Aylık arşivler: Kasım 2015

Kıbrıs Su Çalıştayı … Prof. Dr. Ata ATUN


EkoAvrasya Derneği’nin Cumartesi günü Ankara’da düzenlediği “KKTC Su Temin Projesi ve Doğu Akdeniz’de Değişen Dengeler” Çalıştayı’na katıldım. Dernek Başkanı Sayın Hikmet Eren’i KKTC’ye yönelik çalışmalarından dolayı kutlarım.

Mükemmel bir Çalıştaydı benim değerlendirmelerime göre.

Türkiye’de bu işi düşünen, planlayan ve gerçekleşmesini sağlayan teknik bilgilerle donanmış, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sayın Akif Özkaldı’yı, Su Politikaları Derneği Başkanı Sayın Dursun Yıldız’ı, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı Sayın Gözde Kılıç Yaşın’ı ve diğer emeği geçmiş kişileri dinlemek ve derinlemesine bilgi almak şansım oldu.

KKTC Su Temin Projesi bitip borularla adamıza ulaşmış su ile ilgili bizler ahkam keserken ve de kimin suyu dağıtacağı gibi basit görünen ve hizmet vermekten öteye “ben bu işten ne gelir elde ederim, açıklarımı suyu bahane edip vatandaşın sırtına yükleyip nasıl kapatırım” muhabbetleri yaparken, Türkiye’deki akıllı, yaratıcı, mühendislik zekasına sahip, dünyadaki son teknolojiyi takip eden ve büyük düşünen insanların nasıl bu projeyi yarattıklarını birinci ağızdan duymak ve görmek beni gerçekten hem şok etti, hem de yapılan çalışmaya hayran bıraktı.

Beni mutlu eden sadece Türkiyeli uzmanların bundan 4-5 yıl önce, (su gelir mi-gelmez mi tartışmaları yapılıyorken) su yönetimiyle ilgili olarak yaptığı çalışmalar değildi. Bu Çalıştayta “Mütekabiliyet”in ne demek olduğuna, KKTC’den gelen bir Bakanımıza nasıl davranıldığına bir kez daha şahit oldum. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Sayın Mustafa Akıncı’nın Türkiye’ye yaptığı resmi ziyarette kendisini en üst düzey devlet protokolü ile karşılayan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Cumartesi günü EkoAvrasya Derneğinin Ankara’da düzenlediği Çalıştaya katılmak için Türkiye’ye gelen KKTC Tarım-Doğal kaynaklar ve Gıda Bakanımız Sayın Erkut Şahali’yi, ziyareti resmi olmasa da devlet protokolü ile karşılayıp, gidiş gelişlerine koruma ve eskort vermesi gerçekten gururlandırdı.

Aklıma, Almanya Büyükelçiliği’nin ara bölgede yer alan Goethe Enstitüsü’nde Kıbrıs’a ziyaret gerçekleştiren Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in onuruna verdiği resepsiyona, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı “Toplum lideri", GKRY Başkanı Nicos Anastasiadis’i de “Cumhurbaşkanı” olarak davet ederek ortaya koyduğu çirkin ve kabul edilemez davranış geldi hemen, Bakanımız Sayın Erkut Şahali’yi eskortlar ve polis eşliğinde, bindiği arabanın önünde dalgalanan KKTC bayrağı ile konferans salonuna gelişini görünce…

İşte buna mütekabiliyet denmekte. Almanya’nın adam yerine koymadığı Cumhurbaşkanımızı ve Bakanlarımızı Türkiye Cumhuriyeti adam yerine koymakta, kendi Cumhurbaşkanı ve Bakanı ile aynı seviyede tutmakta ve devlet protokolü ile karşılayıp, misafir etmekte.

Dönelim yine esas konumuza; Çalıştaya katılmadan önce “KKTC Su Temin Projesi”nin mühendislik yönünü araştırırken, hukuki yönlerini de iyice araştırdım.

İlginç bulgulara ulaştığımı söyleyebilirim. Fırsat buldukça bu konulara bu köşemde değineceğim. Bunlardan en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Doğu Akdeniz olarak da anılan Levant’da planladığı, projelendirdiği ve gerçekleştirdiği “KKTC Su Temin projesi ile” mühendislik ve ekonomi bilimlerine “Deniz içine askılarla döşenmiş boru hattı ile direkt su ihracatı” kavramlarını sokmuş olması. Bu artık kullanımı en azından birkaç asır sürecek olan “teknik bir deyim” ve “teknik bir tanımlama” olmuş. Patenti de Türkiye’ye ve Türk mühendislerine ait.

Bir diğer bulgum ise 20 Temmuz 2010 tarihinde KKTC Hükümeti adına Başbakan İrsen Küçük ve T.C. Hükümeti adına Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek tarafından imzalanan “KKTC Hükümeti ile T.C. Hükümeti Arasında KKTC’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Antlaşması”nın Türkiye açısından bir ilk olmadığıdır… (Aralıklı olarak devam edecektir)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

23 Kasım 2015

ABD’ DEN NE BEKLENİR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ABD’ DEN NE BEKLENİR

Bir bakışa göre modern Ortadoğu tarihini bölgedeki yabancıların etkisi belirliyor.
II. Dünya Savaşı sonunda Batılı emperyalist güçlerin yerini ABD almıştır.
Bu bakımdan 1945’ten bugüne ABD’nin Ortadoğu politikası, bölgedeki gelişmelerin anlaşılmasında önem arzediyor.

*
ABD, Ortadoğu’da hegemonik gücünü sürekli arttırmak isteyen bir politika izliyor.
Esas olarak petrolün yoğun olduğu Irak ile Körfez Bölgesini kontrolü altında tutmaya çalışırken, bölge ülkelerini kendine yardımcı birer unsur olarak değerlendiriyor.
İsrail yeni bir bölgesel sistemin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde ve ABD’nin stratejik ve daimî müttefikidir.
İsrail dışındaki bölge ülkelerine ve Türkiye’ye bazı ikincil, hatta üçüncül roller veriliyor.

*
1957’de Ortadoğu’ya Sovyet etkisinin girmesine yol açan Süveyş Bunalımı ve Eisenhower Doktrini, ABD’nin Ortadoğu’da etkin politika izlemesinin başlangıcı sayılıyor.
Doktrin; ekonomik kalkınma çabası içine giren Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım, isteyen ülkelere de askerî yardım yapılmasını,
Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını öngörüyordu.
Ama ABD’nin Fransa ile İngiltere’yi bir kenara bırakmasına ve Sovyet Rusya’nın bölgeye iyice yerleşmek isteğine yol açtı.

*
Sonra 2002 Amerikan Ulusal Güvenlik Doktrini’nde belirtilen;
Düşman devletlere ve kitle imha silâhlarına sahip olmak isteyen teröristlere karşı askerî müdahalede bulunulacağı,
Stratejik olarak ABD’nin askerî gücüyle başka herhangi bir gücün rekabet edemeyeceği,
Çok taraflı uluslararası işbirliğine taraf olunmakla birlikte, ABD’nin kendi güvenliğini ve ulusal çıkarlarını korumak için tek taraflı hareket etmekte tereddüt etmeyeceği,
Başta Müslüman ülkeleri olmak üzere, demokrasi ve insan haklarını bütün dünyaya yayma gibi amaçlar, Müslüman dünya ile Hristiyan dünyasını karşı karşıya getirdi.

*
Bugün Ortadoğu;
İran’daki Şii yönetimi ve Fars emperyalizminin mirası,
Mevcut siyasi yapıları devirmeye uğraşan ideolojik ve dini radikal hareketler,
I. Dünya Savaşı sonrası oluşan devletlerin içindeki gelişigüzel bir araya gelmiş etnik ve dini grupların çatışmaları,
Hasar verici siyasi, sosyal ve ekonomik iç politikalardan kaynaklanan iç baskılar gibi çatışmacı eğilimlerle yüklüdür.

*
Libya, Yemen, Suriye ve Irak kendi yönetimlerini dayatma peşindeki devlet dışı hareketlere hedef olmuş, devlet egemenlikleri anlamında fonksiyonlarını yitirmişlerdir.
Irak ve Suriye’de ideolojik olarak radikal bir dinci ordu, uluslararası sistemin çoklu devletlerini halifelikle, Şeriat yasasıyla yönetilen tek bir İslami imparatorlukla değiştirmeyi hedefliyor.

*
IŞİD’in varlığı bölgedeki Sünni devletlerin Şii İran karşısında kendilerini tehdit altında hissetmesine neden oluyor.
İran ise hem meşru bir ulus devlet olarak uluslararası sistemin güvencelerinden yararlanıyor,
Hem de cihatçılık üzerinden bölgesel hegemonya arayan Hizbullah, HAMAS, Husiler gibi devlet dışı aktörlere destek veriyor.

*
Bu sırada Rusya, Esad rejiminin çöküşünün Libya’daki kaosu yeniden üreteceği,
IŞİD’i Şam’da iktidara taşıyacağı,
Radikal dinci terörün Rusya’nın güney sınırındaki Kafkasya ve diğer yerlerdeki Müslüman bölgelerine erişeceği öngörüsüyle Suriye’de askerî operasyonlara girişmiştir.
Şimdi Ortadoğu’da ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve İran dolduruyor.

*
Rusya, esasen "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede yaşanan trajedide işlenen suçların hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
ABD’nin yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapı darmadağın olmuştur.
ABD’nin yeni bir stratejiye ve önceliklere ihtiyacı bulunuyor.
Ama nasıl?

*
Yapılan nükleer anlaşma, İran’a ilkesel hedeflerinde kazanımlar sağlarken,
ABD’nin faydası ise Tahran’ın emperyalist heveslerinin dış dünyayla ekonomik ve kültürel etkileşimiyle dağılacağı varsayımına dayanıyor.
Bu bakımdan öncelikle, ABD’nin İran politikasının neden şüpheyi değil besleme riski taşıdığı sorgulanmalıdır.

*
Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez devletlerinden oluşan Sünni blokun,
Irak’taki Şii kesimler, Lübnan’ın İsrail’le karşı karşıya olan Hizbullah’ın kontrolü altındaki Şii güneyi, Yemen’in Şii Husi kesimi ile neden çevrelendiğinin anlaşılması için ABD politikaları yeniden elden geçirilmelidir.
Mesela, neden Ayetullah Hamaney, İsrail’in 25 yıl içinde tükeneceğini söylüyor?

*
Ortadoğu’nun silahsızlanma rejiminin çökmesi yüksek bir olasılıktır.
Sıra nükleer silahlara gelirse felakete yol açacak sonuçlar kaçınılmaz olur.
ABD’nin böylesine bir sonucu önlemek için kararlı olması ve bölgedeki tüm nükleer heveslisi ülkelere silahsızlanma ilkelerini uygulaması gerekiyor.

*
IŞİD çok uzun süre devam eder ve coğrafi olarak belirlenmiş bir bölgenin kontrolünü elinde tutmayı sürdürürse bütün Ortadoğu’da gerilimin şiddetleneceği açıktır.
Bu yüzden ABD askeri çabalarını arttırmalı, IŞİD’in yok edilmesi öncelik olmalıdır.

*
ABD Rus askerinin rolüne razı olmuştur ama terörizmin tasfiyesi ardından radikal olmayan grupların siyasi kontrol altına alınmasından sonra Suriye devletinin geleceği, Alevi ve Sünni parçalar arasında federal bir yapılanma olarak inşa edilmelidir.
Arabistan Yarımadası’nın egemen devletleri, Mısır ve Ürdün bu evrimde ilkesel bir rol oynarken,
Türkiye de sürece yaratıcı biçimde katkıda bulunmalıdır…

*
Bunları teminen ABD’nin Sünni devletlere İran nükleer anlaşması tartışmaları sırasında verdiği askeri güvenceleri karşılaması,
İran’ın bir ulus devlet haline dönüşmesini zorlaması gerekiyor.

*
Doğrusu, ABD ne bunları, ne de Rusya’yı Ortadoğu’dan geri çevirebilecek bir çözümü sağlama kudretini göstermiyor.
Öncelikle yapılacak tek şeyin, BM statüsünün değişimine yanaşması, bu noktada kendisi için en optimum unsurları sağlamasıdır.
Çünkü, artık " Bir elin nesi var, iki elin sesi var" çağına girilmiş bulunuluyor.

*
Türkiye’ye gelince, bu noktada Niyazi Berkes’in,
"Yeni Dünya’nın keşfinin bizim diyarlardaki tepkilerinin kurbanı Türkler oldu.
Tarihte Türkün düşüşü Amerika’nın dünya tarihine girişi ile başlar.
Halbuki hem Arap’ın hem de Rum’un tarihte yeniden uyanışı Amerika’nın dünya tarihinde etkiler yapmağa başladığı zamanlara rastlar.
Yeni Kıtanın bulunuşunun Akdeniz havzasındaki etkileri; biri denizde öteki çölde olmak üzere bu iki ulusa dirilme getirdi.
Çoktan yitirdikleri benliklerine biri ticaret yoluyle, öteki din-politika yoluyle kavuşmaya başladı. Osmanlı devletine karşı ilk ciddî karşı-geliş bunlardan gelmiştir" uyarısına dikkat etmelidir.

*
Türkiye’nin, Atatürk’ten itibaren uygulamaya koyduğu yakın çevresine yönelik dış politika uygulamalarını ihmal etmeden, güncel gelişmeler ile tarihsel birikimi bir arada değerlendiren geleneksel politikasını izlemeye devam etmesinin gerekliliği her geçen gün büyüyor.

22.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

TEHLİKELİ SÜKÛNET // Ahmet Kılıçaslan Aytar


TEHLİKELİ SÜKÛNET

Viyana Suriye Zirvesi’nde, Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin 1 Ocak itibariyle başlaması ve 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması kararı alındı.
BM denetiminde ateşkes ilan edilecek ve 18 ay içerisinde seçim yapılacaktır.
Devlet Başkanı B.Esad’ın geleceğine ilişkin bir anlaşma ise sağlanamamıştır.

*
Anlaşmanın açık kaldığı aralıktan gündemi, önce ABD Başkanı B. Obama yapıyor.
Başkan, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Zirvesi için gittiği Filipinler/ Manila’da,
Suriye’de siyasi bir anlaşmaya varılamazsa IŞİD’i yenmenin mümkün olmadığını,
Bu siyasi anlaşmanın sağlanabilmesi için Esad’ın görevi bırakması gerektiğini savunuyor…

*
Suriye Devlet Başkanı B. Esad’ dan karşılık gecikmiyor.
İtalyan Rai’ye verdiği mülakatta IŞİD yenilgiye uğratılana kadar görevini bırakmayacağını söylüyor.
"Suriye’nin birçok bölgesi teröristlerin elindeyken siyasi alanda bir yere varmak mümkün değildir" diyor.
Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov da, Suriye’deki krizin ülkenin Devlet Başkanı B. Esad olmadan barışçıl bir biçimde çözülemeyeceğini söylüyor.

*
Noktayı Manila’da bulunan Rusya Başbakanı D. Medvedev koyuyor.
Batı’nın mantığını, "Bırakın dünya cehenneme sürüklensin, ama biz Rusya ile çalışmak istemiyoruz. Evet IŞİD kötü, ama yok edilmesi için Rusya’yla işbirliği yapmayı gerektirecek kadar değil. Biz Esad’ı sevmiyoruz ve Ukrayna’yı anlıyoruz ama Rusya bunu yapmıyor. Bu nedenle hiçbir işbirliği olmaz. Rusya’ya boykot ilan ettik, onlarla dostluk etmeyeceğiz, onları tecrit edeceğiz" biçiminde özetliyor.

*
Karşılıklı salvolar, bir kaç gün önce Avusturya/Viyana’da Suriye Krizi’nin siyasal çözümüne ilişkin anlaşmanın mürekkebi kurumadan sulandığını gösteriyor.
Doğrusu ABD’nin, Obama’nın başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2017′ ye kadar bir sükûnet sürecini işlettiği anlaşılıyor.

*
Çünkü ABD- Rusya arasında Asya’da hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışının talebinden kaynaklanan yeni soğuk savaşta;
Rusya, Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada
Suriye iç savaşında siyasi çözümü zorluyor.

*
Rusya, "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede yaşanan trajedide işlenen suçların hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
BM statüsünün değişmemesini isteyenlerin "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenlerin "Esad’lı" siyasi çözüm istemesi noktasında ayrışan tarafların,
ABD’nin başkanlık seçimine yürüdüğü böyle bir süreçte sonuca ulaşması pek olası görülmüyor.

*
Ama soğuk savaş "sukunette" devam ediyor.
ABD Soğuk Savaş zihniyetiyle, Asya ve Avrasya’da değişmeye yazan mekanizmaya meydan okumak üzere Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırımları sürdürüyor.
Daha da önemlisi NATO’nun Strateji Belgesinde eski hasmı Rusya’yı stratejik ortak olarak anan ve Avrupa bölgesinin küresel tehditlere karşı korunmasında Füze Savunma Sistemine katılımını isteyen teziyle,
Rusya’nın ABD ve NATO ile yeterli deneyim geliştirdiğini ve belirli bölgede hava savunma sistemi oluşturmak üzere ancak tarafların kendi sistemlerini koruması ve veri değişimine dayalı hukuki bir işbirliğinin kurulması kaydıyla ortaklaşabileceği tezi çerçevesinde sürdürülen müzakereler sonuçsuz kalmış,
Küresel güc dengesini sarsabilme niteliğiyle iki dev nükleer gücün rekabeti ciddi biçimde çok ısınmıştır.

*
ABD müzakereler sürecinde modifiye ettiği yeni Füze Savunma Sistemlerini, şimdilerde Rusya sınırına daha yakın bölgelerde konuşlandırıyor.
Akdeniz’de uçaksavar füze sistemi AEGİS ile donatılmış artan sayıda ABD gemisi endişe uyandırıyor.

*
Rusya Devlet Başkanı V.Putin daha dün, ABD’nin füze kalkanı projesinin gerçek amacının Rusya’nın nükleer potansiyelini etkisiz hâle getirmek olduğunu söylüyor.
"Bizim endişelerimizi görmek istemiyorlar. ABD İran’ın balistik füzelerinden korunmak için Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirileceğini söylemişti. Ancak İran’ın nükleer programıyla ilgili sorunun çözülmesine rağmen füze kalkanı çalışmaları devam ediyor.
Rusya, stratejik nükleer güçlerinin potansiyelini artırmak için cevap niteliğinde adımlar atıyor. Füze savunma sistemlerimizi de geliştireceğiz ancak öncelikle her çeşit füze savunma sistemini aşabilecek sistemleri de geliştireceğiz" diyor.

*
Rusya Avrupa’nın ortasında Kaliningrad’da Atlantik Okyanusu’nun önemli bir bölümünü ve tüm Avrupa’yı izleyecek Voronej radar istasyonunu,
Türkiye, Ortadoğu ve Afrika gibi büyük bir alanı tarayan bir benzerini de Karadeniz’in kuzeyinde Krasnodor’da aktif tutuyor.
Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’da Ortak Hava Savunma Bölgeleri’ne ilişkin hazırlanacak olan anlaşmaları imzalayacak olan katılımcı ülkelerin ihtiyaç duyacağı yeni nesil füze savunma sistemlerini tedarik edeceğinin de garantisini veriyor.

*
Ama 27 Ekim’de Bükreş’te Baltık-Karadeniz Topluluğu imzaladığı insan hakları ve uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda bir belge;
Kırım ve Ukrayna doğusunu işgal altında tutan Rusya Federasyonu’nun saldırgan bir ülke olduğu ve işgalin sona ermesi gerektiği:
Kırım-Tatar özerk ulusal toprağının oluşturulması:
Çeçen-İçkerya Cumhuriyetinin ve Gürcistan’dan koparılan toprakların Rus işgalinden kurtarılması:
Belarus topraklarındaki Rus askeri üslerinin kapatılması ve Rus askerlerinin çekilmesinin talep edilmesi gibi bir dizi karar, Baltık-Karadeniz arasında Doğu-Batı ekseni ısıtmış bulunuyor.

*
5 Kasım’da Bükreş’te toplanan NATO mini zirvesinde ise Polonya, Romanya, Slovakya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Letonya, Litvanya ve Estonya;
Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasının Avrupa güvenliğini tehdit ettiğine işaretle Rusya’dan uluslararası hukuka uymasını, İttifak’tan ise topraklarında kalıcı askeri güç bulundurmasını isteyince hararet daha da artmış gibidir.

*
Bu sükûnet sürecinde Yeni Türkiye ise,
AKP iktidarının "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyaseti arkasında savrulmaktadır.

*
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Bugün yaşanan insani krizlerin ve terör olaylarının baş müsebbibi Esed rejimidir. Esed, bir devlet terörü estirmektedir. Çok açık ve net söylüyorum; devlet terörü estiren bu kişinin arkasında duranlar, en az onun kadar suçludur" işareti doğrultusunda,

Birincisi; yeni güvenlik konsepti kapsamında PKK’nin Türkiye’ye sızmasını engellemek gerekçesiyle Irak sınırını değiştirmeyi, sınırın 5 kilometre daha ileri götürülmesi için uluslararası destek aranıyor.
İkincisi, Kürtlerin YPG’si öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen ve Asuri askeri grupların birlikte yaptığı operasyonları, siyasetine ters bulduğu için,
IŞİD ile mücadele kapsamında ABD ve koalisyon güçleriyle kapsamlı bir operasyona hazırlanıyor.
Suriye’nin Halep kentinin kuzeyinde yer alan Türkiye sınırında bulunan IŞİD’i çıkartmayı, PYD’yi pasifize etmeyi ve bunların yerlerine kendisine yakın gördüğü Özgür Suriye Ordusu’nu yerleştirmek öngörülüyor.

*
Türkiye’nin hamlesi,Soğuk Savaşın bu sükûnet deminde Rusya’nın " bağımsız, tek parça, lâik ve demokratik" esaslarda yeniSuriye kurulmalıdır talebine aykırıdır.
Hamlenin her aşamasında küresel güvenin canlanmasına, dünyada dengeli bir gelişme çizgisinin tutturulmasına karşı bir tehdit oluşmamasına çok özen gösterilmesi gerekiyor.

*
Olsun efendim!
Padişahım çok yaşa!

20.11.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İz Bırakanlardan: Babam Hakkı Atun (3) … Prof. Dr. Ata ATUN


Prof. Dr. İhsan Doğramacı o yıllarda Hacettepe Tıp Fakültesini ve Hastanesini kurmuş, Tıp Fakültesini ve Hastaneyi yüksek standartta başlatıp devam ettirebilmek için Öğretim üyesi ve görevlilerini seçerken de bayağı titizlenmekte, Ortalama olarak başvuruda bulunan her 30 kişiden sadece bir tanesini uygun görmekte kurduğu üniversite ve hastaneye.

Babam da Doğramacı’nın bu titizliğinden haberdar ancak başvuruyu yaptığı sabah daha üniversite hastanesinden ayrılmadan Prof. Dr. İhsan Doğramacı kendisini odasına davet eder ve “ününüz sizden evvel buraya ulaştı. Yarın Patoloji bölümünün başkanı olarak görevinize başlıyorsunuz, odanız hazırlanmıştır” diyerek başvurusunu onaylar.

Iraklı bir Türkmen olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın önünde, babamın Irak’ta o güne değin bilinmeyen bir tavuk hastalığının nedenlerini araştırması, virüslerini tespit etmesi ve hastalığın tanısı koyduğu araştırmanın raporu ile Kıbrıs’ta 1961 yılında kan bankası müdiresi Melihat Hacıburgul ile birlikte ilk kez Kıbrıs’taki Rumların ve Türklerin kan dağılımı araştırması vardır. (Kıbrıslı Rumların kan grubunun Yunanistan’la değil Türkiye’yle uyuştuğunu ortaya koyan bu akademik tıbbi araştırma yayınladığı vakit çok dikkat çekmiş ve Rumlar tarafından örtbas edilmeye çalışılmıştı.)

Hacettepe Tıp Fakültesi patoloji bölümü başkanı olan babam Patoloji bölümünün kuruluşunda büyük emek sarf eder ve aktif olarak çalışmasına önemli katkılarda bulunur. Türkiye’de tüberküloz (verem) hastalığının çeşitlerinin tespit edilmesinde ve aşılarının hazırlanmasında önemli rol oynar.

20 Temmuz 1974 tarihinde başlayan Mutlu Barış Harekatında babam Kıbrıs’tadır. Tıp eğitimindeki bilgilerini kullanarak Mağusa hastanesinde yaralıların tedavisine gönüllü olarak koşar. Mutlu Barış Harekatı’nda arşiv niteliği taşıyacak birçok değerli fotoğraflar çeker ve Mağusa’da yaşanan olayları ölümsüzleştirir.

Mutlu Barış Harekatı sonrasında Ankara’ya dönüşünde Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin Ankara’daki Genel Sekreteri olarak 1975 yılının ilkbaharında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit’le Kıbrıs’ta oluşturulan Türk bölgesinin geleceği ile ilgili görüşmeler başlatır. 1975 yılının Eylül ayında Başbakan Ecevit’e bir yazı göndererek KKTC’de kurulacak sanayinin üniversitelerden oluşacağını söyler ve KKTC’nin üniversiteler ülkesi olması için çalışmaların hemen başlatılmasını talep eder. Dönemin Başbakan Yardımcısı Turan Feyzioğlu Kıbrıs’ın nüfusu az olmasından dolayı bu öneriye olumsuz baksa da İbrahim Hakkı Atun düşüncesinde ısrar eder ve kararlılıkla girişimlerini devam ettirir.

Babam Hakkı Atun’un mektubu ile başlayan Kıbrıs’ın üniversite eğitimi merkezi olması süreci, kararlı tutumu ile nihayet olumlu bir sonuca ulaşır. Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs Türk Federe Devleti yetkilileri bu fikri fiiliyata geçirmeye karar verirler ve imzalanan bir protokol ile süreç başlar. T.C. hükümeti KTFD bütçesine yeterli parayı aktarmasından sonra günümüzde Doğu Akdeniz Üniversite’sinin olduğu yere Yüksek Teknoloji Enstitüsü kurulur. Ve yıllar içinde Yüksek Teknoloji Enstitüsü üniversiteye dönüşür ve Doğu Akdeniz Üniversitesi adını alır.

Babam Prof. Dr. Hakkı Atun bu özverili çalışmasından sonra “Kıbrıs adasının üniversiteler adası olmasının fikir babası” olarak kayda geçer ve anılmaya başlanır.

Patoloji bölümündeki başarıları kendisine Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinin (kurucu) Dekanlığını getirir. Birkaç yıl sonra da dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendisini “Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi”ni kurmakla görevlendirir. Yüksek Öğrenim Kurumu’nun (YÖK) kararından sonra Van Üniversitesini kurmak için yola çıkar ve Doğu Anadolu’nun en iyi üniversitesi olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni kurarak Kurucu Rektörü olur. Bu görev bir başka gururdur babam için. Hürriyet Gazetesi’nin yazdığı gibi “Elinde bir ibrikle” Van’a gider ve üniversiteyi sıfırdan yaratarak kurar. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi babamın KKTC’ye dönemsinden sonra vefalı davranır ve adını Konferans salonuna vererek ölümsüzleştirir.

1984 yılında, KKTC Cumhurbaşkanı rahmetlik Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş kendisinden Doğu Akdeniz Üniversitesi mütevelli heyetine girmesini ve Teknoloji Enstitüsünden Üniversiteye geçişine yardımcı olmasını ister. Bu talep üzerine KKTC’ye kesin dönüş yapan babam, önce Doğu Akdeniz Üniversitesi Vakıf Yönetim Kurulu üyeliğine sonra da başkanlığına seçilir, Cumhurbaşkanı rahmetlik Rauf R. Denktaş’ın da akdemi konusunda danışmanı olur.

Atun, 1988 yılında Cemaat Meclisi’nin üst katında ilk açılış konuşmasını yaptığı “Yakın Doğu Üniversitesi”nin de bilahare Rektörlüğüne atanır.

Başarıları yurt dışında da dikkat çeker ve babam Prof. Dr. Hakkı Atun 1988 yılının sonunda yayınlanan “Dünya Bilim Adamları” biyografisinde hakkı ile yerini alır…

Başarılarla dolu yaşamı 2009 yılının 13 Kasımında yatağında gece uyurken sessizce son bulur. Vefalı sevenlerinin katıldığı görkemli bir törenle Gazimağusa’da ebedi istirahatgahına defnedilir.

Allah’ın rahmeti üzerinden hiç eksik olmasın, mekanı Cennet’te nurlar içinde yatsın babam.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

20 Kasım 2015

Tarih, ihtiyatsızlar için merhametsizdir … YURDAGÜL ATUN


Güney Kıbrıs Rum kesiminde aşırı sağcı olarak bilinen yüzlerce ELAM üyesi fanatik gurubun sınır kapılarında, Türk plakalı araçlara taş ve sopalarla zarar vermeleri üzerine bizim solcular avukatlığa soyunarak, KKTC’de Türkiyeli sağ sol grupların arasında yaşanan kavganın haberlerini paylaştı.

Hani “bizim burada da oluyor, ne olmuş” gibilerinden!!!

Kendi milletinin çektiklerini anlama noktasında basiret bulunduran bu kişiler hiçbir şekilde kıyaslanmayacak iki olayı yan yana getirerek, Rumlara karşı antipati oluşmasını önleyeceklerdi ama örnekleri alakasız olunca komik duruma düştüler.

Rumların bu ilki değil. Kaç arabayı darp ettiklerinin, kaç Kıbrıslı Türkün fiziki ve sözlü şiddete maruz kaldıklarını bilen ve Rum yetkililerin bu konuda hiçbir ileri işlem yapmadığını gören bu kişiler hamilik yapacaklar diye, gerçekleri açıklamaktan çekiniyorlar.

Oysa Rumların araçlara zarar vermesi, insanları yaralaması hadisesinin muadili, Kıbrıslı Türklerin Rumlara bu tarz bir yaklaşımda bulunup bulunmadıklarını ortaya çıkarmak olmalıydı.

Sorarım, Kuzey’e geçen kaç Rum’a böyle bir şey yapıldı? Kaç Rum’un aracı tahrip edildi, kendisi sözlü/ fiziki saldırıya uğradı?

Hoşunuza gitmeyecek ama; Hiç!

Nisyanla malul hafızamız 1963-1974 arasını sildiğinden kendimiz unuttuğumuz gibi, çocuklarımıza da anlatmadık.

Onlar öyle yapmadı ama… Hatta tam tersini yaptı… 1963-1974 yılları arasını sildi, Makarios’un 19 Temmuz’da BM’ye, “(Yunanlılar) burada Türkleri de, bizi de öldürecekler, yardım edin” dediğini, Türk askerinin adaya niye geldiğini anlatmadı. Türkiye’yi işgalci olarak nitelendirdi, öyle de belletti çocuklarına.

Çünkü tarih kitaplarına öyle yazdı, müfredata EOKA’cıların mezarlarını ziyareti koydu. Geçmişte değil, günümüzde de böyle. KKTC’nin kuruluş yıldönümünde öğrencilerin öğretmenleriyle birlikte yaptıkları eylemde, çocukların yüz ifadeleri çok şey anlatıyordu. Nitekim, Rumlar lobicilikteki başarılarını bu konuda da gösterdiler ve kendi yazdıkları tarihin sütten çıkma ak kaşıkları olarak çocuklarının Türkiye’ye ve Kıbrıs Türküne nefret duymasını sağladılar.

Biz unuttuk, unutturduk. Hatırlatmaya çalışanları ise ırkçılıkla suçladık, faşist ilan ettik, sistemden nemalanıyorlar iftirasını attık. Oysa Rumlar bu konudaki istikrarlı tavırlarını sürdürmekte beis görmedikleri gibi, “en çözümcü” olduklarını iddia eden liderlerimize dahi aynı tepkiyi göstermekten çekinmediler.

Birkaçını hatırlatalım mı; “APOEL Futbol Kulübü’nün maçından sonra sokaklara dökülen fanatik Rum grupları, KKTC plakalı araçlara ve Kıbrıslı Türklere saldırdı. Saldırıya uğrayan ve Rum polisine başvuran Kıbrıslı Türkler Rum polisinin ”bölgemiz değil” cevabıyla karşılaştı.

Sağcı Rum ELAM örgütü mensupları KKTC’nin 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Limasol’da katıldığı konferansa molotof ve gaz kullanarak saldırı düzenledi.

Lefkoşa’nın Rum tarafında ellerinde Yunan bayrakları ile eylem yapan Rum gençleri KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya ağır şekilde küfrederek, hakarette bulundular.

Birçok araç taşlarla sopalarla zarara uğratıldı, birçok Kıbrıslı Türk canını zor kurtardı.”

Görüldüğü gibi, Rumların öfkesi dinmediği gibi, zamanla daha da bilenmiş. Dolayısıyla
Türk düşmanlığı üzerinden kariyere soyunmakla kalmayıp, kendisini Rum’u savunmaya adamış kişilere yukarıdaki referansları vermemiz, çözüm istemediğimiz anlamına gelmiyor. Çözüm olsun ama iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin garantisinde bir çözüm… Lakin “Türkler, Helen toprağında öleceksiniz” diyen bu kişilerle ortak bir devlet kurmak için gerekli rasyonel koşullara ve sempatiye an itibarıyla sahip miyiz, emin değilim.

Sorun ve ihtiyaçları bahane edip, yeni oluşumlara yelken açma hevesinin gözlerini kararttığı kişilere şu gerçeği vurgulamamız gerekiyor: “Tarih, ihtiyatsızlar için merhametsizdir…”

YURDAGÜL ATUN

ORAYA DEĞİL BURAYA OTUR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ORAYA DEĞİL BURAYA OTUR

G20 Antalya Zirvesi, kapsayıcı ve istikrarlı büyümenin gerçekleştirilmesi için harekete geçilmesi kararı ve terörizme darbe indirmekteki eşgüdümün güçlendirilmesi çağrısıyla sona erdi.

*
Sonuç bildirgesi kapsadığı "Üyeler küresel ekonomik büyüme ile istihdamı teşvik etme, küresel mali ve borçlanma krizine yol açan dengesizliklerin ortadan kaldırılması gibi konularda anlaşmışlardır" vs.vs ifadelerle, tıpkı önceki G7 ve G20 zirvelerinin bir kopyasıydı.

*
O sırada bendeniz, Amerika’nın güçlü bir merkezi hükümetin buyruğunda "Zengin azınlığı çoğunluktan korumak ilkesi üzerine kurulmuştur" temelindeki anayasasından yükseldiğine ilişkin bir şeyler okumaktaydım.
Zenginler birbirini dengeleyen üç ayrı yönetim alanı yasama, yürütme ve yargı oluşturmuş,
Bu alanları özel mülkiyet, özel sözleşmeler ve bilumum çıkarlarında mütemadiyen kendilerini koruyan ve nesilden nesile geçen hizmekârlarıyla doldurmuşlardı.

*
Sonra ABD’li Warren Buffett’i ve daha altı yaşındayken büyükbabasının bakkal dükkânından satın aldığı 6’lı Coca-Cola şişelerinin, tanesini 5 cent kârla satarak, para kazanmaya başladığı ve dünyanın en zengin insanı olmasının hikayesini hatırladım.
Buffett 85 yaşında, iş adamı ve hisse senedi yatırımcısıdır.
Yakındaki bir röportajında, bugünlerde ekonomik gelişmenin iyi olduğunu söylüyor ve "Her zaman 20 milyar dolarlık nakitim vardır, nakit parayı çok severim. Önümüzdeki günlerde daha az yatırım yapıp, nakit rezervlerimi artıracağım" diyordu…

*
Der! Kime ne?

*
Çünkü, ABD zenginliğinin güvenliğini sağlamakla mükelleftir.
Teminen hizmetkârları vasıtasıyla ulus devlet kurumuyla sahip olduğu toprak parçasının ötesinde insanın ve toplumsal yapının da yönetilmesini, refah ve gelişime ortak edilmesini vaad ediyor.
Devletleri giderek refah devleti ya da sosyal devlete değil birer şirkete dönüştürüyor, şirkete dönüşemeyen devletleri taşımıyor.
Ekonomi ve siyasetin daha rafine, rasyonel, bürokrasisi oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu, hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği yapılar istiyor.
Bu dönüşümü sağlamak üzere devletleri kendi içinde ayıklanmalara zorluyor, devlete etki eden yapıları, mafya,cemaatler, lobileri ayıklatıyor ve bu yapıların oluşturduğu boşluklara, kara deliklere izin vermiyor.

*
Ama ABD gelişmiş ülke ekonomilerinin 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarına, işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa, güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında hiç bir çözüm getiremiyor.
Ekonomi sınırsız, sorumsuz bir biçimde basılan paranın piyasalara sürülmesiyle ayakta tutulmaya çalışılmış, bu büyük likiditasyona rağmen üretim ve ticaret tahminlerin ötesinde gerilemiştir.
Büyümeyi sağlamak için alınan malî önlemler büyümeye engel yaratmış, mali konsolidasyona başvurulmuş;
Bir kısır döngü oluşmuştur ki, büyüme hedefleri aşağı çekilmiş, hâla üretimin nasıl sağlanacağı, istihdamın nasıl arttırılacağı sorunu çözülemiyor.

*
O yüzden ABD’nin siyasi ve ekonomik tecrit sağlayıcı üstünlüğüne,
Rusya Devlet Başkanı V. Putin,"ABD imkanları ötesinde kredi ile yaşayan bir ülkedir. Borcunun bir kısmını dünya ekonomisinde dinlendiriyor ve doların monopol durumunu kullanarak dünya ekonomisinde asalak gibi yaşıyor" ifadesiyle bayrak açmıştır, sömürülenlere nefes oluyor…

*
Kısaca, dünyada işler pek öyle W.Buffett’in dediği üzere gitmiyor.
2008’den bu yana küresel büyüme en düşük seviyesindedir.
Bu durum küresel ekonomi üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor, küresel ticaret daralıyor.
AB ve Euro Bölgesi’nde para politikaları belirgin şekilde ayrışırken, küresel finans durumu daha da karmaşıklaşıyor.
Dünya ekonomisine büyük katkılarda bulunan gelişmekte olan ülkeler de aşağı yönlü baskıyla yüzyüzedir.

*
G20 Antalya Zirvesi Sonuç Bildirgesinde çeşitli ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri de vurgulanıyor.
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılması taahhüdünde bulunan bildiride, sınır ötesi yönetimi ve kontrolünün güçlendirilmesi ve bilgi paylaşımı gibi yollarla teröristlerin girişinin engellenmesinin arzulandığı ifade ediliyor.

*
Ama ABD’nin BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonları gözardı ederek çıkarları peşinde koşmasına, şiddete ve güvensizliklere yol vermesine, kanlı savaşlara neden olmasına değinilmiyor.
G20 Zirvesinde bununla ilgili tek cümle Rusya Devlet Başkanı V. Putin’den geliyor, "IŞİD, 40 ülkeden finansal destek alıyor. Bu ülkeler arasında G20 üyeleri de var" diyor.

*
Öyle ki ABD mülteciler olgusunu dahi spesifik bir silah olarak kullanılabiliyor.
Önce akın eden yoğun bir mülteci dalgasıyla karşı karşıya kalan Avrupa’ya yakınlık duyuyormuş gibi yapılıyor.
Sonra 15 Eylül 2015’te Kongre tarafından ABD başkanlarına verilen yetkiye dayanarak,
Başkan B. Obama’nın Kamu Yönetimi icraatı faaliyetlerinde Davranış Bilimi Tekniklerinin kullanılabilmesi ile ilgili Başkanlık Emrini imzaladığından beri bilinen, insanların içinde bulunduğu ruh hali ve bazı duygularının manipüle edildiği yöntemler devreye alınıyor.
Gündelik yaşamları bağlamında barınma statüsünü sağlanan ve ABD hükümetinin resmi koruma garantisi verdiği mülteciler arasında en çok "umut veren" insanlar bazı psikolojik manipülasyon teknikleri ile ABD sınırlarından çok uzakta bulunan ülkelerde dahi yıkıcı terör eylemlerini yürütmeye teşvik ediliyor.

*
Özgür uluslar ise Friedrich Nietzsche’nin, "Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye?" ifadesi doğrultusunda eşitlik mücadelesi veriyor.
Ama toplam sıfır ile sonuçlanan bir stratejik oyun yürüyor.
Kayıp-kayıp temelinde dünya güç dengeleri belki kurulacaktır ama insanlık kaybediyor, kaybediyor, kaybediyor…

*
Bu yüzden birincisi; Çatışmalardan uzak, karşılıklı saygı ve kazanca dayanan işbirliği ile küresel güvenin canlandırılması, dünya ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli gelişme çizgisine oturması,
İkincisi; "Hayatta kalan uyum sağlamıştır ve en iyisidir" anlayışında Darwinizm kaynaklı, tüm ahlâkî ve beşerî değerleri;
Mülkiyet anlayışı üzerine oturtan, serbestinin mutluluk getireceğine inanan, piyasaperest, düşük maliyet ve yüksek kazanç odaklı liberalizme indirgeyen,
W.Buffett ve benzerlerinin muhteşem popolarıyla nakitleri üzerinde oturmaması gerekiyor.

18.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İz Bırakanlardan: Babam Hakkı Atun (2)… Prof. Dr. Ata ATUN


Babam, tayini “İstanbul Pendik Veteriner Enstitüsüne” çıkınca bu sefer fırsat bu fırsat deyip “İstanbul Tıp Fakültesine” öğrenci olarak yazılmış ve tıp eğitimine başlamış. Hocası bile şaşkınlıktan dilini yutmuş, kemikleri, doğru ve eksiksiz tanımlamasından dolayı…

Bir sonraki aşamada, kariyerindeki başarısından ve araştırmacı olmasından dolayı Ankara’ya tayini çıkmış, Ziraat Bakanlığı şube müdürü olarak. Tanıdığı yok, hiç kimsesi yok, politikaya hiç bulaşmamış, hiçbir siyasiyi tanımıyor ama basamakları da çalışkanlığı ile ardı ardına tırmanıyor rahmetlik babam.

Bu ara kardeşlerini, kardeş çocuklarını (yeğenlerimi) ve köylülerini üniversite tahsili yapmaları için bir bir Türkiye’ye çağırıyor, evinin kapısını ardına kadar açıyor ve elden geleni yapıyor. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) babamın farkına varıyor ve o günden sonra da babamın yurt dışı seyahatleri başlıyor. En çok da İtalya’ya gidiyor. Benim için bu seyahatlerin en güzel yanı, babamın getirdiği kucak dolusu oyuncaklar… O dönem hiçbir arkadaşımda olmayan hediyeler almanın çocuk dünyasında havası da başka oluyor…

Babamı İngiliz Sömürge Yönetimi de rahat bırakmıyor ve 1950’lili yıllarda Kıbrıs’la mesleki ilişkisi bayağı artıyor. Kıbrıs’taki bir salgın hastalık nedeni ile adaya çağrılan babam önce Lefkoşa’daki Laboratuvarın başına getiriliyor, sonra da adanın tüm ilçelerinde görev yapmaya başlıyor. Bu işi gerçekte yıllar sonra bana yaradı. Neredeyse Kıbrıs’taki tüm Türk liselerinde okuduğum için, 1980-2012 yılları arasında devletimizde görev yapan müsteşarlar, müdürler ve üst düzey bürokratların büyük bir çoğunluğu benim lisedeki sınıf arkadaşlarım oluyor.

Kıbrıs’ta Cumhuriyetin ilan edildiği 1960 yılının yazında babam Larnaka’da görev yapıyordu. İngiliz Sömürge Yönetiminin lojman olarak verdiği evimizin hemen yanı başında Larnaka Polis karakolu yer almaktaydı. Karakolu ziyarete gelen İngiliz, Rum ve Türk siyasiler çıkışta bize de uğrarlardı. Bu nedenle Makarios, Glafkos Klerides ve Vassos Lissaridis gibi Rum siyasilerle de tanışma fırsatım oldu çocuk yaşlarda. Vali Sir Hugh Foot evimize gelmiş miydi hiç hatırlamıyorum ama gelen giden İngiliz yetkili sayısı bayağı fazlaydı. Babamı el üstünde tutuyorlardı hep. Saygıları çok yüksekti.

Irak’taki General Kasım hükümeti Türkiye’den ve Dünya Sağlık Teşkilatı’ndan salgın hastalık uzmanı isteyince babama Irak yolu gözüktü ve ertesi yıl babamın tayini Irak’a, Bağdat Üniversitesine çıktı. Laboratuvarın ve Patoloji bölümünün başkanı oldu. Irak’ı kasıp kavuran bir hastalığın tam teşhisini koyması ve Fransa’daki Pastör Enstitüsü ile iş birliği içinde aşısını üretmesi kendisine tüm kapıları açtı Irak’ta. Yazın ziyarete gittiğimde Irak’ın önde gelen siyasilerini ve sivil kişilerini evimizde görmek benim için hiç sürpriz olmadı. Iraklı siyasilere ilaveten Bağdat’ta yaşayan Türkmenlerin ve Türk kolonisinin ileri gelenleri de hep babamı arayıp sorarlar, evimize uğrarlardı.

Türkiye ile Irak arasındaki su krizi ve Saddam’ın yumuşak bir darbe ile iş başına gelmesi Irak’taki Türk kolonisi ile tüm batılı kuruluşların yetkililerinin Irak’ı terk etmesinin başlangıcını oluşturur ve Babam Irak’tan ayrılmak zorunda kalır.

Aklında o yıllarda yeni açılmış olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi vardır. Ankara’ya gider ve Hacettepe Tıp Fakültesine başvurusunu yapar. Dünya Sağlık Teşkilatı ise tayinini Hindistan’a çıkarmıştır. Karar vermekte acele etmez. Hacettepe Üniversitesi’nin vereceği kararı beklemeyi tercih eder Hindistan’a hemen gitmek yerine.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı o yıllarda Hacettepe Tıp Fakültesini ve Hastanesini kurmuş, öğretim üyesi ve görevlilerini seçerken de bayağı titizlenmekte, Tıp Fakültesini ve Hastaneyi yüksek standartta başlatıp devam ettirebilmek için. Ortalama olarak başvuruda bulunan her 30 kişiden sadece bir tanesini uygun görmekte kurduğu üniversite ve hastaneye… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

18 Kasım 2015

%d blogcu bunu beğendi: