Aylık arşivler: Kasım 2015

ÖZET // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ÖZET

11 Eylül saldırıları ABD önderliğindeki küresel güvenlik ortamında,
Savaşın tanımı, doğası, orduların silahlanması, teşkilatlanması ve eğitiminde hızlı ve radikal değişimine neden oluyor.
Karmaşıklaşan ve geleneksel tanımların dışına taşan, çoğu asimetrik ve konvansiyonel olmayan tehdide karşı,
Devletler artık büyük ve pahalı konvansiyonel askeri birlikler yerine küçük, ekonomik ve politik açıdan az maliyetli çözümlerle istedikleri sonuçları almayı öngörüyor.

*
Nitekim ABD Askeri Stratejisinin esasını, küresel güvenlik ortamındaki sorunlarda nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun düşmana karşılık vermenin düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil bunun nasıl yapılacağına dair strateji üretmeye yaklaşım, kararlılık gösterilmesi ve hakimiyetin tesisi oluşturuyor.

*
Ne ki, ABD’nin tüm dünyada hâkim güç olmak, küresel ilişkileri domine etmek, askeri gücü tek yanlı kendi çıkarlarına kullanmak üzere başka ülkelere baskı yaparak Washington’ın politikalarını savunmaya zorlaması ve rejim değişiklikleri için uğraşması o kadar kolay olmuyor.
Çünkü savaşın doğasının "4.nesil" boyuta evrimi ekonomiden siyasete, teknolojiden uluslararası ilişkilerde bir çok durum karşısında gösterilen kararsızlıklar yüzünden sekteye uğrayabiliyor.

*
Mesela Suriye dış politikası bağımsızlık, işgal durumunda Arap direnişlerinin desteklenmesi ve Filistin’in temel mesele olarak kabul edilmesi ilkesine dayanıyor.
Bu politika başta ABD ve müttefikler olmak üzere Türkiye’nin de Suriye’de rejimi değiştirmek üzere değişen savaşın doğası icabı stratejiler, planlar hatta komplolar düzenlemesine yol açmıştır.
Ama ABD yönetimindeki güçler ortak bir strateji ve kararlılık oluşturamayınca, savaşan güçlere verdikleri tüm desteğe rağmen Suriye düşmemiş, üstelik çok kanlı bir savaşa neden olunmuştur.
Bu durum ABD’nin normları belirleyen ve diğer aktörleri peşinden sürükleyen süper gücünün tartışılmasına yol açıyor.
Bu sırada;

*
Birincisi; ABD’nin İran’ın nükleer programına ilişkin elde ettiği anlaşmayla, ağır yaptırımların iptaliyle İran’ın kendi doğal kaynaklarını kullanmasına ve ekonomik olarak ayağa kalkmasına neden olacağı ve Ortadoğu’da etki gücünü artıracağı kanaati gelişmiş,
İran’ın dünya politikasına katılması ve Ortadoğu’da istikrarın oluşması gibi fikirler yayılmıştır.

*
İkincisi; ABD’nin enerji kaynaklarını kontrol etmek üzere geliştirdiği politikaların, bu kaynaklara sahip ülkelerin eski Sovyetler Birliği üyesi olmalarından hareketle Rusya; Transkafkasya ve Orta Asya’dan sonra Orta Doğu’da da nufuz genişletme çabalarına hız vermiştir.

*
Küresel güvenlik ortamı sonuçta, Rusya ve İran’ın eşitlik mücadesi adına BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talebini ivmelemiştir.
Bu yüzden Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşına ve Irak’a aktif olarak müdahalede bulunuluyor.

*
Bu noktada Türkiye, ABD ve AB’nin sıkıntılarını yansıtan bir NATO üyesi olmanın ötesinde, İsrail ve Suudi Arabistan liderliğinde sağlanan "Ordulaşma" ya katılan ülkelerin çoğu ve İran Şii Ordusu eksenindeki ülkelerle de dış politikasında sorunlar yaşıyor.
Türkiye’nin bu yalnızlığına, NATO’yu oluşturan Avrupa Birliği ülkeleri de eklendiğinde;
Türkiye’nin kendi savunma çerçevesi ve yeterli stratejik-asimetrik tamponları kapsamında çok rahatlıkla bypass edebilir özellikler taşıdığı anlaşılıyor.

*
Üstelik bu hüviyetiyle Türkiye, Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmüştür.
Birincisi; Rusya’nın radar ve savunma sistemlerini Lazkiye’ye yerleştirmesiyle elini güçlendirmesine,
İkincisi; Uçağı düşürülene kadar Suriye’nin davetlisi ve müttefiki olarak konumlanan Rusya’nın, artık kendisine saldırı yapıldığı ve bir davasının bulunduğunu ileri sürmesine,
Üçüncüsü; Rusya’nın prestijini pekiştirmek ve uçağının düşürülmesi ile doğan krizi fırsatlara çevirmek için Suriye ve bölgedeki varlığını ve etkisini arttırmasına, teminen siyasi ve askeri girişimlerini hızlandırmasına,
Dördüncüsü; Rusya’nın eğer Suriye’de aşırıcı terör örgütlerinin tasfiye etmesi, ardından "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların, savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılması,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturması hedefinin önü açılmıştır.

*
Üstelik Rusya’nın uygulayacağı ekonomik yaptırımlar ile Türk ekonomisinin ve yaşam kalitesinin darbelemesine,
Hükümet ile Ordu’nun dış politika ve Suriye’ye yaklaşım konusunda hemfikir olmadığı tezine,
Suriye,Irak ve Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde her türlü inisyatifin kaybedilmesine,
Hükümete isnat edilen bir çok yolsuzluk dosyasıyla Türkiye’nin rencide edilmesine,
Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İslamcı radikal örgütleri silahlandırıp yönlendirmesi ve Suriye’de savaşa salmasıyla diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmesi, başka bir devlet sınırları içinde iç savaş çıkarması,hukuku ihlal edenlerle yardımlaşması,
Bir terör örgütüyle petrol,tarihi eser,uyuşturucu benzeri alım-satım ilişkileri kurulması gibi tezlerle;
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve siyaseti üzerinden Türkiye’ye ve halkına zarar verme noktasına gelinmiştir.

*
Bugüne kadar Türkiye’ye bunca zarar veren ABD ve müttefiklerinin bu süreçte Rusya ve İran’ı sadece izlemekle yetinmeyeceği kabul edilirse;
Cumhurbaşkanı Erdoğan elinde iki ucu kirli bir değnek taşıyor gibidir ve Türkiye’nin yarınlarının çok zorlu olacağı açıktır.

*
Olsun efendim!
Padişahım çok yaşa…

30.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Rusya’nın amacı belli … Prof. Dr. Ata ATUN


Rusya belli ki Suriye’nin geleceğinde etkin bir rol almayı planlıyor ki, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda Suriye’ye yerleşme amacı ile ilk adımını attı. Bölgede yapay bir sorun yaratarak, Türkiye’nin talebi olan “Uçuşa yasak” bölge uygulamasını önlemenin yollarını arıyor.

Gerçekte Rusya Federasyonu’nun Türk hava sahasını kasten ihlal etmesi, Türkiye’nin hava savunma yeteneği ile NATO’nun bölgesel gücünü ve yeteneklerini sınamak istemesinden kaynaklanıyor. Rusya’nın gerçek hedefi ise çok farklı ve Suriye’ye tüm gücü ile yerleşmek, hava ve deniz sahalarını kontrol altına almak. Bu nedenle de Türk savaş uçaklarının açık bir şekilde ve tüm uyarılara rağmen kasti bir şekilde sınır ihlali yapan Rusya Federasyonu bayraklı SU24 uçağını vurmasını bir gerekçe göstererek hemen Suriye’ye daha fazla askeri güç gönderme kararı aldı.

Bu askeri güç terimi kapsamı içinde kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetleri ile konvensiyonel tüm silahlar ve balistik füzeler yer almakta. Rusya halihazırda Suriye’ye en son teknoloji ile geliştirilmiş T-90 tankları ile BTR-80 tipi zırhlı araçlarını ve SU24 savaş uçaklarını göndermiş durumda. Tartus Limanı ise tam bir Rus deniz üssüne dönüşmüş halde. Rusya, Esed rejimine gerektiği kadar askeri destek vermeye başladı ve fiilen Suriye’ye yerleşti.

Türkiye’nin talebi olan “Uçuşa yasak” bölge uygulamasını önlemenin tek yolu uzun menzilli balistik füzeleri bölgede konuşlandırmak. Rusya, S-300 ve S-400 füzelerinin üreticisi ve Lazkiye’de inşası neredeyse tamamlanmış olan Rus hava üssüne S-400 füzelerini konuşlandıracağını açıkladı.

S-400’lerin özelliği, S-300’lere göre daha gelişmiş olması. 400 kilometre uzaktan hedefe kilitlenme yeteneğine sahip olduğu için 400 kilometre uzaklıktaki hedefi nokta atışı ile vurabilme kapasitesine sahip. Yerden 56 kilometre yükseğe kadar çıkabilmekte ve bu nedenle de uzun menzilli balistik füzeleri de havada yakalayıp imha edebilmekte. Karadan karaya ve karadan havaya kullanılabilen, Patriot’lardan çok daha gelişmiş “yok etme” amaçlı bir füze.

S-400’ler Lazkiye’deki üsse yerleştirildiği vakit, kapsama alanı 800 kilometre çapında olacağı için tüm Suriye’nin üzerini bir şemsiye gibi örtecek ve Suriye üzerindeki hava sahasının kontrolünü fiilen sağlayacak, daha doğrusu ele alacak. Bu da açık ve net olarak, Suriye hava sahası içinde Türkiye’ye, NATO’ya veya da örneği daha evvel Irak ve Libya’da oluşturulan “Koalisyon Güçleri”ne ait uçakların ve de sivil havayollarına ait yolcu uçaklarının ancak Rusya Federasyonu’nun izni ile Suriye hava sahası içinde uçabileceği manasına gelmektedir. Bu aşamadan sonra Birleşmiş Milletlerin veya da Koalisyon Güç’lerinin Suriye üzerinde uçuşa yasak bölge ilan etmesi olanaksız hale gelmiş demektir.

Suriye ile Rusya’nın ilişkilerinin zirve yapması, baba Hafız Esed’ın Moskova’da Hava Harp okulunda okuması, önce MIG pilotu sonra da MIG pilot eğitmeni olması ile başladı ve iktidara geldiği 1970 yılından sonra da iyice sağlamlaşıp kökleşti.

(Su konusu ile ilgili yazı serimin 3. ve 4. Bölümleri, güncel konular nedeni ile aralıklı olarak devam edecektir)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

30 Kasım 2015

UÇAK VE KÜRTLER // Ahmet Kılıçaslan Aytar


UÇAK VE KÜRTLER

ABD küresel serbest piyasalar adına Türkiye’de AKP kurucularını, yüzyıllık köhne yargıları ve iktidar olmak hırslarından yakaladı.
Bu zümrenin kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları, medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla islamcı burjuvazi ve sermaye birikimi oluşturmasını destekledi…

*
Sonra bu iktidarı Arap Baharında Tunus, Libya, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde milli gelir ve reel hayat arasında oluşmuş derin uçurumda halkların tepkisini çekip çevirmeye memur etti.
İslam coğrafyasının küresel pazar ekonomisine entegre olabilmesi karşılığında, kendi türlü istikrarlarının ve güvenliklerinin sağlanması eşitliği üzerinden devlet rejimlerinin yeniden yapılandırılmasına yükümledi.

*
ABD’nin AKP iktidarı ve ona ilişikli Arap ülkelerinde elinden tuttuğu işbu siyasi zümreler ve sivil toplum kuruluşlarının felsefesi ve öğretisi hep aynıydı.
Hepsi, "Allah İslam’ı tüm beşeriyete vahiy eylemiş, beşeriyet bu sayede insanın insana kulluğundan kurtulma imkanı bulmuştur.
Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle kendi sorunlarını çözebileceklerdir" esasına dayandı.
Mütemadiyen özel ve kirli mücadele politikalarıyla ilerici ve ulusalcı güçlere karşı durdular.

*
İktidarları ve kurdukları Yeni Türkiyeı, Rusya’nın ABD’nin Asya’daki hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı talep etmesi,
Bunu desteklemek üzere Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşına aktif bir şekilde müdahale etmesiyle sarsıldı.

*
Rusya Suriye’de aşırıcı terör örgütlerinin tasfiye edilmesi,
Ardından "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların,
Savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılırken,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturmasını istiyor.
En azından şu dakikada, BM statüsünün değişmemesini isteyenler "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenler "Esad’lı" siyasi çözüm istiyor…

*
Süreç, Viyana Suriye Zirvesi’nde Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin BM denetiminde ateşkes ilan edileceği 1 Ocak’ta başlayacağı, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulacağı, 18 ay içerisinde de seçim yapılacağı mutabakatı,
G20 Antalya Zirvesi’nde ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri,
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılacağı,
Gelir kalemlerinin kurutulacağı taahhüdünde bulunduğu sonuç bildirgesi çerçevesinde ilerliyor.
Elbette Rusya’nın ilgili tarihlerde BM’ye sunmak üzere suç dosyalarını hazırlaması gerekiyor.

*
Nitekim Rusya’nın Suriye savaşına aktif müdahalesiyle bölgesel güç dengeleri ciddi oranda değişmeye başlamıştır.
Türkiye’nin kaybettiği bir savaşın peşine düşmesi, bir Rus savaş uçağını düşürmesi giderek bütün kırmızı çizgilerinin yok olmasına ve stratejik bir yenilgi almasını hızlandırmaktan öteye gitmeyeceğe benziyor…

*
İşte,Suriye Kürtlerinin Halk Koruma Birlikleri (PYD),
Halep ve Azez kentlerinde El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi, Ahrar’u Şam örgütü, Nurettin Zengin Tugayları, Sultan Murat Tugayları ve Şam Cephesi’nin de içinde yer aldığı cihatçı örgütler ile Özgür Suriye Ordusu ile şiddetli çatışmalardadır.
Rus savaş uçakları da bölgede El Nusra Cephesi, Ahrar’u Şam örgütü ve Özgür Suriye Ordusu’nun mevzilerini bombalıyor.

*
Halbuki Erdoğan’ın aklı, halâ ABD desteği ve İslamcı vizyonuyla Sünni ile Şii dünyası arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören stratejisindedir.
Hani şu, kendi hesabına sonuçta "bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" düşüncesini sürüklediği, ekonomik ilişkiler yoluyla Suriye Kuzey’ini ve Irak Kürdistan Bölgesi’ni petrolüyle birlikte Misak’ı Milli topraklarına katmayı öngören strateji…

*
Bu uğurda Erdoğan "Esad rejimini devireceğim" öngörüsünde kapıldığı Suriye politikasında, "Suriye muhalefeti" adı altında kurulan bütün örgütleri hükümetinin kanatları altında eğitmiş, barındırmış,silahlandırmış ve Türk askeri teşkilatının bir bölümü haline getirmiş,
Sonra IŞİD ve Nusra gibi terör örgütleri teşkilatlandırdığı,
Kürtlerin Suriye’nin Kuzeyi’nde tesis edilmesi öngörülen güvenli bölgeden çıkarılması, Kürt militanlarının bölge içine girmesine olanak sağlanmaması için İŞİD terör örgütüyle mutabakat yaptığı söylenmişti.

*
Ne ki, IŞİD’in yarattığı tehlikeler karşısında Irak Kürt Yönetimi silahlı birimi Peşmerge güçlerinin,
Türkiye’den PKK’nın silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri’nin,
Suriye’de Demokratik Birlik Partisi’nin Halkçı Koruma Birliklerinin ortak silahlı kuvveti olan "Kürt Savunma Güçleri",
Kobane ve Gre Spe’den sonra Şengal’i ve Haseki’nin güneyini IŞİD terör örgütünden temizleyince,
Kürtler Türkiye’nin en uzun sınır hattını elinde tutan komşusu haline geldi.

*
Keşke hepsi bu kadar olsa;
Birincisi;Kürtler bu başarıları ile Türkiye’ye rağmen bölgenin ilgili devletleri nezdinde Ortadoğu’nun denge unsurlarından biri olarak kabul ediliyorlar.
İkincisi; Uluslararası tanınmışlık artarken, o oranda karar mekanizmalarının bir ucunda yer almaya hazırlanıyorlar.
Üçüncüsü; Bu avantajla Uluslararası Hukuk gereğince, hem Kuzey Irak Kürt Bölgesinde "Fırat’ın Batı’sı", hem Rojava’da "Fırat’ın Batı’sı"nda, mesela Türkiye gibi bir ülkenin, başka ülkenin topraklarında yapacağı saldırılarından korunmuş oluyorlar.
Dördüncüsü; Kendi aleyhlerine geliştiği iddia ettikleri, Türkiye’nin mesela 1924-1940 arasında uyguladığı politikaları dava konusu yapma durumuna geliyorlar.
Beşincisi; Lozan Antlaşması uluslararası tartışmaya açmaya yürüyorlar.

*
Bir süre önce Ortadoğu’da İran’a karşı Suudi Arabistan liderliğinde NATO’nun bölgedeki oluşumu benzeri ordulaşmayı sağlayan,

Hürmüz Boğazı’nda İran’ı caydırmak ve körfez ülkelerini korumak için füze kalkanı sistemlerinde tek tetik oluşturan ve sistemi Rusya’ya yönlendirilerek daha güvenilir ve işlevsel hale getiren ABD ve İsrail müttefikleri itikadları ve çıkarları doğrultusunda,
Tam da Suriye’yi Nasturiler,Sünniler, Dürziler ve Kürtler arasında dört parçaya,
Irak’ı Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında üç parçaya bölmeyi öngörürken,
Rusya’nın şimdi Suri’ye’de Siyasi Çözümü zorlamasından en az Türkiye kadar sarsılmışlardır.

*

O yüzden pek yakında Suriye İç Savaşının Siyasi Çözüm aşamasında,

ABD, İsrail ve müttefiklerinin Kürt Sorunu konusunda Türkiye’ye rağmen Rusya ile pazarlık yapacağı kesindir.

28.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Su konusunda neler biliyoruz (2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Türkiye’den KKTC’ye sınır ötesi direkt su ihracatı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk değildir. Gerçekte günümüzde Türkiye Cumhuriyeti, kaynakları kendi sınırları içinde bulunan 3 nehrin, Asi, Fırat ve Dicle nehirleri sularını, sınır ötesinde devam ediyor olmaları nedeni ile Suriye ve Irak’a yıllardır ihraç etmektedir. Yapılan söz konusu su ihracatı anlaşmalarının kökeni 1980’li yıllara kadar geri gitmektedir. Bu konuda birtakım devletler tarafından kabul edilmiş uluslararası hukuk kuralları bulunmasına rağmen hepsinin de yenilenmesi ve çağdaşlaştırılması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti (T.C.), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini (KKTC) bağımsız bir devlet olarak tanıdığı için 20 Temmuz 2010 tarihinde devletlerarası bir anlaşma yaparak TC’den KKTC’ye borular ile su teminini yasal bir zemine oturtmuştur. Tam adı “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Andlaşması” olan devletlerarası antlaşmanın tam metni, şahsıma ait olan sitede, (http://www.ataatun.org/?p=5160) görebilir, okunabilir veya da indirebilir.

Bu antlaşma, 20 Şubat 2012 tarihinde KKTC Meclisi tarafından, 17/2012 sayılı yasa tasarısının onaylanması ile de yasaya dönüştürülmüştür. Aynı şekilde Türkiye tarafında da bu andlaşma, TBMM tarafından onaylanarak yasaya dönüştürülmüştür. Bu nedenle de KKTC’de bir takım taleplere popülist yaklaşımla “Evet” diyerek keyfi kararlar almak ve ilgili devletlerin meclislerince onaylanarak yasaya dönüşmüş söz konusu çerçeve andlaşması kurallarının dışına çıkmak olanaksızdır. Bu andlaşmanın her hangi bir maddesini değiştirebilmek için, T.C. ve KKTC Meclislerinde eş zamanlı olarak değişiklik yasalarının geçirilmesi gerekmektedir.

Çerçeve andlaşmasının 3. sayfasında yer alan Madde-1, konu ile ilgili “Ev Sahibi Hükümet Anlaşması”, “Diğer Proje Anlaşmaları”, “Proje Anlaşmaları”, “Boru Hattı”, “Bağlı tesisler”, “Diğer Tesisler” ve Planlama Alanı” tanımlarını içermektedir.

Bunların içinde yer alan “Bağlı Tesisler” ile “Diğer Tesisler” tanımları tüm yer altı, yer üstü ve deniz içinde yapılan tesisleri ve bunlarla ilgili su projesi anlaşmalarında belirtilen fiziki varlıkları ve müştemilatı kapsarken, “Planlama Alanı” da “Ev Sahibi Hükümet Anlaşmaları ve diğer Proje Anlaşmalarında belirtilen bağlı tesislerin, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen dış sınırlarının, bu tür hatların geçişlerinde kanunen kamulaştırılması gereken alanı da kapsayacak şekilde birleştirilmesi suretiyle meydana gelen alanlar demek olduğu”nu net bir şekilde tanımlamaktadır.

Devamla; Antlaşmanın 5. Sayfasında yer alan Madde 2’nin ikinci paragrafı “Proje kapsamında Türkiye Cumhuriyeti tarafında yer alan kara yapıları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarafında yer alan kara yapılan ile boru hattı vasıtasıyla gerçekleştirilecek deniz geçişinin inşası Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılacaktır. Söz konusu kara yapıları ile deniz geçişli boru hattının ve Proje kapsamada inşa edilen tüm tesislerin mülkiyeti, inşasına başlandığı andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olacaktır” şeklindedir.

Dördüncü paragraf ise üçüncü ülkelere su satma hakkının sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğunu belirtmektedir. Yani KKTC hükümeti “Rumlara su verelim” mealinde bir karar alsa veya KKTC Meclisinden yasa dahi geçirse, son söz, son karar Türkiye Cumhuriyetinindir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti “Evet” demediği müddetçe Rum tarafına yasal yollardan su verilmesi asla mümkün değildir.

Karşılıklı Meclislerce yasa haline getirilmiş bu antlaşmanın her maddesi çok önemli gerçekte.

Madde-4’te “Taraflar, kendi egemenlikleri altındaki alanlarda Projenin ve bağlı tesislerin inşaatı ve işletmesi ile ilgili işlerin zamanında gerçekleştirilmesi için gereken koşullan sağlamak amacıyla gerekli tüm izin ve ruhsatların yürürlükte olan kanunlarına uygun olarak temin edilmesini sağlayacaklardır. Proje sahaları ile ilgili istimlak ve irtifak hakkı işlemlerinin gerektirdiği masraflar, söz konusu işlemleri yapın devlet tarafından karşılanacaktır” ifadeleri yer almaktadır. Yani, “KKTC ahkam keseceğine taşın altına elini koymak, her işlemi kendisi yapmak, her adımı da doğru atmak zorundadır” demektedir……

(Aralıklarla devam edecektir…)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

27 Kasım 2015

ALÇAK UÇAK YÜCE KONAR,YÜCE UÇAN ALÇAK KONUR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ALÇAK UÇAK YÜCE KONAR,YÜCE UÇAN ALÇAK KONUR

Türk F-16’ları, Yayladağı bölgesinde sınır ihlâli yapan Rusya Federasyonu’na ait SU-24 tipi savaş uçağını düşürdü.
Ankara -Moskova hattında büyük gerilim başladı.

*
Rusya, ABD’nin Asya’daki hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı talep etmektedir.
Bunu desteklemek üzere Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşında siyasi çözümü zorluyor.

*
"Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların,
Hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturmasını istiyor.
BM statüsünün değişmemesini isteyenler "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenler "Esad’lı" siyasi çözüm istiyor.

*
Ne ki süreç, işte Viyana Suriye Zirvesi’nde Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin BM denetiminde ateşkes ilan edileceği 1 Ocak’ta başlayacağı, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulacağı, 18 ay içerisinde de seçim yapılacağı mutabakatı,
G20 Antalya Zirvesi’nde ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri,
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılacağı,
Gelir kalemlerinin kurutulacağı taahhüdünde bulunduğu sonuç bildirgesi çerçevesinde ilerliyor.

*
Rusya Suriye’de elini ateşe koymuş ve kendisini Siyasi Çözüm için belirlenen takvim doğrultusunda başarıya zorluyor.
Öncelikle BM denetiminde ateşkes ilan edileceği,1 Ocak’ın gereken şartlarını oluşturmaya çalışıyor.
İran Fars Haber Ajansı, terörle mücadele kapsamında IŞİD’in Suriye ve Irak’ta sadece 34 üssü kaldığını, İŞİD’in sonunun yakın olduğu aktarıyor.

*
Bu noktada Türk uçaklarının Rusya Federasyonu’na ait bir savaş uçağını düşürmesi,
Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in " Bugün olanlar, teröristlerin suç ortaklarının bizi arkamızdan bıçaklamasıdır" ifadesindeki tepkiye neden olmuştur.
Putin, Türkiye’yi terörist bir devlet olmakla suçluyor !

*
Çünkü, Recep Tayyip Erdoğan gayrı resmi bir lider olarak İslam Birliği çatısı altında bulunan ülkelerde,
"Ümmet adına" İslam devletlerinin rejiminde ve işleyişinde getirilmeye çalışılan sistematikle
Vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmayı öngören siyasal ve sosyo-ekonomik yönetim anlayışının cari kılınmasının mücadelesini veriyor.

*
Ne ki, İslamcı iktidarlar dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan sonuçlarla karşılaşmıştır.
İslamcılığın tarihinde hiçbir siyasi, ekonomik ve sosyal birikimi, demokrasi kültürüne sahip olmadığı, çevre ülkelerle birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştiremediği,
Aksine uygulamalarıyla kitleleri Batı tipi düzenin Müslüman halklara her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde yetiştirdikleri ve "İslami Cihad" ateşini körükledikleri anlaşılmıştır.
Bu yüzden Mısır eski Cumhurbaşkanı M.Mursi’nin iktidardan düşürülmesiyle beraber aşırılığı teşvik eden tüm yapılar tasfiye ediliyor.

*
Rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan bölgede yaşanan konjonktürün kendine sağladığı fırsatları başarıyla değerlendirebiliyor.
ABD-Rusya arasında işleyen ayrılıkta, halâ "Bugün yaşanan insani krizlerin ve terör olaylarının baş müsebbibi Esed rejimidir. Esed, bir devlet terörü estirmektedir.
Devlet terörü estiren bu kişinin arkasında duranlar en az onun kadar suçludur" diyerek ABD’ye verdiği güçlü destekle ayakta kalabiliyor.
Ama bir yandan da "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyasetini güdüyor.

*
Şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Bir taraftan, Erdoğan’ın İslamcı ideolojisine ortak mücadele açılmıştır.
Öte taraftan, Erdoğan İslamcılığın topyekün hayat tarzı idealinde mutlakiyetçi ve yöneticiliğine itaat ister bir uslûpla açılan mücadeleye mukabelede bulunuyor!

*
Birincisi; Türkiye yeni güvenlik konsepti uyarınca PKK’nin Türkiye’ye sızmasını engellemek gerekçesiyle Irak sınırını değiştirmeyi öngörüyor.
Sınırın 5 kilometre daha ileri götürülmesi için uluslararası destek arıyor.
İkincisi, Kürt YPG’si öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen, Asuriler ve rejime muhalif askeri grupların birlikte yaptığı operasyonlardan YPG’i dışlanamayınca,
IŞİD ile mücadele kapsamında ABD koalisyonu güçleriyle güvenlikli bölge oluşturmak üzere kapsamlı bir operasyona hevesleniyor.

*
Türkmen dağı bölgesindeki sivil Türkmenler çok önceden yerleşim yerlerini boşaltmıştır.
Bölgede ağırlıklı olarak savaşan Çeçen ve Uygur teröristlerin sıkışması üzerine Türkmen Katliamı yalanı dolaşıma sokuluyor.
Suriye’nin Halep kentinin kuzeyinde yer alan Türkiye sınırında bulunan IŞİD’i çıkartmayı, PYD’yi pasifize etmeyi ve bunların yerlerine kendisine yakın gördüğü Özgür Suriye Ordusu’nu yerleştirmeyi öngörülüyor.
Ne ki Türkiye’nin hamlesi Rusya’nın " Birleşik, lâik ve demokratik fedaratif" esaslarda yeniSuriye kurulmalıdır talebine aykırıdır.
O yüzden Rusya’nın Azez-Cerablus hattını türlü fikirde teröristlerden kurtarması çok yakındır.

*
Rus uçağının düşürülmesi iki ülke arasında aykırılıklar noktasında, sanki Rusya’nın herşeyi 1 Ocak tarihine yetiştirmesi gündemini pekiştirmeye zorluyor.
Devlet Başkanı Putin,"IŞİD’in kontrolündeki bölgelerden büyük miktarda petrol ve petrol ürününün Türkiye’ye gittiğini uzun zamandır biliyoruz. Buradan teröristlerin ellerine büyük paralar geçiyor. Şimdi de bizi sırtımızdan bıçaklıyor, teröristlerle savaşan uçaklarımızı vuruyorlar. Hem de ABD ile havadaki olası karşılaşmaları önlemek için bir anlaşma imzalamış olmamıza rağmen. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye de ABD öncülüğündeki koalisyon içinde terörizmle savaştığını söyleyen ülkeler arasında " ifadesi;
Bir noktada Putin’in Viyana Anlaşması ve Antalya G-20 Zirvesi kararlarının uygulanmasına yönelik ısrarını da gösteriyor.

*
Bir süredir Cumhurbaşkanı Erdoğan, hangi gerekçe ile olursa olsun, devletlerin uluslararası ilişkiler açısından görevlerini belirleyen, BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlara aykırı davranmakla itham edilmektedir.
Fonladığı İslamcı radikal örgütleri silahlandırıp yönlendirmek ve Suriye’de savaşa salmakla diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmek, başka bir devlet sınırları içinde iç savaş çıkarmak, barışı tehdit edici davranışlardan uzak durmamak, hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak fiilleriyle Uluslararası Adalet Divanı’nında yargılanması konuşuluyor.

*
Madem Putin, Türkiye’yi terörist bir devlet olmakla suçluyor,
O halde Erdoğan hakkında BM Genel Sekreteri’ne, Güvenlik Konseyi Başkanlığı’na, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde sunulmuş olan bir çok suç duyurusuna ilaveten,
"Türkiye İŞİD’le işbirliği yapıyor mu: IŞİD ile Türkiye arasında askeri işbirliği var mı:
Türkiye IŞİD’e askeri malzeme ve lojistik destekte bulunuyor mu: Finans yardımı yapıyor mu: IŞİD militanlarının Suriye’ye geçişlerine göz yumuyor mu: Tıbbi yardımda bulunuyor mu: Kimyasal silah kullanımına destek oluyor mu: Kobani’ye saldıran IŞİD’e göz yumdu mu ?" benzeri soruları yanıtlayacak yeni dosyaları sunması gerekiyor.

*
Bu noktada Rusya’nın Türkiye’nin terörist bir ülke olduğuna ilişkin doneleri, ateşkes ilan edileceği 1 Ocak ila geçiş hükümetinin kurulacağı 6 ay içinde peyderpey ortaya çıkarması,
Bu sırada bir dizi ortak projenin iptal edilmesi ve Türk şirketlerinin Rus pazarındaki pozisyonlarını kaybetmesi gibi ekonomi ve siyasi açılar dahil olmak üzere iyi komşuluk ilişkilerini askıya alması beklenmelidir.

*
Bu durumda,
Birincisi, Türk halkını çok ağır ekonomik ve siyasi bir yakın gelecek bekliyor.
İkincisi; Başta ABD olmak üzere Batı’nın"Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" konusunda bütün inisyatifi eline geçiren Rusya ile ancak bu sayede bir müzakere eşiği bulabileceği öngörülüyor.
Eğer böyleyse, Rus uçağının düşürülmesinde provokasyon ihtimalini, sunuçta Türkiye’nin yalnız bırakıldığı şüphesinin altı çizilmelidir.
Üçüncüsü; Her geçen günde Türk ve dünya siyasi örgütleri, toplum kuruluşları ve kamuoyu arka arkaya sunulacak dosyalarla,
Recep Tayyip Erdoğan’ın, kitlelerin Batı tipi düzenin Müslüman halkları her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde yetiştirmesinde etkin olduğu ve "İslami Cihad" ateşini körükleyen kişi olarak itibarsızlaştırmaya tabi tutulacağı,
Giderek el birliği ile aşırıcı Erdoğan yapılanmasının tasfiye edileceği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki;
Keşke herşey bu kadar kolay ve bunlarla sınırlı olsaydı…

26.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Su Konusunda neler biliyoruz (1) … Prof. Dr. Ata ATUN


Gerçekte biz Kıbrıslı Türklerin üzerine, bildiğimiz veya da bilmediğimiz her konuda ahkam kesmede başka hiçbir millet yoktur. Her konuyu biliriz ve de hiç araştırmaya gerek duymadan da konuşur, fikir üretiriz. Bunlardan bir tanesi de KKTC’ye deniz içinden borularla Anadolu’dan su getirilmesi projesidir.

Bu proje ile ben ilk defa milletvekili olarak Mecliste yer aldığım 1977 yılında karşılaşmıştım. İnşaat Mühendisi olduğum için de, proje ile ilgili özel komitede yer alarak, enine boyuna incelemek fırsatım olmuştu. O dönemdeki maliyeti 55 milyon ABD dolarıydı ve Türkiye’de halen daha varlığını sürdürmekte olan ünlü bir şirket, deniz altından borularla Kıbrıs’a su getirme projesinin ön çalışmasını yapmış ve fizibilite raporunu hazırlayarak bize sunmuştu.

İlk sıkıntı maliyetiydi. Ne bizde ne de, 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında ABD’nin koyduğu ambargo nedeni ile Türkiye’de yoklukların ve kuyrukların yaşandığı bir dönem olmasından dolayı Türkiye bütçesi içinde bu proje için ayrılabilecek bir meblağ yoktu.

İkinci sıkıntı ise, yapılan ölçümlerde ortaya çıkan 1409 metre deniz taban derinliğinin nasıl geçileceği ve yaklaşık 141 barlık basınca dayanacak boruları üretecek ve deniz dibine yerleştirecek teknolojinin olmamasıydı.

Bu nedenlerle de deniz altından borularla Kıbrıs’a su getirme projesi, gerekli malzemenin üretim teknolojisi ile boruları ve gerekli alt yapının inşa teknolojisinin istenilen aşamaya gelmesine dek bekletilmesine karar verildi ve ertelendi.

Kısmet bu güneymiş. Türkiye Cumhuriyeti’ne ne kadar teşekkür etsek azdır.

KKTC’ye Anadolu’dan gelmiş olan bu su ile Mesarya ovasında 95,930 dekar (95,930,000 m2) ve Güzelyurt’ta 71,538 dekar (71,530,000 m2), toplam olarak 167,468 dekar (167,468,000 m2) yani Kıbrıs dönümü ile 125,182 dönümlük bir arazi suya kavuşacaktır. Bu araziler üzerinde binlerce yıldır yapılmakta olan kuru ziraat ile yetiştirilmekte olan arpa, buğday, çavdar, yulaf vb tahılların üretimi tarihe gömülecek ve sulu ziraat ile yetiştirilen sebze ve meyve üretimine geçilecektir.

1 dönüm sulu arazide yetiştirilen sebze ve meyve gelirinin, minimum 10, maksimum 40 dönüm kuru arazide yetiştirilen tahıldan elde edilen gelire eş değer olduğu gerçeği dikkate alındığında, Anadolu’dan KKTC’ye getirilmiş olan bu suyun sadece tarım sektöründe çiftçiye sağlayacağı katkının gelir bazında ortalama olarak 25 kat fazla olacağı, tartışmaya gerek bile duyulmayacak bilimsel bir veridir.

Anadolu’dan KKTC’ye getirilmiş olan bu suyun bir başka ekonomik katkısı da direkt ve endirekt olarak sanayimize olacaktır. Genelde mevcut sanayi tesislerimizin neredeyse yüzde doksanbeşi üretiminde veya da üretim sonrasında birim maliyet fiyatına etki edecek düzeyde su kullanmaktadır. Kullandığı bu suyu, gıda üretiminde veya da gıda olarak tüketilmeyen mamul üretiminde kullanıyorsa, illaki arıtmak zorundadır. Su arıtmak her zaman pahalı olan ve birim üretim maliyetini etkileyen bir giderdir. KKTC’deki mevcut sanayimizin, Anadolu’dan gelmiş olan bu suyu kullanması ile maliyet fiyatlarını düşüreceği ve ihracatta rekabetçi fiyatlara sahip olacağı kesindir.

Bu suyun turizm sektörüne vereceği katkı ve maliyetlerde sağlayacağı düşüş, tarım ve sanayi sektörüne koyacağı katkıdan daha büyüktür. Günümüzde konaklama tesislerinin elektrik ve su giderleri, personel giderlerinden daha fazladır. Özellikle bir deniz ve güneş ülkesi olmamız nedeni ile konaklama tesislerinde kullanılan su ortalamanın çok üstünde olup, sadece arıtma ile elde edilebilmektedir. Bir metreküp arıtılmış suyun maliyeti 4 TL ve yukarısı iken Anadolu’dan gelmiş olan suyun maliyetinin 1 TL’den aşağılarda olması, bu suyun tarım, sanayi ve turizm sektörüne koyacağı katkının ne denli büyük olacağını ortaya koymaktadır… (aralıklarla devam edecektir)

NOT: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Andlaşma’sı metnini, bana ait olan sitemde, http://www.ataatun.org/?p=5160 adresinde görebilir, okuyabilir veya da indirebilirsiniz.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Kasım 2015

VAY KAHRAMAN BAŞKAN // Ahmet Kılıçaslan Aytar


VAY KAHRAMAN BAŞKAN

Öğrenci ve İşçi örgütlerinin emperyalizm ve sömürüye karşı 6.Filo’yu protesto için Beyazıt Meydanı’nda düzenlediği mitingde ben de vardım.
69 Şubat’ıydı ve birkaç günden beri İslamcı basın, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Komünizmle Mücadele Derneği kışkırtıcı yayınlar, toplantılar yapıyordu.

*
Bilhassa Mehmet Şevki Eygi "Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Derhal silahlan. İslam’da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir. Allah ve ona kulluk borcunun içinde cihad farizasının da bulunduğunu bir an bile unutma. İnşallah kızıl kafirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz" yollu yazıları,
Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı İlhan Darendelioğlu’nun kışkırtmalarıyla karşı gösteri için düğmeye basılmış, Müslümanlar sola karşı ayaklanmaya çağırılmıştı…

*
Taksim’e doğru yürüyüşe geçmek üzere Beyazıt’ta toplanılırken, sağ görüşlü militanlar bizden önce Taksim’deydi.
Dolmabahçe’ye geldiğimizde, cihad namazı kılmış ve kollarına mavi kurdela bağlı kişiler üzerimize taşlar ve sopalarla saldırdı, iki kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı.
"Kanlı Pazar" yaşandı.
MTTB memleketin kurtarılması için solculara gereken dersin verilmesinin kararında başarı sağlamıştı.

*
Bugün TBMM Başkanı olan İsmail Kahraman, o gün MTTB’nin tepe yöneticisiydi.
İ.Kahraman aynı zamanda amacı "üniversite ve üniversite dışında İslamcı öğrencilerin güvenliğinin sağlanması ve eylemlerin daha etkinleştirilmesi " olan Kırklar Komitesi’nin de yöneticisiydi.
Kırklar Komitesi, solculara ve komünistlere karşı eylemler uyguluyor, sonra bunların tümünü bir güzel MHP’lilerin üstüne yıkıyordu…

*
Oooo, kimler yoktu ki?
AKP’nin çekirdeğini oluşturan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Kadir Topbaş, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Hüseyin Çelik,Taner Yıldız, Abdurahman Dilipak, Necati Çetinkaya hepsi MTTB’liydi ki; bugün Türkiye’yi yönetiyorlar…

*
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, 70’li yıllarda Müslüman Kardeşler’in Dünya Müslüman Gençlik Teşkilatı (WAMY) üyesiydi.
İslamcı hareketlere soyunan herkes önce WAMY’nin ince bir ayarından geçiyordu.
Suudi Arabistan finansmanı kullanılıyor ve değişik ülkelerde islamcı hareketlerin liderliğine soyunacak isimler birbirlerine tanıştırılıyor ve kaynaştırılıyordu…

*
Bu noktada Amerikan Council of Foreign Relations -Dış İlişkiler Komitesi (CFR) ve Bilderberg gibi örgütlerin İslam Birliği’nin global askeri, politik, ekonomik ve kültürel planlamalarını yaptığı,
Sonuçta bu kanaldan Müslüman toplumları her noktasından yalama ederek İsrail’in itikadi hedeflerine yol açtığı hizmetleri de anmak gerekiyor.
Bu merkezlerin stratejilerinden yükselen İslam Birliği’nin yapısını ise Suudi sermayesinin en büyük örgütü olan ve Vahhabi cemaat ve tarikat holdinglerinden oluşan İslam Dünya Birliği-RABITA "Rabitat-ül Alem-ül İslam" oluşturuyor ki;
Amacı Müslüman ülke rejimlerinin "İslâmcı" kurallara göre olmasını sağlamak, çeşitli ülkelerden yetiştirilen İslâmcı misyonerleri ile İslam Birliğini kurmak ve korumaktır.

*
Vahhabilik Suudi Arabistan’ın, İran’ın Şii hilaliyle yayılma stratejisine karşı kullandığı önleyici doktrindir.
Şiiliğin bulunduğu her yerde Vahhabiliğin geliştirerek hem etki alanını arttırmayı, hem de Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturmayı hedefliyor.

*
Avrupa’daki sosyal sermaye ise Avrupa İslami Örgütler Federasyonu, Europe Trust, Hikmet Bilim Dostluk ve Yardımlaşma Derneği, Filistin Dayanışma Derneği, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ve Türkiye Gönüllü Teşekkülleri Vakfı vasıtasıyla sağlanıyor.
Bu noktalardan bir çağrı Almanya’da, Fransa, Belçika ve her yerde onbinlerce kişinin toplanmasına ya da kimilerin kendilerine verilen muhtelif görevleri yerine getirmesine yetiyor…

*
Rabıta; Türkiye’ye MTBB, Komünizm ile Mücadele Dernekleri, Din Adamı Yetiştirme Dernekleri, İlim Yayma Cemiyetleri ile girmiştir.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Suudi Arabistan ve ABD finansmanı kullanan Rabıta kuruluşuna muazzam bir özgürlük vermiş,
Giderek manevi değerlerin piyasalaşmasıyla, amacı üyelerinin toplumsal ve ekonomik gelişmelerini şeriata göre geliştirmek olan İslami Kalkınma Bankası önderliği ve desteğinde İslamcılığa devşirilenlerin hizmeti,
Ve Müslüman Kardeşler Örgütü vasıtasıyla Necmeddin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan başlayarak AKP’de siyasal örgütlülük sağlanmıştır…

*
ABD’nin küresel serbest piyasalar adına önce Türkiye’de, sonra Arap Baharıyla Tunus, Libya, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde milli gelir ve reel hayat arasında oluşmuş derin uçurumda halkların tepkisini yönlendirmede işbu kadrolar ile iş çevirmiştir.

*
Hepsi, yüzyıllık köhne yargıları ve iktidar olmak hırslarından yakalanan ve kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla islamcı burjuvazi ve sermaye birikimi oluşturmak,
Bu suretle,küresel pazar ekonomisine entegre olabilmek karşılığında bölgenin her türlü güvenliğinin sağlanması eşitliği üzerinden bulundukları devlet rejimlerinin yeniden yapılandırılmasına hizmet etmiştir.

*
ABD’nin Türkiye ve Arap ülkelerinde elinden tuttuğu bu siyasi ve sivil toplum kuruluşlarının felsefesi ve öğretisi hep aynıdır.
Hepsi, "Allah İslam’ı tüm beşeriyete vahiy eylemiş, beşeriyet bu sayede insanın insana kulluğundan kurtulma imkanı bulmuştur.
Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş, yani şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle kendi sorunlarını çözebileceklerdir" esasına dayanıyor, ilerici ve ulusalcı güçlere karşı duruyorlar.

*
Bu çerçevede küresel İslamın savaşan örgütlü gücünü, sponsorluğunu Katar’da El-Hayriye örgütünün yaptığı Vahhabi/ El Kaide örgütü oluşturuyor ki, yıllardır AKP desteği ile Türkiye’de faaliyettedir, Suriye’nin altını üstüne getiriyorlar.
Önce Afganistan, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde ideolojik-dini eğitim alan gençlerin dini inançları İslamcı Cihad olgusuyla istismar ediliyor.
Sonra Vahhabi örgütler tarafından El Kaide bünyesinde savaştırılmak üzere Pakistan’ın Kuzey Veziristan eyaletine gönderiliyor,burada 45 günlük askeri eğitime tabi tutulduktan sonra Vahhabi politik hareketin birer militanı olarak ülkelerine dönüyorlar.
Türkiye’de Konya, Kayseri, Adana, Antalya,İzmir, İstanbul, Ankara, Mersin, Hatay, Manisa, Bursa, Kocaeli, Trabzon’da,Urfa,Gaziantep’te yoğun olarak örgütlenilmiş ve ciddi bir toplumsal güç haline gelmişlerdir.
Talep edildiğinde El Kaide,Taliban,Müslüman Kardeşler, El Nusra, IŞİD gibi adlarla Türkiye,Suriye, Tunus, Libya, Suudi Arabistan, Cezayir, Mısır, Ürdün, Çeçenistan’da, ABD ve Avrupa’da İslamcılık adına savaşıyorlar…

*
13 Nisan 1994’te Necmeddin Erbakan Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada "Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım. Refah Partisi adil düzen getirecek.Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak, bu kesin şart. Altmış milyon buna karar verecek"diyordu.

*
Bugün dünya, İslamcılığa devşirilenlerin elinde kana bulanmıştır.
Ama Gazi TBMM’nin Başkanı İsmail Kahraman’dır…

24.11.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: