Günlük arşivler: 3 Kasım 2015

AB’de azınlıklara her boy kısıtlama … Prof. Dr. ATA ATUN


Yunanistan’da azınlık olarak yaşamak, günümüzde insan haklarına uzaktan bakmakla aynı anlamda. Azınlıkların hakları, özellikle de “Türk” dememek için “Müslüman” olarak tanımlanan Batı Trakya’da yaşayan kardeşlerimizin hakları kağıt üstünde bile yok.

Avrupa Birliği’ymiş, medeniyetin beşiği Yunanistan’mış, bu laflar hak getire. Göz boyamaktan öteye hiçbir geçerlilikleri olamıyor.

Eğitim konusuna bir kenara, en basitinden ehliyet uygulaması bile Batı Trakya’da yaşamlarını sürdüren Türklerin ekonomik gelişmesini önlemek için Yunanlı milletvekilleri, siyasiler ve bürokratlar tarafından el birliği ile dâhiyane bir şekilde düzenlenmiş. Örneğin; Batı Trakyalı Türkler arasında otomobil veya kamyonet ehliyeti olana traktör ehliyeti verilmez. Aynı şekilde traktör ehliyeti olana da ağzıyla kuş tutsa otomobil ehliyeti verilmez. Maksat Batı Trakyalı Türklere,gelişmemeleri için ekonomik kısıtlamalar uygulamak.

Lozan Antlaşması üzerinden neredeyse bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen Eğitim hala Batı Trakya Türklerinin en önemli ve öncelikli sorunları arasında yer alıyor. Yunan hükümeti bu sorunu bile bile hala daha çözmemiş, çözmeye de hiç yanaşmıyor.

Solcu SRIZA ile sağcı ANEL’in kurduğu koalisyon hükümeti de son bir asırdır Batı Trakya’da yaşayan Türklerin kısıtlanmış haklarını ve kötü gidişatı değiştirmek yolunda herhangi gözle görülür somut bir adım atmış değil.

"İskeçe Merkez Türk İlkokulu”ndaki öğretmen ve kitap eksikliğini protesto etmek amacıyla geçen hafta içinde öğrenciler topluca okulu boykot ettiler, veliler de bu boykota destek verdiler. İskeçe’de yaşayan Türk kardeşlerimizi kesinlikle kutlamak gerekir. Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlıkların Yunan hükümetine karşı eylem yapması, boykot yapması ve buna cesaret etmek kolay bir iş değil. Yıllardır korkunç bir baskı altında ezilmek bir yana, ayırımcılığa tabi tutuldular. Asırlardır üzerlerinde baskı sistemi kurularak kişilikleri açıkça kırılmaya, öğütülmeye ve törpülenmeye çalışıldı. Bu nedenle de başlarına nelerin gelebileceğini bilemeden ve de olabilecek her şeye razı olarak eylem düzenledi İskeçe halkı. İşin ucunda tutuklanmak, hapse konmak, işten atılmak ve dayak yemek dahil her tür susturmaya ve baskıya yönelik uygulama olmasına rağmen.

Bundan bir evvelki boykot eylemi 2008-2009 eğitim yılında yapılmıştı ama o günden bugüne çözülmüş herhangi bir sorun, halledilmiş herhangi bir konu yok. Yıllardır aynı hamam aynı tas. Tellaklar değişti ama uygulama bir türlü değişmedi.

Eğitim yılı başlayalı iki ay olmasına karşın Türk okulundaki öğretmen eksikliği büyük boyutlarda. Türkçe kitap ise hiç yok. Halen öğrencilere kitapları sağlanmadığından çocuklar fotokopi usulü ile eğitim görmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği insan hakları konusunda atıp tutarken “Harman istiyor” ama iş uygulamaya ve üye devletleri kontrole gelince ipe un seriliyor. İşte böyle bir şey AB’li olmak. Avrupa Birliği içinde azınlıksanız yandınız. Hiçbir hakkınız yok. Hele de çingene (Türkiye’de Roman, Avrupa’da Gypsy, KKTC’de Gurbet denmekte) iseniz yandınız, hem de ne yanma. Yerel tabirle çifte kavrulmuş…. Rumların biz Kıbrıslı Türkleri müzakereler sonucunda sokmak istedikleri sınıf, indirgemek istedikleri konum işte bu “Azınlıklar” sınıfı; Bilmekte fayda var.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

4 Kasım 2015

KİMSEYE ETMEM ŞİKAYET AĞLARIM BEN HALİME // Ahmet Kılıçaslan Aytar


KİMSEYE ETMEM ŞİKAYET AĞLARIM BEN HALİME

1 Kasım seçimleri otokrasinin ve baskıcı İslamcı bir rejimin kapısını araladı.
AKP’nin aldığı oy oranı bütün dünyada "Yeni Türkiye"nin yeni maceralara atılabileceği endişesi yarattı.
İsviçre’de 24 Heures Gazetesi, "Erdoğan’ın partisi parlak bir intikam aldı" başlığı ile çıktı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim sonuçlarına saygı duyulması gerektiğini söyledi, "Tüm dünyada böyle bir olgunluğu görmedim" dedi!

*
Bendeniz Türk milletinin bazen efendi, bazen esir, bazen birbirlerinin amansız düşmanı olarak bozkırdan batıya hareketinin binlerce yıllık ihtilafları ve ittifaklarının sentezinde geldiği işbu Atatürk Cumhuriyet’i aşamasında,1 Kasım seçimlerinin;
Ergeç devlet hayatı, ekonomik hayat, fikir ve toplumsal hayatın Atatürkçülükten gayri referansı bulunmadığının neden anlaşılamamış olduğunun, nihayet sorgulanmasına yol açacağını ama sorgulamanın da çok fazla yakıcı olacağı inancındayım.

*
Mesela, Atatürk’ün "Biz büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski kurumu yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak gerekir. Ulusun ve devrimin içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için bütün ulusalcı ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir" ifadesine neden sırtımızı döndük?

*
Bilhassa 1960’larda Bülent Ecevit’in, Kemalist Devrimin bir üstyapı devrimi olmasının yüzeysel gelişme ve çağdaşlaşma sağladığını, devrime tanışık olmayan halkın demokratikleşme talebini 1946’da kazandığını savlamasına,
CHP’nin bu karşı devrim ve populist savdan yürüyerek Ortanın Solu politikasıyla Kemalist Devrimin inkârında Sosyal Demokrat fikre yönelmesine, neden razı olduk?

*

Neden Türkiye’nin tartışması anayasal açıdan lâik bir devlet oluş üzerinde keskinleştiği günlerde,
Bir kutupta Kemalist bir esas olan ve nihai amacı dini bireyselleştirmek ve kamusal hayatta görünürlüğünü sınırlamak anlamında lâiklik,
Diğer kutbunda merkez sağ partilerin sahip çıktığı devletin çeşitli dinlere karşı tarafsızlığı ve dinin kamusal alanda görünürlüğüne izin veren pasif lâiklik tartışmalarıyla koca bir yarım yüzyıl geçirdik?

*
12 Eylül 1980 darbesinin bıraktığı aralıktan sızan Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’in peşlerine takacakları Arap ülkelerinde Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle,
İslam’ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin toplumsal istikrarı sağlamadığı,
Ceberrut yönetimlerin varlıklarını sürdürmek için ülke dinamiklerini tükettiği tezleriyle,
ABD’nin Orta Doğu’daki çıkarlarına güvenlikli bir bölge oluşturmak ve İsrail’in itikadî hedeflerine taşeron kesilmeleriyle gelinen şu 15 kahır yılını nasıl içselleştirdik?

*
Neden, siyasi lider Erdoğan ve dini lider Gülen’in bu sürede ekonomik,siyasal ve toplumsal güç kazanmalarına,
CIA ve MOSSAD’ın desteğiyle Emniyet ve İstihbarat’ta örgütlenmeyle giderek yargıda, merkezi, yerel ve özerk idarelerde, sivil-askeri bürokraside, üniversite, medya, CHP ve MHP gibi siyasi partilerde yer elde etmelerine, tüm sistemi kontrol ederek Kemalist Türkiye’yi alt üst etmelerine,
Birbirine paralel yapıda AKP devletini ve cemaat derin devletini kurarken, Türkiye Kürdistan’ında Kürt derin devleti oluşturmalarına göz yumduk?

*
Neden, AKP’nin demokrasinin dayandığı "Milli İrade" ve "Hukukun Üstünlüğü" ilkesini yalnızca kendi dünyalarının paydaşlarına ve metazori karşısında ayrıkçı Kürtler için kurgulamalarına,
Yalnızca içi boşaltılmış Kemalizm ile ya da "Kemal Atatürk" rozetleri, bayrakları, döğmeleri, hediyelikleri üzerinden gayri samimi totemci bir anlayış ile karşı çıktık?

*
Neden, Sosyal Demokratların emperyalizmin sol ayağını temsil ettiğini bir türlü kavrayamadık?
Neden, Deniz Baykal bir kaset komplosuyla devrilirken "CHP’yi yeniden dizayn etmek isteyenlere fırsat vermek için istifa ediyorum" ifadesini duymamazlıktan geldik?

*
Neden, Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP merkezinde Kemalist ideolojiye ağırlık vermesi ve o ideoloji etrafında iyi örgütlenmiş, bilinçli bir çekirdek güç oluşturması gerekirken;
Cumhuriyet değerlerine ilgisiz kalmasına, Kemalizmi demokratikleştirmesine, Kemalist kadroları tasfiye etmesine, Yeni Türkiye resmine YCHP resmini yapıştırmasına isyan etmedik?
Neden, "Bir ıslıkta sen çal" şarkısını her duyduğumuzda gerçeklere sırt dönüp, Kılıçdaroğlu’nu kadın-erkek göbek atarak teşyi ederken bir halt yaptığımıza inandık?

*
ABD’nin Recep Tayyip Erdoğan vasıtasıyla Osmanlı’nın ardından oluşan ülkelerde İslam Birliğinin ekonomik güç olması hevesi ve uygulamalarını geliştirdiğini neden göremedik?
Neden, ABD’nin türlü ekonomik, siyasi,askeri ve etki sağlamaya yönelik güçlerle değişim süreçlerinde ekonomik ve sosyo-politik değişkenlerin birbirini etkilemesine yol verdiğini, esasen bu ülkeleri himmetine muhtaç etmeyi dilediğini anlayamadık?

*
Neden, ülkemizin de hizaya getirilmesi için akla, bilime ve vicdan, düşünce özgürlüğü esasına dayanan muhteşem İslam dini, Ilımlı İslam’a yöneltilince taassuba dayalı toplumlar oluştuğunu fark edemedik,neden dinimize sahip olamadık?
Neden, her geçen gün taassubun Batı’dan intikam almayı emrettiği, taassup önderlerinin Sünni Müslümanları "İslami Cihad"a devşirmekte olduğunu ve radikal örgütlerin masum insanları hedef alırken imanlarının tazelendiğini sandıklarını, bunların Suriye ve Irak’ta müslüman kafir saydıkları insanlara karşı din savaşı başlatıkları dehşetine isyan etmedik?

*
Kısacası neden, Büyük Önder Atatürk’ün "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" deyişinden nasiplenmedik?
Neden kendimizi, analığımızı,babalığımızı,insanlığımızı ve bu nasipsiz hali sorgulayamadık?

*
Şimdi Yeni Türkiye ve Türk halkı 1 Kasım’ın diyetini ödemeye yürüyor.
Devlet Başkanı B. Esad’ın Suriye İç Savaşı’nın siyasi çözümünde ABD ve Rusya arasında belirten olduğu bir düzlemde;
BM statüsünün değişmemesini isteyenlerin "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenlerin "Esad’lı" siyasi çözümü zorladığı bir süreçteyiz.

*
Yeni Türkiye, tek lideri Erdoğan’ın peşinde,
Rusya’nın işlenen hukuk ihlallerinden rejim kadar muhalif tarafların, teröristlerin, bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmesini sağlayacak bir mekanizma öngörüsüne,
Elde edilecek sonucun BM merkezinde uluslararası hukuka işlenerek yeni bir küresel statü oluşturulması talebine karşı harekete geçmeye hazırlanıyor.

*
Birincisi;Suriye’de bir terör örgütü olarak kabul edilen PYD’nin, milli güvenliği rencide edici eylemleri,
İkincisi; Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’ın "Türkiye’nin 3 milyar euro karşılığında sığınmacıları kendi topraklarında tutma, Avrupa’ya yeni göç akımlarını önleme, sığınmacılara sosyal yardımda bulunma ve çocuklarının eğitimi için fırsat yaratmaya hazır olduğu" ifadesi doğrultusunda "İnsani hizmet" bahaneleriyle,
Suriye sınırları dahilinde güvenlikli bölge ilan edilen alana,üstelik askeri bir giriş yapmaya gün sayılıyor.

*
Ama daha önce Türk halkının iyice demoralize etmek ve dikkatini dağıtmak üzere,
"Türkiye’nin Kıbrıs’ta İşgalci" olduğunda dünyayı ikna eden Kıbrıslı Rumların uluslararası tanınmışlığı kullanarak avantaj elde etmek için müzakere sürecinde kabul edilemez şartlardan biri olan kendi egemenliğini kabul ettirmek üzere,
Uluslararası çevrelerin siyasi mülkiyet konusunda Türkiye’nin garantörlüğünün aşındırılmasına göz yumulacaktır.
Bu suretle Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesinin yolu açılacaktır.

*
Böylece Rusya’nın Suriye krizinin çözümünde sağlayacağı olası başarısı herhangi bir talepte bulunamayacağı şekilde gölgelenmesi,
Doğu Akdenizde İsrail-Mısır- Güney Kıbrıs’ın hidrokarbon kaynaklarının Avrupa’ya iletimi öngörülüyor.

*
Erdoğan ise bu hizmetleri başararak,Başkanlık ve Anayasa referandumunu kazanma garantisini hedefliyor.
Ama bu gelişmelere Rusya ve koalisyonunun nasıl bir yanıt vereceğini kimse bilmiyor…

*
Böyleyse yeni CHP’nin kıyamete kadar tuş olduğu noktadan ayağa kalkamayacağını,
Yeni sureçte Türk milleti için çözümün, yine bugünün sahipsiz Kemalistlerinden geleceğini görmek gerekiyor…
Kısa bir süre daha…

4.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Rumlar bu tanklarla Kordonboyu’nu mu gezecekti? … Yurdagül ATUN


Rumların milli davada yekvücut oluşlarını kıskanmamak elde değil zira ayrı siyasi görüşlere sahip olsalar da, Kıbrıs konusunda ağızları bir.

Siyasi partilerin hepsi “güncelliğini yitirmiş garantiler kurumunun” sona ermesi konusunda hemfikir!

Fileleftheros gazetesine göre Rum Meclis Başkanı Yannakis Omiru, “modası geçmiş 1960 garantilerinin kaldırılmasının, Kıbrıs sorununda çözüm olması için olmazsa olmaz şartlardan biri olduğunu” demiş. DİSİ Başkanı Averof Neofitu ise “birleşik bir Avrupa ülkesinin, yabancı garantörler ve yabancı orduları kaldırmayacağını” savunurken, AKEL Genel Sekreteri Andros Kiprianu da, AB üyesi bir ülkenin topraklarında garantilere ve yabancı askerlere ihtiyacı olmadığını belirtmiş.

EVRO.KO partisi ise Makarios’un 19 Temmuz 1974 tarihinde BM. Güvenlik Konseyi’ne feryat figan giderek, “darbe yapıldı, tehlikedeyiz, bizi kurtarın” dediğini unutmuş olsa gerek, “Türkiye’nin hiçbir zaman Kıbrıs’ta barışın ve güvenliğin garantörü değil, intizamsızlık, kan ve ölümün garantörü olduğunu” iddia etmiş.

Ve hatta EVRO.KO, Türkiye’nin 1974 Barış Harekatıyla bu hakkını kaybettiğini de ileri sürmüş!

Rumların tarihi istedikleri gibi eğip büktüklerini, kendi yaptıkları katliamları Türkler yaptı diye gösterdiklerini biliyoruz ancak Yunanistan darbesini yok sayıp, Barış Harekatı’nı işgal olarak göstermeleri akıllara zarar. Oysa 19 Temmuz’da (1974) ne demişti Makarios: “Ülkem Yunanistan’ın işgali altındadır, Kıbrıs’ta Rumların da Türklerin canları tehlikededir, yardım isteriz…” Nitekim, Türkiye’nin müdahalesi Rusya’nın işine gelmediği halde, öldürülecek 10 bin kişinin adının yazdığı listeyi görünce susmuştu. (Kaynak Rüstem Tatar.)

Şu bir gerçek ki; Akridas Planı’ndaki “Kıbrıs bir Yunan adasıdır. Yunanistan’a aittir, koparılmıştır, biz bağlayacağız. Bu Enosis gemisi yürürken bazen durur, sonra devam eder. Yol dikenli ama eninde sonunda başaracağız” ifadelerin geçerliliğinden zerre şüphe duymadığımız komşuların tek engelleri Türk ordusunun burada olması. Amerikan Dışişleri Bakanı Colin Powell’in, ülkesine dönmeden önce Rumlara, “burada işgal ve istila yoktur, tarihinize bakın” diyerek Makarios’un Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamayı hatırlatmasını da hatırlamak istememeleri o cihetten…

***

Haftasonu Karaoğlanoğlu Şehitliği’ne gittik. İlginçtir oradaki müzeyi hiç görmemişiz. Müzenin açık alandaki kısmında 30’u aşkın savaş aracı sergileniyor. Tanklar, zırhlı kamyonlar, adını bilmediğim ancak o dönemde nasıl böyle bir teknoloji olabileceğine şaşakaldığım araçlar…

Rumların savaş araçlarının çok az bir kısmı bu. Nisan 1973’te yapılan sayımda 631,778 olarak açıklanan nüfusa göre hayli fazla olan bu araçların nasıl, niye, kimler tarafından getirildiğini fazla düşünmeye gerek olmadığını, adada Akridas Planını hayata geçirmek için tüm hesapların yapıldığını, koşulların oluştuğunu, Türklerin kendi yaptıkları ilkel veya kaçak yolla soktukları silahlarla savunmaktan başka şansları olmadığını hatırlatalım. Rumların onlarca silah ve savaş aracına rağmen Türklerde sadece ve sadece 4-5 Land Rover oluşu, bugün “Kıbrıslıyım, Kıbrıs benim vatanım” şeklindeki konuşmaları yapanların, Kıbrıslılığını sürdürmeyi Türk askerine bağlı olduğunun en önemli nişanesi. Kendilerini “barış” yanlısı, Türkiye’yi işgalci olarak gösterme gafleti içinde olanlara sormak lazım, Rumlar bu tanklarla Kordonboyu’nda mı gezeceklerdi?

Özetle; Sırf İngilizlerden kurtulmak için1960’da, “Türklere şimdilik hak verelim sussunlar, sonra onlardan kurtulmak kolay” düşüncesiyle ortak Cumhuriyete tamam diyen, üç sene zar zor sabredip 1963’te Türklere saldırmaya başlayan Rumlar söylüyor “garantilerin modası geçmiştir” diye… “BM korur” diyenlere Kıbrıs’ta, 1963-1974 arasında yaşanan katliamların BM’nin gözünün önünde vuku bulduğunu, Bosna’da BM’nin Sırplara “sen bekle ben senin yanına göndereceğim” diyerek, Boşnakların katline yardımcı olduklarını, bir kez daha tekrar edelim ve Barış Harekatı olmasaydı ne olurdu sorusunun yanıtının ölüm çukurlarında olduğunu vurgulayalım. Hafızayı beşer nisyanla malul derler ama o kadar da değil!

YURDAGÜL ATUN

KKTC

%d blogcu bunu beğendi: