Etiket arşivi: AK PARTİ DOSYASI

AK PARTİ DOSYASI : AKP’nin Irak iflası


AKP’nin Kuzey Irak Bölgesel Yönetimiyle yaptığı yasadışı petrol ticaretine Irak Merkezi Yönetimi’nin tepkisi ağır oldu. Irak Petrol Bakanlığı Türk Şirketlerinin Irak’ta petrol ve dağıtım-üretim işlerine girmesini engelleyen bir genelge yayımladı.

AKP’nin Irak politikası her anlamda iflasın eşiğine geldi.

Kuzey Irak Bölgesel Kürt yönetimiyle AKP’nin giriştiği petrol ticareti macerasının bedeli ağır oldu. CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, Irak Merkezi Yönetimi’nin Türk petrol şirketlerine ambargo koyduğunu açıkaldı.

Gök, Türk şirketlerinin kaybının 2 milyar dolar civarında olduğun vurguladı.

Gök, Irak petrollerinin yasadışı yollarda İsrail’e taşınmasını hatırlattı.

ulusalkanal.com.tr

VİDEO LİNK :

http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/akpnin-irak-iflasi-h34154.html

AK PARTİ DOSYASI : Kaset planını Rotahaber bozdu


AKP’nin gurbetçi oylarında yaşadığı 2 puanlık kaybı telafi etmek etmeye yönelik kaset planını Rotahaber deşifre etti. Rotahaber’in deşifresinin ardından kasedin yayınlanacağı iddia edilen siteyi duyuran Troll hesap alelacele kapandı. Sitede ise sayaçta belirtilen sürenin dolmasına rağmen herhangi bir yayın yapılmadı.

Tepki oylarını toplamak amacıyla hazırlanan kaset planını Rotahaber bozdu.

Twitterdan 2 gün önce açılan bir Troll hesaptan Başbakan Erdoğan’ın görüntülerinin yer aldığı kasetin bugün saat 16.00’da yayınlanacağı duyrulmuştu.

Rotahaber ise öğle saatlerinde yayınladığı haber analizde söz konusu kasetin AK Parti’nin oylarını artırmaya yönelik bir plan olduğunu yazmıştı.

Rotahaber’in planı deşifre etmesinin hemen ardından twitterda açılan ‘Haramzadaler333’ isimli troll hesabı da panikle kasetin yayınlanacağı sitenin duyurusunu yaptığı twitleri sildi.

Hesabına twitter tarafından kapatıldı görüntüsü veren Troll hesap, yine Rotahaber’e yakalandı. Twitterin, hesaplarının gizlendiğini göstermek için kullandığı ‘Withheld’ kelimesini yukarida yanlis asagida ise dogru yazdı. Bu da Troll hesabın söz konusu değişikliği kendi profil ayarlarından yaptığını gösteriyor.

Kaset planının deşifre olmasının ardından kasetin yayınlanacağının duyurulduğu saatte ise herhangi bir kaset yayını yapılmazken, deşifre olan Troller bu sefer cemaati hedef aldı. Ve siteye bazı yazı ve resimler eklediler…

İşte sitenin o hali:

ROTAHABER’İN KASET PLANINI DEŞİFRE ETTİĞİ HABER ŞÖYLE:

AHMET MEMİŞ – ANALİZ HABER / ROTAHABER –

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 2 gün kala Twitterda açılan trol bir hesaptan, Başbakan Tayyip Erdoğan‘ın kasetlerinin yayınlanacağı ileri sürüldü.

Daha önceki kasetleri yayınlayan Haramzadeler hesabının bir harfinin değiştirilmesiyle oluşturulan çakma bir hesaptan anons edilen ve bir sitede yayınlanacağı duyurulan kasetlerin, Başbakan Erdoğan’ın oylarını artırmaya yönelik yeni bir plan olduğu ileri sürülüyor.

DIŞİŞLERİNDEKİ SIZDIRMANIN GÜNCELLENMİŞ VERSİYONU MU?

İki gün önce sosyal medyada dolaşıma sokulan iddia daha önce yaşanan benzeri skandaları akıllara getirdi.

30 Mart seçimlerine 3 gün kala Dışişleri Bakanlığında Bakan Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Ferdidun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in yaptığı görüşmenin ses kaydı internete sızdırılmıştı. Sonrasında ise Başbakan Erdoğan ses kaydını cemaatin sızdırdığını ileri sürerek miting alanlarında bunu malzeme yapmıştı.

Yaşanan bu gelişmenin ardından ses kaydını toplantıya katılan isimlerden birinin sızdırdığı ileri sürülmüştü. Ses kaydının, Erdoğan‘ın işine yarayacak şekilde kontrollü ve zaman ayarlı bir şekilde sızdırıldığı da iddialar arasındaydı.

Seçim sonrasında yapılan kamuoyu araştırmalarında alınan sonuçlar da bu iddiaları doğrular nitelikteydi.

GURBETÇİ OYLARINDAKİ SÜRPRİZ BU PLANI MI DEVREYE SOKTU?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk yapılan anketlerde ilk turda kazanacağı belirtilen Erdoğan‘ın hesaplarını yurt dışı oyları bozdu. Yüzde 2-3 civarında olduğu belirtilen bu oy kaybının ardından Erdoğan‘ın oylarının yüzde 48 civarına indiği bugün medyada da geniş şekilde yer aldı.

Yaşanan bu oy kaybı da akıllara yine Dışişleri skandalını akıllara getirdi. Kamuoyu "Bu yüzde 2’lik oy kaybı tıpkı Dışişlerinde olduğu gibi kasetlerle ve oluşacak tepkiyle mi giderilecek?" sorusunu sormaya başladı.

O SİTE HALA NEDEN KAPATILMIYOR?

Söz konusu iddianın AKTroller tarafından yayılması şüpheleri iyice artırırken, duyuruyu yapan twitter hesabının ve kasetlerin yayınlanacağının belirtildiği sitenin hala kapatılmamış olması dikkat çekiyor..

Deniz Baykal‘ı koltuğundan eden kasedi, internetten kendisinin kaldırttığını defalarca söyleyen Erdoğan‘ın, 2 gündür hem sosyal medyadan hem de internetten yayınlanacağı duyurulan görüntüler için harekete geçmemesi ve siteyi kapattırmaması iddiaları güçlendiriyor.

AKTROLLERİN NUMAN KURTULMUŞ’UN MONTAJ GÖRÜNTÜLERİNİ YAYINLAMIŞTI

Yine yerel seçimler öncesinde Numan Kurtulmuş’a ait olduğu iddia edilen ve ahlaksız görüntülerin yer aldığı montajlı görüntüler sosyal medyada dolaşıma sokulmuştu. Bu görüntüler üzerinden de cemaat hedef haline getirilmiş ve seçim meydanlarında kullanılmıştı.

Ancak Numan Kurtulmuş ile alakası olmayan bu görüntülerin twitterdaki AKTroller tarafından hazırlanıp dolaşıma sokulduğu ortaya çıkmıştı.

Geçmişte yaşanan tüm bu skandallar bugün yayınlanacağı iddia edilen görüntülerin yine aynı amaçla servis edileceği iddialarını güçlendiriyor.

HER ŞEKİLDE ERDOĞAN’IN KAZANMASI HEDEFLENİYOR

Sosyal medyada konuşulan bir diğer iddiaya göre de; yayınlanacağı iddia edilen görüntüler yayınlanmayacak ya da Erdoğan‘ı etkilemeycek bir görüntü yayınlanacak. Ve ‘Benim de Baykal gibi kasedimi yayınlayacaklardı" denilerek aynı tepki oluşturulacak ve Erdoğan bunu meydanlarda kullanacak. Yani her şekilde kazanan yine Erdoğan olacak

KAYNAK: ROTAHABER

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan’ın kökeni nerelere dayanıyor ??


Erdoğan’ın, cumhurbaşkanlığı seçimi kapsamında canlı yayında söylediği "Benim için Gürcü dediler. Affedersin daha çirkinini söylediler, Ermeni dediler" sözleri büyük tepki çekmiş ve tartışma konusu olmuştu.

Tartışmalar devam ederken bu kez Erdoğan’ın 2004 yılında Gürcistan gezisi sırasında söylediği iddia edilen "Ben de Gürcü’yüm, ailemiz Batum’dan Rize’ye göç etmiş bir Gürcü ailesidir" sözleri hatırlatıldı.

TARTIŞMALARLA İLGİLİ YENİ KİTAP

Erdoğan’ın kökeni ile ilgili tartışmalar devam ederken ortaya çıkan bir kitap, tartışmanın boyutunu daha da alevlendirecek gibi görünüyor.

"Türkiye’de Kim Kimdir" ismi ile yazar Oğuz Hakan Göktürk tarafından kaleme alan kitapta Erdoğan’ın kökeni ile ilgili yeni iddialar ortaya atıldı.

e-kitap olarak satışa sunulan kitapta, Erdoğan ailesinin kökeni olan "Bakatoğlulları" ile ilgili şu ifadelere yer verildi:

"(…)Gürcü Bagratuniler, Osmanlı Devleti’ne en fazla direnen unsurlardan biriydi. Safevilerin ve Osmanlıların Kafkasya’daki çekişmeleri, Gürcü Bagratunilerin varlıklarını devam ettirmelerindeki en önemli faktördü. Osmanlı devletinin Gürcü Bagratuni kralları üzerine düzenlediği seferlerin bir sonucu da bunların asilzadelerinin farklı bölgelere sürgün edilmesiydi. Bir kısım Bagratuni aileleri, İstanbul’da esaret altında tutulurken, bir kısmı da Trabzon, Potamya (Rize) taraflarına zorunlu iskân edilmişlerdi.(…)"

Devamında ise şu ifadelere yer verildi:

"Doğu Karadeniz’e doğru yayılmış olan Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları da bu sınıfa dâhildi. Gürcü Bagratuni ailesi olan Bakatoğulları diğer ayanlardan farklı olarak Osmanlı Devleti’ne hiçbir zaman itaat etmemişti."

Yani kitaba göre Erdoğan’ın dedeleri Osmanlı’ya itaat etmemişti.

Şİİ-İRAN ETKİSİ VAR

"Erdoğan’ın kökeni" ile ilgili yeni bir tartışmaya kapı açan kitap, Recep Tayyip Erdoğan’ın dedesinin ismi olan Teyyup isminin tarihte ve günümüzde Ağrı, Iğdır ve Tuzluca yöresinde de kullanıldığını hatırlatarak şu iddiada bulunuyor:

Ağrı-Iğdır-Tuzluca, Şii-İran kökenli nüfusun yoğun yaşadığı bir bölgedir. İran’dan Potamya’ya göçler olduğu bilinmektedir. Teyyub isminin hem Iğdır-Tuzluca hem de Potamya’da kullanılması bu iki bölgeye İran’dan göçler olmasının bir sonucudur. Zira Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2014 yılındaki İran ziyaretinde “ikinci evimizdeyiz” açıklaması İran’ın Potamya’ya etkisinin tarihsel ve coğrafi olarak ifadesidir. Recep Tayyip Erdoğan’ın aile büyükleri içerisinde yer alan Havuli, Fatuli ve Farfuli gibi isimlere sadece Potamya’da rastlanılmaktadır."

BAGRATUNİLER "PAPAZ ELBİSESİ" İLE SIZDILAR

Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken söylediği “Demokrasi bir araçtır. Müslüman’ın laik olması mümkün değildir. Eğer benim emir-komuta merkezim bana Papaz elbisesi giyeceksin diyorsa, Papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım.” sözlerinin hatırlatan yazar,

Bu sözün de "tarihsel bir gerçeğin ifadesi" olduğunu belirterek şunları yazdı:

"Zaten Bagratuniler, Gürcüler ve Ermeniler içerisine papaz elbisesi giyerek sızmışlardır. Bu söz, Bagratuniler’in Ermeniler arasına sızma mantığının dışa vurumundan ibarettir."

TAYYİP ERDOĞAN’IN EŞİ EMİNE ERDOĞAN

Kitapta Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile ilgili iddialara da yer verildi. Emine Erdoğan’ın, Siirtli Gülbaran ailesinin kızı olduğunun belirtildiği kitapta, Gülbaran ailesi ile ilgili şu ifadelere yer verildi:

"Emine Erdoğan, Siirtli Gülbaran ailesinin kızıdır. Gülbaran ailesinin kökenlerinin dayandığı Siirt’te önemli sayıda Yahudi, Ermeni, Süryani, Nasturi, Keldani ve diğer Hıristiyan unsurların yaşadığı bilinmektedir.(…)

BAGRATUNİ KRALI AŞOT’UN KARDEŞİ NASRA

Emine Erdoğan’ın büyük ninesinin ismi olan Nasra, tarihin derinliklerinden gelen çok önemli bir isimdir. 870’li yıllarda yaşayan Bagratuni Kralı Aşot’un kardeşinin adı olan Nasra, yüzyıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın eşi olan Emine Erdoğan’ın büyük ninesi Nasra ile tarih sahnesine çıkacaktır. Nasra ismi günümüzde, Güneydoğu, Doğu Anadolu’da Ermeni ve Süryani görünümlü Bagratuniler tarafından yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.(…)

YAHUDİ CASUSLUK ÖRGÜTÜ NİLİ

Emine Erdoğan’ın büyük ninesinin ismi olan Nili, kadim Yahudi isimlerindendir. I.Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’da Osmanlı Devleti’ne karşı casusluk faaliyetinde bulunan Yahudi terör örgütünün adı da Nili’dir.(…)"

TARTIŞMALAR DEVAM EDİYOR

Erdoğan’ın kökeni ile ilgili tartışmaları daha önce yazar Ergun Poyraz, yazdığı "Musa’nın Çocukları" isimli kitapla gündeme getirmişti. Söz konusu kitap Ergenekon davasına da konu olmuştu. Poyraz için ise mahkeme 29 yıl hapis cezası kararı vermişti.

Yine gazeteci Soner Yalçın "Kayıp Sicil, Erdoğan’ın Çalınan Dosyası" kitabında Erdoğan ailesi ile ilgili detaylı bilgilere yer vermişti.

Anlaşılan Erdoğan’ın "kökeni" ile ilgili tartışmalar bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

Sözü Soner Yalçın’ın şu cümleleri ile bitirelim:

"Kim kendini hangi inanç ve etnik kimlikle tanımlıyorsa, benim için "doğru" odur. Erdoğan "Gürcü’yüz" diyorsa, öyledir. Emine Hanım "Arap’ım" diyorsa doğrudur."

Odatv.com

AK PARTİ DOSYASI : Havuzda paralar böyle depolandı


Fezlekeye göre havuz işinde "örgüt lideri" olan Binali Yıldırım, "aldığı talimat üzerine iş adamlarından yüksek miktarlarda para toplamak ve ihaleye fesat karıştırmakla" suçlanıyor.

Fezlekeye göre havuz işinde "örgüt lideri" olan Binali Yıldırım, "aldığı talimat üzerine iş adamlarından yüksek miktarlarda para toplamak ve ihaleye fesat karıştırmakla" suçlanıyor.

AKP’nin Sabah-ATV’yi ihale karşılığı işadamlarına aldırarak yandaş medya oluşturma operasyonu, gün gün, saat saat telefon dinlemelerine takıldı ve 25 Aralık fezlekesine girdi. Erdoğan’ın işadamlarına talimatı her şeyi özetliyordu: ‘Bu işi halledeceksiniz kardeşim.’

Geçen yıl bugünler…

Tarih: 7 Ağustos 2013.

Saat 15.00’de işadamı Mehmet Cengiz’in Başbakan Erdoğan’la randevusu var.

Cengiz, Başbakan’ın hemşerisi… İlk günden beri yanında olan, onun iktidarıyla birlikte büyüyen, en büyük ihalelere giren, en kârlı projeleri alan işadamı…

Lakin bu kez ortam gergin…

Cengiz, ortaklarıyla birlikte, SKY televizyonu ile Akşam gazetesini 60 milyon dolara satın almış. Alırken de “Ben çok hevesli değildim. Bunu Başbakan’ın hatırı için alıyorum” dediği söylenmiş. Bu da Başbakan’ın kulağına gitmiş. Oysa Başbakan’ın onun için başka planı varmış. Çalık’ın zarar ettiği için elden çıkarmak istediği, ölü haldeki Sabah-ATV grubunu almasını istiyormuş. Hem de yüksek bir fiyata…

‘S.çtı ağzıma…’

2 saatlik görüşme çok sert geçiyor.

Cengiz görüşmeyi, “S.çtı ağzıma” diye özetliyor:

“Bu kadar iyilik yapıp da böyle fırça yediğim tek iş oldu.”

Konuştuğu işadamı onu teselli ediyor:

“Ben ‘Efendim’ dedikçe bana da kaydı.”

Peki neydi Başbakan’ı bu kadar kızdıran?

Bunun yanıtını bulmak için, Türkiye’de medyanın Başbakan’ın talimatıyla, oğlu ve damadının katkısıyla nasıl el değiştirdiğine delil teşkil eden telefon kayıtlarına bakalım şimdi:

‘İlk defa diklendim ona’

Saat 17.04…

Mehmet Cengiz, Başbakan görüşmesinden çıkar çıkmaz telefona sarılıyor ve bir arkadaşına içini döküyor:

“- Şimdi Beyefendi’den çıktım. 2 saattir onunla beraberiz.

“- Ha… Ne diyor?”

“- Ya birisi demiş ki, ‘Biz çok hevesli değiliz bu işe…’”

“- Haaa. O da gitti onu mu söyledi; o… çocuğu…?”

“- Oy… Ooy oooy… Dedim ona, ‘Ya şefkatimi kırma benim. Biz de 55 yaşında adamız. Nerde ne konuşulur, onu biliyoruz’.”

“- Hem bir iş yapıyorsun, hem de şey yapıyor, öyle mi?”

“- He… ‘Niye onları aldın, niye şöyle oldu’ bilmem ney… Ama ben bugün ilk defa diklendim ona… ‘Ya şefkatimi kırma’ dedim. ‘Ben ne yaparsam kötü oluyor ya…’ Yanlış mıyım?”

‘Sabah’a girmedim ya’

Cengiz o konuşmada, gerginliğin asıl nedenini açıklıyor:

“O bana şeyden takıldı, Sabah’a girmedim ya…”

İşin sırrı bu cümlede gizli…

Çünkü 25 Aralık polis fezlekesine bakılırsa, Cengiz’in başı çektiği üçlü konsorsiyum, SKY-Akşam medya grubunu talimatla alıyor, yine talimatla vazgeçiyor. Hatta Mehmet Cengiz, SKY’i yeni sahibi Ethem Sancak’a devrederken “Son anda başka görev aldık, ondan vazgeçtik” diyor.

“Başka görev”in adı, Sabah-ATV grubu…

Erdoğan adlı şahıs

Cengiz, başta direndiği bu operasyona “fırça”dan sonra razı oluyor ve -fezlekedeki tabirle- “görevlendiriliyor.”

Kim tarafından?

Yine fezlekeye göre, “doğrudan Başbakan tarafından…

İşte bu bölümde Başbakan’dan, “Recep Tayyip Erdoğan adlı şahıs” diye söz ediliyor.

“Görevlendirmeyi” onun yaptığına bir başka kanıt, 17 Eylül’de Erdoğan’ın Çankaya Köşkü’ndeki bir davette görüştüğü işadamı Nihat Özdemir’e söylediği cümle:

“Bu işi halledeceksiniz kardeşim.”

Örgüt lideri Yıldırım

Fezlekeye göre, havuz işinde “örgüt lideri”, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım…

Yeni medya grubu için para toplama talimatı ona veriliyor. O da hemen tanıdık işadamlarını çağırıp görev emrini tebliğ ediyor. İşadamları mecburen boyun eğiyor.

20 Ağustos 2013 günü, Kolin İnşaat’ın sahibi Celal Koloğlu, Bakan Yıldırım’la görüşüyor. (Dinleme kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Bakan, takibe karşı son derece dikkatli… Ziyaretçiler, bazı konuşmalarda dinlemeyi önlemek için telefonu bizzat söktüğünü aktarıyor.) Koloğlu, görüşmeden çıkar çıkmaz MehmetCengiz’i arıyor ve anlattıklarıyla, kirli pazarlığın tüm ayrıntılarını, telefonunu dinleyen polise vermiş oluyor:

‘Kaçarı yok’

MEHMET CENGİZ: “- Abi görüşebildin mi?”

CELAL KOLOĞLU: “- Görüştüm de kafam karmakarışık oldu ya… ‘Kırk yılda böyle bir görev verilir. Sizlerin de bunu yapmanız lazım’ diyor. ‘Bunun kaçar tarafı yok’ diyor.”

“- Sen ne dedin?

“- ‘Ne emir verirseniz elimizden geleni yaparız’ dedim. Başka ne diyim abi söyle…”

“- Yaa…

“- ‘İkiye ayrılmış’ diyor: ‘İşte bir tarafta ATV var, öbüründe de gazete ve A Haber var’ diyor.”

“- Onu biliyorum.”

“- ‘Öyle de böyle de bunu halledeceğiz. Sıkıntıdayız, hallolacak. Belki başkalarını da bakacağım’ diyor. Diyecek bir şey bırakmadı ki…”

FEZLEKEDEN: ‘Bakan rüşvet anlaşması yaptı’

Bakan Yıldırım, ATV-Sabah için gereken parayı toplama işini Mehmet Cengiz’e devrediyor.

Cengiz gönülsüz.

İbrahim Çeçen’e, “Ben ne gireyim abi ya… Anlamam ben bu tip işlerden. Bana ne görev düşüyorsa ben varım. Ama ‘Git şunla konuş, bunla konuş’… Mümkünü yok…” diyor.

Ama mümkün oluyor. Çünkü karşılığında milyar dolarlık ihale vaadi var.

Örgütten” Celal Koloğlu, Bakan’ın taahhütlerini Mehmet Cengiz’e şöyle aktarıyor:

“‘Çok iş alacaksın kardeşim’diyo, ‘O kadar şeyimiz var. Daha çok alacaksınız, bu kadar avantajınız var’ diyo…

İkilinin konuşmasından, “avanta(j)”ın boyutu anlaşılıyor:

“- Az bir iş değil ki, 2.5 milyar dolar.”

“- Doğru. 2.5 milyar dolar…”

“- Bizim havaalanı da 3 milyar Avro’luk iş…”

“- Evet, aynen öyle vallaha…”

“- Bakan gitmeden, bunu onaylatmamız lazım.”

Bakan, yerel seçim için aday olmadan projeler onaylanıyor.

Son derece kârlı demiryolları, karayolları, havayolları ihaleleri, fezlekede “örgüt üyesi” denen işadamlarına veriliyor.

Binali Yıldırım da fezlekede, “Aldığı talimat üzerine, işadamlarından yüksek miktarda para toplamak, paraların karşılığında ise bu işadamlarına bakanlığına bağlı kurumların ihalelerini vermek, rüşvet anlaşmasıyla ihaleye fesat karıştırmak”la suçlanıyor.

Talimat, Erdoğan’dan

Ama fezlekeye göre asıl talimat “yukarıdan” geliyor:

Örgüt üyelerinin, R. Tayyip Erdoğan’dan çekindikleri, bir anlamda korktukları ve onun talimatıyla hareket ettikleri görülmüştür. Sabah-ATV grubunun devredilmesi, şirketin başına Kalyoncu’nun geçmesi talimatının yukarıdan verildiği tespit edilmiştir.

Keriz değiliz. Verilmesi gerekiyor ki veriyoruz’

Bundan sonrası bir komedi dizisinde rastlanacak diyaloglarla dolu…

Medyayla ilgisi olmayan 4 işadamı, Başbakan’ın talimatıyla ve büyük ihaleler havucuyla, bir medya havuzu için fon yaratmaya soyunuyor. Sanal krediler alıp ödüyorlar.

Bazen şaşkınlık, bazen uyanıklık kokan, küfürlü diyalogları ise büyük harflerle, polis fezlekesine konuluyor.

İşte o diyaloglardan birkaç örnek:

Adnan 30 şey yaptı, mahvoldu. Görmedin mi akşam, simsiyah olmuştu.”

“Senin paran az kardeşim, biz 100 veriyoruz.”

Kayıtlarda nasıl göstereceğiz?

“Ben 100’ü açıktan veriyorum ya… Battım a.. koyum. Bütün düzenim bozuldu.”

Buna rağmen bir de havaalanını şey edersek, vallahi duman oluruz.

“Beyefendi bana söyledi, ben canla başla ne söylense yaptım onun için… Ne diyim abi.”

O şeyi şey yapıcaz da, yolu tam tespit edemedim. Yani üstüme mi alayım, şirket adına mı alayım?

“Ben yurtdışından şey getirtecem de, senin tanıdığın var mı, parayı burda almak istiyorum.”

“A… koyum, telefonda konuşuyorsun. Var.

“Binali kalırsa yaşadık.”

Yav bi şey değil de ben nasıl taşıycam, nerde vericem, nasıl vericem, nerde parayı getiricem yav..

“Ben ne biliyim, a….koyim… Biz de keriz değiliz; verilmesi gerekiyor ki veriyoruz o parayı… Yolda bulmuyoruz ya…”

Siz gayriresmi yapıyorsunuz değil mi?

“Tabii, tabii öyle yapıyoruz.”

Bu milletin a… koyacağız. Sen merak etme…

“Türkiye’de yer yerinden oynar, bunlar farkında değiller ya…”

NASIL TAŞINDI?

…Ve paralar depolanıyor

Para toplandıktan sonra, sıra taşınmasına geldi.

Bir zorluk da oradaydı. Banka transferi yapılamayacağına göre onca para nasıl taşınacaktı?

İşadamlarından birinin telefonda, “Bana acil bir araba lazım, renkli cam olsun. Bagajı büyük olsun. Bir de o depodaki çantalar lazım” demesiyle polis harekete geçti.

Bir başka konuşmada, “Çektiler mi traktörü?” sorusu yankılandı; ardından “Zırhlı araba geliyor” dendiği duyuldu.

Araba kapıya yanaştı. Onu izleyen polis aracı da çevreye konuşlandı. Ama zırhlı minibüs garaja sığmadı. Kapıya yanaştı.

Paralar yüklendi; yüklenirken görüntülendi.

Sonra bankaya gidildi. Polis kamerası çekimdeyken paralar indirildi, bankaya kondu, misyon tamamlandı.

Havuz dolmuş, iktidar, yeni bir medya sahibi olmuştu.

Şimdi sıra tahsilata, yani ihale paylaşımına gelmişti.

FEZLEKEDEN: Kim ne kadar para verdi?

“Toplanacak para miktarlarına ilişkin teknik takip çalışmalarında elde edilen bilgiler neticesinde, işadamlarının aşağıdaki miktarları ödedikleri anlaşılmıştır:

Mehmet CENGİZ 100.000.000 ABD DOLARI

Celal KOLOĞLU 100.000.000 ABD DOLARI

Nihat ÖZDEMİR 100.000.000 ABD DOLARI

İbrahim ÇEÇEN 100.000.000 ABD DOLARI (Ancak şahıs, 3. Havalimanı’nı yapacak konsorsiyuma katılmak istediği için ve 150.000.000 ABD DOLARI vermeyi taahhüt etti)

Adnan ÇEBİ 30.000.000 ABD DOLARI

Hayrettin ÖZALTIN 20.000.000 ABD DOLARI”

Albaraka Türk’ün açıklaması

25 Aralık operasyonunu yapan polisler, telefon dinlemelerine dayanarak, Albaraka üzerinden kayıt dışı para aktarıldığını iddia ediyordu.

Dizide, fezlekeye atfen yer verdiğimiz bu “iddia”ya, Albaraka’dan bir açıklama geldi. Aynen yayınlıyorum:

“Dizinizdeki konular bankamızı hiçbir şekilde ilgilendirmemekle birlikte, dizinin 2. bölümünde, bankamız üzerinden kayıt dışı para aktarıldığı ifadesi yer almıştır.

Halka açık, ulusal ve uluslararası kurumlarca en ciddi biçimde denetlenen yasa ve etik değerlere üst derece saygılı bankamızın hiçbir şekilde yasadışı bir işlemi gerçekleştirmiş olması düşünülemez bile…

Herhangi bir kaynaktan edinilmiş olsa da sizin gibi deneyimli ve değerli bir gazetecinin, bu cümleyi kullanmadan önce asgari bankamızdan bilgi edinmiş olması gerekeceğini düşünüyoruz. Bunun, hukuk ve basın ilkelerinin bir gereği olduğu da muhakkak bilginizdedir.”

SON SÖZ

Yargıdan kaçamaz

Derin uykudayken evi soyulanlara bağırır gibi, son kez “Hırsız var” diye haykırdık 6 gün boyunca…

Savcılığa ulaşmış, 1000 sayfalık bir resmi belgeden, 25 Aralık fezlekesinden, büyük soygunu belgeleyen sayfalar, belgeler, diyaloglar aktardık.

Fezleke, devlet yönetimine yerleşmiş bir örgütün, kamu nüfuzunu kullanarak nasıl kişisel rant elde ettiğini ortaya koyuyor özetle…

Yüce Divanlık bir iddianameye dayanak teşkil ediyor.

Bütün bu iddiaların muhatabı konumundaki Başbakan ise “Hırsız var” haykırışlarını duymazdan gelerek adım adım Cumhurbaşkanlığı’na yürüyor.

Dosyayı okuyunca, Köşk’ün dokunulmazlık zırhını neden bu kadar çok istediği daha iyi anlaşılıyor.

Silinebilir mi?

Herkesin aklındaki soru şu:

Şimdiye kadar başarıyla hasıraltı edilen dosya, Erdoğan’ın devlete tamamen el koymasıyla, ortadan yok edilebilir mi?

İçindeki veriler, dinleme kayıtları, suç kanıtları silinebilir mi?

Konuştuğum yetkililer, “Evet, bu mümkün” diyor.

Verilerin korunduğu TİB’in, MİT’e devrinden sonra kanıtlara ne olacağı soru işareti…

Dosyayı devralan yeni savcıların bir süredir, fezlekede adı geçenleri sessiz sedasız çağırıp ifadelerini aldığı bildiriliyor.

Daha önce yaptıkları gibi, iddialar hakkında “takipsizlik” kararı verdirerek iddia sahiplerini yargıya götürme yolunu seçebilirler.

Ancak “inşallah, maşallah” diye diye yapılan bütün bu yolsuzluklar, hırsızlıklar, iltimaslar, Cumhuriyet tarihinin en büyük soygununun bütün sesleri internete dağılmış, bürokraside kopyalanmış, kamuoyunun hafızasına kazınmış durumda…

Bu dosya kapatılamaz

Bu tablo karşısında,

Yurttaş olarak bu soygunu bilmek hakkımız.

Gazeteci olarak yazmak sorumluluğumuz.

Başbakan olarak hesap vermek de Erdoğan’ın görevi…

Diziye son verirken bir kez daha yazayım:

Bu çapta bir dosya kapatılamaz.

Çankaya, Yüce Divan’dan kaçanlara sığınak olamaz.

Suçlular -cumhurbaşkanı bile olsalar- yargılanacaklardır.

CAN DÜNDAR- CUMHURİYET

AK PARTİ DOSYASI /// ÖMER SAĞLAM : Kur’an Ayetlerini inkâr eden İmam-Hatipli !


“Sözlerime son verirken İstiklal Marşı’nın son kıtasını bir kez daha gönül huzuruyla dile getiriyor ve hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal,
…dökülen kanlarımın hepsi helal,
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal,
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun…”(1).

Yukarıdaki sözler, “İstiklal Marşı’nı bilmiyor” diye Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu tenkit eden Tayyip Erdoğan’a ait. Şiir yazma kabiliyeti olmasa da sözüm ona şiir okuma üstadı olan Tayyip Erdoğan bile İstiklal Marşı’nı yanlış okuduktan sonra, Ekmel Bey’in, bir şehitlik ziyareti sırasında hazırlıksız olarak ayaküstü okuduğu birkaç mısralık şiirin, İstiklal Marşı’na mı, yoksa “Çanakkale Şehitlerine” isimli ünlü şiire mi ait olduğunu karıştırması son derece normaldir.

Neticede bu ülkede bütün insanlar, oturup İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezberlemek için uğraşmıyor. Esasen herkesin İstiklal Marşı’nın tamamını ezberlemek gibi bir görevi ve sorumluluğu da yoktur. Daha da önemlisi, ne Mehmet Akif Ersoy Allah veya peygamberdir, ne de “İstiklal Marşı” da dahil olmak üzere; onun yazdığı şiirler birer ayet veya hadistir. İstiklal Marşı’nı yanlış okumakla ve başka şiirlerle karıştırmakla günah işlenmiş de olmaz. Asıl günah olan şey, Tayyip Erdoğan’ın, Ekmel Hoca hakkında yapmış olduğu bel altı vuruşları ve onu hak etmediği ve hoşlanmayacağı sıfatlarla yaftalamasıdır. Unutulmasın ki; bu dünyada “Sürç-ü Lisan” diye bir vakıa vardır ve Tayyip Erdoğan’da vaktiyle Eskişehir meydanında “Ben çocuklarıma helal lokma yedirmediğim halde…” diye höykürmüştü Kılıçdaroğlu’na karşı(2). Elbette sürç-ü lisan olarak…

Tayyip Erdoğan Kur’an Ayetlerini İnkâr Ediyor!

Açık söylemek gerekirse; Recep Tayyip Erdoğan, uzunca bir süredir Kur’an ayetlerini ve bu ayetlerle çelişmeyen hadisleri inkâr içindedir. Dolayısıyla; Tayyip Bey, derhal tövbe edip iman tazelemelidir! Aksi takdirde sık sık kullandığı “Kötüler için yaşasın cehennem!” sözü, dönüp dolaşıp kendisini vuracaktır Tayyip Bey’in.

Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli gibi müzmin muhalifleri hakkında söylediği onca hakareti, onca küfrü ve onca yaftalamayı bir tarafa bırakalım, son bir, bir buçuk aydır Çatı Adayı Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında söyledikleri, tövbe edip helallik dilemediği ve hakkını helal ettirmediği takdirde, kendisini cehenneme götürmek için yeter de artar bile! Zira, oldukça “muhterem” ve “ağırbaşlı” bir karakter çizen Ekmel Hoca hakkında söyledikleri, öyle yenir yutulur cinsten şeyler değildir Tayyip Erdoğan’ın. Üstelik hepsi de haksız yaftalamalardır bunların.

Önce “saksı” ve “vazo” benzetmesi yaptı Ekmel Hoca hakkında. Bu benzetme tutmayınca, arkasından “Monşer” yaftası geldi. Hoca, bu “Monşer” lafının “Azizim” anlamına geldiğini beyanla, kendisine bu sıfatla hitap ettiği için bilhassa teşekkür edip ustalıkla savuşturunca bu seferde Ekmel Hoca’nın etnik kökenini ve Mısır’da doğmuş olmasını bir nakısa olarak sundu topluma. Ekmel Hoca, bu iddiayı da “Yurtdışında doğmak bir nakısa değildir, mühim olan vatana ne kadar bağlı olduğunuzdur” diyerek sıyırıp geçince Tayyip Erdoğan bu sefer de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu için kullanmış olduğu “Çarkçı” sıfatını getirip giydirdi Ekmel Hoca’nın üstüne. Doğrusu ya; Ekmel Hoca’nın bu yaftalama karşısında vermiş olduğu cevabı pek tuttum ben. Şöyle cevap verdi Tayyip Erdoğan’a:

“Bana monşer diyor, dün de çarkçı demiş. Benim çarkçı kardeşlerime saygım sonsuzdur. Çarkçılık nasıldır pek bilmem, gemim yok, gemicilik de yapmıyorum. Ama şu memlekette çarkçılık yapan birçok insan var, helal para kazanıyor. Helal para kazananlara saygılı olmak lazım. Çarkçı da olsa dümenci de olsa saygı duymak lazım. Bunu söyleyen mahallede kavga eden bir genç değil, Sayın Başbakanımız”(3).

Yani Ekmel Hoca demek istemiş ki; “Tayyip Bey, benim gemilerim filan yok. Gemi(cik)ler sizde. O sebeple, çarkçılığı ve dümenciliği siz benden daha iyi bilirsiniz…” Ekmel Hoca, son derece kibar ve çelebi bir adam. Eğer onun yerine R.Tayyip Erdoğan olsa, internetteki iddiaları(!) ciddiye alır şak diye muhatabının yüzene çarpardı! Çünkü Tayyip Erdoğan’ın oğlu Burak Erdoğan’a ait gemilerin, İsrail ve Mısır ile ticaret yaptığına, daha doğrusu Burak Erdoğan’ın gemiciklerinin, babasının kavgalı olduğu Binyamin Netanyahu’ya ve Abdülfettah Sisi’ye mal taşıdığına ilişkin yığınla iddia dolaşıyor internette(4).

Yukarıda dedik ki; “Tayyip Bey, derhal tövbe edip iman tazelemelidir! Aksi takdirde sık sık kullandığı ‘Kötüler için yaşasın cehennem!’ sözü, dönüp dolaşıp kendisini vuracaktır Tayyip Bey’in.”

Neden böyle dedik? Çünkü R.Tayyip Erdoğan, uzunca bir zamandır öfkesine hakim değil. Siyasi rakipleri hakkında olmadık hakaretlerde bulunuyor ve onları hoşlanmayacakları sıfatlarla çağırıyor, onlara son derece çirkin ve hak etmedikleri lakaplar takıyor. Bakın Kur’an-ı Kerim, Tayyip Erdoğan ve benzerleri hakkında ne diyor:

“Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.”(5).

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz(değil mi). O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”(6).

Açık söylemek gerekirse; Tayyip Erdoğan’ın en başta bu iki Kur’an ayetiyle sorunu vardır ve Tayyip Bey, söz ve davranışlarıyla bu iki Kur’an ayetinin hükmüne inkar etmekle karşı karşıyadır. Dolayısıyla derhal tövbe edip, iman tazelemelidir.

Bakınız Tayyip Erdoğan’ın, her sene koşa koşa gidip adeta siyasi şov arenasına çevirdiği “Şebi Arus” törenlerinin adına düzenlendiği Hz. Mevlana ne diyor Tayyip Erdoğan ve benzerlerine:

“Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol. Şefkat ve merhamette güneş gibi ol. Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol. Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol. Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol. Hoşgörülülükte deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol ”

Ertuğrul Gazi’nin, oğlu Osman Gazi’ye yapmış olduğu öğütün ilgili kısmı da sanki Tayyip Erdoğan’a yapılmış gibidir. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın olmadık yaftalamalarla kalbini kırdığı Ekmeleddin İhsanoğlu, en başta bir alim, yani ulemadan bir zattır. Bakınız Ertuğrul Gazi, ulemalar konusunda oğlu Osman Gazi’ye neler tavsiye ediyor: “Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..”

Şimdi de Tayyip Bey’in “Atalarımızın at sırtında gittiği yerlere biz de gideceğiz” diyecek kadar sevdiğine inandığımız Osmanlı’nın manevi temellerini atan Şeyh Edebali’nin Osman Gazi üzerinden Tayyip Erdoğan’a yapmış olduğu nasihatin bazı bölümlerini hatırlayalım hep birlikte:

“Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana….Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır… Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.”

Hışşşt Gel Buraya!

Tayyip Erdoğan, önceki gün İstanbul’da yapmış olduğu konuşmada İhsanoğlu’na saldırırken şöyle demiş: “Neymiş 3 dil biliyormuş, biz tercüman mı yoksa ülkeyi yönetecek adamı mı arıyoruz?”

Doğru olmasına doğru da, sizin gibi dil bilmediği için Obama’nın karşısında mel mel bakan devlet adamı olursa, elin oğlu da kalkar sizin arkanızdan bir el hareketi yaparak ve sizden izin almaya gerek duymadan Dış İşleri Bakanınızı “Hışşşt gel buraya!” dercesine ve evindeki süs hayvanını çağırırcasına çağırır erenler(7).

1-https://www.youtube.com/watch?v=4vAc7WKQYJE&feature=youtube_gdata_player,
2-
3-http://www.ortadogugazetesi.net/haber.php?id=36817&haber=ihsanoglu-39ndan-aday-erdogan-39a-39carkci-39-cevabi,
4-http://www.rahatsiz.com.tr/basbakan-erdoganin-oglu-israil-ile-ticaret-yapiyor-26636.html & http://sozcu.com.tr/2014/gundem/tayyipin-oglu-babasinin-darbeci-dedigi-sisiye-mal-tasiyor-551071/,
5-Kur’an-ı Kerim, Hucurât Suresi; 49/11,
6-Kur’an-ı Kerim, Hucurât Suresi; 49/12
7-https://www.facebook.com/video/video.php?v=330265750355957

AK PARTİ DOSYASI /// DR. BEŞİR DOSTER : Nereden Nereye ??


ABD Başkanı Obama, aylardan beri Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonlarına çıkmıyormuş. Başbakan, Abdullah Gül’den başlayarak, dışişleri bakanlığının her kademeden bürokratlarını aracı olarak kullanmasına rağmen, karşı tarafta ne ses var ne de cevap. R. T. Erdoğan zor durumda, sitemkâr, sıkıntılı…

Bitmedi. Almanya Başbakanı Merkel, Avusturya’nın başbakanı ve dışişleri bakanı, Erdoğan’ın geçtiğimiz aylardaki Almanya ve Avusturya ziyaretlerinde sözlerini sakınmadan, hatta yüz yüze, “Lütfen ülkemize gelmeyin. Halkın huzurunu bozuyorsunuz” dediler.

Uzak Asya’nın, Yakın Doğu’nun, Balkanların ve bilumum İslam ülkelerinin en büyük lideri olduğu, yandaşlarınca yazılıp söylenilen Türk başbakanının düştüğü duruma bakar mısınız? Daha da önemlisi, Türk başbakanının Müslüman ülkelerde bile muhatabı yok.

Günümüzde Suriye’de, Mısır’da, Libya’da Türkiye’nin büyükelçisi yok. Musul’daki maslahatgüzarımızdan iki aydır haber alamıyoruz. İsrail – Filistin sorununda arabuluculuğu Mısır yürütüyor. İsrail devleti ve yurtdışındaki etkin Yahudi lobileri Türk başbakanına verdikleri madalyaları geri istemeye başladılar. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, bugün sınır komşularıyla olan dostça ilişkilerini amansız bir düşmanlığa çevirdi. Devletler değil, kanlı çetelerdir artık müttefiki ve muhatabı.

2014 yılında dışişlerimizi kimin ve hangi kurumun yönetip yönlendirdiği belli değil. Kısaca, Ahmet Davutoğlu mu, Hakan Fidan mı? Türkçesi; hariciye vekâleti mi, Milli İstihbarat Teşkilatı mı?

1920’li yıllarda Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış genç Cumhuriyet, son derece saygın bir devletti. Gerek bölgesinde, gerekse tüm dünyada saygınlığı, güvenilirliği vardı. Savaştığı düşmanlarıyla dost olmuştu. Ülkesinin hem doğusunda hem batısında oluşturduğu antlaşmalarla öncü devletti. Lider ülkeydi, gücü vardı, itibarı vardı. Batılı devletlerin siyaset adamları, aydınları, yazarları, Türkiye’yi sık sık ziyaret eder, Türk Devrimi’ni izlemeye, anlamaya çalışırlardı. Keza, doğunun kralları, şahları ülkemize gelir, Türk Devrimi’ni ülkelerinde uygulayabilmenin yollarını, yöntemlerini öğrenmeye çabalarlardı.

Cumhuriyet’le ve Cumhuriyet’in kurucularıyla hesaplaşmayı siyasetinin temeli ve hedefi sayan R. T. Erdoğan, şimdi cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi açıkhava toplantılarında bile ABD Başkanı Obama’nın, telefonlara çıkmamasını adeta yana yakıla anlatmaya başladı. Bu tablo düşündürücüdür ve üzücüdür. Dahası, ülke yönetiminin 2014 yılında iflas ettiğinin tartışmasız belgesidir, itirafıdır.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde böylesine perişan ve çaresiz olmamıştır. Şimdi, R. T. Erdoğan’ın şunu bilip öğrenmesinde, öğrenip uygulamasında yarar var:

Tam yarım asır önce İsmet İnönü, Kıbrıs görüşmelerinden sonra ABD’den Türkiye’ye dönerken, uçakta gazetecilere “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye orada yerini bulur” demişti. ABD yöneticileri, İsmet Paşa’nın bu çıkışı üzerine hop oturup hop kalkmışlardı o günlerde. Çünkü İsmet İnönü, eski bir asker olmasının yanında, diplomatik yetenekleri yüksek bir devlet adamıydı. Dünya dengelerini değerlendirmesini bilen, uzak görüşlü bir liderdi.

İşte o eski “sarhoşlar”, işte bu yeni ayıklar…

AK PARTİ DOSYASI : 1991’den 2014’e Tayyip demokrasisi !


AKP iktidarından önce, seçimler yaklaştığı zaman siyasi parti liderleri televizyonda tartışırdı. AKP iktidarıyla birlikte televizyonlar yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık hale geldi.

AKP iktidarından önce, seçimler yaklaştığı zaman siyasi parti liderleri televizyonda tartışırdı. AKP iktidarıyla birlikte televizyonlar yalnızca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açık hale geldi.

Sözcü, 1991 Genel Seçimleri öncesi TRT’de yapılan seçim program ile 10 Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanı Seçimi’nde AKP Cumhurbaşkanı Adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın tek başına yandaş gazeteci Mehmet Barlas’la katıldığı programın görüntülerini yan yana koyarak Türkiye’de AKP iktidarıyla birlikte medyanın ve demokrasinin geldiği noktayı gözler önüne serdi.

1991 yılında TRT’de yapılan programda Sosyalist Parti Genel Başkanı Doğu Perinçek, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan, Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanı Erdal İnönü; hem seyircilerin sorularını yanıtladı hem de kendi aralarında tartıştı.

Recep Tayyip Erdoğan ise 12 yıldır, siyasal baskı ve ekonomik kıskaçla yandaşlaştığı televizyon kanallarında yandaş gazetecilerin kendi siyasetine uygun sorularını yanıtlıyor. Muhalefetin sesini duyurabileceği ekran sayısı ise yok denecek kadar az.

İşte 1991 yılında TRT’de yayınlanan o programın görüntüleri:

VİDEO LİNK :

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : TAYYİP KENDİNİ MÜSLÜMAN GÖSTEREN BİR YAHUDİDİR


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=QwUxqzQ1jTU

AK PARTİ DOSYASI /// Ali Bulaç : AK Parti’nin kozmik odasına girdiler


1995-98 yılları arasında Tayyip Erdoğan’ın danışmanlığını da yürüten araştırmacı-yazar Ali Bulaç, “İttihatçı ekip, 2011 yılında, Dışişleri’ne ve AK Parti’nin kozmik odasına girdi. Bu ekip, Erdoğan’ı, yeniden Osmanlı’yı kuracağına ve Ortadoğu’nun lideri olacağına inandırdı” diyor.

*Ortadoğu’nun bu denli karışacağını tahmin edebilir miydiniz?

Var olan durum, Türkiye ve İran’ınOrtadoğu’da yanlış bir politika takip etmelerinin sonucudur. Yükselen bir Çin ve Hindistan gerçeği var. ABD, Uzakdoğu’ya giderken, Ortadoğu’nun çatışma bölgesi olarak kalmasını istemiyor.

Burada önemli bir rol oynayacak güce ihtiyaç var. Bölgede de üç önemli aktör var: Türkiye, İran ve Mısır. İran, İslam Devrimi’nden beri Batı’yla çatışıyor. Mısır’da da Mübarek’in baskı rejimi var. Türkiye, NATO ülkesi. AB üyelik sürecini takip ediyor. 200 yıllık bir Batılılaşma tecrübesi var. Demokrasi ve İslam’ı beraber götürme iddiasında.

Türkiye’den istedikleri üç şey vardı. Birincisi, İsrail’i güvenli sınırlar içerisinde tutmak ve bölge ülkesi yapmak. İkincisi, petrol kuyularına ve enerji nakil hatlarına bir zarar gelmemesini sağlamak. Üçüncüsü de radikal, El Kaide tarzı grupların iktidara gelmesini önlemek. Türkiye’ye, “Bunu kabul edersen, seni Batı’nın Japonya’sı yapacağız” dediler. Türkiye bunu kabul etti.

*Bunu ne zaman söylediler?

2000-2002 arası görüşmelerde. AK Parti’nin önü böyle açıldı. Clinton havadaki uçağından AB’ye, “Türkiye’nin önündeki engelleri kaldırın” direktifi verdi. Türkiye’ye geldiğinde de “21. Yüzyıl’ı Türkiye inşa edecek” dedi.

Bu bir kelam-ı rüşvet değil, stratejiydi. “Seni engelleyen askerse tasfiye edeceğiz” dediler. Reformlar yapıldı, sermaye arttı. Türkiye’nin sinerjisi, Arap Baharı’na da ilham kaynağı oldu.

SUUDiLER’iN TUZAĞINA DÜŞTÜK

*Nasıl?

Orada üç önemli unsur vardı. Bir, bölgedeki baskı rejimlerine tepki. İki, gelir eşitsizliğine, yoksulluğa, işsizliğe tepki. Üçüncüsü de İsrail’e karşı bir tepki. Türkiye’nin dönüşümü, İran’daki devrim, Arap halklarındaki uyanış bir araya geldiğinde, bu onların da onurunu kurtaracak bir şey. Ama 2011 yılında Türkiye’nin dış politikasında temel bir değişiklik meydana geldi.

*Neydi o değişiklik?

Tunus ve Mısır’daki gibi Suriye’de de gösteriler başlayınca, Türkiye, Esed’i zamana yayılmış bir değişime ikna edeceğine, silahlı grupları destekledi. Sivil muhalefetin militarize olmasına sebebiyet verdi. Burada Türkiye, Suudiler’in tuzağına düştü. Türkiye’yi silahlı mücadeleyi desteklemeye ikna ettiler. İskenderun, Hatay ve Kilis üzerinden, oraya bolca insan aktı. Afrika’dan, Libya’dan getirdikleri adamları, burada hastanelerde tedavi edip beslediler. Ceplerine para koyup oraya gönderdiler. Ürdün, Lübnan ve Irak üzerinden de bol miktarda insan girdi ve iç
savaş başladı.

İran, Suriye’ye, Hamas’a ve Hizbullah’a lojistik destek, para ve silah veriyor. İran baktı ki Suriye düşecek, kolu kanadı kırılacak, Hizbullah’a ağır bir darbe indirilecek; Suriye’deki iç savaşa müdahil oldu. Türkiye o dönemde muhalefeti militarize etmeseydi, İran da Esed’i ikna etseydi, Esed’in Türkiye’yle ilişkileri de çok çok iyi olurdu. Esed, Türkiye’nin sözünü dinliyor, bütün değişimleri Türkiye’yi örnek alarak yapıyordu. Yerel yönetimler düzenlemesini, Türkiye’nin mevzuatına göre yapmıştı mesela. Suriye’ye her gidişimde, 10 sene atladığını görüyordum.

SURiYE ÜZERiNDEN ORTADOĞU’YA HÂKiM OLMAK iSTEDiK

*Başbakan Erdoğan, “Esed’e, reformları hızlandır dedim; ama yapmadı” diyor.

Türkiye 30 senede yapamadığını, Esed’den 3 ayda yapmasını istedi. Esed çok daha köklü reformlara girişse bile Türkiye kabul etmeyecekti. Kafalarda şu vardı: “Libya’da geç kaldık. Suriye’de geç kalmayalım. Suudi Arabistan’la beraber hareket edelim. Suriye’de bizden yana bir rejim kuralım. Suriye üzerinden de Ortadoğu’ya hâkim olalım.” Ama Türkiye üç okumayı yanlış yaptı.

*Nelerdi onlar?

Birincisi, sandıkları gibi Esed 3 ayda gidecek biri değildi. Nüfusun yüzde 45’i Esed’in arkasında. Nusayriler, Hıristiyanlar, Kürtler’in bir kısmı, laik Arap milliyetçileri, laik Sünniler, iş dünyası, Halep Çarşısı, bir sürü ulema, Esed’i destekliyor. Orada Suriye’den kopması için ancak Arap milliyetçilerine umut bağlayabilirsiniz. Bunlar da Türkiye’yi lider olarak kabul etmez. İkinci hata, Türkiye’nin bölgeyi yanlış okumasıydı. 2006 yılında Suriye ve İran arasında imzalanan bir stratejik işbirliği anlaşmasına göre iki devletten birisi saldırıya uğrarsa, diğeri ona destek verecek.

SURİYE’YE GÜCÜMÜZ YETMEZ

Esed, “Ben Türkiye’nin 82. vilayeti olmaya razıyım. Tek isteğim, İran’la ilişkiyi bozmayacaksınız” dedi. Hâlbuki Türkiye’nin politikası, Suriye’yi İran’dan koparıp Batı’ya yaklaştırmak ve onun üzerinden Arap âlemine hâkim olmak. Bunu sezdi Suriye. Bizim Dışişleri sonrasını şöyle okudu: “İran, Irak ve Lübnan, Suriye’nin yanında. Eğer Suriye’ye askeri müdahalede bulunursak o anda diğer üçüyle de savaşmak zorundayız. Buna gücümüz yetmez. Suriye’ye de yetmez.”

*Suriye’ye neden yetmez?

Suriye’nin Hava Kuvvetleri, Türkiye’den dört kat daha üstün. Türkiye bir hata daha yapmış. Malatya Kürecik’te radar tesislerini kurmuş. Onu kurduğu andan itibaren de Rusya, Tartus’taki (Suriye) üslerini modernize etti. Bu yeni silahların neler olduğunu da kimse bilmiyor. Bunları test etmek için uçak kaldırdı Türkiye. İskenderun açıklarında düşürdüler. Uçağı düşüren de füze değil, füzenin ısısı. Bu, ABD’nin de gözünü korkuttu. Türkiye’nin kendi gücüyle Esed’i deviremeyeceğini anladı.

EL KAiDE, SUUDLAR’IN HiZMETiNDE

*El Kaide’yi bölgeye sokan kim?

Şahsi kanaatim, El Kaide’nin arkasında, doğrudan devletler yok. Ama petrol zengini prensler var. El Kaide, tüm zamanların en güçlü örgütlerinden bir tanesidir. Bir doktrin üzerine kurulmuştur ve örgütsüz organizasyondur. Çözmek ve kontrol altına almak, o kadar kolay değil. Örgütü kuranlar, iyi eğitimli, genellikle mühendis, avukat, teknolojiyi iyi kullanan, master yapmış kişiler. Büyük bölümü Arap milliyetçisi ya da Marksist olarak siyasete girmiş. Bu örgüt netice itibariyle, Suudlar’ın bölge stratejisine hizmet ediyor.

Suudlar’ın bölge stratejisi nedir?

Vahabi ve Selefi ideoloji üzerinden Suud’u merkeze alan, bölgesel bir patronajlık ideolojisi. Türkiye’nin tekrar Osmanlı’yı diriltmesini istemiyorlar. Mısır merkezli İhvan’ın da bölgeyi domine etmesini istemiyorlar. Şiilikten de nefret ediyorlar. Dolayısıyla Suudiler; Türkiye, İran ve Mısır’la bütün dünyada rekabet halindeler. Afganistan Savaşı’ndan sonra da dünyadaki bütün İslami gruplarla, mücahitlerle irtibat kurdular.
Sünniler, hem Irak’ta, hem de Suriye’de ortada kaldı. Türkiye bunu öngöremedi. Suudiler de bu hat üzerinde oldular. El Kaide üzerinden, önce El Nusra, sonra IŞİD.

ATEiSTLEŞME TEHLiKESi VAR

*Seküler bir insanın din algısını nasıl etkiledi, devletçi İslamcılık?

Dinin içini boşalttılar. Tüketime ve gösterişe dönük, kendi sitelerine kaçıp geçmişlerini unutan zenginler zümresi ortaya çıktı.

*AK Parti’nin desteklediği zenginler zümresi, devletin yeni seçkinleri mi?

Evet. Devletin serasında yetişiyorlar. Bunlar üretici değil, komisyoncu! Yeşil alanı imara açıyorlar. Aracılık yapıyorlar. Ellerine birdenbire muazzam bir para geçiyor. Bunu yatırıma dönüştürmüyorlar. Çünkü üretimi bilmiyorlar. Kendilerine dabbetül arz gibi bir cip, eşlerine pahalı eşarplar alıyorlar. Fatih’i, Beykoz’u, Üsküdar’ı, Çengelköy’ü terk edip, Boğaz manzaralı, yüksek güvenlikli sitelere kaçıyorlar. Geriye kalanlar, “İslam bunları besliyor” deyip, İslam’a karşı bir öfke, muhalefet geliştiriyor. Bundan daha büyük fecaat olabilir mi?

*Bunun vebali ne?

Çok ağır. Dininin kıymetini, değerini bilenlerin hemen eleştirel bakmaya başlamaları, muhalefet etmeleri gerekir. Aksi halde bu toplum fiilen ateistleşir, materyalistleşir. Bunun farkına bile varmaz! Dinden umudun kesildiği yerde nihilizm olur. Bu toplum, tarihte hiç bu kadar çözülmemişti. Hanif solcularla İslamcıların yeniden bir araya gelip durum değerlendirmesi yapması lazım.

*AK Parti’nin bitişi, Türkiye’de siyasal İslam’ın bitişi anlamına da gelir mi?

Hayır. AK Parti’nin İslamcı olduğunu kabul etmiyorum. 2011’den sonra, meşruiyetlerini sağlamak için dinin argümanlarına yapıştılar. Hâlbuki dinin muamelat kısmını yürürlükten kaldırmışlardı. Bunlar İslamcılıktan vazgeçmiş insanlar. Ama şu da var ki İslami gelenekten gelen bir partinin iktidar olması artık çok zor.

iRAN VE TÜRKiYE IŞiD’i DURDURABiLiR

*Işid’in hedefi ne?

Hedeflerinde Bilad-ı Şam yani Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Irak bölgesi var. Türkiye’nin de güneyinde şimdi yeni bir Selefi, Vahabi, Suud desteğinde bir devlet ortaya çıkıyor. Musul’u aldılar ve hızla ilerliyorlar. Türkiye de perişan ve çaresiz vaziyette.

*Irak’taki o parçalı yapı içinde Işid ne kadar ilerleyebilir?

Suriye ve Mısır meselesinden sonra, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın arası açıldı. Işid’in ilerlemesi de Türkiye ve İran’ın işine gelmiyor. Eğer ikisi işbirliği yaparsa, Işid’i durdururlar. Fakat Suriye’de iç savaş olduğu müddetçe Işid ilerler. Irak’ta zaten zayıf bir yönetim var. Maliki her şeye hâkim değil. Kürtlerle başı dertte.

*Öyleyse İran’ın Türkiye’ye, Suriye’de geri adım attırma ihtimali yüksek, diyebilir miyiz?

Türkiye, Suriye’de savaşı kaybetti. Şu anda her açıdan İran’a muhtaç! Muhalifler üzerindeki etkisi de zayıflıyor. Bundan iki sene önce çok fazla şansı vardı, Türkiye’nin. Muhalefeti ikna ederdi. İran da Esed’i ikna ederdi. Muhalefet dışarı çıkardı. Hizbullah da Suriye’yi terk ederdi. Bir yol haritası çizilirdi. Türkiye de, İran da bölgeyi yanlış okuyor. Bir ulus devletin, bölgede tahakküm kurmasının devri geçti. Kürtler de aynı hatayı yapıyor. Türkiye, İran ve Mısır’la işbirliği yapıp, demokratikleştirici bir yumuşak güçle bölgeye gitseydi, oraya düzen verebilecek bir patronaja sahip olabilirdi. Bu, imkân da ayağına geldi.

OSMANLI’YI YENiDEN KURMANIN ŞEHVETiNE KAPILDlLAR

*Türkiye bu imkânı neden kullanamadı?

2011 yılında İttihatçı bir ekip Türk dış politikasını ele geçirdi.

*O tarihte, Ergenekon Davası’yla, bahsettiğiniz o İttihatçı ekibin omurgası çökertilmiş değil miydi?

Bunlar, görünürde Ergenekoncular’a karşı olan Ergenekoncular! Sistemli bir biçimde AK Parti’ye sızdılar. Partinin dış politikasını ele geçirdiler. Tıpkı Enver Paşa gibi, yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurmanın şehvetine kapıldılar! 2012 yılının başında Kayseri’de, Ahmet Davutoğlu, “1911 öncesi sınırlara döneceğiz. Kaybettiğimiz bütün toprakları alacağız. Biz olmadan bölgede yaprak kımıldayamaz” dedi. Bu, Sarajevo’dan Yemen’e, Kırım’dan Orta Afrika’ya kadar, 20 milyon kilometrekare üzerindeki 50 ülkeyi ilhak edeceğiz demektir! Türkiye’deki İslamcı ve ulusalcı zihinler hasta! Akıllarında şu var: “Bir İslam birliği ya da bölgesel birlik kurulacak. Bu, Türkiye’nin liderliğinde olacak.”

*İttihatçı grup, Erdoğan’ı da mı etki altına aldı?

Tayyip Bey’i de, “Sen, İslam âleminin lideri olacaksın. Balkanlardan Kafkaslara, Orta Afrika’ya kadar yeniden Osmanlı’yı kuruyoruz. Ya Allah!” diye ikna ettiler. “Ya Allah” deyince de Mısır, İran, Ürdün, Suriye ayağa kalktı! Özal’dan ders almaları gerekirdi. Özal, “21. asır, Türk asrı olacak. Biz, Osmanlı bakiyesiyiz” diye, Türkiye’nin başına bir bela açtı. Türki Cumhuriyetler bile kabul etmedi bunu. Almatı Valisi bana, “Siz bize bir Kanadalı edasıyla geliyorsunuz. Sanki bütün sorunlarınızı çözmüşsünüz de bize akıl veriyorsunuz” demişti.

ARAPLAR TÜRKiYE’NiN NiYETiNi ANLADI

*Dış politikayı İttihatçıların ele geçirdiği yıl olarak işaretlediğiniz 2011, Erdoğan’ın iç politikada da değiştiği yıl kabul ediliyor. İçerideki ve dışarıdaki değişim eşzamanlı mı?

Ben eşzamanlı okuyorum. Bunun Erdoğan için rasyonel bir sebebi var. “Yeniden bölgenin hâkimi olacağız” derken, 3. köprünün ismini de Yavuz Sultan Selim koydular. İran’a, “Seni durduracağız” mesajı veriyorlar. Kürtlere, “Bizim çiftliğin kâhyası sensin” diyorlar. Araplara da “Geliyoruz. 400 sene, Yavuz Sultan Selim gibi hâkimiyet kuracağız” diyorlar. Ama bir yandan da “Türkiye’nin hızla kalkınması lazım. AB bize mani. Türkiye’nin Çin gibi büyümesi için otoriter bir rejime gitmesi lazım. O zaman, AB sürecinden kopalım” dediler.

Ajandadakiler ortaya çıkınca, Arap entelektüelleri ve İslamcıları uyandı: “Bunların niyeti kötü. Osmanlı olmaya soyundular.” Araplar’ın zihinlerinde Osmanlı’dan kalan en son şey, İttihat ve Terakki. Hep zulüm görmüşler. Böyle olunca, “Niye senin hâkimiyetine gireyim” dediler. 300 milyon Arap var. Nüfus olarak senden üstünler. Yerüstü ve yeraltı kaynakları daha zengin. İslamiyet orada zuhur etmiş. Türkiye’nin hâkimiyetinin hiçbir mantığı yok.

17 ARALIK: DEVLET RESTORASYONU

*2011’de içerideki çoğulculuğa yönelik bastırma neden kaynaklandı?

Kamuoyu, Türkiye’nin Suriye politikasına cevaz vermedi. Alevi vatandaşlarımız haklı olarak tedirgin oldu. Tepkiler arttıkça, hükümet de bastırmak için daha fazla otoriterleşti. Daha önemli bir şey var ki AK Parti Hükümeti bir koalisyondu.

*Kimler vardı, bu tek parti koalisyonunda!

AK Parti, Milli Görüş geleneğinden geliyordu. Bunun da Türkiye’deki oy potansiyeli, yüzde 20-23’tür. Diğeri ise merkez sağ seçmenidir. Büyük oy depoları, Kürtler, geleneksel-muhafazakâr kesimler ve yoksullardır. Bütün cemaatler, tarikatlar, radikal gruplar, ılımlı İslamcılar da bir koalisyon oluşturarak AK Parti’yi çıkardılar.

2011’e gelince AK Parti dedi ki: “Bu bizim oyumuz. Ortak mortak dinlemeyiz.” Devletin içindeki irade de koalisyon içindeki dindarların devlette yer almasından çok rahatsız oldu. Devletin kuruluş felsefesine aykırı! “O zaman bunları devletten temizleyelim” dediler. Bizim devletimizin bir refleksi var.

*Nasıl bir reflekstir bu?

Sabit. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat… 17 Aralık da bunların devamı. Şu anda devlet kendini, AK Parti üzerinden restore ediyor. En güçlü aktör hangisiyse, oradan başlayalım!

DEVLET, AK PARTi’Yi KULLANIP ATACAK

*Yani Cemaat’ten…

Aynen öyle. Çünkü Cemaat çok güçlü. Küresel bir vizyona sahip. Dünyada ne kadar dil konuşuluyorsa, bunları biliyor. Uluslararası bir görgüsü, toplumsal desteği var. Orta sınıfa hitap ediyor. Dolayısıyla demokratikleşme talebinde bulunduğunda bastıramazsın. Devlet kaynaklarıyla da beslenmiyor.

Bu arada da parti yolsuzluğa karışmış. İttihatçı ekip, 2011’de Dışişleri’ne ve AK Parti’nin kozmik odasına girince, Erdoğan’a şu doktrini kabul ettirdiler: “İktidar= CHP+asker. Biz de CHP yerine AK Parti’yi koyuyoruz. O halde, derin devletle uzlaşacağız.”

*Öyleyse vesayetin sadece aktörü değişti…

Aynen. AK Parti’yi ikna ettiler. “1 milyon nüfuslu bir Türk ordusu var. Koca bir Türkiye var. Kürtlerle barış imzalayacağız. Ortadoğu’da bir güç olacağız. Sakın partnerlerine güvenme. Onlar sana kazık atar.” Cemaat’ten başladılar.

Şu anda Nurcular üzerinden operasyon yapıyorlar. Süleymancılar’ın yurtlarını kapatmaya başladılar. Mahmut Efendi Cemaati’ni tehdit ediyorlar.

Sıra diğer cemaatlere de gelecek. Çünkü bu devletin projesi, devletin operasyonu. AK Parti’yi kullanıp atacak! Nasıl 28 Şubat’çıları sonradan içeri attılarsa, AK Parti’ye de aynısını yapacaklar. Bu devlet bir ruhtur. Bedenden bedene geçiyor. Şu anda AK Parti’nin bedeninde yaşıyor.

CEMAATLER, ‘SiViL DEVLET KURULUŞU’ OLDU

*AK Parti, bu süreçte tarikat ve cemaatleri nasıl ikna etti?

Onlar, 1995’ten bu yana belediyeler, 2002’den bu yana da merkezi yönetim üzerinden kamu kaynaklarına bağlanmışlar. O kaynakların kesilmesi bile, faaliyetlerinin sona ermesine yol açabilir. Bu ilişki ağı, hukuki yönden, onları suçlu duruma da düşürmüş.

*O zaman Türkiye’deki birçok dini tarikat ve cemaat, sivil değil?

Bir şeyin sivil olabilmesi için gönüllü, hükümet dışı ve özerk olması lazım. Refah Partisi dönemiyle birlikte kamu kaynaklarından bu yapılara para aktarılınca, sivil toplum kuruluşu olmaktan çıkıp ‘sivil devlet kuruluşu’ oldular.

ÇANAKKALE SAVAŞI’NDAN SONRAKİ EN BÜYÜK FELAKET

*“Devletin uleması” kavramından da bahsedebilir miyiz bu dönemde?

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Cumhuriyet’i bu şekilde kurmalarına yol açan en önemli sebep, Çanakkale Savaşı’dır. O savaşta 50 bin İslamcı öldü. Medresedeki kitaplarını bırakıp, cephede şehit oldular. Stok bitti! AK Parti de Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket! Entelektüellerin hepsini devletleştirdi!

Zihinlerini uyuşturdu. Bunlar Ebu Hanife çizgisinde, sivil olarak mücadelelerine devam etmeleri gerekirken, devletin ideolojisini üreterek post-Kemalizm’i var ettiler.Post-Kemalizm’i şu anda İslamcılar üretiyor.

*Kemalizm’e küfreden bir Post-Kemalizm.

Aynen öyle! Postmodernizm de modernizmi eleştirir; ama netice itibariyle onun devamıdır.

RÖPORTAJ – FATİH VURAL – BUGÜN GAZETESİ

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : BaBaCım BaBaCım BaBaCım :)))


VİDEO LİNK :

http://vimeo.com/90361628

AK PARTİ DOSYASI /// FEVZİ KÜÇÜKKAHVECİ : AKP ŞOKTA…


Türk Milleti tarihinde ilk kez Devlet Başkanını oylarıyla seçecektir. Adayın seçilebilmesi için %50′nin üzerinde oy alması gerekiyor.Cumhurbaşkanı partinin değil Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olmalıdır.

Son seçimde AKP gerçekte daha düşük olan oyunu her yolu deneyerek 2.5 milyon oy kaybıyla %42,87 zar zor gösterebilmiştir. YSK’nın resmi sonuçlarına göre: AKP %42,87, CHP%26,34, MHP%17,82 yani CHP ve MHP oylarının toplamı %44.16 AKP’yi geçiyor. AKP %7 nin üzerindeki oy ihtiyacını yollarına “AÇILIM” halıları serdiği pkk ve siyasi uzantılarının oylarıyla bile tamamlayamamaktadır.

Resmi sonuçlara göre %42,87 olan AKP’nin oyunu Başbakan ve korosu, %45.5 diyerek seçim akşamını AKP Genel Merkezinde geçiren AA’nın ilan ettiği hayali bir oranı hala daha buçuğuna kadar vurgulayarak sabah akşam söylemekte, pkk’nın ve siyasi uzantılarının desteğine güvenmektedir. İmralı’daki uyuşturucu satıcısı, bebek katili cani “seni Cumhurbaşkanı yaparım ama…” durumundadır. Genelde gizli saklı yürütülen bu pazarlık sonucunda Akp’nin pkk ve siyasi uzantılarıyla beraberliği, desteği de sayısal olarak yetmeyecek zararı karından fazla olacaktır. Erdoğan işin içinden çıkamamaktadır.

Başbakan, geçmişte Özal’ın uyguladığı modeli 2. Akbulut modeli olarak uygulayıp köşke çıkmak istemesine rağmen, kendinden sonra partisindeki güç ve çıkar çatışmasına engel olamayacağını AKP’nin bitişinin hızlanacağını bilmektedir. Kendisi köşkte, bir eli hükümette ve bir eli AKP’de tek adam saltanatını meşrulaştıracak ucube bir başkanlık sistemi kurma hayalleri görmektedir.

Sayısal olarak aleyhine olan durumu, Cumhurbaşkanlığı seçim dönemine denk getirilmiş mahkeme kararları, torba yasa ve pkk’lılara af yasaları, havuz medyasının sağladığı propaganda üstünlüğü, devletin imkanlarını pervasızca kullanmak, Ramazanda dozu arttırılmış din tüccarlığı ve seçim hileleriyle garantilemek çalışması içindeyken; MHP’nin başlattığı CHP ve diğer partilerin desteklediği 77 milyonun tamamını içine alan ÇATI ADAY çalışması sonucunda Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU ismiyle ŞOK geçirmiştir.

Muhalefetten ve pkk’dan oy alma planları yaparken AKP tabanının tanıdığı, sevdiği ve saygı duyduğu İHSANOĞLU çantada saydıkları AKP oylarını da tehlikeye düşürmüştür. Bu yazı kaleme alındığı ana kadar AKP’nin açıklamaları ŞOK, ŞAŞKINLIK ve ÇARESİZLİĞİN ifadesi olan sözlerdir.

İHSANOĞLU, AKP’nin tabanındaki oyları da alarak ezici bir çoğunlukla 1.turda kazanır. AKP’ye oy verenlerde dahil tek adamın keyfi yönetiminden seçmenin büyük bölümü rahatsızdır ve yönetimde bu dengeyi kuracaktır. Türk seçmeni kritik durumlarda doğru kararlar vererek dur! demesini bilir.

Erdoğan’ın önce 17 ve 25 Aralık 2013′de ortaya çıkan Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk iddialarından medyayı ve kendine bağlı kurumları değil, HUKUKU İŞLETEREK AKLANMASI gereklidir. Cumhurbaşkanlığı makamı bu kadar ağır iddia ve ithamları taşıyamaz. Aday olduğu için mecburen yaptığı mal beyanıda gerçeği yansıtmalıdır.
Cumhurbaşkanına tanınan mahkumları af yetkisi Erdoğan’ın önündeki en büyük engeldir. Tayip Erdoğan bu yetkiye sahip olduğunda kimi affeder, salıverir? sorusu AKP seçmenine bile sorulsa aklına ilk gelecek isim İMRALI CANİSİ olacak, bu yetkiyi ona seçmen vermeyecektir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde partiler değil adaylar yarışacak kişilikleri, karakterleri, birikimleri ve liyakatleri öne çıkacaktır. Bu durumda Erdoğan, İHSANOĞLU karşısında bütün taktik ve avantajlarını yitirmektedir. Erdoğan’ın aksine İHSANOĞLU milliyetçi, muhafazakar, modern, laik ve demokrat yönüyle SEÇMENİN TAMAMINA hitap eden bir kişiliğe sahiptir.
Türk Milleti çatısını çatmıştır. Hepimizin gönlünden geçen birçok aday var ama siyaset şartları ve imkânları en iyi şekilde değerlendirerek başarıyı yakalama sanatıdır. İhsanoğlu ismi AKP’nin bütün kirli oyunlarını bozmuştur. Erdoğan’ın İHSANOĞLU karşısında rekabet ve seçilme şansı ortadan kalkmıştır. Partili adaylarla % kaç oy alınabilir?

Cumhurbaşkanlığının Erdoğan’a altın tepside sunulması istenmiyorsa adaylık beklentisi olup aday olamayanların kızgınlık ve kırgınlıklarına, seçilme şansı olmasa da gönlümdeki aday olmadı feveranına ve AKP’nin yayacağı fitnelere kapılmadan hareket edilmelidir. SANDIĞA GİTMEMEK, Erdoğan’a OY VERMEKTİR.

AKP şoktan çabuk çıkacak çıkarları dışında hiçbir etik değer taşımadıkları için en iyi bildikleri iş olan yalan, bölücülük, fitne-fesat ve karalama çalışmasının içine girmekte gecikmeyecektir. Özellikle suret-i haktan görünen aslında kendi hizmetlilerini devreye sokacak başta CHP ve MHP’nin içini karıştırmak için ellerinden geleni yapacaktır. AKP’nin Vatanımızı getirdiği şartlarda DUYGUSAL DAVRANMA lüksümüz yoktur.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olamayacağına aslında SEVİNMESİ gerekir. Başbakanlık sürecinde neredeyse tamamını çiğnediği Cumhurbaşkanlığı andını “Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda” içmek zorunda kalmayacaktır. “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, Vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

2014 Antalya M. Fevzi KÜÇÜKKAHVECİ
fevzikucukkahveci

AK PARTİ DOSYASI : ‘One minute’ kurguydu !


AK parti kurucularından eski milletvekili Nevzat Yalçıntaş, Başbakan’ın Davos’taki ‘one minute’ çıkışının danışmanları tarafından kurgulandığını iddia etti.

Başbakan Tayyip Erdoğan ’ın Milli Türk Talebe Birliği’nde hocalığını da yapan, AK Parti ’nin kurucu kadrosundan ve eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Davos’tki ‘one minute’ çıkışının, Başbakan’ın danışmanları tarafından kurgulandığı kanısında.

Bugün gazetesindeki röportajında Yalçıntaş şunları söyledi: “Davos’ta Türkiye ’yi temsil eden lider, aynı masada oturduğu kişiye, yanlış olmayan ama ağır laflar söylüyor. Heyecanla, o platformu terk ederken, bunun müteakip tepkilerini düşünmek lazım. Benim şüphem o ki, bunu danışmanları kurguladı. Benim intibaım odur. Bu gibi şeyler film sahnelerinde olur. Reel politikada elbette orada, ağırlığı olan sözler söylesin. Yapılmış cürmün saklanması beklenemez ama muhatabın cevabı beklenir. Sonra karşılığını verirsiniz, toplantı devam eder. Ama dramatik hale getirme, film setlerinde olur. Sonra neticelerini gördük. Danışmanlar ve bakanlar, Tayyip Bey’i yordular. Her şeyi ona götürüp, onun karar vermesini istediler. Bugünkü Tayyip Bey, dünkü Tayyip Bey değil!”

AK PARTİ DOSYASI /// SERCAN ZORBOZAN : Kitle ajitasyonu ve AKP


Ajitasyon, fikirsel olarak karşı tarafta duran insanın politik düşüncesini hitabet yoluyla sarsarak kendi tarafına çekmek anlamına geliyor. Birçok siyasal ideolojinin en temel iletişim yöntemi ajitasyondur, Nazizm, Faşizm, Sosyalizm vb…

Bu yöntemi en profesyonelce kullananlar ise Naziler ve Sosyalistlerdi. Yakın Türkiye tarihinde (70’lerin ortası) sosyalist bir öğrenci liderinin düz direğe tırmanarak ateşli konuşmalar yaptığını yıllar sonra yakın bir arkadaşı televizyon ekranlarında anlatmıştı, sanırım kafalarda canlanması için yeterli bir örnek.

Ajitasyonun kitleler üzerinde etkili olabilmesinin temel şartı, ajitatörün, seslendiği insanlara nispeten daha bilgili ve entelektüel olarak daha donanımlı olmasıdır.

1890’larda, yani Rusya’nın Bolşevik Devrimi’ne sürüklendiği yıllarda yaşanan büyük kıtlık, Marksistlerin propagandadan ajitasyona geçiş sürecinin başlangıcı oldu. Slogan şuydu:

"Bir propogandist birçok düşünceyi bir ya da birden fazla kişiye taşır, oysa bir ajitatör, sadece bir kaç düşünceyi çok sayıda insana ulaştırır. Çünkü tarihi kitleler yapar."

Lenin’in zihin babalarında Plehanov’un ortaya attığı bu fikir orta vadede karşılık buldu ancak bir sorun vardı: Propaganda ve eğitim döneminde okuyan, yazan, zoobotanikten evrim teorisine, iktisattan felsefeye kadar birçok alanda kendini geliştirmeye çalışan işçilerden çoğu, henüz fikirsel altyapılarını tamamlayamadan öğretmenliğe soyundular. Bu durum, on kitap okuyan bir işçiyi, üç kitap okuyan diğer işçiye yabancılaştırdı. On kitap okuyan, işçi sınıfının taleplerini mırın kırın dillendiren aydın sınıfı gibi giyinmeye, pahalı içkiler içmeye, eylemlerden uzaklaşmaya başladı. (Burada işçi sınıfı, proleterya gibi kavramları ‘halk’ olarak mimliyoruz.)

Ajitatörün görevi her durum ve şartta sürekli olarak işçilerin sosyal sorunlarını, haklarını yüksek sesle dile getirmesiydi ama yabancılaşma, hamasi nutukları da beraberinde getirince 1900’lü yılların başına kadar devam edecek bir kriz ortamı oluştu.

*

1890’ların Rusya fotoğrafı, 2002’den 2014 yılına kadar Türkiye’de meydana gelen iktidar pratiklerine bayağı benziyor.

Sessiz yığınların sesi sloganıyla ülkeyi yönetmeye talip olan AKP, her fırsatta, "Halk, Millet, Cumhur" gibi kavramları kullanarak propaganda dönemini es geçti ve yoğun bir ajitasyon dönemiyle siyaset arenasına girdi. Fakat belediyecilikten gelen kadroların (Başbakan Erdoğan’da dahil) hitap ettikleri kitle örgütlenmeden yoksundu, yerel seçim sunumları düzeyinde sloganlar, insanları ne olduğunu bilmedikleri, sadece sezebildikleri kavram çatışmalarının ortasında bıraktı. Cemaat mensuplarının ve liberallerin AKP ile aynı çatı altına girmeleri de bu döneme rastlar: Propaganda ve eğitim süreci, ajitasyonla yanyana ilerlemeliydi. İlkini, büyük ölçüde akademik eğitim sahibi, dünyayı tanıyan cemaatçiler ve liberaller üstlendi, ajitasyon kısmını ise halkın sezgisini çok iyi koklayan Erdoğan ve etrafındakiler yürüttü.

Seçmen kitlesi dönüştü, doğru. Eğitim ve propaganda faaliyetleri meyvelerini verdiğinde AKP’nin vakıf üniversitelerinin, sivil toplum kuruluşlarının sayısını hayli arttı. Liberaller ve cemaat mensupları üzerlerine düşen görevi layıkıyla yapıyorlardı. Fakat ajitasyon kısmında sorun vardı. Başbakan Erdoğan ve kendisine ölümüne sadık "Reisçi" diye tabir edilen insanlar, halen demode olmaya yüz tutmuş sloganlarla insanların karşısına çıkıyorlardı. Bir tarafta entelektüel zemini döşeyen okumuş-yazmışlar vardı ve Erdoğan’ın birçok fevri çıkışı, verilen onca emeği yerle yeksan ediyordu. 2007 ve 2010 tarihlerine kadar bu dengesiz süreç pek fazla dışa yansımadan süregeldi. Ne zamanki Roboski Katliamı ve 7 Şubat Mit Krizi patladı, işte o zaman önce liberaller ardından cemaat mensupları Erdoğan’ın ve AKP’nin ardından sırasıyla çekildiler.(Gazeteci Tuncay Opçin’in geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yazdığı, "Cemaat artık AKP ile aynı fotoğraf karesinde bile görünmek istemiyor." tespitini bu minvalde okumak mantıklıdır.) Roboski’de özür, 7 Şubat Krizi’nde hukuğa riayet bekleniyordu. Erdoğan ikisini de kabul etmedi. Güç zehirlenmesi dediğimiz olgu bu noktada modası geçmiş ajitasyon ile birleşti.

Erdoğan, "Bu saatten sonra kendi kitlemle yoluma devam edebilirim." dedi ve belki de siyasi hayatının en büyük hatasını yaptı. Yalçın Akdoğan’ın, "Muhafazakar Demokrasi" diye formülleştirdiği her şey çöpe gitti. Hızla tek adamlığa doğru koşan Erdoğan, yalnızlaşmanın verdiği sinir ve hırsla kendisine yöneltilen en ufak eleştirilere bile acımasızca saldırdı, tehdit, şantaj, baskı, ekonomik yaptırım gücünü kullandı. Medya düzeni alt-üst oldu. Ekonomi dünyası biat kültürüne monte edildi.

En vahimi de, Erdoğan’ın kendi entelektüel-aydın kitlesini yaratmak istemesiyle ortaya çıktı. Her durum ve şartta halkın taleplerini dillendirmesi gereken ajitasyon kimliği, sosyal medyada trollere, "sanat" dünyası diye anladıkları kesimlerde ise grup seksten baskın yiyen, araba kaçakçılığı yapan, borsa manipülasyonu yapmak isterken tüm parasını batırıp rezil olan popüler kültür insanlarına teslim edildi. Medyada tek görevleri "Erdoğan’ın her söylediğini nasıl açıklayabiliriz?" sorusunu dert edinmek olan, deneyimsiz, donanımsız, çoğunluğu cahil insanlar yüksek maaşlarla köşelere ‘atandı.’

*

Üst satırlarda okuduğunuz gibi, halkın içinden halk adına ortaya çıkanların, sadece on kitap fazla okuyarak hitap ettikleri kitleden ne kadar uzaklaştıklarını, Türkiye siyasetinde son günlerin konuşulan konularına bakarak görebiliriz. Alt metni olmayan hiçbir toplumsal olay yoktur, buna rağmen otuz küsür ilde ayağa kalkan üç milyon kişiyi, "Geziciler", yolsuzluk operasyonlarını yürüten insanları, "Paralelciler" ana dil ve kimlik haklarını almak için otuz yıldır mücadele edenleri, "Bölücüler" olarak yaftalamak, bir partinin ve kayıtsız şartsız biatçıları olan "on kitap fazla okumuş" entelektüellerinin samimiyet testidir.

Geçemediler, kaldılar.

Çağın çok gerisinde sloganlarla yapılan tersine ajitasyon ile halen devam ediyor.

LİNK : http://sercanzorbozan.blogspot.com.tr/2014/07/kitle-ajitasyonu-ve-akp.html

AK PARTİ DOSYASI /// ARSLAN BULUT : Erdoğan’ın türbesi nasıl korunacak ?


Arslan BULUT

arslanbulut

Tayyip Erdoğan, “Kur’an’ın emri ortadayken, Hz. Nebi’nin hayat pratiği ve emirleri, tavsiyeleri bu kadar açıkken, İslam coğrafyasının ve Müslümanların bugün yaşadıklarını izah etmek gerçekten akılla ve vicdanla mümkün değildir” dedi.

Peki ama İslam dünyasında 22 ülkenin, bu arada Türkiye’nin haritasını değiştirmek için üretilen Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanı olarak bu sürece hizmet etmek akılla, vicdanla izah edilebilir mi?

***

Erdoğan, “Mezhebine bakarak, terör örgütlerinin zulmüne rıza göstermek, bu dinde asla olmayan bir tavırdır. 200 binin üzerinde masum Müslüman’ın katili olan zalim Esed’e sırf mezhebinden dolayı muhabbet gösterenler, Hazreti Hüseyin’in yüzüne bakamazlar. Müslümanların, medeniyet miraslarına, türbelerine, Hazreti Ali’nin, Hazreti Hüseyin’in türbelerine kastedenler, inanın, Hazreti Peygamber’in, Hazreti Muhammed’in izinden gidiyor olamaz” dedi.

İyi de IŞİD’in işgal ettiği şehirleri boşaltan Telafer’deki Şii Türkmenleri, Tayyip Erdoğan hükümeti niçin kabul etmedi? Telafer’deki Şii Türkmenler, niçin binbir tehlikeyi göze alarak, Kerkük üzerinden Necef’e geçmek zorunda kaldılar?

Erdoğan yine “Filistin’de yaşanan, bir mezhep çatışması olmadığı için, bir Şii-Sünni çatışması olmadığı için, oradaki can alıcı mesele maalesef İslam dünyasının da ilgisini çekmiyor. İşte burası yaralayıcı” diyor. Türkiye iki milyona yakın Suriyeliyi kabul ederken, birkaç bin Şii Türkmen için bir kamp kuramaz mıydı? Yani ayırımı yapan Tayyip Erdoğan hükümeti değil mi?

***

Erdoğan, “Biz Filistin’in 1948’den beri yaşadığı çile için kıvranırken, ardından hatırlayın, Afganistan çıktı. Afganistan’a Lübnan eklendi. Lübnan’a, Irak eklendi. Irak’a Suriye, Mısır, Somali, Açe, Myanmar eklendi” diye konuştu…

Dikkat ediniz, Libya’yı atladı! Neden acaba? “NATO’nun ne işi var Libya’da?” diye öz fikrini söyledikten sonra, Amerikan baskısı gelince “NATO, Libya’ya gitmelidir” deyip, İzmir’i de müdahalenin hava komuta kontrol merkezi yapan, Libya’ya eski özel timcileri gönderip, muhalifleri yetiştiren hangi ülkenin hükümetiydi?

***

Adnan Menderes, Alevi-Sünni ayırımı yapmıyordu ama Osman Bölükbaşı’nı seçti diye Kırşehir’i ilçeye dönüştürmüştü. Tayyip Erdoğan ise halkının çoğunluğu Alevi olan Tunceli’yi kendi seçim kampanyası için düzenlenen İnternet sitesindeki haritada yok ettirdi!

Bu arada, Tayyip Erdoğan’ın, Çamlıca’ya yapılan caminin avlusuna kendisi için bir türbe yaptıracağı konuşuluyor. Muaviye’nin de Yezid’in de türbeleri vardı! Murat Bardakçı’nın anlatımına göre “1400 Ekim’inde Şam’ı alan Timur, ilk Emevi halifesi Muaviye’nin oğlu olan ve Hz Muhammed’in torunu Hüseyin ile yakınlarının Kerbela’da şehit edilmesine sebebiyet veren Yezid’in Şam’daki Emevi Camii’nin yakınında bulunan Babüs-sagır Mezarlığı’ndaki kabrini açtırmış ve Yezid’in kemiklerini yaktırmıştı. Bu sırada yıkım ve yok etme işinden Muaviye’nin mezarı da nasibini almış ve ortadan kaldırılmıştı. (…)

Şam’ın en eski mezarlığı olan ve tarihi İslam’ın ilk senelerine kadar uzanan Babüs-sagır’da şimdi her 20-25 senede bir Muaviye ile Yezid’e ait oldukları ileri sürülen mezarların bulunduğu söyleniyor, bu mezarlar Şiiler tarafından tahrip ediliyor ve bunları birkaç sene sonra başka mezar iddiaları takip ediyor. Babüs-sagır’da 1990’larda ortaya çıkartıldığı ve Muaviye’ye ait olduğu iddia edilen son mezarın başında ise tahripten korunması için şimdi askerler nöbet tutuyor.”

Devlet adamlarının kendileri için türbe yaptırmasının bir anlamı yok. Tarihe nasıl geçecekleri önemli! Sahi Erdoğan’ın türbesi nasıl korunacak?

AK PARTİ DOSYASI /// Türker Ertürk : MERDOĞAN


Sorun Erdoğan, AKP ve Cemaat değil. Sorun Atatürk’e, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisine, Aydınlanma Devrimlerine düşman olan ve ülkemizi dönüştürmeye çalışan işbirlikçi zihniyettir. Bu defedilmedikçe ülkemize huzur, barış ve refah asla gelmez.

Konfüçyüs’e atfedilen “Küçük insanlar kişilerle, vasat insanlar olaylarla, büyük insanlar ise fikirlerle uğraşır” sözünü çok beğenirim. Ne zaman kişilerle uğraşma yanlışlığına düşsem bu söz aklıma gelir ve kendime çeki düzen veririm.

Erdoğan, bölgemiz ve ülkemiz için stratejik hedefleri olan emperyalist bir projenin ürünüdür. Bu proje için bulunup desteklenmiş ve iktidara getirilmiştir. Böyle bir proje olmasaydı siz Erdoğan’ı hiç tanımayacaktınız.

Çektiğimiz acıların, teröristlerle masaya oturulmasının, ekonomik değerlerimizin haraç mezat satılmasının, ayrışma ve bölünme sürecinin, bölgede haydut devlet olarak algılanmamızın esas nedeni Erdoğan değil onun arkasındaki emperyalist fikriyattır.

Dört dörtlük ABD operasyonu

Diyelim ki, Erdoğan gitti ve Merdoğan geldi! Eğer arkasındaki zihniyet aynıysa değişen bir şey olmaz. Hatta Merdoğan daha entelektüel, eğitimli ve öğretimli ve üstüne üstlük hoşgörülü ve güler yüzlü bir portre çiziyorsa tam anlamıyla yandık demektir.

17 Aralık 2013’de başlayan “Yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” dört dörtlük ABD operasyonuydu. Operasyonun hedefi Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmaktı. Evet, Erdoğan’ı 12 yıldır kullanmışlardı ama artık onla devam etmek istemiyorlardı. Erdoğan yıpranmıştı, hatalar yapıyordu, gizli gündemi vardı, iktidar sarhoşu olmuştu, psikolojisi bozulmuştu, ne yapacağı ve ne tepki vereceği önceden kestirilemez bir hal almıştı.

Artık Erdoğan ile devam etmek emperyalist planların geleceğini olumsuz yönde etkilerdi ve bugüne kadar sağlanan kazanımları tehlikeye atardı. Daha güler yüzlü, hoşgörülü ve nitelikli birisi ile mutlaka değiştirilmeliydi.

Ekonominin fişi çekilemez

Erdoğan’a, 2002’de Irak’a girmek istemeyen ve direnen Ecevit’e karşı yapılan ekonomik operasyon türünden bir şey yapılamazdı. Yaşam destek ünitesi ile varlığını sürdüren Türkiye ekonomisinin fişi çekilirse AKP de yok olurdu. Ayrıca ekonomik çöküşün tetikleyebileceği bir halk hareketi yanlış yerlere ( antiemperyalist çizgiye) evirilebilirdi. Sorun AKP ve arkasındaki zihniyet değil sadece Erdoğan’dı.

İşte bu nedenle operasyon cerrahi olmalı, Erdoğan ve yakın çevresini hedef almalıydı. 17 Aralık’ta diğer taşeronla (Cemaat) beraber bu operasyon yapıldı ama başarılı olunamadı. Amerika kadiri mutlak değildi ama bu işten de vazgeçmedi.

Erdoğan’ı götürmeye yönelik operasyonun gereği olan kasetlerin havada uçuştuğu ve Dışişleri Bakanlığımızın dinlendiği ve medyaya sızdırıldığı zaman dilimi içinde akademik çalışma nedeniyle bir vakıf üniversitesindeydim. Akademik çalışma grubunun içinde bir de Amerikalı vardı.

10 misli fazla

Verdiğimiz bir mola sırasında kasetlerin ve dinlemelerin Erdoğan’a yönelik Amerikan operasyonu olduğunu ve Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) işi olduğunu kendisine anlattım. O da bana “onlarla çalıştım, haklısın öyle gözüküyor” diye cevap verdi.

Sanırım ABD’nin Almanya’da neler yaptığını takip ediyorsunuz. Almanya ABD’nin en yakın müttefiki olmasına rağmen hemen hemen herkesi dinliyor, operasyonlar yapıyor geçmişte seçimlere bile müdahale etmiş. Söylenenlere göre ABD’nin Berlin Büyükelçiliği casus yuvası. Almanya istihbarat teşkilatı BND’nin Başkanı Gerhard Schindler bu konuda Almanya Federal Meclisi’ne ziyarette bulundu ve brifing verdi.

Almanya ile kıyaslarsanız ABD’nin Türkiye’deki casusluk ve operasyon faaliyetleri en az 10 misli fazla. Siz ABD’nin sessiz sedasız oturarak ve fal bakarak Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları Türkiye’de ne olur beklentisi içinde mi olduklarını zannediyorsunuz? Cumartesi gün kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Saygılar sunarım.

İLK KURŞUN

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : Bu videoyu Türk medyasında göremezsiniz


VİDEO LİNK :

5,17 dakikalık video RTE’nin ikiyüzlülüğünü anlatıyor. İngilizce anlatım ve Türkçe alt yazılı.

AK PARTİ DOSYASI : ‘Devlet ne hale düşürüldü’


Anayasal kurumların çalışmasının engellendiğini söyleyen RTÜK’ün muhalif üyeleri ‘Adalet çökertildi’ dedi.

TRT’nin 3 ayrı kanalında 4-5 ve 6 Temmuz günlerinde Tayyip Erdoğan’a 533 dakika yer verilirken, Ekmeleddin İhsanoğlu’na 3 dakika 25 saniye, Selahattin Demirtaş’a ise 45 saniye ayrılması, buna karşın RTÜK’ten kurum aleyhine bir karar çıkmaması ve YSK’ye rapor gönderilmemesi kurul üyelerini isyan ettirdi. İki anayasal kurum olan RTÜK ve YSK’nin görev yapmasının engellendiğini belirten üyeler, “adalet çökertildi” ifadelerini kullanıyor.

RTÜK’ün halen 9 üyesi bulunuyor. Bu üyelerin 5’ini AKP kontenjanından seçilen üyeler oluşturuyor. Üyelerden 2’sinin CHP kontenjanından seçildiği Üst Kurul’da, 1’er üye de MHP ve HDP kontenjanıyla görev yapıyor. Kararların genellikle AKP’li üyelerin oylarıyla ve oy çokluğuyla alındığı kurulda, muhalif üyelerin görüşleri şöyle:

Esat Çıplak: Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananları görünce, devletin ne hale düşürüldüğünü çok açık görmekteyiz. Devletin ayakta durması için insanların ideolojik temelleri olmasına rağmen hassas davranılırdı, kamu hakkı gözetilirdi. Ancak geldiğimiz noktada her şey çökertildi. Eğer bu ülkede hak ve adalet kavramları hâlâ geçerliliğini koruyorsa, biz bu konunun takipçisi olmayı sürdüreceğiz.

‘Dilsiz şeytan olmayacağız’

Ali Öztunç: Kamu yayıncısı olan TRT, her adaya eşit davranması gerekirken, sadece bir adayın yayın organı gibi davranıyor. TRT, Sovyetler Birliği’nin yayın organı Pravda ile farksız durumdadır. RTÜK’ün AKP kontenjanından seçilen üyeleri de Sayın Erdoğan’a adeta koltuk borçlarını ödüyorlar. Kulakları var duymuyorlar, gözleri var görmüyorlar, vicdanları ise nasırlaşmış. Ama biz dilsiz şeytan olmayacağız. AKP’li üyeler sanıyorlar ki, devletin kurumu RTÜK, babalarının çiftliği, unutmasınlar ki mahkeme kadıya mülk değildir. Onları olmayan vicanlarıyla baş başa bırakıyorum.

Ahmet Yıldırım: Bunu çok içselleştirmeseler de TRT’nin kendisine çekidüzen vermesini bekliyor ve umut ediyorum. Çünkü bu seçimler gelip geçici. Ama TRT’nin üzerine düşen meşruaiyet gölgesi kalıcı olur. RTÜK’ün AKP kontenjanından seçilen üyeleri, 3 adaydan birinin daha popüler olduğu, Başbakan’ın aday olmasının haber değeri taşıdığı, bu nedenle eşit süre ayrılmadığı yönünde bir ucube raporun arkasına sığınmış durumdalar. Hâlâ Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı ile cumhurbaşkanı adaylığı arasına fark koyamayacak kadar yanlı tavır içerisindeler.

Süleyman Demirkan: YSK seçimleri yürütmekle görevli bir anayasal kurum. Bu dönemlerdeki yayın adaletinin sağlanması için bu anayasal kurum, bir başka anayasal kurum olan RTÜK’en rapor alıyor ve buna göre karar veriyor. Şunu kimse unutmasın; eğer RTÜK seçim dönemlerinde görevini yapmazsa, YSK de görevini yapamaz, seçimlere gölge düşer. Bu, bu kadar hayati bir konudur. İktidar partisinin buradaki oy çokluğuyla ya da siyasi talimatlarla devletin anayasal kurumlarının görev yapması açık bir şekilde engelleniyor. Biz bunun şahidiyiz. Buna sadece partilerin değil, vatandaşların da isyan etmesi gerekir.

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan seçilirse Cumhurbaşkanlığı forsunu de ğiştirebilir !


Evet, yanlış dokumadınız; mazallah Tayyip Erdoğan eğer Cumhurbaşkanı seçilirse ilk işi Cumhurbaşkanlığı forsunu değiştirmek olacaktır! Bunu nereden mi biliyorum? Elbette Tayyip Bey’in bugüne kadar yaptıklarından. Çünkü hazret, yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır anlayışına sahip bir siyasi figürdür.

Peşinen söyleyelim ki; Tayyip Bey “Her türlü milliyetçilik ayaklarımın altındadır” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk Milliyetçiliği fikrine düşman olduğunu yüksek sesle dile getirmiş birisidir. Sadece dile getirmekle kalmamış, bunun gereğini de yapmıştır. Mesela, Türk Milliyetçiliği’nin yüksek perdeden vurgulandığı “Andımız” ı okullardan kaldırtmıştır.

Askeri birliklerin çevresindeki yamaçlara veya kışlaların münasip yerlerine yazılan “Ne mutlu Türküm diyene” sözlerini sildirtmiştir. Ziraat Bankası örneğinde olduğu gibi, bazı resmi kurumların adındaki Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) harflerini kaldırtmıştır. Yani özetle; Tayyip Erdoğan, Türk Milletine vurgu yapan, atıfta bulunan birçok şeyi kaldırıp atmıştır bir kenara.

Üstelik Tayyip Bey’in mensubu bulunduğu zihniyetin, mevcudu bozmak, yönetmiş oldukları kurumlara kendi damgalarını vurmak gibi bir alışkanlıkları da var.

Örneğin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.Melih Gökçek’i ele alalım. Senelerdir Ankara’nın simgesi olarak kabul edilen ve “Hitit Güneşi” adı verilen simgeyi ortadan kaldırmak için ne fırıldaklar çevirdiğini herkes biliyor bu ülkede. Önce Atakule ve cami minarelerinden ibaret uyduruk bir amblem yaptırdı Ankara’nın simgesi olarak. Bu amblem mahkeme tarafından iptal edilince bu sefer de “Ankara Kedisi” adı altında zorlama bir simge hazırlattı grafikerlerine. Yanılmıyorsam bu simge de mahkemece iptal edildi ama İ. Melih Gökçek, mahkeme kararını hiçe sayarak bu simgeyi kullandırmaya devam ediyor yönetmiş olduğu belediyeye.

Açıkçası AKP yönetimi, tıpkı hareket noktası olarak Suudi Arabistan’ın eskiye düşman olan milli mezhebi olan Vahhabilikten alan Taliban, El-Kaide ve IŞİD terör örgütleri gibi, eskiye saldırmakta ve eskiye ait ne varsa onları yakıp yıkmakta sınır tanımıyor!

Dün Afganistan’da devasa boyutlardaki tarihi Budist heykellerini topa tutan Taliban’dan sonra, bugün de IŞİD terör örgütü Irak’ta cami ve türbelere saldırmaktadır. Bunların ağababaları olan Vahhabiler ise, Suudi Arabistan’da Hz. Peygamber’in kabri dışında bütün türbeleri ve mezarları yıkıp talan etmişlerdir. Sahabelerin mezarlarını bile…

Türk Milliyetçiliği’nin En Mühim Sembollerinden Birsi: Cumhurbaşkanlığı Forsu

Büyük Atatürk’ün Türk Milleti’ne armağanı olan “Atatürk Orman Çiftliği”nin başına gelenleri gördükten ve Tayyip Bey’in, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen “sıkıysa yıksınlar” şeklindeki efelenmelerini duyduktan sonra, halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde varın siz düşünün neler yapmaya kalkışacağını. İşte bu noktada Tayyip Bey’in aklına ilk gelecek olan şey bence Cumhurbaşkanlığı forsudur.

Bilindiği gibi; Cumhurbaşkanlığı forsunda çember şeklinde dizilmiş 16 küçük yıldız ve ortada büyük bir güneş vardır. Yıldızlardan her biri, Türklerin Büyük Hun İmparatorluğu’ndan başlayıp, Osmanlı İmparatorluğu’na kadar tarihte kurdukları 16 büyük Türk Devleti’ni, ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti’ni ifade etmektedir. Forsta bulunan 16 yıldız’ın temsil ettiği Türk Devletleri şunlardır:

Büyük Hun İmparatorluğu (M.Ö. 204-M.S. 216)
Batı Hun İmparatorluğu (M.S. 48-216)
Avrupa Hun İmparatorluğu (M.S. 375-469)
Ak Hun İmparatorluğu (M.S. 420-552)
Göktürk İmparatorluğu (M.S. 552-745)
Avar İmparatorluğu (M.S. 565-835)
Hazar İmparatorluğu (M.S. 651-983)
Uygur Devleti (M.S. 745-1368)
Karahanlılar (M.S. 940-1040)
Gazneliler (M.S. 962-1183)
Büyük Selçuklu İmparatorluğu M.S. 1040-1157
Harzemşahlar (M.S. 1097-1231)
Altınordu Devleti (M.S. 1236-1502)
Büyük Timur İmparatorluğu (M.S. 1368-1501)
Babür İmparatorluğu (M.S. 1526-1858)
Osmanlı İmparatorluğu (M.S. 1299-1922)(1)

Görüldüğü gibi; bu devletlerden sadece son 8′inin çoğunluk nüfusu Müslümandır. İlk 8′i ise Müslüman değildir. Zira İslamiyet M.610 yılında gelmiş ve ancak m.750′lerden sonra Türk illerine ulaşabilmiştir. Yani bu tarihten önce kurulan Türk devletlerin Müslüman olmaları zaten mümkün değildir. 940-1040 yıllarında hüküm süren Karahanlılar’a gelinceye kadar da İslamiyet’in Türk dünyasında büyük kitleler halinde kabul edildiğine rastlanmaz. Elbette, az da olsa Karahanlılardan önceki tarihlerde de Türkler arasında İslamiyetin kabul gördüğü kabul edilmelidir.

Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği zihniyet ise en babasından Büyük Selçuklulara kadar, hatta Anadolu Selçuklularına kadar götürürler Türk Tarihi’ni. Kısaca söylemek gerekirse; bu zihniyet Anadolucudur, 1071′den öncesini pek kabul etmek istemezler! Şu sözler; görüşleri büyük ölçüde bu zihniyetin fikir dünyasının mihenk taşını oluşturan N.Fazıl Kısakürek’e aittir:

“…Halbuki biz, Türk’ü Müslüman olduğu için sevecek ve Müslümanlığı nispetinde değerlendirecek bir milliyetçilik anlayışı peşindeydik ve bu anlayışa ‘Anadoluculuk’ adını veriyorduk.

Bir konferansımızda, 15 yıl sonra söyleyeceğimiz gibi, ‘eğer gaye Türklükse mutlaka bilmek lâzımdır ki, Türk Müslüman olduktan sonra Türktür!’ tezini güdüyorduk…” (2).

Yazar Lütfi Bergen devamla ve N.Fazıl’ın “Babıali” isimli eserinden istifade ile şöyle diyor: Necip Fazıl’a göre milliyetçilik, menba istikametinde değil mansap istikametinde, yani kendisini tarih planında teşkil eden ırk ve toprak şartlarını geride bırakmış, her türlü ırk ve toprak yobazlığına düşman; belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda, ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh necsinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vahit temsil eden bu ruh necsinin zarfı da Anadolu’dur(3).

N.Fazıl Kısakürek ile aynı düşünceleri paylaşan ve fikirleri muhtemelen mevcut iktidara fikir membaı teşkil edenlerden Nurettin Topçu ise şöyle der bu konuda: “Bizim milletimiz, Orta Asya’dan kaynayan Türk ırkından çıkmış ve dokuz yüz yıl önce Anadolu’da kurulmuştur. İlmî adı ‘Anadolu Türkleri Tarihi’ olan bu millet, Türk ırkından ayrılan Oğuz boylarının Müslüman olarak Anadolu’ya yerleşmeleri ile başlamış oldu…”(4).

N.Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu ve onların günümüzdeki temsilcilerinin, mesela İsmet Özel’in fikirlerinden etkilendiği gözlenen Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, özelde Anadolu öncesi, genelde ise İslam öncesi Türk Tarihiyle başının hiç de hoş olmadığı kesindir. Böyle bir insanın, Çankaya’ya çıkması halinde, 1071′den önceki tarihlerde kurulan Türk Devletleri’ni de temsil eden Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun değiştirme konusunda girişimlerde ve baskılarda bulunmayacağından hiç kimse emin olmasın derim ben. Zira bunlara göre; Müslüman olmayan Türkler, sıradan “keferat’ül feceralar”dır sadece! Müslüman olmayan bir Türk, Müslüman olan bir bedeviden kesinlikle daha uzaktır onlara! Çünkü bunlara göre; Kur’an’da bulunan “Bütün Mü’minler kardeştir…” ayetinden maksat, sadece Müslümanlardır!

Üstelik Çözüm Süreci’ne kendisini bu derece angaje eden ve “ne pahasına olursa olsun çözüm” düşüncesinden hareketle Kürt ayılıkçıların taleplerine kendisini bu kadar kaptıran bir kişi var karşımızda! Böyle bir zat-ı muhteremin ayılıkçı Kürt cephesinden gelecek bu yöndeki bir talebe kayıtsız kalacağını hiç sanmıyorum ben!

Bakınız Cumhurbaşkanlığı’nın resmi internet sitesinde Cumhurbaşkanlığı Forsu hakkında neler deniyor:

“Cumhurbaşkanlığı Forsu pek çok anlam, motif ve değeri bünyesinde barındırmakta; yüzlerce yılın birikimini, tarihteki Türk topluluklarını, dolayısıyla Türk birliğini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmektedir… Armanın ortasında güneş, bunun çevresinde ise 16 yıldız bulunmaktadır. Güneş sonsuzluğu ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni, 16 yıldız ise tarihteki bağımsız 16 büyük Türk Devletini simgelemektedir… Piri Reis Haritası dâhil haritalarda yer alan pusulalarda 16 ayrı yönü gösteren uçlar bulunur. Türklerin bu simgelere verdikleri değer Türk Mitolojisi’ndeki örneklerden de anlaşılmaktadır. Oğuz Destanı’nda yaratılış ve kökeni ile ilgili olarak ‘Oğuz Han’ın ışıkla gelen altun kazılık kız ile evliliğinden Gün, Ay ve Yıldız isimli oğulları doğmuştur’ denilmektedir… İlk Türk toplulukları zamanındaki inanca göre dünya kozmik suların ortasında dört yöne çevrilmiş, dört ya da sekiz köşeli bir yüzey olarak düşünülüyordu. Gök yerin üzerinde duran kubbe idi ve 28 dilime ayrılıyordu.

Her dilimde bir yıldız grubu vardı. Gök kubbenin tepesindeki kutup yıldızı Gök Tanrı’nın makamıydı. Bunun tam altında yerin merkezindeki dağda imparatorun köşkü ve sarayı vardı. Bu sarayın doğusunda ve batısındaki dağlar ise güneş ve ayın makamıydı. Güneş ve ayın ortasında duran kimse parlaklığın en üst aşamasında olup, Kün-ay sembolüne sahipti. Dolayısıyla hükümdarlık rumuzuydu. Güneş ve ay rumuzları hükümdarların elbiselerine ve mezarlarına da resmedilirdi…Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi güneş, yıldız ve ay çok eski dönemlerden beri Türkler tarafından kutsal sayılmış; devlet-ulus tümlüğünü, bağımsızlık düşüncesini, ulusun ve devletin egemenliğini temsil eden bayraklarda simge olarak kullanılmıştır…”(5).

Burada verilen bilgiler, galiba Tayyip Erdoğan gibi, Türk toplumunu 36 etnik parçaya bölen ve sözüm ona Atatürk’ün “Anasır-ı İslam” dediğinden hareketle millet anlayışını dışlayan, konuşmalarında sık sık Türkiye dışındaki İslam memleketlerine vurgular yapmak, oralara selam göndermek, İstanbul’un ve Ankara’nın kaderi ile Mekke’nin ve Medine’nin kaderini bir tutmak suretiyle ümmet anlayışına sahip olduğunu vurgulayan bir insanı çileden çıkaracak bilgilerdir! Çünkü verilen bilgiler arasında İslamiyetle ilgili hiçbir vurgu yoktur!

Bize hep ayın, yani hilalin İslami devirlerden bize kalan bir simge olduğu öğretilegelmiştir. Oysa hayır; güneş, ay (hilal) ve yıldız gibi gök cisimleri, ta Hunlardan ve Göktürklerden beri Türkler tarafından çeşitli şekillerde kullanılan sembollerdir. Cumhurbaşkanlığı Forsu ise, bütün bu simgeleri bir araya getiren ve özenle korunması gereken yegâne Türk armasıdır…

1-http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/
2- N.Fazıl Kısakürek’in “Babıali” isimli eserinin 340- 1 sayfalarından aktaran Lütfi Bergen, http://lutfibergen.blogcu.com/kalin-anadoluculuk/10974762,
3-Aynı kaynak.
4-Aynı kaynak.
5-http://www.tccb.gov.tr/sayfa/cumhurbaskanligi/fors/

AK PARTİ DOSYASI : SEÇİM HİLELERİ NEDENİYLE TUTULAN 450 TUTANAK !


Dün yapılan seçimlerde AKP’nin hileleri nedeniyle tutulan 450 tutanak tek tıkla indirin… Yayılmasına ve itirazlara yardımcı olun…

TUTANAKLARI İNDİR…

AK PARTİ DOSYASI : İnternete Düşen Ses Kayıtlarını Sizin için Derledik..


Tape kronolojisi

İpin ucunu kaçırdık, hangi sırayla hangi ses kaydı çıkmıştı diyorsanız…

Buyrun.

*

Villa tapesi: Sümeyye Urla’da villa seçiyor, Latif amca’ya telefon ediyor, villaların arasında on metre olsun, perde çekilsin, ikinci kattan bakıldığında havuz görünmesin, dışardaki mutfak okey diyor.

Alo Fatih tapesi: Fas’tan Alo Fatih’i arıyor, Devlet Bahçeli haberi yayınladıkları için kalaylıyor, “bu ne rezillik yani böyle” diyor, Alo Fatih “emredersiniz” diyor, Bahçeli’yi altyazıdan bile sildiriyor.

Anket tapesi: Alo Fatih, öbür Fatih’le konuşuyor, öbür Fatih “tarafsızlardan filan kaydırayım, BDP’nin oy oranını iki puan yüksek göstereyim” diyor. Alo Fatih ise “MHP’den al BDP’ye koy” diyor. Bilahare… Alo Fatih, Bilal’i arıyor, “MHP’den alıp BDP’ye yamayacağım” diyor, Bilal da “tamam abi” diyor.

Sit’tir tapesi: İzmir valisi, sit alanına kurulan villaları yıktırmak istiyor. Latif abi, beyefendi’yi arıyor, valiyi şikâyet ediyor, vali uçuyor.

Kenef tapesi: Latif abi, beyefendi’yi arıyor, “yatak odasındaki banyoda bide olsun mu?” diye soruyor, beyefendi “bide ne yav?” diye soruyor, Latif abi “hani tuvaletten kalkıp fıskiyeyle yıkamak için, taharet almak için” diyor, beyefendi de “yok abicim lüzum yok, normal olsun” diyor.

Sarıgül tapesi: Alo Fatih’i arıyor, Mustafa Sarıgül haberlerine yer verdiği için fırça kayıyor, gösterme şunu diyor.

Sağlık olsun tapesi: Alo Fatih’i arıyor, 24’üncü sayfada yayınlanan ve sağlık sisteminin kepazelikten ibaret olduğunu gösteren haberi şikâyet ediyor. O haberi yapan gazeteciler derhal işten kovuluyor. (O haberde yer alan ve kapı kapı dolaştırılan üç yaşındaki bebek, maalesef ölüyor.)

Derhal kovun tapesi: Alo Fatih’i arıyor, Yaşar Nuri Öztürk’ü şikâyet ediyor, “hani kovacaktınız” diye soruyor, Alo Fatih “size karşı çok mahcubum, çok özür dilerim” diyor, Yaşar Nuri Öztürk kovuluyor.

Yasin El Kadı tapesi: Yasin El Kadı, İstanbul’da trafik kazası yapıyor, otomobilde bulunan Usame “112 Acil”i arar gibi beyefendiyi arıyor, beyefendi hemen ambulans gönderiyor, en yakın hastaneyi tarif ediyor, “o hastane de yabancı değil ama, oraya yakın bizim hastane var” diyor, ilgilensin diye Bilal’i yolluyor.

Evrak imha tapesi: Damat, bakıyor ki polisler evleri basıyor, evrakları yok etmek için öğütücü makine almaya karar veriyor, şoförü gönderiyor, “yabancı bir marka al, büyük bir şey al, Çin malı alma” diyor.

Kol saati tapesi: “Hayırsever” işadamı Rıza’nın yardımcısı, “adama yedirmemiz lazım, kol saati falan alalım, ne dersin?” diyor, Rıza da “iyi olur” diyor, dedesinin nasihatını anlatıyor, “orospuyla memurun bahşinini önden vermek lazım” diyor.

Üç-beş kuruş tapesi: Muammer bey, evi basılan oğlunu arıyor, “evde kaç para var oğlum?” diyor, oğlan “üç-beş kuruş babacım” diyor, Muammer bey ısrar ediyor, “oğlum kaç para var?” diyor, oğlan “bir trilyon civarı” diyor. Muammer bey, oğluna akıl öğretiyor, “benim Rıza’yla danışmanlık ilişkim var diyeceksin, gayriresmi danışmanlık diyeceksin, benim para alışverişim sadece bu diyeceksin, akrabam bunun yanında çalışıyor, onun bana borcu var, bu para o para diyeceksin” diyor.

Peki babacım tapesi: Babası kısık sesle konuşarak, Bilal’i arıyor, “evleri basıyorlar, paraları sıfırla” diyor. Bilal “hepsini hallettim, 30 milyon avrocuk kaldı babacım, hava kararınca onu da halledeceğim inşallah babacım” diyor.

Vakıf tapesi: Hayırsever işadamı Rıza, Bilal’in vakfına telefon ediyor, hayırlı bağışlarda bulunuyor.

Fenerbahçe tapesi: Babası, Bilal’e telefon ediyor, taktik veriyor, Fenerbahçe başkan adayının neler söylemesi gerektiğini öğretiyor, yönetime kimlerin girmesi gerektiğini anlatıyor, Bilal hadiseyi bir türlü kavrayamıyor, babası sinirleniyor, “Bilal anlamıyorsun yavv” diyor.

Diğer türlü zekât tapesi: Alo Fatih, Bilal’e telefon ediyor, vakfın banka hesap numarasını istiyor, bir arkadaşın bir milyon lira bağışta bulunmak istediğini söylüyor, Bilal soruyor, “zekât mı, diğer türlü mü?”

Ada tapesi: Bilal, ada alıyor.

Kucağa oturtma tapesi: Bilal, babasını arıyor, Sıtkı bey’in 10 milyon dolar getirdiğini söylüyor, babası sinirleniyor, miktarı az buluyor, sakın alma diyor, ne söz verdiyse onu getirecek, başkaları getiriyor da o niye getiremiyor diyor, bunlar ne zannediyorlar bu işi yav, merak etme kucağımıza düşecekler diyor.

Çiftlik tapesi: Babası, Bilal’i arıyor; parkedir, mutfaktır, banyodur, çiftliğin detaylarını konuşuyorlar.

Aydın Doğan tapesi: Sadullah bey’i arıyor, hâkimlerin falan ayarlanmasını, Aydın Doğan’ın mutlaka mahkûm edilmesini istiyor.

Danışman tapesi: Danışmanı, ihale verdikleri işadamından rica ediyor, kızının okul parasını ödetiyor.

Ampul tapesi: Elektrik dağıtım işi yapan yandaş işadamı, kaçak elektrik yüzünden zarar ettiğini söylüyor. Üzüldüğü şeye bak Allah aşkına… Yandaş işadamının zararı, devlet kesesinden tıkır tıkır ödeniyor.

Koç tapesi: Yandaş işadamına telefon ediyor, sanki kendisiyle konuşmamış gibi ihbarda bulunmasını istiyor, kaç para fiyat çekmesi gerektiğini öğretiyor, Koç’un kazandığı Milgem ihalesini zart diye iptal ediyor, yandaş işadamına veriyor.

Yüce yargı tapesi: Sadullah bey’e telefon ediyor, Danıştay’a kim başkan olacak, kimler daire başkanı olacak, Yargıtay’da hangi dolaplar çevrilecek, hangi avukatlar savcı-hâkim olacak, isim isim izah ediyor.

Bağımsız yargı tapesi: Bekir bey’e telefon ediyor, yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıları görevden aldırıyor, kafasına göre savcılar atanmasını sağlıyor.

Hıçkırık tapesi: Yandaş medya patronuna bağırıyor, aşağılıyor, eziyor, hakaret ediyor, zırıl zırıl ağlatıyor.

Hırsız-polis tapesi: Efkan bey’le emniyet müdürü konuşuyor. Efkan bey “yolsuzluk soruşturmasını yürüten savcıyı tanımayın” diyor, “savcıdan gelen evrakları yırtın, çöpe atın” diyor. Resmen tehdit ettiriyor, “savcıya telefon edin, çete kurdun diye seni gözaltına aldırırız deyin” diyor.

Hesap kitap tapesi: Hayırsever Rıza’yla yardımcısı konuşuyor. Zafer bey 10 milyon euro eksik aldığını söylemiş… Rıza, acaba eksik mi ödedik diye soruyor. Yardımcısı kendinden emin; ne verdiğimiz ne zaman verdiğimiz belli, önüne koyarız diyor.

Damat tapesi: Damat, kayınpedere telefon ediyor. Yeni televizyon kanalı kurulacak, onun ortaklık yapısını konuşuyorlar.

Özgür medya tapesi: Bilal, babasını arıyor. Hangi gazeteye hangi manşetleri attırdığını tek tek sayıyor.

Gemicik tapesi: Hadi gözünüz aydın, Burak altıncı gemiyi almış.

*

Not tapesi:

Bu satırlar, 10 Mart pazartesi günü, öğleden sonra itibariyle yazılmıştır. Bundan sonra çıkacak tapeleri de bi zahmet aklınızda tutuverin gari.

%d blogcu bunu beğendi: