Kategori arşivi: Araştırma

YAHUDİ BİRADER, VAHHABİ KARDEŞ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YAHUDİ BİRADER, VAHHABİ KARDEŞ

Suudi Arabistan’da Şii lider Nimr El Nimr, ırkçı ve mezhepçi hanedanlığı eleştiriyordu.
Demokrasiyi savunuyor, Suud ailesinin Şii azınlığı yabancılaştırma politikalarına karşı çıkıyordu.
İdam edilerek susturuldu.
Suudiler Nimr’i itibarsızlaştırmak için islamcı terör ile suçlanan 43 Kaideci ile aynı kefeye koydu…

*
Suudi Arabistan’ın İran ile arasındaki ipler koptu.
Bahreyn, Sudan, BAE uluslararası normlara uyması koşuluyla İran ile sürdürdükleri diplomatik ilişkilerini askıya aldılar.

*
2011’de Başkan B.Obama, "Birliğin Durumu" konuşması yapıyordu.
"Tehlikede olan şey, Amerika’nın dünya haritasında yalnızca bir yer edinmesini sağlayan değil aynı zamanda tüm dünyayı aydınlatmasını sağlayan liderliğini sürdürüp sürdüremeyeceğidir" diyordu.
Güya ABD, liderliğinin sürmesi için Ulusal Güvenlik Stratejisinde belirtildiği üzere farklı coğrafyaların sorunlarını, sadece askeri değil yeniden yapılanma, kalkınma, yetki devri, eğitim gibi insan odaklı yöntemlerle, "demokrasi" esasındaki dış politikasıyla çözeceğini savunuyordu…

*
Halbuki, giderek dünyadaki her uygulama sonucunun daha fazla çifte standarda ulaştığı görülüyordu.
Mesela ABD, PKK terör örgütünün kanlı lideri bebek katili Abdullah Öcalan’ı idam sehpasından çekip almıştı.
Ama neden İŞİD terör örgütünün insan öldürmesinden daha vahşi yöntemleri kullanan Suudi Arabistan’a engel olmuyordu?

*
Doğrusu ABD’nin dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgelerdeki farklı inanış ve geleneklerden gelen toplumlara hiç aldırışı yoktu.
Ama ip kopmaya başlamıştı…
Mesela Rusya; Friedrich Nietzsche`nin, "Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye?" ifadesindeki ruhla isyan ediverdi…

*
Şimdilerde Rusya, Suriye’de krize siyasal bir çözüm getirilmesi düşüncesini sağlamaya çalışıyor.
Karşılığında uluslararası hukukun yalnızca ABD ve müttefiklerinin çıkarları doğrultusunda değil, diğer yakada yer alan kendisi gibi ülkelerin de çıkarları yönünde geliştirilecek stratejik müttefikliğin,
BM merkezinden küresel sistem ağlarına yansıtılmasını ve yeni dünya statüsünün oluşturulması talebini sürüklüyor.

*
Ama BM Güvenlik Konseyi’nin de Suriye’de siyasi diyalog sürecinin başlaması ve ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini isteyen karar tasarısını kabul etmesi paralelinde bir dolu sıkıntılı gelişmeler yaşanıyor.
Çünkü bir kural işliyor; bir kere üstünlük sağlayan bir güç kendi gücünü başka devletlerle paylaşmak istemiyor.
ABD, SSCB’nin çöküşünden sonra kendi lehine oluşan düzenin korunması için Rusya ve Çin gibi kendisine rakip olabilecek devletlerin statükoyu delecek davranışlarını reddediyor.

*
Sonuç ne olur bilinmez ama Rusya, Ortadoğu’da ABD’nin yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapıyı dağıtmıştır.
ABD’nin bölgesel sisteminin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde stratejik ve daimî müttefiki olan İsrail ise Washinton’un giderek kendisini desteklemeyi sürdürecek askeri ve ekonomik kaynaklarının olamayacağına, üstelik İsrail’e verilen destekte ABD halkında güçlü muhalefet oluştuğundan endişelidir.

*
Öyle ki, ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın bir yanda İslami uyanış, öte yanda radikalizmin yükselişi karşısında "Eğer trilyonlarca ilâve dolar verir ve ordumuzla düşmanlarına yeteri kadar vurursak İsrail kurtulabilir, 2022 yılında İsrail olmayacak" ifadesi,
Ya da ABD İstihbarat Topluluğu’nun, "İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık" raporunda Çin’in, İslami uyanış, radikalizm ve Filistin yanlısı kuvvetin yükselişi sonunda İsrail’in ayakta kalamayacağını bildirmesi, İsrail’i kabuslara sürüklüyor.
İran’ın Şii hilaliyle yayılma olasılığı ise İsrail’i olduğu gibi Suudi Arabistan’ı da derinden etkiliyor…

*
Nitekim İsrail’in 10-15 yıl içerisinde İran’la gireceği doğrudan bir savaş, daha kısa vadede de HAMAS’la Gazze’de savaş yaşayabileceğinden sözediliyor.
İsrail Savunma Kuvvetleri’nin, İran ilebir savaşa hazırlığa yönelik çalışmalarını da kapsayan "Gideon Çalışma Planı" üzerinde yoğunlaştığı da biliniyor.

*
Bir taraftan da bölgedeki Sünni ülkelerin, Yahudi devleti İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılabileceği noktasında yeni bir strateji geliştiriliyor.
İsrail’in güvenliği ve Ortadoğu’nun bölüşümü için Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arap ülkeleri ve Türkiye’nin Rusya – İran’a karşı geliştirdikleri bir mekanizmanın,
İsrail’in güvenliği yanında Sünni Arap’ların da güvenliğini teminata alacağı öngörülüyor.

*
Ortadoğu’da Rusya ve İran’ın nüfuz ettikleri alanlarda karşılarında Sünni Arapların oluşturduğu NATO uzantısı bir savunma örgütü oluşturulmaktadır.
Suudi Arabistan merkezli ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman olan Ürdün, BAE, Pakistan, Bahreyn, Bangladeş, Türkiye, Filistin Yönetimi, Katar,Sudan, Lübnan, Libya, Mısır, Fas, Nijerya ve Yemen’in oluşturduğu ve semayı "Allah-û Ekber" nidalarıyla dolduracak bir koalisyon…

*
Şimdi bu idamlarla birlikte Sünni koalisyonun önüne;
Suriye’deki krizi çözüme yönelik Viyana sürecini bozabilecek,
Rusya ve İran’ı bölgede yalnızlaştıracak,
Rusya ve İran arasındaki dengeyi bozmaya çalışacak,
Ama mutlaka Ortadoğu’da kırılgan dengeyi çok ciddi şekilde istikrarsızlaştıracak bir sorunlar kümesi konuluyor.
İsrail Savunma Kuvvetleri’nin İran ile savaşa hazırlık kapsamında Gideon Çalışma Planı gereği,doğrudan bir savaş öncesinin ön hazırlığı yapılıyor gibidir.
"Önce sallandırmak, sonra vurmak " stratejisi gibi bir şey işliyor.

*
Bu gelişmeler,Rusya’nın işlerinin düzgün gitmesi halinde Suriye’deki trajedide işlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilmesi sırasında,
BM ‘de uluslararası hukuk karşısında suçlu olacağı kesin olan Bay Recep Tayyip Erdoğan’ın eteklerinin zil çalmasına neden oluyor.

*
Sarayında bir odadan diğerine,sonra diğerine ve yine diğerine, diğerine geçerken "Yürü,kim tutar seni? Benim güzel Yahudi biraderim,benim güzel Vahhabi kardeşim" dediğini duyar gibiyim…

6.1.2016

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (8) … Prof. Dr. Ata ATUN


Önce, yeni gelen kitapları iyice karıştırmış, sonra da neredeyse hepsini ezbere bildiğim bir sene evvel ve çok daha önceleri gelmiş kitaplara tek tek göz attıktan sonra gözüme kestiklerimi alıp Kemal beye 2 şilin ödemek üzere kasa olarak kullanılan bankoya yöneldim. O dönemde 2 şilin iyi bir paraydı. Sarayönü’ndeki seyyar sandviççilerden bolibifli (kutu eti) sandviç ve bir bardak ayran bir şiline, yani 10 Kıbrıs kuruşuna alınabiliyordu. 20 sigaralık bir paket Craven A de sanırım 12 kuruştu.

Kemal beyin kitabevinde kasa olarak kullanılan bankonun hemen yanında da Cumhuriyet sokağa açılan 2’nci bir kapı yer almaktaydı. Genelde kitabevine giriş Mecidiye Sokak’taki kapıdan yapılır, çıkış da Cumhuriyet sokağa açılan kapıdan olurdu. Günümüz kavramlarına göre küçük, o günün koşul ve anlayışına göre de büyük bir dükkandı Kemal beyin sahibi olduğu kitabevi. Neredeyse başka hiçbir dükkanda böylesi, biri giriş, diğeri de çıkış için kullanılan iki kapı bulunmamaktaydı.

Kitaplarımın parasını ödedikten sonra Cumhuriyet Sokağa açılan kapıya yöneldim. Kapıdan yola üç basamaklı bir merdiven ile inilmekteydi. Adımımı dışarı atar atmaz da yaşamın bir başka yüzüyle karşı karşıya geldim ve benim için de “hayatımın ilk büyük deneyimi” diyebileceğim bir olayla karşılaştım.

Kafam yeni aldığım kitabın içine adeta düşmüş gibi satın aldığım kitabın sayfalarını merdivenin ilk basamağında durup karıştırırken önce adeta haykırır gibi bir ses duydum. “Be İsmail Bedasi” diye birine sesleniyordu bağıran adam. Adı Cumhuriyet sokak olan yolda, o saatlerde en fazla üç-dört kişi bulunmaktaydı. “Be İsmail Bedasi” diye seslenen adamın yanında birisi daha vardı ve bana göre yaklaşık sekiz-dokuz metre sağ tarafımda, yolun da Kemal beyin kitabevinin olduğu tarafından bana doğru yürümekteydiler veya durmaktaydılar. Adının “İsmail Arif Bedasi”, lakabının da “Galeci” olduğunu sonradan öğrendiğim adam ise bana daha yakındı ve iki-üç metre sağ tarafımda yolun ortasında, yüzü Mecidiye sokağa taraf dönük yürümekteydi.

İsmail Arif Bedasi kurşuni renkli bir pantolon giyiyordu. Gömleğinin rengini hatırlamıyorum ama sanırım beyazdı ve kısa kolluydu. Kendisine seslenen adamların her ikisi de, genelde İngiliz askerlerinin yazın giydiği, etrafı çepeçevre yuvarlak ve kenarları aşağı doğru sarkan, genelde güneş altında çalışan işçilerin, çiftçilerin veya da ava giden kişilerin giydiği haki renkli bez şapkalardan giyiyorlardı. Pantolon ve gömlek renklerini nedense hiç hatırlamıyorum. Net olarak hatırladığım her ikisinin de bıyıkları olduğu idi. Her ikisinin de bıyıkları siyah renkli, dudakları üzerinde ince bir çizgi şeklindeydi. Herhalde dönemin gençleri arasındaki modaydı o tarz bıyık bırakmak. Yüzlerini ise net olarak görememiştim ve kendimi çok zorlamama rağmen hiçbir zaman da gözümün önüne net olarak gelmedi bu iki kişinin yüzü. Biri orta, diğeri kısa boyluydu.

İsmail Bedasi kendisine kimin seslendiğini görmek için geri döndüğünde yan yana duran iki adamdan bir tanesi, nereden çıkarttığını göremediğim silahı kendisine doğrulttu ve ateş etti. Bedasi “Ah vuruldum” diyerek Mecidiye sokağa doğru dönüp oradan uzaklaşmak için hamle yapmak isteyince bir el daha ateş etti ve sağ kalçasından vurdu kendisini. Sonra bir el daha ateş etti…

İsmail Bedasi olduğu yere, yolun ortasına yan dönerek yüzükoyun yıkıldı kaldı. Başı asfaltın ortasında sağa dönüktü. Vücudu ise arka sağ cebinden ve ön kısmından nereden çıktığını bilemediğim bir yerden asfalta kan akmaya başlamıştı. O an mı ölmüştü yoksa biraz can çekişip sonra mı ölmüştü hiç hatırlamıyorum. Zaten şok olmuştum… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

6 Ocak 2016

İKİBİNONALTI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


İKİBİNONALTI

Sermaye 2016’ya kadar her biri bir önceki aşamaya nazaran diyalektik bir gelişme ile piyasa kapitalizmi ve emperyalizmin ardından çok uluslu sermaye sürecinden geçti.
Her bir aşamanın farklılığı, niteliksel gelişimini belirleyen teknoloji yüzündendir.
Makinalar mütemadiyen daha çok insan bilgisini ve emeğini depoladı, insanın temsil gücü zorlandı.
Sınır ve engel tanınmadı, ulusal değerler yok oluyordu.
Ülkelerin savunması, sosyal barış ve adaletin sağlanmasında ekonomik ve sosyal hayata müdahale eden sosyal devlet anlayışı hızla gündemden düşüyordu…

*
Bütün bu gelişmelere rağmen küresel ekonomik artış sağlanamadı.
Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgelerdeki farklı inanış ve geleneklerden gelen toplumlara da aldırış edilmeyince de ip kopmaya ramak kaldı.

*
Oh, ne güzeldi! 1989’da ABD’li tarihçi Francis Fukuyama tarihin sonunu ilan etmişti.
O komünizmin çökmesinden sonra Batı liberalizminin zafere ulaşacağına inanıyordu.
Ama çeyrek yüzyıl sonra Fukuyama’nın yanıldığı ortaya çıktı.
Aksine dünya siyasi istikrarsızlığın pençesinde kıvranıyordu.

*
Çünkü, ABD ekonomik krizlerinin önüne geçmek üzere ileri sürdüğü askeri sanayisiyle diğer sektörlerini ivmeleyen,
Bu suretle rezerv döviz doları güçlendiren, ülkelerin güçlü doları satın almasıyla finansal sistemini ve ekonomisini etkili kılan yolun sonundaydı.
Öyle ki, bugün kendinden güçsüz ülkelere yaptığı savaş harcamalarının masraflarını dahi kaldıramıyordu.
Hakeza Avrupa birlikte borç krizlerine çözüm bulumazlarsa, bırakınız ekonomik artışı, bölgesinde barış riske giriyordu…

*
Artık ABD ve Avrupa’da milyonlarca insan mali sistemin iyileştirilmesi, servet dağılımındaki eşitsizlik ve sınıflar arasındaki büyük uçurumların ortadan kaldırılmasını talep ediyor.
Neoliberal mali politikalar, yolsuzluk ve yoksulluk ve bütçe kısıtlamaları protesto ediliyor.
O protestolardan dünyanın her yerine ABD’nin bireyi eşit fırsatlar ve özgürlüklerle gelişen rekabet ortamında fakat kaynakların izin verdiği ölçüde üretim ve tüketim faaliyetinde bulunur diyen demokrasi tanımının dişleri dökülüyor.

*
İşte Çin, artan ekonomik ve diplomatik rolü paralelinde Asya’da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışını geliştirmektedir.
Çok sayıda serbest ticaret anlaşmasıyla "Asya’nın kaynakları, Asya’nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin kaynaklar Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.

*
Halâ kaybedeceği çok şey olan ABD ve Avrupa ise direnmektedir.
ABD, Asya’ya dönerken Rusya’nın yüzyıllardır orada olmasına aldırmıyor.
Ukrayna krizinde Rusya, ABD ve AB’nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması, Japonya’nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Rusya’nın geniş Avrupa inşa etme ya da Japonya ile stratejik ortaklık kurma umutları kırılmıştır…

*
Petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble’nin değer kaybetmesi Rusya’da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açmasına ne demeli?
Bir taraftan da Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında, ‘Rusya’nın saldırganlığına’ karşı koymak için yeni bir strateji oluşturuluyor ve NATO askeri varlığını Doğu Avrupalı ülkelere konuşlandırıyor!

*
Ama kaşla göz arasında Rusya’nın Suriye’ye gelmesiyle birlikte Filistin sorununun çözüme kavuşturulamadığı müddetçe Ortadoğu’daki hiçbir sorunun üstesinden gelinemeyeceği anlaşılıyor.
Üstelik IŞİD bütün bir bölgenin çehresini değiştirirken İsrail-Filistin sorunu geri plana itilmiş,
IŞİD’in Suriye ve Irak’a hâkim olmaya kalkışması ve hilafet kurma hevesine kapılması,
I. Dünya Savaşı galiplerinin dikte ettirdiği Ortadoğu düzenini alt üst etmiş, istikrarsızlığın merkez üssü Ortadoğu’ya kaymıştır.

*
Haydi…İslamcılığın doğal sonucu terör Ortadoğu’dan Bangladeş’e Mali’ye kadar ülkeleri ve kıtaları titretiyor.
Asya’dan Afrika’ya kadar uzanan terör kimi zaman El Kaide, bazen Boko Haram, kimi yerde de El Nusra ya da El Şebab adlarıyla kendini gösteriyor.

*
Avrupa’ya da yayılıyor, işte Paris iki kez vurulmuştur.
Avrupa’ya sığınan mültecilerin sayısı artarken Avrupalı kendini inzivaya çekiyor, sınırlar kapatılıyor, Avrupalılar birbirleriyle kavgalı hale geliyor.
Sağcı hareketlerin artması kaygı veriyor ama bu gelişmeye siyasi ve sosyal anlamda nasıl karşılık verileceği bilinmiyor.
Alman Fransız ortaklığı Ukrayna’daki anlaşmazlıkta barışı sağlayamamış ancak dondurmuştur.
Avrupa dış politikasının zaaflarını gözler önüne serilmiş, Avrupa’nın kendine güvenemediği, daha fazlasına cesaret edemediği anlaşılmıştır.

*
Endişe ve ürkeklik hüküm sürerken iki büyük nükleer güçten biri Rusya’nın, Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu’da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.

*
Rusya yaptırımlara rağmen dünya siyaset sahnesine geri dönmüştür.
Putin’in güç politikası ülkesine itibarını iade ettirirken, ABD kendi kabuğuna çekilmiş bir görüntü veriyor.
Yine de insan, ABD de başlayan başkanlık kampanyasının, görevden ayrılmak için gün sayan Obama’yı bilerek bir sessizliğe büründürdüğünü düşünmeden edemiyor.

*
Çünkü, BM denetiminde Şam ile muhalefet arasında ateşkes ilan edileceği 1 Ocak 2016′ ya girilmiştir.
BM’in Suriye’nin farklı bölgelerinde uygulanabilecek üç olası ateşkes taslağından bahsediliyor.
Birincisi; Terörist olarak nitelendirilen grupları dışlayan bir ateşkes,
İkincisi; Temel prensipleri benimseyen her gruba açık bir ateşkes,
Üçüncüsü; Belirli silahların kullanımını yasaklayarak şiddeti azaltacak sınırlı bir ateşkestir.

*
Ancak bu üç modelde de Suriye ve muhalifleri arasında derin anlaşmazlıklar bulunuyor.
Doğrusu Suriye’ye gelen Rusya koalisyonu ortakların amaçlarına ulaşmasını engellemek üzere ABD ve Suriye Dostları’nın yeni stratejiler geliştirildiğine ilişkin kanaatler de yoğundur. .

*
Yine 1 Ocak 2016’da Rusya’da Devlet Başkanı V.Putin tarafından imzalanan yeni Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yürürlüğe giriyor.
Buna göre, Ukrayna’da olduğu gibi Batı destekli iktidar değişiklikleri ulusal çıkarlar açısından tehdit olarak tanımlanıyor..
Gürcistan örneğinden hareketle yurtdışından organize edilen renkli devrimlerin istikrarsızlaştırma potansiyeli içerdiğine dikkat çekiliyor.
Batı, meşru siyasi yönetimlerin devrilmemesi konusunda uyarılıyor.
İzlenen çifte standart politikasının sonucunda IŞİD gibi terör örgütlerinin ortaya çıkabildiğine dikkat çekiliyor.
Suriye bir Ulusal Güvenlik sorunu haline getirilmiştir.

*
NATO, ABD ve AB ile işbirliğine sıcak bakılıyor ama böyle bir ortaklığın eşit seviyede olması öngörülüyor.
Bu noktada Rusya’nın dünya çapında lider güç olma iddiasını sürdüreceği kaydediliyor.

*
Rusya’nın 2010 askeri doktrininde hangi durumlarda nükleer silah kullanabileceği açık bir şekilde belli şartlara bağlıyken,
Şimdi Rusya kendine konvansiyonel silahlar kullanılsa bile devletin varlığını tehdit eden bir saldırı durumunda nükleer silah kullanabileceğini söylüyor.
Bu Rusya’nın ABD ve Avrupa’ya karşı etkin bir uyarı mekanizması anlamına geliyor.

*
Uyarı mekanizması önünde en büyük tehlike;
Suriye hükümeti ile siyasi görüşmelerde bulunacak muhalif grupların belirleneceği ateşkes sürecinde,
İşlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilebilmesi için kimin terörist kimin muhalif olduğunun bilinmesi aşamasıdır.

*
Bu noktada Recep Tayyip Erdoğan’ın nükleer bir savaşın sınırlarını zorlayabileceğinden bahsediliyor.
Geleceği 2016 ile birlikte daha zorlu yıllar bekliyor…

4.1.2016
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (7) … Prof. Dr. Ata ATUN


Ledra ışıklarına yönelmemin nedeni de günümüz adları ile Memduh Asaf Sokak ile İkinci Selim Caddesinin kesiştiği köşede Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun bulunması ve önündeki direkte de Türk Bayrağının dalgalanıyor olmasıydı. İllaki bu bayrak direğinin önünden geçecek ve Türk Bayrağına selam verecektim.

Bayrağın önünden geçerken bisikletimin pedallarına basarak ayağa kalkar ve Surlariçine gidiyorsam, yani Türk bayrağı sağ tarafımda ise sağ elimi sağ kaşımın kenarına dokundurarak, dönüyorsam, Türk bayrağı sol tarafımda ise sol elimi sol kaşımın kenarına dokundurarak çok ciddi bir şekilde selam verirdim. Bu yöntemle selam vermek benim koyduğum bir kural ve vazgeçilmez bir ritüeldi. Dönem İngiliz Sömürge dönemiydi ve sokaklarda, caddelerde direk üstünde asılı Türk Bayrağı görmek, İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından yasaklandığı için neredeyse olanaksızdı.

Bir keresinde direkte dalgalanan Türk Bayrağına selam durmak için bisikletin üzerinde ayağa kaktığımda dengemi kaybetmiş ve bisikletin dümeni elimden kaçtığından da yolun solunda yürüyen bir kadına çarpmıştım. Hem orada eşek sudan gelene kadar dayak yemiştim hem de evde. Ama bende akıllanmak ne gezer. Ertesi gün ve diğer günlerde okula giderken gene selam durmuştum Türk Bayrağına, dayak yemek pahasına. O yaşlarda dayak yemek en korkulu cezalardandı benim için. Hem dayak yerdim, hem de harçlık giderdi. Dayağın acısı üç beş dakika sonra geçerdi ama üstüne bir de harçlık da giderdi. Bütün gün çakuletsiz (çukulata), kolasız veya da çöreksiz, kısaca ablos (hiçbir şeysiz) kalırdım.

O gün Blacky’den Kit Kat aldıktan sonra bahçesindeki direk üstünde Türk Bayrağının dalgalandığı Türk Konsolosluğu tarafına yöneldim. Direkte dalgalanan Türk Bayrağına olağan selamımı verdikten sonra yokuş yukarı doğru uzanan Sarayönü Sokak’taki köprüden Surlariçi’ne girdim.

Günümüzde rahmetlik Haşmet Gürkan’ın heykelinin yer aldığı Haşmet Gürkan sokağından geçip, Mahkemelerin önüne geldim. Oradan da dosdoğru Sarayönü’nde günümüzde Enver Eczanesinin bulunduğu yerin tam arkasındaki, Mecidiye Sokak ile Cumhuriyet Sokak’ın kesiştiği köşede o dönemde yer alan Kemal Deniz Kitabevine gittim.

Rahmetlik Kemal bey içerdeydi. Beni görünce başımı okşamış, “Hoş geldin” demişti. Akıcı bir Türkçe ile konuştuğum için beni çok severdi Kemal Bey… Aradan uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen Milletvekili seçimini kazanarak milletvekili seçildiğim Mağusa Mahkemesi Başkanı tarafından resmen açıklandığı gün bana ilk tebrik mesajını telgrafla rahmetlik Kemal Deniz bey göndermiş, sonra da bir sohbette bana Milletvekilliği yaptığı dönemde edindiği deneyimlerini nasihat olarak aktarmıştı. Nurlar içinde yatsın, mekanı Cennet olsun.

Benim 11 yaş gözlemlerime göre kitabevinin üç bölümü vardı. Mecidiye sokaktaki kapıdan içeri girilince, sağda kitapların yer aldığı bölüm, solda Tom Miks, Teksas gibi mecmua ve gazetelerin bulunduğu yer, karşıda da paranın tahsil edildiği kasa yeri ve kırtasiye malzemeleri bulunurdu.

Kitapların olduğu bölüm de kendi içinde ikiye ayrılırdı. Yeni gelen kitaplar giriş kapısına yakın yerde, bir evvelki sene gelmiş olanlarla, indirimde olan kitaplar da hemen onun devamında, içeri doğru giden bir banko ve raf içindeydi.

Önce, yeni gelen kitapları iyice karıştırmış, sonra da neredeyse hepsini ezbere bildiğim bir sene evvel ve çok daha önceleri gelmiş kitaplara tek tek göz attıktan sonra gözüme kestiklerimi alıp Kemal beye 2 şilin ödemek üzere kasa olarak kullanılan bankoya yöneldim. O dönemde 2 şilin iyi bir paraydı. Sarayönü’ndeki seyyar sandviççilerden bolibifli (kutu eti) sandviç ve bir bardak ayran bir şiline, yani 10 Kıbrıs kuruşuna alınabiliyordu. 20 sigaralık bir paket Craven A de sanırım 12 kuruştu.

Adımımı dışarı atar atmaz da yaşamın bir başka yüzüyle karşı karşıya geldim ve benim için “hayatımın ilk büyük deneyimi” diyebileceğim bir olayla karşılaştım. …. (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

4 Ocak 2016

Solcuların parayla imtihanı … Yurdagül ATUN


Ankara Devlet Tiyatrolarında izlemiştim Azizname’yi. Aziz Nesin’in eserleri bir oyunda toplanmış. Kara mizah türünde, şahane bir oyundu. Yücel Erten, Rüştü Asyalı, Ahmet Mümtaz Taylan, Hüseyin Avni Danyal’ lı kadrosuyla 4 yıl kapalı gişe oynamıştı. Aziz Nesin’in bu oyunu seneler öncesinden bugünü anlatmış. Ve onca yıl içinde bir şey değişmemiş insan fıtratında. Hele bir solculuk kısmı var ki, kopyala, bugüne yapıştır. Zerre fark yok bugünle.

İzleyenler bilir ama izlemeyenler için aklımda kaldığı kadarıyla özetleyeyim; Gençten bir çocuk… Fakir bir aileden gelme. Üniversite çağında tam bir sosyalist. Kapitalist düzene lanetler yağdırıyor, yaşasın komünizm nutukları atarak geziyor. Gel zaman git zaman işleri yaver gidiyor, yavaştan yavaştan para kazanmaya başlıyor. Biraz biriktir, biraz aklını kullan derken ülkenin önemli fabrikatörleri arasına giriyor. Emrinde adam çalıştırmaya başladığında bizim eski solcu, “canım şu kapitalist sistem de pek fena bir şey değil… Çalışsınlar, onların da olsun” demeye başlıyor. İşler büyüdükçe, kapitalist sisteme övgüler artıyor, sosyalizm yerden yere vuruluyor. Derken rüzgar tersine dönüyor, eski solcu fabrikatörün işleri bozuluyor. Tabi işlerle beraber siyasi görüşleri de değişiyor fabrikatörün. Yeniden fabrika ayarlarına dönüyor, sermayeye küfretmeye, “emek, bölüşme” nutukları atmaya başlıyor.

Yani, şimdilerde sosyal medyada paylaşılan “feminizm kocayı, komünizm parayı bulana kadardır” sözünün tiyatro oyunu haline getirilmişi…

***

Hükümet uzunca bir süredir su tartışmalarının ara finalini yaşıyor.

Türkiye, suyun yönetimi konusunda yapılan anlaşmaya uymayan KKTC’yi ufak yollu uyarıyor, parayı keserek.

Basit bir mantıkla baktığınızda KKTC’nin tepkilerini haklı bulabilirsiniz. “Kendi ülkesi canım, elbette o dağıtacak” demeniz normal ama kazın ayağı öyle değil. Türkiye bu parayla terbiye işinde yerden göğe haklı. Niye mi? Su çalışmalarının sürdüğü 5 yıl boyunca parmaklarını kıpırdatmayanlar-Bakanlıklar, belediyeler, üniversiteler, sivil toplum örgütleri dahil- iş bitince dağıtma yani rant kısmına talip oldular. Suyu dağıtmak için gereken altyapının maliyetini düşünseler zaten böyle bir teklif yapamayacaklar ancak düz mantıkla baktıklarından ötürü kafalarından geçen, “zaten bizim sularımızı dağıttığımız borular yok mu. Onlardan akıtırız olur biter!”

Oysa kabataslak 600 milyon liralık yatırım gerektiği söyleniyor dağıtım için. Çünkü bunun arıtılması var, İçme suyunun arıtma tesisinden yerleşim bölgelerine ve bu bölgelerdeki dağıtımında kullanılacak boruların ‘ductilefond’ çelik döküm boru olması var, su kaybının önlenmesi için çalışmamalar var, içme suyu sistemi ile birlikte kanalizasyon sisteminin yenilenmesi var, atıksu tesisinin yapılması var, var da var…

Bu para tabiî ki de ne devlette var, ne de -çoğu batık- belediyelerde.

Zaten olsa bile atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş.

Yıllar önce imzalar atılmış, şartlar konmuş, suyun yönetimi Türkiye’ye verilmiş.

Geçtiğimiz aylarda Ankara’da düzenlenen “KKTC Su Temin Projesi ve Doğu Akdeniz’de Değişen Dengeler” Çalıştayı’nda konuşmacıların ortaya koyduğu veriler ve yaptıkları çalışmalar, bugünkü tartışmaların ne kadar boş olduğunu anlatıyor. Elimize tutuşturulan dosyanın üzerinde bir komite adı yazıyor. “Suyun Dağıtımı Komitesi” Ne zaman kurulmuş dersiniz: 2010 yılında! Suyun gelmesi için temellerin atıldığı ama buradan birçoklarının inanmayarak dalga geçtiği yılda. Herşey bilimsel temellere göre hazırlanmış. Tüm olumsuzluklar takip edilmiş, en sağlıklı sonuçlar için gece gündüz çalışmışlar. Dosyada uykusuz geceler yok ama binlerce sayfalık çalışmaların özeti var. Bize gelen suyun geçtiği güzergahın topografisini bizden iyi biliyorlar.

Ki yukarıda da söylediği gibi zaten atı alan Üsküdar’ı geçmiş. KKTC hükümeti Türkiye’ye suyun dağıtımının yap-işlet-devret modeliyle yapılacağına dair taahhüt vermiş. Dönemin başbakanı İrsen Küçük ile TC Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay bu konuda protokol imzalamış, DP-UG ile CTP koalisyon hükümeti de aynı protokole imza koymuş.

Anlaşmaların altında hem UBP’nin, hem CTP’nin hem de bundan önceki CTP- DP-UG Hükümeti adına Özkan Yorgancıoğlu’nun imzası var. Yani imza Meclis’teki üç partiyi de bağlıyor.

Durum böyleyken CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat’ın birilerine hoş görünme adına yaptığı konuşmaların yarattığı sonuç sadece “pişmiş aşa su katmak” olarak nitelendirilemiyor. (Suyu biz yönetmeliyiz diyen aynı Talat, Türkiye’nin önceki protokolde ayda 30 milyon TL verme yönündeki taahhüdünü yerine getirdiğini, sorunun reformlara bağlı aktarılacak olan kaynaklarla ilgili olduğunu, reformların hiç biri yapılmadığı için Türkiye’nin parayı vermediğini söylemişti.)

İki ülkenin anlaşamadığı su yönetimi konusu sadece memurların 13’üncü maaşını etkilemiyor, hükümeti çatır çatır sallıyor. Türkiye, “anlaşmanın arkasında dur, paranı al” diyor açıkça. Ki bir devlet olmanın koşulu da bu.

Yılın son gününün sorusu şu: Peki şimdi ne olacak? CTP’nin “ben Türkiye’ye karşı dik durdum, onun için 13. maaşlar ödenmiyor” sözleriyle yaptığı Don Kişot’luk, sol düşüncenin namusunu mu kurtaracak? CTP ve “Türkiye ne seni, ne paranı” diyen bilumum zatlar CTP’ye destek verecek mi? Özetle, 13. Maaşlar ve para konusu solcuların imtihanı olmuş durumda, zira sağcılar zaten attıkları imzanın ve yaptıklarının arkasındalar…

Yurdagül ATUN

21 Aralık 1963 (6) … Prof. Dr. Ata ATUN


Müthiş bir geceydi ve elimizde silah olmamasına rağmen kahramanca direnmiş, mevzilerimizi terk etmemiştik. Neyse ki onlarca kez ateş etmelerine rağmen bana isabet ettiremediler ve hiçbir yara almadım o silahlı çatışmada.

Ertesi sabah gün ışırken, gece bana doğru açılan ateşte arkasına sığındığım 3. kattaki terası çepeçevre çevreleyen parapet duvarının kuzey batı köşesinin ne hale geldiğini görmek için uykulu uykulu yukarı çıkmış, terasa kapısından sürünerek çıkıp, düşmana hedef göstermeden saklandığım köşeye kadar gitmiştim. Artık serde Mücahit olmak vardı ve çok dikkatliydim. Düşmana hedef olmadan hareket etmeyi de öğrenmeye başlamıştım. (İstersen öğrenme…)

Etrafı iyice incelemiş, didik didik etmiştim ama ne bir saçma izi, ne de mermi deliği görebilmiştim benim arkasına saklandığım, daha doğrusu sindiğim köşenin dış yüzeyinde. Herhalde beni ıskaladı, tüm mermileri de boşa gitti diye düşündüm günün ilerleyen saatlerinde binanın geri kalan kısmını inceleyene dek.

Öğleye doğru bir fırsatını buldum ve lise binasının çepeçevre tüm dış duvarlarını sürüne sürüne inceledim. Duvara gömülmüş saçmalardan ve kırılan pencerelerden anladığım kadarı ile sadece alt kat pencerelerine ateş etmişti Rum polisler. Herhalde bizden, özellikle de benden korkmuş olmalılar ki, terasa doğru hiç ateş etmemişler.

Bunun ve ileriki aylardaki deneyimlerimin faydasını hem 1970 yılında mücahitliğimi yaparken (askerlik), hem de mücahit olarak katıldığım 20 Temmuz 1974 günü başlayan Mutlu Barış Harekatında bol bol gördüm. Çatışmalarda düşmanın sıktığı mermilerin tümünün bana doğru gelmediğini artık iyice öğrenmiştim. Zaten bir tanesi bile gelmiş olsaydı, şimdiye hayatta olmaz, bu yazıyı da yazamazdım…

22 Aralık 1963 gecesi, silah sesleri altında korku ile dolu yaşadığım o dakikalar içinde bir an, 4 yıl önce yaşadığım bir olay sinema şeridi gibi gözümün önünden geçmişti. O vakit daha 11 yaşındaydım ve bende hayat boyu iz bırakacak bir silahlı çatışmaya göz şahidi olmuştum istemeden.

1959 yılının sonbaharının burnunu gösterdiği Eylül ayının bir sabahı Lefkoşa, Köşklüçiftlik’te Doros Sokak (Sabri Kazmaoğlu Sokak) No. 14’deki tek katlı evimizden çıkıp Sarayönü’ne gitmek üzere bisikletime binmiştim. Amacım eve gazete almak ve de fırsattan istifade Kemal Deniz kitabevine yeni gelen kitaplara bakmaktı. Bu güzergahım hiç şaşmazdı.

Bizim sokak bitince sola Osman Paşa Caddesine döner, Caddenin sonuna doğru, şimdiki KKTC Meclisinin yan kapısının çaprazındaki, Osman Paşa Caddesi ile Servet Somuncuoğlu Sokak’ın köşesinde yer alan ünlü bakkal Blacky’den 2 kuruşa Kit Kat alır, sonra da Ledra ışıklarına doğrulurdum.

Ledra ışıklarına yönelmemin nedeni de günümüz adları ile Memduh Asaf Sokak ile İkinci Selim Caddesinin kesiştiği köşede Türkiye Cumhuriyeti Konsolosluğunun bulunması ve önündeki direkte de Türk Bayrağının dalgalanıyor olmasıydı. İllaki bu bayrak direğinin önünden geçecek ve Türk Bayrağına selam verecektim…. (Devam edecek)

Tüm okuyucularıma sağlık, mutluluk ve huzur dolu yeni bir yıl diliyorum….

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

1 Ocak 2016

HER TAŞIN ALTINDAKİ UĞURSUZ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


HER TAŞIN ALTINDAKİ UĞURSUZ

Batı ile Rusya arasında "Kafkasya sorunu", Hazar’daki enerji kaynaklarının hangi hatlar üzerinden dünya pazarlarına açılacağına dair anlaşmazlıktan çıkıyor.
Hazar kaynakları büyük oranda Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı üzerinden Batı’ya akıyor.
Kaynakların 2018’de tamamlanması öngörülen Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı ile Avrupa’ya taşınması halinde Azerbaycan, Avrupa’nın ihtiyacını önemli ölçüde karşılayan Rusya’ya rakip olacaktır…

*
Ama Batı’nın enerji kaynaklarını kontrol etmek üzere geliştirdiği jeopolitikler, bu kaynaklara sahip ülkelerin eski Sovyetler Birliği üyesi olmaları yüzünden Rusya’nın Transkafkasya ve Orta Asya’dan sonra Orta Doğu’da da nufuz genişletme çabasına yol açtığı bir dönemden geçiliyor.
Nitekim Rusya, Avrasyacı dış politika doktriniyle eski Sovyet topraklarındaki Rus kökenlilerin yaşadıkları devletler ile etno-kültürel, tarihsel ya da siyasal anlamdaki sorunlarını kullanmakta,aleyhine hareket eden ve Batı ile yakınlaşan devletleri kendi lehine hareket eder hale getirmeye çalışmaktadır.
İşte Ukrayna’ya müdahale etmiştir ve Kırım’ı, Abhazya, Güney Osetya’yı ilhak!

*
Şimdi Batı,Suriye’ye de gelen Rusya’nın amacına ulaşmasını engellemek üzere ardarda yeni stratejiler geliştiriyor.
Kafkasya, Orta Doğu ve Orta Asya’daki siyasi ve ekonomik entegrasyon süreçlerinin engellenmesi,
Rusya’nın bölgedeki kilit aktörlerle çevrelenmesi,
Bölge halklarının çöken ekonomiler, düşük sosyal standartlar ve terörle karşı karşıya kalmasıyla istikrarsızlığın Rusya’ya yansıması gibi öngörülerin realize edilmesine çaba gösteriliyor.

*
19 Aralık’ta İsviçre-Bern’de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İ.Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı S.Sarkisyan Dağlık Karabağ sorununun çözümünü ve cephe hattında artan ateşkes ihlallerini görüşmektedir.
Görüşmeye Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bünyesinde Karabağ sorununun çözülmesi için kurulan Minsk Grubu’nun eşbaşkanları da katılıyor.

*
Ev sahibi İsviçre Dışişleri Bakanlığı sorunun ancak kapsamlı bir müzakere süreciyle çözülebileceğini ifade etmektedir.
AGİT temsilcileri ise "Bu toplantı tarafların diyalog içinde kalması açısından önemliydi" derken, görüşmenin ana gündeminin artan gerilim olduğu doğrulanıyor…
Taraflar, 1994-Bişkek’te sağlanan ateşkesin ardından başlayan diplomatik çabalara öncülük eden AGİT- Minsk grubunun arabulucuğuna bağlı olduklarını teyit ediyor.

*
Ama Dağlık Karabağ’ın cephe hattında ateşkes ihlalleri de durmak bilmiyor.
Ermenistan Savunma Bakanlığı "Ateşkes bitti, savaş halindeyiz" derken,
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı "Ateşkes, Ermeni güçlerinin Azerbaycan’daki yasadışı varlığı nedeniyle bozulmuştur" diyor.
BM ise Karabağ sorunu nedeniyle artan çatışma ortamına yönelik tarafları şiddeti yükseltecek eylemlerden kaçınmaya çağırıyor…
Rusya, Ankara’nın kısa süre önce Karabağ konusunda Azerbaycan’a yapılan destek açıklamasını da dikkate alarak, Ermenistan’daki askeri üssünü güçlendiriyor.
Rus egemenliğinin sürdüğü Kafkasya mütemadiyen sorun yükleniyor…

*
Öte yanda PKK terör örgütü doğu vilayetlerinde etnik huzursuzluk çıkarmak, Kürt gençliğini silahlandırmak benzeri etkinliklerini artırmaktadır.
Saldırıları geliştirerek Türkiye’nin Ermenistan ile sınır topraklarını kontrol altına almak ve bölgede yaşayan Azerbaycan kökenlileri göçe zorlamayı öngörüyor.
Terör örgütünün bu bölgeyi tamamen kontrol altına alması halinde, Ermenistan’ın bu bölgeyi kendine merkez seçeceği ve faaliyetlerini genişleteceğini düşünüyorlar…

*
Abhazya ve Güney Osetya ile Gürcistan yönetimi arasındaki anlaşmazlıklar ve Dağlık Karabağ’daki gerilimin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi durumunda enerji kaynaklarının sevkiyat hatlarında güvenlik sorunları büyüyecektir.
Batı,bütün bu işleri Kafkaslar’da meydana gelecek bir istikrarsızlığın kendi enerji güvenliği planlarına önemli darbe vuracağı öngörüsünde olan Rusya’nın tetiklediğini ileri sürüyor…

*
Halbuki, Rusya Devlet Başkanı V.Putin, bağımsız Avrasya ülkelerinin özgür iradesiyle çok kutuplu dünyanın bir kutbunu oluşturacak özgün Avrasyacı felsefeye sahip bir birlik düşüncesinin temsilcisidir.
Bu yüzden "SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ardından Batı’da bize karşı oluşan hırsın ve tek kutuplu dünyanın sağırlık döneminin sözde değil uygulamada sona ermesi gereklidir" diyor.

*
Eşitlik mücadesi adına BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talep ediyor.
Bu yüzden Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada "Laik,Birleşik, Bağımsız" olmak kaydıyla Suriye’ye ve Irak’a aktif olarak müdahalede bulunuyor.

*
Aslında Batı, fütursuzca BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonlarını gözardı ederek çıkarları peşinde koşuyor.
Rusya ise Suriye’nin Nasturiler,Kürtler,Sünni Araplar ve Dürziler arasında 4 parçaya,
Irak’ın Sünni Araplar, Şiiler ve Kürtler arasında 3 parçaya bölünmesine engel olmaya çalışıyor.

*
Mesela, bir süreden beri Musul’dan gelen İŞİD çetelerine ait ham petrol yüklü tankerlerin Duhok’a gittiği,
Başure’dan benzin, mazot ve gıda ürünleri gibi malzemelerin de İŞİD çetelerinin bulunduğu alanlara doğru gittiği belgelenmiştir.
Rusya, İŞİD ile yapılan kirli ticaretin başında Kuzey Irak Kürt Bölgesinde "bağımsızlık" vaadleriyle birlik oluşturmak isteyen Mesud Barzani ve ailesinin olduğunu tüm dünyaya afişe ediyor.
"Kürtlerin Bağımsızlığını" teşvik eden "Böl-parçala-yut" siyasetini üreten çevrelere diplomatik ve hukuki bir darbe vuruyor.

*
Neden,Yahudilerin daha 1806’larda Ermenileri o bölgeye yerleştiren ve Erivan’ı kuranlar olduklarına, bugün Ermenistan’daki siyasi partiler,cemiyetler ve diaspora üzerindeki etkisine bakılmıyor?
Neden Azerbaycan’ da da o günlerden bugüne gelen Yahudi etkisine ya da Azeri hükümetin bugün paralel yapıyla mücadele ederken, Fethullah Gülen’in olduğu her yerde CIA ve MOSSAD’ın cirit attığına dikkat edilmiyor?

*
Ya PKK? Yahudilerin Doğu’dak umudu olan PKK terör örgütü Moskova’ da ne aramış, ne bulmuştur?
PKK’nın talep ettiği sözde "demokratik özerklik" ya da "özyönetim" açıkça Türkiye’nin bölünmesini istemektir.
Herşeyden önce Anayasa’nın değiştirilemez ilkelerine aykırı bu taleplerin hukuken ve fiilen gerçekleşme şansı bulunmuyor.

O halde Moskova’da PKK’nın sırtının sadece Türkiye’deki iktidarın aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkelerinde Rusya ile ters düşmesinin sonucu olarak şöyle bir okşandığı anlaşılıyor.
Ama nereye kadar?

30.12.2015

* Yeni Yılınız Uğurlu Olsun ,Efendim…
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (5) … Prof. Dr. Ata ATUN


Yurt binasına gelen abimiz bize artık çok büyük görevler düştüğünü, olası bir silahlı çatışma durumunda çok önemli bir yerde olduğumuzu ve nöbet tutmamız gerektiğini söyledi. Müdürün zemin kattaki odasında siyah bir telefon vardı. Çevirmeli tuşlu olanından. Bir arkadaşımız telefonun başında oturacaktı. Diğeri Müdür odasının kapısının önüne konacak sandalyede. Diğerleri de birbirlerini görecek ve duyacak şekilde, binanın içinden 3. katta bulunan terasa çıkan merdivenin başında ve sinilerde (sahanlıklarda) oturacaklardı. Rum tarafında, özellikle de Rum Polis Merkezinde olağan dışı bir hareket görürsek hemen birbirimize seslenecektik. Telefondaki arkadaş da kendisine verilen numarayı arayıp bilgi verecekti.

Tüm arkadaşlar ilk nöbet tutmak heyecanımızı 21 Aralık gecesi yaşadık. Hayatımın ilk askeri görevini 15 yaşında gerçekleştirmiştim. Artık adımız “Mücahit” idi. Gerçekte “Mücahit” kelimesini de hayatımda ilk kez o gün duymuştum. Arapça ile daha tanışmadığım için de manasını hiç bilmiyordum. Çok sonraları “Cihat için savaşan asker” manasına geldiğini öğrenecektim.

Bütün gece boyunca nöbet tuttuk. Saatler hiç geçmiyordu. Bırakın saatleri, dakikalar bile geçmiyordu. Hava ayaz, binanın içi de buz gibiydi. Ama biz artık Mücahit olduğumuz için hiç üşümüyorduk. Soğuk bize asla işlemezdi. Göz kapaklarımız kurşun gibi ağırlaşmış olsa dahi hiç uyumadık o gece. 22 Aralık sabahı güneş birazcık ışıyınca rahat bir nefes aldık. Nasıl olsa korkak Rumlar cesur Türklere, gündüz vakti saldırmaya cesaret edemezlerdi.

Bütün bir Pazar günü, terasta ve merdiven sinilerinde nöbet tutmakla geçti. Pek bir olay yaşamadık o gün. Akşam olunca, yanı başımızdaki polis Merkezinden bağırmalar, küfürler ve silah sesleri gelmeye başladı. Gecenin karanlığı içinde, Polis Merkezinin arka tarafından hızla çıkarak koştuğunu varsaydığımız birkaç kişi, Namık Kemal Lisesi’nin etrafı açık futbol sahasının içinden koşarak geçtiler ve küçük tepeyi hızla çıkarak çam ağaçlarının arasında kayboldular. Arkalarından koşan ve ellerinde av tüfeği olduğunu sandığımız birkaç kişi de onları kovalıyordu. Kaçanlar, göz açıp kapayıncaya kadar önlerindeki küçük tepeye tırmanıp koyu karanlığın içinde gözden kaybolunca, onları kovalayanlar küçük tepenin eteklerine geldiklerinde durdular ve tepeye tırmanmaya gerek duymadılar. Futbol sahasının kuzey tarafındaki kale direğinin oralarda kendi aralarında bir şeyler konuştuktan sonra okula taraf döndüler ve “Zito Enosis” (yaşasın Yunanistan’a ilhak) diye bağırarak içinde olduğumuz lise binasına ateş etmeye başladılar. Ben diyeyim yirmi kez, siz deyin beşyüz kez. O heyecan ve korku içinde kim kaç el ateş ettiklerini sayabilirdi ki.

Bu hengame içinde aramızda altına eden var mıydı bilmiyorum ama ben korku ile karışık büyük bir heyecan yaşamış olmama rağmen etmemiştim. Tek taraflı bir silahlı çatışmanın tam ortasındaydım. Av tüfekleri ile ateş eden Rum polislerin beni gördüklerini, tüfeklerini bana doğru doğrultarak beni hedef aldıklarını ve ellerindeki tüm mermileri de bana sıktıklarını sanıyordum.

Hepimiz pencerelerin altına veya da parapet duvarlarının arkasına sinmiş onları seyretmeye çalışıyorduk. Yanan herhangi bir lamba yoktu ve okul binası tamamen karanlık içindeydi. Herhalde dıştan bakınca binayı kapkaranlık gördüler ve de okul tarafından kendilerine karşı ateş edilmediği için de, binanın içinde hiç kimsenin olmadığını düşündüler. Mermileri bitene dek ateş ettikten sonra da güle oynaya gerisin geriye polis merkezine döndüler.

Müthiş bir geceydi ve elimizde silah olmamasına rağmen kahramanca direnmiş, mevzilerimizi terk etmemiştik. Neyse ki onlarca kez ateş etmelerine rağmen beni hiç tutturamadılar ve hiçbir yara almadım o silahlı çatışmada… (devam edecek)

Tüm okuyucularımın yeni yılını kutlar, mutluluk, saadet, sağlık ve huzur dolu yeni bir yıl dilerim.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

30 Aralık 2015

PANAMA MODELİ GİBİ BİR ŞEY // Ahmet Kılıçaslan Aytar


PANAMA MODELİ GİBİ BİR ŞEY

18 Aralık’ta BM Güvenlik Konseyi, Suriye’de siyasi diyalog sürecinin başlaması ve ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini isteyen, Cenevre Bildirisi ile Viyana toplantılarında alınan kararları teyit eden karar tasarısını oy birliği ile kabul etti.
ABD Dışişleri Bakanı J. Kerry, karar tasarısını dünya kamuoyuna," Viyana’da Suriye Zirvesi’nde sağlanan mutabakat gereğince, 1 Ocak’ta BM denetiminde ateşkes ilan edilmesi,
Suriye önderliğinde 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması ve yeni bir anayasanın hazırlanması,
18 ay içinde ise adil bir seçim yapılması ve BM denetiminde ‘kimin terörist kimin muhalif’ olduğunun belirlenmesi konularında anlaşma sağlandı" ifadesiyle takdim etti.

*
Nitekim BM Suriye Özel Temsilcisi S.de Mistura, Esad rejimiyle muhalifler arasındaki görüşmeyi 25 Ocak’ta Cenevre’de düzenlemeyi hedeflediklerini söyledi.
De Mistura, Suriye’deki bütün tarafların tam işbirliğine bel bağladıklarını ifade etti.
"Sahadaki gelişmelerin süreci rayından çıkarmasına izin vermemek gerekir" dedi…

*
Suriye Dışişleri Bakanı V.Muallim, Cenevre görüşmelerine katılmaya hazır olduklarını açıkladı.
"Umarız görüşmeler ‘ulusal birlik hükümeti’ oluşturmaya yardımcı olur" dedi.
Muhalifler ise Esad’siz siyasi çözüm sürecinin gerçekleşmesi için uluslararası camiayla işbirliği yapmaya hazır olduklarını ifade ettiler.
Rejimle herhangi bir diyaloğun 2012’de varılan Cenevre Bildirgesi’ne dayalı olması gerektiğinin altını çizerek,
Geçici dönemde oluşturulması hedeflenen yönetim formülünün "ulusal birlik hükümeti" değil, Cumhurbaşkanı yetkileri dâhil tam yetkili "geçiş hükümeti" olması gerektiğini savundular.

*
Cenevre II Barış Konferansı, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’nun tek hedefi olan rejimi değiştirme ısrarıyla sonuçsuz kapanmıştı.
Suriye rejimi ise anayasal, kanuni ve meşru sorumluluk olarak güvenliğin tesis edilmesinden birinci derecede sorumlu olduğunu savlıyor,
Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü için BM garantisinde savaşan silahlı güçlere her türlü desteği veren devletlerin desteklerini kesmesini, sınırların denetimi için bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor,
Sonra ulusal bir misak çerçevesinde toplumun tüm bileşenlerinin temsil olacağı genişletilmiş bir hükümetle yeni Suriye’nin siyasi geleceğinin resmedilmesini savunuyordu…

*
O günden bugüne iki tarafında taleplerinde ısrarlı olduğu anlaşılıyor.
Ancak muhaliflerin, 1 Ocak’ta BM denetiminde ateşkes ilan edilmesi ve Suriye önderliğinde 6 ay içinde kurulacak geçiş hükümeti sürecinde rejime prim verdikleri,
Ama kurulacak geçiş hükümetinin karakterinin rejiminin istediği "ulusal birlik hükümeti" ile değil kendi istedikleri "Cumhurbaşkanı yetkileri dâhil tam yetkili geçiş hükümeti" ile yapılması ısrarını sürdürdükleri görülüyor.
Kısaca muhalif kesimler halâ Esad’siz siyasi çözüm sürecinin arkasında duruyor.

*
Esasen siyasi görüşmeler sürecinde birbirinden ayrışmış ve yerel çıkarlara bağlı olarak hareket eden muhalif güçlerin nasıl tek çatı altında toplanıp tek bir delegasyon oluşturabilecekleri ya da müzakereler sürecine nasıl katkıda bulunacaklarının yanıtı yoktur.
Bununla birlikte siyasi görüşmeler sürecinde muhalif gruplara terörist gönderen ve finanse eden Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve kimi Batılı ülke de Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürmekle suçlanıyor.
O yüzden krizinin çözümüne giden yolda daha işin başındayken iki taraf arasında denge oluşturulması gerekiyor.
Ama krizin faturasını en azından ortak ödemek dahi kimsenin işine gelmiyor.

*
Geriye Suriye’ye ağırlığını cihatçıların oluşturduğu binlerce yabancı militan nasıl geldi ve kimler tarafından silahlandırıldı sorusunun yanıtlanması kalıyor.
Bu noktada "Panama Modeli"nin örnek alınacağı söyleniyor.

*
1980’lerde ABD, Manuel Noriega’nın Panama Devlet Başkanı olmasının yolunu açmıştı.
Halbuki 1972’de Noriega’nın uyuşturucu kaçakçılığına ilişkin duyumlar Uyuşturucuyla Mücadele Ajansı’nda büyük sıkıntı yaratmıştı.
1984’te Panama seçimlerini kazanmak için hile ve şiddet kullandı.
Aynı sıralarda Kontralara silah taşıyan uçaklarla kokain kaçırıyordu.
Noriega 1989′ da Nikaragua’daki Sandinistlere muhalefet konusunda tereddüde düştü.
ABD’yi kızdırdı, huzursuz edici başka itaatsizlik işaretleri de gösteriyordu.
1989 Aralık’ta, ABD askerleri Noriega’yı "yakalamak" için Panama’yı işgal etti.
İşgal sırasında 2 bin ilâ 4 bin arasında masum sivil katledildi.
Noriega şu an ABD hapishanelerinde gün dolduruyor.

*
M.Noriega silah,petrol ve uyuşturucu satışını doğrudan değil, birbirine bağlı zincir halkaları gibi bir mekanizma aracılığıyla gerçekleştiriyordu.
1. aracı malı, 2. aracıya teslim ediyor ve 2 ya da 4. aracıda malı herhangi bir ülke ya da tanınan bir şirkete ulaştırıyordu.
Malı son olarak teslim alan ülke ya da şirket, malı terörle alakası olmayan bir işadamından aldığını söylüyordu…

*
Bugün de Suriye’deki teröristlere ya da teröristlerden işadamlarına ya da başka ülkelere yapılan silah, petrol, antika eşya, uyuşturucu satışları aynı mekanizma ile yapılıyor.
Sonuçta alıp-satılan bu mallar sadece Suriye’de, Irak’ta değil Fransa’da, Ankara’dave dünyanın herhangi bir yerinde insanları öldürmek için silah ve militan satın almaya yarıyor.

*
İşte bir süreden beri İŞİD çetelerine ait Musul tarafından gelen ham petrol yüklü tankerlerin Duhok’a gittiği,
Başure’dan da benzin, mazot ve gıda ürünleri gibi malzemelerin İŞİD çetelerinin bulunduğu alanlara doğru gittiğinin belgelendiği bildiriliyor.
İŞİD ile yapılan bu ticaretinin başında Barzani ailesinin olduğu söyleniyor.
Bu yüzden Türk askerinin o bölgede bulunmasına itiraz ediliyor.

*
Irak’ta siyaset yapan Şii Bedir Tugayı sözcüsü, Irak İstihbaratının elinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın IŞİD’le iş yaptığını gösteren çok sayıda belge bulunduğunu iddia ediyor.

*
Ya da Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü M.Zaharova, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Türkiye’nin IŞİD’le petrol ticareti yaptığı ispat edildiği anda ben bu makamda durmam" sözlerini hatırlatıp, "Biz zaten bunu kanıtladık" diyor.

*
M.Noriega’nın kaderi ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin ve Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin kesişmekte olduğu ihtimali her geçen gün pekişiyor.

*
Ooo, Panama’ya gelince, aynı gün içerisinde hem Atlantik Okyanusu’nda hem Pasifik Okyanusu’nda,
Atlantik tarafında ise aynı zamanda Karayip denizinde yüzebileceğiniz ve müthiş bir heyecan fırtınası yaşayabileceğiniz bir ülkedir…

28.12.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (4) … Prof. Dr. Ata ATUN


Kendisini "akıllı” olarak tanımlayamayacağım Makarios, rahmetlik İnönü’nün bu kibarlığını Türkiye’nin acizliği olarak algılamış ve Türkiye’nin gücü ile varlığını küçümseyip, Türkiye’nin değiştirmeği reddettiği 13 Anayasa maddesini silah gücü ile değiştirebileceğini sanma yanılgına düşmüş, 21 Aralık 1963 sabahı erken saatlerde organize bir şekilde Kıbrıslı Türklere saldırarak adayı kana bulamıştı.

Cumartesileri benim için sıra dışı bir okul günüydü. Hafta içi günlerden farklı olarak Cumartesi günleri okul saat 12.00’de biter ve İstiklal Marşından sonra koşarak yemekhaneye giderdik. Sonrası da macera doluydu. Önce, Mağusa Hastanesi Başhekimi amcam, eski Sağlık bakanı ve UBP Milletvekili, Dr. Ali Atun’un evine gider, bir yemek de orada yerdim. Sonra da harçlığımı alıp, doğru kız arkadaşımla birlikte gideceğimiz sinemanın yolunu tutardım.

Tabii kız arkadaşımla gideceğimiz sinema derken, sakın hayalinize el ele sinemaya gittiğimiz gelmesin. Kız arkadaşım kendi arkadaşları ile 15. sırada oturuyorsa, ben de kendi arkadaşlarımla ona en yakın yer olan 25. olmadı 30. sırada veya o civarlarda oturabilirdim. Daha yakına oturmak kesinkes yasaktı. Sonra hemen duyulur dedikodu olurdu…..

21 Aralık 1963 Cumartesi günüm aynen bu rutinle başlamıştı ama sabah sabah uzun kulaktan duyduklarım olağan yaşamın dışındaydı ve pek de iç açıcı değildi. Gelen dedikodu cinsinden haberlere göre Lefkoşa’nın Tahtagala (Tahtakale) bölgesinde sabaha doğru bir takım olaylar olmuş ve Zeki Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk Rum polisince vurulmuş. Gerçekte bu haber çok sıra dışıydı. Ortada ne EOKA vardı ne de TMT. Nereden çıkmıştı bu vurma olayı pek de anlamamıştık çocuk aklımızla. Arkadaşlarımızla öğlene kadar bu konuyu konuşmuş, öğlen törenden sonra da tamamen unutmuş, aklımız ve tüm dikkatimiz sinemaya ve kız arkadaşlarımıza yoğunlaşmıştı. Doğanın kuralı böyle. Varsa yoksa kız arkadaşımız, sinema, kola, çakulet ve gezme tozma! Bütün dünyamız bunlardan oluşmaktaydı o yıllarda. Bir de çok can sıkıcı olmasına rağmen ders çalışmak vardı tüm bu güzelliklere ilaveten.

Mağusa’da Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğu Surlariçinde yaşarken, bir kısmı da Karakol (Karaolos), Sakarya, Yeni İzmir ve Baykal bölgelerinde yaşamaktaydı. Namık Kemal Lisesi ise konum olarak çok stratejik bir yerdeydi. Rumların neredeyse tümünün yaşadığı Maraş şehri ile Türklerin yaşadığı ve etrafı 12 metre yüksekliğinde surlarla çevrili Mağusa Kaleiçi’nin arasında kalan bölgedeydi.

Namık Kemal Lisesi’nin karşısında Mağusa Genel hastanesi, Doğusunda Maraş Polis Merkezi, Güneyinde eski İngiliz kampı ve batısında da Surlar ve Surların içine giren tarihi kapı yer almaktaydı.

Akşamüzeri Namık Kemal Lisesi’nin ikinci katında yer alan yurt binamıza kısa boylu bir abimiz geldi. O güne kadar kendisini hiç görmemiştim ve tanımıyordum kendisini. Yurtta kalan tüm erkek öğrencileri, sıraların arkaya doğru basamak basamak yükselen platformların üzerine konumlandırıldığı amfi tiyatro görünümündeki Müzik salonuna topladılar ve bu abimiz bize hitap etti. Sırtında kahverengi deri bir mont vardı ve Kıbrıs şivesinden daha çok Türkiye şivesiyle konuşuyordu. Ancak dili her iki tarafa da çarpıyordu.

Bize artık çok büyük görevler düştüğünü, önemli bir yerde olduğumuzu ve nöbet tutmamız gerektiğini söyledi. Müdürün zemin kattaki odasında siyah bir telefon vardı, çevirmeli tuşlu olanından. Bir arkadaşımız telefonun başında oturacaktı. Diğeri Müdür odasının kapısının önüne konacak sandalyede. Diğerleri de birbirlerini görecek ve duyacak şekilde, binanın içinden 3. katta bulunan terasa çıkan merdivenin başında ve sinilerde oturacaklardı. Terasta nöbet tutan arkadaşımız Rum tarafında, özellikle de Rum Polis Merkezinde olağandışı bir hareket görürse hemen en yakındaki nöbetçiyi bilgilendirecekti. O da merdiven başındakilere seslenecek ve sıra ile birbirimize seslenerek Müdürün odasındaki telefondaki arkadaşa mesajı iletecektik. O da kendisine verilen numarayı arayıp terastaki nöbetçiden gelen bilgiyi iletecekti… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

28 Aralık 2015

RUSYA’NIN SATH-I MÜDAFAA STRATEJİSİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


RUSYA’NIN SATH-I MÜDAFAA STRATEJİSİ

İki büyük nükleer güçten biri Rusya’nın, Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden Orta Doğu’da "Suriye İç Savaşına Siyasi Çözüm" başlığında manevra alanını genişletmesi;
ABD ile arasında savaş ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatların belirsizleşmesine yol açmıştır.

*
Çünkü yüksek teknolojiye dayanan enformasyon ve askeri teknoloji, hem alt sistemlerinin karmaşıklığı ile çok pahalı sistemlere ihtiyaç göstermekte, hem bu sistemlerin kullanılması felâkete eşdeğer sonuçlar yaratmaktadır.
O yüzden bu teknolojiye sahip ülkeler güçlerini tam anlamıyla gösteremiyor…

*
…ve şimdi dünya, ateş ve manevra gücünün savaşın esas unsuru olmaktan çıktığı,
Karmaşık, tek bir merkezden yönetilmeyen, ekonomik, politik, sosyal ve askeri cepheleri olan,
Devlete bağlı olmayan aktörlerin, psikolojik harekâtın, sivil toplum örgütlerinin ve hukukun bir operasyon gücü olarak kullanıldığı III.Dünya Savaşı’ndadır.

*
Ekonomik yaptırımlar bu savaşın en etkili silahlarından biridir.
İşte ABD; Ukrayna’daki krizin sürdüğü gerekçesiyle Rusya’ya ardarda yaptırımlar getirirken, doğrudan doğruya Rus rejiminin yıkılmasını hedefliyor.
Son olarak Devlet Başkanı V.Putin’in yakın dostları oldukları bilinen işadamlarına, kimi Rus bankasının yurtdışı şubelerine, sigortacılık, leasing, emeklilik, para transferi gibi hizmetlerine ve kimi üretici firmaya yaptırım başlatmıştır.

*
Fakat Rusya BM Güvenlik Konseyi’nde sürekli üyelik ve veto hakkı, uzay ve nükleer silahlar teknolojisi, Çarlık Rusya’sı-Ortadoks geleneği, bu paralelde yetişmiş insan kaynağı,
biri; NATO’nun Ukrayna-Gürcistan istikametinde Doğu’ya doğru genişlemesi,
diğeri; ABD/NATO’nun Füze Savunma Sistemlerini ulusal güvenliğine tehdit sayan eksendeki Askeri Doktrini ile tüm gereklilikleri işleyen bir pazar ekonomisi oluşturulmasında; uluslararası siyasi baskılarla içişlerine karışılmasına rıza göstermeyen karakteriyle öne çıkıyor.

*
Kremlin Washington’un yeni yaptırımlarını sözcü D.Peskov’un "Aklıselime, işbirliğini artırma ihtiyacına rağmen ABD’nin zamanın ihtiyaçları ile tezat oluşturan bir politikayı seçmesiyle ilgili olarak sadece üzüntü dile getirilebilir" ifadesiyle karşılıyor.
Devlet Başkanı V.Putin ise ABD ve AB’nin yaptırım politikalarından vazgeçmemesi üzerine Rusya’nın Asya coğrafyasındaki uluslararası oluşumlarla işbirliğine döneceğini açıklıyor…

*
Son zamanda Asya’da karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişmektedir.
"Asya’nın enerji kaynakları, Asya’nın hizmetine" sloganıyla, çok zengin enerji kaynakları Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.

*
Çin modernizasyona tabi tuttuğu sosyalizmiyle küresel büyümenin en önemli motoru ve orta gelir düzeyi ile dünyanın ikinci ekonomisidir.
Gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında küresel ekonominin dengeleyicisidir.
Bu Çin’in küresel ekonomide sadece gelişmiş ülkelerle dikey rekabette olmadığını, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle kollayıcı ve yatay rekabette olduğunu,
ABD ekonomisi dursa bile Çin’in küresel ekonominin sigorta mekanizması haline geldiğini göstermektedir.

*
Ya da Çin ve Rusya’nın ve Hindistan, Brezilya, Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS işbirliği çerçevesinde,
Ortak gelişme yönünde ekonomide istikrarın dayanak noktası olmak amacıyla bir Kalkınma Bankası ve Kurtarma Fonu kurulmuştur.
Bu üye ülkelerin güçlerini birleştirerek ABD ve doların egemenliğine meydan okumaları anlamına geliyor.

*
Çin, Asya Altyapı Yatırım Bankası’ndaki öncülüğünde İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve Deniz İpek Yolu inşasının ilerlemesiyle oluşan yeni yatırım fırsatlarına finansman hizmeti sunuyor.
Ya da Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği, Doğu Asya Zirvesi çok sayıda serbest ticaret anlaşmasına neden oluyor.
Ya da Şanghay İşbirliği Örgütü, Shangri-La Diyaloğu ve Asya Bölgesel Forumu gibi önemli platformlarda bölgesel işbirliği mekanizmaları geliştiriyor.

*
Asya’da barışa, istikrara, gelişmeye ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güçlü adımlar atılırken,
Hazar’ı kuşatan ülkelerin de etkinliği artmaktadır.
Kazakistan,Türkmenistan ve İran arasında önemli ekonomik, siyasi işbirlikleri geliştiriliyor.
Azerbaycan Hazar’dan gemiler vasıtasıyla Rusya’ya, Kazakistan,Türkmenistan üzerinden Orta Asya’ya, Mançurya ve Çin’e ulaşmaya katkı veriyor.

*
En önemlisi şimdi Asyalı, Afrikalı ve Latin Amerikalı gelişmekte olan ekonomiler;
ABD ve müttefiki batılı gelişmiş ülkelerin yakın zamana kadar kendilerini yalnızca kaynak ve pazar olarak algılamalarına,
ekonomik olarak kendilerine bağımlı kılıp bu ekonomik sistemle dünya ekonomisi üzerinde tam egemenlik kurmuş olmalarına hayıflanıyor.
Artık ABD ve gelişmiş ülkeler bilmedikleri bir dünyanın sabahına uyanmanın korkusunu sürüyor.

*
ABD ve müttefikleri, Asya’da değişmeye-yazan mekanizmaya karşın Rusya’ya ardarda ekonomik, siyasi ve askeri yaptırım paketleri açmak,
Belâyı sürüklemek üzere Suriye’de, Irak’ta Rusya’nın jeopolitiğini yıkmaya çalışmak,
Emri altına aldığı soysuz İslamcı çetelerle bozgunculuk yapmak,
Çin’i frenlenmek, geleceğini şekillendirmek üzere Asya-Pasifik’te rolünü genişletmek ve bölgede kalıcı olmaya çalışmaktan başka iş yapmıyor.
Bu amaçla, mesela Avustralya’da askeri personel,malzeme ve ekipman yerleştiriyor, istihbarat faaliyetlerini geliştiriyor ve bölgede uçak gemileri,nükleer denizaltılarını görevlendiriyor.
Ya da Vietnam ile askeri işbirliğini artırıyor, Filipinlere yeniden dönüş yapıyor, Japonya ve Güney Kore’deki üsleri geliştiriyor,Endonezya’da askeri ağırlık ve etkinliğini geliştirmeye çalışıyor…
Bu esnada binlerce insanın yaşamlarını yitirmesine, ailelerin sönmesine, ülkelerin tarih ve kültür birikimlerinin yağma edilmesine, insanların köleleştirilmesine hiç aldırış etmiyor.

*
ABD’nin anlayamadığı husus artık hiçbir ülkenin, gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği,
işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilmesi ve işbirliği ruhunun geliştirilmesi gerektiğidir.

*
III.Dünya Savaşının yaşandığı şu günlerde ABD ve müttefiklerinin karşısındaki cephe;
ABD’nin iteklemesi ve Rusya’nın çabasıyla Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgeden ve Orta Doğu’dan gelişerek giderek Asya ve Asya-Pasifik’e genişliyor.
Asya cephesinin genişlemesi halinin zamanla doğru orantılı, önce Avrupa Birliği’ni güçsüzleştireceği öngörülüyor…

26.12.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (3) … Prof. Dr. Ata ATUN


21 Aralık Cumartesi sabahına girdiğimiz güne kadar olan yaşamım ve hatıralarım üç aşağı beş yukarı böyleydi. Ama sonrası…

Sonrası çok kötüydü ve Kıbrıslı Türklerin yaşamı tam bir kabusa dönüştü ileriki günlerde, aylarda ve yıllarda.

Dönemin Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı III. Makarios, Enosis, yani adanın Yunanistan’a bağlanması doğrultusunda Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyetine ortak olmasını ve Anayasal haklarını önünde engel olarak görmekteydi. Bu nedenle de Enosis yolundaki ilk adımını Anayasa ile Kıbrıslı Türklere verilen ortaklık haklarını ortadan kaldırmak yolunda attı ve Kıbrıs sorununun başlangıcını oluşturan aşağıdaki 13 maddelik Anayasa değişikliğini önce Kıbrıslı Türklere, sonra da Türkiye Cumhuriyeti’ne sundu.

1. Cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakkının kaldırılması. (Makarios istediği kararı alabilecek ve yardımcısı rahmetlik Dr. Fazıl Küçük bunu VETO edemeyecekti.)

2. Cumhurbaşkanının geçici yokluğunda veya görevini yapamayacak hallerde Cumhurbaşkanı vekilinin kendisine vekaletinin kaldırılması. (Makarios yurt dışına gittiği vakit yerine bir Türk Kıbrıs Cumhuriyetine başlık edemeyecekti.)

3. Temsilciler Meclisi başkan ve yardımcısının cemaatleri tarafından ayrı ayrı değil Meclisin tüm üyelerinin iştirak edeceği bir seçimle ve oy çokluğuyla seçilmesi. (Rum çoğunluk Meclise hakim olup istediğini yönetici olarak seçecek, Türkler söz ve makam sahip olamayacaklardı.)

4. Temsilciler Meclisi başkanının geçici yokluğunda veya görevini yapamayacak durumdaki hallerde temsilciler Meclisi başkan yardımcısının bu makama vekalet etmesinin kaldırılması. (Rum Meclis Başkanı yurt dışına gittiğinde, Türk Başkan yardımcısı Meclis Başkanlığına vekalet edemeyecekti)

5. Anayasanın bazı maddelerinde öngörülen Türk ve Rumların bazı yasaları geçirebilmek için ayrı ayrı çoğunluğun sağlanmasını gerektiren maddelerin kaldırılması. (Kıbrıs Cumhuriyetini sadece Rumların yönetebilmesi için Türklerin Meclisteki söz ve veto hakları kaldırılacaktı.)

6. Belediyelerin ayrı olması maddesinin iptali. (Türklerin ayrı Belediyeye sahip olması iptal edilecek ve Rum çoğunluk Belediyelere hakim olacak, Türkleri idare edecekti.)

7. Adalet mekanizmasının tek elden idare edilmesi. (Mahkemelerde Türk Hakim ve Savcılar olmayacak. Bir Türk ile Rum arasındaki davada Türkler hep haksız bulunacaktı.)

8. Emniyet müessesesinin polis ve jandarma olarak iki ayrı güç şeklinde çalışmasının iptali ve bunların birleştirilmesi. (Polis ve Jandarma birleştirilerek çoğunluğu Rum olan silahlı bir güç oluşturulacak, Türkler silah zoru ile sindirilecekti.)

9. Emniyet birimlerinde çalışan Türk-Rum oranının yeniden düzenlenmesi. (Polisin yapılanmasındaki yüzde 60 Rum, yüzde 40 Türk oranı Rumların lehine istenildiği gibi değiştirilecek ve uzun vadede polis gücü sadece Rumlardan oluşacaktı.)

10. Emniyet, savunma ve amme hizmetleriyle ilgili olarak Türk ve Rum oranının nüfus oranına göre yeniden düzenlenmesi. (Ortak asker gücündeki yüzde 60 Rum, yüzde 40 Türk oranı, yüzde 82 Rum, yüzde 18 Türk şeklinde değiştirilecekti.)

11. Amme Komisyonu üye sayısının 4 Rum, 1 Türk olarak yeniden düzenlenmesi. (Devlete memur alımında söz sahibi Amme Komisyonundaki eşit oran, dörde bir şeklinde değiştirilecek ve karar için Türklerin çoğunluk oyu istenmeyecek, devlet Rum memurlarla doldurulacaktı.)

12. Amme Komisyonu’nun kararlarının salt çoğunluğa göre alınması. (Rum üyelerin onayladığı kararlar kabul edilecek, Türklerin itirazı veya istekleri dikkate alınmayacak)

13. Rum Cemaat Meclisi’nin feshedilmesi. (Türkler muhtariyet düzeyine indirilsin, Türk Cemaat meclisi sembolik olarak kalsın, Temsilciler Meclisi ise sadece Rumlardan oluşsun.)

III. Makarios, önce bu teklifi Cumhurbaşkanı Muavini rahmetlik Dr. Küçük’e sundu. Ondan red yanıtını alınca da Ankara’nın yolunu tuttu, belki Garantör Türkiye’yi ikna ederim düşüncesi ile. 22-26 Kasım 1962 tarihlerinde III. Makarios’un Ankara’ya yaptığı resmi ziyarette dönemin Başbakanı rahmetlik İsmet İnönü kendisini büyük bir saygı ile karşılamış, kusursuz bir şekilde konuk etmiş ve nazik bir şekilde önerisini reddederek geri göndermişti.

Kendisini "akıllı” olarak tanımlayamayacağım Makarios, rahmetlik İnönü’nün bu kibarlığını Türkiye’nin acizliği olarak algılamış ve Türkiye’nin gücü ile varlığını küçümseyip, Türkiye’nin değiştirmeği reddettiği 13 Anayasa maddesini silah gücü ile değiştirebileceğini sanma yanılgına düşmüş, 21 Aralık 1963 gecesi organize bir şekilde Kıbrıslı Türklere saldırarak adayı kana bulamıştı…. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Aralık 2015

ZENGİN MUSEVİ’DEN VE SARHOŞ RUM’DAN KORK * // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ZENGİN MUSEVİ’DEN VE SARHOŞ RUM’DAN KORK *

Nisan’da Mısır/ Şarm El Şeyh’de 26. Arap Birliği Zirvesi’nde, barışa yönelik bölgesel bir güvenlik tehdidi durumunda devreye girmek üzere NATO uzantısı birleşik Arap Ordusu kuruldu.

*
Şimdilerde Ortadoğu’da Sünni ülkelerin İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılabileceği konseptinde yeni bir strateji geliştiriliyor.
İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın İran’ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı güvenliği ve bölgenin bölüşümüne yönelik,
Suudi Krallığı liderliğinde Sünni Arap ülkeleri ve Türkiye’nin katılımı ile Ortadoğu’da Rusya ve İran’ın nüfuz ettikleri alanlarda karşılarında bulacağı savunma paktı emsali bir mekanizma oluşuyor.

*
Yeni mekanizma için Türkiye’nin İsrail ve Mısır ile soğuk ilişkilerinin düzeltilmesine çalışılıyor.
Türk ve İsrailli diplomatlar iki ülke arasındaki buzları eritmek için İsviçre’de yarı resmi statüde görüşmeler yapıyor.

*
Nitekim Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesi için talep ettiği,
İsrail’in özür dilemesi, Mavi Marmara mağdurlarına tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması konularında,
2013’te ABD Başkanı B.Obama’nın arabuluculuğunda özür dilendiği,
Tazminat konusunda ise maddi miktarlar üzerinde tarafların anlaştığı biliniyor.

*
Ancak asıl sorunun 2007’de HAMAS’ın Gazze’de tek taraflı ilan ettiği yönetim sonrasında İsrail’in denizden, Mısır’ın karadan başlattığı Gazze Ablukası’nda düğümlendiği görülüyor.
Mısır, Sina yarımadasının HAMAS ve IŞİD gibi pek çok cihatçı örgütün eğitim kampına dönüşmesi nedeniyle ablukadan vazgeçmiyor.
İsrail ise son dönemde Kudüs’ten yayılan terör olayları ve HAMAS intifadası sürerken, Abluka’nın denizde balıkçılık alanının artırılması, hastane inşası, sınırdan inşaat, gıda, ilaç gibi malzemelerin geçişinin rahatlatılması dışında devamından yanadır…

*
İsrail’in Gazze ablukasını kaldırmak yerine Türkiye’ye Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımların telafi edilmesi,
Akdeniz’de giderek belirginleşen İsrail-Kıbrıs-Mısır ekseninde enerji işbirliği yapılması önerilerinde olduğu bildiriliyor…

*
Kıbrıs deyince;
Birincisi: Kıbrıs, ABD ve Rusya’nın Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşmalarında karşı karşıya geldikleri bir adadır.
Petrolün,doğal gazın olduğu yerde en önemli unsur olarak öne çıkan güvenlik konusunda, NATO’nun Stratejik Konsept Belgesinin omurgasını oluşturan füze savunma araçlarının Kıbrıs’ta konuşlandırma yerleri, imha araçlarının hızı ve sayısı, konum algılama sistemleri gibi konularda askeri güç dengesinin ve küresel ortaklaşmanın bir eşiğini oluşturuyor.

*
Eşiğin üstünde nimetin ortakları, altında külfetin ortakları yer alıyor…
Külfet, 1960 Ankara Anlaşmasıyla Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri,
Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini,
Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletinin garantilenmesini,
Mülkiyet, toprak gibi konularda sakata düşülmemesi anlamına geliyor.
Türkiye’nin mutlaka eşiğin üstünde kalması gerekiyor…

*
İkincisi; Kıbrıs sorunu çözümünde Doğu Akdeniz ve Mısır’da bulunan önemli miktarda hidrokarbon kaynağı şimdilerde katalizör bir güç olarak devrededir.
ABD/ AB’nin "Enerji Güvenliği" için öngördüğü Avrupa pazarlarına ulaşan enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kapsamında,
İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Mısır’ın doğalgazını Avrupa’ya nakli konusunda attığı adımlar giderek hız kazanmış bulunuyor.

*
Bu paralelde ABD’nin, İsrail’i "NATO üyesi olmayan Büyük Stratejik Ortak" statüsüne almasıyla birlikte,
AB liderliğinde Mısır, Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in değişik seviyedeki yetkilileri,
Enerji kaynaklarının az maliyet ve hızlı getiri sağlamak kaydiyle Avrupa’ya satılabilmesi için komşu ülkelerin mevcut boru hatlarının kullanılması şartlarını oluşturmaya çalışıyor.

*
Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile KKTC sorunu ve İsrail-Türkiye’nin mevcut kopuk ilişkileri yüzünden Türkiye’deki boru hatlarından hangi koşullarda faydalanılabileceği,
Ya da Türkiye’yi devre dışı bırakarak gazın, Mısır ve İsrail gazı ile birleştirerek gemilerle nakliyatını sağlama alternatifi tartışılıyor…

*
Ama enerji kaynaklarının Türkiye gibi komşu ülkelerin mevcut boru hatlarıyla taşınması daha kârlıdır.
O yüzden Türkiye’nin elinin zayıflatılması,
Türkiye’nin Ada’daki 40 bin askerini geri çekmesi,
Türkiye’den gelip adaya yerleşenlerin geri dönmesi,
Toprak değişikliklerinin yapılabilmesi,
Türkiye’nin bu alanda bulunan gazda KKTC’nin de payı olduğu tezini bırakması gerekiyor.
Türkiye’ye daha fazla baskı yapılmasını teminen garantörlük konusunu uluslararası alana taşıma çabası sürdürülüyor.

*
Rumlar uluslararası tanınmışlığı kullanarak avantaj elde etmek için kabul edilemez şartlardan biri olan kendi egemenliğini kabul ettirme konusunda direniyor, bu yüzden garantörlüğü askıya aldırmanın çabasını gösteriyor.
Halbuki "Rum egemenliği kabul etmek" "Kıbrıs sorununun" ortadan kalkması anlamına geliyor.
Bu 1963 Akritas Planının uygulanması ısrarıdır.
Akritas Planı, Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini yani ENOSİS’i amaçlıyor…

*
O nedenle Rum Yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyetini kendilerinin temsil ettiği iddiasındadır.
Sık sık "Akdeniz’de bulunan doğal gazı Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduklarını" belirtiyor.
Türkiye ve Kıbrıs Türk Yönetimine "Bir an önce çözüm bulun,ancak çözüme ulaşılmadan önce bile, eğer bir rezerv bulursak, bunu iki toplumun da kazanç sağlayabileceği şekilde göreceğiz" garantisini verirken; Egemenlik taslanılıyor.

*
Türkler ve KKTC bundan rahatsız oluyor.
Şimdi İsrail’in Gazze’de ablukanın kaldırılması yerine enerji işbirliği yapılması önerisi de aynı anlama geliyor.

24.12.2015

*İSRAİL ATASÖZÜ

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Bando da yer almak ise bir başka ayrıcalıktı.

Tören günlerinde giyilen beyaz gömlek, beyaz pantolon ve sol omuzdan, sağ taraftaki pantolon cebine kadar uzanan geniş kırmızı kurdele çok fiyakalı gelirdi bize. Tören günü özene bezene bu giysileri giyer, yurt binası ile okulun arası 50 metre olmasına rağmen, herkes görsün diye eski hastane, günümüzde İstanbul Teknik Üniversitesi kampüsünün yer aldığı binanın sol yanından limana doğru gidilir, Canbulat kapısından içeri girilir, Yeşil Deniz caddesi boyunca deniz tarafındaki surlara paralel yürünür, Deniz Kapısı (Prota Del Mare) yanına gelince Namık Kemal Meydanına taraf dönülür, Selimiya Camisi geçilip şehrin meydanına gelinirdi. Orada bir sandviç yenilir, sonra da İstiklal Caddesi boyunca yürünerek Akkule’ye varılır ve kara kapısından dışarı çıkılarak gerisin geriye Namık Kemal Lisesine dönülürdü.

Fiyaka olsun, bandocu olduğumuz görülsün diye okulun yurdundan çıkıp 50 metre ötedeki liseye kısacık yoldan gitmek yerine, Mağusa’da ikamet eden Kıbrıslı Türklerin yüzde yetmişinin ikamet ettiği surlar içinden caka satarak geçmek için neredeyse iki kilometre tutan yoldan gitmek tercih edilirdi. Tabii bu cakalı yürüyüşte kız arkadaşınızın evinin önünden de birkaç kez geçmek ihmal edilmezdi.

Bandodaki en büyük ve hiç unutmadığım deneyimim, 1963 yılı içinde adamızı ziyaret eden ABD Cumhurbaşkanı Lyndon Johson’u karşılamak için Lefkoşa Türk Lisesi bandosu ile birlikte oluşturulan karma bandoda yer almamdı. Namık Kemal Lisesi bandosundan seçilen arkadaşlar topluca Lefkoşa’ya gitmiş ve Lefkoşa Türk Lisesi bandosu ile karma bir bando oluşturmuş, sonra da Başkan Johnson’u karşılamak için topluca günümüzde Atatürk heykelinin yer aldığı Girne kapısı önünde yerimizi almıştık. Başkan Lyndon Johnson’u taşıyan siyah araç, o dönemde Dianellos Sigara fabrikası olan ve günümüzde de yapılan tadilatlarla KKTC Meclisi olarak kullanılan binanın önündeki çemberde gözükünce “Yellow roses of Texas” şarkısını çalmaya başlamıştık. Başkan Johnson aracı ile yakınımıza kadar gelmiş ve dönemin Cumhurbaşkanı muavini olan rahmetlik Dr. Fazıl Küçük tarafından karşılanmıştı. Ortada askeri kıyafetli hiç kimse yoktu ve sadece polislerden oluşmuş bir tören mangası bulunmaktaydı. Tören mangasını selamlamasından sonra Başkan Johnson bize taraf yöneldi ve yanımıza gelerek bizlere Goodmorning, “günaydın” diyerek, şefimiz rahmetlik Zeki Taner hoca ile el sıkıştı. Hocamız İngiliz askeri kökenli olduğu için heykel gibi hazır ol vaziyetinde karşılamıştı kendisini ve el sıkışmıştı. Sivil kıyafet içinde olduğu için askeri selam vermiş miydi kendisine yoksa vermemiş miydi hiç hatırlamıyorum. Sonra da hiç beklemediğim bir şekilde bana doğru bir adım attı ve tokalaşmak, belki de biz bandocuları tebrik etmek için elini uzattı. Nasıl soğuk bir ter döktüğümü anlatamam. Koskoca ABD Başkanına ait bu el ile sadece toka mı edilmeliydi yoksa geleneklerimize göre öpülüp alına mı konmalıydı. Dünyanın herhalde en uzun bir saniyesini yaşadım o an. Çocuk aklımla, ya da yeni yetme aklımla, Zeki hocamızın yaşı büyük ve de saçları kırlaşmış olduğu için değil de bir bando şefi olduğu için Başkan Johnson’un elini öpüp başına koymadığı kararını verdim ve aynı uygulamayı ben de yaptım. Önce kafamı kaldırdım, Başkan Johnson’un yüzüne gülümseyerek bakarken de elini sıktım. Çok uzun boyluydu Başkan Johnson, yerel tabirle hem sırık gibiydi hem de sırım gibi. Belki de göreceli olarak benim boyuma kıyasla çok uzun boylu ve kiloma göre de iri yapılıydı ve bana da öyle gelmişti. Kocaman iri yarı bir adam olarak hatırlıyorum kendisini.

21 Aralık Cumartesi sabahına girdiğimiz güne kadar olan yaşamım ve hatıralarım üç aşağı beş yukarı böyleydi. Ama sonrası…

Sonrası çok kötüydü ve Kıbrıslı Türklerin yaşamı tam bir kabusa dönüştü ileriki günlerde, aylarda ve yıllarda….. (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

23 Aralık 2015

HAMAS’ I ÇİZMEK // Ahmet Kılıçaslan Aytar


HAMAS’ I ÇİZMEK

Rusya’nın, Suriye krizine siyasal bir çözüm getirilmesi düşüncesini sağlamaya çalıştığı,
BM Güvenlik Konseyi’nin de Suriye’de siyasi diyalog sürecinin başlaması ve ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini isteyen karar tasarısını kabul etmesi paralelinde bir dolu gelişme yaşanıyor.

*
Ortadoğu’da ABD’nin yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapı dağılmıştır.
Bu durum ABD’nin bölgesel sisteminin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde stratejik ve daimî müttefiki olan İsrail’i,
İran’ın Şii hilaliyle yayılma olasılığı ise Suudi Arabistan’ı derinden etkiliyor.

*
Bölgedeki Sünni ülkelerin İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılabileceği noktasında yeni bir strateji geliştiriliyor.
İsrail’in güvenliği ve Ortadoğu’nun bölüşümü için Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arap ülkeleri ve Türkiye’nin Rusya – İran’a karşı geliştirdikleri bir mekanizmanın,
İsrail’in güvenliği yanında Sünni Arap’ların da güvenliğini teminata alacağı öngörülüyor.
Ortadoğu’da Rusya ve İran’ın nüfuz ettikleri alanlarda karşılarında Sünni Arapların oluşturduğu NATO uzantısı bir savunma örgütü oluşuyor…

*
Savunma Örgütü, ilk faaliyeti olarak Filistinlilerin kutsal değerlerini savunmak için ayaklanmalarını,
Yahudi yerleşkelerinin inşaatını ve yerleşimcilerin saldırılarını durdurmak için başlattıkları intifadayı,
Kudüs ve Batı Şeria’nın çeşitli kentlerinde yaşanan ciddi gerginlikleri önlemeyi iş edinmiştir.

*
Teminen Türk ve İsrailli diplomatlar iki ülke arasındaki buzları eritmek için İsviçre’de yarı resmi statüde görüşmeler yapıyor.
Resmi açıklamanın yapılmadığı görüşmelerde karşılıklı ön mutabakata varılan konular arasında HAMAS yetkilisi Saleh al-Arouri’nin Türkiye’ye girmesinin yasaklanması maddesi de bulunuyor.
Ama aynı sıralarda HAMAS lideri Halit Meşal, İstanbul’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşüyor!

*
Filistin Devleti ile HAMAS arasında görüş ayrılıkları ve güvensizlikler İsrail-Filistin barış görüşmelerini eksik bırakmıştır.
HAMAS, Filistin Devleti’nin Kudüs’ü işgal altında tutan İsrail ile aynı masaya oturmasından endişe duyuyor.
Filistin Devleti lideri Mahmut Abbas’ın İsrail’in Gazze şeridinde HAMAS’a açtığı savaşlarda etkisiz kalmasını,
Barış müzakerelerinde Filistin topraklarının işgal altında olmasına rağmen müzakerelere devam etmek ısrarında olmasını affetmiyor.
Filistinliler arasında yönetim krizi yaşanıyor.

*
İsrail Filistin’de yaşanan yönetim krizini fırsata dönüştürmüştür.
HAMAS liderleri ile aktivistlerini mütemadiyen takip ediyor.
İsrail’in hışmı HAMAS’ın güç merkezleri ve etki yöntemlerini çok başlı bir kurumsallığa dönüştürmesine yol açmıştır.

*
Siyasi Büro, Şura Konseyi’nin yanında HAMAS’ın en üst birimidir.
Bunu Gazze Şeridi Siyasi Bürosu, Batı Şeria Bürosu, İsrail hapishanelerinde yatan tutukluların liderleri ve Gazze’de kendi başına kritik kararlar alabilen silahlı kanat takip ediyor.
HAMAS yaşadığı sarsıntı ve şoklar bu kurumsallık ile atlatılıyor.
Hareketin tepe liderleri arasında güç dengesi değişse de yıllar içerisinde oluşan bu yapı özenle korunuyor.

*
Salih El Aruri, HAMAS’ın bilinen yapısı içinde önemli bir güce sahiptir.
İsrail, onu Gazze’de yaşaması hâlinde tehdit olur düşüncesiyle sınır dışı etmiştir.
O da İstanbul’da yaşıyor, HAMAS’ın Türkiye Siyasi Bürosunu yönetiyor ve Gazze’deki silahlı kanada benzer şekilde kendi başına kararlar alıyor.
Attığı adımlarda ve bir çok eylemde hareketin geneli için yarattığı sonuçları dahi hesaba katmıyor!

*
Ama İsrail Başbakanı B.Netanyahu’nun "Aslolan Filistinlilerin İsrail’i kabul etmeyişleridir. Bu vahşi Ortaçağ’dan kalma güçlerin ülkemizi ve halkımızı tehdit etmelerine asla izin vermeyeceğiz " ifadesinin Ortadoğu’daki gelişmelere ışık tuttuğu bir sırada,
Halit Meşal’in İstanbul’a gelişinin nedenlerinin düşünülmesi gerekiyor.

*
Birincisi; HAMAS krizin başladığı günlerde Şam’daki bürosunu kapatmış, Suriye ile ilişkilerini kesmiştir.
İkincisi; Hakeza İran ile de ilişkiler kesilmiştir.
Üçüncüsü; İran ve Suriye ile ilişkilerini kesen HAMAS, bu kez yüzünü Türkiye’ye çevirmiştir.
İşte, Salih El Aruri, HAMAS’ın Türkiye Siyasi Bürosu lideri olarak eylemlerini İstanbul’dan yönetiyor.
Dördüncüsü; İsrail etrafında Sünni Arap ülkeleri ve Türkiye’ninde içinde bulunduğu bir savunma örgütü kurulurken,
İsrail ile ilişkileri düzeltme safhasına giren Türkiye’nin HAMAS’le mevcut ilişkisinden endişeye kapılan Halit Meşal,
HAMAS’ın düştüğü durumdan bir çıkış umudu bulmak için İstanbul’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşüyor!

*
Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesi için talep ettiği,
İsrail’in özür dilemesi, Mavi Marmara mağdurlarına tazminat ödenmesi ve Gazze’deki ablukanın kaldırılması konularında,
2013’te ABD Başkanı Barack Obama’nın arabuluculuğuyla özür dilendiği,
Tazminat konusunda maddi miktarlar üzerinde iki tarafın da anlaştığı biliniyor.

*
Ancak İsrail, son dönemde Kudüs’ten yayılan terör olayları tüm şiddetiyle devam ederken ve HAMAS İntifada’yı sürdürürken,
Gazze’nin abluka altında olmasıyla Mısır’ın da ilgili olması gibi nedenlerle,
Gazze’deki ablukanın kaldırılması bir yana Salih El Aruri şahsında Türkiye’den HAMAS’ın İstanbul Ofisinin kapatılmasının istenmesi,
Giderek ABD ve İsrail’in terör örgütü olarak kabul ettiği HAMAS’ın tasfiye edilmesinde Türkiye desteğinin aranmakta olduğunu gösteriyor.

*
Türkiye ziyaretinde Halit Meşal’in, HAMAS’ın düştüğü durumdan bir çıkış umudu bulamadığı anlaşılıyor.
Bunun görünür karşılığı ise İsrail’in Gazze’deki ablukayı denizde balıkçılık alanının yükseltilmesi dışında aynen devamı olacaktır..
Türkiye ise İsrail’den Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımları telafi edeceği,
Akdeniz’de giderek belirginleşen Rusya-Kıbrıs-Mısır ekseninde enerji işbirliği vaadleri koparmıştır ki;
Bu ayrı bir fasıldır…

22.12.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık 1963 (1) … Prof. Dr. Ata ATUN


20 Aralık 1963 günü Mağusa’daydım. Namık Kemal Lisesi öğrencisiydim ve babam yurt dışında görevli olduğu için yurtta kalıyordum. Namık Kemal Lisesi’nin bir evvelki sene kaldığımız yurdu ana binanın hemen yanı başında, günümüzde kütüphane olarak kullanılan yerdeydi. Yaz başında ana binanın üst kısmına yurt yapımı inşaatı başlamış ve bitince de ilk konukları bizler olmuştuk. Yeni binadaki yatak odaları, yan taraftaki eski yurt binasındakilere kıyasla daha küçük ama daha kullanışlıydı. Eski binadaki yatak odaları kocaman bir garajın içine yapılmış gibiydi. Herhalde yüze yakın ortaokul ve lise öğrencisi aynı oda içinde, altı-üstlü ranzalarda kalıyorduk. Mutfağımız ve yemek salonumuz ise günümüzde kütüphane olarak kullanılan taş binanın içindeydi. Kalın keresteden yapılmış, sağlam ve uzun masalara hep birlikte oturur ve yemeğimizi yerdik. Topu topu beş adet tuvalet ve yüzümüzü yıkayabilmek için üzerinde beş tane çeşmesi olan uzun bir yalak vardı bahçede. Uykuya hiç doyamadığımız için geç kalkar, yalak başında ve tuvalet önünde sıra beklerdik. Hatırladığım kadarı ile de bir tane ayna vardı yalağın kenarında. Kenarı kırık bir ayna… Sabırla saçımızı tarayabilmek için ayna karşısında da sıra beklerdik. Gençlik işte. Taradığımız saçımız kız arkadaşlarımıza yakışıklı görünmek içindi ama boşunaydı. Kışın yurttan, elli metre ötedeki okul binasına gidene kadar zaten rüzgardan darma dağın olurdu saçlarımız, yazın ise top peşinde koşmaktan terli terli perişan halde girerdik sınıfa.

Her yerde olduğu gibi aşklar da yaşanırdı Namık Kemal Lisesinde ama genelde aşık olunan kızın bundan haberi olmazdı. Hafta sonlarında Mağusa sur içinde adları Canbulat ve Lozan olan Türklere ait iki sinemadan birine giderdik kız arkadaşımızla. Adı öyleydi, “kız arkadaşımla sinemaya gittim”di ama yan yana oturmak ne mümkün. Kızlar hep birlikte bir yerde, erkekler hep birlikte başka bir yerde otururduk ve kız arkadaşımızın oturduğu sıra ile bizimki arasında en azından 15-20 sıralık bir fark olurdu ama olsundu, beraber gitmiştik ya! Artık bir hafta boyunca bu sinema macerasını konuşurduk, “şöyle baktı”, “böyle eliyle işaret verdi” diye. Allah bilir kız arkadaşımız nereye bakmıştır, biz neyi anlamışızdır, burnunu silerken veya da yanağını kaşırken bize işaret verdiğini sanmışızdır! Hayal dünyası işte. Kurguladığın kadar zenginleşiyor…

İki yıl evvel bandoya ve basketbol takımına seçilmiştim.

Liseler arası maçlar yapıldığı için gitmediğim okul, ziyaret etmediğim şehir kalmamıştı adada. Nerede bir Türk okulu var idiyse, kesinlikle gitmiştim. Zaten İngiliz sömürge döneminde ve sonrasında babamın uzman olarak her yıl bir şehre tayini çıkması nedeni ile neredeyse adadaki tüm ortaokul ve liselerde de okudum. İlk başlarda biraz çekingenlik ve yeni ortama adaptasyon sorunu yaşıyordum her sene okul değiştirmek sorunda kaldığım için. Sonra ona da alıştım. Üçüncü okul değişiminden sonra ne çekingenlik kaldı, ne de adaptasyon sorunu. İki üç gün içinde sanki de yıllarca aynı okulda okumuş gibi kolayca arkadaşlar edinmeyi öğrendim, zorlu deneyimlerimden sonra!

Farklı okullarda okumanın güzel tarafı, bir dönem ne kadar Bakan, Milletvekili, Müsteşar ve toplumun önde gelen özel sektörde görev yapan insanları varsa hepsi de benim sınıf arkadaşım oldu. Bir de bu arkadaş çevresine üniversite mezuniyetim sonrasında 3 yıla yakın yaptığım mücahitliğimde edindiğim arkadaşlarım da ilave olunca inanılmaz bir sosyal çevre oluşmuştu benim için. Açamadığım kapı, tanımadığım kişi yoktu neredeyse. Bunun da faydasını 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatından sonra, 13 Şubat 1975 tarihinde ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devletinin anayasasının yapılması akabinde 20 Haziran 1976 günü gerçekleştirilen milletvekilliği seçimlerinde Gazimağusa Milletvekili seçilerek gördüm. Hangi köye veya kasabaya gitsem illa ki bir sınıf arkadaşım bulunurdu, bana seçimlerde yardımcı olacak, destek verecek…. (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

21 Aralık 2015

“TERÖRİST ÜLKE” İHALESİ AÇILDI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


"TERÖRİST ÜLKE" İHALESİ AÇILDI

BM Güvenlik Konseyi, Suriye’de siyasi diyalog sürecinin başlaması ve ülke genelinde ateşkes ilan edilmesini isteyen,Cenevre Bildirisi ile Viyana toplantılarında alınan kararları teyit eden karar tasarısını oy birliği ile kabul etti.

*
ABD Dışişleri Bakanı J. Kerry’in ifadesiyle " Viyana’da Suriye Zirvesi’nde sağlanan mutabakat gereğince,1 Ocak’ta BM denetiminde ateşkes ilan edilmesi,
Suriye önderliğinde 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması ve yeni bir anayasanın hazırlanması,
18 ay içinde ise adil bir seçim yapılması ve BM denetiminde ‘kimin terörist kimin muhalif ‘ olduğunun belirlenmesi konuları" uluslararası toplumun vecibesi oldu.

*
J.Kerry’nin özetlediği mutabakat ve BM Güvenlik Konseyinin kabul ettiği tasarıda ortak bir Eylem Planı bulunmayışı bir tartışma alanı oluşturuyor.
Bu durumda Rusya’nın "Eylem Planı"nın müzakerelerin başlangıcını oluşturması bekleniyor, buna göre;
1- Suriye hükümeti ile siyasi görüşmelerde bulunacak muhalif grupların belirlenmesi,
2- Bu suretle kimin terörist kimin muhalif olduğunun bilinmesi,
3- İşlenen suçların savaş hukukunun gelişmesi doğrultusunda kategorize edilmesi,
4- Suriye hükümeti ile "Muhalif grupların oluşturduğu birlik" arasında siyasi görüşme sürecinin başlaması,
5- Geçiş hükümetinin kurulması,
6- 18 ay içerisinde yeni bir Suriye anayasasının yazılması,
7- Bu anayasanın referanduma götürülmesi,
8- Eğer onaylanırsa hemen sonrasında ülkede genel seçimlerin yapılmasını öngörülüyor…

*
BM Güvenlik Konseyi’nin kabul ettiği karar taslağı ve Rusya’nın Eylem Planı; Suriye Devlet Başkanı B. El Esad’a ilişkin bir şey söylemiyor.
Esad’ın geçiş döneminde iktidardan gideceğine dair bir ibare karar metninde bulunmuyor.
Eylem Planı’nda ise "Suriye Devlet Başkanı, Anayasa Komisyonu’na başkanlık etmeyecektir" deniliyor…

*
Rusya’nın eylem planında Suriye hükümeti ile "Muhalif grupların oluşturduğu birlik" arasında siyasi bir görüşme sürecinin başlatılmasında,
Türkiye, Suudi Arabistan, Katar’ın ve Batı tarafından desteklenen muhalif grupların bu sürece dahil olup olmayacakları,
Birbirinden ayrışmış ve yerel çıkarlara bağlı olarak hareket eden bu grupların nasıl tek çatı altında toplanıp tek bir delegasyon oluşturabileceklerinin de yanıtı yoktur.

*
Bu yüzden "Barış görüşmelerine kimlerin davet edileceği" konusu zorlu bir sürece işaret ediyor.
Rusya, teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeleri, mesela Türkiye’yi;Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürmekle suçluyor.
BM’den "muhalif-terörist" ayrımını keskin bir şekilde yapmasını istiyor.
Bu husus krizinin çözümüne giden yolun ne kadar zorlu olduğunu göstermeye yetiyor.

*
Bu sırada, Rusya’nın "Lâik, birleşik ve demokratik Suriye" yi teminen ABD ve müttefiklerinin ortak tehdit kabul ettiği tüm terör örgütlerini tasfiye etmek üzere Suriye, İran ve Irak ordularının da dahil olduğu bir uluslararası koalisyon kurması,
ABD’nin bölgede yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapının darmadağın olmasına neden olmuştur.

*
Bu karmaşa, ABD’nin bölgesel sisteminin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde stratejik ve daimî müttefiki olan İsrail’i,
İran’ın Şii hilaliyle yayılma olasılığı ise Suudi Arabistan’ı derinden etkiliyor.
İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki güç dengesindeki konumları giderek zayıflıyor.

*
O yüzden, yeni bir plan geliştirilmiş, İsrail Başbakanı B.Netanyahu’nun " Ortaçağ’dan kalma bu vahşi güçlerin ülkemizi ve halkımızı tehdit etmelerine asla izin vermeyeceğiz " ifadesi doğrultusunda,
Bölgedeki tüm Sünni ülkelerin giderek İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle yapılacak kapsamlı bir barış anlaşmasının tüm coğrafyaya yayılacağı düşüncesi işletilmeye başlanmıştır.
Amacını "terörle mücadelede askeri operasyonların koordine edileceği ve destekleneceği" gibi genel bir ifadeyle belirleyen,
Suudi Arabistan liderliğinde ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman olan Türkiye’nin de aralarında olduğu 34 ülkenin katılımıyla Teröre Karşı Sünni İslam İttifakı oluşturuluyor…

Aslında bu planın bizzat kendisinin "Suriye İç Savaşının Siyasal Çözümü" yolunda sorunlar yaratacağını görmek gerekiyor.

*
Nasılsa yıllar süren gerilimden sonra İsrailli ve Türk diplomatlar iki ülke arasındaki buzları eritmek için İsviçre’de gözlerden uzak bir araya gelmiş,
İsrail’in Mavi Marmara kurbanlarına tazminat sağlamak için bir fon bulması,
Türk Mahkemelerinde İsrailli subaylar ve kurumlar adına açılmış tüm davaların düşürülmesi, Büyükelçilerin karşılıklı olarak görev yerlerine dönmesi gibi konularda ön anlaşmaya varılmıştır.
Böylece bölgenin en büyük Sünni gücü Türkiye’nin açıkça Suudi Arabistan liderliğinde kurulan Sünni Koalisyona katılmasının önü açılmıştır.

*
Bu noktada bir deneyimin örnek alınacağı düşüncesi de gelişmiş bulunuyor.
Bu örnek ABD ve İsrail’in Mısır’da desteklediği İslamcı hükümetin, hem ülkenin ekonomisini diğer serbest piyasa güçlerine dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı beceremeyişi,hem de demokrasiyi güvenceye alamadığı gibi İslami Cihad’a yönelen bir sosyal yapıya yönelmesi üzerine indirilmesidir.
Katar dışındaki Körfez ülkeleri darbeye ve darbe yönetimine açık destek verirken,
Katar oyun dışına çekilmiş ve teröristleri gönderen ve finanse eden ülkelerin tesbitinde görünmezlik oluşturmak için Suriye’nin Dostları ittifakında farklı kombinasyonlar oluşturulmuştu.

*
Türkiye ise İslami radikal örgütlerle yakın ilişkide kısa vadede Suriye ve Irak jeopolitiğinde çıkarlarını teminen "bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" gazına getirilmiş,
Uzun vadede İslam Birliği vizyonunun tasfiye edilecek oluşuyla düştüğü yalnızlığın öfkesini Suriye Dostlarını, Batı demokrasisini ve İsrail’i yererek dindirme yolunda gitmişti.

*
O yüzden, Erdoğan ortaklaştığı İslamcı radikal örgütlerle ve sığınmacılarla Kuzey Suriye’de bir tampon bölge oluşturmanin peşinde ABD müdahalesi için canla başla gayret gösteriyor,
Ne ki bu gayretiyle mütemadiyen uluslararası hukuka aykırı davranıyordu.

*
Şimdi Türkiye, bir tarafta İsrail merkezli Suudi Arabistan liderliğinde kurulan "Sünni Koalisyon"un geleceği,
Diğer taraftan Rusya’nın Eylem Planı’nda Suriye hükümeti ile "Muhalif grupların oluşturduğu birlik" arasında siyasi bir görüşme sürecinin başlatılması noktasında,
Rusya tarafından Suriye’ye düşman diplomatik hareketlerle terörü desteklemek,
Teröristleri gönderen ve finanse eden bir ülke olarak Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ticarete dönüştürmekle itham ediliyor.

*
Böyle ise Suriye işinin Erdoğan ve şürekâsına ihale edileceği anlamı çıkıyor…

20.12.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

YENİ BİR SAVUNMA PAKTI OLUŞUYOR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YENİ BİR SAVUNMA PAKTI OLUŞUYOR

Mart’ta, Yemen Cumhurbaşkanı Hadi Mansur, Husilerin ilerlemesi ve Aden’e girmesinden sonra BM Güvenlik Konseyi ve Fars Körfezi İşbirliği Konseyi’nden müdahale talep etti.
Mısır/ Şarm El Şeyh’de 26. Arap Birliği Zirvesi’nde barışa yönelik bölgesel bir güvenlik tehdidi durumunda devreye girmek üzere birleşik bir Arap gücü kurulması mutabakatı sağlandı.

*
Şimdi terörle mücadele için Suudi Arabistan merkezli ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman olan Ürdün, BAE, Pakistan, Bahreyn, Bangladeş, Türkiye, Filistin Yönetimi, Katar, Lübnan, Libya, Mısır, Fas, Nijerya ve Yemen bir koalisyon kurmuştur…

*
Ne oluyor? Bölgeyi Sünni- Şii eksene bölen gelişmelere şöyle kısaca bir bakmak gerekiyor.

*
Suriye’yi iç savaşa taşıyan olayların iç sorunlarla ilgili bir boyutu olsa da esas neden;
Birincisi; Batı’nın buyurduğu üzere İsrail’in çıkarlarına hizmet eden Sünni Arap ülkelerin tutum ve politikalarıdır.

İkincisi; Suudi Arabistan’ın, İran’ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı kullandığı önleyici Vahhabilik doktrini gereğince,
Şiiliğin bulunduğu her yerde Vahhabiliğin geliştirilerek hem etki alanını arttırmak, hem de Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturma hedefidir.

*
Bu yüzden, onlar İsrail’e yaranmak için "Suriye Dostları" yalanı ardına gizlenmişler ve Suriye’ye düşman diplomatik hareketlerle de terörü desteklemişlerdir.
Böylece teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeler olarak Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürüvermişlerdir.

*
Şimdi Rusya Suriye’de, Devlet Başkanı V. Putin’in, Esad’ın yerine bir alternatifin olmayışından hareketle krizin çözülmesi için hırsların değil ortak amaçların esas alınması ve iç savaşa artık siyasal bir çözüm getirilmesi düşüncesini sağlamaya çalışıyor.
Elbette bu ülkede işlenen suçların savaş hukukunun gelişmesini ivmeleyecek doğrultuda kategorize edilmesini,
Bu sistematik hukuk üzerinden BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına çabalıyor…

*
Rusya "Lâik, birleşik ve demokratik bir Suriye" yi teminen ABD ve müttefiklerinin ortak tehdit kabul ettiği (!) tüm terör örgütlerini tasfiye etmek üzere Suriye, İran ve Irak ordularının da dahil olduğu bir uluslararası koalisyon kurmuştur.
Bu koalisyon, G20 Antalya Zirvesi’nde ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri,
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılacağı,
Gelir kalemlerinin kurutulacağı taahhüdünde bulunduğu sonuç bildirgesi çerçevesinde kararlılıkla ilerliyor…
Viyana Suriye Zirvesi’nde alınan Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin BM denetiminde ateşkes ilan edileceği 1 Ocak 2006’da başlayacağı, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulacağı,18 ay içerisinde de seçim yapılacağı mutabakatının izleneceği sürece adım adım yaklaşılıyor…

*
Ama ABD’nin bölgede yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapı darmadağın olmuştur.
Bu durum ABD’nin bölgesel sisteminin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde stratejik ve daimî müttefiki olan İsrail’i,
İran’ın Şii hilaliyle yayılma olasılığıyla Suudi Arabistan’ı derinden etkiliyor.
İsrail’in ve Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki güç dengesi içerisindeki konumları giderek zayıflıyor…

*
Suudi Arabistan’ın Suriye macerası fiyaskoya dönüşmüştür, Yemen’de başı belâdan kurtulmuyor.
Eylül’den beri İsrail, Yahudilerin dini günleri nedeniyle Filistinlilerin Mescid-i Aksa’ya girişini bazen tamamen bazen de kısmen engelliyor.
Filistinliler ise kutsal değerlerini savunmak, Aksa’nın bölünmesini engellemek için ayaklanmış,Yahudi yerleşkelerinin inşaatını ve yerleşimcilerin saldırılarını durdurmak için intifada başlatmıştır.
Nitekim Kudüs ve Batı Şeria’nın çeşitli kentlerinde ciddi gerginlikler yaşanıyor…

*
O yüzden İsrail Başbakanı B.Netanyahu "İsrail iki halklı bir ülke olmayacaktır.Tek geçerli çözüm asker ve silahtan arındırılmış, İsrail’i tanıyan bir Filistin Devletidir. Aslolan Filistinlilerin İsrail’i kabul etmeyişleridir. Bu vahşi Ortaçağ’dan kalma güçlerin ülkemizi ve halkımızı tehdit etmelerine asla izin vermeyeceğiz " diyor.
Washington ve Tel Aviv’de, İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmenin İsrail’in tek önceliği olması gerektiği tartışılıyor.
Mesela, Yeş Atid Partisi lideri Yair Lapid, İsrail’in Sünni ülkeleri bir araya toplayarak bir zirve yapması gerektiğini ve nihayet Filistin’i İsrail’den ayıracak sürecin sonuna gelinmesi gerektiğini söylüyor.
Bölgedeki tüm sünni ülkelerin İsrail’i tanıması karşılığında Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılabileceği öngörülüyor.

*
Bu sırada nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman olan Ürdün, BAE, Pakistan, Bahreyn, Bangladeş, Türkiye ve diğerleri terörle mücadele için Suudi Arabistan merkezli bir koalisyon kuruyor.
Karşı cepheden, Suudi rejimi tarafından oluşturulan koalisyonun gerçekten İslamî olması durumunda Arabistan’ın ilk işinin Kudüs’ün kurtarılması için gerekli girişimleri başlatmak olması gereği,
Suudi rejiminin terörizmle mücadele için ortak bir koalisyon oluşturmak istemesinden önce ilk olarak bizzat kendisinin terör eylemlerine son vermesi gerektiği itirazları yükseliyor…

*
1955′ te Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya nüfuz etmesini önlemeye yönelik olarak NATO’nun bir uzantısı olarak kurulan "Bağdat Paktı"nın yeni bir açılımının hayata geçirildiğine ilişkin düşünceler gelişiyor.
Bu kez hem İran, hem Rusya o dönemin SSCB rolünü üstlenmiştir.
Ortadoğu’da nüfuz ettikleri alanlarda karşılarında Sünni Arapların oluşturduğu NATO’nun uzantısı bir savunma örgütü oluşturuluyor.

*
Böylece ABD; Ortadoğu’nun bölüşümünde Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arap ülkeleri ile Rusya/ İran arasında kalan İsrail’in güvenliği için öngördüğü bir mekanizmayı ileri sürüyor.
Hem İsrail’in müttefiki Arap’ların ‘Milli Güvenliği’, hem de İsrail’in güvenliğinin teminata alınması öngörülüyor…

*
Üstelik ABD, Hürmüz Boğazı’nda İran’ı caydırmak ve körfez ülkelerini korumak için donanmalarına yüklediği ve operasyonel hale getirdiği Füze Savunma sistemiyle birlikte konuşlandırdığı tüm serilerinde Patriot bataryalarını,
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Küveyt, Katar, Umman’a sağladığı veri bağlantılarıyla birleştirmiştir.
İsrail ve Türkiye’de konuşlandırılan füze savunma sistemleri ve patriot sistemleriyle "tek tetik" oluşturulmuş ve bölgede kendi sistemine entegre ettiği füze kalkanı Rusya’ya yönlendirilmiştir.

*
Ama en az İran kadar Rusya’da bu alanda iddialıdır.
Rusya, füzeleri karşısında ABD’nin inşa ettiği füze kalkanının ‘elinden bir şey gelmeyeceğini’ ileri sürüyor.
"ABD’nin konuşlandırdığı füze kalkanının, verileri analiz etme becerileri ve ateş gücü bakımından Rusya’nın stratejik füze güçlerinin yaylım ateşine karşı koyabilmesi mümkün değildir "deniliyor…

*
Türkiye’ye gelince;
Türkiye devletinin lâik niteliğinin yanında olması gereken TSK’nın, bulunduğu coğrafyada ekonominin, siyasetin,diplomasinin Sünni-Şii eksene bölünmüş olması halinden "Ordulaşma" ya dönüşmesinin yaşandığı şu günlerde sünni hilafete prim tanıması affedilir şey değildir…

18.12.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

DEVRİMCİLER // Ahmet Kılıçaslan Aytar


DEVRİMCİLER

24 Kasım’da Türkiye, sınırından birkaç kilometre uzaklıkta Rusya’ya ait savaş uçağını "Sınır ihlâli" gerekçesiyle düşürdü.
25 Kasım’da Adil Rusya partisi lideri Sergey Mironov, twitter hesabından "Az önce, Türkiye tarafından 1915’te gerçekleştirilen Ermeni soykırımını inkâr edenlerin sorumlu tutulmasıyla ilgili bir yasa tasarısı sunduk" açıklaması yaptı.
Rusya, yaşanan krizin ardından Ankara’dan kısa süre önce Karabağ konusunda Azerbaycan’a yapılan destek açıklamasını dikkate alarak, Ermenistan’daki askeri üssünü güçlendirme kararı aldı.

*
Şimdi Rusya-Türkiye ilişkilerinin gerginleşmesiyle aralarında diplomatik ilişki olmayan iki komşu Ermenistan ile Türkiye’nin nasıl etkileneceği merak ediliyor…

*
Rusya yakın çevresini kendi çıkar alanı olarak, ABD Kafkasya’yı sorumluluk alanı olarak gören bir politika izlemektedir.
Almanya ise Batı’daki statüsünü güçlendirme yönünde bir gidişat sergiliyor ve Güney Kafkasya’yı çıkar alanlarından biri olarak görüyor.

*
Başta ABD ve Almanya olmak üzere Batılılar çıkarlarını korumak için siyasi etki araçlarından yararlanıyor.
ABD çok sayıdaki siyasi vakfın yanısıra şirketlerinin lobiciliği, Almanya ise siyasi vakıfları vasıtasıyla dış yardım, demokrasi ve insan hakları talepleri üzerinden kendini gösteriyor.
Çıkarı olan güçlerin gerek dış yardımları, gerekse demokratikleşme talepleri sonuçta kendi hırslarına hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor…

*
Mesela, bir düşünce kuruluşu olarak tanınan, kurulduğu dönemde ABD Dışişlerine anti-Sovyetik eksende strateji üreten Jamestown Vakfı’nın,
Şimdiki misyonu pek çok eski diplomat, istihbaratçı, politikacı, gazeteci ve bazı sivil gruplar ile ortak çalışmalar yürüterek ABD’nin yeniden dizayn operasyonlarına çözüm getirmektir.
Nitekim ABD, Kafkasya’da kendine yeni koridorlar açmak üzere Gürcistan’daki iktidarı örtülü olarak Jamestown Vakfı’nın çalışmalarıyla destekliyor.

*
Azerbaycan ise Batı yanlısı bir politika izliyor ama Rusya’ya da sırtını dönmüyor.
Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle Ermenistan’la savaşan ve halen topraklarının yüzde 20’lik kısmı işgal altında olan Azerbaycan, ülkesinde bir Rus üssü kurulmasına izin vermiyor.
Ne ki Azerbaycan’ın petrole dayalı yürüttüğü dış politikasında ABD’li Amoco, İngiliz BP, Norveç’in Statoil gibi petrol şirketlerinin Washington’da yürüttüğü lobicilik faaliyetleri karşılığında,
ABD Azerbaycan politikasında olumlu adımlar atıyor.

*
Azerbaycan ve Türkiye’nin ambargo uygulamakta olduğu Ermenistan’ın ise yayılmacı-milliyetçi politikaları nedeniyle İran hariç komşularıyla ilişkileri iyi değildir.
Ermenistan hem Rusya ile ilişkilerini geliştirmeye heveslidir hem de Rusya’nın Güney Kafkasya politikasının temel dayanağını oluşturmaktadır.
Ama bulunduğu izolasyondan ve Rusya’ya olan zorunlu bağımlılıktan kurtulmaya da çok istemektedir…

*
Ermenistan’ın siyasi profilini göstermesi bakımından, uzun süredir tartışılan anayasa reformu için 6 Aralık’ta yapılan referandum önemli ipuçlarını gösteriyor.
Seçmenlerin yüzde 63,37’si "evet" oyu kullanmış, cumhurbaşkanlığı sisteminden parlamenter sisteme geçilmesi kabul edilmiştir.

*
Ermenistan siyasetinde, ülkenin NATO üyeliği, hatta Batı ile entegrasyonunu arttırması pek mümkün görülmese de bir kısım Ermeni siyasetçinin bugüne kadar izlediği zorunlu Rusya temelli politikanın sakıncalarını dile getirmesi,
Ermenistan’ın Rusya bağlılığını kırmaya kapı aralamasına,
Başta ABD ve Almanya’nın Kafkasya’da nüfuzunu artırmak, Kafkasya’daki Rus etkinliğini azaltmak, Rusya’nın bölgeden çekilmek zorunda kalacağı yönde politikalarına açık bir kapı bulmasına neden oluyor…

*
Referandumun ardından Ermenistan’da muhalefetteki Miras Partisi, Halk Partisi ve ülkenin ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan’ın liderliğini yaptığı Ermeni Ulusal Kongresi,
Serj Sarkisyan’ın görev süresinin 2017’de sona ereceği ve 3. defa Cumhurbaşkanı olamayacağı,
Siyaset sahnesinde yer alamayan eski başkanlar Levon Ter-Petrosyan ve Robert Koçaryan’la aynı kaderi yaşamak istemeyişinden dolayı, referandum formülünün gündeme getirdiğine inanıyor.
Öyle ki, Cumhuriyetçi Parti ile birlikte yeni anayasa için "evet" çağrısında bulunan Ermeni Devrimci Taşnaktsütyun Partisi refarandumda yoğun ihlâllerden, baskılardan, yolsuzluklardan sorumlu tutuluyor.
Ermenistan’ın bağımsız siyaset yürütme yeteneğini tam olarak kaybettiği, böylece işte yukarıdaki gibi "entrika ve tefrikalar" aşamasına adım attığından söz ediliyor.

*
Mesela Ermenistan’ın, İran’a yönelik yaptırımları uygulamaması ve gerekçe olarak İran’la yürüttüğü stratejik ilişkileri göstermesi, ABD’nin tecrit politikasının nüfuz edemediği bir kanal olduğu anlamına geliyor.
Bu Rusya’nın taleplerinin Ermenistan-İran ikili ilişkilerinde belirleyici olduğunu gösteriyor.
Nitekim, Rusya doğalgaz pazarındaki hâkim konumunu kaybetmek istemediği için İran’ın gerek Ermenistan pazarında tek güç olmaması, gerekse İran’ın Ermenistan üzerinden Avrupa pazarına açılmamasını yönetiyor…
.
*
Yine de İran ve Ermenistan siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak için dayanışmadadır.
İran Erivan’ı Karabağ meselesinde uzlaşmacı bir tutum takınmaya zorlamamış, Ermenistan’ı diplomatik ve ekonomik alanda dolaylı yoldan desteklemiştir.
İran Ermenistan’ın uluslararası pazarlara açılabildiği iki kapıdan biridir, ulaşım ve enerji alanında yürüttüğü projelerle darboğazda olan Ermenistan ekonomisine katkı sağlıyor…

*
Ama Türkiye’nin güney ve güneydoğu bölgeleri ile birlikte özellikle Ağrı, Iğdır ve Ardahan gibi doğu vilayetlerinde de etnik huzursuzluk çıkaran, Kürt gençliğini silahlandıran ve benzeri etkinliklerini artıran PKK terör örgütü bölgeyi karıştırma potansiyeli taşıyor…

*
PKK Ağrı-Iğdır-Ardahan üçgeninde saldırıları da geliştirerek Türkiye’nin Ermenistan ile sınır topraklarını kontrol altına almak ve bölgede yaşayan Azerbaycan kökenlileri göçe zorlamayı öngörüyor.
Her ne kadar Ermenistan’ın PKK’nın bu faaliyetlerine destek verdiği,
Terör örgütünün bu bölgeyi tamamen kontrol altına alması halinde, Ermenistan’ın bu bölgeyi kendine merkez seçeceği ve faaliyetlerini genişleteceği bilinmesine rağmen,
Rusya’nın hegemonyasının sürdüğü Güney Kafkasya bölgesinde,
Özellikle Rusya’nın Suriye’de radikal örgütleri tasfiye etmek için mücadele ettiği şu sıralarda sorun yüklenmesine izin vermeyeceği düşünülüyor.

*
Ama Ermenistan’ın Rusya bağlılığını kırmak,
Türkiye-Ermenistan arasında imzalanan protokollerle gündeme gelen Erivan’ın Dağlık Karabağ ve işgal altındaki Azerbaycan topraklarını terk etmesi şartına bağlı olan,
Türkiye-Ermenistan yakınlaşması hedefi en sonunda Ermenistan’ın 1915 olaylarıyla ilişkin söylemi,tazminat ve toprak talebi baş ağrıtıyor…

*
Neticede Ermenistan’ın münasebetlerinin geçmişine bakıldığında ilişkilerinin ülkelerin iç politikasında ya da bölgesel konjonktürde radikal bir değişim meydana gelmediği sürece devam edeceği anlaşılıyor.
Türkiye’nin dikkatli olması, Suriye’de Siyasi Çözüm aşamasına eli güçlü vaziyette girmesi gerekiyor.

*
Ah! Türk devrimcilerinin "Ne ABD Ne Rusya! Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye" sloganlarını bu yüzden attıklarını hatırlayınız ve yarın için umudunuzu bileyiniz.

16.12.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Tavizler olursa çözüm yarın olabilir … Prof. Dr. Ata ATUN


Bu cümleyi söyleyen, böylesi geleceğe yönelik umut verici ve çekici bir açıklama yapan kişi Rum lider Nikos Anastasiadis.

Karşı taraf mantıklı olursa ve kaybeden ya da kazananların olmasına imkan vermeyecek tavizler gerçekleşirse Kıbrıs sorununun yarın bile çözülebileceğini” söylüyor, utanmadan sıkılmadan.

Anastasiadis’e göre çözüm olması için Kıbrıslı Türkler her tür tavizi vermeli, kendileri de hiçbir taviz vermemeli. Türkler zaten azınlık, tavize gereksinimleri ve hakları da yok. Tavizi biz alalım, adanın tümüne hakim olalım, kendilerini de aramıza lütfen kabul edelim mantığında.

Kıbrıslı Türkler, 1963-1974 yılları içinde uğradıkları soykırımı ve BM’nin 1964 araştırma komisyonu başkanı olarak atadığı Ortega’nın Kıbrıs’ta yaptığı araştırma sonucu yayınladığı raporda belirttiği, bu günün parası ile neredeyse 6 milyar Euro’yu bulan maddi zararın tazminatını unutmalı, manevi tazminatı ise hiç ağızlarına almamalı. Sonra da Rumların her istediğini de vermeli ki adada çözüm olsun.

Bunda Anastasiadis’in hiçbir suçu yok gerçekte.

Makarios’tan beri başa gelen tüm Rum liderlerin hepsinde aynı görüş ve düşünce hakim oldu bugüne değin. Kafalarında da iki tane sabitleşmiş fikir ve hedef var.

Birincisi, Kıbrıslı Türklerle eşit haklara dayalı bir devletin kurulmasına yol açacak bir anlaşmaya imza atmamak ve Helen tarihine vatan haini olarak geçmemek.

İkincisi, savaşmadan, politik entrikalarla ve de Avrupa’nın desteği ile aynen Girit’te olduğu gibi, kağıt üstünde adanın tümünü ele geçirip Helen tarihine Kıbrıs kahramanı olarak geçmek.

Bu birbirinin tersi iki görüş maalesef yıllarca, tamı tamına 52 yıldır, Kıbrıs sorununun önce ortaya çıkmasına neden oldu, sonra da çözülmesine engel teşkil etti. Bundan sonra da, özellikle de birinci görüş, engel olmaya hep devam edecek.

Anastasiadis’in taleplerine bakarsanız, Kıbrıslı Türklere ada üzerinde hiçbir hak tanımamak kökenli hepsi de.

Garantiler kalksınmış.

Kalksın da aynen Girit’te olduğu gibi çok değil sadece üç ay içerisinde adayı tüm Türklerden temizlesinler.

Nüfus sınırlansınmış.

Sınırlansın da hep azınlık olalım ve hiçbir zaman, hiçbir koşulda yönetim üzerinde hakkımız olmasın.

Türk bölgesine 160 bin Rum dönsünmüş.

Dönsün de, bizler de mağaralarda ve ağaç altlarında yaşamlarımızı sürdürelim.

Rumlara ait topraklar iade edilsinmiş.

Edilsin de, soykırıma uğramak pahasına binbir ezgi ve zorlukla kurduğumuz, anavatanımız Türkiye’nin tüm altyapısını, suyunu, yolunu, elektriğini, telefonunu ve devlet binalarını yaptığı kendi devletimiz ile olan bağlarımız tamamen kopsun ve 1974 öncesi olduğu gibi ada üzerinde bölük pörçük yaşamak veya da göç etmek zorunda kalalım.

Rumlar çok akıllı ve biz de çok aptalız! Herhalde alnımızda da öyle yazıyor!

Birileri safça 2016 yılının Mayıs ayından evvel Referandum ve çözüm bekliyorsa daha çok beklerler.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

16 Aralık 2015

%d blogcu bunu beğendi: