Aylık arşivler: Kasım 2015

ÖZET // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ÖZET

11 Eylül saldırıları ABD önderliğindeki küresel güvenlik ortamında,
Savaşın tanımı, doğası, orduların silahlanması, teşkilatlanması ve eğitiminde hızlı ve radikal değişimine neden oluyor.
Karmaşıklaşan ve geleneksel tanımların dışına taşan, çoğu asimetrik ve konvansiyonel olmayan tehdide karşı,
Devletler artık büyük ve pahalı konvansiyonel askeri birlikler yerine küçük, ekonomik ve politik açıdan az maliyetli çözümlerle istedikleri sonuçları almayı öngörüyor.

*
Nitekim ABD Askeri Stratejisinin esasını, küresel güvenlik ortamındaki sorunlarda nerede, ne zaman ve nasıl olursa olsun düşmana karşılık vermenin düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil bunun nasıl yapılacağına dair strateji üretmeye yaklaşım, kararlılık gösterilmesi ve hakimiyetin tesisi oluşturuyor.

*
Ne ki, ABD’nin tüm dünyada hâkim güç olmak, küresel ilişkileri domine etmek, askeri gücü tek yanlı kendi çıkarlarına kullanmak üzere başka ülkelere baskı yaparak Washington’ın politikalarını savunmaya zorlaması ve rejim değişiklikleri için uğraşması o kadar kolay olmuyor.
Çünkü savaşın doğasının "4.nesil" boyuta evrimi ekonomiden siyasete, teknolojiden uluslararası ilişkilerde bir çok durum karşısında gösterilen kararsızlıklar yüzünden sekteye uğrayabiliyor.

*
Mesela Suriye dış politikası bağımsızlık, işgal durumunda Arap direnişlerinin desteklenmesi ve Filistin’in temel mesele olarak kabul edilmesi ilkesine dayanıyor.
Bu politika başta ABD ve müttefikler olmak üzere Türkiye’nin de Suriye’de rejimi değiştirmek üzere değişen savaşın doğası icabı stratejiler, planlar hatta komplolar düzenlemesine yol açmıştır.
Ama ABD yönetimindeki güçler ortak bir strateji ve kararlılık oluşturamayınca, savaşan güçlere verdikleri tüm desteğe rağmen Suriye düşmemiş, üstelik çok kanlı bir savaşa neden olunmuştur.
Bu durum ABD’nin normları belirleyen ve diğer aktörleri peşinden sürükleyen süper gücünün tartışılmasına yol açıyor.
Bu sırada;

*
Birincisi; ABD’nin İran’ın nükleer programına ilişkin elde ettiği anlaşmayla, ağır yaptırımların iptaliyle İran’ın kendi doğal kaynaklarını kullanmasına ve ekonomik olarak ayağa kalkmasına neden olacağı ve Ortadoğu’da etki gücünü artıracağı kanaati gelişmiş,
İran’ın dünya politikasına katılması ve Ortadoğu’da istikrarın oluşması gibi fikirler yayılmıştır.

*
İkincisi; ABD’nin enerji kaynaklarını kontrol etmek üzere geliştirdiği politikaların, bu kaynaklara sahip ülkelerin eski Sovyetler Birliği üyesi olmalarından hareketle Rusya; Transkafkasya ve Orta Asya’dan sonra Orta Doğu’da da nufuz genişletme çabalarına hız vermiştir.

*
Küresel güvenlik ortamı sonuçta, Rusya ve İran’ın eşitlik mücadesi adına BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talebini ivmelemiştir.
Bu yüzden Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşına ve Irak’a aktif olarak müdahalede bulunuluyor.

*
Bu noktada Türkiye, ABD ve AB’nin sıkıntılarını yansıtan bir NATO üyesi olmanın ötesinde, İsrail ve Suudi Arabistan liderliğinde sağlanan "Ordulaşma" ya katılan ülkelerin çoğu ve İran Şii Ordusu eksenindeki ülkelerle de dış politikasında sorunlar yaşıyor.
Türkiye’nin bu yalnızlığına, NATO’yu oluşturan Avrupa Birliği ülkeleri de eklendiğinde;
Türkiye’nin kendi savunma çerçevesi ve yeterli stratejik-asimetrik tamponları kapsamında çok rahatlıkla bypass edebilir özellikler taşıdığı anlaşılıyor.

*
Üstelik bu hüviyetiyle Türkiye, Rusya’ya ait bir savaş uçağını düşürmüştür.
Birincisi; Rusya’nın radar ve savunma sistemlerini Lazkiye’ye yerleştirmesiyle elini güçlendirmesine,
İkincisi; Uçağı düşürülene kadar Suriye’nin davetlisi ve müttefiki olarak konumlanan Rusya’nın, artık kendisine saldırı yapıldığı ve bir davasının bulunduğunu ileri sürmesine,
Üçüncüsü; Rusya’nın prestijini pekiştirmek ve uçağının düşürülmesi ile doğan krizi fırsatlara çevirmek için Suriye ve bölgedeki varlığını ve etkisini arttırmasına, teminen siyasi ve askeri girişimlerini hızlandırmasına,
Dördüncüsü; Rusya’nın eğer Suriye’de aşırıcı terör örgütlerinin tasfiye etmesi, ardından "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların, savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılması,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturması hedefinin önü açılmıştır.

*
Üstelik Rusya’nın uygulayacağı ekonomik yaptırımlar ile Türk ekonomisinin ve yaşam kalitesinin darbelemesine,
Hükümet ile Ordu’nun dış politika ve Suriye’ye yaklaşım konusunda hemfikir olmadığı tezine,
Suriye,Irak ve Türkiye’de Kürt sorununun çözümünde her türlü inisyatifin kaybedilmesine,
Hükümete isnat edilen bir çok yolsuzluk dosyasıyla Türkiye’nin rencide edilmesine,
Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İslamcı radikal örgütleri silahlandırıp yönlendirmesi ve Suriye’de savaşa salmasıyla diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmesi, başka bir devlet sınırları içinde iç savaş çıkarması,hukuku ihlal edenlerle yardımlaşması,
Bir terör örgütüyle petrol,tarihi eser,uyuşturucu benzeri alım-satım ilişkileri kurulması gibi tezlerle;
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve siyaseti üzerinden Türkiye’ye ve halkına zarar verme noktasına gelinmiştir.

*
Bugüne kadar Türkiye’ye bunca zarar veren ABD ve müttefiklerinin bu süreçte Rusya ve İran’ı sadece izlemekle yetinmeyeceği kabul edilirse;
Cumhurbaşkanı Erdoğan elinde iki ucu kirli bir değnek taşıyor gibidir ve Türkiye’nin yarınlarının çok zorlu olacağı açıktır.

*
Olsun efendim!
Padişahım çok yaşa…

30.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Rusya’nın amacı belli … Prof. Dr. Ata ATUN


Rusya belli ki Suriye’nin geleceğinde etkin bir rol almayı planlıyor ki, kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda Suriye’ye yerleşme amacı ile ilk adımını attı. Bölgede yapay bir sorun yaratarak, Türkiye’nin talebi olan “Uçuşa yasak” bölge uygulamasını önlemenin yollarını arıyor.

Gerçekte Rusya Federasyonu’nun Türk hava sahasını kasten ihlal etmesi, Türkiye’nin hava savunma yeteneği ile NATO’nun bölgesel gücünü ve yeteneklerini sınamak istemesinden kaynaklanıyor. Rusya’nın gerçek hedefi ise çok farklı ve Suriye’ye tüm gücü ile yerleşmek, hava ve deniz sahalarını kontrol altına almak. Bu nedenle de Türk savaş uçaklarının açık bir şekilde ve tüm uyarılara rağmen kasti bir şekilde sınır ihlali yapan Rusya Federasyonu bayraklı SU24 uçağını vurmasını bir gerekçe göstererek hemen Suriye’ye daha fazla askeri güç gönderme kararı aldı.

Bu askeri güç terimi kapsamı içinde kara kuvvetleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetleri ile konvensiyonel tüm silahlar ve balistik füzeler yer almakta. Rusya halihazırda Suriye’ye en son teknoloji ile geliştirilmiş T-90 tankları ile BTR-80 tipi zırhlı araçlarını ve SU24 savaş uçaklarını göndermiş durumda. Tartus Limanı ise tam bir Rus deniz üssüne dönüşmüş halde. Rusya, Esed rejimine gerektiği kadar askeri destek vermeye başladı ve fiilen Suriye’ye yerleşti.

Türkiye’nin talebi olan “Uçuşa yasak” bölge uygulamasını önlemenin tek yolu uzun menzilli balistik füzeleri bölgede konuşlandırmak. Rusya, S-300 ve S-400 füzelerinin üreticisi ve Lazkiye’de inşası neredeyse tamamlanmış olan Rus hava üssüne S-400 füzelerini konuşlandıracağını açıkladı.

S-400’lerin özelliği, S-300’lere göre daha gelişmiş olması. 400 kilometre uzaktan hedefe kilitlenme yeteneğine sahip olduğu için 400 kilometre uzaklıktaki hedefi nokta atışı ile vurabilme kapasitesine sahip. Yerden 56 kilometre yükseğe kadar çıkabilmekte ve bu nedenle de uzun menzilli balistik füzeleri de havada yakalayıp imha edebilmekte. Karadan karaya ve karadan havaya kullanılabilen, Patriot’lardan çok daha gelişmiş “yok etme” amaçlı bir füze.

S-400’ler Lazkiye’deki üsse yerleştirildiği vakit, kapsama alanı 800 kilometre çapında olacağı için tüm Suriye’nin üzerini bir şemsiye gibi örtecek ve Suriye üzerindeki hava sahasının kontrolünü fiilen sağlayacak, daha doğrusu ele alacak. Bu da açık ve net olarak, Suriye hava sahası içinde Türkiye’ye, NATO’ya veya da örneği daha evvel Irak ve Libya’da oluşturulan “Koalisyon Güçleri”ne ait uçakların ve de sivil havayollarına ait yolcu uçaklarının ancak Rusya Federasyonu’nun izni ile Suriye hava sahası içinde uçabileceği manasına gelmektedir. Bu aşamadan sonra Birleşmiş Milletlerin veya da Koalisyon Güç’lerinin Suriye üzerinde uçuşa yasak bölge ilan etmesi olanaksız hale gelmiş demektir.

Suriye ile Rusya’nın ilişkilerinin zirve yapması, baba Hafız Esed’ın Moskova’da Hava Harp okulunda okuması, önce MIG pilotu sonra da MIG pilot eğitmeni olması ile başladı ve iktidara geldiği 1970 yılından sonra da iyice sağlamlaşıp kökleşti.

(Su konusu ile ilgili yazı serimin 3. ve 4. Bölümleri, güncel konular nedeni ile aralıklı olarak devam edecektir)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

30 Kasım 2015

UÇAK VE KÜRTLER // Ahmet Kılıçaslan Aytar


UÇAK VE KÜRTLER

ABD küresel serbest piyasalar adına Türkiye’de AKP kurucularını, yüzyıllık köhne yargıları ve iktidar olmak hırslarından yakaladı.
Bu zümrenin kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları, medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla islamcı burjuvazi ve sermaye birikimi oluşturmasını destekledi…

*
Sonra bu iktidarı Arap Baharında Tunus, Libya, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde milli gelir ve reel hayat arasında oluşmuş derin uçurumda halkların tepkisini çekip çevirmeye memur etti.
İslam coğrafyasının küresel pazar ekonomisine entegre olabilmesi karşılığında, kendi türlü istikrarlarının ve güvenliklerinin sağlanması eşitliği üzerinden devlet rejimlerinin yeniden yapılandırılmasına yükümledi.

*
ABD’nin AKP iktidarı ve ona ilişikli Arap ülkelerinde elinden tuttuğu işbu siyasi zümreler ve sivil toplum kuruluşlarının felsefesi ve öğretisi hep aynıydı.
Hepsi, "Allah İslam’ı tüm beşeriyete vahiy eylemiş, beşeriyet bu sayede insanın insana kulluğundan kurtulma imkanı bulmuştur.
Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle kendi sorunlarını çözebileceklerdir" esasına dayandı.
Mütemadiyen özel ve kirli mücadele politikalarıyla ilerici ve ulusalcı güçlere karşı durdular.

*
İktidarları ve kurdukları Yeni Türkiyeı, Rusya’nın ABD’nin Asya’daki hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı talep etmesi,
Bunu desteklemek üzere Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi, mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşına aktif bir şekilde müdahale etmesiyle sarsıldı.

*
Rusya Suriye’de aşırıcı terör örgütlerinin tasfiye edilmesi,
Ardından "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların,
Savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılırken,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturmasını istiyor.
En azından şu dakikada, BM statüsünün değişmemesini isteyenler "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenler "Esad’lı" siyasi çözüm istiyor…

*
Süreç, Viyana Suriye Zirvesi’nde Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin BM denetiminde ateşkes ilan edileceği 1 Ocak’ta başlayacağı, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulacağı, 18 ay içerisinde de seçim yapılacağı mutabakatı,
G20 Antalya Zirvesi’nde ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri,
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılacağı,
Gelir kalemlerinin kurutulacağı taahhüdünde bulunduğu sonuç bildirgesi çerçevesinde ilerliyor.
Elbette Rusya’nın ilgili tarihlerde BM’ye sunmak üzere suç dosyalarını hazırlaması gerekiyor.

*
Nitekim Rusya’nın Suriye savaşına aktif müdahalesiyle bölgesel güç dengeleri ciddi oranda değişmeye başlamıştır.
Türkiye’nin kaybettiği bir savaşın peşine düşmesi, bir Rus savaş uçağını düşürmesi giderek bütün kırmızı çizgilerinin yok olmasına ve stratejik bir yenilgi almasını hızlandırmaktan öteye gitmeyeceğe benziyor…

*
İşte,Suriye Kürtlerinin Halk Koruma Birlikleri (PYD),
Halep ve Azez kentlerinde El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra Cephesi, Ahrar’u Şam örgütü, Nurettin Zengin Tugayları, Sultan Murat Tugayları ve Şam Cephesi’nin de içinde yer aldığı cihatçı örgütler ile Özgür Suriye Ordusu ile şiddetli çatışmalardadır.
Rus savaş uçakları da bölgede El Nusra Cephesi, Ahrar’u Şam örgütü ve Özgür Suriye Ordusu’nun mevzilerini bombalıyor.

*
Halbuki Erdoğan’ın aklı, halâ ABD desteği ve İslamcı vizyonuyla Sünni ile Şii dünyası arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören stratejisindedir.
Hani şu, kendi hesabına sonuçta "bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" düşüncesini sürüklediği, ekonomik ilişkiler yoluyla Suriye Kuzey’ini ve Irak Kürdistan Bölgesi’ni petrolüyle birlikte Misak’ı Milli topraklarına katmayı öngören strateji…

*
Bu uğurda Erdoğan "Esad rejimini devireceğim" öngörüsünde kapıldığı Suriye politikasında, "Suriye muhalefeti" adı altında kurulan bütün örgütleri hükümetinin kanatları altında eğitmiş, barındırmış,silahlandırmış ve Türk askeri teşkilatının bir bölümü haline getirmiş,
Sonra IŞİD ve Nusra gibi terör örgütleri teşkilatlandırdığı,
Kürtlerin Suriye’nin Kuzeyi’nde tesis edilmesi öngörülen güvenli bölgeden çıkarılması, Kürt militanlarının bölge içine girmesine olanak sağlanmaması için İŞİD terör örgütüyle mutabakat yaptığı söylenmişti.

*
Ne ki, IŞİD’in yarattığı tehlikeler karşısında Irak Kürt Yönetimi silahlı birimi Peşmerge güçlerinin,
Türkiye’den PKK’nın silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri’nin,
Suriye’de Demokratik Birlik Partisi’nin Halkçı Koruma Birliklerinin ortak silahlı kuvveti olan "Kürt Savunma Güçleri",
Kobane ve Gre Spe’den sonra Şengal’i ve Haseki’nin güneyini IŞİD terör örgütünden temizleyince,
Kürtler Türkiye’nin en uzun sınır hattını elinde tutan komşusu haline geldi.

*
Keşke hepsi bu kadar olsa;
Birincisi;Kürtler bu başarıları ile Türkiye’ye rağmen bölgenin ilgili devletleri nezdinde Ortadoğu’nun denge unsurlarından biri olarak kabul ediliyorlar.
İkincisi; Uluslararası tanınmışlık artarken, o oranda karar mekanizmalarının bir ucunda yer almaya hazırlanıyorlar.
Üçüncüsü; Bu avantajla Uluslararası Hukuk gereğince, hem Kuzey Irak Kürt Bölgesinde "Fırat’ın Batı’sı", hem Rojava’da "Fırat’ın Batı’sı"nda, mesela Türkiye gibi bir ülkenin, başka ülkenin topraklarında yapacağı saldırılarından korunmuş oluyorlar.
Dördüncüsü; Kendi aleyhlerine geliştiği iddia ettikleri, Türkiye’nin mesela 1924-1940 arasında uyguladığı politikaları dava konusu yapma durumuna geliyorlar.
Beşincisi; Lozan Antlaşması uluslararası tartışmaya açmaya yürüyorlar.

*
Bir süre önce Ortadoğu’da İran’a karşı Suudi Arabistan liderliğinde NATO’nun bölgedeki oluşumu benzeri ordulaşmayı sağlayan,

Hürmüz Boğazı’nda İran’ı caydırmak ve körfez ülkelerini korumak için füze kalkanı sistemlerinde tek tetik oluşturan ve sistemi Rusya’ya yönlendirilerek daha güvenilir ve işlevsel hale getiren ABD ve İsrail müttefikleri itikadları ve çıkarları doğrultusunda,
Tam da Suriye’yi Nasturiler,Sünniler, Dürziler ve Kürtler arasında dört parçaya,
Irak’ı Sünniler, Şiiler ve Kürtler arasında üç parçaya bölmeyi öngörürken,
Rusya’nın şimdi Suri’ye’de Siyasi Çözümü zorlamasından en az Türkiye kadar sarsılmışlardır.

*

O yüzden pek yakında Suriye İç Savaşının Siyasi Çözüm aşamasında,

ABD, İsrail ve müttefiklerinin Kürt Sorunu konusunda Türkiye’ye rağmen Rusya ile pazarlık yapacağı kesindir.

28.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Su konusunda neler biliyoruz (2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Türkiye’den KKTC’ye sınır ötesi direkt su ihracatı Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk değildir. Gerçekte günümüzde Türkiye Cumhuriyeti, kaynakları kendi sınırları içinde bulunan 3 nehrin, Asi, Fırat ve Dicle nehirleri sularını, sınır ötesinde devam ediyor olmaları nedeni ile Suriye ve Irak’a yıllardır ihraç etmektedir. Yapılan söz konusu su ihracatı anlaşmalarının kökeni 1980’li yıllara kadar geri gitmektedir. Bu konuda birtakım devletler tarafından kabul edilmiş uluslararası hukuk kuralları bulunmasına rağmen hepsinin de yenilenmesi ve çağdaşlaştırılması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti (T.C.), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini (KKTC) bağımsız bir devlet olarak tanıdığı için 20 Temmuz 2010 tarihinde devletlerarası bir anlaşma yaparak TC’den KKTC’ye borular ile su teminini yasal bir zemine oturtmuştur. Tam adı “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Andlaşması” olan devletlerarası antlaşmanın tam metni, şahsıma ait olan sitede, (http://www.ataatun.org/?p=5160) görebilir, okunabilir veya da indirebilir.

Bu antlaşma, 20 Şubat 2012 tarihinde KKTC Meclisi tarafından, 17/2012 sayılı yasa tasarısının onaylanması ile de yasaya dönüştürülmüştür. Aynı şekilde Türkiye tarafında da bu andlaşma, TBMM tarafından onaylanarak yasaya dönüştürülmüştür. Bu nedenle de KKTC’de bir takım taleplere popülist yaklaşımla “Evet” diyerek keyfi kararlar almak ve ilgili devletlerin meclislerince onaylanarak yasaya dönüşmüş söz konusu çerçeve andlaşması kurallarının dışına çıkmak olanaksızdır. Bu andlaşmanın her hangi bir maddesini değiştirebilmek için, T.C. ve KKTC Meclislerinde eş zamanlı olarak değişiklik yasalarının geçirilmesi gerekmektedir.

Çerçeve andlaşmasının 3. sayfasında yer alan Madde-1, konu ile ilgili “Ev Sahibi Hükümet Anlaşması”, “Diğer Proje Anlaşmaları”, “Proje Anlaşmaları”, “Boru Hattı”, “Bağlı tesisler”, “Diğer Tesisler” ve Planlama Alanı” tanımlarını içermektedir.

Bunların içinde yer alan “Bağlı Tesisler” ile “Diğer Tesisler” tanımları tüm yer altı, yer üstü ve deniz içinde yapılan tesisleri ve bunlarla ilgili su projesi anlaşmalarında belirtilen fiziki varlıkları ve müştemilatı kapsarken, “Planlama Alanı” da “Ev Sahibi Hükümet Anlaşmaları ve diğer Proje Anlaşmalarında belirtilen bağlı tesislerin, tel örgü veya benzeri engel veya işaretlerle belirlenen dış sınırlarının, bu tür hatların geçişlerinde kanunen kamulaştırılması gereken alanı da kapsayacak şekilde birleştirilmesi suretiyle meydana gelen alanlar demek olduğu”nu net bir şekilde tanımlamaktadır.

Devamla; Antlaşmanın 5. Sayfasında yer alan Madde 2’nin ikinci paragrafı “Proje kapsamında Türkiye Cumhuriyeti tarafında yer alan kara yapıları, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tarafında yer alan kara yapılan ile boru hattı vasıtasıyla gerçekleştirilecek deniz geçişinin inşası Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılacaktır. Söz konusu kara yapıları ile deniz geçişli boru hattının ve Proje kapsamada inşa edilen tüm tesislerin mülkiyeti, inşasına başlandığı andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olacaktır” şeklindedir.

Dördüncü paragraf ise üçüncü ülkelere su satma hakkının sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne ait olduğunu belirtmektedir. Yani KKTC hükümeti “Rumlara su verelim” mealinde bir karar alsa veya KKTC Meclisinden yasa dahi geçirse, son söz, son karar Türkiye Cumhuriyetinindir. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti “Evet” demediği müddetçe Rum tarafına yasal yollardan su verilmesi asla mümkün değildir.

Karşılıklı Meclislerce yasa haline getirilmiş bu antlaşmanın her maddesi çok önemli gerçekte.

Madde-4’te “Taraflar, kendi egemenlikleri altındaki alanlarda Projenin ve bağlı tesislerin inşaatı ve işletmesi ile ilgili işlerin zamanında gerçekleştirilmesi için gereken koşullan sağlamak amacıyla gerekli tüm izin ve ruhsatların yürürlükte olan kanunlarına uygun olarak temin edilmesini sağlayacaklardır. Proje sahaları ile ilgili istimlak ve irtifak hakkı işlemlerinin gerektirdiği masraflar, söz konusu işlemleri yapın devlet tarafından karşılanacaktır” ifadeleri yer almaktadır. Yani, “KKTC ahkam keseceğine taşın altına elini koymak, her işlemi kendisi yapmak, her adımı da doğru atmak zorundadır” demektedir……

(Aralıklarla devam edecektir…)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

27 Kasım 2015

ALÇAK UÇAK YÜCE KONAR,YÜCE UÇAN ALÇAK KONUR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ALÇAK UÇAK YÜCE KONAR,YÜCE UÇAN ALÇAK KONUR

Türk F-16’ları, Yayladağı bölgesinde sınır ihlâli yapan Rusya Federasyonu’na ait SU-24 tipi savaş uçağını düşürdü.
Ankara -Moskova hattında büyük gerilim başladı.

*
Rusya, ABD’nin Asya’daki hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı talep etmektedir.
Bunu desteklemek üzere Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada Suriye iç savaşında siyasi çözümü zorluyor.

*
"Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede işlenen suçların,
Hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun BM’de yeni bir dünya statüsü oluşturmasını istiyor.
BM statüsünün değişmemesini isteyenler "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenler "Esad’lı" siyasi çözüm istiyor.

*
Ne ki süreç, işte Viyana Suriye Zirvesi’nde Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin BM denetiminde ateşkes ilan edileceği 1 Ocak’ta başlayacağı, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulacağı, 18 ay içerisinde de seçim yapılacağı mutabakatı,
G20 Antalya Zirvesi’nde ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri,
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılacağı,
Gelir kalemlerinin kurutulacağı taahhüdünde bulunduğu sonuç bildirgesi çerçevesinde ilerliyor.

*
Rusya Suriye’de elini ateşe koymuş ve kendisini Siyasi Çözüm için belirlenen takvim doğrultusunda başarıya zorluyor.
Öncelikle BM denetiminde ateşkes ilan edileceği,1 Ocak’ın gereken şartlarını oluşturmaya çalışıyor.
İran Fars Haber Ajansı, terörle mücadele kapsamında IŞİD’in Suriye ve Irak’ta sadece 34 üssü kaldığını, İŞİD’in sonunun yakın olduğu aktarıyor.

*
Bu noktada Türk uçaklarının Rusya Federasyonu’na ait bir savaş uçağını düşürmesi,
Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in " Bugün olanlar, teröristlerin suç ortaklarının bizi arkamızdan bıçaklamasıdır" ifadesindeki tepkiye neden olmuştur.
Putin, Türkiye’yi terörist bir devlet olmakla suçluyor !

*
Çünkü, Recep Tayyip Erdoğan gayrı resmi bir lider olarak İslam Birliği çatısı altında bulunan ülkelerde,
"Ümmet adına" İslam devletlerinin rejiminde ve işleyişinde getirilmeye çalışılan sistematikle
Vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmayı öngören siyasal ve sosyo-ekonomik yönetim anlayışının cari kılınmasının mücadelesini veriyor.

*
Ne ki, İslamcı iktidarlar dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan sonuçlarla karşılaşmıştır.
İslamcılığın tarihinde hiçbir siyasi, ekonomik ve sosyal birikimi, demokrasi kültürüne sahip olmadığı, çevre ülkelerle birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştiremediği,
Aksine uygulamalarıyla kitleleri Batı tipi düzenin Müslüman halklara her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde yetiştirdikleri ve "İslami Cihad" ateşini körükledikleri anlaşılmıştır.
Bu yüzden Mısır eski Cumhurbaşkanı M.Mursi’nin iktidardan düşürülmesiyle beraber aşırılığı teşvik eden tüm yapılar tasfiye ediliyor.

*
Rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan bölgede yaşanan konjonktürün kendine sağladığı fırsatları başarıyla değerlendirebiliyor.
ABD-Rusya arasında işleyen ayrılıkta, halâ "Bugün yaşanan insani krizlerin ve terör olaylarının baş müsebbibi Esed rejimidir. Esed, bir devlet terörü estirmektedir.
Devlet terörü estiren bu kişinin arkasında duranlar en az onun kadar suçludur" diyerek ABD’ye verdiği güçlü destekle ayakta kalabiliyor.
Ama bir yandan da "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyasetini güdüyor.

*
Şöyle bir tablo ortaya çıkıyor.
Bir taraftan, Erdoğan’ın İslamcı ideolojisine ortak mücadele açılmıştır.
Öte taraftan, Erdoğan İslamcılığın topyekün hayat tarzı idealinde mutlakiyetçi ve yöneticiliğine itaat ister bir uslûpla açılan mücadeleye mukabelede bulunuyor!

*
Birincisi; Türkiye yeni güvenlik konsepti uyarınca PKK’nin Türkiye’ye sızmasını engellemek gerekçesiyle Irak sınırını değiştirmeyi öngörüyor.
Sınırın 5 kilometre daha ileri götürülmesi için uluslararası destek arıyor.
İkincisi, Kürt YPG’si öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen, Asuriler ve rejime muhalif askeri grupların birlikte yaptığı operasyonlardan YPG’i dışlanamayınca,
IŞİD ile mücadele kapsamında ABD koalisyonu güçleriyle güvenlikli bölge oluşturmak üzere kapsamlı bir operasyona hevesleniyor.

*
Türkmen dağı bölgesindeki sivil Türkmenler çok önceden yerleşim yerlerini boşaltmıştır.
Bölgede ağırlıklı olarak savaşan Çeçen ve Uygur teröristlerin sıkışması üzerine Türkmen Katliamı yalanı dolaşıma sokuluyor.
Suriye’nin Halep kentinin kuzeyinde yer alan Türkiye sınırında bulunan IŞİD’i çıkartmayı, PYD’yi pasifize etmeyi ve bunların yerlerine kendisine yakın gördüğü Özgür Suriye Ordusu’nu yerleştirmeyi öngörülüyor.
Ne ki Türkiye’nin hamlesi Rusya’nın " Birleşik, lâik ve demokratik fedaratif" esaslarda yeniSuriye kurulmalıdır talebine aykırıdır.
O yüzden Rusya’nın Azez-Cerablus hattını türlü fikirde teröristlerden kurtarması çok yakındır.

*
Rus uçağının düşürülmesi iki ülke arasında aykırılıklar noktasında, sanki Rusya’nın herşeyi 1 Ocak tarihine yetiştirmesi gündemini pekiştirmeye zorluyor.
Devlet Başkanı Putin,"IŞİD’in kontrolündeki bölgelerden büyük miktarda petrol ve petrol ürününün Türkiye’ye gittiğini uzun zamandır biliyoruz. Buradan teröristlerin ellerine büyük paralar geçiyor. Şimdi de bizi sırtımızdan bıçaklıyor, teröristlerle savaşan uçaklarımızı vuruyorlar. Hem de ABD ile havadaki olası karşılaşmaları önlemek için bir anlaşma imzalamış olmamıza rağmen. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye de ABD öncülüğündeki koalisyon içinde terörizmle savaştığını söyleyen ülkeler arasında " ifadesi;
Bir noktada Putin’in Viyana Anlaşması ve Antalya G-20 Zirvesi kararlarının uygulanmasına yönelik ısrarını da gösteriyor.

*
Bir süredir Cumhurbaşkanı Erdoğan, hangi gerekçe ile olursa olsun, devletlerin uluslararası ilişkiler açısından görevlerini belirleyen, BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlara aykırı davranmakla itham edilmektedir.
Fonladığı İslamcı radikal örgütleri silahlandırıp yönlendirmek ve Suriye’de savaşa salmakla diğer bir devletin iç işlerine müdahale etmek, başka bir devlet sınırları içinde iç savaş çıkarmak, barışı tehdit edici davranışlardan uzak durmamak, hukuku ihlal edenlerle yardımlaşmak fiilleriyle Uluslararası Adalet Divanı’nında yargılanması konuşuluyor.

*
Madem Putin, Türkiye’yi terörist bir devlet olmakla suçluyor,
O halde Erdoğan hakkında BM Genel Sekreteri’ne, Güvenlik Konseyi Başkanlığı’na, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde sunulmuş olan bir çok suç duyurusuna ilaveten,
"Türkiye İŞİD’le işbirliği yapıyor mu: IŞİD ile Türkiye arasında askeri işbirliği var mı:
Türkiye IŞİD’e askeri malzeme ve lojistik destekte bulunuyor mu: Finans yardımı yapıyor mu: IŞİD militanlarının Suriye’ye geçişlerine göz yumuyor mu: Tıbbi yardımda bulunuyor mu: Kimyasal silah kullanımına destek oluyor mu: Kobani’ye saldıran IŞİD’e göz yumdu mu ?" benzeri soruları yanıtlayacak yeni dosyaları sunması gerekiyor.

*
Bu noktada Rusya’nın Türkiye’nin terörist bir ülke olduğuna ilişkin doneleri, ateşkes ilan edileceği 1 Ocak ila geçiş hükümetinin kurulacağı 6 ay içinde peyderpey ortaya çıkarması,
Bu sırada bir dizi ortak projenin iptal edilmesi ve Türk şirketlerinin Rus pazarındaki pozisyonlarını kaybetmesi gibi ekonomi ve siyasi açılar dahil olmak üzere iyi komşuluk ilişkilerini askıya alması beklenmelidir.

*
Bu durumda,
Birincisi, Türk halkını çok ağır ekonomik ve siyasi bir yakın gelecek bekliyor.
İkincisi; Başta ABD olmak üzere Batı’nın"Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" konusunda bütün inisyatifi eline geçiren Rusya ile ancak bu sayede bir müzakere eşiği bulabileceği öngörülüyor.
Eğer böyleyse, Rus uçağının düşürülmesinde provokasyon ihtimalini, sunuçta Türkiye’nin yalnız bırakıldığı şüphesinin altı çizilmelidir.
Üçüncüsü; Her geçen günde Türk ve dünya siyasi örgütleri, toplum kuruluşları ve kamuoyu arka arkaya sunulacak dosyalarla,
Recep Tayyip Erdoğan’ın, kitlelerin Batı tipi düzenin Müslüman halkları her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde yetiştirmesinde etkin olduğu ve "İslami Cihad" ateşini körükleyen kişi olarak itibarsızlaştırmaya tabi tutulacağı,
Giderek el birliği ile aşırıcı Erdoğan yapılanmasının tasfiye edileceği gibi bir sonuç ortaya çıkıyor ki;
Keşke herşey bu kadar kolay ve bunlarla sınırlı olsaydı…

26.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Su Konusunda neler biliyoruz (1) … Prof. Dr. Ata ATUN


Gerçekte biz Kıbrıslı Türklerin üzerine, bildiğimiz veya da bilmediğimiz her konuda ahkam kesmede başka hiçbir millet yoktur. Her konuyu biliriz ve de hiç araştırmaya gerek duymadan da konuşur, fikir üretiriz. Bunlardan bir tanesi de KKTC’ye deniz içinden borularla Anadolu’dan su getirilmesi projesidir.

Bu proje ile ben ilk defa milletvekili olarak Mecliste yer aldığım 1977 yılında karşılaşmıştım. İnşaat Mühendisi olduğum için de, proje ile ilgili özel komitede yer alarak, enine boyuna incelemek fırsatım olmuştu. O dönemdeki maliyeti 55 milyon ABD dolarıydı ve Türkiye’de halen daha varlığını sürdürmekte olan ünlü bir şirket, deniz altından borularla Kıbrıs’a su getirme projesinin ön çalışmasını yapmış ve fizibilite raporunu hazırlayarak bize sunmuştu.

İlk sıkıntı maliyetiydi. Ne bizde ne de, 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında ABD’nin koyduğu ambargo nedeni ile Türkiye’de yoklukların ve kuyrukların yaşandığı bir dönem olmasından dolayı Türkiye bütçesi içinde bu proje için ayrılabilecek bir meblağ yoktu.

İkinci sıkıntı ise, yapılan ölçümlerde ortaya çıkan 1409 metre deniz taban derinliğinin nasıl geçileceği ve yaklaşık 141 barlık basınca dayanacak boruları üretecek ve deniz dibine yerleştirecek teknolojinin olmamasıydı.

Bu nedenlerle de deniz altından borularla Kıbrıs’a su getirme projesi, gerekli malzemenin üretim teknolojisi ile boruları ve gerekli alt yapının inşa teknolojisinin istenilen aşamaya gelmesine dek bekletilmesine karar verildi ve ertelendi.

Kısmet bu güneymiş. Türkiye Cumhuriyeti’ne ne kadar teşekkür etsek azdır.

KKTC’ye Anadolu’dan gelmiş olan bu su ile Mesarya ovasında 95,930 dekar (95,930,000 m2) ve Güzelyurt’ta 71,538 dekar (71,530,000 m2), toplam olarak 167,468 dekar (167,468,000 m2) yani Kıbrıs dönümü ile 125,182 dönümlük bir arazi suya kavuşacaktır. Bu araziler üzerinde binlerce yıldır yapılmakta olan kuru ziraat ile yetiştirilmekte olan arpa, buğday, çavdar, yulaf vb tahılların üretimi tarihe gömülecek ve sulu ziraat ile yetiştirilen sebze ve meyve üretimine geçilecektir.

1 dönüm sulu arazide yetiştirilen sebze ve meyve gelirinin, minimum 10, maksimum 40 dönüm kuru arazide yetiştirilen tahıldan elde edilen gelire eş değer olduğu gerçeği dikkate alındığında, Anadolu’dan KKTC’ye getirilmiş olan bu suyun sadece tarım sektöründe çiftçiye sağlayacağı katkının gelir bazında ortalama olarak 25 kat fazla olacağı, tartışmaya gerek bile duyulmayacak bilimsel bir veridir.

Anadolu’dan KKTC’ye getirilmiş olan bu suyun bir başka ekonomik katkısı da direkt ve endirekt olarak sanayimize olacaktır. Genelde mevcut sanayi tesislerimizin neredeyse yüzde doksanbeşi üretiminde veya da üretim sonrasında birim maliyet fiyatına etki edecek düzeyde su kullanmaktadır. Kullandığı bu suyu, gıda üretiminde veya da gıda olarak tüketilmeyen mamul üretiminde kullanıyorsa, illaki arıtmak zorundadır. Su arıtmak her zaman pahalı olan ve birim üretim maliyetini etkileyen bir giderdir. KKTC’deki mevcut sanayimizin, Anadolu’dan gelmiş olan bu suyu kullanması ile maliyet fiyatlarını düşüreceği ve ihracatta rekabetçi fiyatlara sahip olacağı kesindir.

Bu suyun turizm sektörüne vereceği katkı ve maliyetlerde sağlayacağı düşüş, tarım ve sanayi sektörüne koyacağı katkıdan daha büyüktür. Günümüzde konaklama tesislerinin elektrik ve su giderleri, personel giderlerinden daha fazladır. Özellikle bir deniz ve güneş ülkesi olmamız nedeni ile konaklama tesislerinde kullanılan su ortalamanın çok üstünde olup, sadece arıtma ile elde edilebilmektedir. Bir metreküp arıtılmış suyun maliyeti 4 TL ve yukarısı iken Anadolu’dan gelmiş olan suyun maliyetinin 1 TL’den aşağılarda olması, bu suyun tarım, sanayi ve turizm sektörüne koyacağı katkının ne denli büyük olacağını ortaya koymaktadır… (aralıklarla devam edecektir)

NOT: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Andlaşma’sı metnini, bana ait olan sitemde, http://www.ataatun.org/?p=5160 adresinde görebilir, okuyabilir veya da indirebilirsiniz.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Kasım 2015

VAY KAHRAMAN BAŞKAN // Ahmet Kılıçaslan Aytar


VAY KAHRAMAN BAŞKAN

Öğrenci ve İşçi örgütlerinin emperyalizm ve sömürüye karşı 6.Filo’yu protesto için Beyazıt Meydanı’nda düzenlediği mitingde ben de vardım.
69 Şubat’ıydı ve birkaç günden beri İslamcı basın, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Komünizmle Mücadele Derneği kışkırtıcı yayınlar, toplantılar yapıyordu.

*
Bilhassa Mehmet Şevki Eygi "Bilmiş olunuz ki, büyük fırtına patlamak üzeredir. Müslümanlar ile kızıl kafirler arasında topyekun savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Derhal silahlan. İslam’da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir. Allah ve ona kulluk borcunun içinde cihad farizasının da bulunduğunu bir an bile unutma. İnşallah kızıl kafirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz" yollu yazıları,
Komünizmle Mücadele Derneği Başkanı İlhan Darendelioğlu’nun kışkırtmalarıyla karşı gösteri için düğmeye basılmış, Müslümanlar sola karşı ayaklanmaya çağırılmıştı…

*
Taksim’e doğru yürüyüşe geçmek üzere Beyazıt’ta toplanılırken, sağ görüşlü militanlar bizden önce Taksim’deydi.
Dolmabahçe’ye geldiğimizde, cihad namazı kılmış ve kollarına mavi kurdela bağlı kişiler üzerimize taşlar ve sopalarla saldırdı, iki kişi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı.
"Kanlı Pazar" yaşandı.
MTTB memleketin kurtarılması için solculara gereken dersin verilmesinin kararında başarı sağlamıştı.

*
Bugün TBMM Başkanı olan İsmail Kahraman, o gün MTTB’nin tepe yöneticisiydi.
İ.Kahraman aynı zamanda amacı "üniversite ve üniversite dışında İslamcı öğrencilerin güvenliğinin sağlanması ve eylemlerin daha etkinleştirilmesi " olan Kırklar Komitesi’nin de yöneticisiydi.
Kırklar Komitesi, solculara ve komünistlere karşı eylemler uyguluyor, sonra bunların tümünü bir güzel MHP’lilerin üstüne yıkıyordu…

*
Oooo, kimler yoktu ki?
AKP’nin çekirdeğini oluşturan Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Bülent Arınç, Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Kadir Topbaş, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Hüseyin Çelik,Taner Yıldız, Abdurahman Dilipak, Necati Çetinkaya hepsi MTTB’liydi ki; bugün Türkiye’yi yönetiyorlar…

*
Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, 70’li yıllarda Müslüman Kardeşler’in Dünya Müslüman Gençlik Teşkilatı (WAMY) üyesiydi.
İslamcı hareketlere soyunan herkes önce WAMY’nin ince bir ayarından geçiyordu.
Suudi Arabistan finansmanı kullanılıyor ve değişik ülkelerde islamcı hareketlerin liderliğine soyunacak isimler birbirlerine tanıştırılıyor ve kaynaştırılıyordu…

*
Bu noktada Amerikan Council of Foreign Relations -Dış İlişkiler Komitesi (CFR) ve Bilderberg gibi örgütlerin İslam Birliği’nin global askeri, politik, ekonomik ve kültürel planlamalarını yaptığı,
Sonuçta bu kanaldan Müslüman toplumları her noktasından yalama ederek İsrail’in itikadi hedeflerine yol açtığı hizmetleri de anmak gerekiyor.
Bu merkezlerin stratejilerinden yükselen İslam Birliği’nin yapısını ise Suudi sermayesinin en büyük örgütü olan ve Vahhabi cemaat ve tarikat holdinglerinden oluşan İslam Dünya Birliği-RABITA "Rabitat-ül Alem-ül İslam" oluşturuyor ki;
Amacı Müslüman ülke rejimlerinin "İslâmcı" kurallara göre olmasını sağlamak, çeşitli ülkelerden yetiştirilen İslâmcı misyonerleri ile İslam Birliğini kurmak ve korumaktır.

*
Vahhabilik Suudi Arabistan’ın, İran’ın Şii hilaliyle yayılma stratejisine karşı kullandığı önleyici doktrindir.
Şiiliğin bulunduğu her yerde Vahhabiliğin geliştirerek hem etki alanını arttırmayı, hem de Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturmayı hedefliyor.

*
Avrupa’daki sosyal sermaye ise Avrupa İslami Örgütler Federasyonu, Europe Trust, Hikmet Bilim Dostluk ve Yardımlaşma Derneği, Filistin Dayanışma Derneği, İslam Dünyası Sivil Toplum Kuruluşları Birliği ve Türkiye Gönüllü Teşekkülleri Vakfı vasıtasıyla sağlanıyor.
Bu noktalardan bir çağrı Almanya’da, Fransa, Belçika ve her yerde onbinlerce kişinin toplanmasına ya da kimilerin kendilerine verilen muhtelif görevleri yerine getirmesine yetiyor…

*
Rabıta; Türkiye’ye MTBB, Komünizm ile Mücadele Dernekleri, Din Adamı Yetiştirme Dernekleri, İlim Yayma Cemiyetleri ile girmiştir.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Suudi Arabistan ve ABD finansmanı kullanan Rabıta kuruluşuna muazzam bir özgürlük vermiş,
Giderek manevi değerlerin piyasalaşmasıyla, amacı üyelerinin toplumsal ve ekonomik gelişmelerini şeriata göre geliştirmek olan İslami Kalkınma Bankası önderliği ve desteğinde İslamcılığa devşirilenlerin hizmeti,
Ve Müslüman Kardeşler Örgütü vasıtasıyla Necmeddin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin kuruluşundan başlayarak AKP’de siyasal örgütlülük sağlanmıştır…

*
ABD’nin küresel serbest piyasalar adına önce Türkiye’de, sonra Arap Baharıyla Tunus, Libya, Mısır’da ve diğer İslam ülkelerinde milli gelir ve reel hayat arasında oluşmuş derin uçurumda halkların tepkisini yönlendirmede işbu kadrolar ile iş çevirmiştir.

*
Hepsi, yüzyıllık köhne yargıları ve iktidar olmak hırslarından yakalanan ve kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla islamcı burjuvazi ve sermaye birikimi oluşturmak,
Bu suretle,küresel pazar ekonomisine entegre olabilmek karşılığında bölgenin her türlü güvenliğinin sağlanması eşitliği üzerinden bulundukları devlet rejimlerinin yeniden yapılandırılmasına hizmet etmiştir.

*
ABD’nin Türkiye ve Arap ülkelerinde elinden tuttuğu bu siyasi ve sivil toplum kuruluşlarının felsefesi ve öğretisi hep aynıdır.
Hepsi, "Allah İslam’ı tüm beşeriyete vahiy eylemiş, beşeriyet bu sayede insanın insana kulluğundan kurtulma imkanı bulmuştur.
Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak devrimci İslami diriliş, yani şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle kendi sorunlarını çözebileceklerdir" esasına dayanıyor, ilerici ve ulusalcı güçlere karşı duruyorlar.

*
Bu çerçevede küresel İslamın savaşan örgütlü gücünü, sponsorluğunu Katar’da El-Hayriye örgütünün yaptığı Vahhabi/ El Kaide örgütü oluşturuyor ki, yıllardır AKP desteği ile Türkiye’de faaliyettedir, Suriye’nin altını üstüne getiriyorlar.
Önce Afganistan, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerde ideolojik-dini eğitim alan gençlerin dini inançları İslamcı Cihad olgusuyla istismar ediliyor.
Sonra Vahhabi örgütler tarafından El Kaide bünyesinde savaştırılmak üzere Pakistan’ın Kuzey Veziristan eyaletine gönderiliyor,burada 45 günlük askeri eğitime tabi tutulduktan sonra Vahhabi politik hareketin birer militanı olarak ülkelerine dönüyorlar.
Türkiye’de Konya, Kayseri, Adana, Antalya,İzmir, İstanbul, Ankara, Mersin, Hatay, Manisa, Bursa, Kocaeli, Trabzon’da,Urfa,Gaziantep’te yoğun olarak örgütlenilmiş ve ciddi bir toplumsal güç haline gelmişlerdir.
Talep edildiğinde El Kaide,Taliban,Müslüman Kardeşler, El Nusra, IŞİD gibi adlarla Türkiye,Suriye, Tunus, Libya, Suudi Arabistan, Cezayir, Mısır, Ürdün, Çeçenistan’da, ABD ve Avrupa’da İslamcılık adına savaşıyorlar…

*
13 Nisan 1994’te Necmeddin Erbakan Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı konuşmada "Türkiye’nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım. Refah Partisi adil düzen getirecek.Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kanlı mı olacak, kansız mı olacak, bu kesin şart. Altmış milyon buna karar verecek"diyordu.

*
Bugün dünya, İslamcılığa devşirilenlerin elinde kana bulanmıştır.
Ama Gazi TBMM’nin Başkanı İsmail Kahraman’dır…

24.11.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Kıbrıs Su Çalıştayı … Prof. Dr. Ata ATUN


EkoAvrasya Derneği’nin Cumartesi günü Ankara’da düzenlediği “KKTC Su Temin Projesi ve Doğu Akdeniz’de Değişen Dengeler” Çalıştayı’na katıldım. Dernek Başkanı Sayın Hikmet Eren’i KKTC’ye yönelik çalışmalarından dolayı kutlarım.

Mükemmel bir Çalıştaydı benim değerlendirmelerime göre.

Türkiye’de bu işi düşünen, planlayan ve gerçekleşmesini sağlayan teknik bilgilerle donanmış, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sayın Akif Özkaldı’yı, Su Politikaları Derneği Başkanı Sayın Dursun Yıldız’ı, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Balkanlar ve Kıbrıs Araştırmaları Merkezi Başkanı Sayın Gözde Kılıç Yaşın’ı ve diğer emeği geçmiş kişileri dinlemek ve derinlemesine bilgi almak şansım oldu.

KKTC Su Temin Projesi bitip borularla adamıza ulaşmış su ile ilgili bizler ahkam keserken ve de kimin suyu dağıtacağı gibi basit görünen ve hizmet vermekten öteye “ben bu işten ne gelir elde ederim, açıklarımı suyu bahane edip vatandaşın sırtına yükleyip nasıl kapatırım” muhabbetleri yaparken, Türkiye’deki akıllı, yaratıcı, mühendislik zekasına sahip, dünyadaki son teknolojiyi takip eden ve büyük düşünen insanların nasıl bu projeyi yarattıklarını birinci ağızdan duymak ve görmek beni gerçekten hem şok etti, hem de yapılan çalışmaya hayran bıraktı.

Beni mutlu eden sadece Türkiyeli uzmanların bundan 4-5 yıl önce, (su gelir mi-gelmez mi tartışmaları yapılıyorken) su yönetimiyle ilgili olarak yaptığı çalışmalar değildi. Bu Çalıştayta “Mütekabiliyet”in ne demek olduğuna, KKTC’den gelen bir Bakanımıza nasıl davranıldığına bir kez daha şahit oldum. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Sayın Mustafa Akıncı’nın Türkiye’ye yaptığı resmi ziyarette kendisini en üst düzey devlet protokolü ile karşılayan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Cumartesi günü EkoAvrasya Derneğinin Ankara’da düzenlediği Çalıştaya katılmak için Türkiye’ye gelen KKTC Tarım-Doğal kaynaklar ve Gıda Bakanımız Sayın Erkut Şahali’yi, ziyareti resmi olmasa da devlet protokolü ile karşılayıp, gidiş gelişlerine koruma ve eskort vermesi gerçekten gururlandırdı.

Aklıma, Almanya Büyükelçiliği’nin ara bölgede yer alan Goethe Enstitüsü’nde Kıbrıs’a ziyaret gerçekleştiren Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier’in onuruna verdiği resepsiyona, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’yı “Toplum lideri", GKRY Başkanı Nicos Anastasiadis’i de “Cumhurbaşkanı” olarak davet ederek ortaya koyduğu çirkin ve kabul edilemez davranış geldi hemen, Bakanımız Sayın Erkut Şahali’yi eskortlar ve polis eşliğinde, bindiği arabanın önünde dalgalanan KKTC bayrağı ile konferans salonuna gelişini görünce…

İşte buna mütekabiliyet denmekte. Almanya’nın adam yerine koymadığı Cumhurbaşkanımızı ve Bakanlarımızı Türkiye Cumhuriyeti adam yerine koymakta, kendi Cumhurbaşkanı ve Bakanı ile aynı seviyede tutmakta ve devlet protokolü ile karşılayıp, misafir etmekte.

Dönelim yine esas konumuza; Çalıştaya katılmadan önce “KKTC Su Temin Projesi”nin mühendislik yönünü araştırırken, hukuki yönlerini de iyice araştırdım.

İlginç bulgulara ulaştığımı söyleyebilirim. Fırsat buldukça bu konulara bu köşemde değineceğim. Bunlardan en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Doğu Akdeniz olarak da anılan Levant’da planladığı, projelendirdiği ve gerçekleştirdiği “KKTC Su Temin projesi ile” mühendislik ve ekonomi bilimlerine “Deniz içine askılarla döşenmiş boru hattı ile direkt su ihracatı” kavramlarını sokmuş olması. Bu artık kullanımı en azından birkaç asır sürecek olan “teknik bir deyim” ve “teknik bir tanımlama” olmuş. Patenti de Türkiye’ye ve Türk mühendislerine ait.

Bir diğer bulgum ise 20 Temmuz 2010 tarihinde KKTC Hükümeti adına Başbakan İrsen Küçük ve T.C. Hükümeti adına Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Cemil Çiçek tarafından imzalanan “KKTC Hükümeti ile T.C. Hükümeti Arasında KKTC’nin Su İhtiyacının Karşılanmasına İlişkin Hükümetler Arası Çerçeve Antlaşması”nın Türkiye açısından bir ilk olmadığıdır… (Aralıklı olarak devam edecektir)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

23 Kasım 2015

ABD’ DEN NE BEKLENİR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ABD’ DEN NE BEKLENİR

Bir bakışa göre modern Ortadoğu tarihini bölgedeki yabancıların etkisi belirliyor.
II. Dünya Savaşı sonunda Batılı emperyalist güçlerin yerini ABD almıştır.
Bu bakımdan 1945’ten bugüne ABD’nin Ortadoğu politikası, bölgedeki gelişmelerin anlaşılmasında önem arzediyor.

*
ABD, Ortadoğu’da hegemonik gücünü sürekli arttırmak isteyen bir politika izliyor.
Esas olarak petrolün yoğun olduğu Irak ile Körfez Bölgesini kontrolü altında tutmaya çalışırken, bölge ülkelerini kendine yardımcı birer unsur olarak değerlendiriyor.
İsrail yeni bir bölgesel sistemin askerî, sınaî ve malî merkezi rolünde ve ABD’nin stratejik ve daimî müttefikidir.
İsrail dışındaki bölge ülkelerine ve Türkiye’ye bazı ikincil, hatta üçüncül roller veriliyor.

*
1957’de Ortadoğu’ya Sovyet etkisinin girmesine yol açan Süveyş Bunalımı ve Eisenhower Doktrini, ABD’nin Ortadoğu’da etkin politika izlemesinin başlangıcı sayılıyor.
Doktrin; ekonomik kalkınma çabası içine giren Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım, isteyen ülkelere de askerî yardım yapılmasını,
Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını öngörüyordu.
Ama ABD’nin Fransa ile İngiltere’yi bir kenara bırakmasına ve Sovyet Rusya’nın bölgeye iyice yerleşmek isteğine yol açtı.

*
Sonra 2002 Amerikan Ulusal Güvenlik Doktrini’nde belirtilen;
Düşman devletlere ve kitle imha silâhlarına sahip olmak isteyen teröristlere karşı askerî müdahalede bulunulacağı,
Stratejik olarak ABD’nin askerî gücüyle başka herhangi bir gücün rekabet edemeyeceği,
Çok taraflı uluslararası işbirliğine taraf olunmakla birlikte, ABD’nin kendi güvenliğini ve ulusal çıkarlarını korumak için tek taraflı hareket etmekte tereddüt etmeyeceği,
Başta Müslüman ülkeleri olmak üzere, demokrasi ve insan haklarını bütün dünyaya yayma gibi amaçlar, Müslüman dünya ile Hristiyan dünyasını karşı karşıya getirdi.

*
Bugün Ortadoğu;
İran’daki Şii yönetimi ve Fars emperyalizminin mirası,
Mevcut siyasi yapıları devirmeye uğraşan ideolojik ve dini radikal hareketler,
I. Dünya Savaşı sonrası oluşan devletlerin içindeki gelişigüzel bir araya gelmiş etnik ve dini grupların çatışmaları,
Hasar verici siyasi, sosyal ve ekonomik iç politikalardan kaynaklanan iç baskılar gibi çatışmacı eğilimlerle yüklüdür.

*
Libya, Yemen, Suriye ve Irak kendi yönetimlerini dayatma peşindeki devlet dışı hareketlere hedef olmuş, devlet egemenlikleri anlamında fonksiyonlarını yitirmişlerdir.
Irak ve Suriye’de ideolojik olarak radikal bir dinci ordu, uluslararası sistemin çoklu devletlerini halifelikle, Şeriat yasasıyla yönetilen tek bir İslami imparatorlukla değiştirmeyi hedefliyor.

*
IŞİD’in varlığı bölgedeki Sünni devletlerin Şii İran karşısında kendilerini tehdit altında hissetmesine neden oluyor.
İran ise hem meşru bir ulus devlet olarak uluslararası sistemin güvencelerinden yararlanıyor,
Hem de cihatçılık üzerinden bölgesel hegemonya arayan Hizbullah, HAMAS, Husiler gibi devlet dışı aktörlere destek veriyor.

*
Bu sırada Rusya, Esad rejiminin çöküşünün Libya’daki kaosu yeniden üreteceği,
IŞİD’i Şam’da iktidara taşıyacağı,
Radikal dinci terörün Rusya’nın güney sınırındaki Kafkasya ve diğer yerlerdeki Müslüman bölgelerine erişeceği öngörüsüyle Suriye’de askerî operasyonlara girişmiştir.
Şimdi Ortadoğu’da ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve İran dolduruyor.

*
Rusya, esasen "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede yaşanan trajedide işlenen suçların hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
ABD’nin yıllardır sürdürdüğü jeopolitik yapı darmadağın olmuştur.
ABD’nin yeni bir stratejiye ve önceliklere ihtiyacı bulunuyor.
Ama nasıl?

*
Yapılan nükleer anlaşma, İran’a ilkesel hedeflerinde kazanımlar sağlarken,
ABD’nin faydası ise Tahran’ın emperyalist heveslerinin dış dünyayla ekonomik ve kültürel etkileşimiyle dağılacağı varsayımına dayanıyor.
Bu bakımdan öncelikle, ABD’nin İran politikasının neden şüpheyi değil besleme riski taşıdığı sorgulanmalıdır.

*
Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez devletlerinden oluşan Sünni blokun,
Irak’taki Şii kesimler, Lübnan’ın İsrail’le karşı karşıya olan Hizbullah’ın kontrolü altındaki Şii güneyi, Yemen’in Şii Husi kesimi ile neden çevrelendiğinin anlaşılması için ABD politikaları yeniden elden geçirilmelidir.
Mesela, neden Ayetullah Hamaney, İsrail’in 25 yıl içinde tükeneceğini söylüyor?

*
Ortadoğu’nun silahsızlanma rejiminin çökmesi yüksek bir olasılıktır.
Sıra nükleer silahlara gelirse felakete yol açacak sonuçlar kaçınılmaz olur.
ABD’nin böylesine bir sonucu önlemek için kararlı olması ve bölgedeki tüm nükleer heveslisi ülkelere silahsızlanma ilkelerini uygulaması gerekiyor.

*
IŞİD çok uzun süre devam eder ve coğrafi olarak belirlenmiş bir bölgenin kontrolünü elinde tutmayı sürdürürse bütün Ortadoğu’da gerilimin şiddetleneceği açıktır.
Bu yüzden ABD askeri çabalarını arttırmalı, IŞİD’in yok edilmesi öncelik olmalıdır.

*
ABD Rus askerinin rolüne razı olmuştur ama terörizmin tasfiyesi ardından radikal olmayan grupların siyasi kontrol altına alınmasından sonra Suriye devletinin geleceği, Alevi ve Sünni parçalar arasında federal bir yapılanma olarak inşa edilmelidir.
Arabistan Yarımadası’nın egemen devletleri, Mısır ve Ürdün bu evrimde ilkesel bir rol oynarken,
Türkiye de sürece yaratıcı biçimde katkıda bulunmalıdır…

*
Bunları teminen ABD’nin Sünni devletlere İran nükleer anlaşması tartışmaları sırasında verdiği askeri güvenceleri karşılaması,
İran’ın bir ulus devlet haline dönüşmesini zorlaması gerekiyor.

*
Doğrusu, ABD ne bunları, ne de Rusya’yı Ortadoğu’dan geri çevirebilecek bir çözümü sağlama kudretini göstermiyor.
Öncelikle yapılacak tek şeyin, BM statüsünün değişimine yanaşması, bu noktada kendisi için en optimum unsurları sağlamasıdır.
Çünkü, artık " Bir elin nesi var, iki elin sesi var" çağına girilmiş bulunuluyor.

*
Türkiye’ye gelince, bu noktada Niyazi Berkes’in,
"Yeni Dünya’nın keşfinin bizim diyarlardaki tepkilerinin kurbanı Türkler oldu.
Tarihte Türkün düşüşü Amerika’nın dünya tarihine girişi ile başlar.
Halbuki hem Arap’ın hem de Rum’un tarihte yeniden uyanışı Amerika’nın dünya tarihinde etkiler yapmağa başladığı zamanlara rastlar.
Yeni Kıtanın bulunuşunun Akdeniz havzasındaki etkileri; biri denizde öteki çölde olmak üzere bu iki ulusa dirilme getirdi.
Çoktan yitirdikleri benliklerine biri ticaret yoluyle, öteki din-politika yoluyle kavuşmaya başladı. Osmanlı devletine karşı ilk ciddî karşı-geliş bunlardan gelmiştir" uyarısına dikkat etmelidir.

*
Türkiye’nin, Atatürk’ten itibaren uygulamaya koyduğu yakın çevresine yönelik dış politika uygulamalarını ihmal etmeden, güncel gelişmeler ile tarihsel birikimi bir arada değerlendiren geleneksel politikasını izlemeye devam etmesinin gerekliliği her geçen gün büyüyor.

22.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

TEHLİKELİ SÜKÛNET // Ahmet Kılıçaslan Aytar


TEHLİKELİ SÜKÛNET

Viyana Suriye Zirvesi’nde, Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin 1 Ocak itibariyle başlaması ve 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması kararı alındı.
BM denetiminde ateşkes ilan edilecek ve 18 ay içerisinde seçim yapılacaktır.
Devlet Başkanı B.Esad’ın geleceğine ilişkin bir anlaşma ise sağlanamamıştır.

*
Anlaşmanın açık kaldığı aralıktan gündemi, önce ABD Başkanı B. Obama yapıyor.
Başkan, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Zirvesi için gittiği Filipinler/ Manila’da,
Suriye’de siyasi bir anlaşmaya varılamazsa IŞİD’i yenmenin mümkün olmadığını,
Bu siyasi anlaşmanın sağlanabilmesi için Esad’ın görevi bırakması gerektiğini savunuyor…

*
Suriye Devlet Başkanı B. Esad’ dan karşılık gecikmiyor.
İtalyan Rai’ye verdiği mülakatta IŞİD yenilgiye uğratılana kadar görevini bırakmayacağını söylüyor.
"Suriye’nin birçok bölgesi teröristlerin elindeyken siyasi alanda bir yere varmak mümkün değildir" diyor.
Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov da, Suriye’deki krizin ülkenin Devlet Başkanı B. Esad olmadan barışçıl bir biçimde çözülemeyeceğini söylüyor.

*
Noktayı Manila’da bulunan Rusya Başbakanı D. Medvedev koyuyor.
Batı’nın mantığını, "Bırakın dünya cehenneme sürüklensin, ama biz Rusya ile çalışmak istemiyoruz. Evet IŞİD kötü, ama yok edilmesi için Rusya’yla işbirliği yapmayı gerektirecek kadar değil. Biz Esad’ı sevmiyoruz ve Ukrayna’yı anlıyoruz ama Rusya bunu yapmıyor. Bu nedenle hiçbir işbirliği olmaz. Rusya’ya boykot ilan ettik, onlarla dostluk etmeyeceğiz, onları tecrit edeceğiz" biçiminde özetliyor.

*
Karşılıklı salvolar, bir kaç gün önce Avusturya/Viyana’da Suriye Krizi’nin siyasal çözümüne ilişkin anlaşmanın mürekkebi kurumadan sulandığını gösteriyor.
Doğrusu ABD’nin, Obama’nın başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2017′ ye kadar bir sükûnet sürecini işlettiği anlaşılıyor.

*
Çünkü ABD- Rusya arasında Asya’da hegemonya siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışının talebinden kaynaklanan yeni soğuk savaşta;
Rusya, Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği şu sırada
Suriye iç savaşında siyasi çözümü zorluyor.

*
Rusya, "Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" üzerinden bu ülkede yaşanan trajedide işlenen suçların hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın buradan çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
BM statüsünün değişmemesini isteyenlerin "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenlerin "Esad’lı" siyasi çözüm istemesi noktasında ayrışan tarafların,
ABD’nin başkanlık seçimine yürüdüğü böyle bir süreçte sonuca ulaşması pek olası görülmüyor.

*
Ama soğuk savaş "sukunette" devam ediyor.
ABD Soğuk Savaş zihniyetiyle, Asya ve Avrasya’da değişmeye yazan mekanizmaya meydan okumak üzere Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırımları sürdürüyor.
Daha da önemlisi NATO’nun Strateji Belgesinde eski hasmı Rusya’yı stratejik ortak olarak anan ve Avrupa bölgesinin küresel tehditlere karşı korunmasında Füze Savunma Sistemine katılımını isteyen teziyle,
Rusya’nın ABD ve NATO ile yeterli deneyim geliştirdiğini ve belirli bölgede hava savunma sistemi oluşturmak üzere ancak tarafların kendi sistemlerini koruması ve veri değişimine dayalı hukuki bir işbirliğinin kurulması kaydıyla ortaklaşabileceği tezi çerçevesinde sürdürülen müzakereler sonuçsuz kalmış,
Küresel güc dengesini sarsabilme niteliğiyle iki dev nükleer gücün rekabeti ciddi biçimde çok ısınmıştır.

*
ABD müzakereler sürecinde modifiye ettiği yeni Füze Savunma Sistemlerini, şimdilerde Rusya sınırına daha yakın bölgelerde konuşlandırıyor.
Akdeniz’de uçaksavar füze sistemi AEGİS ile donatılmış artan sayıda ABD gemisi endişe uyandırıyor.

*
Rusya Devlet Başkanı V.Putin daha dün, ABD’nin füze kalkanı projesinin gerçek amacının Rusya’nın nükleer potansiyelini etkisiz hâle getirmek olduğunu söylüyor.
"Bizim endişelerimizi görmek istemiyorlar. ABD İran’ın balistik füzelerinden korunmak için Avrupa’ya füze kalkanı yerleştirileceğini söylemişti. Ancak İran’ın nükleer programıyla ilgili sorunun çözülmesine rağmen füze kalkanı çalışmaları devam ediyor.
Rusya, stratejik nükleer güçlerinin potansiyelini artırmak için cevap niteliğinde adımlar atıyor. Füze savunma sistemlerimizi de geliştireceğiz ancak öncelikle her çeşit füze savunma sistemini aşabilecek sistemleri de geliştireceğiz" diyor.

*
Rusya Avrupa’nın ortasında Kaliningrad’da Atlantik Okyanusu’nun önemli bir bölümünü ve tüm Avrupa’yı izleyecek Voronej radar istasyonunu,
Türkiye, Ortadoğu ve Afrika gibi büyük bir alanı tarayan bir benzerini de Karadeniz’in kuzeyinde Krasnodor’da aktif tutuyor.
Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’da Ortak Hava Savunma Bölgeleri’ne ilişkin hazırlanacak olan anlaşmaları imzalayacak olan katılımcı ülkelerin ihtiyaç duyacağı yeni nesil füze savunma sistemlerini tedarik edeceğinin de garantisini veriyor.

*
Ama 27 Ekim’de Bükreş’te Baltık-Karadeniz Topluluğu imzaladığı insan hakları ve uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda bir belge;
Kırım ve Ukrayna doğusunu işgal altında tutan Rusya Federasyonu’nun saldırgan bir ülke olduğu ve işgalin sona ermesi gerektiği:
Kırım-Tatar özerk ulusal toprağının oluşturulması:
Çeçen-İçkerya Cumhuriyetinin ve Gürcistan’dan koparılan toprakların Rus işgalinden kurtarılması:
Belarus topraklarındaki Rus askeri üslerinin kapatılması ve Rus askerlerinin çekilmesinin talep edilmesi gibi bir dizi karar, Baltık-Karadeniz arasında Doğu-Batı ekseni ısıtmış bulunuyor.

*
5 Kasım’da Bükreş’te toplanan NATO mini zirvesinde ise Polonya, Romanya, Slovakya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Letonya, Litvanya ve Estonya;
Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasının Avrupa güvenliğini tehdit ettiğine işaretle Rusya’dan uluslararası hukuka uymasını, İttifak’tan ise topraklarında kalıcı askeri güç bulundurmasını isteyince hararet daha da artmış gibidir.

*
Bu sükûnet sürecinde Yeni Türkiye ise,
AKP iktidarının "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyaseti arkasında savrulmaktadır.

*
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Bugün yaşanan insani krizlerin ve terör olaylarının baş müsebbibi Esed rejimidir. Esed, bir devlet terörü estirmektedir. Çok açık ve net söylüyorum; devlet terörü estiren bu kişinin arkasında duranlar, en az onun kadar suçludur" işareti doğrultusunda,

Birincisi; yeni güvenlik konsepti kapsamında PKK’nin Türkiye’ye sızmasını engellemek gerekçesiyle Irak sınırını değiştirmeyi, sınırın 5 kilometre daha ileri götürülmesi için uluslararası destek aranıyor.
İkincisi, Kürtlerin YPG’si öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen ve Asuri askeri grupların birlikte yaptığı operasyonları, siyasetine ters bulduğu için,
IŞİD ile mücadele kapsamında ABD ve koalisyon güçleriyle kapsamlı bir operasyona hazırlanıyor.
Suriye’nin Halep kentinin kuzeyinde yer alan Türkiye sınırında bulunan IŞİD’i çıkartmayı, PYD’yi pasifize etmeyi ve bunların yerlerine kendisine yakın gördüğü Özgür Suriye Ordusu’nu yerleştirmek öngörülüyor.

*
Türkiye’nin hamlesi,Soğuk Savaşın bu sükûnet deminde Rusya’nın " bağımsız, tek parça, lâik ve demokratik" esaslarda yeniSuriye kurulmalıdır talebine aykırıdır.
Hamlenin her aşamasında küresel güvenin canlanmasına, dünyada dengeli bir gelişme çizgisinin tutturulmasına karşı bir tehdit oluşmamasına çok özen gösterilmesi gerekiyor.

*
Olsun efendim!
Padişahım çok yaşa!

20.11.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İz Bırakanlardan: Babam Hakkı Atun (3) … Prof. Dr. Ata ATUN


Prof. Dr. İhsan Doğramacı o yıllarda Hacettepe Tıp Fakültesini ve Hastanesini kurmuş, Tıp Fakültesini ve Hastaneyi yüksek standartta başlatıp devam ettirebilmek için Öğretim üyesi ve görevlilerini seçerken de bayağı titizlenmekte, Ortalama olarak başvuruda bulunan her 30 kişiden sadece bir tanesini uygun görmekte kurduğu üniversite ve hastaneye.

Babam da Doğramacı’nın bu titizliğinden haberdar ancak başvuruyu yaptığı sabah daha üniversite hastanesinden ayrılmadan Prof. Dr. İhsan Doğramacı kendisini odasına davet eder ve “ününüz sizden evvel buraya ulaştı. Yarın Patoloji bölümünün başkanı olarak görevinize başlıyorsunuz, odanız hazırlanmıştır” diyerek başvurusunu onaylar.

Iraklı bir Türkmen olan Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın önünde, babamın Irak’ta o güne değin bilinmeyen bir tavuk hastalığının nedenlerini araştırması, virüslerini tespit etmesi ve hastalığın tanısı koyduğu araştırmanın raporu ile Kıbrıs’ta 1961 yılında kan bankası müdiresi Melihat Hacıburgul ile birlikte ilk kez Kıbrıs’taki Rumların ve Türklerin kan dağılımı araştırması vardır. (Kıbrıslı Rumların kan grubunun Yunanistan’la değil Türkiye’yle uyuştuğunu ortaya koyan bu akademik tıbbi araştırma yayınladığı vakit çok dikkat çekmiş ve Rumlar tarafından örtbas edilmeye çalışılmıştı.)

Hacettepe Tıp Fakültesi patoloji bölümü başkanı olan babam Patoloji bölümünün kuruluşunda büyük emek sarf eder ve aktif olarak çalışmasına önemli katkılarda bulunur. Türkiye’de tüberküloz (verem) hastalığının çeşitlerinin tespit edilmesinde ve aşılarının hazırlanmasında önemli rol oynar.

20 Temmuz 1974 tarihinde başlayan Mutlu Barış Harekatında babam Kıbrıs’tadır. Tıp eğitimindeki bilgilerini kullanarak Mağusa hastanesinde yaralıların tedavisine gönüllü olarak koşar. Mutlu Barış Harekatı’nda arşiv niteliği taşıyacak birçok değerli fotoğraflar çeker ve Mağusa’da yaşanan olayları ölümsüzleştirir.

Mutlu Barış Harekatı sonrasında Ankara’ya dönüşünde Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nin Ankara’daki Genel Sekreteri olarak 1975 yılının ilkbaharında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit’le Kıbrıs’ta oluşturulan Türk bölgesinin geleceği ile ilgili görüşmeler başlatır. 1975 yılının Eylül ayında Başbakan Ecevit’e bir yazı göndererek KKTC’de kurulacak sanayinin üniversitelerden oluşacağını söyler ve KKTC’nin üniversiteler ülkesi olması için çalışmaların hemen başlatılmasını talep eder. Dönemin Başbakan Yardımcısı Turan Feyzioğlu Kıbrıs’ın nüfusu az olmasından dolayı bu öneriye olumsuz baksa da İbrahim Hakkı Atun düşüncesinde ısrar eder ve kararlılıkla girişimlerini devam ettirir.

Babam Hakkı Atun’un mektubu ile başlayan Kıbrıs’ın üniversite eğitimi merkezi olması süreci, kararlı tutumu ile nihayet olumlu bir sonuca ulaşır. Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs Türk Federe Devleti yetkilileri bu fikri fiiliyata geçirmeye karar verirler ve imzalanan bir protokol ile süreç başlar. T.C. hükümeti KTFD bütçesine yeterli parayı aktarmasından sonra günümüzde Doğu Akdeniz Üniversite’sinin olduğu yere Yüksek Teknoloji Enstitüsü kurulur. Ve yıllar içinde Yüksek Teknoloji Enstitüsü üniversiteye dönüşür ve Doğu Akdeniz Üniversitesi adını alır.

Babam Prof. Dr. Hakkı Atun bu özverili çalışmasından sonra “Kıbrıs adasının üniversiteler adası olmasının fikir babası” olarak kayda geçer ve anılmaya başlanır.

Patoloji bölümündeki başarıları kendisine Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinin (kurucu) Dekanlığını getirir. Birkaç yıl sonra da dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı kendisini “Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi”ni kurmakla görevlendirir. Yüksek Öğrenim Kurumu’nun (YÖK) kararından sonra Van Üniversitesini kurmak için yola çıkar ve Doğu Anadolu’nun en iyi üniversitesi olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni kurarak Kurucu Rektörü olur. Bu görev bir başka gururdur babam için. Hürriyet Gazetesi’nin yazdığı gibi “Elinde bir ibrikle” Van’a gider ve üniversiteyi sıfırdan yaratarak kurar. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi babamın KKTC’ye dönemsinden sonra vefalı davranır ve adını Konferans salonuna vererek ölümsüzleştirir.

1984 yılında, KKTC Cumhurbaşkanı rahmetlik Cumhurbaşkanı Rauf R. Denktaş kendisinden Doğu Akdeniz Üniversitesi mütevelli heyetine girmesini ve Teknoloji Enstitüsünden Üniversiteye geçişine yardımcı olmasını ister. Bu talep üzerine KKTC’ye kesin dönüş yapan babam, önce Doğu Akdeniz Üniversitesi Vakıf Yönetim Kurulu üyeliğine sonra da başkanlığına seçilir, Cumhurbaşkanı rahmetlik Rauf R. Denktaş’ın da akdemi konusunda danışmanı olur.

Atun, 1988 yılında Cemaat Meclisi’nin üst katında ilk açılış konuşmasını yaptığı “Yakın Doğu Üniversitesi”nin de bilahare Rektörlüğüne atanır.

Başarıları yurt dışında da dikkat çeker ve babam Prof. Dr. Hakkı Atun 1988 yılının sonunda yayınlanan “Dünya Bilim Adamları” biyografisinde hakkı ile yerini alır…

Başarılarla dolu yaşamı 2009 yılının 13 Kasımında yatağında gece uyurken sessizce son bulur. Vefalı sevenlerinin katıldığı görkemli bir törenle Gazimağusa’da ebedi istirahatgahına defnedilir.

Allah’ın rahmeti üzerinden hiç eksik olmasın, mekanı Cennet’te nurlar içinde yatsın babam.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

20 Kasım 2015

Tarih, ihtiyatsızlar için merhametsizdir … YURDAGÜL ATUN


Güney Kıbrıs Rum kesiminde aşırı sağcı olarak bilinen yüzlerce ELAM üyesi fanatik gurubun sınır kapılarında, Türk plakalı araçlara taş ve sopalarla zarar vermeleri üzerine bizim solcular avukatlığa soyunarak, KKTC’de Türkiyeli sağ sol grupların arasında yaşanan kavganın haberlerini paylaştı.

Hani “bizim burada da oluyor, ne olmuş” gibilerinden!!!

Kendi milletinin çektiklerini anlama noktasında basiret bulunduran bu kişiler hiçbir şekilde kıyaslanmayacak iki olayı yan yana getirerek, Rumlara karşı antipati oluşmasını önleyeceklerdi ama örnekleri alakasız olunca komik duruma düştüler.

Rumların bu ilki değil. Kaç arabayı darp ettiklerinin, kaç Kıbrıslı Türkün fiziki ve sözlü şiddete maruz kaldıklarını bilen ve Rum yetkililerin bu konuda hiçbir ileri işlem yapmadığını gören bu kişiler hamilik yapacaklar diye, gerçekleri açıklamaktan çekiniyorlar.

Oysa Rumların araçlara zarar vermesi, insanları yaralaması hadisesinin muadili, Kıbrıslı Türklerin Rumlara bu tarz bir yaklaşımda bulunup bulunmadıklarını ortaya çıkarmak olmalıydı.

Sorarım, Kuzey’e geçen kaç Rum’a böyle bir şey yapıldı? Kaç Rum’un aracı tahrip edildi, kendisi sözlü/ fiziki saldırıya uğradı?

Hoşunuza gitmeyecek ama; Hiç!

Nisyanla malul hafızamız 1963-1974 arasını sildiğinden kendimiz unuttuğumuz gibi, çocuklarımıza da anlatmadık.

Onlar öyle yapmadı ama… Hatta tam tersini yaptı… 1963-1974 yılları arasını sildi, Makarios’un 19 Temmuz’da BM’ye, “(Yunanlılar) burada Türkleri de, bizi de öldürecekler, yardım edin” dediğini, Türk askerinin adaya niye geldiğini anlatmadı. Türkiye’yi işgalci olarak nitelendirdi, öyle de belletti çocuklarına.

Çünkü tarih kitaplarına öyle yazdı, müfredata EOKA’cıların mezarlarını ziyareti koydu. Geçmişte değil, günümüzde de böyle. KKTC’nin kuruluş yıldönümünde öğrencilerin öğretmenleriyle birlikte yaptıkları eylemde, çocukların yüz ifadeleri çok şey anlatıyordu. Nitekim, Rumlar lobicilikteki başarılarını bu konuda da gösterdiler ve kendi yazdıkları tarihin sütten çıkma ak kaşıkları olarak çocuklarının Türkiye’ye ve Kıbrıs Türküne nefret duymasını sağladılar.

Biz unuttuk, unutturduk. Hatırlatmaya çalışanları ise ırkçılıkla suçladık, faşist ilan ettik, sistemden nemalanıyorlar iftirasını attık. Oysa Rumlar bu konudaki istikrarlı tavırlarını sürdürmekte beis görmedikleri gibi, “en çözümcü” olduklarını iddia eden liderlerimize dahi aynı tepkiyi göstermekten çekinmediler.

Birkaçını hatırlatalım mı; “APOEL Futbol Kulübü’nün maçından sonra sokaklara dökülen fanatik Rum grupları, KKTC plakalı araçlara ve Kıbrıslı Türklere saldırdı. Saldırıya uğrayan ve Rum polisine başvuran Kıbrıslı Türkler Rum polisinin ”bölgemiz değil” cevabıyla karşılaştı.

Sağcı Rum ELAM örgütü mensupları KKTC’nin 2. Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın Limasol’da katıldığı konferansa molotof ve gaz kullanarak saldırı düzenledi.

Lefkoşa’nın Rum tarafında ellerinde Yunan bayrakları ile eylem yapan Rum gençleri KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’ya ağır şekilde küfrederek, hakarette bulundular.

Birçok araç taşlarla sopalarla zarara uğratıldı, birçok Kıbrıslı Türk canını zor kurtardı.”

Görüldüğü gibi, Rumların öfkesi dinmediği gibi, zamanla daha da bilenmiş. Dolayısıyla
Türk düşmanlığı üzerinden kariyere soyunmakla kalmayıp, kendisini Rum’u savunmaya adamış kişilere yukarıdaki referansları vermemiz, çözüm istemediğimiz anlamına gelmiyor. Çözüm olsun ama iki bölgeli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin garantisinde bir çözüm… Lakin “Türkler, Helen toprağında öleceksiniz” diyen bu kişilerle ortak bir devlet kurmak için gerekli rasyonel koşullara ve sempatiye an itibarıyla sahip miyiz, emin değilim.

Sorun ve ihtiyaçları bahane edip, yeni oluşumlara yelken açma hevesinin gözlerini kararttığı kişilere şu gerçeği vurgulamamız gerekiyor: “Tarih, ihtiyatsızlar için merhametsizdir…”

YURDAGÜL ATUN

ORAYA DEĞİL BURAYA OTUR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ORAYA DEĞİL BURAYA OTUR

G20 Antalya Zirvesi, kapsayıcı ve istikrarlı büyümenin gerçekleştirilmesi için harekete geçilmesi kararı ve terörizme darbe indirmekteki eşgüdümün güçlendirilmesi çağrısıyla sona erdi.

*
Sonuç bildirgesi kapsadığı "Üyeler küresel ekonomik büyüme ile istihdamı teşvik etme, küresel mali ve borçlanma krizine yol açan dengesizliklerin ortadan kaldırılması gibi konularda anlaşmışlardır" vs.vs ifadelerle, tıpkı önceki G7 ve G20 zirvelerinin bir kopyasıydı.

*
O sırada bendeniz, Amerika’nın güçlü bir merkezi hükümetin buyruğunda "Zengin azınlığı çoğunluktan korumak ilkesi üzerine kurulmuştur" temelindeki anayasasından yükseldiğine ilişkin bir şeyler okumaktaydım.
Zenginler birbirini dengeleyen üç ayrı yönetim alanı yasama, yürütme ve yargı oluşturmuş,
Bu alanları özel mülkiyet, özel sözleşmeler ve bilumum çıkarlarında mütemadiyen kendilerini koruyan ve nesilden nesile geçen hizmekârlarıyla doldurmuşlardı.

*
Sonra ABD’li Warren Buffett’i ve daha altı yaşındayken büyükbabasının bakkal dükkânından satın aldığı 6’lı Coca-Cola şişelerinin, tanesini 5 cent kârla satarak, para kazanmaya başladığı ve dünyanın en zengin insanı olmasının hikayesini hatırladım.
Buffett 85 yaşında, iş adamı ve hisse senedi yatırımcısıdır.
Yakındaki bir röportajında, bugünlerde ekonomik gelişmenin iyi olduğunu söylüyor ve "Her zaman 20 milyar dolarlık nakitim vardır, nakit parayı çok severim. Önümüzdeki günlerde daha az yatırım yapıp, nakit rezervlerimi artıracağım" diyordu…

*
Der! Kime ne?

*
Çünkü, ABD zenginliğinin güvenliğini sağlamakla mükelleftir.
Teminen hizmetkârları vasıtasıyla ulus devlet kurumuyla sahip olduğu toprak parçasının ötesinde insanın ve toplumsal yapının da yönetilmesini, refah ve gelişime ortak edilmesini vaad ediyor.
Devletleri giderek refah devleti ya da sosyal devlete değil birer şirkete dönüştürüyor, şirkete dönüşemeyen devletleri taşımıyor.
Ekonomi ve siyasetin daha rafine, rasyonel, bürokrasisi oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu, hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği yapılar istiyor.
Bu dönüşümü sağlamak üzere devletleri kendi içinde ayıklanmalara zorluyor, devlete etki eden yapıları, mafya,cemaatler, lobileri ayıklatıyor ve bu yapıların oluşturduğu boşluklara, kara deliklere izin vermiyor.

*
Ama ABD gelişmiş ülke ekonomilerinin 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarına, işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa, güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında hiç bir çözüm getiremiyor.
Ekonomi sınırsız, sorumsuz bir biçimde basılan paranın piyasalara sürülmesiyle ayakta tutulmaya çalışılmış, bu büyük likiditasyona rağmen üretim ve ticaret tahminlerin ötesinde gerilemiştir.
Büyümeyi sağlamak için alınan malî önlemler büyümeye engel yaratmış, mali konsolidasyona başvurulmuş;
Bir kısır döngü oluşmuştur ki, büyüme hedefleri aşağı çekilmiş, hâla üretimin nasıl sağlanacağı, istihdamın nasıl arttırılacağı sorunu çözülemiyor.

*
O yüzden ABD’nin siyasi ve ekonomik tecrit sağlayıcı üstünlüğüne,
Rusya Devlet Başkanı V. Putin,"ABD imkanları ötesinde kredi ile yaşayan bir ülkedir. Borcunun bir kısmını dünya ekonomisinde dinlendiriyor ve doların monopol durumunu kullanarak dünya ekonomisinde asalak gibi yaşıyor" ifadesiyle bayrak açmıştır, sömürülenlere nefes oluyor…

*
Kısaca, dünyada işler pek öyle W.Buffett’in dediği üzere gitmiyor.
2008’den bu yana küresel büyüme en düşük seviyesindedir.
Bu durum küresel ekonomi üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor, küresel ticaret daralıyor.
AB ve Euro Bölgesi’nde para politikaları belirgin şekilde ayrışırken, küresel finans durumu daha da karmaşıklaşıyor.
Dünya ekonomisine büyük katkılarda bulunan gelişmekte olan ülkeler de aşağı yönlü baskıyla yüzyüzedir.

*
G20 Antalya Zirvesi Sonuç Bildirgesinde çeşitli ülkelerin terörizme darbe indirmek için eşgüdümü güçlendirecekleri de vurgulanıyor.
Teröristlerin çeşitli ülkelere girerken kullandıkları yöntemlerin araştırılması taahhüdünde bulunan bildiride, sınır ötesi yönetimi ve kontrolünün güçlendirilmesi ve bilgi paylaşımı gibi yollarla teröristlerin girişinin engellenmesinin arzulandığı ifade ediliyor.

*
Ama ABD’nin BM İnsan Hakları Bildirgesi ve BM’in aşırıcılık, ayrımcılık ve terörizmle mücadele ilkeleri ve konvansiyonları gözardı ederek çıkarları peşinde koşmasına, şiddete ve güvensizliklere yol vermesine, kanlı savaşlara neden olmasına değinilmiyor.
G20 Zirvesinde bununla ilgili tek cümle Rusya Devlet Başkanı V. Putin’den geliyor, "IŞİD, 40 ülkeden finansal destek alıyor. Bu ülkeler arasında G20 üyeleri de var" diyor.

*
Öyle ki ABD mülteciler olgusunu dahi spesifik bir silah olarak kullanılabiliyor.
Önce akın eden yoğun bir mülteci dalgasıyla karşı karşıya kalan Avrupa’ya yakınlık duyuyormuş gibi yapılıyor.
Sonra 15 Eylül 2015’te Kongre tarafından ABD başkanlarına verilen yetkiye dayanarak,
Başkan B. Obama’nın Kamu Yönetimi icraatı faaliyetlerinde Davranış Bilimi Tekniklerinin kullanılabilmesi ile ilgili Başkanlık Emrini imzaladığından beri bilinen, insanların içinde bulunduğu ruh hali ve bazı duygularının manipüle edildiği yöntemler devreye alınıyor.
Gündelik yaşamları bağlamında barınma statüsünü sağlanan ve ABD hükümetinin resmi koruma garantisi verdiği mülteciler arasında en çok "umut veren" insanlar bazı psikolojik manipülasyon teknikleri ile ABD sınırlarından çok uzakta bulunan ülkelerde dahi yıkıcı terör eylemlerini yürütmeye teşvik ediliyor.

*
Özgür uluslar ise Friedrich Nietzsche’nin, "Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye?" ifadesi doğrultusunda eşitlik mücadelesi veriyor.
Ama toplam sıfır ile sonuçlanan bir stratejik oyun yürüyor.
Kayıp-kayıp temelinde dünya güç dengeleri belki kurulacaktır ama insanlık kaybediyor, kaybediyor, kaybediyor…

*
Bu yüzden birincisi; Çatışmalardan uzak, karşılıklı saygı ve kazanca dayanan işbirliği ile küresel güvenin canlandırılması, dünya ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli gelişme çizgisine oturması,
İkincisi; "Hayatta kalan uyum sağlamıştır ve en iyisidir" anlayışında Darwinizm kaynaklı, tüm ahlâkî ve beşerî değerleri;
Mülkiyet anlayışı üzerine oturtan, serbestinin mutluluk getireceğine inanan, piyasaperest, düşük maliyet ve yüksek kazanç odaklı liberalizme indirgeyen,
W.Buffett ve benzerlerinin muhteşem popolarıyla nakitleri üzerinde oturmaması gerekiyor.

18.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İz Bırakanlardan: Babam Hakkı Atun (2)… Prof. Dr. Ata ATUN


Babam, tayini “İstanbul Pendik Veteriner Enstitüsüne” çıkınca bu sefer fırsat bu fırsat deyip “İstanbul Tıp Fakültesine” öğrenci olarak yazılmış ve tıp eğitimine başlamış. Hocası bile şaşkınlıktan dilini yutmuş, kemikleri, doğru ve eksiksiz tanımlamasından dolayı…

Bir sonraki aşamada, kariyerindeki başarısından ve araştırmacı olmasından dolayı Ankara’ya tayini çıkmış, Ziraat Bakanlığı şube müdürü olarak. Tanıdığı yok, hiç kimsesi yok, politikaya hiç bulaşmamış, hiçbir siyasiyi tanımıyor ama basamakları da çalışkanlığı ile ardı ardına tırmanıyor rahmetlik babam.

Bu ara kardeşlerini, kardeş çocuklarını (yeğenlerimi) ve köylülerini üniversite tahsili yapmaları için bir bir Türkiye’ye çağırıyor, evinin kapısını ardına kadar açıyor ve elden geleni yapıyor. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) babamın farkına varıyor ve o günden sonra da babamın yurt dışı seyahatleri başlıyor. En çok da İtalya’ya gidiyor. Benim için bu seyahatlerin en güzel yanı, babamın getirdiği kucak dolusu oyuncaklar… O dönem hiçbir arkadaşımda olmayan hediyeler almanın çocuk dünyasında havası da başka oluyor…

Babamı İngiliz Sömürge Yönetimi de rahat bırakmıyor ve 1950’lili yıllarda Kıbrıs’la mesleki ilişkisi bayağı artıyor. Kıbrıs’taki bir salgın hastalık nedeni ile adaya çağrılan babam önce Lefkoşa’daki Laboratuvarın başına getiriliyor, sonra da adanın tüm ilçelerinde görev yapmaya başlıyor. Bu işi gerçekte yıllar sonra bana yaradı. Neredeyse Kıbrıs’taki tüm Türk liselerinde okuduğum için, 1980-2012 yılları arasında devletimizde görev yapan müsteşarlar, müdürler ve üst düzey bürokratların büyük bir çoğunluğu benim lisedeki sınıf arkadaşlarım oluyor.

Kıbrıs’ta Cumhuriyetin ilan edildiği 1960 yılının yazında babam Larnaka’da görev yapıyordu. İngiliz Sömürge Yönetiminin lojman olarak verdiği evimizin hemen yanı başında Larnaka Polis karakolu yer almaktaydı. Karakolu ziyarete gelen İngiliz, Rum ve Türk siyasiler çıkışta bize de uğrarlardı. Bu nedenle Makarios, Glafkos Klerides ve Vassos Lissaridis gibi Rum siyasilerle de tanışma fırsatım oldu çocuk yaşlarda. Vali Sir Hugh Foot evimize gelmiş miydi hiç hatırlamıyorum ama gelen giden İngiliz yetkili sayısı bayağı fazlaydı. Babamı el üstünde tutuyorlardı hep. Saygıları çok yüksekti.

Irak’taki General Kasım hükümeti Türkiye’den ve Dünya Sağlık Teşkilatı’ndan salgın hastalık uzmanı isteyince babama Irak yolu gözüktü ve ertesi yıl babamın tayini Irak’a, Bağdat Üniversitesine çıktı. Laboratuvarın ve Patoloji bölümünün başkanı oldu. Irak’ı kasıp kavuran bir hastalığın tam teşhisini koyması ve Fransa’daki Pastör Enstitüsü ile iş birliği içinde aşısını üretmesi kendisine tüm kapıları açtı Irak’ta. Yazın ziyarete gittiğimde Irak’ın önde gelen siyasilerini ve sivil kişilerini evimizde görmek benim için hiç sürpriz olmadı. Iraklı siyasilere ilaveten Bağdat’ta yaşayan Türkmenlerin ve Türk kolonisinin ileri gelenleri de hep babamı arayıp sorarlar, evimize uğrarlardı.

Türkiye ile Irak arasındaki su krizi ve Saddam’ın yumuşak bir darbe ile iş başına gelmesi Irak’taki Türk kolonisi ile tüm batılı kuruluşların yetkililerinin Irak’ı terk etmesinin başlangıcını oluşturur ve Babam Irak’tan ayrılmak zorunda kalır.

Aklında o yıllarda yeni açılmış olan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi vardır. Ankara’ya gider ve Hacettepe Tıp Fakültesine başvurusunu yapar. Dünya Sağlık Teşkilatı ise tayinini Hindistan’a çıkarmıştır. Karar vermekte acele etmez. Hacettepe Üniversitesi’nin vereceği kararı beklemeyi tercih eder Hindistan’a hemen gitmek yerine.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı o yıllarda Hacettepe Tıp Fakültesini ve Hastanesini kurmuş, öğretim üyesi ve görevlilerini seçerken de bayağı titizlenmekte, Tıp Fakültesini ve Hastaneyi yüksek standartta başlatıp devam ettirebilmek için. Ortalama olarak başvuruda bulunan her 30 kişiden sadece bir tanesini uygun görmekte kurduğu üniversite ve hastaneye… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

18 Kasım 2015

PARİS’TE BİR İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


PARİS’TE BİR İSTİHBARAT ÖRGÜTÜ

Paris’teki terör saldırıları, IŞİD terörünün bitirilmesi için Suriye’deki savaşın sona erdirilmesinin şart olduğunu,
Terörizm tehdidiyle etkili mücadele için güç birliği yapılması gerekliliğini,
BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü ve bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukukun çerçevesine uygun hareket edilmesi zorunluluğunu gösterdi.

*
Nitekim Viyana’da süren Suriye Zirvesi’nde, Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin 1 Ocak itibariyle başlaması ve 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması kararı alınması umutları yeşertti.
Suriye’de BM denetiminde ateşkes ilan edilmesine ve 18 ay içerisinde seçim yapılmasına karar verildi,ne ki Devlet Başkanı B.Esad’ın geleceği konusunda bir anlaşma olmadı.

*
Antalya’da G20 Zirvesi arifesinde,Viyana’da Suriye Zirvesi sürerken,"herhangi bir saldırının istihbarat örgütlerinden habersiz düzenlenmesi mümkün değildir" çıkarımı doğrultusunda,Paris’te terör saldırılarının yapılması ve mesajı merak ediliyor.
Paris saldırıları, Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov’un "Teröristler için Esad’ı desteklemek ya da Esad karşıtı olmak bir şey ifade etmiyor ve Paris’teki trajedi de bunu göstermiştir" ifadesi doğrultusunda mı ya da başka amaçlar için mi yapıldı?

*
Son zamanda uluslararası ilişkilerde ABD’nin dünya liderliğinin zayıflaması konuşuluyor.
Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu gibi ülkeler BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği gibi yeni uluslararası işbirliği kurumlarının oluşmasıyla,
ABD’nin jeopolitik hamlelerini önlemeye ve bozmaya yönelik politikalarda giderek etkili oluyor.
Özellikle Çin küresel bir perspektif ortaya koyan Yeni İpek Yolu gibi ekonomik hamleler ve yatırımlarıyla ön plana çıkıyor ve bazı bölgelerde düzen-kurucu konuma yaklaşıyor.

*
Bu çerçevede ABD, 2016 Kasım’ında yeni bir Başkan seçecektir.
Başkanlık seçiminde Demokratlar adına öne çıkan Hillary Clinton’ın, Obama’nın çizdiği rota doğrultusunda yumuşak güç unsurlarına dayanacak bir politika izleyeceği,
Cumhuriyetçiler adına öne çıkan Jeb Bush’un ise ABD’nin sistemik çıkarlar ile ulusal çıkarlarının örtüştüğü noktalarda,mesela Rusya’nın Doğu Avrupa’ya yönelik tehditleri konusunda sert güç kullanımına yönelebileceği düşünülüyor.

*
Ve Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği,
ABD’nin ilişkilerinde soğukluk yaşadığı Rusya’nın Suriye iç savaşına siyasi bir çözümü zorladığı,
Bu düzlemde İsrail’in güvenliğinin beklemeye kaldığı bir dönemden geçiliyor.

*
Geçen Pazartesi günü, ABD Başkanı B.Obama ve İsrail Başbakanı B.Netenyahu Oval Ofis’te;
ABD’nin Hizbullah, IŞİD ve İran’ın rolleri başta olmak üzere Suriye iç savaşı, Filistinliler ile son günlerde tırmanan şiddet olayları ve barış görüşmelerinin yeniden rayına oturtulması konularında görüşüyor.
Ne ki, Beyaz Saray yetkilileri görüşme ile ilgili Obama’nın başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2017’ye kadar İsrail-Filistin arasında bir barış anlaşmasına varılmasında, bu anlaşmanın sağlanmasını etkileyecek Suriye iç savaşına siyasi çözümünde, Irak, İran’a yönelik siyasalarda değişikliklerin beklenemeyeceği bir rölanti sürece işaret ediyor…

*
Bir rölanti süreçte,Türkiye;
Birincisi; PKK’nin Türkiye’ye sızmasını engellemek gerekçesiyle Irak sınırını değiştirmeyi, sınırın 5 kilometre daha ileri götürülmesini planlamaktadır.
Yeni güvenlik konsepti kapsamında alınan bu karar için uluslararası destek aranıyor.
İkincisi; AKP iktidarı "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyasetini güdüyor.
Ama Kürtlerin YPG’si öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen ve Asuri askeri grupların birlikte yaptığı operasyonları, bu siyasetin Suriye’deki iflası olarak kabul ediyor.
Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan "Gelin eğit-donatı yapalım, terörden arındırılmış bölgeyi, uçuşa yasak bölgeyi ilan edelim, mülteci sorununu çözelim" noktasındadır ve tüm limitleri zorluyor…

*
Fransa ise geçen yüzyılın başından beri zengin yeraltı ve yerüstü kaynakları için Ortadoğu’yu Osmanlı sonrası Batı’nın arzularına göre şekillendirmek üzere Osmanlı devletinin bölge topraklarını paylaşmak,
Ortadoğu’da Batı merkezli siyasi yapıların ve sınırların ortaya çıkmasını planlamak üzere kurduğu Sykes-Picot düzeninin,
Bugünün koşullarında İran ve Rusya’nın jepolitik yararları doğrultusunda değil,mutlaka Kürtleri de kapsayacak şekilde Batı lehine güncellenmesinin mücadelesindedir.
Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın,"Gelin eğit-donatı yapalım, terörden arındırılmış bölgeyi, uçuşa yasak bölgeyi ilan edelim, mülteci sorununu çözelim" siyasetini candan destekliyor.

*
Başkanlık seçimi nedeniyle rölanti bir süreci götüren ABD’nin Paris saldırıları ile Suriye Zirvesi bileşkesinden;
Bir; Devlet Başkanı Esat’la ilgili bir anlaşma yapmayışı "Esad’sız Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" noktasındaki tavrında sabit kaldığı,
Bu suretle BM statüsünün değişiminden yana olmadığı,

İki; kendi imalatı İŞİD’le mücadeleyi Rusya’ya bıraktığı ve bu mücadelenin Rusya’ya olası zararlarını bekleyeceği,
Üç; ABD’nin Viyana’da alınan, Şam ile muhalefet arasında görüşmelerin 1 Ocak itibariyle başlaması, 6 ay içinde geçiş hükümeti kurulması, 18 ay içerisinde seçim yapılması kararıyla Obama’nın başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2017’ye kadar zaman kazandığı,
Dört; Fransa hükümetinin "Paris’te yapılan saldırıların savaş nedeni" sayıldığı açıklaması ile kamuoyu arasında sıkışması ve Türkiye’nin talep ettiği "Gelin eğit-donatı yapalım, terörden arındırılmış bölgeyi, uçuşa yasak bölgeyi ilan edelim, mülteci sorununu çözelim" siyaseti bileşkesinde,
Bu iki ülkenin İsrail’in güvenliği ve yeni Suriye’nin Batı’nın lehine güncelleştirmesi sürecine nöbetçi edildikleri anlamı çıkıyor.

*
Hiçbir saldırı istihbarat örgütlerinden habersiz düzenlenmiyor.

16.11.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İz Bırakanlardan: Babam Hakkı Atun (1) … Prof. Dr. Ata ATUN


Rahmetlik Babam Prof. Dr. İbrahim Hakkı Atun bundan tam 6 sene evvel ebediyete göç etti. Kendisi gitti ama Kurucusu olduğu Van 100. Yıl Üniversitesi, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, Elazığ Veteriner Enstitüsü, Pendik Veteriner Enstitüsü gibi bilim yuvaları ve KKTC’nin Üniversiteler adası olmasının fikrini ortaya atması ve kıvılcımını çakması gibi eserleri bu dünyada kaldı. Belli ki uzun bir müddet daha kalmaya da devam edecek.

Herkesin babası kendine kıymetli ve özel ancak benim babam yokluk yıllarının Kıbrıs’ında, canını dişine takarak tek başına yollara düşmüş bir adam… Kıbrıslı bir Türk olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin yatılı bursunu kazanıp üniversite eğitimi için Kıbrıs’tan çıkıp Türkiye’ye gittiği yıl 1936. Yol ve ilk aylardaki geçim parasını karşılamak için, Karpaz bölgesinin imamı ve hocası olan babası (dedem), rahmetlik Mehmet Rifat Efendi birkaç hayvanını satarak cebine üç beş kuruş koymuş. Uzun bir gemi yolculuğu, sonra da kara trenle Ankara’ya ulaşmaya başarmış babam bu çetin yolculuğun sonunda. Gemi, köy rammisi (otobüsü) gibi, her durağa uğrayarak Türkiye’ye haftalar sonra varabilmiş.

Şansa bakın ki Ankara Üniversitesi’nde eğitime başlayan babam, Atatürk ile karşılaşma şansına sahip olmuş, hem de birkaç kez. Yatılı okul dışındaki yaşam giderlerini karşılayabilmek için çeşitli işler yapmış babam. Kravat, çorap, cüzdan ve kemer imal etmiş, eski bisikletleri alıp, yenileyerek satmış. İkinci Dünya savaşı çıkınca Türk Silahlı kuvvetlerinde Teğmen olarak Edirne’de, Bursa’da ve Kırıkkale’de görev yapmış. Savaş bitince ABD’nin açtığı burs sınavlarını kazanarak ABD’ye gitmiş ve yüksek lisansını orada tamamlamış.

Kısa bir müddet sonra ünlü Squibb firması Laboratuvar şefi olan babama firma, “Kal bizde çalış” önerisi ile yüksek bir maaşlı iş teklifinde bulunmuş. Babamın “yatılı okudum Türkiye Cumhuriyeti devletine borcum var” demesi üzerine “biz borcunu sonuna kadar öderiz, merak etme” yanıtını almışsa da “Ben ABD’de kalırsam benden sonra Türkiye’de üniversite tahsili yapmak isteyen Kıbrıslı Türklere beni bahane edip belki bir daha burs vermezler” düşüncesi ile bu teklifi nazikçe geri çevirmiş ve Türkiye’ye geri dönmüş. Bu dönüş başarı basamaklarının da kapısını açmış babama.

1952 yılında sonradan adı “Elazığ Veteriner Kontrol Araştırma Enstitüsü”nü (EVKAE) olarak değiştirilmiş olan “Elazığ Bakteriyoloji ve Seroloji Enstitüsü"nü sıfırdan kurmuş babam. (Enstitünün müzesinde gururla seyrettim babamın bronz bir levha üzerine basılmış resmini ve o dönemde satın aldığı mikroskopları ve çağdaş tıbbi laboratuvar aletlerini.) Mikrop ve virüslerin resmini çekebilmek için Laika marka fotoğraf makinesi kullanmış babam daha 1952 yılında. EVKA Enstitüsü kurulduğu günden itibaren Doğu Anadolu’nun, daha doğrusu Ortadoğu’nun en önemli araştırma enstitüsü olmuş. Halen daha bu sıfatı gururla taşımakta.

O dönemde birkaç parça laboratuvar aletinin uluslararası patentini de almış babam. Bunlardan en ünlüsü “Atun pensi.” Laboratuvarda kullanılan bir çeşit cam tüpün tutulması, ısıtılması, başka solüsyonlarla karıştırılması ve ayrıştırıcı alete konması için kullanılıyordu bu pens. Halen kullanılıp, kullanılmadığını tıp mesleğinde olmadığım için bilemiyorum.

Doğu Anadolu’ya en önemli armağanlarından bir tanesi de Türkiye’ye özgü “Şap” hastalığının doğru teşhisi ve enstitüde gerekli aşılarının üretilmesi. O dönemde bir ilk olmuş Türkiye Cumhuriyeti’nde aşı üretmek, özellikle de Şap (Antrax) aşısı.

Bu başarı, dönemin Tarım Bakanı rahmetlik Nedim Öktem’in gözünden kaçmamış, Başbakan rahmetlik Adnan Menderes’in de kulağına gitmiş ve Bölge Müdürü olarak tayini İstanbul Pendik Veteriner Enstitüsüne çıkmış…. (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

16 Kasım 2015

YCHP’ NİN RESTORASYONU // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YCHP’ NİN RESTORASYONU

2009’dan bu yana küresel büyüme en düşük seviyesindedir.
Bu durum küresel ekonomi üzerinde aşağı yönlü baskı yaratıyor, küresel ticaret daralıyor.
AB ve Euro Bölgesi’nde para politikaları belirgin şekilde ayrışırken, küresel finans durumu daha da karmaşıklaşıyor.
Dünya ekonomisine büyük katkılarda bulunan gelişmekte olan ülkeler de aşağı yönlü baskıyla yüzyüzedir.
Bu yüzden küresel güvenin canlandırılması, dünya ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli gelişme çizgisine oturtulması gerekiyor.

*
Ya da Ortadoğu’da aşırılık ideolojisi ve mezhepsel-etnik ayrılıkların yükseldiği,
ABD’nin ilişkilerinde soğukluk yaşadığı Rusya’nın Suriye iç savaşına siyasi bir çözümü zorladığı,
Bu paralelde İsrail’in güvenliğinin beklemeye kaldığı bir dönemden geçiliyor.
Pazartesi günü, ABD Başkanı B.Obama ve İsrail Başbakanı B.Netenyahu Oval Ofis’te;
ABD’nin Hizbullah, IŞİD ve İran’ın rolleri başta olmak üzere Suriye iç savaşı, Filistinliler ile son günlerde tırmanan şiddet olayları ve barış görüşmelerinin yeniden rayına oturtulması konularında görüşüyor.

*
Ne ki, ABD’nin bir zaman önce oyunun kurallarını belirlediğini ama bugün kurduğu transatlantik ittifakla birlikte bir efsane olduğu, sanıldığı kadar güçlü olmadığı, hele ki terörle mücadeleye ilişkin bir stratejisinin bulunmadığı ve inişe geçtiğine ilişkin söylemler de dur-durak bilmiyor.
Ama çoğunlukla Obama’nın başkanlık döneminin sonu olan Ocak 2017’ye kadar, ne dünya ekonomisinin sürdürülebilir ve dengeli gelişme çizgisine oturtulması, ne de İsrail-Filistin arasında bir barış anlaşmasına varılmasının beklenemeyeceği bir rölanti süreçten bahsediliyor.

*
Elbette yapılacak çok şey vardır.
Mesela, dünya ekonomisinin karmaşık durumu sürerken ve yeni bir Ortadoğu inşa edilirken,
Türkiye bu sürece, ABD ve batılı küresel güçlerin, bir taraftan AKP hükümeti ile birlikte geliştirdikleri, "Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi" nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyaseti,

*
Diğer taraftan, memleketin içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmasının sigorta mekanizması olan "CHP kimliği"nin,
Atatürk’ün Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik,Laiklik, Devrimcilik ilkelerine bağlılık esasından,
Sosyal Demokrasinin Özgürlük, Eşitlik,Dayanışma, Barış, Emeğin yüceliği, Hukukun üstünlüğü, Gönenç, Doğanın ve çevrenin korunması gibi sosyal demokrasi haklarına dönüştürüldüğü "Yeni CHP kimliği"ni belirleyen bir siyasetin bileşkesinde yer alıyor.

*
13 yıldır kesintisiz iktidar olan AKP hükümeti, son seçimlerde de oy oranını arttırmış ve yüzde 50’ye yakın bir destekle yeniden seçilmiştir.
Ama her konunun politize olması, halk arasında yoğun bir kutuplaşma yaşanmakta oluşu tek parti yönetimi altında dahi istikrarın sağlanmasının zor olacağı bir sürece işaret ediyor.
Mecburen iç politikada tüm halkı kapsayıcı adımların atılması, dış politikanın da sil baştan ele alınması,
O yüzden YCHP’nin de hem iç hem dış politikaya hızlı ve pragmatik yaklaşımlar geliştirmesi ve yeni duruma adapte edilmesi gerekiyor…

*
Ne ki, 7 Haziran ardından 1 Kasım Milletvekili Genel Seçimi’nde de başarısız olan YCHP Genel Başkan K.Kılıçdaroğlu;
"CHP’nin kurtarıcılara değil, öncelikle ideolojik bir netliğe, yitirdiği kurumsal, siyasal hafızasını geri kazanmaya, fikri bir tazelenmeye ihtiyacı vardır" gerekçesiyle,
Parti tabanında oluşan muhalefetin "Genel Başkan" değişikliği öngören olağanüstü Kurultay talepleriyle karşı karşıya bulunuyor.

*
Bu sırada YCHP muhalefeti "Olağanüstü Kurultay" toplamak için imza topluyor, Genel Merkez’in yeni seçilecek delegeleri etkilemesini engellemeye çalışıyor.
Genel Merkez ise "Gündemimizde olağanüstü kurultay yok, olağan kurultay takvimi işliyor" noktasındadır ve vakit kaybetmeden yeni seçilecek delegelerle elini güçlendirmeye çalışıyor.

*
Nitekim 7 Haziran seçimleri sonrası YCHP, Siyasi Partiler Yasası, tüzük ve yönetmeliklerin hilafına "Delege Seçimi Duyurusu" hükümlerine uymaksızın,
Yalnızca İl ve İlçe örgüt idarecileri dolayısıyla Kılıçdaroğlu eğilimli üyelerle sessiz sedasız 12 ilde ve en az üçte bir ilçede kongreleri tamamlamış ve yeni kurultay delegelerini belirlemiştir…

*
Benzer şekilde 1 Kasım seçimlerinin hemen ardında yine hukukun "Delege Seçimi Duyurusu" hükümlerine uymaksızın, çoğu üyenin bilgisi dışında bir çok ilçede kongreler yapılmış,
Üstelik CHP Tüzüğü Madde 48 A; "İlçe ve il kongrelerinin delege sayıları, partinin son genel milletvekili seçiminde aldığı oyla orantılı olarak Merkez Yönetim Kurulu kararı ile belirlenir" hükmü de çiğnenmiştir.

*
Genel Başkan adayı Umut Oran, "Biz 1 Kasım’dan beri CHP olarak mahallelerde ilçelerde kongreler yapıyoruz. Hukuken bu durum sakat bir durum. Çünkü 1 Kasım’daki herhangi bir ilçenin 1 Kasım seçimlerindeki delege sayısı farklı, 7 Haziran’daki delege sayısı farklı. Biz şu anda neye göre yapıyoruz? 7 Haziran’daki delege sayısına göre yapıyoruz. Bu hukuken sakat bir durum" diyor.
Diğer Genel Başkan adayı Muharrem İnce’de benzeri kaygıları taşıyor.

*
Peki, ne oluyor?
Genel Başkan adaylarının "CHP’nin kurtarıcılara değil, öncelikle ideolojik bir netliğe, yitirdiği kurumsal, siyasal hafızasını geri kazanmaya, fikri bir tazelenmeye ihtiyacı var" ifadesindeki müştereklik,
YCHP’de K. Kılıçdaroğlu’nun misyon olarak yükümlendiği ve bin bir zahmetle tasfiye etmeyi başardığı Kemalizm’in, Olağanüstü Kongre talebiyle yeniden diriltilmeye çalışılması anlamına geliyor.

*
Doğrusu, Türk halkı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir lider olarak yetki kullanım iradesini belirleyen karizmaya, gelenekçiliğe ve rasyonalist alt yapıya haiz olmadığının kanaatindedir,üstelik "Dersimli Kemal" sıfatından ve Kemalizm’i dışlamış olmasından rahatsızdır.

*
Sadece bir diğer Genel Başkan adayı ve esasen Sosyal Demokrat Mustafa Balbay " Partimizin olağan kurultayında genel başkanlığa adayım.
Kılıçdaroğlu’na vefa borcum var. Bu borcu CHP’nin iktidar olması ile borcumu ödemiş olurum" diyor.
Bunca delege oyununa rağmen Balbay’ın olağan kurultay talebi dikkat çekiyor!

*
Acaba bu ifade itibarını kaybetmiş Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun,
Şartların bugünkü gibi sürmesi halinde Olağan Kongre öncesinde bir demokrasi mücahidi olarak anılmak,
Karşılığında YCHP’nin itibarını yükseltmek için Genel Başkanlıktan çekileceğini açıklaması,
Yeni yıla kadar sürecek kongrelerde, kongre delegesi sıfatı kazananlara Genel Başkan olarak Mustafa Balbay’ın işaret edeceği bir oldu-bittiyle mi ilgilidir?

*
Belki küresel rölanti süreci Türkiye’ye böyle yansıyacaktır, kimbilir?
Yeni CHP Genel Başkanı Mustafa Balbay!
Ha Ali Veli, ha Veli Ali…

14.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Mülkiyet sorununu çözme çabaları yoğunlaştı … Prof. Dr. Ata ATUN


1950’li yıllarda uluslararası camianın dikkatini çekecek boyutlara ulaşarak ortaya çıkmış olan Kıbrıs sorununa, her ne kadar 1960 yılında kurulan yapay bir Cumhuriyetle çözüm yoluna gidilmiş ise de çözümün ömrü sadece 3 yıl 4 ay olabildi. Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulma amaçlı olan ve sorunun 2. aşamasını oluşturan bu yöntem, başladığı gibi bitti. Yerine de daha büyük bir sorun bıraktı.

Kıbrıs sorunu 1963 yılında girdiği üçüncü döneminde içeriği, Kıbrıslı Türklerin ne pahasına olursa olsun canlı kalabilmek, Rumların da adanın tümüne kayıtsız şartsız hâkim olabilmek mücadelesine dönüştü.

10 yıl 7 ay süren bu üçüncü dönem Rumlar için mutlu, sorunsuz, bol paralı, müreffeh bir şekilde geçerken Kıbrıslı Türkler için bir kâbusa dönüştü. Hayatta kalabilmeyi başarmış binlerce Kıbrıslı Türk hayatını ve canını ortaya koyup, yerini, yurdunu, malını, mülkünü, parasını, çeyizini, sermayesini ve geleceklerini kaybederek yaşama tutunmaya çalıştı. Önemli olan tek şey, sadece hayatta kalabilmek ve yaşamlarını sürdürebilmekti Kıbrıslı Türkler için.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı ile başlayan Dördüncü dönemde, Kıbrıslı Türklerin yerel dillerinde çok kullandıkları “Bu tekerlek bir gün elbet dönecek” deyimine uygun olarak her şey bir ay gibi çok kısa bir zaman dilimi içinde ters yüz oldu. Binlerce Kıbrıslı Türkü geçmiş 20 yıl içinde eze eze göç etmeye, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur etmiş olan ve göçmen olmanın ne demek olduğunu bilmeyen Rumlar, hayallerinden bile geçirmedikleri bir anda bu ters dönen tekerlek yüzünden yerlerinden yurtlarından oldular ve göçmenliği yaşadılar. Mal kaybetmenin, mülk kaybetmenin ve de geleceği yitirmenin ne demek olduğunu acı bir şekilde öğrendiler.

Neredeyse 50 yıldır sürmekte olan müzakerelerde her konuya değinildi ancak mülkiyet konusu hep yüzeysel geçiştirildi ve ötelendi. Planlar yapılıp, haritalar çizildiyse de, bir bütünün parçasını oluşturmadığı için sonuç alınamadı.

Mülkiyet sorunu kökünden halledilmediği müddetçe Kıbrıs sorununun çözülemeyeceğini, yıllardır işin içinde olan ve Kıbrıs sorununa birebir müdahil konumda bulunan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği ile birlikte Kıbrıslı Rumlar ve biz Kıbrıslı Türkler de nihayet anlamış bulunmaktayız.

Kıbrıs sorununun en can alıcı noktası mülkiyet sorunu.

Tüm taraflar bunun farkında. Tüm taraflar derken, direkt ve endirekt Kıbrıs konusunda taraftar olan devletleri ve kurumları kastediyorum.

Şimdi başta ABD olmak üzere BM ve AB’deki tüm düşünürler ve stratejistler, öyle bir çözüm bulmaya çalışıyorlar ki, bu çözümden hem Rumlar hem de Türkleri memnun kalsınlar ve beklentileri karşılansın. Ve aynı zamanda da BM’nin 50 yıllık Kıbrıs müktesebatına uysun, her devleti oluşturan halk, nüfus ve mülkiyet konusunda kendi devletleri içinde tercihli çoğunluğa yani yüzde 75-80 çoğunluğa sahip olsunlar.

Bir taraftan kulağa hoş gelen bu çözüm şekli, diğer taraftan sihirbazlık yapmaya benzese de, söylenenlerden, yazılanlardan ve de kulağa gelenlerden mülkiyet konusunda tarafları karşılıklı memnun edecek bir sonuca ulaşılmasına çok az kaldığı anlaşılıyor,

Mülkiyet konusunun gidişatı, şu aşamada farklı bir kulvara girdi. Rumları kuzeydeki malları karşılığında tazminat alarak taşınmazlarını Türklere yasal yollardan devredeceklerine ikna ettikten sonra ödenecek olan paranın bir kısmını doğalgazdan, bir kısmını bağışçılardan ve geri kalan kısmının da malı kullanandan almanın alt zemini hazırlanmaya başlandı. KKTC sınırları içinde elinde Rum malı tutan illaki bir şeyler ödeyecek ve malın yasal sahibi olacak. Geri kalan miktarın bir kısmı bağışçılardan alınacak, bir kısmı olası gazdan elde edilecek gelir ile ödenecek, son dilimi de Rumlara satılacak “su”dan elde edilecek.

Vaziyet aynen böyle… Hayır mı, şer mi, olduğunu da zaman gösterecek.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

13 Kasım 2015

Güzelyurt Mahkemesi’nin Ezan kararı …. Prof. Dr. ATA ATUN


Lefke’de oturan Güzelyurt Kaza Mahkemesinde Kıdemli yargıç Pınar Beyoğlu huzurunda, 2 Kasım 2015, Pazartesi günü kararı verilen, 3 kasım 2015 Salı günü hazırlanan ve 4 Kasım Çarşamba günü taraflara tebliğ edilen Lefke’de Orta Cami, Pir Paşa Cami ve Aşağı Cami’de sabah ezanında okunan Arapça duaların, mahkemenin verdiği ara emrin görüşülmesinin tamamlanmasına kadar hoparlörden yayınlanmaması ile ilgili kararı, belli ki KKTC’nin hukuk düzeni içinde yeni bir kapıyı açacak.

Kararı orijinal hali ile http://www.ataatun.org/?p=5129 adresinde görebilirsiniz.

Ben hukuk tahsili yapmadım. Hukuku, hukukun bağlı olduğu kuralları ve yasaları detaylı olarak bilmiyorum. Hukuksal konularda yapabileceğim yorumlar ise sadece vasat vatandaş düzeyinde. Birikimim ise Mahkemelere zaman zaman çağrılarak ifa ettiğim uzmanlık ve danışmanlık görevlerimle sınırlı.

Bu kararı okuduğum vakit, anladığım ve de algıladığım 2 uygulama var.

Birincisi, mahkeme kararında adları geçen Lefke’deki Orta Camii, Pir Paşa Camii ve Aşağı Cami’den ve adadaki diğer tüm camilerden, imanlı Müslümanları Öğlen, İkindi, Akşam ve Yatsı namazlarına çağıran Ezanlar orijinal hali ile Arapça dilinde ve de hoparlörlerle okunabilecek. Bunların okunmasını kısıtlayan herhangi bir karar yok.

İkincisi, sabah ezanının Arapça dilinde ve hoparlörle okunması konusunda ilgili kişi tarafından açılan bir men davası olduğu ve bu dava görüşülene ve sonuçlanana dek, sabah ezanının hoparlörle okunmasını önleyen bir “Ara Emri” alındığıdır.

Davalı taraf, 9 Kasım 2015, Pazartesi günü Yüksek Mahkeme’ye başvurarak söz konusu “Ara Emri”nin kaldırılmasını talep etti. Yüksek Mahkemenin insanların dini inançları ve özgürlüklerini yakından ilgilendiren bu Ara Emri ile ilgili vereceği karar yeni bir içtihat olacak. Yani bundan sonra benzeri konularda açılacak davalara emsal teşkil edecek bir karar olacak.

Ara Emri’ni iptal edilmesi durumunda, bir daha hiç kimse mahkemelerimize, camilerden ve mescitlerden hoparlörle ezan okunmasını yasaklatmak talebi ile başvuramayacak, bu karar bir içtihat olacağı için.

Demokratik teamüllerin dışına çıkılarak, çoğunluğun aldığı bir hizmet, bir kişinin rahatsız olduğu iddiası ile kısıtlanırsa, bu sefer de bu uygulama yeni bir sürecin kapılarının açılmasına neden olacaktır. Bu durumda da kişiler, rahatsız oldukları gerekçesi ile ammeye yani halka hizmet veren yasal bir uygulamayı durdurmak hakkına sahip olabilecekler demektir.

Bundan böyle KKTC’nin herhangi bir yerinde hoparlörle günün herhangi bir saatinde müzik çalınamayacak, halka hitap edilemeyecek ve benzeri herhangi bir işlerin yapılması da mümkün olmayacak demektir. Aklı sıkan soluğu mahkemede alacak ve durdurma talep edecek, bu kararı örnek göstererek.

Veya da bu ülkede geçmiş yıllarda mesai saatlerini kısaltmak, maaşlarını arttırmak, ek gelirlerini arttırmak ve maaş dışı menfaatlerini çoğaltmak için ellerindeki enerji üretim gücünü kötüye kullanarak haftalarca grev yapıp, vatandaşı bezdiren, ekonomiyi çökerten bir kurumumuzun çalışanlarının olası bir grevini, enerjisinin kesilip mağdur olduğunu iddia ederek, mahkemeye başvurarak grevin durdurulmasını isteyebilir.

Bundan böyle her akıllarına estiğinde grev yapan, müdürün yaptığı konuşmada kendilerine hakaret edildiği düşüncesine kapılıp yazın turistlerin adamıza akın akın geldiği günlerde grev kararı alıp uçuşları engelleyen ilgili devlet kurumunun yapacağı grevleri veya da yazın yan gelip yatıp, okullar açıldığı vakit hiç durmadan grev yapan kamu görevlilerinin grevlerini de mahkemeye başvurup aynı gerekçe ile durdurulabilecek demektir, bu karar örnek gösterilerek.

Çok ciddi ve sonucunun endirekt olarak birçok uygulamayı da etkileyeceği bir konu haline dönüştü bu dava. Bekleyip görmek en doğrusu olacak…..

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

12 Kasım 2015

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE STATÜ SAVAŞI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DE STATÜ SAVAŞI

BM Güvenlik Konseyi’nde farklı görüşlerden dolayı türlü çatışmalara siyasi çözüm bulunamıyor.
BM’ye yeni bir statünün oluşturulması küresel en büyük siyasi çözümsüzlüğü oluşturuyor.

*
ABD uluslararası düzenin kurucusu ve bu alanda sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekiyor
Son zamanda dile getirilen BM’i yeniden yapılandırma görüşünün doğru olmadığına vurguyla,
BM değerlerine saygılı olmayan ülkeleri ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırmakla tehdit ediyor.

*
Rağmen başta Rusya,Çin ve İran olmak üzere kimi ülke, ABD’nin kendi lehine gelişen düzenin korunması için oluşan gücünü başka devletlerle paylaşmak istemeyişinden rahatsızdır.
Çatışma konularında taraflar arasında kalıcı çözümlerin sağlanabilmesi için BM statüsünün değiştirilmesi çabasındadırlar.

*
"Suriye İç Savaşı’nın Siyasi Çözümü" taraflar için BM’in yeniden yapılandırılmasında bir fırsata dönüşmüştür.
BM statüsünün değişmemesini isteyenler "Esad’sız", statünün değişmesini isteyenler "Esad’lı" siyasi çözüm istiyor…

*
ABD/Batı koalisyonu, AKP iktidarının Osmanlı’nın I.Dünya Savaşında yenilmesi, galip devletlerin 1918’de Osmanlı’ ya Mondros Mütarekesi’ni imzalatması, Osmanlı’nın elinde kalan toprakları Misak-ı Milli sınırları olarak kabul etmesi, ardından Lozan Konferansı’nda görüşülüp sonuca bağlanmayan "Musul-Kerkük Sorunu",
Bugün de Ortadoğu’nun ve Kürtlerin statüsünün belirlenmesinin merkezinde yer alması gerektiği düşüncesinden geliştirdiği,
"Osmanlı’nın ardından Türkiye’nin İslam toplumlarına Vatikan benzeri ekonomik güç olması projesi"nde "Suriye ve Irak jeopolitiğinde bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" siyasetine prim vererek dümen suyuna aldığı Türkiye ile birlikte "Esad’sız Siyasi Çözüm" istiyor.

*
Rusya, Çin ve İran başta olmak üzere "Esad’lı Siyasi Çözüm"ü destekleyenler ise,
Suriye de savaş suçları işleyerek hukuku ihlâl eden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin ve destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmelerini,
Söz konusu suçların esaslı bir biçimde kategorize edilmesini,
Bunun hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesindeki öneminden hareketle,
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın bu bileşkeden çıkarılmasını,
Bu sistematik hukukun, BM’de yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını talep ediyor.

*
Taraflar, bugün Avusturya/ Viyana’da, 2012’de imzalanan ve Suriye’de siyasal dönüşüm öngören Cenevre Bildirisi’ni diriltme zirvesindedir.
İran’ın görüşmeye katılması oyunu değiştirecek bir hamle olarak görülüyor…
Ama Suudi Arabistan "Suriye’de çözüm için İran’ın Esad’ın iktidardan uzaklaştırılmasını kabul etmesi gerekir” diyor…

*
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise "Suriye’de 370 bin insan en alçak, en hunhar şekilde katledilirken harekete geçmeyen bir yapının insanlığın vicdanında ibra olabilmesi mümkün değildir.
Gelin eğit-donatı yapalım, terörden arındırılmış bölgeyi, uçuşa yasak bölgeyi ilan edelim, mülteci sorununu çözelim." noktasındadır.
İslamcı bir lider olarak da, " 200 ülkenin 5 ülke veya bir tanesinin dudakları arasına mahkum edilmesi kabul edilemez" diyor.

*
Sahada ise Özgür Suriye Ordusunun dönüştüğü "Demokratik Suriye Güçleri"nin 30 Ekim’de Heseke’nin güneyinde başlayan operasyonları genişleyerek devam ediyor.
Suriyeli Kürtler bu operasyonlara Rojava’nın askeri, siyasi ve diplomatik geleceği açısından önem veriyor.

*
Çünkü YPG öncülüğünde Araplar, Kürtler, Türkmen ve Asuri askeri grupların yaptığı operasyon başarılı olur ve Heseke’nin güney cephesi IŞİD’den temizlenirse,
Rojava’nın Cezire Kantonu’nun güvenliği büyük oranda sağlanmış olacaktır.
Operasyon devam ederse Şengal başta olmak üzere, IŞİD’ın Musul Ovası’ndan Rakka’ya kadar açtığı koridor kapanacaktır.

*
Demokratik Suriye Güçleri birlikte yaşam projesi uygulamasının askeri bir modeli olarak algılanıyor.
Üstelik Kürtler, ABD Koalisyon Güçleri’nin sınırlı bir katılımla destek verdiği operasyonlarda esas askeri güç olmanın, bir siyasi güç olarak uluslararası bir karşılık bulmanın diplomatik kazanımındadır…

*
ABD’nin IŞİD’den sonra Suriye’nin geleceğine ilişkin vizyonunun, rejimin yıkılmasını teminen uygun güvenlikte ve yönetişimde güvenli bölge cepleri oluşturmak olduğu,
Bunu kendisiyle beraber Suudi Arabistan, Türkiye, İngiltere,Ürdün ve diğer Arap kuvvetlerinin havadan desteği,
Ama sonunda özel kuvvetler vasıtasıyla uygun güvenlikte ve yönetişimde güvenli bölge cepleri oluşturmak olduğu öngörülüyor.

*
Özel Kuvvetlerden kasıt edilenin Türk Silahlı Kuvvetleri olduğuna ilişkin yoğun kanaatler bulunuyor.
Türkiye, YPG’nin kendi adıyla bu kadar geniş bir coğrafyaya hâkim olmasını,
Suriye’nin geleceğinde Kürt statüsünün olmasını istemiyor, bunu sakıncalı bir durum olarak görüyor.

*
Nitekim AKP hükümeti, YPG’nin Cerablus Operasyonu’na karşı "IŞİD’e karşı savaş başlatıyorum" derken, aslında IŞİD’i koruma planıyla YPG’yi engellemiş, YPG Cerablus operasyonunu ertelemek zorunda kalmiştı.
Türkiye şimdi bunu bir fırsata çevirerek daha önce oluşturamadığı terörden arınmış bölge planını devreye koyuyor.
ABD’ye Cerablus operasyonunda " PYD olmasın, biz yapalım" diyor.

*
Nasıl?
Bir;Cerablus’daki IŞİD’e bölgeyi denetimde bulundurmak, Rojava kantonlarını birleştirmemek ve Halep’e açılan koridoru korumak görevini vermek öngörülüyor…
İki; IŞİD kullanamadığı taktirde,ihtiyaten Türk Silahlı Kuvvetleri her an oluşacak bir bahanenin ardından Cerabulus’tan Suriye’ye girmeye hazır bekliyor.

*
ABD gibi Rojava veya Kürtleri dışlayarak Suriye stratejisinde başarılı olamayacaklarını gören Rusya beklemededir.
Zahar "Dur bakalım,ne olacak ?" diyor!

*
Ya Erdoğan? O, Yeni Anayasa ve Başkanlık referandumunun bu konudaki başarısına bağlı olduğunun bilincinde, yüksek helecan ile gayrettedir.

12.11.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: