HER TAŞIN ALTINDAKİ UĞURSUZ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


HER TAŞIN ALTINDAKİ UĞURSUZ

Batı ile Rusya arasında "Kafkasya sorunu", Hazar’daki enerji kaynaklarının hangi hatlar üzerinden dünya pazarlarına açılacağına dair anlaşmazlıktan çıkıyor.
Hazar kaynakları büyük oranda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Batı’ya akıyor.
Kaynakların 2018’de tamamlanması öngörülen Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı ile Avrupa’ya taşınması halinde Azerbaycan, Avrupa’nın ihtiyacını önemli ölçüde karşılayan Rusya’ya rakip olacaktır…

*
Ama Batı’nın enerji kaynaklarını kontrol etmek üzere geliştirdiği jeopolitikler, bu kaynaklara sahip ülkelerin eski Sovyetler Birliği üyesi olmaları yüzünden Rusya’nın Transkafkasya ve Orta Asya’dan sonra Orta Doğu’da da nufuz genişletme çabasına yol açtığı bir dönemden geçiliyor.
Nitekim Rusya, Avrasyacı dış politika doktriniyle eski Sovyet topraklarındaki Rus kökenlilerin yaşadıkları devletler ile etno-kültürel, tarihsel ya da siyasal anlamdaki sorunlarını kullanmakta,aleyhine hareket eden ve Batı ile yakınlaşan devletleri kendi lehine hareket eder hale getirmeye çalışmaktadır.
İşte Ukrayna’ya müdahale etmiştir ve Kırım’ı, Abhazya, Güney Osetya’yı ilhak!

*
Şimdi Batı,Suriye’ye de gelen Rusya’nın amacına ulaşmasını engellemek üzere ardarda yeni stratejiler geliştiriyor.
Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’daki siyasi ve ekonomik entegrasyon süreçlerinin engellenmesi,
Rusya’nın bölgedeki kilit aktörlerle çevrelenmesi,
Bölge halklarının çöken ekonomiler, düşük sosyal standartlar ve terörle karşı karşıya kalmasıyla istikrarsızlığın Rusya’ya yansıması gibi öngörülerin realize edilmesine çaba gösteriliyor.

*
19 Aralık’ta İsviçre-Bern’de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İ.Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı S.Sarkisyan Dağlık Karabağ sorununun çözümünü ve cephe hattında artan ateşkes ihlallerini görüşmektedir.
Görüşmeye Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bünyesinde Karabağ sorununun çözülmesi için kurulan Minsk Grubu’nun eşbaşkanları da katılıyor.

*
Ev sahibi İsviçre Dışişleri Bakanlığı sorunun ancak kapsamlı bir müzakere süreciyle çözülebileceğini ifade etmektedir.
AGİT temsilcileri ise "Bu toplantı tarafların diyalog içinde kalması açısından önemliydi" derken, görüşmenin ana gündeminin artan gerilim olduğu doğrulanıyor…
Taraflar, 1994-Bişkek’te sağlanan ateşkesin ardından başlayan diplomatik çabalara öncülük eden AGİT- Minsk grubunun arabulucuğuna bağlı olduklarını teyit ediyor.

*
Ama Dağlık Karabağ’ın cephe hattında ateşkes ihlalleri de durmak bilmiyor.
Ermenistan Savunma Bakanlığı "Ateşkes bitti, savaş halindeyiz" derken,
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı "Ateşkes, Ermeni güçlerinin Azerbaycan’daki yasadışı varlığı nedeniyle bozulmuştur" diyor.
BM ise Karabağ sorunu nedeniyle artan çatışma ortamına yönelik tarafları şiddeti yükseltecek eylemlerden kaçınmaya çağırıyor…
Rusya, Ankara’nın kısa süre önce Karabağ konusunda Azerbaycan’a yapılan destek açıklamasını da dikkate alarak, Ermenistan’daki askeri üssünü güçlendiriyor.
Rus egemenliğinin sürdüğü Kafkasya mütemadiyen sorun yükleniyor…

*
Öte yanda PKK terör örgütü doğu vilayetlerinde etnik huzursuzluk çıkarmak, Kürt gençliğini silahlandırmak benzeri etkinliklerini artırmaktadır.
Saldırıları geliştirerek Türkiye’nin Ermenistan ile sınır topraklarını kontrol altına almak ve bölgede yaşayan Azerbaycan kökenlileri göçe zorlamayı öngörüyor.
Terör örgütünün bu bölgeyi tamamen kontrol altına alması halinde, Ermenistan’ın bu bölgeyi kendine merkez seçeceği ve faaliyetlerini genişleteceğini düşünüyorlar…

*
Abhazya ve Güney Osetya ile Gürcistan yönetimi arasındaki anlaşmazlıklar ve Dağlık Karabağ’daki gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi durumunda enerji kaynaklarının sevkiyat hatlarında güvenlik sorunları büyüyecektir.
Batı,bütün bu işleri Kafkaslar’da meydana gelecek bir istikrarsızlığın kendi enerji güvenliği planlarına önemli darbe vuracağı öngörüsünde olan Rusya’nın tetiklediğini ileri sürüyor…

*
Halbuki, Rusya Devlet Başkanı V.Putin, bağımsız Avrasya ülkelerinin özgür iradesiyle çok kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturacak özgün Avrasyacı felsefeye sahip bir birlik düşüncesinin temsilcisidir.
Bu yüzden "SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ardından Batı’da bize karşı oluşan hırsın ve tek kutuplu dünyanın sağırlık döneminin sözde değil uygulamada sona ermesi gereklidir" diyor.

*
Eşitlik mücadesi adına BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talep ediyor.
Bu yüzden Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada "Laik,Birleşik, Bağımsız" olmak kaydıyla Suriye’ye ve Irak’a aktif olarak müdahalede bulunuyor.

*
Aslında Batı, fütursuzca BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonlarını gözardı ederek çıkarları peşinde koşuyor.
Rusya ise Suriye’nin Nasturiler,Kürtler,Sünni Araplar ve Dürziler arasında 4 parçaya,
Irak’ın Sünni Araplar, Şiiler ve Kürtler arasında 3 parçaya bölünmesine engel olmaya çalışıyor.

*
Mesela, bir süreden beri Musul’dan gelen İŞİD çetelerine ait ham petrol yüklü tankerlerin Duhok’a gittiği,
Başure’dan benzin, mazot ve gıda ürünleri gibi malzemelerin de İŞİD çetelerinin bulunduğu alanlara doğru gittiği belgelenmiştir.
Rusya, İŞİD ile yapılan kirli ticaretin başında Kuzey Irak Kürt Bölgesinde "bağımsızlık" vaadleriyle birlik oluşturmak isteyen Mesud Barzani ve ailesinin olduğunu tüm dünyaya afişe ediyor.
"Kürtlerin Bağımsızlığını" teşvik eden "Böl-parçala-yut" siyasetini üreten çevrelere diplomatik ve hukuki bir darbe vuruyor.

*
Neden,Yahudilerin daha 1806’larda Ermenileri o bölgeye yerleştiren ve Erivan’ı kuranlar olduklarına, bugün Ermenistan’daki siyasi partiler,cemiyetler ve diaspora üzerindeki etkisine bakılmıyor?
Neden Azerbaycan’ da da o günlerden bugüne gelen Yahudi etkisine ya da Azeri hükümetin bugün paralel yapıyla mücadele ederken, Fethullah Gülen’in olduğu her yerde CIA ve MOSSAD’ın cirit attığına dikkat edilmiyor?

*
Ya PKK? Yahudilerin Doğu’dak umudu olan PKK terör örgütü Moskova’ da ne aramış, ne bulmuştur?
PKK’nın talep ettiği sözde "demokratik özerklik" ya da "özyönetim" açıkça Türkiye’nin bölünmesini istemektir.
Herşeyden önce Anayasa’nın değiştirilemez ilkelerine aykırı bu taleplerin hukuken ve fiilen gerçekleşme şansı bulunmuyor.

O halde Moskova’da PKK’nın sırtının sadece Türkiye’deki iktidarın aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkelerinde Rusya ile ters düşmesinin sonucu olarak şöyle bir okşandığı anlaşılıyor.
Ama nereye kadar?

30.12.2015

* Yeni Yılınız Uğurlu Olsun ,Efendim…
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Reklamlar

21 Aralık 1963 (5) … Prof. Dr. Ata ATUN


Yurt binasına gelen abimiz bize artık çok büyük görevler düştüğünü, olası bir silahlı çatışma durumunda çok önemli bir yerde olduğumuzu ve nöbet tutmamız gerektiğini söyledi. Müdürün zemin kattaki odasında siyah bir telefon vardı. Çevirmeli tuşlu olanından. Bir arkadaşımız telefonun başında oturacaktı. Diğeri Müdür odasının kapısının önüne konacak sandalyede. Diğerleri de birbirlerini görecek ve duyacak şekilde, binanın içinden 3. katta bulunan terasa çıkan merdivenin başında ve sinilerde (sahanlıklarda) oturacaklardı. Rum tarafında, özellikle de Rum Polis Merkezinde olağan dışı bir hareket görürsek hemen birbirimize seslenecektik. Telefondaki arkadaş da kendisine verilen numarayı arayıp bilgi verecekti.

Tüm arkadaşlar ilk nöbet tutmak heyecanımızı 21 Aralık gecesi yaşadık. Hayatımın ilk askeri görevini 15 yaşında gerçekleştirmiştim. Artık adımız “Mücahit” idi. Gerçekte “Mücahit” kelimesini de hayatımda ilk kez o gün duymuştum. Arapça ile daha tanışmadığım için de manasını hiç bilmiyordum. Çok sonraları “Cihat için savaşan asker” manasına geldiğini öğrenecektim.

Bütün gece boyunca nöbet tuttuk. Saatler hiç geçmiyordu. Bırakın saatleri, dakikalar bile geçmiyordu. Hava ayaz, binanın içi de buz gibiydi. Ama biz artık Mücahit olduğumuz için hiç üşümüyorduk. Soğuk bize asla işlemezdi. Göz kapaklarımız kurşun gibi ağırlaşmış olsa dahi hiç uyumadık o gece. 22 Aralık sabahı güneş birazcık ışıyınca rahat bir nefes aldık. Nasıl olsa korkak Rumlar cesur Türklere, gündüz vakti saldırmaya cesaret edemezlerdi.

Bütün bir Pazar günü, terasta ve merdiven sinilerinde nöbet tutmakla geçti. Pek bir olay yaşamadık o gün. Akşam olunca, yanı başımızdaki polis Merkezinden bağırmalar, küfürler ve silah sesleri gelmeye başladı. Gecenin karanlığı içinde, Polis Merkezinin arka tarafından hızla çıkarak koştuğunu varsaydığımız birkaç kişi, Namık Kemal Lisesi’nin etrafı açık futbol sahasının içinden koşarak geçtiler ve küçük tepeyi hızla çıkarak çam ağaçlarının arasında kayboldular. Arkalarından koşan ve ellerinde av tüfeği olduğunu sandığımız birkaç kişi de onları kovalıyordu. Kaçanlar, göz açıp kapayıncaya kadar önlerindeki küçük tepeye tırmanıp koyu karanlığın içinde gözden kaybolunca, onları kovalayanlar küçük tepenin eteklerine geldiklerinde durdular ve tepeye tırmanmaya gerek duymadılar. Futbol sahasının kuzey tarafındaki kale direğinin oralarda kendi aralarında bir şeyler konuştuktan sonra okula taraf döndüler ve “Zito Enosis” (yaşasın Yunanistan’a ilhak) diye bağırarak içinde olduğumuz lise binasına ateş etmeye başladılar. Ben diyeyim yirmi kez, siz deyin beşyüz kez. O heyecan ve korku içinde kim kaç el ateş ettiklerini sayabilirdi ki.

Bu hengame içinde aramızda altına eden var mıydı bilmiyorum ama ben korku ile karışık büyük bir heyecan yaşamış olmama rağmen etmemiştim. Tek taraflı bir silahlı çatışmanın tam ortasındaydım. Av tüfekleri ile ateş eden Rum polislerin beni gördüklerini, tüfeklerini bana doğru doğrultarak beni hedef aldıklarını ve ellerindeki tüm mermileri de bana sıktıklarını sanıyordum.

Hepimiz pencerelerin altına veya da parapet duvarlarının arkasına sinmiş onları seyretmeye çalışıyorduk. Yanan herhangi bir lamba yoktu ve okul binası tamamen karanlık içindeydi. Herhalde dıştan bakınca binayı kapkaranlık gördüler ve de okul tarafından kendilerine karşı ateş edilmediği için de, binanın içinde hiç kimsenin olmadığını düşündüler. Mermileri bitene dek ateş ettikten sonra da güle oynaya gerisin geriye polis merkezine döndüler.

Müthiş bir geceydi ve elimizde silah olmamasına rağmen kahramanca direnmiş, mevzilerimizi terk etmemiştik. Neyse ki onlarca kez ateş etmelerine rağmen beni hiç tutturamadılar ve hiçbir yara almadım o silahlı çatışmada… (devam edecek)

Tüm okuyucularımın yeni yılını kutlar, mutluluk, saadet, sağlık ve huzur dolu yeni bir yıl dilerim.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

30 Aralık 2015

PANAMA MODELİ GİBİ BİR ŞEY // Ahmet Kılıçaslan Aytar


PANAMA MODELİ GİBİ BİR ŞEY

18 Aralık’ta BM Güvenlik Konseyi, Suriye’de siyasi diyalog sürecinin başlaması ve ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini isteyen, Cenevre Bildirisi ile Viyana toplantılarında alınan kararları teyit eden karar tasarısını oy birliği ile kabul etti.
ABD Dışişleri Bakanı J. Kerry, karar tasarısını dünya kamuoyuna," Viyana’da Suriye Zirvesi’nde sağlanan mutabakat gereğince, 1 Ocak’ta BM denetiminde ateşkes ilan edilmesi,
Suriye önderliğinde 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması ve yeni bir anayasanın hazırlanması,
18 ay içinde ise adil bir seçim yapılması ve BM denetiminde ‘kimin terörist kimin muhalif’ olduğunun belirlenmesi konularında anlaşma sağlandı" ifadesiyle takdim etti.

*
Nitekim BM Suriye Özel Temsilcisi S.de Mistura, Esad rejimiyle muhalifler arasındaki görüşmeyi 25 Ocak’ta Cenevre’de düzenlemeyi hedeflediklerini söyledi.
De Mistura, Suriye’deki bütün tarafların tam işbirliğine bel bağladıklarını ifade etti.
"Sahadaki gelişmelerin süreci rayından çıkarmasına izin vermemek gerekir" dedi…

*
Suriye Dışişleri Bakanı V.Muallim, Cenevre görüşmelerine katılmaya hazır olduklarını açıkladı.
"Umarız görüşmeler ‘ulusal birlik hükümeti’ oluşturmaya yardımcı olur" dedi.
Muhalifler ise Esad’siz siyasi çözüm sürecinin gerçekleşmesi için uluslararası camiayla işbirliği yapmaya hazır olduklarını ifade ettiler.
Rejimle herhangi bir diyaloğun 2012’de varılan Cenevre Bildirgesi’ne dayalı olması gerektiğinin altını çizerek,
Geçici dönemde oluşturulması hedeflenen yönetim formülünün "ulusal birlik hükümeti" değil, Cumhurbaşkanı yetkileri dâhil tam yetkili "geçiş hükümeti" olması gerektiğini savundular.

*
Cenevre II Barış Konferansı, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun tek hedefi olan rejimi değiştirme ısrarıyla sonuçsuz kapanmıştı.
Suriye rejimi ise anayasal, kanuni ve meşru sorumluluk olarak güvenliğin tesis edilmesinden birinci derecede sorumlu olduğunu savlıyor,
Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için BM garantisinde savaşan silahlı güçlere her türlü desteği veren devletlerin desteklerini kesmesini, sınırların denetimi için bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor,
Sonra ulusal bir misak çerçevesinde toplumun tüm bileşenlerinin temsil olacağı genişletilmiş bir hükümetle yeni Suriye’nin siyasi geleceğinin resmedilmesini savunuyordu…

*
O günden bugüne iki tarafında taleplerinde ısrarlı olduğu anlaşılıyor.
Ancak muhaliflerin, 1 Ocak’ta BM denetiminde ateşkes ilan edilmesi ve Suriye önderliğinde 6 ay içinde kurulacak geçiş hükümeti sürecinde rejime prim verdikleri,
Ama kurulacak geçiş hükümetinin karakterinin rejiminin istediği "ulusal birlik hükümeti" ile değil kendi istedikleri "Cumhurbaşkanı yetkileri dâhil tam yetkili geçiş hükümeti" ile yapılması ısrarını sürdürdükleri görülüyor.
Kısaca muhalif kesimler halâ Esad’siz siyasi çözüm sürecinin arkasında duruyor.

*
Esasen siyasi görüşmeler sürecinde birbirinden ayrışmış ve yerel çıkarlara bağlı olarak hareket eden muhalif güçlerin nasıl tek çatı altında toplanıp tek bir delegasyon oluşturabilecekleri ya da müzakereler sürecine nasıl katkıda bulunacaklarının yanıtı yoktur.
Bununla birlikte siyasi görüşmeler sürecinde muhalif gruplara terörist gönderen ve finanse eden Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve kimi Batılı ülke de Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürmekle suçlanıyor.
O yüzden krizinin çözümüne giden yolda daha işin başındayken iki taraf arasında denge oluşturulması gerekiyor.
Ama krizin faturasını en azından ortak ödemek dahi kimsenin işine gelmiyor.

*
Geriye Suriye’ye ağırlığını cihatçıların oluşturduğu binlerce yabancı militan nasıl geldi ve kimler tarafından silahlandırıldı sorusunun yanıtlanması kalıyor.
Bu noktada "Panama Modeli"nin örnek alınacağı söyleniyor.

*
1980’lerde ABD, Manuel Noriega’nın Panama Devlet Başkanı olmasının yolunu açmıştı.
Halbuki 1972’de Noriega’nın uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin duyumlar Uyuşturucuyla Mücadele Ajansı’nda büyük sıkıntı yaratmıştı.
1984’te Panama seçimlerini kazanmak için hile ve şiddet kullandı.
Aynı sıralarda Kontralara silah taşıyan uçaklarla kokain kaçırıyordu.
Noriega 1989′ da Nikaragua’daki Sandinistlere muhalefet konusunda tereddüde düştü.
ABD’yi kızdırdı, huzursuz edici başka itaatsizlik işaretleri de gösteriyordu.
1989 Aralık’ta, ABD askerleri Noriega’yı "yakalamak" için Panama’yı işgal etti.
İşgal sırasında 2 bin ilâ 4 bin arasında masum sivil katledildi.
Noriega şu an ABD hapishanelerinde gün dolduruyor.

*
M.Noriega silah,petrol ve uyuşturucu satışını doğrudan değil, birbirine bağlı zincir halkaları gibi bir mekanizma aracılığıyla gerçekleştiriyordu.
1. aracı malı, 2. aracıya teslim ediyor ve 2 ya da 4. aracıda malı herhangi bir ülke ya da tanınan bir şirkete ulaştırıyordu.
Malı son olarak teslim alan ülke ya da şirket, malı terörle alakası olmayan bir işadamından aldığını söylüyordu…

*
Bugün de Suriye’deki teröristlere ya da teröristlerden işadamlarına ya da başka ülkelere yapılan silah, petrol, antika eşya, uyuşturucu satışları aynı mekanizma ile yapılıyor.
Sonuçta alıp-satılan bu mallar sadece Suriye’de, Irak’ta değil Fransa’da, Ankara’dave dünyanın herhangi bir yerinde insanları öldürmek için silah ve militan satın almaya yarıyor.

*
İşte bir süreden beri İŞİD çetelerine ait Musul tarafından gelen ham petrol yüklü tankerlerin Duhok’a gittiği,
Başure’dan da benzin, mazot ve gıda ürünleri gibi malzemelerin İŞİD çetelerinin bulunduğu alanlara doğru gittiğinin belgelendiği bildiriliyor.
İŞİD ile yapılan bu ticaretinin başında Barzani ailesinin olduğu söyleniyor.
Bu yüzden Türk askerinin o bölgede bulunmasına itiraz ediliyor.

*
Irak’ta siyaset yapan Şii Bedir Tugayı sözcüsü, Irak İstihbaratının elinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın IŞİD’le iş yaptığını gösteren çok sayıda belge bulunduğunu iddia ediyor.

*
Ya da Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü M.Zaharova, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Türkiye’nin IŞİD’le petrol ticareti yaptığı ispat edildiği anda ben bu makamda durmam" sözlerini hatırlatıp, "Biz zaten bunu kanıtladık" diyor.

*
M.Noriega’nın kaderi ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin kesişmekte olduğu ihtimali her geçen gün pekişiyor.

*
Ooo, Panama’ya gelince, aynı gün içerisinde hem Atlantik Okyanusu’nda hem Pasifik Okyanusu’nda,
Atlantik tarafında ise aynı zamanda Karayip denizinde yüzebileceğiniz ve müthiş bir heyecan fırtınası yaşayabileceğiniz bir ülkedir…

28.12.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (4) … Prof. Dr. Ata ATUN


Kendisini "akıllı” olarak tanımlayamayacağım Makarios, rahmetlik İnönü’nün bu kibarlığını Türkiye’nin acizliği olarak algılamış ve Türkiye’nin gücü ile varlığını küçümseyip, Türkiye’nin değiştirmeği reddettiği 13 Anayasa maddesini silah gücü ile değiştirebileceğini sanma yanılgına düşmüş, 21 Aralık 1963 sabahı erken saatlerde organize bir şekilde Kıbrıslı Türklere saldırarak adayı kana bulamıştı.

Cumartesileri benim için sıra dışı bir okul günüydü. Hafta içi günlerden farklı olarak Cumartesi günleri okul saat 12.00’de biter ve İstiklal Marşından sonra koşarak yemekhaneye giderdik. Sonrası da macera doluydu. Önce, Mağusa Hastanesi Başhekimi amcam, eski Sağlık bakanı ve UBP Milletvekili, Dr. Ali Atun’un evine gider, bir yemek de orada yerdim. Sonra da harçlığımı alıp, doğru kız arkadaşımla birlikte gideceğimiz sinemanın yolunu tutardım.

Tabii kız arkadaşımla gideceğimiz sinema derken, sakın hayalinize el ele sinemaya gittiğimiz gelmesin. Kız arkadaşım kendi arkadaşları ile 15. sırada oturuyorsa, ben de kendi arkadaşlarımla ona en yakın yer olan 25. olmadı 30. sırada veya o civarlarda oturabilirdim. Daha yakına oturmak kesinkes yasaktı. Sonra hemen duyulur dedikodu olurdu…..

21 Aralık 1963 Cumartesi günüm aynen bu rutinle başlamıştı ama sabah sabah uzun kulaktan duyduklarım olağan yaşamın dışındaydı ve pek de iç açıcı değildi. Gelen dedikodu cinsinden haberlere göre Lefkoşa’nın Tahtagala (Tahtakale) bölgesinde sabaha doğru bir takım olaylar olmuş ve Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk Rum polisince vurulmuş. Gerçekte bu haber çok sıra dışıydı. Ortada ne EOKA vardı ne de TMT. Nereden çıkmıştı bu vurma olayı pek de anlamamıştık çocuk aklımızla. Arkadaşlarımızla öğlene kadar bu konuyu konuşmuş, öğlen törenden sonra da tamamen unutmuş, aklımız ve tüm dikkatimiz sinemaya ve kız arkadaşlarımıza yoğunlaşmıştı. Doğanın kuralı böyle. Varsa yoksa kız arkadaşımız, sinema, kola, çakulet ve gezme tozma! Bütün dünyamız bunlardan oluşmaktaydı o yıllarda. Bir de çok can sıkıcı olmasına rağmen ders çalışmak vardı tüm bu güzelliklere ilaveten.

Mağusa’da Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğu Surlariçinde yaşarken, bir kısmı da Karakol (Karaolos), Sakarya, Yeni İzmir ve Baykal bölgelerinde yaşamaktaydı. Namık Kemal Lisesi ise konum olarak çok stratejik bir yerdeydi. Rumların neredeyse tümünün yaşadığı Maraş şehri ile Türklerin yaşadığı ve etrafı 12 metre yüksekliğinde surlarla çevrili Mağusa Kaleiçi’nin arasında kalan bölgedeydi.

Namık Kemal Lisesi’nin karşısında Mağusa Genel hastanesi, Doğusunda Maraş Polis Merkezi, Güneyinde eski İngiliz kampı ve batısında da Surlar ve Surların içine giren tarihi kapı yer almaktaydı.

Akşamüzeri Namık Kemal Lisesi’nin ikinci katında yer alan yurt binamıza kısa boylu bir abimiz geldi. O güne kadar kendisini hiç görmemiştim ve tanımıyordum kendisini. Yurtta kalan tüm erkek öğrencileri, sıraların arkaya doğru basamak basamak yükselen platformların üzerine konumlandırıldığı amfi tiyatro görünümündeki Müzik salonuna topladılar ve bu abimiz bize hitap etti. Sırtında kahverengi deri bir mont vardı ve Kıbrıs şivesinden daha çok Türkiye şivesiyle konuşuyordu. Ancak dili her iki tarafa da çarpıyordu.

Bize artık çok büyük görevler düştüğünü, önemli bir yerde olduğumuzu ve nöbet tutmamız gerektiğini söyledi. Müdürün zemin kattaki odasında siyah bir telefon vardı, çevirmeli tuşlu olanından. Bir arkadaşımız telefonun başında oturacaktı. Diğeri Müdür odasının kapısının önüne konacak sandalyede. Diğerleri de birbirlerini görecek ve duyacak şekilde, binanın içinden 3. katta bulunan terasa çıkan merdivenin başında ve sinilerde oturacaklardı. Terasta nöbet tutan arkadaşımız Rum tarafında, özellikle de Rum Polis Merkezinde olağandışı bir hareket görürse hemen en yakındaki nöbetçiyi bilgilendirecekti. O da merdiven başındakilere seslenecek ve sıra ile birbirimize seslenerek Müdürün odasındaki telefondaki arkadaşa mesajı iletecektik. O da kendisine verilen numarayı arayıp terastaki nöbetçiden gelen bilgiyi iletecekti… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

28 Aralık 2015

RUSYA’NIN SATH-I MÜDAFAA STRATEJİSİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


RUSYA’NIN SATH-I MÜDAFAA STRATEJİSİ

İki büyük nükleer güçten biri Rusya’nın, Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu’da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.

*
Çünkü yüksek teknolojiye dayanan enformasyon ve askeri teknoloji, hem alt sistemlerinin karmaşıklığı ile çok pahalı sistemlere ihtiyaç göstermekte, hem bu sistemlerin kullanılması felâkete eşdeğer sonuçlar yaratmaktadır.
O yüzden bu teknolojiye sahip ülkeler güçlerini tam anlamıyla gösteremiyor…

*
…ve şimdi dünya, ateş ve manevra gücünün savaşın esas unsuru olmaktan çıktığı,
Karmaşık, tek bir merkezden yönetilmeyen, ekonomik, politik, sosyal ve askeri cepheleri olan,
Devlete bağlı olmayan aktörlerin, psikolojik harekâtın, sivil toplum örgütlerinin ve hukukun bir operasyon gücü olarak kullanıldığı III.Dünya Savaşı’ndadır.

*
Ekonomik yaptırımlar bu savaşın en etkili silahlarından biridir.
İşte ABD; Ukrayna’daki krizin sürdüğü gerekçesiyle Rusya’ya ardarda yaptırımlar getirirken, doğrudan doğruya Rus rejiminin yıkılmasını hedefliyor.
Son olarak Devlet Başkanı V.Putin’in yakın dostları oldukları bilinen işadamlarına, kimi Rus bankasının yurtdışı şubelerine, sigortacılık, leasing, emeklilik, para transferi gibi hizmetlerine ve kimi üretici firmaya yaptırım başlatmıştır.

*
Fakat Rusya BM Güvenlik Konseyi’nde sürekli üyelik ve veto hakkı, uzay ve nükleer silahlar teknolojisi, Çarlık Rusya’sı-Ortadoks geleneği, bu paralelde yetişmiş insan kaynağı,
biri; NATO’nun Ukrayna-Gürcistan istikametinde Doğu’ya doğru genişlemesi,
diğeri; ABD/NATO’nun Füze Savunma Sistemlerini ulusal güvenliğine tehdit sayan eksendeki Askeri Doktrini ile tüm gereklilikleri işleyen bir pazar ekonomisi oluşturulmasında; uluslararası siyasi baskılarla içişlerine karışılmasına rıza göstermeyen karakteriyle öne çıkıyor.

*
Kremlin Washington’un yeni yaptırımlarını sözcü D.Peskov’un "Aklıselime, işbirliğini artırma ihtiyacına rağmen ABD’nin zamanın ihtiyaçları ile tezat oluşturan bir politikayı seçmesiyle ilgili olarak sadece üzüntü dile getirilebilir" ifadesiyle karşılıyor.
Devlet Başkanı V.Putin ise ABD ve AB’nin yaptırım politikalarından vazgeçmemesi üzerine Rusya’nın Asya coğrafyasındaki uluslararası oluşumlarla işbirliğine döneceğini açıklıyor…

*
Son zamanda Asya’da karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişmektedir.
"Asya’nın enerji kaynakları, Asya’nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin enerji kaynakları Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.

*
Çin modernizasyona tabi tuttuğu sosyalizmiyle küresel büyümenin en önemli motoru ve orta gelir düzeyi ile dünyanın ikinci ekonomisidir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında küresel ekonominin dengeleyicisidir.
Bu Çin’in küresel ekonomide sadece gelişmiş ülkelerle dikey rekabette olmadığını, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle kollayıcı ve yatay rekabette olduğunu,
ABD ekonomisi dursa bile Çin’in küresel ekonominin sigorta mekanizması haline geldiğini göstermektedir.

*
Ya da Çin ve Rusya’nın ve Hindistan, Brezilya, Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS işbirliği çerçevesinde,
Ortak gelişme yönünde ekonomide istikrarın dayanak noktası olmak amacıyla bir Kalkınma Bankası ve Kurtarma Fonu kurulmuştur.
Bu üye ülkelerin güçlerini birleştirerek ABD ve doların egemenliğine meydan okumaları anlamına geliyor.

*
Çin, Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndaki öncülüğünde İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve Deniz İpek Yolu inşasının ilerlemesiyle oluşan yeni yatırım fırsatlarına finansman hizmeti sunuyor.
Ya da Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği, Doğu Asya Zirvesi çok sayıda serbest ticaret anlaşmasına neden oluyor.
Ya da Şanghay İşbirliği Örgütü, Shangri-La Diyaloğu ve Asya Bölgesel Forumu gibi önemli platformlarda bölgesel işbirliği mekanizmaları geliştiriyor.

*
Asya’da barışa, istikrara, gelişmeye ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güçlü adımlar atılırken,
Hazar’ı kuşatan ülkelerin de etkinliği artmaktadır.
Kazakistan,Türkmenistan ve İran arasında önemli ekonomik, siyasi işbirlikleri geliştiriliyor.
Azerbaycan Hazar’dan gemiler vasıtasıyla Rusya’ya, Kazakistan,Türkmenistan üzerinden Orta Asya’ya, Mançurya ve Çin’e ulaşmaya katkı veriyor.

*
En önemlisi şimdi Asyalı, Afrikalı ve Latin Amerikalı gelişmekte olan ekonomiler;
ABD ve müttefiki batılı gelişmiş ülkelerin yakın zamana kadar kendilerini yalnızca kaynak ve pazar olarak algılamalarına,
ekonomik olarak kendilerine bağımlı kılıp bu ekonomik sistemle dünya ekonomisi üzerinde tam egemenlik kurmuş olmalarına hayıflanıyor.
Artık ABD ve gelişmiş ülkeler bilmedikleri bir dünyanın sabahına uyanmanın korkusunu sürüyor.

*
ABD ve müttefikleri, Asya’da değişmeye-yazan mekanizmaya karşın Rusya’ya ardarda ekonomik, siyasi ve askeri yaptırım paketleri açmak,
Belâyı sürüklemek üzere Suriye’de, Irak’ta Rusya’nın jeopolitiğini yıkmaya çalışmak,
Emri altına aldığı soysuz İslamcı çetelerle bozgunculuk yapmak,
Çin’i frenlenmek, geleceğini şekillendirmek üzere Asya-Pasifik’te rolünü genişletmek ve bölgede kalıcı olmaya çalışmaktan başka iş yapmıyor.
Bu amaçla, mesela Avustralya’da askeri personel,malzeme ve ekipman yerleştiriyor, istihbarat faaliyetlerini geliştiriyor ve bölgede uçak gemileri,nükleer denizaltılarını görevlendiriyor.
Ya da Vietnam ile askeri işbirliğini artırıyor, Filipinlere yeniden dönüş yapıyor, Japonya ve Güney Kore’deki üsleri geliştiriyor,Endonezya’da askeri ağırlık ve etkinliğini geliştirmeye çalışıyor…
Bu esnada binlerce insanın yaşamlarını yitirmesine, ailelerin sönmesine, ülkelerin tarih ve kültür birikimlerinin yağma edilmesine, insanların köleleştirilmesine hiç aldırış etmiyor.

*
ABD’nin anlayamadığı husus artık hiçbir ülkenin, gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği,
işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilmesi ve işbirliği ruhunun geliştirilmesi gerektiğidir.

*
III.Dünya Savaşının yaşandığı şu günlerde ABD ve müttefiklerinin karşısındaki cephe;
ABD’nin iteklemesi ve Rusya’nın çabasıyla Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden ve Orta Doğu’dan gelişerek giderek Asya ve Asya-Pasifik’e genişliyor.
Asya cephesinin genişlemesi halinin zamanla doğru orantılı, önce Avrupa Birliği’ni güçsüzleştireceği öngörülüyor…

26.12.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (3) … Prof. Dr. Ata ATUN


21 Aralık Cumartesi sabahına girdiğimiz güne kadar olan yaşamım ve hatıralarım üç aşağı beş yukarı böyleydi. Ama sonrası…

Sonrası çok kötüydü ve Kıbrıslı Türklerin yaşamı tam bir kabusa dönüştü ileriki günlerde, aylarda ve yıllarda.

Dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı III. Makarios, Enosis, yani adanın Yunanistan’a bağlanması doğrultusunda Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyetine ortak olmasını ve Anayasal haklarını önünde engel olarak görmekteydi. Bu nedenle de Enosis yolundaki ilk adımını Anayasa ile Kıbrıslı Türklere verilen ortaklık haklarını ortadan kaldırmak yolunda attı ve Kıbrıs sorununun başlangıcını oluşturan aşağıdaki 13 maddelik Anayasa değişikliğini önce Kıbrıslı Türklere, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne sundu.

1. Cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakkının kaldırılması. (Makarios istediği kararı alabilecek ve yardımcısı rahmetlik Dr. Fazıl Küçük bunu VETO edemeyecekti.)

2. Cumhurbaşkanının geçici yokluğunda veya görevini yapamayacak hallerde Cumhurbaşkanı vekilinin kendisine vekaletinin kaldırılması. (Makarios yurt dışına gittiği vakit yerine bir Türk Kıbrıs Cumhuriyetine başlık edemeyecekti.)

3. Temsilciler Meclisi başkan ve yardımcısının cemaatleri tarafından ayrı ayrı değil Meclisin tüm üyelerinin iştirak edeceği bir seçimle ve oy çokluğuyla seçilmesi. (Rum çoğunluk Meclise hakim olup istediğini yönetici olarak seçecek, Türkler söz ve makam sahip olamayacaklardı.)

4. Temsilciler Meclisi başkanının geçici yokluğunda veya görevini yapamayacak durumdaki hallerde temsilciler Meclisi başkan yardımcısının bu makama vekalet etmesinin kaldırılması. (Rum Meclis Başkanı yurt dışına gittiğinde, Türk Başkan yardımcısı Meclis Başkanlığına vekalet edemeyecekti)

5. Anayasanın bazı maddelerinde öngörülen Türk ve Rumların bazı yasaları geçirebilmek için ayrı ayrı çoğunluğun sağlanmasını gerektiren maddelerin kaldırılması. (Kıbrıs Cumhuriyetini sadece Rumların yönetebilmesi için Türklerin Meclisteki söz ve veto hakları kaldırılacaktı.)

6. Belediyelerin ayrı olması maddesinin iptali. (Türklerin ayrı Belediyeye sahip olması iptal edilecek ve Rum çoğunluk Belediyelere hakim olacak, Türkleri idare edecekti.)

7. Adalet mekanizmasının tek elden idare edilmesi. (Mahkemelerde Türk Hakim ve Savcılar olmayacak. Bir Türk ile Rum arasındaki davada Türkler hep haksız bulunacaktı.)

8. Emniyet müessesesinin polis ve jandarma olarak iki ayrı güç şeklinde çalışmasının iptali ve bunların birleştirilmesi. (Polis ve Jandarma birleştirilerek çoğunluğu Rum olan silahlı bir güç oluşturulacak, Türkler silah zoru ile sindirilecekti.)

9. Emniyet birimlerinde çalışan Türk-Rum oranının yeniden düzenlenmesi. (Polisin yapılanmasındaki yüzde 60 Rum, yüzde 40 Türk oranı Rumların lehine istenildiği gibi değiştirilecek ve uzun vadede polis gücü sadece Rumlardan oluşacaktı.)

10. Emniyet, savunma ve amme hizmetleriyle ilgili olarak Türk ve Rum oranının nüfus oranına göre yeniden düzenlenmesi. (Ortak asker gücündeki yüzde 60 Rum, yüzde 40 Türk oranı, yüzde 82 Rum, yüzde 18 Türk şeklinde değiştirilecekti.)

11. Amme Komisyonu üye sayısının 4 Rum, 1 Türk olarak yeniden düzenlenmesi. (Devlete memur alımında söz sahibi Amme Komisyonundaki eşit oran, dörde bir şeklinde değiştirilecek ve karar için Türklerin çoğunluk oyu istenmeyecek, devlet Rum memurlarla doldurulacaktı.)

12. Amme Komisyonu’nun kararlarının salt çoğunluğa göre alınması. (Rum üyelerin onayladığı kararlar kabul edilecek, Türklerin itirazı veya istekleri dikkate alınmayacak)

13. Rum Cemaat Meclisi’nin feshedilmesi. (Türkler muhtariyet düzeyine indirilsin, Türk Cemaat meclisi sembolik olarak kalsın, Temsilciler Meclisi ise sadece Rumlardan oluşsun.)

III. Makarios, önce bu teklifi Cumhurbaşkanı Muavini rahmetlik Dr. Küçük’e sundu. Ondan red yanıtını alınca da Ankara’nın yolunu tuttu, belki Garantör Türkiye’yi ikna ederim düşüncesi ile. 22-26 Kasım 1962 tarihlerinde III. Makarios’un Ankara’ya yaptığı resmi ziyarette dönemin Başbakanı rahmetlik İsmet İnönü kendisini büyük bir saygı ile karşılamış, kusursuz bir şekilde konuk etmiş ve nazik bir şekilde önerisini reddederek geri göndermişti.

Kendisini "akıllı” olarak tanımlayamayacağım Makarios, rahmetlik İnönü’nün bu kibarlığını Türkiye’nin acizliği olarak algılamış ve Türkiye’nin gücü ile varlığını küçümseyip, Türkiye’nin değiştirmeği reddettiği 13 Anayasa maddesini silah gücü ile değiştirebileceğini sanma yanılgına düşmüş, 21 Aralık 1963 gecesi organize bir şekilde Kıbrıslı Türklere saldırarak adayı kana bulamıştı…. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Aralık 2015

ZENGİN MUSEVİ’DEN VE SARHOŞ RUM’DAN KORK * // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ZENGİN MUSEVİ’DEN VE SARHOŞ RUM’DAN KORK *

Nisan’da Mısır/ Şarm El Şeyh’de 26. Arap Birliği Zirvesi’nde, barışa yönelik bölgesel bir güvenlik tehdidi durumunda devreye girmek üzere NATO uzantısı birleşik Arap Ordusu kuruldu.

*
Şimdilerde Ortadoğu’da Sünni ülkelerin İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılabileceği konseptinde yeni bir strateji geliştiriliyor.
İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın İran’ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı güvenliği ve bölgenin bölüşümüne yönelik,
Suudi Krallığı liderliğinde Sünni Arap ülkeleri ve Türkiye’nin katılımı ile Ortadoğu’da Rusya ve İran’ın nüfuz ettikleri alanlarda karşılarında bulacağı savunma paktı emsali bir mekanizma oluşuyor.

*
Yeni mekanizma için Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile soğuk ilişkilerinin düzeltilmesine çalışılıyor.
Türk ve İsrailli diplomatlar iki ülke arasındaki buzları eritmek için İsviçre’de yarı resmi statüde görüşmeler yapıyor.

*
Nitekim Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesi için talep ettiği,
İsrail’in özür dilemesi, Mavi Marmara mağdurlarına tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması konularında,
2013’te ABD Başkanı B.Obama’nın arabuluculuğunda özür dilendiği,
Tazminat konusunda ise maddi miktarlar üzerinde tarafların anlaştığı biliniyor.

*
Ancak asıl sorunun 2007’de HAMAS’ın Gazze’de tek taraflı ilan ettiği yönetim sonrasında İsrail’in denizden, Mısır’ın karadan başlattığı Gazze Ablukası’nda düğümlendiği görülüyor.
Mısır, Sina yarımadasının HAMAS ve IŞİD gibi pek çok cihatçı örgütün eğitim kampına dönüşmesi nedeniyle ablukadan vazgeçmiyor.
İsrail ise son dönemde Kudüs’ten yayılan terör olayları ve HAMAS intifadası sürerken, Abluka’nın denizde balıkçılık alanının artırılması, hastane inşası, sınırdan inşaat, gıda, ilaç gibi malzemelerin geçişinin rahatlatılması dışında devamından yanadır…

*
İsrail’in Gazze ablukasını kaldırmak yerine Türkiye’ye Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımların telafi edilmesi,
Akdeniz’de giderek belirginleşen İsrail-Kıbrıs-Mısır ekseninde enerji işbirliği yapılması önerilerinde olduğu bildiriliyor…

*
Kıbrıs deyince;
Birincisi: Kıbrıs, ABD ve Rusya’nın Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşmalarında karşı karşıya geldikleri bir adadır.
Petrolün,doğal gazın olduğu yerde en önemli unsur olarak öne çıkan güvenlik konusunda, NATO’nun Stratejik Konsept Belgesinin omurgasını oluşturan füze savunma araçlarının Kıbrıs’ta konuşlandırma yerleri, imha araçlarının hızı ve sayısı, konum algılama sistemleri gibi konularda askeri güç dengesinin ve küresel ortaklaşmanın bir eşiğini oluşturuyor.

*
Eşiğin üstünde nimetin ortakları, altında külfetin ortakları yer alıyor…
Külfet, 1960 Ankara Anlaşmasıyla Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri,
Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini,
Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletinin garantilenmesini,
Mülkiyet, toprak gibi konularda sakata düşülmemesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin mutlaka eşiğin üstünde kalması gerekiyor…

*
İkincisi; Kıbrıs sorunu çözümünde Doğu Akdeniz ve Mısır’da bulunan önemli miktarda hidrokarbon kaynağı şimdilerde katalizör bir güç olarak devrededir.
ABD/ AB’nin "Enerji Güvenliği" için öngördüğü Avrupa pazarlarına ulaşan enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kapsamında,
İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Mısır’ın doğalgazını Avrupa’ya nakli konusunda attığı adımlar giderek hız kazanmış bulunuyor.

*
Bu paralelde ABD’nin, İsrail’i "NATO üyesi olmayan Büyük Stratejik Ortak" statüsüne almasıyla birlikte,
AB liderliğinde Mısır, Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in değişik seviyedeki yetkilileri,
Enerji kaynaklarının az maliyet ve hızlı getiri sağlamak kaydiyle Avrupa’ya satılabilmesi için komşu ülkelerin mevcut boru hatlarının kullanılması şartlarını oluşturmaya çalışıyor.

*
Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile KKTC sorunu ve İsrail-Türkiye’nin mevcut kopuk ilişkileri yüzünden Türkiye’deki boru hatlarından hangi koşullarda faydalanılabileceği,
Ya da Türkiye’yi devre dışı bırakarak gazın, Mısır ve İsrail gazı ile birleştirerek gemilerle nakliyatını sağlama alternatifi tartışılıyor…

*
Ama enerji kaynaklarının Türkiye gibi komşu ülkelerin mevcut boru hatlarıyla taşınması daha kârlıdır.
O yüzden Türkiye’nin elinin zayıflatılması,
Türkiye’nin Ada’daki 40 bin askerini geri çekmesi,
Türkiye’den gelip adaya yerleşenlerin geri dönmesi,
Toprak değişikliklerinin yapılabilmesi,
Türkiye’nin bu alanda bulunan gazda KKTC’nin de payı olduğu tezini bırakması gerekiyor.
Türkiye’ye daha fazla baskı yapılmasını teminen garantörlük konusunu uluslararası alana taşıma çabası sürdürülüyor.

*
Rumlar uluslararası tanınmışlığı kullanarak avantaj elde etmek için kabul edilemez şartlardan biri olan kendi egemenliğini kabul ettirme konusunda direniyor, bu yüzden garantörlüğü askıya aldırmanın çabasını gösteriyor.
Halbuki "Rum egemenliği kabul etmek" "Kıbrıs sorununun" ortadan kalkması anlamına geliyor.
Bu 1963 Akritas Planının uygulanması ısrarıdır.
Akritas Planı, Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini yani ENOSİS’i amaçlıyor…

*
O nedenle Rum Yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyetini kendilerinin temsil ettiği iddiasındadır.
Sık sık "Akdeniz’de bulunan doğal gazı Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduklarını" belirtiyor.
Türkiye ve Kıbrıs Türk Yönetimine "Bir an önce çözüm bulun,ancak çözüme ulaşılmadan önce bile, eğer bir rezerv bulursak, bunu iki toplumun da kazanç sağlayabileceği şekilde göreceğiz" garantisini verirken; Egemenlik taslanılıyor.

*
Türkler ve KKTC bundan rahatsız oluyor.
Şimdi İsrail’in Gazze’de ablukanın kaldırılması yerine enerji işbirliği yapılması önerisi de aynı anlama geliyor.

24.12.2015

*İSRAİL ATASÖZÜ

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: