ABD’ DEN NE BEKLENİR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ABD’ DEN NE BEKLENİR

Bir bakışa göre modern Ortadoğu tarihini bölgedeki yabancıların etkisi belirliyor.
II. Dünya Savaşı sonunda Batılı emperyalist güçlerin yerini ABD almıştır.
Bu bakımdan 1945’ten bugüne ABD’nin Ortadoğu politikası, bölgedeki gelişmelerin anlaşılmasında önem arzediyor.

*
ABD, Ortadoğu’da hegemonik gücünü sürekli arttırmak isteyen bir politika izliyor.
Esas olarak petrolün yoğun olduğu Irak ile Körfez Bölgesini kontrolü altında tutmaya çalışırken, bölge ülkelerini kendine yardımcı birer unsur olarak değerlendiriyor.
İsrail yeni bir bölgesel sistemin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde ve ABD’nin stratejik ve daimî müttefikidir.
İsrail dışındaki bölge ülkelerine ve Türkiye’ye bazı ikincil, hatta üçüncül roller veriliyor.

*
1957’de Ortadoğu’ya Sovyet etkisinin girmesine yol açan Süveyş Bunalımı ve Eisenhower Doktrini, ABD’nin Ortadoğu’da etkin politika izlemesinin başlangıcı sayılıyor.
Doktrin; ekonomik kalkınma çabası içine giren Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım, isteyen ülkelere de askerî yardım yapılmasını,
Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını öngörüyordu.
Ama ABD’nin Fransa ile İngiltere’yi bir kenara bırakmasına ve Sovyet Rusya’nın bölgeye iyice yerleşmek isteğine yol açtı.

*
Sonra 2002 Amerikan Ulusal Güvenlik Doktrini’nde belirtilen;
Düşman devletlere ve kitle imha silâhlarına sahip olmak isteyen teröristlere karşı askerî müdahalede bulunulacağı,
Stratejik olarak ABD’nin askerî gücüyle başka herhangi bir gücün rekabet edemeyeceği,
Çok taraflı uluslararası işbirliğine taraf olunmakla birlikte, ABD’nin kendi güvenliğini ve ulusal çıkarlarını korumak için tek taraflı hareket etmekte tereddüt etmeyeceği,
Başta Müslüman ülkeleri olmak üzere, demokrasi ve insan haklarını bütün dünyaya yayma gibi amaçlar, Müslüman dünya ile Hristiyan dünyasını karşı karşıya getirdi.

*
Bugün Ortadoğu;
İran’daki Şii yönetimi ve Fars emperyalizminin mirası,
Mevcut siyasi yapıları devirmeye uğraşan ideolojik ve dini radikal hareketler,
I. Dünya Savaşı sonrası oluşan devletlerin içindeki gelişigüzel bir araya gelmiş etnik ve dini grupların çatışmaları,
Hasar verici siyasi, sosyal ve ekonomik iç politikalardan kaynaklanan iç baskılar gibi çatışmacı eğilimlerle yüklüdür.

*
Libya, Yemen, Suriye ve Irak kendi yönetimlerini dayatma peşindeki devlet dışı hareketlere hedef olmuş, devlet egemenlikleri anlamında fonksiyonlarını yitirmişlerdir.
Irak ve Suriye’de ideolojik olarak radikal bir dinci ordu, uluslararası sistemin çoklu devletlerini halifelikle, Şeriat yasasıyla yönetilen tek bir İslami imparatorlukla değiştirmeyi hedefliyor.

*
IŞİD’in varlığı bölgedeki Sünni devletlerin Şii İran karşısında kendilerini tehdit altında hissetmesine neden oluyor.
İran ise hem meşru bir ulus devlet olarak uluslararası sistemin güvencelerinden yararlanıyor,
Hem de cihatçılık üzerinden bölgesel hegemonya arayan Hizbullah, HAMAS, Husiler gibi devlet dışı aktörlere destek veriyor.

*
Bu sırada Rusya, Esad rejiminin çöküşünün Libya’daki kaosu yeniden üreteceği,
IŞİD’i Şam’da iktidara taşıyacağı,
Radikal dinci terörün Rusya’nın güney sınırındaki Kafkasya ve diğer yerlerdeki Müslüman bölgelerine erişeceği öngörüsüyle Suriye’de askerî operasyonlara girişmiştir.
Şimdi Ortadoğu’da ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve İran dolduruyor.

*
Rusya, esasen "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede yaşanan trajedide işlenen suçların hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
ABD’nin yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapı darmadağın olmuştur.
ABD’nin yeni bir stratejiye ve önceliklere ihtiyacı bulunuyor.
Ama nasıl?

*
Yapılan nükleer anlaşma, İran’a ilkesel hedeflerinde kazanımlar sağlarken,
ABD’nin faydası ise Tahran’ın emperyalist heveslerinin dış dünyayla ekonomik ve kültürel etkileşimiyle dağılacağı varsayımına dayanıyor.
Bu bakımdan öncelikle, ABD’nin İran politikasının neden şüpheyi değil besleme riski taşıdığı sorgulanmalıdır.

*
Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez devletlerinden oluşan Sünni blokun,
Irak’taki Şii kesimler, Lübnan’ın İsrail’le karşı karşıya olan Hizbullah’ın kontrolü altındaki Şii güneyi, Yemen’in Şii Husi kesimi ile neden çevrelendiğinin anlaşılması için ABD politikaları yeniden elden geçirilmelidir.
Mesela, neden Ayetullah Hamaney, İsrail’in 25 yıl içinde tükeneceğini söylüyor?

*
Ortadoğu’nun silahsızlanma rejiminin çökmesi yüksek bir olasılıktır.
Sıra nükleer silahlara gelirse felakete yol açacak sonuçlar kaçınılmaz olur.
ABD’nin böylesine bir sonucu önlemek için kararlı olması ve bölgedeki tüm nükleer heveslisi ülkelere silahsızlanma ilkelerini uygulaması gerekiyor.

*
IŞİD çok uzun süre devam eder ve coğrafi olarak belirlenmiş bir bölgenin kontrolünü elinde tutmayı sürdürürse bütün Ortadoğu’da gerilimin şiddetleneceği açıktır.
Bu yüzden ABD askeri çabalarını arttırmalı, IŞİD’in yok edilmesi öncelik olmalıdır.

*
ABD Rus askerinin rolüne razı olmuştur ama terörizmin tasfiyesi ardından radikal olmayan grupların siyasi kontrol altına alınmasından sonra Suriye devletinin geleceği, Alevi ve Sünni parçalar arasında federal bir yapılanma olarak inşa edilmelidir.
Arabistan Yarımadası’nın egemen devletleri, Mısır ve Ürdün bu evrimde ilkesel bir rol oynarken,
Türkiye de sürece yaratıcı biçimde katkıda bulunmalıdır…

*
Bunları teminen ABD’nin Sünni devletlere İran nükleer anlaşması tartışmaları sırasında verdiği askeri güvenceleri karşılaması,
İran’ın bir ulus devlet haline dönüşmesini zorlaması gerekiyor.

*
Doğrusu, ABD ne bunları, ne de Rusya’yı Ortadoğu’dan geri çevirebilecek bir çözümü sağlama kudretini göstermiyor.
Öncelikle yapılacak tek şeyin, BM statüsünün değişimine yanaşması, bu noktada kendisi için en optimum unsurları sağlamasıdır.
Çünkü, artık " Bir elin nesi var, iki elin sesi var" çağına girilmiş bulunuluyor.

*
Türkiye’ye gelince, bu noktada Niyazi Berkes’in,
"Yeni Dünya’nın keşfinin bizim diyarlardaki tepkilerinin kurbanı Türkler oldu.
Tarihte Türkün düşüşü Amerika’nın dünya tarihine girişi ile başlar.
Halbuki hem Arap’ın hem de Rum’un tarihte yeniden uyanışı Amerika’nın dünya tarihinde etkiler yapmağa başladığı zamanlara rastlar.
Yeni Kıtanın bulunuşunun Akdeniz havzasındaki etkileri; biri denizde öteki çölde olmak üzere bu iki ulusa dirilme getirdi.
Çoktan yitirdikleri benliklerine biri ticaret yoluyle, öteki din-politika yoluyle kavuşmaya başladı. Osmanlı devletine karşı ilk ciddî karşı-geliş bunlardan gelmiştir" uyarısına dikkat etmelidir.

*
Türkiye’nin, Atatürk’ten itibaren uygulamaya koyduğu yakın çevresine yönelik dış politika uygulamalarını ihmal etmeden, güncel gelişmeler ile tarihsel birikimi bir arada değerlendiren geleneksel politikasını izlemeye devam etmesinin gerekliliği her geçen gün büyüyor.

22.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Reklamlar

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: