Etiket arşivi: ATATÜRK

ATATÜRK, İSTANBUL HARP AKADEMİSİNDE /// SENE : 1902-1905


FİLİSTİN DOSYASI /// PROF. DR. NURULLAH ÇETİN : Sözde değil, özde Filistinci : Atatürk


1912 Balkan Savaşları döneminde dışarıdan “Doğu Sorunu” çerçevesinde Avrupalı Haçlı devletlerin desteğiyle içerden Hristiyan unsurlar, birlikte hareket ederek Balkan Türklerini yerlerinden yurtlarından sürdüler, soykırıma tabi tuttular. Amaç, Anadolu’nun Batı güvenlik halkasını yok etmek ve çevreden merkeze doğru süpürme harekâtıyla Anadolu Türklüğünü yok etmekti.

Bugün de Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde dışarıdan yine aynı Haçlı-Siyon Batı emperyalizmi, içerden IŞİD ve Barzani peşmergeleriyle birlikte hareket ederek Suriye ve Irak adlanan yerlerdeki Türkmeneli Türklerini aynı yöntemle yurtlarından sürüp kitleler halinde katlediyorlar. Amaç, Anadolu’nun Doğu güvenlik halkasını yok etmek ve çevreden merkeze doğru süpürme harekâtıyla Anadolu Türklüğünü yok etmektir.

Büyük Türk Atatürk, Anadolu Türklüğünün güvenliği için Batı ve Doğu güvenlik halkalarını sağlam bir şekilde korumak ve emniyete almak için iki önemli projeye imza attı.

9 Şubat 1934 tarihinde Balkan ülkelerinin, ora Türklerinin ve Türkiye Türklüğünün güvenlik, barış, esenlik ve dayanışma içinde yaşayabilmeleri için Balkan Paktını kurdu. Böylece Anadolu’nun Batı güvenlik çemberi sağlama alındı.

Yerli, millî ve bağımsız Türk siyasetinin zirve ismi dahi Atatürk, ayrıca Anadolu’nun Doğu güvenlik halkasını da emniyete almak için 8 Temmuz 1937 tarihinde de Sadabad Paktını kurdu.

Bugün geldiğimiz noktada ise emperyalist Haçlı Batı dünyası, Balkan ülkelerini değişik yollarla sömürge edindi ve bu sömürgeleştirme devam ediyor. Yine bugünlerde Orta Doğu ülkeleri yine değişik yöntemlerle, IŞİD ve Barzani gibi taşeron terör örgütleriyle işgal ediliyor ve sömürgeleştiriliyor. Bu yapılırken asıl amaç olan Anadolu Türklüğünün ortadan kaldırılması için Türkmeneli Türklüğü yok ediliyor.

Bir istiklalci Türk beyi olarak Atatürk’ün Haçlı-Siyon emperyalist Batı işgaline karşı kararlı, akıllı direniş ruhu ile bugün Türkiye’nin yönetimini ele geçirmiş teslimiyetçi, Büyük Orta Doğu Projesine sadece taşeronluk yapan, bağımsız millî bir Türk ruhundan yoksun adamlar arasında çok büyük bir fark var. Bugün Amerika ve Barzani vesayetçisi, İslamcı görünümlü sömürge valilerinin Türkmeneli Türklüğünün yok edilmesi konusundaki sessizlikleri, görmezden, duymazdan gelmeleri Türk milletinin başına gelebilecek en büyük felakettir.

Bugün Türkmenlerin maruz kaldığı büyük katliamı görmezden gelerek, sadece Filistin diye bağıranların eylemde, icraatta, işte değil; sadece sözde Arapçı olduklarını, Filistin meselesini sadece seçim için bir propaganda vasıtası olarak kullandıklarını, Arap ve Türk demeden bütün Müslümanların gerçek savunucusunun ise Atatürk olduğunu, ayrıca bugün olan bitenleri tam anlayabilmek ve bir karşılaştırma yapabilmek için Türk beyi Atatürk’ün TBBM’de 27 Temmuz 1937’de yaptığı konuşmadan bir bölüm alalım:

"Filistin’e el sürülemez. Kemal Paşa Avrupa’ya ihtar ediyor. Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül edemeyeceklerdir. Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklal kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerinin Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür (üzüntü verici bir durum). Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa (gerçekte) bir kaç sene Araplardan uzak kaldık.

Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi (gücümüzü) bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hrıstiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lâkayt (ilgisiz) olmakla itham edildik (suçlandık). Fakat bu ithamlara rağmen Hz. Peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.

Cedlerimizin (atalarımızın) Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hâkimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayetiyle kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek (sahip çıkmak) için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."

Atatürk düşmanlığını din haline getiren sözde Filistincilerin, Türk’ün istiklalci ruhunun timsali olan Atatürk’ten öğrenecekleri çok şey var.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ : Atatürk’e kurulan kumpas İhsanoğlu’ na da kurulmak istenmiş olabilir !


Tayyip Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığı adaylığı konusundaki en güçlü rakibi de olan Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında bel altı vuruşlarında kullanmak üzere bir açık ve yumuşak bir bölge bulmak için yanıp tutuştuğu kesindir. Kurmayları muhtemelen harıl harıl Ekmel Hoca’nın bir açığını ve bir hatasını aramakla meşguller şu günlerde! İhsanoğlu ailesinin en önemli açığı, Mehmet Akif Ersoy Merhum’un vasiyetine uyarak, onun, Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine yapmış olduğu Kur’an Tercümesi’ni yakmalarıdır! Tayyip Erdoğan ve kurmayları, bu husu gayet iyi bildikleri halde nedense bu konuyu hiç gündeme getirmiyorlar. Çünkü getirseler kendi zafiyetlerini ortaya çıkartarak Merhum Akif’i suçlamış olacaklar.

Oysa Mehmet Akif Ersoy, Tayyip Erdoğan’ın siyaseten nemalandığı isimlerin başında geliyor. Bugüne kadar seçim meydanlarında az oy toplamadı onun şiirlerini okumak suretiyle, hamasi nutuklara bayılan cahil halk yığınlarından. Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Arif Nihat Asya’nın şiirleri olmasa, Büyük Usta’nın işi hepten sarpa sarmıştı çünkü. Bu üçünün şiirlerini söküp atın Uzun Adam’ın konuşma metinlerinden, geriye kalacak olan bir yığın anlamsız laf kalabalığı, bir sürü gereksiz lakırdıdır sadece…

Bu konuda Şair Mithat Cemal Kuntay ve bestekâr Selçuk Tekay’ın haklarını da yemeyelim. Zira usta başı sıkıştıkça Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki mısralarına sığınıyor ve Selçuk Tekay’ın “Beraber yürüdük biz bu yollarda. Beraber ıslandık yağan yağmurda…” şarkısıyla bağlama çekiyor kendisini dinleyen birörnek kalabalıklara.

Tayyip Erdoğan, Sabahattin Önkibar ve Hulki Cevizoğlu sayesinde Ulusal Kanal’da bol bol işlenen bu konuyu bilinçli olarak es geçince(1), İhsanoğlu hakkında konuşulacak pek bir zafiyet kalmıyor geriye. Tayyip Bey, şöyle bir bakıyor Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanogğlu’na; pırıl pırıl bir ilim adamı ve halis, muhlis bir Türk çocuğu görüyor. Böyle olunca geriye kalıyor sadece “Monşer” kavramı. Büyük Usta hemen sarılıyor bu kavrama ve Ekmel Hoca’ya “Monşer” yaftası iliştiriyor. Ancak Ekmel Hoca kaçın kurası, hemen cevabı yapıştırıyor Uzun Adam’a. Ancak tamamen siyasi nezaket ölçülerinde ve sanki 40 yıllık politikacıymışçasına, yani rakibini incitmeyecek biçimde ve ancak onu öfkeden çıldırtırcasına! Şöyle diyor bu konuda:

“Monşer kelimesini bilmeyenlere bir ufak dipnot vereyim. Monşer demek ‘Azizim’ demek. Bana ‘Azizim’ dedilerse çok teşekkür ederim”(2).

Uzun Adam Ekmel Hoca’nın Adaylığını Engellemek İstemiş Olabilir mi?

“Monşer” şeklindeki yaftalamanın gerekli siyasi etkiyi yapmadığını ve Ekmel Hoca’nın bu yaftalamayı ustalıkla savuşturduğunu gören Uzun Adam nihayet dilinin altındaki baklayı çıkarmış bulunuyor! Toplumda beklenenin üzerinde karşılık bulması üzerine, Uzun Adam ne yaptığını ve ne dediğini şaşırmış biçimde saldırmaya başladı bir zamanlar en parlak bürokratlarından birisi olan ve şu anda da cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda en ciddi rakibi durumundaki Ekmel Hoca’ya. Şimdi de değil bir Müslüman’a, aklı başında bir insana yakışmayacak biçimde onun ailesine sataşmış bulunuyor Uzun Adam. Hem de kendi soyu ve sopu hakkında yapılan onca dedikoduya aldırmaksızın!

Ankara-İstanbul yüksek hızlı tren hattının Eskişehir durağında yapmış olduğu konuşmada Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında şöyle demiş Uzun Adam:

“…Bak şimdi ne diyor adayları. Gazze’yi bırak, Rabia’yı, bırak Türkmenlere bak diyor. Şuna bak ya. Aman yarabbi 1 ay içinde nasıl da Kılıçaroğlu’nun dümen suyuna girmiş, ne kadar çabuk girmiş. Ben bu kadar kabiliyetli olduğunu zannetmiyordum. 1 ay içinde babasını bu ülkeden kovan CHP. Şimdi onun safına girdi. Açıklama yapıyor Kılıçdaroğlu; ‘bu toprakların evladı’ diyor. Hangi toprakların ya. Kahire’de doğmuş, 30 yaşında Türkiye’ye gelmiş hangi bu toprakların evladı? Kimi aldatıyorsunuz? Bu toprakların evladı biziz biz. Burada doğduk burada çalışıyoruz….”(3).

Tayyip Erdoğan’ın bu çıkışını sakın basite almayınız derim ben. Bu çıkışın altında, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını bir şekilde engelleme düşüncesi ve bu düşüncenin tarihi arka planı vardır. İnanıyorum ki; eğer seçim takvimi müsait olsaydı ve yeterli zaman bulunsaydı Uzun Adam, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını engellemek için gerekli yasal düzenlemeyi kesinlikle yaptırırdı. Çünkü AKP İslamcı Hürriyet ve İtilaf Fırkası zihniyetinin günümüzdeki temsilcisidir ve bu zihniyetin mensuplarının, gerek saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında, gerek Lozan Antlaşması konusunda ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve inkılapların hayata geçirilişi sırasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına nasıl güçlükler çıkardığını, az çok mürekkep yalamış herkes bilmektedir bu ülkede.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Uzun Adam’ın ailesi hakkında yapmış olduğu yukarıdaki çıkışa vermiş olduğu cevap da oldukça manidardır ve Uzun Adam’ı düşündürecek türden bir cevaptır aslında; “Mühim olan insanın nerede doğduğu değil, vatana ne kadar bağlı olduğudur!” demiş Ekmel Bey. Onun bu cevabı, gerçekten de en az Diyarbakır’daki konuşmasında kendisine “Satılmış” diyen Uzun Adam’a, HDP Genel Başkanı da olan üçüncü cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın “Satılmış olan bensem paralar niye sende” şeklinde, Soma’dan verdiği cevap kadar manidardır aslında(4).

27 Temmuz günü İstanbul Edirnekapı Şehitliğini ziyareti sırasında aynı yerde metfun Mehmet Akif Ersoy’un kabri başında, ailesine sataşan Uzun Adam’a şu cevabı vermiştir Ekmel Hoca:

“Merhum Akif babamın çok yakın dostudur. Benim babam Yozgatlı İhsan Efendidir. Akif ile 1924’te tanışıyorlar. Ve beraber yolculuk yapıp Kahire’ye gidiyorlar. Benim babam gurbette vefat etti. Birçok Türk gibi ben de gurbette doğdum. Gurbette doğmak bir nakısa değildir. Bilakis onun bir anlamı vardır. Gurbette doğanların çoğu vatanın kıymetini vatanın değerlerini, bayrağın manasını kutsiyetini birçok kişiye göre daha iyi bilirler. Daha hassas olurlar. Bu konularda kimsenin şüphesi olmasın. Bu hassasiyetleri insanlar gurbette doğdukları günde his ederler. Bayrağı da, vatanı da toprağı da severler. Bir insanın gurbette doğması kadar tabi bir şey olamaz. Mühim olan insanın vatana bayrağa sadık olmasıdır. Milletin şerefine haysiyetine halel getirmemesidir. Bilakis onlara hizmet etmesidir. Allah’a şükür ben bütün bu değerlere hizmet ettim. İftihar ediyorum böyle bir ailenin evladı olmaktan. Böyle vatanını milletini dinini seven bir ailenin çocuğu olmaktan iftihar ediyorum. Ayrıca kökü, soyu sopu belli olan bir aileden gelmiş olmanın vermiş olduğu rahatlık içerisinde bana karşı aileme karşı yapılan bu iftiraların hiçbirisine kıymet vermiyorum”(5).

Bu Zihniyet Aynısını Vaktiyle Mustafa Kemal Paşa’ya da Yapmak İstemişti!

AKP zihniyeti için yukarıda dedik ki; “AKP, İslamcı Hürriyet ve İtilaf Fırkası zihniyetinin günümüzdeki temsilcisidir ve bu zihniyetin mensuplarının, gerek saltanatın ve hilafetin kaldırılması sırasında, gerek Lozan Antlaşması konusunda ve gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve inkılapların hayata geçirilişi sırasında Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına nasıl güçlükler çıkardığını az çok mürekkep yalamış herkes bilmektedir bu ülkede…”

AKP zihniyetinin Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki en etkili iki kişisinden birisi Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey, diğeri de Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş Bey’dir. Mecliste “İkinci Grup” olarak da isimlendirilen siyasi grubun ileri gelen bu iki ismi, tabiri caizse Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarına kök söktürmüşlerdir! Gazeteci Taha Akyol’un dediğine göre, Trabzon Mebusu Ali Şükrü, mecliste Mustafa Kemal Paşa’nın yakasına yapışacak kadar işi ileri götürmüş bir şahsiyettir. Taha Akyol “Milli İrade” başlıklı yazısında Ali Şükrü Bey’in bir ara öfkesine yenik düşüp Mustafa Kemal Paşa’nın yakasından tuttuğunu, arkasından da “Fakat karşımda bir kahraman var” diyerek geri çekildiğini söylüyor(6).

Bu konuda “Hatta Lozan konusu mecliste görüşülürken 25 ocak 1923′te mecliste şiddetli kavgalar oldu. Meclis 21-27 ocak arasındaki zabıtları süratle yayınlaması gerekiyor. Hele hele Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey ben ‘bu yola baş koydum’ diye feryat ediyordu. Mustafa Kemalin yakasına yapıştı. Aralarında yumruklaşmalar oldu. Tabi kim kimi dövdü onları bilmiyoruz. Çünkü meclis zabıtları hala yayınlanmadı. Ama Ali Şükrü Bey ve Meclis çoğunluğu bu direnişin cezasını çok kısa sürede gördü. 2 ay sonra 27 Martta Ali Şükrü Bey, Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman Ağa tarafından boğularak öldürüldü” diyenler de var.

Tayyip Erdoğan’ın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ailesi hakkında söylediklerini duyunca ister istemez Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM üyeliğinin sona erdirilmesini ve arkasından Cumhuriyetin ilanı ile onun Cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek için türlü dolaplar çeviren ve bu konuda kanun teklifi bile hazırlayan meclisteki muhalif yobaz zihniyetin 92 yıl önce sergiledikleri siyasi ayak oyunları geldi aklımıza.

1922 yılının Kasım ayında Erzurum Mebusu Süleyman Necati, Mersin Mebusu Selahattin ve Canik (Samsun) Mebusu Emin Beyler, “o zaman ki Türkiye sınırları içinde hiç bir yerde beş yıldan fazla oturmayanların milletvekili olamayacağını” öngören bir kanun teklifi hazırlarlar ve seçim kanununun değiştirilmesini talep ederler. Tabi burada asıl amaç Mustafa Kemal’i mebusluktan çıkararak onun Cumhurbaşkanı olmasını önlemek, gelmekte olan Cumhuriyeti ve devrimleri engellemektir. Mustafa Kemal Paşa, bu akıl almaz girişim üzerine 02 Aralık 1922 günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde “Seçim Kanununun Değiştirilmesi Hakkındaki Kanun Teklifi” üzerine şu konuşmayı yapar:

“Efendim! Bu kanun teklifi özel bir amaç içeriyor ve bu özel amaç, şahsımı ilgilendirdiğinden izin verirseniz birkaç kelime ile fikrimi belirteyim. Erzurum Mebusu Süleyman Necati ve Mersin Mebusu Selahattin ve Canik Mebusu Emin Beyefendiler tarafından teklif edilen kanun tasarısı doğrudan doğruya benim şahsımı ilgilendirmekte ve benim vatandaşlık hakkımı engellemek amacını gütmektedir. On dördüncü maddedeki hususları gözden geçirirseniz orada deniliyor ki:

‘Büyük Millet Meclisine üye seçilebilmek için bugünkü Türkiye hudutları içindeki bir bölgenin ahalisinden olmak şarttır. Ya da seçim bölgeleri dahilinde yaşamak şarttır. Türkiye’ye göç ve iltica yoluyla gelen Türk ve Kürtler yerleşme tarihlerinden itibaren ancak beş sene geçmişse seçilme hakkını kazanabilirler.’

Maalesef doğum yerim bugünkü hudutlar dışında kalmış bulunuyor. İkinci olarak herhangi bir seçim bölgesinde de beş yıl süreyle bulunmadım. Doğum yerim bugünkü milli sınırlarımız dışında kalmıştır. Fakat bu böyle ise de, bunda benim herhangi bir kastım ve kabahatim yoktur. Bunun nedeni memleketimizi ve milletimizi mahvı perişan etmek isteyen düşmanların hareketlerinde başarılı olmalarının kısmen engellenememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer düşman emellerinde tamamen başarıya ulaşsaydı, Allah saklasın bu teklife imza atan efendilerin memleketleri dahi hudut haricinde kalabilirdi.

Bundan başka bu maddede öngörülen şartı karşılamıyorsam, yani beş yıl süreyle devamlı olarak bir seçim bölgesinde yerleşmiş olamamışsam, bunun nedeni bu vatana yaptığım hizmet dolayısıyladır. Eğer bu maddenin talep ettiği şartı yerin getirmeye çalışsaydım yalnız İstanbul’u kazandırmak amacı güden Arıburnu ve Anafartalar savunması ile yetinmem gerekirdi. Eğer ben beş yıl süreyle bir yerde oturmaya mahkum edilseydim, Bitlis ve Muşu aldıktan sonra Diyarbakır istikametinde çekilen düşmanın karşısına çıkmamam ve Bitlis ve Muşu kurtarma görevim ile yetinmem gerekirdi. Bu efendilerin istediği şartları yerine getirmek isteseydim, Suriye’den ayrılan orduların enkazından Halep’te bir ordu kurmayarak burayı savunmamam ve bugün milli hudutlar dediğimiz hudutları fiilen tespit etmemem gerekirdi. Zannediyorum ki ondan sonraki mesaim hepinizin malumudur. Hiçbir yerde beş sene oturmayacak kadar mesai sarf etmiş bulunuyorum. Zannediyorum ki bu ayak bağım dolayısı ile milletimin sevgisine ve teveccühüne mazhar oldum. Belki bütün İslam aleminin sevgi ve muhabbetine mazharım.

Bu nedenle ve bu teveccüh dolayısı ile vatandaşlık hak ve hukukumdan men edileceğim asla aklıma gelmezdi. Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast tertip etmek suretiyle beni memleketime hizmet etmekten alıkoymaya çalışacaklardır. Fakat hiç bir zaman aklımın köşesinden geçmezdi ki, üç kişi bile olsa, bu yüce meclis de aynı düşünce yapısında olanlar olsun.

Bu nedenle anlamak istiyorum. Bu efendiler, seçim bölgelerindeki halkının hislerine gerçekten tercüman olmuşlar mıdır?Yine efendilere karşı söylüyorum. Milletvekili olmak sıfatıyla herkese soruyorum, bu efendilerle herkes hem fikir midir?(Katiyen sesleri).

İkinci olarak Efendiler! Beni vatandaşlık hukukundan mahrum etmek görevi bu efendilere nereden verilmiştir? Bu kürsüden resmen yüce heyetinize ve bu efendilerin seçim bölgelerinde ki halkına ve bütün millete soruyorum ve cevap istiyorum…”(7).

Şu halde Ekmeleddin İhsanoğlu’nun yerine sorulması gereken soruyu biz soralım Tayyip Bey’e: Ekmeleddin İhsanoğlu’nun veya bir başkasının soyunu, sopunu, etnik kökenini ve doğum yerini araştırma ve soruşturma yetkisini kimden aldınız? AKP’li bütün vekiller ve AKP’ye oy verenlerin tamamı da sizin gibi mi düşünüyor Sayın Uzun Adam? Başta size oy veren %43′lük oy kitlesi olmak üzere bütün millete soruyorum ve cevap bekliyorum Sayın Büyük Usta!

1-Hulki Cevizoğlu, geçenlerde Ulusal Kanal’da hazırlayıp sunduğu “Ceviz Kabuğu” programlarından birinde, Mehmet Akif Ersoy’un Kur’an Tercümesi’nin bir bölümünün, damadı Ömer Rıza Doğrul’un “Tanrı Buyruğu” isimli Kur’an tercümesine yerini bulduğunu, zira eserdeki üslubun Mehmet Akif Ersoy’un üslubuna çok benzediğini ifade etmiştir.
2-http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/91933/ihsanoglu_ndan__monser__yaniti.html,
3- http://www.internethaber.com/kahirede-dogmus,-30-yasinda-turkiyeye-gelmis-702923h.htm
4-http://www.taraf.com.tr/haber-ben-satilmissam-paralar-niye-sende-160208/,
5- http://www.iha.com.tr/haber-ihsanoglu-edirnekapi-sehitligini-ziyaret-etti-377346/,
6-bk. Taha Akyol, “Milli İrade” başlıklı yazısı, http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/23111849.asp,x
7- Cem Özmeral’in “1922′de Atatürk’ü Türkiye’ye Büyük Millet Meclisi Üyeliğinden Nasıl Çıkarmak İstediler” başlıklı yazısından istifade ile, http://www.istanbullite.com/ataturk/ataturkemeclistekomplo.html

TARİH /// Doç. Dr. Gül Celkan : YABANCI GÖZÜYLE ATATÜRK


Doğu Akdeniz Üniversitesi tarihinde ilk kez Türk İnkilap Tarihi dersini yabancı uyruklulara İngilizce olarak vermeye karar verdiği zaman bu görev zaten bu dersleri yıllardır Türk dilinde veren Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkezine verildi.. Bu dersi verip veremiyeceğim bana sorulduğunda ise büyük mutluluk ve gurur duydum ve hemen kabul ettim. Elbette ilk soru hangi kitabı kaynak eser olarak kullanacaktım. Sn.Prof.Dr. Afet İnan hocamızın İngilizceye tercüme edilmiş edilmiş olan kitabını kullanmaya karar verdim. Sınıfta yaklaşık 10 ülkeyi temsilen 40 öğrenci vardı.

Dönemin başında derse girmeye başladıkları zaman öğrenciler durumu pek kabul edememiş ve şaşkınlık içindeydiler. :Çünkü daha once bu dersin verilmediğini ne de olsa öğrenmişler ve bir şekilde bir tavır sergilemekteydiler. Geldikleri ülkelerinde Tarih derslerini hiç almamışlar olanlar dahi vardı ve bu yüzden Türk Tarihi hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Açıkca konuşmak gerekirse öğrencilerden gelen tepkilere karşı koydum ve dersi bırakan birkaç kişi de olmadı değil.. Bunun yanında, derse devam etseler de sınıfta asık suratlı görünmeye devam edenler de vardı. Buna rağmen, dönem sonuna gelmeden once dersi seveceklerini onlara inandırmaya çalışacağıma ve bu konuda da kararlı olduğumu onlara söyledim. İtiraf etmeliyim ki ilk ay gerçekten çok zor, uğraştırıcı ve büyük bir sabır gerektiriyordu. Bu öğrencilerin çoğunluğu Mühendislik, Mimarlık, İşletme ve Uluslararası İlişkilerdendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve büyük Türk Liderini öğrenmek aslında onlar için bir anlam ifade etmiyordu.

Fakat günler geçtikçe, kendi ülkelerinin tarihini bilmek önemli gelse de onlara eğitimini aldıkları ülkenin ve tabiki K.K.T.C. tarihini bilmenin ne denli önemli olduğunu onlara anlatmaya çalıştım. Şayet Osmanlı İmparatorluğu ile derse başlasaydım öğrencilerin ilgisini çok çekemiyebilirdim. Yakın tarihimizden başlayıp daha sonra başa dönmeye karar verdim. Bu yüzden, Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatıyla başladım, ve Cumhuriyet’in kurucusu ve askeri bir kahraman olarak onun hayatını anlatmak 4 hafta sürdü. 4 haftalık sürenin sonunda, bazı öğrencilerim ellerini kaldırdılar ve bu Büyük Önder hakkındaki görüşlerini belirttiler. Bir öğrenci, “Neden bu kadar genç ölmek zorundaydı?” dedi, ve diğeri “Ülkemiz keşke Atatürk’e sahip olsaydı.” dedi. Bunlar, bu tarih dersini almak zorunda kalıp şüpheye düşen öğrencilerden gelen ifadelerdi ve benim için gerçekten çok önemliydi. Şaşırtıcıdır ki ders ilerledikçe öğrenciler daha çok ilgilendiler, ve onların dikkatini çekmek için kendi geçmişlerini ve ülkelerinin liderleri hakkındaki geçmiş bilgileri bazı karşılaştırmalar yapsınlar diye sınıf ortamında tartışmaya açmaya çalıştım. Kendi ülkeleri hakkında onlara soru sorabileceğiimi ve eksik veya hatalı bilgi vermekten çekindikleri için bilgi dolu derse gelmeye başladılar ve sonuç olarak bu gerçekten iyi bir çalışmaydı, kendi geçmişleri hakkında bilgi sahibi olarak derse katılımları kadar katkıları da çok önem taşımaktaydı.

Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıtmak kesinlikle kolay değildi. Öğretimin güvenilirliğini arttırmak amacıyla yabancıların görüşlerinden hareket ederek yabancıların bakış açılarını yansıtan kaynakları kullanarak Kurucumuz hakkında objektif bir bakış açısını sınıf ortamına getirmem gerektiğini fark ettim.

Tüm zamanların en büyük lideri olan Atatürk, ülkesine birçok reform getirdi ki İngilizce’ye William Campbell tarafından çevrilen İspanyol yazar Jorge Blanco’nun Atatürk ile ilgili olan bu kitabının tümünü kullanmak yerine ilk aşamada tek bir yönüyle Atatürk’ün başarısı üzerine yoğunlaşmamın dersi karmaşıklıktan kurtaracğına inandım. Ancak burada sorun büyük devlet adamı ve büyük asker Mustafa Kemal Atatürk’ü hangi yönüyşe ele alacaktım. Yaptığım listede yaptıklarını bazı genel başlıklar altında toplamıştım. Hepsini kendileriyle paylaştım.

Bunlar sırasıyla;

Yunanlıları topraklarımızdan atarak Kurtuluş Savaşını büyük zaferle taçlandırması, Topraklarımızı yabancı işgalinden kurtarması,
Cumhuriyeti kurması
Osmanlı hanedanlığına son verilmesi
Halifeliğin kaldırılması
Kapitulasyonlara son verilmesi
Lozan anlaşmasının imzalanması
Kıyafet inkılabı
Şapka inkılabı
Gregoryen takviminin kabulu
Arap harfleri yerine Latin alfabesinin kabulu
Kadınlara haklarının verilmesi
Poligaminin yasaklanması
Medeni kanunun çıkarılması

Ancak bugün sahip olduğum konumumun her bakımdan Mustafa Kemal Atatürk’ün engin öngörüsü ve Türk kadınınına verdiği üstün değer sayesinde olduğu inancım ve o dönem DAÜ-KAEM başkanı olmam nedeniyle Türk Kadınları üzerine yoğunlaşmanın uygun olduğunu düşündüm. Bu yüzden de yukarıda da bahsettiğim gibi yabancı kaynakları kullanma yolunu tercih ettim. Villalta, Türklerin göç ettikleri Orta Asyadaki Türk kadınlarının durumlarından bahsetmiştir.

Türklerin Tarihinin Orta Asya’dan başladığı, ve göç sırasında kadınlar kocalarının yanında her zaman güçlü bir konumda göründükleri Villalta’nın kitabında bahsedilmektedir. Ece/Hatun olarak hükümranlık süren ve ordularına liderlik yapanlar da vardı. Yedinci yüzyıldan kalma Orhon bölgesi Türk kitabelerinde, bunun şu sözcükleri okumak mümkündür:“devletini bilendir, Kraliçe.” Türk kadınları tarafından sahip olunan eşitliğin ve makamın biçok kanıtı mevcuttur; Hakanların veya Kralların eski fermanlarında genellikle “hakan ve onun eşi emreder.” maddesi vardı.

Böylece, Türk kadınlarının bağımsızlığı aslında “ Türk kadınlarına verilen özgürlük ve doğruluk Türk kökenlerinin gerçek kökenine bir geri dönüş anlamına gelmez.” demekti. Yazar “ Kadınların özgürlüğü Mustafa Kemal’in en zeki insancıl zaferlerinden biridir.” dediğinde yazar haklı değil midir?

Atatürk’ün reformlarını sınıfta anlatırken, öğrenciler kendi ülkelerinde kadınların şimdiki Türk kadınlarının konumlarına ulaşamadıklarını esefle belirtmişler ve böylece Atatürk’ün Türk kadınlarına özgürlüklerini sağlaması, onlara dünyadaki pekçok çağdaş dediğimiz ülkeden daha önce hakklar vermesi sınıftaki neredeyse herkes için en önemli konulardan biri olmuştur. İstiklal Savaşı süresince kendi çıkarlarını düşünmeyen kadınlarımızın yaptıkları hakkında görüşümü Villalta’dan bir alıntı ile desteklemek yerinde olacaktır

“Kurtuluş Savaşı boyunca, Anadolu kadınları erkeklerle beraber bir kez daha benzer çalışanlar oldular, eski zamalarda olduğu gibi toprakta çalıştılar, hastanelerde çalıştılar ve cephane taşıdılar. Cepheye giden yollarda kağnının gıcırtısı, özgürlüğün kutsal sesi, küçük çocuklarına da bakmayı ihmal etmeyen korkusuz köy kadınlarının sesiyle karışıyordu.

Mustafa Kemal Türk ulusunu zafere götüren yolda Türk kadınlarının katkılarını unutmadı ve sonuç olarak:

“Ölümünden önce kadınların yurt severliğini ve gücünü kanıtlayan kadınların özgürlüğü reform planlarının arasında özel bir yer almıştı.. Savaş devam ederken böyle bir plan karşıt mücadeleyi destekleyebileceği için meseleyi büyütmedi. Şubat 1923’te, toplumun birbirinden ayrılmaz iki taraftan oluştuğu ve eğer onlardan biri geri kalmış olursa, toplum ve ülke zayıf düşmüş olacağı için, gelişme sürecinde yer almak için iki tarafın gerekliliğinden İzmir’de yaptığı konuşmada bahseder. “Kadınların asıl görevi anneliktir,” der ancak. “Şunu hatırlayalım ki bize ilk eğitimimizi veren ve bunun önemini gerçek değerlerde bize fark ettiren annelerimizdir. Kadınlar bütün bilimleri öğrenmiş olacak ve erkeklerin bilgi düzeyine ulaşmış olacaklar. Kadınlar, erkeklerle beraber ilerleyecekler ve onlarla birlikte çalışacaklar. Cahillik ülkemizde genelde vardır ve sadece kadınları etkilememekte, erkekler de etkilenmektedirler. Sonuç olarak, annelerimize şunu söylemek gerekirse, eğer onların görevi bizi mükemmel varlıklar olarak yetiştirmekse, yapabildikleri kadar görevlerini başardılar, fakat artık farklı bir yolda ve farklı değerlerle yetiştirilen ve zihniyetlerle desteklenen erkeklere ihtiyacımız olacak. Bu zihniyetle donanmış erkeklerimizi yetiştirecekolan da yine annelerimizdir.

Bu konuşma, Gazi’nin kadınları desteklediği mücadelesinin başlangıcını gösterir; şimdi insanların kafasından kadınlar hakkındaki olumsuz fikirleri ortadan kaldırmak için seferber olmuştur.. Ağustos 1924’te, “Uygarlıktan bahsederken şunu söylemeyelim ki aile yaşamı gelişimin temeli ve gücün kaynağıdır.” dee. Bozulmuş bir aile yaşamı sosyal, ekonomik ve politik zayıflığa neden olmaktadır. Kendine has kurallara sahip olan aileyi oluşturan erkek ve kadın öğeleri, ailede görevlerini yerine getirmek için uygun konumdadırlar.

Türk kadınları modern hayatı kabullenmekte erkelerden daha istekli görünüyorlardı; üzerlerindeki boyunduruktan kurtulmak için bunun yasallaşmasını dahi beklemediler. Tüm gücüyle yenilikçi Başkan tarafından desteklenen ve korunacak olan Türk kadınlarının cesaretini engellemeye kimse cesaret edemeyeceği için yaşamın yeni dallarına mutlulukla başladılar; binlerce kadın çeşitli şirketlere ve fabrikalara başvuru yaptılar, okullarda her bölüme girdiler. Medeni Kanun 1926’da kabul edildiğinde, kadınlar evlerinde ve dışarıda yasanın kendilerini koruduğunu hissettiler. Bu yasanın yürürlüğe girmesiyle kadınların toplum hayatında nasıl ulvi bir öneme sahip oldukları bir kez daha perçinlenmiş olur.

5 yıllık gözlem sürecinden sonra, Gazi ve ülke artık kadınların Büyük Millet Meclisine girmelerine imkan yaratılması gerektiği görüşünü paylaşıyordu. Onlara bu yüzden seçme ve seçilme hakkı verildi ve 1936’da 20 bayan üye, kendi seçim bölgelerinin değil tüm kadınların temsilcisi olarak Parlamentoda yerlerini aldılar.

Öğrencilerimden Büyük Önder ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Türk Ulusu tarafından başarılan her şeyi, öğrencilerin gerçekten kavradıklarından emin olduktan sonra, kendi ülkelerinin liderleriyle bazı karşılaştırmalar yapmalarını ve onların görüşlerini düşünüp yazmalarını istedim.

Dönem projesinde ya Atatürk ile kendi liderlerini karşılaştırarak yorumlar yazmalarını ya da dersin önemli bir bölümünü oluşturan ve hayatta kalmak için Kıbrıs Türkleri tarafından verilen mücadele ile ilgili yorumlarını yazmalarını istedim. Bu yazı “yabancıların gözünde Mustafa Kemal Atatürk’ü” içerdiği için, öğrencilerim tarafından sunulan görüşleri sizlerle paylaşacağım. Örneğin Nijerya’dan Abdullahi Ibrahim Abdu şunları yazmıştır.

“Türklerin babası olarak da bilinen Mustafa Kemal Atatürk, büyük bir önder, dahi ve kendini ülkesine adamış bir büyük adamdı. Bir yabancı olarak benim düşüncem, Mustafa Kemal’i akıllı, dürüst ve şanslı bir adam ve ulusu için son nefesini vermeye gönüllü ve ulusunu seven bir adam olarak görüyorum.”

“Mustafa Kemal’i zeka ve dürüstlüğün sembolu bir insan olarak görüyorum. Çünkü 1993-1996’dan beri Ordu’nun lideri olan Nijerya’nın bir önceki lideri General Sadi ile karşılaştırıldığında devletin başkanı olarak zamanında aldığı mantıklı ve cesur kararlardan dolayı dürüst ve akıllı büyük bir adamdı. O da Mustafa Kemal gibi, yabancıların işgallerine karşı nasıl mücadele edeceğini oldukça zor koşullarda toplanan gizli toplnatılarda alınan kararları hayata geçirmiştir.

Ayrıca O’nu şanslı bir adam olarak görüyorum, eğer şanslı bir adam olmasaydı, sivil hayatı olduğu kadar askeri hayatı boyunca savaştığı savaşların ve aldığı kararların ve rütbelerin hepsinde ya da birçoğunda başarılı olamazdi, örneğin, Mustafa Kemal’i güçlendirmeye teşvik eden 1911-1912’de İtalyanlara karşı Libya’da mücadele ettiği savaş. Düşmanları tarafından asla yenilemeyen, birçok yeri ve şehri istila eden ve mücadele eden Dr Shehu Shagari de nasıl Ataturk Türklerin lidersi ies o da Nijerya’nın liderlerinden biri.

Son olarak, Mustafa Kemal’i laikliğe verdiği önem, sosyal hayata ve reformları ve değişikliği seven biri olarak görüyorum. Bunun nedeni de batı medeniyetlerini örnek olarak alıp ulaşılacak hedef göstermesi ve Latin alfabesinin Kabul edilmesinden kaynaklanmaktadır. Bunlara ek olarak , sultanlığın otoritesini destekleyen Halifeliği kaldırdığı, diğer bütün İslam kuruluşlarını, İslami giyiniş kurallarını, takvim ve bazı İslami kuralları değiştirdiği için. Ancak ülkelerini çok sevmelerine ve İngilizler tarafından sömürülmelerine rağmen Batı kültürünü almaya ve geleneklerini değiştirmeye hiç kalkışmayan Nijerya liderleri olan General İbrahim Babangida, Alhaji Tafabalewa ve diğerleri de Atatürk gibi modern bir ülkeye sahip olmak istiyordu.”

Uluslararası İlişkiler Bölümünden Nijeryalı bir öğrenci olan Ojewuyi Sodienye Rasaq, projesinde şunları yazdı.

Bir yabancı olarak benim gözümde, buraya okumaya gelip ve Türklerle yakın ilişki kuran biri olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü sonuna kadar rüyalarının peşinden giden, merhamet, azim ve kararlılık gösteren vasıflara sahip olduğu kadar fedakar, cesur ve ideallerine odaklanmış bir lider olarak görüyorum. Böyle hissetmemin nedeni onun onurlandırılış şeklinin dışında çok büyük ve göze çarpan başarılarını kitaplarda ve derslerde inceledim. Onun önemini tanımlarken aslında kelimeler benim için yetersiz kalıyor ancak tüm dallarda Mustafa Kemal Atatürk’ün bir dahi olduğunu söyleyebilirim.

Ülkem Nijerya’da 3 yıl süreyle karşıt bir gruba liderlik etmesine rağmen 10 yıl cezaevinde mahkum edilen 1950’lerin sonlarında İngiltere’ye karşı Nijeryanın bağımsızlığına liderlik eden ve güçlü bir karşı diren,ş sergilediği için ülkem Nijerya’nın ünlü Başkanı olan Obafemi Awolowo ile onu karşılaştırmak isterim. Nijerya’nın bağımsızlığa doğru giden yolu içeren yayımları olan bir yazar da olan Awolowo, 1951-1954 yılları arasında İş Yönetimi ve Yerel Yönetimler Başkanı idi. Nijerya Anayasası üzerine yazdığı düşüncelerini cezaevindeyken yazdığı ve Nijeryadaki çıkmazın tek çözümü olarak Konfederal yasayı savunduğu kitabında dile getirmiştir. . Yukarideki karşılaştırmalarla her iki lider ülkeleri için başarılıydılar, kişisel görüşüm ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün liderlik özellikleri ölmüş veya yaşayan liderlerle karşılaştırılamayacak kadar olağanüstü niteliklere sahip bir liderdir.

Mustafa Kemal zeki, mantıklı ve yetenekli bir adamdı, çünkü komutasındaki insanları desteklemiş ve halkını esareten kurtarmış. Topraklarını işgalden, dilini yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarırken kadınlara haklarını kazandırmış ve yaptıkları ile hep halkını düşünerek yaşamış Dil, medeniyet gelişimi olarak ilerler, çünkü yeni fikirler, dildeki yeni kelimelerin ve terimlerin başlamasını gerektirmektedir. Benim ülkemin Lideri de, Atatürk’ün kendi dönemindeki gibi kendi yöntemi geliştirmiştir. Çünkü Nijerya bağımsızlığını kazanmadan önce, Atatürk öncesi Türkiye’nin durumundaydık.”.

Son zamanlarda Afrika’nın dehası olarak anılan büyük liderimiz General Abubakar Tafawa Balewa sayesinde bağımsız olduğumuzda, ülkemde beyaz insanların kontrolü altında kölelik vardı, ve diğer büyük olan Sardauna düşmanları durdurmak ve Nijeryalı insanların kendi haklarına sahip olmak için çaba sarf etti. Atatürk diye hitap edilen General Mustafa Kemal, genişlemeye dayalı olmayan ancak milli sınırlara dayalı politikası; ve bir politik sistemin temeline dayanan yurt politikası onu ayakta tuttu. Bizim liderimiz de erkekler gibi kadınlara eşit haklar verilmemesi konusunda konuşurlarken onların geride kalmaması için onları korudu ve onlar için mücadele verdi, General Mustafa Kemal gibi onlara birçok alanda yardım etti.
Atatürk’ün kendisinin de vurguladığı gibi politikası “Yurtta barış, dünyada barış.” ilkesine dayanır. Sözü edilen ilkelerin çerçevesinde Atatürk reformları tanıttı: Ulusal tarihi geçmişin fark edilmesi, ülkeyi ve insanlarını sevme, ulusal dilin kavramı, bağımsızlığın ve özgürlüğünü sevme, hakimiyetin kayıtsız şartsız ulusun olması, çağdaş uygarlık seviyesinin ötesinden ileriye gitme yönündeki isteği, ulusal kültürü geliştirmek için isteği, Türk insanlarındaki güven duygusu, özgürlük ve birliğin birleşimi, ordunun, eğitim kurumlarının ve dinin politikadan ayrılma ilkesi. Kalbimize ülke sevgisini getiren ülkemdeki lider gibi, ulusal dilin kavramı, Nijeryalı insanlardaki güven duygusu, bağımsızlıktaki ve birlikteki güven Nijeryanın liderinin bize kazandırdıkları arasındadır

Arnavutluktan gelen öğrencimiz Evisi Kopliku, bir yabancının gözüyle Atatürk’ün önemini şu sözlerle dile getirmiştir. “Bugün hala Türkiye hakkında konuşurken akla ilk gelen kişi, Atatürk ve onun Türkiye’ye katkılarıdır. Onun bütün kararları, halkı uygarlaştırmak ve eğitmeyi amaçlıyordu. Mustafa Kemal’e göre, medeniyet, özgürlüğü belirtiyor ve özgürlük, mutluluğu getiriyor. Atatürk, politik, sosyal ve dini baskının olmadığı, herkesin istediği dini seçmekte özgür olduğu, ülke için sevginin temel olduğu ve bağnazlığın ortadan kalktığı bir ülke oluşturmaya çalıştı. Anladığım kadarıyla Mustafa Kemal, birkaç yıl içinde yapılması yüzyıllar süren bir yöntemle Türkiye’yi değiştirdi. Onun bağımsızlık ve özgürlük için olan güçlü duygusu, onun bütün amaçlarına ulaşmasına sağladı.

Atatürk’e göre, “ Bağımsız olmayan bir ülke ölmeye ya da yok olmaya mahkumdur.” Bundan başka, O, Türk Ulusunun “İstanbul’un hasta adamı” olduğunu hiç kabul etmedi.
“İstanbulun hasta adamı Türk Ulusu değildir. Bu, ulusun canlılığıdır. Zayıf olan, ulusumuza bağlı ve onu çökertmeye iten Osmanlı İmparatorluğudur.” derdi. Atatürk, dış siyasetin ülkenin iç örgütlenmesiyle yakından ilgili olduğunun farkında idi. Onun dış siyasetle ilgili felsefesi: “Yurtta barış, dünyada barış.” Tan kaynaklanıyordu.

Atatürk’ün Arnavutluk ülkesine büyük bir sevgisi vardı. Sosyal-kültürel liderliği süresince, Mustafa Kemal Arnavutluk’a olan sempatisini birçok olayda ve durumda göstermiştir. Her iki ülke de, Arnavutluk ve Türk milletleri, Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinden sonra, Türk Sultanlarının rejiminden çektikleri için, iyi bir ilişki oluşturdular. Ülkemdeki liderlerle Mustafa Kemal’i karşılaştırdığımda aklıma ilk gelenler Enver Hoca ve Sali Berisha’dır.

1908 de doğan Enver Hoca birçok savaşa katılmasına ve düşmana karşı mücadele etmesine, ülkeye olan katkılarına rağmen Arnavutluk’un lideri olduğunda Atatürk’ünkilerden tamamen farklı reformlara girişti. 1944’te Arnavutluk yabancı işgalden kurtulduğunda, Hoxha hükümetin geçici başkanı oldu ve tarımsal ve sosyal reformlar ve sanayileşme progtamı oluşturdu. Komunist bir durum yarattı. Reformların işsizliği azaltması gibi bazı avantajları vardı, çünkü devlet herkese iş buldu ve gelir açısından insanlar arasında eşitlik vardı, çünkü herkes aynı maaşı alırdı. Fakat bu aynı zamanda kötüydü, çünkü bir doktora, bir kasaba aynı maaş ödenmezdi. Bunun dışında, katı ve sert kuralları getiren ve ülkeyi dünyadan ayıran Hoxha’nın rejimi Stalin rejimi gibi izolasyona yöneltti. Bu, uygarlığı yavaşlatıyordu, çünkü insanlar dış dünyada neler olduğu ve teknolojinin nasıl geliştiği konusunda birşey bilmiyordu. Ancak Hoxha 1985 Nisana kadar, ölene kadar, gücünü korudu.

Sali Berisha Mustafa Kemal’den sonra gelir, çünkü o, Arnavutluk’a demokrasiyi getiren ve demokrasinin ilk başkanı olandı. Sali Berisha 1944’te doğdu ve 1992’den 1997’ye kadar Arnavutluk’un başkanıydı. 1990’da Arnavutluk Demokratik Partisi’nin kurucu bir üyesi oldu. 0cak 1991’de partinin başkanı olarak ilan edildi. Mart 1992’de Berisha, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana Arnavutluk’un Komünist olmayan başkanı olarak seçildi. Berisha’nın siyasal politik programı demokratik çoğunluğu ve piyasa ekonomisine doğru değişiklik için bir manda içeriyordu. Avrupa’da fakir ülkelerden birinin başkanı olarak, Berisha yabancı yatırımı çeken bir yasa tanıttı. Birçok ülkeyle beraber bazı yanlış ilişkiler kurmaya çalıştı. Liderliği süresince, Arnavutluk daha çok uygarlaşmaya başladı. Berisha ve ondan sonra gelen diğerleri Batı Uygarlığına ve onların Avrupa modellerine göre bir ülke yaratmaya çalıştılar.”

Nijerya’dan Nuradeen Nuhu Yashe için, “Mustafa Kemal ulusal bağımsızlık için askeri bir mücadeleye rehberlik eden ordu komutanıydı. Zafer, Türkiye’nin egemenliğinin oluşturulmasıyla sonuçlandı, geleneksel politik, ekonomik ve sosyal sistemin olduğu Türkiye’de büyük lider hızlı modernleşmeyi sağladı. Halkın %98’in Müslüman olduğu Türkiye’de Büyük Lider Mustafa Kemal modernleşmenin çözümünün ancak laik bir yapı oluşturulumasıyla mümkün olduğuna karar verdi. Atatürk, demokrasi ve bağımsızlık ilkeleriyle başlayan siyasal gelişmeye odaklandı. Bu, Türkiye’nin oluşumunun onaylanmasına öncülük ediyordu. Büyük Lider Kemal Atatürk siyasal katılımın çağdaş şekliyle politik sistemi de oluşturdu. Bu politik sistem, Atatürk’ün büyük çabalarıyla gelişmiş Türkiye’ye bir araç oldu.”

“Büyük lider, Türkiye’yi modernleştiren ve bunu geleneksel Müslüman dünyasından ayıran ulusal siyasetin üç önemli durumu beraberinde getiren diğer uygulamayı yapmak için mücadelelere de devam etti. Bu olmadan, Türkiye gelişme açısından modern dünyada geri kalmış olacaktı. Büyük lider, günlük hayatta dini kıyafetlerin giyilmesini yasaklayan reformları kabul ettirirken dini okulların kaldırıldığını, ibadet için cami mescit hariç dini yerlerin kapatıldığınıda halka duyurmuştu. Mustafa Kemal’in reformları kadınlara sağlana haklardan harf ve kıyafet inkılaplarına kadar uzanmaktadır. Bunları tek tek sıralamak uzun zayfalar alır. Sadece Türk insanı değil, yabancılar olarak bizler de büyük lideri selamlıyor ve saygı duyuyoruz. Başarılarına göre o, sıradan bir insan değildir. Bugünün politikacıları ise ülkenin başarıları ya da ülkenin insanları için değil, kendileri için kavga ediyorlar.”

Nijerya uyruklu öğrencim Nuradeen Nuhu Yashe, Bir yabancı olarak onu ülkemin liderleriyle bağdaştırmam gerekirse, bu çok zor olurdu, çünkü dürüst olmak gerekirse, bazı liderlerin kişisel ilgileri için yaptıklarından dolayı, onların birçoğu büyük lider Mustafa Kemal’in özelliklerine sahip değildi, yani kişisel olmayan, ulusal görüş için hareket eden büyük liderle karşılaştırılamaz. Fakat ülkemde büyük liderle aynı grupta olabilecek birkaç lider var, aslında ama tam onun gibi değil. Ona Küçük Atatürk olarak hitap edebiliriz. Bu kişi Abubakar Tabawa Balewa yönetimindeki Alhaji Cumhuriyeti’nin Nijeryadaki başbakanıydı.O, Ekim 1960’ta, Nijerya’nın bağımsızlığı için mücadele eden insanlar arasındaydı. Ülkesi için birçok şey yaptı, ona küçük Atatürk adını verdim . Onların hepsi mükemmel bir yerde huzurludurlar. Ve, onları her zaman hatırlamaya devam edeceğiz.”

Öğrencilerin yazdıklarından, Mustafa Kemal Atatürk’ün, Prof.Hikmet Özdemir’in Atatürk’ün Liderilik Sırları aslı kitabında belirttiği Liderlik vasıflarını taşıdığını gözlemledikleri anlaşılmaktadır. Özdemir kitabında:

“Görkemli benliğe sahip liderler iki genel kategoriye ayrılabilirler. Bunlardan biri, kendi görkemli benliğinin tutarlılığını diğerlerini kendi gözünde değersiz kılmak ve böylece kendini üstün hissetmek suretiyle sağlamaya çalışan yıkıcı liderdir. Yıkıcı görkemli lider dikkate değer düzeyde bir tehlike oluşturur….”

“Diğer görkemli lider tipi onarıcı tipidir ve Atatürk bu kategorinin temsilcisidir. Onarıcı lider, kendi ‘değerli’ taraftarlarının hayranlığını kazanmak ister ve olabildiğince yüksek düzeyde etkileyici bir destek kazanabilmek için onları yüceltmeye girişir. Taraftarlar (örneğin Atatürk için Türkiye) ülküleştirilirler; böylece bunların zihinsel tasarımları (representations) liderin görkemli benliğiyle iç içe geçer ve onun ruhsal dünyasını daha tutarlı kılar.

“… Atatürk, kendisiyle halkı arasındaki büyük ‘uyuşma’ nedeniyle onarıcı lider konumunu devam ettirmiştir. Söz konusu ‘uyuşma’ ona kendi görkemli benliğine sıkı sıkıya sarılma olanağı vermiş, Türk halkının onu olağanüstü bir insan olarak algılamasını sağlamıştır…. onun imgesi hala Türkiye’de ulusal birliği besleyen bir öğe olarak kullanılmaktadır.”

Liderlik özel vasıflar gerektien bir meziyettir. Görülüyorki yabancılar da büyük asker, büyük devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin mimarı Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıdıktan sonra Türk İnkilap Tarihi dersine karşı sergiledikleri olumsuz tavırlarını olumluya çevirmişler ve katkı koyarak kendi devlet adamları ile karşılaştırma fırsatını belki de ilk defa yakalama fırsatı bulmuşlardı.

REFERANSLAR:

Özdemir, Hikmet, (2006) Atatürk’ün Liderlik Sırları, Remzi Kitabevi, 4. baskı
Villalta, Jorge Blanco (1991) Atatürk, çev. William Campbell, Türk Tarih Kurumu, XVI.cilt, sayfa 367-371, Ankara.

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : ROCKEFELLER Atatürk Hakkında Ne Dedi ??


VİDEO LİNK :

SPOR DOSYASI : Atatürk’ün Spora ve Sporculara Bakışı


Atatrk’n Spora ve Sporculara Bak.pdf

BİR DÜNYA DAHİSİ VE DEVLET ADAMI /// Atatürk Kısa Ömründe Neler Yapmadı ?


9253-1

Yazan: Paul B. HENZE**

Ceviri: Doc. Dr. Gul Celkan

Tarihe mal olmuş kişiler, yani büyük devlet adamları genellikle başarılarıyla anılırlar. Mustafa Kemal’inde başarıları sayılamayacak kadar çoktur. Onun en büyük eseri demokratik ve ekonomik dinamizmin en güzel örneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti 75.yılını kutlamaktadır. Her ne-kadar onu kaybedeli 60 yıldan fazla olmuşsa da, Türk ulusu onu her zaman saygıyla hatırlayacak ve yolundan yürümeye devam edecektir. 2O.yüzyılda yaşamış başka hiçbir liderin başarıları bu denli unutulmaz olamamıştır. Pek çoğu halklarını sürükledikleri felaketlerden dolayı nefretle anılmaktadır: Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Horthy, Nasser, Nkrumah, Toure, Peron, Franco, Castro en bariz örneklerdir.

Amerikalı ve Avrupalı hayranları tarafından, sanki birer aziz gibi tapılıp yükseklere çıkarılan bu kişiler daha sonra hem kendi ülkelerinde hem de yurt dışında akıl almaz vahşet örnekleri göstermişler ve hem kendi ülkelerinin insanlarına hem de başkalarına yaptıkları kötülük büyük olmakla kalmamış ve etkileri çok uzun sürmüştür. Atatürk çağdaşlarının içine düştüğü bu tuzaklara düşmemiştir.

Aşırı Milliyetçilik

Atatürk bir zamanlar dünyaya hakim olan bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmış ve halkının Türk olarak tanınmaktan gurur duymasını sağlamıştır. Geçmişlerinin bilincinde olarak yaşamalarını ve mükemmel bir istikbalin onları beklediğine inanmalarını sağlayabilmiştir. Ancak Atatürk’ün dikkat ettiği nokta her iki dünya savaşları sırasında Doğu Avrupa’yı etkisi altına alan ve birbirlerinden nefret ettiren baskı yöntemi uygulayan 20. Yüzyılın ilk yarısında ki milliyetçilik hareketlerinden kaçınmıştır. Atatürk’ün tasvip etmediği milliyetçilik Balkanları ve de Arap dünyasını kasıp kavurmuştur. Bugün de katliamlara yol açarak varlığını sürdürmektedir. Atatürk ise Türk gençliğine komşularından nefret etmelerini öğretmemiştir. Atatürk her çeşit aşırılığa karşı koymuş ve yabancı ülkelerde maceralara atılmak isteyenleri bu isteklerinden vazgeçilmiştir. Türk ulusuna 1923 Lozan Anlaşması ile çizilmiş olan hudutlar dahilinde kalan topraklarda mutlu bir hayat sürmelerini telkin etmiş ve başka yerlerde bunu aramamalarını öğütlemiştir.

Saltanatın Yenilenmesi

Atatürk Osmanlı İmparatorluğunu yeniden diriltmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. İmparatorluğun sahip olduğu doğudaki, batıda ki, güneydeki topraklara hiç bir zaman göz dikmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlarda, Orta Asya da veya Kafkaslarda yaşayan Türkleri temsil etmediğini söylemiştir. Atatürk Türklerin sahip olduğu toprakları ekip biçmeleri mamur hale getirmeleri gerektiği inancını taşımaktaydı. Dönemin Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos ile anlaşıp uluslararası gözlemcilerin denetiminde nüfus mübadelesini gerçekleştirmiştir. Musul ve Hatay konularında alınan uluslararası kararlara saygı duymuş ve Kabul etmiştir. Halbuki aynı dönemde Mussolini yeni bir Roma İmparatorluğu kurmaya çalışıyor ve Etyopya’ya çok kötü davranıyordu. Atatürk emperyalizm gibi yanlış uygulamalara sapmamış ve milletini bu gibi hatalı maceralar uğruna peşinden sürüklememiştir. Atatürk, Hitler’in ırkçılığından ve Semitizm karşıtlığından nefret ediyordu. Onun Türk gençliğine hitabesinde söylediği çalışkanlık, gururlu ve kendinden emin olma gibi vasıflar ırkçı anlamda kibirli olmak demek değildi.

Ütopik Ekonomi

Yeni ve genç Türkiye gelişirken ve modernleşirken çok az dış yardım almıştır. 1920′lerde 30′Iarda ne Dünya Bankası, ne IMF, ne UNDP ne de maddî katkı sağlayacak başka bir uluslararası kuruluş vardı. Gelişmiş ülkelerin maddî katkı sağlamaya yönelik ekonomik programları yoktu. Atatürk Türkiyesi kendi yağıyla kavrulmaya mecburdu. Atatürk devlet sistemine başvurmaktan başka bir şey yapamazdı. Devlet iktisadî kuruluşların öncülüğünü yapmış, ancak bunları en ideal çözüm olarak göstermemiş veya bunların kalıcılığını haklı gösterecek bir dogma geliştirmemiştir. Sosyalizm, anonim şirketçilik veya bunlar gibi dönemin moda olan ekonomik doktrinleri onun ilgisini çekmemişti. Sovyetler Birliği’nden biraz maddî katkı almış ancak Sovyet sistemini taklit onu sıkmıştır. Özel girişimcilik Atatürk’ün zamanında yayılmaya başlamış ve ülkenin gayri safı hasılasının yarısı Atatürk’ün yaşamının son yıllarında özel sektörden gelmekteydi. Türkiye bu gün sahip olduğu zenginlikleri o günlere borçludur.

Şiddet

Lenin ve takımı iktidarı ele geçirir geçirmez şiddeti siyasî yöntem haline getirmiştir. Daha az komünizm taraftarı liderler onu taklit etmişlerse de Stalin’in daha sonra da Mao Zedong ve Pol Pot’un uyguladığı şiddet aşırılığa kaçmıştır. Hitler şiddeti kendi toplumuna ve daha sonra da ele geçirdiği ülke topraklarını idare etmek için bir vasıta olarak kullanmıştı. Her ne kadar şiddet miras aldığı toplumda varolan bir olgu olsa da Atatürk bundan kesinlikle kaçınmış ve sınıf kavgalarının çıkmasına meydan vermemiştir. Ne toplu tutuklamalar yapmış, ne toplama kampları kurmuş ne de köylüleri topluca köylere sürüklemiştir. İnsanlar Atatürk Türkiye’sinden kaçmamışlardır. Aksine Hitler’den kaçan Yahudiler gibi Komünizmden kaçan mülteciler de Türkiye’ye sığınmışlardır. Atatürk muhalifleri idam ettirmemiştir. Çok nadir durumlarda, ki bu isyan veya vatana ihanet şeklinde tezahür ederdi, en ağır cezaî müeyyideleri uygulatmıştır. Hukuka karşı saygılı olmuş ve vatandaşların kanunlar karşısında eşit olduğunu kabul etmiştir. Türk hayatına getirdiği yenilik hareketlerini güç kullanmak yerine örneklemelerle ikna yoluna gitmiştir. Kuralcıydı ancak uyguladığı metodlarında sabırlıydı. Reformlarının gerçek anlamda kabulü ve hayatın bir parçası olması kendisinden sonra gelen nesiller sayesinde olmuştur.

Şanlı Ordu

Atatürk askerî dehasıyla büyük başarılara imza atmış bir lider olsa da orduyu toplumun üzerinde tutmamıştır, yükseklere çıkartmamıştır. Cumhurbaşkanı seçilince üniformasını çıkartmış ve sivil görevlere gelen tüm askerlerin de aynı tutum ve davranış içinde olmalarını istemiştir. 20. yüzyılda alışılagelmiş olan askerî devlet otoritesi onun kurduğu hükümette mevcut değildi. Atatürk Türkiye’sinde askerin imtiyazı yoktu ama sorumluluğu çok fazlaydı. Onlara öğretilen kendilerini ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması için gereken fedakarlık ve bağlılık timsali olmalarıydı. Onlar Cumhuriyetin bekçileriydiler, ve ancak cumhuriyet tehlikeye düşerse harekete geçmeleri konusunda bilinçlendirilmişlerdi. Huzur ve sükûnu sağladıktan sonra da sessizce kenara çekilmeyi de biliyorlardı.

Liderlik ve Güç

Atatürk, yeni bir doktrin kuruyor olma iddiasında da hiçbir zaman bulunmamıştır. Türkiye Cumhuriyetini çağdaş anayasal sistemler çerçevesinde yapılandırmıştır. Avrupa hukuk sistemlerini Türk hukuk sistemine uyarlamaya çalışmış ve Türklerin medenî dünyanın hukuk sistemlerine doğru bir atılım yapmaları gereğini savunmuştur. İki defa iki partili sistem kurmaya çalışmış ancak ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ne Türkiye ne de kendisi henüz çok partili hayata alışık değildi. Ancak demokrasinin gelişebilmesi için kurumların gerektiğini biliyordu ve bunları oluşturma yolunda büyük çabalar sarf etti. Döneminin komünist ve faşist liderlerinin aksine, demokrasinin veya cumhuriyet hükümetinin yaptıklarının küçük düşürülmesine veya kötülenmesine hiçbir zaman meydan vermedi. Atatürk kendini enerji dolu bir yenilikçi olarak görmekteydi. Tarihin ve kaderin seçtiği bir ulu kişi olarak bilinmek, anılmak istemiyordu. Şehirlere kendisinin veya silâh arkadaşlarının isimlerinin verilmesini asla istemedi. 1930 Avrupa’sında liderler güçlerini arttırma politikası izlerlerken ve bu da dünyanın bazı bölgelerinde taklit edilirken, Atatürk temel inançlarından taviz vermemiştir. Hayata gözlerini yumduğu zaman arkasında bir miras bırakmıştı ve yeni nesiller bu mirası kuşaktan kuşağa taşıyacaklardı. Ve bu miras yıllardır geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir.

2O.yüzyıl devlet adamları içinde hakkında bu gibi şeyler yazılabilecek bir başkası yoktur. Atatürk yeni kurulacak milletlere de bir örnek oluşturmaktadır. Bazıları bunu yaptıklarını söylemektedir. Atatürk’ün yaptıklarını ve yapmadıklarını çok iyi incelemeliler ve kendi yollarını ona göre çizmelidirler. Atatürk yenik düşen ve tüm itibarını kaybetmiş bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmanın ve tüm öngördüğü reformların yapılabilmesi için en az iki veya üç kuşak geçmesi gerektiğinin de bilincindeydi. Cerbezeli sloganlardan ve ideolojik kestirmelerden hoşlanmazdı. Ne kendini ne de milletini asla aldatma yoluna gitmemiştir.

Dünyayı tüm dürüstlüğüyle karşısına almıştır. Günümüzde yeni kurulmakta olan devletlerin liderlerinin yaptığı gibi, hiçbir zaman dıştan gelen telkinlere, tavsiyelere kanmamıştır. Atatürk döneminde ne Uluslararası Af Örgütü, ne İnsan Hakları Mahkemesi, ne de demokratikleşme çığırtkanlığı yapan onlarca kuruluş yoktu. Olmuş olsalardı dahi Atatürk’ün onların etkisi altında kalacağı kuşkuludur. Bu kuruluşlar Atatürk’ün yapmayı başardığı işlerde pek etkin olamazlardı. Atatürk tarihine baktığımız zaman sadece bugünün liderlerine değil onlara yardım ettiklerini iddia eden kişilerin veya onları eleştiren kişilerin de almaları gereken pek çok ders olduğunu görmekteyiz.

** Paul B. Henze ABD”de RAND’ın Washington ofisinde görev yapmakta olan ve 30 yıllık meslek yaşamı boyunca aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede sefaretlerde büyükelçi olarak çalışmış bir diplomattır.

%d blogcu bunu beğendi: