Günlük arşivler: 10 Kasım 2015

Hem suçlu, hem de haklı olmak … Prof. Dr. Ata ATUN


Dünya üzerinde ilginç gelişmeler yaşanıyor.

Bozulmaz sandığımız kalıplar, değişmez addettiğimiz fikirler veya da uygulamalar zamanı geldiğinde radikal bir biçimde değişime uğrayabiliyor.

Konu bu sefer bizi yakından ilgilendiriyor ama yurt dışında gelişeceğe ve hukukta yepyeni bir kapı açılmasına neden olabileceğe benzeyen bir olay.

Olayın başrol aktörü Abdullah Öcalan.

Türkiye tarafından, Türkiye sınırları içinde terör olayları yaratmak ve birçok insanın ölümünden sorumlu olmak suçu ile “teröristbaşı” olarak ilan edilen, İnterpol teşkilatına kırmızı bültenle arama başvurusu yapılan, sonra da yurt dışı bir operasyonla yakalanıp Türkiye’ye getirilerek yargılanan ve yaşam boyu hapis cezası verilen kişi.

Diğer taraftan, aynı kişi Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de belli bölgelerde yüzyıllardır yaşamlarını sürdüren etnik bir grupça özgürlük mücadelesi lideri olarak lanse edilmekte.

Batılı olarak adlandırılan devletlerin ve de Rusya Federasyonunun resmen veya da üstü örtülü olarak içinde yer alan devletlerin, nadiren alenen destek verirken gözüktüğü, çoğu zaman da perdelerin arkasında kucak dolusu desteğini esirgemediği bir kişi Abdullah Öcalan.

Öcalan, bundan 7 sene 1 ay evvel, dönemin Yunanistan Hükümeti’ne, -Kenya’da 15 Şubat 1999 tarihinde yakalanmasından ve Türkiye’ye iadesinden sorumlu tutarak- Atina İdari Mahkemesi’nde tazminat davası açmıştı. Her ne kadar talep ettiği tazminat miktarı 20 bin 100 Euro olsa da, önemli olan bu davanın kazanılması durumunda dünya hukuk sisteminde yepyeni bir kapının açılacağı açıktır.

Üç üyeli Atina İdari Mahkemesi aslında çetin ceviz bir oluşum. Hiçbir siyasinin politik baskısına aldırmıyor, hükümet tarafından uygulanabilecek herhangi bir baskıyı da anında savuşturuyor. 1974 Mutlu Barış Harekatı nedeni ile açılan tazminat davasında Türkiye’yi haklı, Yunan hükümetini de suçlu bulan mahkeme de bu Atina İdari Mahkemesi.

Öcalan, dava dilekçesinde açıkça Yunanistan’ı kendisini kandırmakla suçlamakta.

1999 yılında Yunanistan hükümetinin kendisini “siyasi iltica hakkı vereceği” iddiaları ile uyuttuğunu, önüne pembe bir gelecek tablosu koyduğunu ve kendisinin de bu nedenle hiçbir kuşku duymadan Kenya’da Yunanistan Büyük Elçiliğinde başlayıp, havaalanındaki uçakta biten tuzağa düştüğünü ve sürecin sonunda da ölüm cezasına çarptırıldığını iddia etmekte Yunanistan Hükümetine karşı açtığı davanın gerekçe bölümünde.

Bence Öcalan’ın dava dilekçesini, uluslararası hukuka ilgi duyan tüm hukukçuların ve siyaset bilimcilerinin okuması, bilgilerini ve vizyonlarını geliştirmeleri açısından çok faydalı olacak.

Öcalan’ın dilekçesinde öne sürdüğü Yunanistan Hükümeti’nin ihmal ve kasıtlı harekette bulunduğu iddiası, 1998 yılında Suriye’den sınırdışı edilmesi ile başlamakta ve 15 Şubat 1999 tarihinde Kenya havaalanında yakalanmasına kadar geçen süreç içinde yaşanan olayları en ince detayına kadar anlatarak son bulmakta.

Bu iddianame aslında, bugüne değin hiç ortaya çıkmamış politik tarihin bir parçasını oluşturmakta. Özellikle iddianamenin içindeki “150 ülkenin dışişleri bakanlarının Kenya’daki BM binasında gerçekleştirecekleri olağan BM toplantısını benden kurtulmak için fırsat olarak gören Yunanistan Nairobi Büyük Elçiliği’nin, Atina’dan benim BM binasına teslim edilmemi önermesine rağmen, Atina’nın bu öneriyi reddetmesi ve Büyük Elçilik konutundan dışarı atılmam talimatını vermesi, benim tutuklanma sürecimin başlangıcını oluşturdu” cümlesi, Yunanistan’ın oynadığı rolü açıkça ortaya koymakta.

İşin ucunun önce AB ve ABD’ye, en sonunda da Türkiye’ye kadar uzanacağı kesin…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

11 Kasım 2015

Konu ezan sesi mi? …. Yurdagül ATUN


Güzelyurt Kaza Mahkemesi’nde, Kıdemli yargıç Pınar Beyoğlu huzurunda, 2 Kasım 2015, Pazartesi günü alınan ve 4 Kasım Çarşamba günü taraflara tebliğ edilen “Lefke’de Orta Cami, Pir Paşa Cami ve Aşağı Cami’de sabah ezanında okunan Arapça duaların, mahkemenin verdiği ara emrin görüşülmesinin tamamlanmasına kadar hoparlörden yayınlanmaması” kararı tüm dünya basınına malzeme oldu.

Kimileri bunu KKTC’de ezanlar sustu şeklinde verdi, kimisi de dava açan avukat kadının sadece hoparlörden okunmasına itiraz ettiği şeklinde yansıttı.

Aslında her ikisi de tam doğru değil. KKTC’de ezanlar okunuyor çok şükür. Susmaz, susturmaya da kimsenin gücü yetmez.

Bazılarının avukat kadını savunmak adına “sadece hoparlörden okunmaması istenmiş, hastası var, çocuğu var canım…” ifadeleri ise daha büyük bir yanılgı zira ezanın susturulmasındaki amaç başka.

Amaç, geçenlerde ezan okunurken bir arabanın kornaya basarak ezan sesini bastırmak istemesinde gizli. Yani görüldüğü gibi sesten rahatsız olma durumu yok. Zaten kornanın verdiği rahatsızlıkla ezan sesini bir tutan bir zihniyete diyecek bir şey de yok.

Dün değerli arkadaşımız Levent Özadam yazmış ama ben de yurtdışındaki okurlarımız için yineleyeyim;

Adı geçen avukat kadın (ismini yazıp meşhur etmek istemiyorum) sosyal medyadan Türkiyelilere ağza gelmeyecek hakaretler eden, nefret kusan birisi.

Söylediklerini bugüne kadar kimse kaale almadı çünkü yasaları bilen bir kişinin, suç unsuru taşıyan, bu denli ağır kelimeler kullanamayacağını düşündü!

Kendi haline bıraktı insanlar… Yazdıklarını akıl terazisinde tartmak zordu zira;

“Ezanınıza da caminize de köpekler sıçsın köpek karasakallar. Eninde sonunda ülkemden defolup gideceksiniz. Hiç boşuna heveslenmeyin! İşgalci köpekler! S…tirip kendi çöplüğünüze Türkiye’ye defolup gideceksiniz. Kıbrıs Kıbrıslılarındır! İt soyu. Tüm dünyaya nam saldınız ahlaksızlıkta, barbarlıkta, itlikte! Dünya sizden nefret ediyor!

Keşke siz karasakal gaco köpekler Rumların tırnağı olabilseniz onlar ki dünyada medeni insanlar olarak itibar görmekteler. Sizler ise köpek kadar itibarınız yok! Dünya sizden iğreniyor!

Avrupa Birliği kapısında dilenci gibi yıllardır yalvarıyorsunuz da sizleri almıyorlar!

Senin ve senin gibi itlerin ağzından s.k düşmez!

İşte siz karasakal gaco köpekler busunuz!

İşte burası yine Türkiye! Adam gözünü kırpmadan babasını öldürdü!
Ey Kıbrıs’lılar! Karasakal bize benzemez! Bunlar Kıbrıs’lılara benzemez! Uyanın!. bu adanın da 1 gün gelip 1 Türkiye olmasını mı istiyorsunuz?! Uyanın !
Eğer karasakalı yurdumuzdan kovmaz isek, gün gelecek bu adada katillikler, hırsızlıklar, tecavüz, her türlü sapıklık, kapkaç ve yobazlık Kıbrıslıların, dürüst insanların, insan gibi insanların neslini tüketecek ! susma sustukça sıra sana, çocuğuna, çoluğuna torununa gelecek!
Hep birlikte haykıralım! Türkiye Kıbrıs’tan dışarı!.. Kıbrıs Kıbrıs’lılarındır!"

****

Uzakdoğu’ya gittiğimde-acayip gelse de- Buda’nın karşısında secde edenlere, inek figürlerine dua edenlere ağzımı açıp bir şey demeyi kendimde hak görmedim çünkü dinin, insanlığın en yumuşak karnı olduğunu bilirim. “Ne saçma, kendi elinizle yaptığınız altın heykel karşısında dua etmeniz” veya “inek bu Allahaşkına, ineğe tapılır mı yahu” deme, insanların inançlarını küçümseme ehliyetim yok benim. Tabi, o avukatın veya onun gibi düşünenlerin de, benim huşuyla dinlediğim ezana “Arabın yalellisi” deme hakkı yok. Kimse ona bu yetkiyi vermedi. Hukuk da vermemeli.

Hele hele dünya üzerindeki savaşlarının yüzde 90’ının sebebinin din olduğunu görüyorsak, böylesi bıçaksırtı konuda dilimizi ısırarak konuşmamız gerek.

Bir laf var, “Edepli edebinden susar. Edepsiz ben susturdum sanır” diye… Kadın, nefret söyleminin örneklerini sıralamış ya, bunlara cevabımız “delalet ve hıyanet”ten çok fazla olur, güzel de cevaplar verebiliriz lakin, bir avukatın bunların suç unsuru taşıdığını bilmesi gerektiğini varsayarsak, “geçmiş olsun” demek en doğrusu!

HİLEBAZSIN KILIÇDAROĞLU // Ahmet Kılıçaslan Aytar


HİLEBAZSIN KILIÇDAROĞLU

15 Haziran Milletvekili Genel Seçimi’nde başarısız olan CHP Genel Başkan K.Kılıçdaroğlu yüzde 60’lık bir blok oluştuğu, AKP ile koalisyon kurulacağı, Meclis Başkanı seçimi, MHP suçlamaları gibi bahanelerle gündemi karıştırdı.
Tabanda oluşan "Genel Başkan" değişikliği öngören olağanüstü Kurultay taleplerini başından savdı…

*
Bu kez 1 Kasım Milletvekili Genel Seçimi sonuçları CHP’de yeniden kurultay tartışması başlattı.
Muhalefet "Olağanüstü Kurultay" toplamak için imza topluyor, Genel Merkez’in yeni seçilecek delegeleri etkilemesini engellemeye çalışıyor.
Genel Merkez ise "Gündemimizde olağanüstü kurultay yok, olağan kurultay takvimi işliyor"noktasındadır, vakit kaybetmeden elini güçlendirmenin çabasını veriyor.

*
Nitekim 15 Haziran seçimleri sonrası CHP; Siyasi Partiler Yasası, tüzük ve yönetmeliklerin hilafına "Delege Seçimi Duyurusu" hükümlerine uymaksızın,
Yalnızca İl ve İlçe örgüt idarecilerinin yakınında olan üyelerle sessiz sedasız 12 il kongresi ve en az üçte bir ilçede kongreleri tamamlamış, yeni kurultay delegelerini belirlemiştir…
Belli ki, seçilen delegelerin tümü Kılıçdaroğlu tandanslıdır.

*
Bu Pazar da yine hukukun "Delege Seçimi Duyurusu" hükümlerine uymaksızın, çoğu üyenin bilgisi dışında bir çok ilçede kongreler yapıldı, Kılıçdaroğlu tandanslı "yeni delegeler" seçildi.
CHP Genel Merkezi yılbaşından önce bütün il ve ilçelerde kongreleri tamamlayarak kurultaya yeni delegelerle gitmeyi kafasına koymuş gibidir.

*
Ne ki CHP Tüzük Madde 48 A; "İlçe ve il kongrelerinin delege sayıları, partinin son genel milletvekili seçiminde aldığı oyla orantılı olarak Merkez Yönetim Kurulu kararı ile belirlenir" diyor.
Buna göre 1 Kasım Milletvekili genel seçimleri resmi sonuçları beklemeksizin CHP’nin delege seçimlerini yapması hukuksuzluk ve bir hak hırsızlığı anlamına geliyor…

*
K.Kılıçdaroğlu ise "Hiçbir kongreye müdahale edilmeyecek.Tek bir delege seçimi ile ilgili en küçük bir şikâyet gelsin, hemen gereğini yapacağım" diyor.

*
Aslında pek çok kişi ‘siyasi partiler var, seçimler yapılıyor’ diye Türkiye’de demokrasi olduğunu sanıyor, oysa tam tersi doğrudur; seçimler demokrasinin gerçekleşmesinin değil, engellenmesinin araçları olarak görev yapıyor.
Bu sayede siyasi partilerde oligarşik yapılar ayaktadır, sömürü, yağma ve talanın sürüp gitmesi olanaklı hale geliyor.

*
Şimdi önemli olan CHP’nin bu Kurultay sürecini ayrışmalara neden olmadan tamamlamasıdır.
Ayrışmalara neden olmamak için ya da bir siyasi partinin geleceğe dönük hayatta kalma taktiği olarak iki temel unsura özen gösterilmesi gerekiyor.
Birincisi; Karar alma mekanizmalarının parti tabanı ile birlikte hareket etmesi,
İkincisi; Siyasetçilerin şeffaf, adaletli ve dürüst siyaset, diyalogcu eylemi benimsemiş kişiler olmasıdır.

*
Ama ne gezer? CHP’de, bu konuda Genel Başkan K.Kılıçdaroğlu ve kadrosu büyük bir sorun olarak öne çıkıyor.
Kılıçdaroğlu Atatürk’ten emanet aldığı CHP’de,
Programında,"Türkiye Cumhuriyeti din, dil, ırk ve etnik köken temelleri üzerinde değil, siyasal bilinç ve ideal beraberliği zemininde kurulmuştur"ifadesine rağmen,
Bugün, kimse CHP’nin, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bir bölümünün düşüncesini ve karakterini oluşturan "CHP’lilik Duruşu"na ki;
-meşrutiyetler döneminde Mithat Paşa, Namık Kemal, Talât Paşa’lardan, emperyalizme karşı ezilen bir ulusun devriminde Atatürk’ün devrimlerinden yükselmektedir-
Atatürkçü milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilâp ve ilkeleri doğrultusunda belirlenen Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığı ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğüne bağlı olduğunu söyleyemiyor…

*
Ya? CHP liberal sosyal demokrasi eksenine oturmuştur, deniyor.
Halbuki, Kemalistler Sosyal Demokratları sever ama CHP’nin o günlerde de, bugün de halâ emperyalizmin sol ayağını temsil eden ve Atatürk devrimlerini reddeden Sosyal Demokrat saldırısı altında olmasını içine sindirmez.

*
Çünkü Türkiye’de, ABD’nin AKP’ye verdiği destekle "Egemenlik" iç içe iki aşamada el değiştirirken,
Birincisi;Türk Milleti çerçevesi, esaslı bir İslamcı kadro hareketiyle devletin elit kadrolarını oluşturan tüm yapılardan silinirken,
İkincisi; AKP’nin hareketini kısıtlayan ekonomik dengelerin yeniden düzenlemesi karşılığında İslam coğrafyasına yönelik politikalarda açık işbirliği ve kurumlaşmalar oluşturulur ve Türkiye ülkesi kimliksizleştirilirken;

*
Dersimli Kemal Kılıçdaroğlu CHP’yi Türk milletinin hiç bir soy, din, mezhep, konum ayrımcılığını içermediği için devrimci,milliyetçi, lâik, cumhuriyetçi, devletçi, halkçı olan,
Bu yüzden bağımsızlıkçı-antiemperyalist ve çağdaş karakterinden sonsuza kadar boşamıştır.
O yüzden CHP Türkiye’nin en temel konusu olan egemenliğe ilişkin basireti dahi gösteremiyor.
Lideri ve kadrolarıyla birlikte güven vermediği gibi sevgi ve saygıyı da hak etmiyor.

*
Ama Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP’nin oluşturduğu merkezin diğer kutbu haline getirmeyi başarmış görünüyor.
Cumhuriyet seçkinleri ve eğitimlilere ek olarak emekçi kitle hedeflenmiş, hedef kitleye ulaşmak üzere yeni bir jargon geliştirmiştir.
Egemenlik, Laik Cumhuriyet tartışmaları yerine bölüşüm tartışması, sınıfsal sorunlar, kişi hak ve özgürlükleri savunuculuğu yapılıyor.
Atatürkçü kadrolar tasfiye olmuş ve YCHP sosyal demokrat, sosyalist, kürtçü, cemaatçi, liberal, oradan-buradan kadrolarla "her kafadan her sese" dönüşüvermiştir…

*
15 Haziran 2015 Milletvekili Genel Seçimleri ardından,
Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, "Bu partiye demokrasiyi getiren kişiyim" iddiasının boş olduğu anlaşılmıştır.
Onun Kemalizm’i partiden dışlamak, CHP’yi "Ekmeleddin İhsanoğlu" na mecbur bırakmak ya da "Mehmet Bekaroğlu"nu Kadın Kotasına yapılan bir darbeyle Parti Meclisine almak gibi her adımında bir hile kurduğu, "CHP’lik duruşunu" yok etmeyi misyon edindiği görülmüştür.

*
Artık adam denmez, çıkmış,
"Hiçbir kongreye müdahale edilmeyecek. Tek bir delege seçimi ile ilgili en küçük bir şikâyet gelsin, hemen gereğini yapacağım" diye yavuzluk yapıyor.
Ama bir çok il ve ilçeden yasal olmayan kongrelere yapılan itirazlar masasında bekliyor…
İnsanlar hayal kırıklığına düşüyor,güveni kalmıyor,küsüyor ve CHP eriyor,eriyor,eriyor.

10.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: