum böyle bir ailenin evladı olmaktan. Böyle vatanını milletini dinini seven bir ailenin çocuğu olmaktan iftihar ediyorum. Ayrıca kökü, soyu sopu belli olan bir aileden gelmiş olmanın vermiş olduğu rahatlık içerisinde bana karşı aileme karşı yapılan bu iftiraların hiçbirisine kıymet vermiyorum”(5).

Bu Zihniyet Aynısını Vaktiyle Mustafa Kemal Paşa’ya da Yapmak İstemişti!

AKP zihniyeti için yukarıda dedik ki; “AKP, İslamcı Hürriyet ve İtilaf Fırkası zihniyetinin günümüzdeki temsilcisidir ve bu zihniyetin mensuplarının, gerek saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında, gerek Lozan Antlaşması konusunda ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve inkılapların hayata geçirilişi sırasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına nasıl güçlükler çıkardığını az çok mürekkep yalamış herkes bilmektedir bu ülkede…”

AKP zihniyetinin Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki en etkili iki kişisinden birisi Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, diğeri de Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş Bey’dir. Mecliste “İkinci Grup” olarak da isimlendirilen siyasi grubun ileri gelen bu iki ismi, tabiri caizse Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına kök söktürmüşlerdir! Gazeteci Taha Akyol’un dediğine göre, Trabzon Mebusu Ali Şükrü, mecliste Mustafa Kemal Paşa’nın yakasına yapışacak kadar işi ileri götürmüş bir şahsiyettir. Taha Akyol “Milli İrade” başlıklı yazısında Ali Şükrü Bey’in bir ara öfkesine yenik düşüp Mustafa Kemal Paşa’nın yakasından tuttuğunu, arkasından da “Fakat karşımda bir kahraman var” diyerek geri çekildiğini söylüyor(6).

Bu konuda “Hatta Lozan konusu mecliste görüşülürken 25 ocak 1923′te mecliste şiddetli kavgalar oldu. Meclis 21-27 ocak arasındaki zabıtları süratle yayınlaması gerekiyor. Hele hele Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ben ‘bu yola baş koydum’ diye feryat ediyordu. Mustafa Kemalin yakasına yapıştı. Aralarında yumruklaşmalar oldu. Tabi kim kimi dövdü onları bilmiyoruz. Çünkü meclis zabıtları hala yayınlanmadı. Ama Ali Şükrü Bey ve Meclis çoğunluğu bu direnişin cezasını çok kısa sürede gördü. 2 ay sonra 27 Martta Ali Şükrü Bey, Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman Ağa tarafından boğularak öldürüldü” diyenler de var.

Tayyip Erdoğan’ın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ailesi hakkında söylediklerini duyunca ister istemez Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM üyeliğinin sona erdirilmesini ve arkasından Cumhuriyetin ilanı ile onun Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için türlü dolaplar çeviren ve bu konuda kanun teklifi bile hazırlayan meclisteki muhalif yobaz zihniyetin 92 yıl önce sergiledikleri siyasi ayak oyunları geldi aklımıza.

1922 yılının Kasım ayında Erzurum Mebusu Süleyman Necati, Mersin Mebusu Selahattin ve Canik (Samsun) Mebusu Emin Beyler, “o zaman ki Türkiye sınırları içinde hiç bir yerde beş yıldan fazla oturmayanların milletvekili olamayacağını” öngören bir kanun teklifi hazırlarlar ve seçim kanununun değiştirilmesini talep ederler. Tabi burada asıl amaç Mustafa Kemal’i mebusluktan çıkararak onun Cumhurbaşkanı olmasını önlemek, gelmekte olan Cumhuriyeti ve devrimleri engellemektir. Mustafa Kemal Paşa, bu akıl almaz girişim üzerine 02 Aralık 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Seçim Kanununun Değiştirilmesi Hakkındaki Kanun Teklifi” üzerine şu konuşmayı yapar:

“Efendim! Bu kanun teklifi özel bir amaç içeriyor ve bu özel amaç, şahsımı ilgilendirdiğinden izin verirseniz birkaç kelime ile fikrimi belirteyim. Erzurum Mebusu Süleyman Necati ve Mersin Mebusu Selahattin ve Canik Mebusu Emin Beyefendiler tarafından teklif edilen kanun tasarısı doğrudan doğruya benim şahsımı ilgilendirmekte ve benim vatandaşlık hakkımı engellemek amacını gütmektedir. On dördüncü maddedeki hususları gözden geçirirseniz orada deniliyor ki:

‘Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için bugünkü Türkiye hudutları içindeki bir bölgenin ahalisinden olmak şarttır. Ya da seçim bölgeleri dahilinde yaşamak şarttır. Türkiye’ye göç ve iltica yoluyla gelen Türk ve Kürtler yerleşme tarihlerinden itibaren ancak beş sene geçmişse seçilme hakkını kazanabilirler.’

Maalesef doğum yerim bugünkü hudutlar dışında kalmış bulunuyor. İkinci olarak herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl süreyle bulunmadım. Doğum yerim bugünkü milli sınırlarımız dışında kalmıştır. Fakat bu böyle ise de, bunda benim herhangi bir kastım ve kabahatim yoktur. Bunun nedeni memleketimizi ve milletimizi mahvı perişan etmek isteyen düşmanların hareketlerinde başarılı olmalarının kısmen engellenememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer düşman emellerinde tamamen başarıya ulaşsaydı, Allah saklasın bu teklife imza atan efendilerin memleketleri dahi hudut haricinde kalabilirdi.

Bundan başka bu maddede öngörülen şartı karşılamıyorsam, yani beş yıl süreyle devamlı olarak bir seçim bölgesinde yerleşmiş olamamışsam, bunun nedeni bu vatana yaptığım hizmet dolayısıyladır. Eğer bu maddenin talep ettiği şartı yerin getirmeye çalışsaydım yalnız İstanbul’u kazandırmak amacı güden Arıburnu ve Anafartalar savunması ile yetinmem gerekirdi. Eğer ben beş yıl süreyle bir yerde oturmaya mahkum edilseydim, Bitlis ve Muşu aldıktan sonra Diyarbakır istikametinde çekilen düşmanın karşısına çıkmamam ve Bitlis ve Muşu kurtarma görevim ile yetinmem gerekirdi. Bu efendilerin istediği şartları yerine getirmek isteseydim, Suriye’den ayrılan orduların enkazından Halep’te bir ordu kurmayarak burayı savunmamam ve bugün milli hudutlar dediğimiz hudutları fiilen tespit etmemem gerekirdi. Zannediyorum ki ondan sonraki mesaim hepinizin malumudur. Hiçbir yerde beş sene oturmayacak kadar mesai sarf etmiş bulunuyorum. Zannediyorum ki bu ayak bağım dolayısı ile milletimin sevgisine ve teveccühüne mazhar oldum. Belki bütün İslam aleminin sevgi ve muhabbetine mazharım.

Bu nedenle ve bu teveccüh dolayısı ile vatandaşlık hak ve hukukumdan men edileceğim asla aklıma gelmezdi. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast tertip etmek suretiyle beni memleketime hizmet etmekten alıkoymaya çalışacaklardır. Fakat hiç bir zaman aklımın köşesinden geçmezdi ki, üç kişi bile olsa, bu yüce meclis de aynı düşünce yapısında olanlar olsun.

Bu nedenle anlamak istiyorum. Bu efendiler, seçim bölgelerindeki halkının hislerine gerçekten tercüman olmuşlar mıdır?Yine efendilere karşı söylüyorum. Milletvekili olmak sıfatıyla herkese soruyorum, bu efendilerle herkes hem fikir midir?(Katiyen sesleri).

İkinci olarak Efendiler! Beni vatandaşlık hukukundan mahrum etmek görevi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen yüce heyetinize ve bu efendilerin seçim bölgelerinde ki halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum…”(7).

Şu halde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun yerine sorulması gereken soruyu biz soralım Tayyip Bey’e: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun veya bir başkasının soyunu, sopunu, etnik kökenini ve doğum yerini araştırma ve soruşturma yetkisini kimden aldınız? AKP’li bütün vekiller ve AKP’ye oy verenlerin tamamı da sizin gibi mi düşünüyor Sayın Uzun Adam? Başta size oy veren %43′lük oy kitlesi olmak üzere bütün millete soruyorum ve cevap bekliyorum Sayın Büyük Usta!

1-Hulki Cevizoğlu, geçenlerde Ulusal Kanal’da hazırlayıp sunduğu “Ceviz Kabuğu” programlarından birinde, Mehmet Akif Ersoy’un Kur’an Tercümesi’nin bir bölümünün, damadı Ömer Rıza Doğrul’un “Tanrı Buyruğu” isimli Kur’an tercümesine yerini bulduğunu, zira eserdeki üslubun Mehmet Akif Ersoy’un üslubuna çok benzediğini ifade etmiştir.
2-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/91933/ihsanoglu_ndan__monser__yaniti.html,
3- http://www.internethaber.com/kahirede-dogmus,-30-yasinda-turkiyeye-gelmis-702923h.htm
4-http://www.taraf.com.tr/haber-ben-satilmissam-paralar-niye-sende-160208/,
5- http://www.iha.com.tr/haber-ihsanoglu-edirnekapi-sehitligini-ziyaret-etti-377346/,
6-bk. Taha Akyol, “Milli İrade” başlıklı yazısı, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23111849.asp,x
7- Cem Özmeral’in “1922′de Atatürk’ü Türkiye’ye Büyük Millet Meclisi Üyeliğinden Nasıl Çıkarmak İstediler” başlıklı yazısından istifade ile, http://www.istanbullite.com/ataturk/ataturkemeclistekomplo.html

TARİH /// Doç. Dr. Gül Celkan : YABANCI GÖZÜYLE ATATÜRK


Doğu Akdeniz Üniversitesi tarihinde ilk kez Türk İnkilap Tarihi dersini yabancı uyruklulara İngilizce olarak vermeye karar verdiği zaman bu görev zaten bu dersleri yıllardır Türk dilinde veren Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkezine verildi.. Bu dersi verip veremiyeceğim bana sorulduğunda ise büyük mutluluk ve gurur duydum ve hemen kabul ettim. Elbette ilk soru hangi kitabı kaynak eser olarak kullanacaktım. Sn.Prof.Dr. Afet İnan hocamızın İngilizceye tercüme edilmiş edilmiş olan kitabını kullanmaya karar verdim. Sınıfta yaklaşık 10 ülkeyi temsilen 40 öğrenci vardı.

Dönemin başında derse girmeye başladıkları zaman öğrenciler durumu pek kabul edememiş ve şaşkınlık içindeydiler. :Çünkü daha once bu dersin verilmediğini ne de olsa öğrenmişler ve bir şekilde bir tavır sergilemekteydiler. Geldikleri ülkelerinde Tarih derslerini hiç almamışlar olanlar dahi vardı ve bu yüzden Türk Tarihi hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Açıkca konuşmak gerekirse öğrencilerden gelen tepkilere karşı koydum ve dersi bırakan birkaç kişi de olmadı değil.. Bunun yanında, derse devam etseler de sınıfta asık suratlı görünmeye devam edenler de vardı. Buna rağmen, dönem sonuna gelmeden once dersi seveceklerini onlara inandırmaya çalışacağıma ve bu konuda da kararlı olduğumu onlara söyledim. İtiraf etmeliyim ki ilk ay gerçekten çok zor, uğraştırıcı ve büyük bir sabır gerektiriyordu. Bu öğrencilerin çoğunluğu Mühendislik, Mimarlık, İşletme ve Uluslararası İlişkilerdendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve büyük Türk Liderini öğrenmek aslında onlar için bir anlam ifade etmiyordu.

Fakat günler geçtikçe, kendi ülkelerinin tarihini bilmek önemli gelse de onlara eğitimini aldıkları ülkenin ve tabiki K.K.T.C. tarihini bilmenin ne denli önemli olduğunu onlara anlatmaya çalıştım. Şayet Osmanlı İmparatorluğu ile derse başlasaydım öğrencilerin ilgisini çok çekemiyebilirdim. Yakın tarihimizden başlayıp daha sonra başa dönmeye karar verdim. Bu yüzden, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatıyla başladım, ve Cumhuriyet’in kurucusu ve askeri bir kahraman olarak onun hayatını anlatmak 4 hafta sürdü. 4 haftalık sürenin sonunda, bazı öğrencilerim ellerini kaldırdılar ve bu Büyük Önder hakkındaki görüşlerini belirttiler. Bir öğrenci, “Neden bu kadar genç ölmek zorundaydı?” dedi, ve diğeri “Ülkemiz keşke Atatürk’e sahip olsaydı.” dedi. Bunlar, bu tarih dersini almak zorunda kalıp şüpheye düşen öğrencilerden gelen ifadelerdi ve benim için gerçekten çok önemliydi. Şaşırtıcıdır ki ders ilerledikçe öğrenciler daha çok ilgilendiler, ve onların dikkatini çekmek için kendi geçmişlerini ve ülkelerinin liderleri hakkındaki geçmiş bilgileri bazı karşılaştırmalar yapsınlar diye sınıf ortamında tartışmaya açmaya çalıştım. Kendi ülkeleri hakkında onlara soru sorabileceğiimi ve eksik veya hatalı bilgi vermekten çekindikleri için bilgi dolu derse gelmeye başladılar ve sonuç olarak bu gerçekten iyi bir çalışmaydı, kendi geçmişleri hakkında bilgi sahibi olarak derse katılımları kadar katkıları da çok önem taşımaktaydı.

Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıtmak kesinlikle kolay değildi. Öğretimin güvenilirliğini arttırmak amacıyla yabancıların görüşlerinden hareket ederek yabancıların bakış açılarını yansıtan kaynakları kullanarak Kurucumuz hakkında objektif bir bakış açısını sınıf ortamına getirmem gerektiğini fark ettim.

Tüm zamanların en büyük lideri olan Atatürk, ülkesine birçok reform getirdi ki İngilizce’ye William Campbell tarafından çevrilen İspanyol yazar Jorge Blanco’nun Atatürk ile ilgili olan bu kitabının tümünü kullanmak yerine ilk aşamada tek bir yönüyle Atatürk’ün başarısı üzerine yoğunlaşmamın dersi karmaşıklıktan kurtaracğına inandım. Ancak burada sorun büyük devlet adamı ve büyük asker Mustafa Kemal Atatürk’ü hangi yönüyşe ele alacaktım. Yaptığım listede yaptıklarını bazı genel başlıklar altında toplamıştım. Hepsini kendileriyle paylaştım.

Bunlar sırasıyla;

Yunanlıları topraklarımızdan atarak Kurtuluş Savaşını büyük zaferle taçlandırması, Topraklarımızı yabancı işgalinden kurtarması,
Cumhuriyeti kurması
Osmanlı hanedanlığına son verilmesi
Halifeliğin kaldırılması
Kapitulasyonlara son verilmesi
Lozan anlaşmasının imzalanması
Kıyafet inkılabı
Şapka inkılabı
Gregoryen takviminin kabulu
Arap harfleri yerine Latin alfabesinin kabulu
Kadınlara haklarının verilmesi
Poligaminin yasaklanması
Medeni kanunun çıkarılması

Ancak bugün sahip olduğum konumumun her bakımdan Mustafa Kemal Atatürk’ün engin öngörüsü ve Türk kadınınına verdiği üstün değer sayesinde olduğu inancım ve o dönem DAÜ-KAEM başkanı olmam nedeniyle Türk Kadınları üzerine yoğunlaşmanın uygun olduğunu düşündüm. Bu yüzden de yukarıda da bahsettiğim gibi yabancı kaynakları kullanma yolunu tercih ettim. Villalta, Türklerin göç ettikleri Orta Asyadaki Türk kadınlarının durumlarından bahsetmiştir.

Türklerin Tarihinin Orta Asya’dan başladığı, ve göç sırasında kadınlar kocalarının yanında her zaman güçlü bir konumda göründükleri Villalta’nın kitabında bahsedilmektedir. Ece/Hatun olarak hükümranlık süren ve ordularına liderlik yapanlar da vardı. Yedinci yüzyıldan kalma Orhon bölgesi Türk kitabelerinde, bunun şu sözcükleri okumak mümkündür:“devletini bilendir, Kraliçe.” Türk kadınları tarafından sahip olunan eşitliğin ve makamın biçok kanıtı mevcuttur; Hakanların veya Kralların eski fermanlarında genellikle “hakan ve onun eşi emreder.” maddesi vardı.

Böylece, Türk kadınlarının bağımsızlığı aslında “ Türk kadınlarına verilen özgürlük ve doğruluk Türk kökenlerinin gerçek kökenine bir geri dönüş anlamına gelmez.” demekti. Yazar “ Kadınların özgürlüğü Mustafa Kemal’in en zeki insancıl zaferlerinden biridir.” dediğinde yazar haklı değil midir?

Atatürk’ün reformlarını sınıfta anlatırken, öğrenciler kendi ülkelerinde kadınların şimdiki Türk kadınlarının konumlarına ulaşamadıklarını esefle belirtmişler ve böylece Atatürk’ün Türk kadınlarına özgürlüklerini sağlaması, onlara dünyadaki pekçok çağdaş dediğimiz ülkeden daha önce hakklar vermesi sınıftaki neredeyse herkes için en önemli konulardan biri olmuştur. İstiklal Savaşı süresince kendi çıkarlarını düşünmeyen kadınlarımızın yaptıkları hakkında görüşümü Villalta’dan bir alıntı ile desteklemek yerinde olacaktır

“Kurtuluş Savaşı boyunca, Anadolu kadınları erkeklerle beraber bir kez daha benzer çalışanlar oldular, eski zamalarda olduğu gibi toprakta çalıştılar, hastanelerde çalıştılar ve cephane taşıdılar. Cepheye giden yollarda kağnının gıcırtısı, özgürlüğün kutsal sesi, küçük çocuklarına da bakmayı ihmal etmeyen korkusuz köy kadınlarının sesiyle karışıyordu.

Mustafa Kemal Türk ulusunu zafere götüren yolda Türk kadınlarının katkılarını unutmadı ve sonuç olarak:

“Ölümünden önce kadınların yurt severliğini ve gücünü kanıtlayan kadınların özgürlüğü reform planlarının arasında özel bir yer almıştı.. Savaş devam ederken böyle bir plan karşıt mücadeleyi destekleyebileceği için meseleyi büyütmedi. Şubat 1923’te, toplumun birbirinden ayrılmaz iki taraftan oluştuğu ve eğer onlardan biri geri kalmış olursa, toplum ve ülke zayıf düşmüş olacağı için, gelişme sürecinde yer almak için iki tarafın gerekliliğinden İzmir’de yaptığı konuşmada bahseder. “Kadınların asıl görevi anneliktir,” der ancak. “Şunu hatırlayalım ki bize ilk eğitimimizi veren ve bunun önemini gerçek değerlerde bize fark ettiren annelerimizdir. Kadınlar bütün bilimleri öğrenmiş olacak ve erkeklerin bilgi düzeyine ulaşmış olacaklar. Kadınlar, erkeklerle beraber ilerleyecekler ve onlarla birlikte çalışacaklar. Cahillik ülkemizde genelde vardır ve sadece kadınları etkilememekte, erkekler de etkilenmektedirler. Sonuç olarak, annelerimize şunu söylemek gerekirse, eğer onların görevi bizi mükemmel varlıklar olarak yetiştirmekse, yapabildikleri kadar görevlerini başardılar, fakat artık farklı bir yolda ve farklı değerlerle yetiştirilen ve zihniyetlerle desteklenen erkeklere ihtiyacımız olacak. Bu zihniyetle donanmış erkeklerimizi yetiştirecekolan da yine annelerimizdir.

Bu konuşma, Gazi’nin kadınları desteklediği mücadelesinin başlangıcını gösterir; şimdi insanların kafasından kadınlar hakkındaki olumsuz fikirleri ortadan kaldırmak için seferber olmuştur.. Ağustos 1924’te, “Uygarlıktan bahsederken şunu söylemeyelim ki aile yaşamı gelişimin temeli ve gücün kaynağıdır.” dee. Bozulmuş bir aile yaşamı sosyal, ekonomik ve politik zayıflığa neden olmaktadır. Kendine has kurallara sahip olan aileyi oluşturan erkek ve kadın öğeleri, ailede görevlerini yerine getirmek için uygun konumdadırlar.

Türk kadınları modern hayatı kabullenmekte erkelerden daha istekli görünüyorlardı; üzerlerindeki boyunduruktan kurtulmak için bunun yasallaşmasını dahi beklemediler. Tüm gücüyle yenilikçi Başkan tarafından desteklenen ve korunacak olan Türk kadınlarının cesaretini engellemeye kimse cesaret edemeyeceği için yaşamın yeni dallarına mutlulukla başladılar; binlerce kadın çeşitli şirketlere ve fabrikalara başvuru yaptılar, okullarda her bölüme girdiler. Medeni Kanun 1926’da kabul edildiğinde, kadınlar evlerinde ve dışarıda yasanın kendilerini koruduğunu hissettiler. Bu yasanın yürürlüğe girmesiyle kadınların toplum hayatında nasıl ulvi bir öneme sahip oldukları bir kez daha perçinlenmiş olur.

5 yıllık gözlem sürecinden sonra, Gazi ve ülke artık kadınların Büyük Millet Meclisine girmelerine imkan yaratılması gerektiği görüşünü paylaşıyordu. Onlara bu yüzden seçme ve seçilme hakkı verildi ve 1936’da 20 bayan üye, kendi seçim bölgelerinin değil tüm kadınların temsilcisi olarak Parlamentoda yerlerini aldılar.

Öğrencilerimden Büyük Önder ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Türk Ulusu tarafından başarılan her şeyi, öğrencilerin gerçekten kavradıklarından emin olduktan sonra, kendi ülkelerinin liderleriyle bazı karşılaştırmalar yapmalarını ve onların görüşlerini düşünüp yazmalarını istedim.

Dönem projesinde ya Atatürk ile kendi liderlerini karşılaştırarak yorumlar yazmalarını ya da dersin önemli bir bölümünü oluşturan ve hayatta kalmak için Kıbrıs Türkleri tarafından verilen mücadele ile ilgili yorumlarını yazmalarını istedim. Bu yazı “yabancıların gözünde Mustafa Kemal Atatürk’ü” içerdiği için, öğrencilerim tarafından sunulan görüşleri sizlerle paylaşacağım. Örneğin Nijerya’dan Abdullahi Ibrahim Abdu şunları yazmıştır.

“Türklerin babası olarak da bilinen Mustafa Kemal Atatürk, büyük bir önder, dahi ve kendini ülkesine adamış bir büyük adamdı. Bir yabancı olarak benim düşüncem, Mustafa Kemal’i akıllı, dürüst ve şanslı bir adam ve ulusu için son nefesini vermeye gönüllü ve ulusunu seven bir adam olarak görüyorum.”

“Mustafa Kemal’i zeka ve dürüstlüğün sembolu bir insan olarak görüyorum. Çünkü 1993-1996’dan beri Ordu’nun lideri olan Nijerya’nın bir önceki lideri General Sadi ile karşılaştırıldığında devletin başkanı olarak zamanında aldığı mantıklı ve cesur kararlardan dolayı dürüst ve akıllı büyük bir adamdı. O da Mustafa Kemal gibi, yabancıların işgallerine karşı nasıl mücadele edeceğini oldukça zor koşullarda toplanan gizli toplnatılarda alınan kararları hayata geçirmiştir.

Ayrıca O’nu şanslı bir adam olarak görüyorum, eğer şanslı bir adam olmasaydı, sivil hayatı olduğu kadar askeri hayatı boyunca savaştığı savaşların ve aldığı kararların ve rütbelerin hepsinde ya da birçoğunda başarılı olamazdi, örneğin, Mustafa Kemal’i güçlendirmeye teşvik eden 1911-1912’de İtalyanlara karşı Libya’da mücadele ettiği savaş. Düşmanları tarafından asla yenilemeyen, birçok yeri ve şehri istila eden ve mücadele eden Dr Shehu Shagari de nasıl Ataturk Türklerin lidersi ies o da Nijerya’nın liderlerinden biri.

Son olarak, Mustafa Kemal’i laikliğe verdiği önem, sosyal hayata ve reformları ve değişikliği seven biri olarak görüyorum. Bunun nedeni de batı medeniyetlerini örnek olarak alıp ulaşılacak hedef göstermesi ve Latin alfabesinin Kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bunlara ek olarak , sultanlığın otoritesini destekleyen Halifeliği kaldırdığı, diğer bütün İslam kuruluşlarını, İslami giyiniş kurallarını, takvim ve bazı İslami kuralları değiştirdiği için. Ancak ülkelerini çok sevmelerine ve İngilizler tarafından sömürülmelerine rağmen Batı kültürünü almaya ve geleneklerini değiştirmeye hiç kalkışmayan Nijerya liderleri olan General İbrahim Babangida, Alhaji Tafabalewa ve diğerleri de Atatürk gibi modern bir ülkeye sahip olmak istiyordu.”

Uluslararası İlişkiler Bölümünden Nijeryalı bir öğrenci olan Ojewuyi Sodienye Rasaq, projesinde şunları yazdı.

Bir yabancı olarak benim gözümde, buraya okumaya gelip ve Türklerle yakın ilişki kuran biri olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü sonuna kadar rüyalarının peşinden giden, merhamet, azim ve kararlılık gösteren vasıflara sahip olduğu kadar fedakar, cesur ve ideallerine odaklanmış bir lider olarak görüyorum. Böyle hissetmemin nedeni onun onurlandırılış şeklinin dışında çok büyük ve göze çarpan başarılarını kitaplarda ve derslerde inceledim. Onun önemini tanımlarken aslında kelimeler benim için yetersiz kalıyor ancak tüm dallarda Mustafa Kemal Atatürk’ün bir dahi olduğunu söyleyebilirim.

Ülkem Nijerya’da 3 yıl süreyle karşıt bir gruba liderlik etmesine rağmen 10 yıl cezaevinde mahkum edilen 1950’lerin sonlarında İngiltere’ye karşı Nijeryanın bağımsızlığına liderlik eden ve güçlü bir karşı diren,ş sergilediği için ülkem Nijerya’nın ünlü Başkanı olan Obafemi Awolowo ile onu karşılaştırmak isterim. Nijerya’nın bağımsızlığa doğru giden yolu içeren yayımları olan bir yazar da olan Awolowo, 1951-1954 yılları arasında İş Yönetimi ve Yerel Yönetimler Başkanı idi. Nijerya Anayasası üzerine yazdığı düşüncelerini cezaevindeyken yazdığı ve Nijeryadaki çıkmazın tek çözümü olarak Konfederal yasayı savunduğu kitabında dile getirmiştir. . Yukarideki karşılaştırmalarla her iki lider ülkeleri için başarılıydılar, kişisel görüşüm ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün liderlik özellikleri ölmüş veya yaşayan liderlerle karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü niteliklere sahip bir liderdir.

Mustafa Kemal zeki, mantıklı ve yetenekli bir adamdı, çünkü komutasındaki insanları desteklemiş ve halkını esareten kurtarmış. Topraklarını işgalden, dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarırken kadınlara haklarını kazandırmış ve yaptıkları ile hep halkını düşünerek yaşamış Dil, medeniyet gelişimi olarak ilerler, çünkü yeni fikirler, dildeki yeni kelimelerin ve terimlerin başlamasını gerektirmektedir. Benim ülkemin Lideri de, Atatürk’ün kendi dönemindeki gibi kendi yöntemi geliştirmiştir. Çünkü Nijerya bağımsızlığını kazanmadan önce, Atatürk öncesi Türkiye’nin durumundaydık.”.

Son zamanlarda Afrika’nın dehası olarak anılan büyük liderimiz General Abubakar Tafawa Balewa sayesinde bağımsız olduğumuzda, ülkemde beyaz insanların kontrolü altında kölelik vardı, ve diğer büyük olan Sardauna düşmanları durdurmak ve Nijeryalı insanların kendi haklarına sahip olmak için çaba sarf etti. Atatürk diye hitap edilen General Mustafa Kemal, genişlemeye dayalı olmayan ancak milli sınırlara dayalı politikası; ve bir politik sistemin temeline dayanan yurt politikası onu ayakta tuttu. Bizim liderimiz de erkekler gibi kadınlara eşit haklar verilmemesi konusunda konuşurlarken onların geride kalmaması için onları korudu ve onlar için mücadele verdi, General Mustafa Kemal gibi onlara birçok alanda yardım etti.
Atatürk’ün kendisinin de vurguladığı gibi politikası “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesine dayanır. Sözü edilen ilkelerin çerçevesinde Atatürk reformları tanıttı: Ulusal tarihi geçmişin fark edilmesi, ülkeyi ve insanlarını sevme, ulusal dilin kavramı, bağımsızlığın ve özgürlüğünü sevme, hakimiyetin kayıtsız şartsız ulusun olması, çağdaş uygarlık seviyesinin ötesinden ileriye gitme yönündeki isteği, ulusal kültürü geliştirmek için isteği, Türk insanlarındaki güven duygusu, özgürlük ve birliğin birleşimi, ordunun, eğitim kurumlarının ve dinin politikadan ayrılma ilkesi. Kalbimize ülke sevgisini getiren ülkemdeki lider gibi, ulusal dilin kavramı, Nijeryalı insanlardaki güven duygusu, bağımsızlıktaki ve birlikteki güven Nijeryanın liderinin bize kazandırdıkları arasındadır

Arnavutluktan gelen öğrencimiz Evisi Kopliku, bir yabancının gözüyle Atatürk’ün önemini şu sözlerle dile getirmiştir. “Bugün hala Türkiye hakkında konuşurken akla ilk gelen kişi, Atatürk ve onun Türkiye’ye katkılarıdır. Onun bütün kararları, halkı uygarlaştırmak ve eğitmeyi amaçlıyordu. Mustafa Kemal’e göre, medeniyet, özgürlüğü belirtiyor ve özgürlük, mutluluğu getiriyor. Atatürk, politik, sosyal ve dini baskının olmadığı, herkesin istediği dini seçmekte özgür olduğu, ülke için sevginin temel olduğu ve bağnazlığın ortadan kalktığı bir ülke oluşturmaya çalıştı. Anladığım kadarıyla Mustafa Kemal, birkaç yıl içinde yapılması yüzyıllar süren bir yöntemle Türkiye’yi değiştirdi. Onun bağımsızlık ve özgürlük için olan güçlü duygusu, onun bütün amaçlarına ulaşmasına sağladı.

Atatürk’e göre, “ Bağımsız olmayan bir ülke ölmeye ya da yok olmaya mahkumdur.” Bundan başka, O, Türk Ulusunun “İstanbul’un hasta adamı” olduğunu hiç kabul etmedi.
“İstanbulun hasta adamı Türk Ulusu değildir. Bu, ulusun canlılığıdır. Zayıf olan, ulusumuza bağlı ve onu çökertmeye iten Osmanlı İmparatorluğudur.” derdi. Atatürk, dış siyasetin ülkenin iç örgütlenmesiyle yakından ilgili olduğunun farkında idi. Onun dış siyasetle ilgili felsefesi: “Yurtta barış, dünyada barış.” Tan kaynaklanıyordu.

Atatürk’ün Arnavutluk ülkesine büyük bir sevgisi vardı. Sosyal-kültürel liderliği süresince, Mustafa Kemal Arnavutluk’a olan sempatisini birçok olayda ve durumda göstermiştir. Her iki ülke de, Arnavutluk ve Türk milletleri, Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinden sonra, Türk Sultanlarının rejiminden çektikleri için, iyi bir ilişki oluşturdular. Ülkemdeki liderlerle Mustafa Kemal’i karşılaştırdığımda aklıma ilk gelenler Enver Hoca ve Sali Berisha’dır.

1908 de doğan Enver Hoca birçok savaşa katılmasına ve düşmana karşı mücadele etmesine, ülkeye olan katkılarına rağmen Arnavutluk’un lideri olduğunda Atatürk’ünkilerden tamamen farklı reformlara girişti. 1944’te Arnavutluk yabancı işgalden kurtulduğunda, Hoxha hükümetin geçici başkanı oldu ve tarımsal ve sosyal reformlar ve sanayileşme progtamı oluşturdu. Komunist bir durum yarattı. Reformların işsizliği azaltması gibi bazı avantajları vardı, çünkü devlet herkese iş buldu ve gelir açısından insanlar arasında eşitlik vardı, çünkü herkes aynı maaşı alırdı. Fakat bu aynı zamanda kötüydü, çünkü bir doktora, bir kasaba aynı maaş ödenmezdi. Bunun dışında, katı ve sert kuralları getiren ve ülkeyi dünyadan ayıran Hoxha’nın rejimi Stalin rejimi gibi izolasyona yöneltti. Bu, uygarlığı yavaşlatıyordu, çünkü insanlar dış dünyada neler olduğu ve teknolojinin nasıl geliştiği konusunda birşey bilmiyordu. Ancak Hoxha 1985 Nisana kadar, ölene kadar, gücünü korudu.

Sali Berisha Mustafa Kemal’den sonra gelir, çünkü o, Arnavutluk’a demokrasiyi getiren ve demokrasinin ilk başkanı olandı. Sali Berisha 1944’te doğdu ve 1992’den 1997’ye kadar Arnavutluk’un başkanıydı. 1990’da Arnavutluk Demokratik Partisi’nin kurucu bir üyesi oldu. 0cak 1991’de partinin başkanı olarak ilan edildi. Mart 1992’de Berisha, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana Arnavutluk’un Komünist olmayan başkanı olarak seçildi. Berisha’nın siyasal politik programı demokratik çoğunluğu ve piyasa ekonomisine doğru değişiklik için bir manda içeriyordu. Avrupa’da fakir ülkelerden birinin başkanı olarak, Berisha yabancı yatırımı çeken bir yasa tanıttı. Birçok ülkeyle beraber bazı yanlış ilişkiler kurmaya çalıştı. Liderliği süresince, Arnavutluk daha çok uygarlaşmaya başladı. Berisha ve ondan sonra gelen diğerleri Batı Uygarlığına ve onların Avrupa modellerine göre bir ülke yaratmaya çalıştılar.”

Nijerya’dan Nuradeen Nuhu Yashe için, “Mustafa Kemal ulusal bağımsızlık için askeri bir mücadeleye rehberlik eden ordu komutanıydı. Zafer, Türkiye’nin egemenliğinin oluşturulmasıyla sonuçlandı, geleneksel politik, ekonomik ve sosyal sistemin olduğu Türkiye’de büyük lider hızlı modernleşmeyi sağladı. Halkın %98’in Müslüman olduğu Türkiye’de Büyük Lider Mustafa Kemal modernleşmenin çözümünün ancak laik bir yapı oluşturulumasıyla mümkün olduğuna karar verdi. Atatürk, demokrasi ve bağımsızlık ilkeleriyle başlayan siyasal gelişmeye odaklandı. Bu, Türkiye’nin oluşumunun onaylanmasına öncülük ediyordu. Büyük Lider Kemal Atatürk siyasal katılımın çağdaş şekliyle politik sistemi de oluşturdu. Bu politik sistem, Atatürk’ün büyük çabalarıyla gelişmiş Türkiye’ye bir araç oldu.”

“Büyük lider, Türkiye’yi modernleştiren ve bunu geleneksel Müslüman dünyasından ayıran ulusal siyasetin üç önemli durumu beraberinde getiren diğer uygulamayı yapmak için mücadelelere de devam etti. Bu olmadan, Türkiye gelişme açısından modern dünyada geri kalmış olacaktı. Büyük lider, günlük hayatta dini kıyafetlerin giyilmesini yasaklayan reformları kabul ettirirken dini okulların kaldırıldığını, ibadet için cami mescit hariç dini yerlerin kapatıldığınıda halka duyurmuştu. Mustafa Kemal’in reformları kadınlara sağlana haklardan harf ve kıyafet inkılaplarına kadar uzanmaktadır. Bunları tek tek sıralamak uzun zayfalar alır. Sadece Türk insanı değil, yabancılar olarak bizler de büyük lideri selamlıyor ve saygı duyuyoruz. Başarılarına göre o, sıradan bir insan değildir. Bugünün politikacıları ise ülkenin başarıları ya da ülkenin insanları için değil, kendileri için kavga ediyorlar.”

Nijerya uyruklu öğrencim Nuradeen Nuhu Yashe, Bir yabancı olarak onu ülkemin liderleriyle bağdaştırmam gerekirse, bu çok zor olurdu, çünkü dürüst olmak gerekirse, bazı liderlerin kişisel ilgileri için yaptıklarından dolayı, onların birçoğu büyük lider Mustafa Kemal’in özelliklerine sahip değildi, yani kişisel olmayan, ulusal görüş için hareket eden büyük liderle karşılaştırılamaz. Fakat ülkemde büyük liderle aynı grupta olabilecek birkaç lider var, aslında ama tam onun gibi değil. Ona Küçük Atatürk olarak hitap edebiliriz. Bu kişi Abubakar Tabawa Balewa yönetimindeki Alhaji Cumhuriyeti’nin Nijeryadaki başbakanıydı.O, Ekim 1960’ta, Nijerya’nın bağımsızlığı için mücadele eden insanlar arasındaydı. Ülkesi için birçok şey yaptı, ona küçük Atatürk adını verdim . Onların hepsi mükemmel bir yerde huzurludurlar. Ve, onları her zaman hatırlamaya devam edeceğiz.”

Öğrencilerin yazdıklarından, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Prof.Hikmet Özdemir’in Atatürk’ün Liderilik Sırları aslı kitabında belirttiği Liderlik vasıflarını taşıdığını gözlemledikleri anlaşılmaktadır. Özdemir kitabında:

“Görkemli benliğe sahip liderler iki genel kategoriye ayrılabilirler. Bunlardan biri, kendi görkemli benliğinin tutarlılığını diğerlerini kendi gözünde değersiz kılmak ve böylece kendini üstün hissetmek suretiyle sağlamaya çalışan yıkıcı liderdir. Yıkıcı görkemli lider dikkate değer düzeyde bir tehlike oluşturur….”

“Diğer görkemli lider tipi onarıcı tipidir ve Atatürk bu kategorinin temsilcisidir. Onarıcı lider, kendi ‘değerli’ taraftarlarının hayranlığını kazanmak ister ve olabildiğince yüksek düzeyde etkileyici bir destek kazanabilmek için onları yüceltmeye girişir. Taraftarlar (örneğin Atatürk için Türkiye) ülküleştirilirler; böylece bunların zihinsel tasarımları (representations) liderin görkemli benliğiyle iç içe geçer ve onun ruhsal dünyasını daha tutarlı kılar.

“… Atatürk, kendisiyle halkı arasındaki büyük ‘uyuşma’ nedeniyle onarıcı lider konumunu devam ettirmiştir. Söz konusu ‘uyuşma’ ona kendi görkemli benliğine sıkı sıkıya sarılma olanağı vermiş, Türk halkının onu olağanüstü bir insan olarak algılamasını sağlamıştır…. onun imgesi hala Türkiye’de ulusal birliği besleyen bir öğe olarak kullanılmaktadır.”

Liderlik özel vasıflar gerektien bir meziyettir. Görülüyorki yabancılar da büyük asker, büyük devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıdıktan sonra Türk İnkilap Tarihi dersine karşı sergiledikleri olumsuz tavırlarını olumluya çevirmişler ve katkı koyarak kendi devlet adamları ile karşılaştırma fırsatını belki de ilk defa yakalama fırsatı bulmuşlardı.

REFERANSLAR:

Özdemir, Hikmet, (2006) Atatürk’ün Liderlik Sırları, Remzi Kitabevi, 4. baskı
Villalta, Jorge Blanco (1991) Atatürk, çev. William Campbell, Türk Tarih Kurumu, XVI.cilt, sayfa 367-371, Ankara.

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : ROCKEFELLER Atatürk Hakkında Ne Dedi ??


VİDEO LİNK :

SPOR DOSYASI : Atatürk’ün Spora ve Sporculara Bakışı


Atatrk’n Spora ve Sporculara Bak.pdf

BİR DÜNYA DAHİSİ VE DEVLET ADAMI /// Atatürk Kısa Ömründe Neler Yapmadı ?


9253-1

Yazan: Paul B. HENZE**

Ceviri: Doc. Dr. Gul Celkan

Tarihe mal olmuş kişiler, yani büyük devlet adamları genellikle başarılarıyla anılırlar. Mustafa Kemal’inde başarıları sayılamayacak kadar çoktur. Onun en büyük eseri demokratik ve ekonomik dinamizmin en güzel örneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti 75.yılını kutlamaktadır. Her ne-kadar onu kaybedeli 60 yıldan fazla olmuşsa da, Türk ulusu onu her zaman saygıyla hatırlayacak ve yolundan yürümeye devam edecektir. 2O.yüzyılda yaşamış başka hiçbir liderin başarıları bu denli unutulmaz olamamıştır. Pek çoğu halklarını sürükledikleri felaketlerden dolayı nefretle anılmaktadır: Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Horthy, Nasser, Nkrumah, Toure, Peron, Franco, Castro en bariz örneklerdir.

Amerikalı ve Avrupalı hayranları tarafından, sanki birer aziz gibi tapılıp yükseklere çıkarılan bu kişiler daha sonra hem kendi ülkelerinde hem de yurt dışında akıl almaz vahşet örnekleri göstermişler ve hem kendi ülkelerinin insanlarına hem de başkalarına yaptıkları kötülük büyük olmakla kalmamış ve etkileri çok uzun sürmüştür. Atatürk çağdaşlarının içine düştüğü bu tuzaklara düşmemiştir.

Aşırı Milliyetçilik

Atatürk bir zamanlar dünyaya hakim olan bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmış ve halkının Türk olarak tanınmaktan gurur duymasını sağlamıştır. Geçmişlerinin bilincinde olarak yaşamalarını ve mükemmel bir istikbalin onları beklediğine inanmalarını sağlayabilmiştir. Ancak Atatürk’ün dikkat ettiği nokta her iki dünya savaşları sırasında Doğu Avrupa’yı etkisi altına alan ve birbirlerinden nefret ettiren baskı yöntemi uygulayan 20. Yüzyılın ilk yarısında ki milliyetçilik hareketlerinden kaçınmıştır. Atatürk’ün tasvip etmediği milliyetçilik Balkanları ve de Arap dünyasını kasıp kavurmuştur. Bugün de katliamlara yol açarak varlığını sürdürmektedir. Atatürk ise Türk gençliğine komşularından nefret etmelerini öğretmemiştir. Atatürk her çeşit aşırılığa karşı koymuş ve yabancı ülkelerde maceralara atılmak isteyenleri bu isteklerinden vazgeçilmiştir. Türk ulusuna 1923 Lozan Anlaşması ile çizilmiş olan hudutlar dahilinde kalan topraklarda mutlu bir hayat sürmelerini telkin etmiş ve başka yerlerde bunu aramamalarını öğütlemiştir.

Saltanatın Yenilenmesi

Atatürk Osmanlı İmparatorluğunu yeniden diriltmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. İmparatorluğun sahip olduğu doğudaki, batıda ki, güneydeki topraklara hiç bir zaman göz dikmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlarda, Orta Asya da veya Kafkaslarda yaşayan Türkleri temsil etmediğini söylemiştir. Atatürk Türklerin sahip olduğu toprakları ekip biçmeleri mamur hale getirmeleri gerektiği inancını taşımaktaydı. Dönemin Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos ile anlaşıp uluslararası gözlemcilerin denetiminde nüfus mübadelesini gerçekleştirmiştir. Musul ve Hatay konularında alınan uluslararası kararlara saygı duymuş ve Kabul etmiştir. Halbuki aynı dönemde Mussolini yeni bir Roma İmparatorluğu kurmaya çalışıyor ve Etyopya’ya çok kötü davranıyordu. Atatürk emperyalizm gibi yanlış uygulamalara sapmamış ve milletini bu gibi hatalı maceralar uğruna peşinden sürüklememiştir. Atatürk, Hitler’in ırkçılığından ve Semitizm karşıtlığından nefret ediyordu. Onun Türk gençliğine hitabesinde söylediği çalışkanlık, gururlu ve kendinden emin olma gibi vasıflar ırkçı anlamda kibirli olmak demek değildi.

Ütopik Ekonomi

Yeni ve genç Türkiye gelişirken ve modernleşirken çok az dış yardım almıştır. 1920′lerde 30′Iarda ne Dünya Bankası, ne IMF, ne UNDP ne de maddî katkı sağlayacak başka bir uluslararası kuruluş vardı. Gelişmiş ülkelerin maddî katkı sağlamaya yönelik ekonomik programları yoktu. Atatürk Türkiyesi kendi yağıyla kavrulmaya mecburdu. Atatürk devlet sistemine başvurmaktan başka bir şey yapamazdı. Devlet iktisadî kuruluşların öncülüğünü yapmış, ancak bunları en ideal çözüm olarak göstermemiş veya bunların kalıcılığını haklı gösterecek bir dogma geliştirmemiştir. Sosyalizm, anonim şirketçilik veya bunlar gibi dönemin moda olan ekonomik doktrinleri onun ilgisini çekmemişti. Sovyetler Birliği’nden biraz maddî katkı almış ancak Sovyet sistemini taklit onu sıkmıştır. Özel girişimcilik Atatürk’ün zamanında yayılmaya başlamış ve ülkenin gayri safı hasılasının yarısı Atatürk’ün yaşamının son yıllarında özel sektörden gelmekteydi. Türkiye bu gün sahip olduğu zenginlikleri o günlere borçludur.

Şiddet

Lenin ve takımı iktidarı ele geçirir geçirmez şiddeti siyasî yöntem haline getirmiştir. Daha az komünizm taraftarı liderler onu taklit etmişlerse de Stalin’in daha sonra da Mao Zedong ve Pol Pot’un uyguladığı şiddet aşırılığa kaçmıştır. Hitler şiddeti kendi toplumuna ve daha sonra da ele geçirdiği ülke topraklarını idare etmek için bir vasıta olarak kullanmıştı. Her ne kadar şiddet miras aldığı toplumda varolan bir olgu olsa da Atatürk bundan kesinlikle kaçınmış ve sınıf kavgalarının çıkmasına meydan vermemiştir. Ne toplu tutuklamalar yapmış, ne toplama kampları kurmuş ne de köylüleri topluca köylere sürüklemiştir. İnsanlar Atatürk Türkiye’sinden kaçmamışlardır. Aksine Hitler’den kaçan Yahudiler gibi Komünizmden kaçan mülteciler de Türkiye’ye sığınmışlardır. Atatürk muhalifleri idam ettirmemiştir. Çok nadir durumlarda, ki bu isyan veya vatana ihanet şeklinde tezahür ederdi, en ağır cezaî müeyyideleri uygulatmıştır. Hukuka karşı saygılı olmuş ve vatandaşların kanunlar karşısında eşit olduğunu kabul etmiştir. Türk hayatına getirdiği yenilik hareketlerini güç kullanmak yerine örneklemelerle ikna yoluna gitmiştir. Kuralcıydı ancak uyguladığı metodlarında sabırlıydı. Reformlarının gerçek anlamda kabulü ve hayatın bir parçası olması kendisinden sonra gelen nesiller sayesinde olmuştur.

Şanlı Ordu

Atatürk askerî dehasıyla büyük başarılara imza atmış bir lider olsa da orduyu toplumun üzerinde tutmamıştır, yükseklere çıkartmamıştır. Cumhurbaşkanı seçilince üniformasını çıkartmış ve sivil görevlere gelen tüm askerlerin de aynı tutum ve davranış içinde olmalarını istemiştir. 20. yüzyılda alışılagelmiş olan askerî devlet otoritesi onun kurduğu hükümette mevcut değildi. Atatürk Türkiye’sinde askerin imtiyazı yoktu ama sorumluluğu çok fazlaydı. Onlara öğretilen kendilerini ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması için gereken fedakarlık ve bağlılık timsali olmalarıydı. Onlar Cumhuriyetin bekçileriydiler, ve ancak cumhuriyet tehlikeye düşerse harekete geçmeleri konusunda bilinçlendirilmişlerdi. Huzur ve sükûnu sağladıktan sonra da sessizce kenara çekilmeyi de biliyorlardı.

Liderlik ve Güç

Atatürk, yeni bir doktrin kuruyor olma iddiasında da hiçbir zaman bulunmamıştır. Türkiye Cumhuriyetini çağdaş anayasal sistemler çerçevesinde yapılandırmıştır. Avrupa hukuk sistemlerini Türk hukuk sistemine uyarlamaya çalışmış ve Türklerin medenî dünyanın hukuk sistemlerine doğru bir atılım yapmaları gereğini savunmuştur. İki defa iki partili sistem kurmaya çalışmış ancak ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ne Türkiye ne de kendisi henüz çok partili hayata alışık değildi. Ancak demokrasinin gelişebilmesi için kurumların gerektiğini biliyordu ve bunları oluşturma yolunda büyük çabalar sarf etti. Döneminin komünist ve faşist liderlerinin aksine, demokrasinin veya cumhuriyet hükümetinin yaptıklarının küçük düşürülmesine veya kötülenmesine hiçbir zaman meydan vermedi. Atatürk kendini enerji dolu bir yenilikçi olarak görmekteydi. Tarihin ve kaderin seçtiği bir ulu kişi olarak bilinmek, anılmak istemiyordu. Şehirlere kendisinin veya silâh arkadaşlarının isimlerinin verilmesini asla istemedi. 1930 Avrupa’sında liderler güçlerini arttırma politikası izlerlerken ve bu da dünyanın bazı bölgelerinde taklit edilirken, Atatürk temel inançlarından taviz vermemiştir. Hayata gözlerini yumduğu zaman arkasında bir miras bırakmıştı ve yeni nesiller bu mirası kuşaktan kuşağa taşıyacaklardı. Ve bu miras yıllardır geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir.

2O.yüzyıl devlet adamları içinde hakkında bu gibi şeyler yazılabilecek bir başkası yoktur. Atatürk yeni kurulacak milletlere de bir örnek oluşturmaktadır. Bazıları bunu yaptıklarını söylemektedir. Atatürk’ün yaptıklarını ve yapmadıklarını çok iyi incelemeliler ve kendi yollarını ona göre çizmelidirler. Atatürk yenik düşen ve tüm itibarını kaybetmiş bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmanın ve tüm öngördüğü reformların yapılabilmesi için en az iki veya üç kuşak geçmesi gerektiğinin de bilincindeydi. Cerbezeli sloganlardan ve ideolojik kestirmelerden hoşlanmazdı. Ne kendini ne de milletini asla aldatma yoluna gitmemiştir.

Dünyayı tüm dürüstlüğüyle karşısına almıştır. Günümüzde yeni kurulmakta olan devletlerin liderlerinin yaptığı gibi, hiçbir zaman dıştan gelen telkinlere, tavsiyelere kanmamıştır. Atatürk döneminde ne Uluslararası Af Örgütü, ne İnsan Hakları Mahkemesi, ne de demokratikleşme çığırtkanlığı yapan onlarca kuruluş yoktu. Olmuş olsalardı dahi Atatürk’ün onların etkisi altında kalacağı kuşkuludur. Bu kuruluşlar Atatürk’ün yapmayı başardığı işlerde pek etkin olamazlardı. Atatürk tarihine baktığımız zaman sadece bugünün liderlerine değil onlara yardım ettiklerini iddia eden kişilerin veya onları eleştiren kişilerin de almaları gereken pek çok ders olduğunu görmekteyiz.

** Paul B. Henze ABD”de RAND’ın Washington ofisinde görev yapmakta olan ve 30 yıllık meslek yaşamı boyunca aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede sefaretlerde büyükelçi olarak çalışmış bir diplomattır.

EKMELEDDİN İHSANOĞLU DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : İhsanoğlu’nun At atürk’e bakışı !


10489670_755215067870310_8810725203570671462_n

Tarihçi Sinan Meydan İhsanoğlu’nun Atatürk ve devrimlerine bakışını yazdı.

Yaklaşık 15 yıldır Atatürk üzerine çalışmalar yapan tarihçi Sinan Meydan, odatv’ye yazdığı yazıda Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bakışını yazdı.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 7′sinden 70′şine kadar İslam Birliği hayaline inanan bir osmanlıcı olduğunu anlatan Sinan Meydan İhsanoğlu’nun 71′inden sonra aniden Atatürkçü gösterilmesini eleştirerek, insan 70′inden sonra değişmez dedi.

İhsanoğlu’nun kitaplarından Atatürk ve Cumhuriyet’e bakışını anlatan Meydan’a göre İhsanoğlu kitaplarında Atatürk’ten sadece bir kere söz etmiş. Orada da Atatürk’ün hilafetçiliğinden bahsetmiş.

Yazısında İhsanoğlu’nu aday gösteren muhalefet partilerini de eleştiren Meydan, “İhsanoğlu’nu aday gösterenlerin Tayyip’ten kurtulmak istediklerinden emin değilim” dedi.

İşte Sinan Meydan’ın yazısı…

YANIT ASLINDA BELLİDİR

“Cumhuriyet Devrimi’ni eleştiren İhsanoğlu, Atatürk’e nasıl bakıyor?” sorusunun yanıtı aslında bellidir! Ancak ben yine de kendi yazıp söylediklerinden İhsanoğlu’nun Atatürk’e bakışını anlatmayı deneyeceğim:

Aslında iki Ekmeleddin İhsanoğlu var!

Birincisi: 7’sinden 70’ine kadarki İslamcı-Osmanlıcı İhsanoğlu: Bu ihsanoğlu baba Mehmet İhsan Efendi’nin rahle-i tedrisinden geçmiş, El-Ezher-Ekseter ekseninde yetişmiş, İslam ve Osmanlı bilim tarihi araştırmalarına kendini adamış, İslam birliği hayaline inan, Osmanlıcı bir İhsanoğlu!

İkincisi: 71’inde aniden değişip zoraki “Atatürkçü” olan İhsanoğlu: Bu İhsanoğlu, CHP-MHP çatı adayı olduktan sonra özellikle CHP tabanından gelen “Atatürkçü değil” eleştirilerini göğüslemek için siyaseten “Atatürkçü görünmek” zorunda kalan İhsanoğlu!

“İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” diyen atalarımız, “İnsan yetmiş birinde değişir?” de dememiş hani!

ATATÜRK’TEN BİR KERE SÖZ ETMİŞ

Gerçekten de Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP-MHP ortak cumhurbaşkanı adayı oluncaya kadar verdiği demeçlerde ve yazdığı kitaplarda Atatürk’ten neredeyse hiç söz etmemiş! Örneğin, özellikle “Beni tanımak için bakın” dediği “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı 413 sayfalık kitabında Atatürk’ün adı, “Mustafa Kemal” olarak sadece bir yerde bir kere geçiyor.[1] Orada da Atatürk’ün “askeri dehasından” ve “üstün liderlik özelliklerinden” falan değil güya Atatürk’ün “Hilafetçiliğinden” söz ediyor. Bir önceki yazımda ayrıntılarıyla anlattığım gibi İhsanoğlu, burada kendi Hilafetçi düşüncelerine meşruiyet kazandırabilmek için Nutuk’u çarpıtıp Atatürk’ü Hilafetçi ilan ediyor.

ATATÜRK’Ü KİTAP YAZARKEN UNUTMUŞ

İhsanoğlu, cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra verdiği her demecinde “Tarihi bir kişilik!” diye “yüceltmeye” çalıştığı Atatürk’ü, 413 sayfalık kitabını yazarken adeta unutmuş gibi! Kitabında dünden bugüne Halifeliği, İslam birliğini, İslam dünyasının sorunlarını ve çözüm yollarını anlatırken bir kere bile Atatürk aklına gelmemiş! Çünkü İhsanoğlu’nun fikir ikliminde 70 yıl boyunca Atatürk’ün pek bir yeri olmamış. Bu nedenle İhsanoğlu, önce İslam dünyasındaki ilk antiemperyalist mücadeleyi veren, Haçlı emperyalizmini Anadolu yaylasına gömen, sonra Müslümanların uzun yıllardır unuttukları (akıl+bilim=muasırlaşma) denklemini yeniden hayata geçirip tam bağımsız ve çağdaş bir ülke kuran, bu başarılarından dolayı bütün bir İslam dünyasının takdirini kazanan; Selahattin Eyyübi’yle, Şeyh Ahmet Sünüsi’yle yan yana resmedilen, Hindistan’dan Suriye’ye camilerde adına hutbeler okunan, “İslamın Son Savaşçısı” diye adına şiirler yazılan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet Devrimi’yle bütün sömürülen, geri kalmış mazlum/Müslüman milletlere bağımsızlık ve çağdaşlık modeli olduğu gerçeğini görmezden gelmiştir.

Bütün bir İslam dünyasının belli bir dönem Atatürk Türkiye’sini “model” ülke olarak gördüğünü bilmezden gelmiştir. Daha da önemlisi İhsanoğlu, bugün bir taraftan kan, ateş ve gözyaşı içinde kalan, diğer taraftan mezhep çatışmalarına sahne olan, terör yuvasına dönen ve daha da kötüsü hurafelerin/akılsızlığın bataklığına yuvarlanan İslam dünyasının tek kurtuluş yolunun, Atatürk’ün emperyalizme karşı “tam bağımsızlık”, geri kalmışlığa karşı “çağdaşlaşma” formülü olduğunun farkında değildir!

ZORAKİ ATATÜRKÇÜ

“Modern Türkiye ve Osmanlı Mirası” adlı makalesinin ve “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı kitabının satır aralarında Atatürk’ten söz etmeksizin Cumhuriyet Devrimi’ni eleştiren İhsanoğlu, çatı adayı olduktan sonra hakkındaki “Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı” iddialarının artması üzerine Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözere verdiği röportajda[2] Atatürk karşıtı olmadığını söylemek istemiş, ancak -bana soracak olursanız- başaramamıştır!

İhsanoğlu, “Atatürk karşıtı olmadığının” kanıtlamak için “Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında, hatta adında bizzat Atatürk yazılı kurullarda üstlendiğim görevlere baksınlar…” diyor. Ben de baktım. Baktım ve bakın en gördüm:

İhsanoğlu’nun görevler üstlendiği -adında Atatürk yazan- o kurum “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK)”dur. İhsanoğlu, o kurumun asil üyeliğini yapmış… Peki ama bu kuruma üye olması İhsanoğlu’nu gerçekten Atatürkçü yapar mı?

Her şeyden önce bu kurum (AKDTYK), Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun özerkliğinin -Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak- yok edilip devlete bağlanmalarıyla oluşan bir 12 Eylül kurumudur. 12 Eylül’ün “Kenanist Kemalistleri” Amerikancı-İslamcı ideolojiye uygun bir Atatürk kurgulamak için 2876 sayılı kanunla 17.8.1983’te bu kalabalık isimli AKDTYK’nu kurmuştur. Öyle ki, geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir Atatürk karşıtı olan Mümtazer Türköne’yi bile bu kuruma atamıştır. AKDTYK, bugün Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı Necip Fazıl’ın adına ödül dağıtan, Kurtuluş Savaşı’nın işbirlikçi padişahı Vahdettin’i anmak için sempozyum düzenleyen bir kurumdur[3]. “Adında Atatürk olan” bu kuruma üye olduğu için İhsanoğlu’na Atatürkçü diyecek kadar saf değiliz doğrusu!

Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra, “Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır. “ diyen İhsanoğlu, daha önce yazdığı kitabında/makalesinde Atatürk Devrimlerinden bazılarını alabildiğince eleştirdiğini unutmuş gibidir!

İhsanoğlu, “Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur.”diyor. Ancak Atatürk’ü, Washington ve Napolyon ile karşılaştırıp “Atatürk de onlar gibidir!” demek, ya Atatürk’ü bilmemek ya da bilip de bilmezden gelmektir! Çünkü ne Napolyon ne de Washington yarı bağımlı, geri kalmış, savaş yorgunu dağılan bir imparatorluktan önce bir kurtuluş savaşı, sonra bir uygarlık savaşıyla bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Bunu başaran sadece Atatürk’tür. Bu nedenle, Atatürk’ün Türkiye için taşıdığı anlam ve önem, Napolyon’un Fransa için, Washington’un Amerika için taşıdığı anlam önemden çok ama çok fazladır.

NE REDDELİM NE KUTSAYALIM

İhsanoğlu Atatürk’e bakışını, “Ne reddedelim ne kutsayalım!” diye özetliyor. “Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz.”

Bu yaklaşım tarzı ilk bakışta “makul, dengeli” bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak gerçek hiç de böyle değildir. İhsanoğlu’nun, “Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor.” cümlesi, “örtülü Atatürk karşıtlığının” en güzel yoludur. İhsanoğlu’nun dediği gibi “bir kesimin onu yargılayıp tamamen reddettiği” doğru, ancak başka bir kesimin “yarı Tanrı misali onu kutsadığı” kocaman bir masal! Bu ülkede hiçbir zaman hiç kimse Atatürk’ü “yarı Tanrı misali” kutsamamıştır. Örneğin hiç kimse Atatürk heykellerinin önüne geçip onlara tapınmamış, hiç kimse Anıtkabir’i türbe olarak görüp, çaput bağlamamış, Atatürk’ten yardım dilenmemiştir.

Bu ülkede Anıtkabir’e çaput bağlayan, Anıtkabir’e gidip “çocuğunun sınav kazanması için” Atatürk’ün ölüsünden yardım dilenen tek bir Allah’ın kulunu görmedik, ama türbelere, yatırlara gidip çaput bağlayıp ölülerden yardım dilenenleri; türbeleri, yatırları “yarı Tanrı misali kutsayanları” çok gördük… Gerçek şu ki, bu ülkeyi önce “kurtaran” sonra yeniden “kuran” Atatürk’e gereken saygıyı göstermenin ötesinde “Yarı Tanrı misali” onu kutsayan –aklı başında- bir Allah’ın kulu bile yoktur. “Tek yol gösterici akıl ve bilimdir” diyen, “Ölülerden medet ummak medeni bir heyeti içtimaiye için şindir” diyen Atatürk’ü “yarı Tanrı misali kutsayan” varsa o zaten Atatürk’ü hiç anlamamış demektir. 12 Eylül’ün “Kenanist Kemalistleri”nin çabalarıyla ortaya çıkan heykel-gardırop Atatürkçüleri bile Atatürk’ü “yarı Tanrı misali” kutsamamıştır. Üstelik Atatürk, kendini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören ve “yarı Tanrı misali kutsallık” atfedilen sultan/halife “şirk düzenini”, Saltanat Putunu yıkmıştır. Saltanat Putunu yıkan adamı/Atatürk’ü putlaştırmak abesle iştigaldir ve – 1930’larda birkaç aşırı yazardan başka- bu hiçbir zaman olmamıştır.

Bu ülkede “Atatürk’ü kutsamaktan” değil, kendi çirkinliklerini, yanlışlıklarını “Atatürk” adının arkasına gizlemekten, “Atatürk istismarından” söz edilebilir.

İhsanoğlu’nun seslendirdiği, “Atatürk’ün yarı Tanrı misali kutsandığı” iddiası Atatürk’e saldırmak isteyen Atatürk karşıtlarının yarattığı bir algıdır. Bu algı üzerinden bu ülkede yıllardır “örtülü Atatürk düşmanlığı” yapılmaktadır.

İhsanoğlu’nun,“Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz” cümlesi ise 2023’te Cumhuriyeti tasfiye etmeyi planlayanların sıkça kurduğu “Tarihimizle yüzleşelim!” cümlesini çağrıştırıyor. Bildiğiniz gibi bu cümleyi kuranlar eksik, yanlış bilgilerle sadece Cumhuriyet tarihinin Atatürklü ve İnönülü yıllarıyla yüzleşebiliyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan öncesi ve sonrası söz konusu olduğunda ne “yüzleşmeden” ne “objektiflikten” ne de “rasyonaliteden” söz eden yok…

KEMALİST OLMAK ZORDUR

Yüzüncü yıl 2023’te Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel önceliği olacaktır: Bunlardan biri laiklik, diğeri tam bağımsızlıktır. Sorulması gereken soru şudur: “İhsanoğlu, Türkiye’nin bu iki önceliğinden hangisine ne kadar sahip çıkabilir?”

ABD ve Suudi Arabistan etkisinde bir “kukla” örgütün/İKT genel sekreterliğini yapmış, Osmanlı hayranı, Cumhuriyet Devrimi’ne atadan dededen karşı, laikliği yeterince içselleştirememiş İhsanoğlu’nun önceliğinin “laiklik” ve “tam bağımsızlık” değil “Ilımlı İslam” ve “Yeni Osmanlıcılık” olduğu açıktır.

“Ne? O zaman Tayyip’e mi oy verelim? Tayyip mi tam bağımsızlığı laikliği savunacak?” diyenleri duyar gibiyim? Bu soruyu bana değil “bu İhsanoğlu”nu aday gösterenlere sorun lütfen!

Meseleyi “Tayyip’ten kurtulmaya” indirgemek de meseleyi anlamamaktır! Mesele bir kişiden/Tayyip’ten kurtulmak değildir; mesele 65 yıllık Karşı Devrim’den, bir zihniyetten kurtulmaktır. Ayrıca İhsanoğlu’nu aday gösterenlerin “Tayyip’ten kurtulmak istediklerine” de şüpheliyim!

Bir de “Tayyip’ten kurtulacağız” diye İhsanoğlu’na sarılanlar bana, Kurtuluş Savaşı başlarında “Yunan işgalinden kurtulmak için İngiliz veya Amerikan mandasına girelim!” diyen mandacıları hatırlatıyor! Dahası Yunan işgali karşısında ne yapacağını şaşıran ve Yunan işgalinden kurtulmak için İngilizlere sarılan Vahdettin’i çağrıştırıyor! Ancak Atatürk’ü Atatürk yapan hem Yunan işgaline hem de her türlü mandaya başkaldırmasıdır. O, sonunda “tam bağımsızlık” olmayan her türlü “ehven-i şer kurtuluş çaresine” hayır demiştir.

“İyi de nasıl kurtulacağız? Paramız yok, silahımız yok, ordumuz yok! Sen deli misin?” diyenlere verdiği yanıt çok kısadır: “Bulunur!” Nitekim Anadolu’ya geçmiş, Kuvayı Milleye-Müdafaa-i Hukuk örgütlenmeleri çerçevesinde verdiği olağanüstü mücadeleyle “tam bağımsızlığı” gerçekleştirmiştir. Bizim Atatürk’ten öğrendiğimiz, koşullar ne kadar kötü görünürse görünsün, “ehven-i şer kurtuluş çarelerine” hayır deyip kendi kurtuluş seçeneğini/ kendi kurtuluş çaresini yaratmaktır. Bu nedenle Kemalist olmak, Kemalistçe düşünmek zordur. Atatürk rozeti takmakla, Anıtkabir ziyaretiyle, sarı saçlım mavi gözlüm türküsüne duygulanmakla Kemalist olunmaz!

ATATÜRK’E HAKARET EDEN İĞRENÇ SİTE ÇABALARIMIZLA BİRAZ ÖNCE ERİŞİME KAPATILDI /// DESTEĞİN İZE CANDAN TEŞEKKÜRLER


Değerli Üyelerimiz;

Geçtiğimiz günlerde bir internet sitesinde ATA’mıza yönelik hakaretamiz içeriklerin bulunduğunu ve bu siteyi gerek Emniyet Bilişim Suçları Şubesi’ne gerekse Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet ettiğimizi duyurmuş hatta sizlerden de katılımınızı rica etmiştik.

Nihayet bürokratik oligarşi çabalarımıza ve ısrarlarımıza dayanamayarak harekete geçmeye karar verdi ve http://atatup.blogspot.com.tr adlı iğrenç sitenin erişime kapatılmasına karar verdi.

Ve site biraz önce erişime kapatıldı.

Bize bu çalışmada destek veren ve gerekli iletişimleri kuran ÖZEL BÜRO ARAŞTIRMA ekibine de sonsuz teşekkürlerimizle …

Ayrıca, bize bu çabamızda yardımcı olan ve desteğini esirgemeyen tüm ATATÜRKÇÜ YURTSEVERLER’e de candan teşekkür ederiz.

Bir kez daha sizlerin desteği ile ATATÜRK DÜŞMANLARI hak ettiği muameleye çarptırılmış oldu.

İĞRENÇ SİTENİN ŞU ANKİ GÖRÜNTÜSÜ :

SİTENİN ESKİ HALİNİ GÖRMEK İÇİN SAVCILIĞA VERİLEN EK’TEKİ DİLEKÇEYİ İNCELEYİNİZ.

ÖZEL BÜRO GRUBU

atatup.blogspot.com.tr – ATATRK’E HAKARET EDEN STE DAVASI (13.06.2014).pdf

ATATÜRK’ÜMÜZÜ UNUTTULAR /// Atatürk’ün Evi Neden Bomboş ?


Geçen hafta Üsküp’e uluslararası bir toplantıya katılmak için giderken Selanik’ten geçtim ve de Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evi ziyaret ettim. İlk ziyaretim 1990 yılında idi. 2001 yılında bir defa daha ziyaret etmiştim.

O dönemde Atatürk’ün tüm şahsi eşyaları, yatağı, kitapları, çalışma masası, annesinin yatağı, başucunda da bir “Kuran-i Kerim” vardı.

Bu defaki ziyaretimde evin tamamen boşaltıldığını ve Atatürk’e ait hiçbir eşyanın bulunmadığını ( Atatürk heykeli hariç) görünce çok şaşırdım.

Ev’de bir imza defteri bile yoktu. Oysa geçen yıl Mumbai’de Gandi’nin evini ziyaret ettiğimde, Gandi’nin tüm eşyalarının evinde korunduğunu görmüştüm.

Mohandas (Mahatma) Karamchand Gandhi’nin yaşamının en önemli yıllarını geçirdiği, felsefesini geliştirdiği müze-evde Gandhi 1917-1934 yılları arasında yaşamıştır.

Tıpkı Atatürk’ün Selanik’te doğduğu ev gibi üç katlı olan evde Gandhi 1919 yılında, Satyagraha denen sivil itaatsizlik felsefesini yazmış, 1921’de dört günlük ölüm orucunu bu evde tutmuş, 1932’de sivil itaatsizliği burada ilan etmiş ve bu evde tutuklanmıştır.

Atatürk’e gelince.

Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı’nca 1870′de yaptırılan evi Ali Rıza Efendi, Ata’nın doğumundan birkaç yıl önce kiralamıştır. Atatürk evin ikinci katında doğmuştur. Aile, Ali Rıza Efendi’nin 1888′de vefatına kadar aile bu evde yaşamıştır.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Selanik’te görev yapan Atatürk, annesi ve kız kardeşiyle birlikte burada kalmış, 1912 yılında annesi ve kız kardeşi evi terk edip İstanbul’a gelmiştir.

Yunan hükümetine bırakılan ev Atatürk’e hediye edilmek üzere Selanik Belediyesi tarafından satın alınmış ve anahtarları 19 Şubat 1937′de Türkiye’nin Selanik Başkonsolosluğu’na teslim edilmiştir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı 10 Kasım 1953′te “Atatürk Evi” olarak Selanik’te ziyarete açılan Ev’i, 60 yıl sonra yeniden düzenleyerek ziyarete açmıştır ama Ev’deki Atatürk’e ait tüm eşyalar kaldırılmıştır.

Ev’i gezen yabancı turistler Atatürk’ün çok yoksul olmasından dolayı mı eşyasının bulunmadığını bana sordular. Ben de sebebini ilgililere sorduğum zaman, kimse bana cevap veremedi.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan çok sayıda önemli şahsiyeti yetiştirmiş Manastır Askeri İdadisi, şimdilerde Manastır Kültür Müzesi olarak hizmet vermesine rağmen, burada eğitim gören Atatürk (1896-1898) için binanın ikinci katında ayrılmış bir bölüm bulunmakta ve Atatürk’e ait eşyalar sergilenmektedir. Çıkışta da bir anı defteri vardır.

Makedonya devletine ait olan bir binada Atatürk’ün çok sayıda eşyası sergilenirken, Türkiye Cumhuriyet’inin mülkü olan Ev’de daha önce bulunan Atatürk’e ait eşyaların kaldırılmasına ben bir anlam veremedim ve yeklilerden de tatmin edici cevap alamadım.

Bu konuda bilgisi olan vardır ama ona da ben ulaşamadım.

GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

DUYDUK DUYMADIK DEMEYİN /// Tehlikenin farkında mısınız ?


ATATÜRK NEDEN DÜNYA LİDERİDİR ? MERAK EDENLERE /// Dünyada koruma kullanmamış tek ÖNDER


İsviçre’de araştırmalarını yürüten profesör sayın Azmi Güran’dan gelen ender bir fotoğrafı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Azmi Guran, Emeritus Professor, University of Pennsylvania.

DUYURU : ATATÜRK Biyografisi’nin yazarı ünlü İngiliz tarihçi-yazar 88 yaşındaki Andrew Mango , bugün hayatını kaybetti.


Andrew Mango

Andrew Mango

ATATÜRK Biyografisi’nin yazarı ünlü İngiliz tarihçi-yazar 88 yaşındaki Andrew Mango, bugün hayatını kaybetti.

Mango’nun Londra’daki evinde yatağında uyurken yaşamını yitirdiği belirtildi. Türkiye ile ilgili araştırmaları ve yazıları ile tanınan İstanbul doğumlu Mango, BBC Türkçe yayınlar servisinin yöneticiliğini de yapmıştı.

Londra’daki School of Oriental Studies’de Farsça ve Arapça öğrenen Andrew Mango, Büyük İskender olayının İslamiyet içinde yer alan biçimleri üzerine yaptığı araştırmayla doktorasını verdi. 1947’de öğrenciyken katıldığı BBC’de 14 yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu.

Burada Güney Avrupa ve Fransızca Yayınlar Müdürüyken 1986’da emekliye ayrıldı. O günden bu yana, bütün çalışmalarını Türkiye ile ilgili konularda araştırmalara ayırdı. Andrew Mango’nun, sık ziyaret ettiği Türkiye ile ilgili ilk yazısı 1957 yılında Political Quarterly adlı dergide yayınlandı. Mango’nun, ‘Modern Türkiye’nin Kurucusu Atatürk’, ‘Sultan’tan Atatürk’e Türkiye’, ‘Türkiye ve Türkler, Türkiye’nin Terörle Savaşı’ ve ‘Türkiye’nin Yeni Rolü’ adlı kitapları bulunuyor.

ÖZEL BÜRO NOTU : ÖZEL BÜRO OLARAK MERHUMA RAHMET DİLİYORUZ. ATATÜRK’Ü DOĞRU BİR BİÇİMDE TÜM DÜNYAYA ANLATTIĞI İÇİN ŞÜKRAN BORÇLUYUZ. NUR İÇİNDE YATSIN.

GÖLGESİNDEN BİLE KORKTULAR /// Atatürk korkusu :)))


ARAŞTIRMA DOSYASI : ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİ POLİTİKALARI


ATATRK DNEM EKONOM POLTKALARI.pdf

TARİH : YENİ TÜRKİYE DEVLETİNİN TEMEL DEĞERLERİ’NDEN EGEMENLİK – MİLLET UNSURU VE ATATÜRK


YEN TRKYE DEVLETNN TEMEL DEERLER’NDEN EGEMENLK – MLLET UNSURU VE ATATRK.pdf

TARİH /// PROF. DR. YAŞAR YÜCEL : ATATÜRK’ÜN CUMHURİYETİN KURULUŞUNDAKİ GÖRÜŞ VE ETKİN LİKLERİ


ATATRK’N CUMHURYETN KURULUUNDAK GR VE ETKNLKLER.pdf

PROF. DR. ŞERAFETTİN TURAN : ATATÜRK’TE YURT VE ULUS KAVRAMLARI, ULUSÇULUK, BAĞIMSIZLIK, ÖZGÜR LÜK


ATATRK’TE YURT VE ULUS KAVRAMLARI, ULUSULUK, BAIMSIZLIK, ZGRLK.pdf

AYTUNÇ ALTINDAL : Atatürk’ün Kendi El Yazısı ile Vasiyetnamesi


Araştırmacı Aytunç Altındal, Atatürk’ün 50 yıl sonra açıklanmasını istediği vasiyetinin, 1988’de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından gizlendiğini iddia etti.

AB’nin gizli şifrelerini açıklayan Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Atatürk’ün ’siyasi, toplumsal, tarihsel vasiyeti’nin gizlendiğini düşünüyor. Altındal’a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Atatürk’ün notlarında, ’İlelebet payidar kalacaktır’ dediği Cumhuriyet için ileride neler yapılması konusundaki görüşleri bulunuyordu.

KENAN EVREN İZİN VERMEDİ

Ata’nın sır vasiyetinin 1988’de yani Atatürk’ün ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra açıldığını belirten Altındal, ’Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve o günkü Başbakan Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere ’toplumun henüz hazır olmadığını’ öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler’ dedi. 1988’de Atatürk’ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu söyleyen Altındal, vasiyette neler olduğuna dair ipuçları olduğunu düşünüyor.

HİLAFET DÜŞÜNCESİ

Altındal’a göre, Atatürk’ün notlarında Hilafet’le ilgili ilginç fikirleri yer alıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil, Bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal’a göre, bu vasiyeti 1958’de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; ’Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz’i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk’ün ’1920’lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40’a 50’ye çıkarsa, bu devletler kendileri biraraya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar’ dediğini öne sürdü.

FİKRİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ

Mustafa Kemal’in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet’e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk’ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyor. Bugünkü İKÖ’nün ana hatlarını 1920’lerde çizdiğini söyleyen Altındal,’ Mustafa Kemal’in Hilafet’in 5 güçlü İslam üyesinin daim" konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet’i temsil etmesini istediğini düşünüyorum’ dedi. ABD ve İngiltere’nin Hilafet’i kişi bazında yeniden kurmak çabasında olduğunu söyleyen Altındal, ’Bizim tezimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ün tezidir, yani ’Hayır; babadan oğula geçen Halifelik olmaz. Bu akıldışıdır’ diyoruz. Biz atak davranamazsak, onların istediği Hilafet’e gider’ dedi.

VATİKAN GİBİ

İslam ülkelerinin tesis edeceği bir hilafet sistemine dünyada terörizmin önlenmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Altındal, ’Bu sistemde en yüksek bir fetva makamı olacaktır. Böylelikle bir İslam Adaleti tesis edilir. Bir tarafın Vatikan’ı var öteki tarafın bir gücü yok. Bu İslam ülkelerinin gücünü arttıran bir şey olacak. Örneğin Hilafet, tank alacak Bangladeş’e bu ülke İslam’a daha yakın, oradan al diyecek. Bu İslam’a saygıyı da arttıracak’ dedi.

ATATÜRK NUTUK’TA NE DEMİŞTİ?

Aytunç Altındal, Nutuk’taki hilafetle ilgili bazı sözlerin kendi fikrini desteklediğini düşünüyor. Atatürk’ün,1963 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi’nde basılan Nutuk’unun 490’ıncı sayfasında aynen şu sözleri yer alıyor: …Ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir Meclis kurulacaktır. Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir diye bir karar alınırsa, işte o zaman, istenirse o birleşik Müslüman Devleti’ne Halifelik adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık Dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.’
İşte zabıtlar

Atatürk 1 Kasım 1922’de Meclis’te düzenlenen gizli oturumda konuşmuş, saltanatı yerden yere vururken hilafet ile cumhuriyetin bir arada var olabileceğini söylemişti. Atatürk konuşmasında hilafeti TBMM’nin temsil edeceğini vurgulamıştı. Hilafet 3 Mart 1924’te kaldırıldı.

CELAL BAYAR DA BİLİYORDU

Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967’de Bayar’a ’Atatürk’ün gizli vasiyeti var mıydı?’ diye sorduğunu, Bayar’ın da kendisine, ’Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil’ dediğini söyledi. Kenan Evren’in, Atatürk’ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk’ün notlarının Anıtkabir’de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk’ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı’nın ardından Meclis’te Atatürk’ü Koruma Komisyonu’nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı’nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.

(Akşam – 10 Kasım 2004)

DİN & DİYANET DOSYASI /// AYTUNÇ ALTINDAL : Atatürk, İslam Düşmanı Gösterilemez


Ünlü yazar Aytunç Altındal 10 Kasım Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıl dönümünde Radyo Ülkü’nün canlı yayın konuğu oldu.

10 Kasım Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 70. yıl dönümünde Radyo Ülkü’nün canlı yayın konuğu olan ünlü yazar Aytunç Altındal, Ata’ya yönelik saldırıların son zamanlarda giderek arttığını söyledi.

Araştırmacı Yazar Altındal: “Günümüzde Allah ile aldatanlar , İslam ile aldatanlar var. Bir de Atatürk ile aldatanlar çıktı. Gazi Mustafa Kemal Paşa bizim için Cumhuriyet , egemenlik , bilim , akıl demektir. Gizli örgütlerin işi , Mustafa Kemal Paşayı Türklerden yabancılaştırmak ve Türkiye’yi ele geçirme çabasıdır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi oluşumlarda Vatikan , AB ve İsrail vardır… İşte tüm bunlardan dolayı Türkiye çok dikkatli olmak zorundadır.” dedi

Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal Radyo ÜLKÜ’de canlı yayınlanan “Zerrinle Mola” programına katılarak son zamanlarda Mustafa Kemal Atatürk’e yapılan saldırılar konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı.

"Gazilik ünvanı İslami bir ünvandır; Atatürk, İslam düşmanı gösterilemez"

Altındal, “Mustafa Kemal Paşayı İslam dinine düşman olarak göstermek mümkün değildir. Gazi Mustafa Kemal Paşa bize neyi ifade ediyor, öncelikle buna bakmak lazım. Gazilik unvanı her şeyden önce İslami bir unvandır ve hiçbir gayri Müslim bu unvanını kullanamaz. Bu unvan , bizzat TBMM tarafından verilmiştir.” dedi.

"Avrupa da 14 tane Krallık var"

“Gazi Mustafa Kemal Paşa bizim için Cumhuriyet , egemenlik , bilim , akıl demektir.” diyen Altındal , bu maddeleri şu şekilde açıkladı:

“Türklerin kurduğu 16 tane devlet var ; bunlardan 15’i hanedan devletidir. Sadece yaşadığımız Cumhuriyet yeni bir sistemle kurulmuştur. Bunun anlamı çok büyüktür. Bugün Avrupa’da 14 tane krallık var. Hiçbiri Cumhuriyet’e geçememiştir; Türkiye geçmiştir. Egemenliği kullanan hanedan Türkiye’de yok. Egemenlik , kayıtsız şartsız millete verilmiştir. Avrupa’da hala krallık ailesine mensup imtiyazlı aileler var. Bilim olmadan, bilimin dışında yönetilebilecek olan bir devlet yoktur, varlığını da sürdüremez. Dolayısı ile bilim, önder olarak kabul edilmiştir. Parlamenter sistem , siyasi partiler ve anayasalar insan aklına göre yapılandırılmıştır. Burada da akıl öne çıkmıştır.”

"Atatürk ile aldatanlar var! rabt uğruna MUSTAFA diye film yapan var"

‘Mustafa’ filmini de eleştiren Altındal , Atatürk ile aldatanlar konusunu da şöyle açıkladı:

”Günümüzde Allah ile aldatanlar , İslam ile aldatanlar var. Birde Atatürk ile aldatanlar çıktı. Atatürk’ü olumsuz tavırlarıyla gösterme çabasında olan bu kişiler , rant ve para kazanma uğruna insanlığa hakaret etmektedir. Bunun rantını sağlamaya çalışmak , Abuk sabuk kendinden menkul görüşlerle kalkıp “Mustafa” diye filmler yapmak , Onu küçültücü projelerin içerisinde yer alan bu kişinin hayatıyla ilgili belgeselini birileri yapsa ve bu belgeselde, ‘üç kağıtçının biridir, sağdan soldan aldığı paralarla hangi kayığa biniyorsa o kayıkçının şarkısını söyleyen adamdır. Yalan haber yazan adamdır ve Turgut Özal tarafından ‘Ağlayan çocuk’ tablosuna benzetildiği için alınıp Türk basınına sokulmuş birisidir.’ denilse kendisi ne diyecek bu işe? ‘Ben bundan mı ibaretim’ demeyecek mi? Bunun anlamı , ondan bundan aldığı paralarla , bir milli kahramanı halkın gözünden düşürme çabasıdır.” diye konuştu.

"Atatürk tabu olamaz"

‘Atatürk’ün tabu olduğunu anladım’ diyenlere sert bir dille yanıt veren Altındal, şunları söyledi:

“Atatürk tabu muymuş sözü son zamanlarda türeyen bir laftır. Aslında tabu kavramı uzun zamandır kullanılmaktadır. Çünkü , tabu kavramı Osmanlı , Türk , İslam ve Anadolu geleneğinin dışındaki bir kavramdır. Bir putperest , pagan ve Anadolu’ya ve bizim tarihimize ait olamayan kavramla özdeşleştiriyorlar. Bunu , millete yabancılaştırmak amacıyla yapıyorlar.”

"Hedef, Atatürk ü halktan yabancılaştırmaktır. Bu Milli bir kahramanı halkın gözünden düşürme çabasıdır"

Bu oynanan oyunları gizli örgütlerin son zamanlarda uyguladığı yabancılaştırma çabaları olduğunu ifade eden Altındal bu konuda şöyle konuştu:

”Casuslar isimli kitabımda isimleriyle kim hangi casusluk işine karışmış yer almaktadır. Örneğin Amerika’da oluşturulmuş ‘Minareci’ olarak adlandırılan grubun Türkiye’deki faaliyetleri yer almaktadır. Ayrıca , Türkiye’de hangi çalışmaları yapmışlar bunları yazdım. Öte yandan , günümüzdeki gizli örgütler , malum sivil toplum örgütü diye bilinen teşkilatlarıdır. Onlar aracılığı ile Türkiye’ye girmişler liboş vb. olarak büyük paralar dönerek angaje edilmişlerdir. Buradaki amaç, ilerleme raporlarına bile giren , Mustafa Kemal Paşayı Türklerden yabancılaştırmak ve Türkiye’yi ele geçirme çabasındaki siyasi anlayıştır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gibi oluşumlarda Vatikan , AB ve İsrail vardır… İşte tüm bunlardan dolayı Türkiye çok dikkatli olmak zorundadır.”

"Atatürk anılarını açıklanma yasağı Kenan Evren tarafından 75 yıla çıkarılmıştır."

“Atatürk , 50 yıl sonra açıklanmak üzere bir vasiyet bıraktı mı?” sorusuna Altındal, “Ben Atatürk’e çok yakın olmuş Hali Edip Adıvar ve Latife Hamın ile bizzat konuşmuş, görüşmüş biriyim. Latife Hanım ile 1974 yılında , Hali Edip Adıvar’dan 1961-62 yılında şahsen dinlediğim taraflar var. Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’le bu konudaki kavgam basına çok yansıdı. Kenan Evren’in emriyle 50 yıl olan yasak 75 yıla çıkarılmıştır. Önemli olan bu husus TBMM’ne intikal etmiş , buna karşılık Devlet Bakanı Cemil Çiçek , ‘Evraklar ilgili makamlar tarafından çok sıkı şekilde korunuyor.’ dedi; ancak bizim sorumuz bu değil, bizim sorumuz bunların açıklanmasıydı. Bu konu hükümet kanadı tarafından geçiştirilmiştir.” şeklinde konuştu.

%d blogcu bunu beğendi: