Aylık arşivler: Eylül 2015

AHH KIBRIS GİTTİ GİDER //Ahmet Kılıçaslan Aytar


AHH KIBRIS GİTTİ GİDER

Kıbrıs sorunu çözümünde Doğu Akdeniz ve Mısır’da bulunan önemli miktarda hidrokarbon kaynakları katalizör bir güç olarak devrededir.
Çünkü ABD ve AB’nin "Enerji Güvenliği" için öngördüğü Avrupa pazarlarına ulaşan enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kapsamında İsrail, Kıbrıs ve Mısır’ın Doğu Akdeniz’de bulduğu doğalgazın Avrupa’ya nakli konusunda atılan adımlar giderek hız kazanıyor…

*
BM Genel Kurul toplantısı için New York’ta bulunan Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan dışişleri bakanları bir zirve toplantısında biraraya gelmiştir.
Gündem; bu enerji kaynaklarının az maliyet ve hızlı getiri sağlamak kaydiyle Avrupa’ya satılabilmesi için komşu ülkelerin mevcut boru hatlarının kullanılması,
Türkiye’nin bu alanda bulunan gazda KKTC’nin de payı olduğu tezi,
Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile KKTC sorunu ve İsrail-Türkiye’nin mevcut kopuk ilişkileri yüzünden Türkiye’deki boru hatlarından hangi koşullarda faydalanılabileceği,
Ya da Türkiye’yi devre dışı bırakarak gazın, Mısır ve İsrail gazı ile birleştirerek gemilerle nakliyatını sağlama alternatifi,
Türk askerlerinin Kıbrıs’tan bir an evvel ayrılması ile Kıbrıs’taki garantiler konusudur.

*
Birleşik Kıbrıs için müzakereler devam ederken, Rum kesimi’nin Türkiye’ye daha fazla baskı yapılmasını teminen garantörlük konusunu uluslararası alana taşıma çabasını sürdürmeye devam ettiği anlaşılıyor.

*
Daha önce Yunanistan I. A.Çipras Hükümeti’nin adadaki garantörlük haklarından vazgeçmeye hazır olduğunu açıklaması ardından,
Kıbrıs Rum kesimi garantörlüğün askıya alınması için önemli yeni bir girişimi de geçen hafta Londra’da gerçekleştirmiş,
Londra’dan Kıbrıs’ta bir anlaşma durumunda adadaki garantörlük haklarından vazgeçmeye hazır olduğu teyidini almıştır.

*
Bu kez Rum lider N.Anastasiadis, BM Genel Kurulu için bulunduğu ABD’de Başkan Yardımcısı J.Biden ve Dışişleri Bakanı J.Kerry ile yaptığı görüşmelerde ve Genel Kurul konuşmasında Birleşik Kıbrıs için sürdürülen müzakerelerin ivme kazandığını söylüyor.
Ancak Türkiye’nin Ada’daki 40 bin askerini geri çekmesi,
Türkiye’den gelip adaya yerleşenlerin geri dönmesi,
Toprak değişikliklerinin yapılabilmesi için Türkiye’ye baskı yapılmasını talep ediyor.

*
Garantörlük konusunda İngiltere’nin mesajı, Kıbrıs Rum Kesiminin güvenliği konusundaki kaygılarına son verilmesi,
Garantörlükle ilgili alternatif senaryoların önünün açılması,
Bu çerçevede Kıbrıs sorunun çözümüne AB ya da başka uluslararası kuruluşların müdahil olması,
Kıbrıs’ta ve bölgenin genelinde Türkiye’nin yalnızlığa itilmekte olduğu anlamına geliyor…

*
ABD ise Kıbrıs sorununun bir an evvel çözülmesi taraftarıdır.
Zaten sarf edilen çabaları kayıt altına almak, çözüme verdiği desteği gözler önüne sermek için süreci yakından takip ediyor ve baskı unsuru olduğunu taraflara mütemadiyen hissettiriyor.

*
Ayrıca Kıbrıs sorununda bir ara kesik olan müzakere süreci KKTC’nin yeni Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın "Türklük" yerine "Kıbrıslılığı" ön plana çıkaran vizyonuyla kaldığı yerden boşuna yeniden başlatılmış bulunmuyor!

*
Üstelik ABD’nin, İsrail’i "NATO üyesi olmayan Büyük Stratejik Ortak" statüsüne almasıyla birlikte,
Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır ve İsrail enerji bakanları doğalgazı Avrupa’ya taşıyacak yeni bir doğalgaz boru hattının planlarını AB ile görüşmüşlerdir.
AB, Türkiye by-pass edilerek İsrail, Güney Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın offshore sahalarının bağlanmasıyla oluşturulacak Doğu Akdeniz Boru Hattı ile gazın Mısır’dan ya da Yunanistan üzerinden diğer Güney Avrupa ülkelerine ulaştırılması öngörüsünü değerlendirmededir.
Enerji Alanında İşbirliği çerçevesinde Doğu Akdeniz’de deniz bölgelerinin sınırlarını belirleme konusundaki çalışmalar ise sürmektedir.

*
Türkiye’ye gelince, Ankara; olası bir anlaşma ile kurulacak Birleşik Kıbrıs’ın siyasi eşitlik temelinde iki toplumlu, iki bölgeli federasyona dayanmasını,
BM ve AB üyesi olarak tek uluslararası hukuki kimliğe ve Kıbrıslı Türkler ile Rumların eşit ve tek egemenliğe sahip olmasını,
Federasyonun iki tarafta eşzamanlı referandumda onaylanma sonucu ortaya çıkmasını,
Federal Anayasa’nın Birleşik Kıbrıs’ın iki eşit statüye sahip iki kurucu devletten oluşacağını belirtmesi ve bunu güvence altına almasını isteyen bir pozisyon tutuyor.

*
Türkiye bu taleplerini 1960 Ankara Anlaşması’nın verdiği garantilerden sağlıyor.
Ankara Anlaşması Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlüklerini, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletini garantiliyor.

*
Rağmen Rumlar uluslararası tanınmışlığı kullanarak avantaj elde etmek için müzakere sürecinde kabul edilemez şartlardan biri olan kendi egemenliğini kabul ettirme konusunda direniyor, bu yüzden garantörlüğü askıya aldırmanın çabasını gösteriyor.
Halbuki "Rum egemenliği kabul etmek" "Kıbrıs sorununun" ortadan kalkması anlamına geliyor.
Bu 1963 Akritas Planının uygulanması ısrarıdır.
Akritas Planı, Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini amaçlıyor…

*
Esasen Türkiye Kıbrıs’ı,
Recep Tayyip Erdoğan’ın Kıbrıs Türklüğünün haklarını korumak için mücadele veren merhum Rauf Denktaş için "O adam artık bitmiştir" dediği,
Hatta Rauf Denktaş’ın Türkiye’ye gelip Kıbrıs Türklüğünün davasını anlatmasından bile rahatsızlık duyarak "Ne anlatacaksan onları Kıbrıs’ta anlat. Maalesef şu anda ağırlıklı olarak niçin bu iş Türkiye’de yapılıyor onu da merak ediyorum. İhtiyaç varsa bu Kıbrıs’ta yapılsın. Konuşulacak şeyler orada konuşulsun" açıklamasını yaptığı günlerde kaybetmeye başlamıştı…

*
Kıbrıs Sorunu, YCHP’nin 1 Kasım Seçim Beyannamesinde ise yalnızca tek bir cümlede,
O da "Kıbrıs Türk halkının meşru taleplerinin AB tarafından dikkate alınmasının, Avrupa ideallerine en uygun siyaset olduğunu her fırsatta tekrarlayacağız" ifadesiyle yer alıyor…

1.10.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Kıbrıs’ta AB, NATO veya BM Garantisi … Prof. Dr. Ata ATUN


Kıbrıs adasının 1 Temmuz 1878 tarihinde İngilizlere kiralanması sonrasında bunu fırsat bilip Kıbrıs’ı tümüyle ele geçirmenin hayalini kurmaya başlayan Rumlar, ne yaptılarsa bunu bir türlü başaramadılar. Çevirdikleri dolaplara, yaptıkları katliamlara ilaveten bir de 1963-1974 yılları arasında bize acımasızca uyguladıkları soykırımı da eklediler ama nafile. Ne silahla ne de ekonomik olarak bizlere çökmeye mahkum etmekle bu adaya bir türlü sahip olamadılar.

Adayı tümüyle ele geçirmelerinin karşısındaki en büyük engel hep Kıbrıs’ta yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkler, diğer bir tanımla da “Evlad-ı Fatihan ve de Türkiye oldu. Hele de 1960’da, Makarios’a göre “Enosis’e giden yolda bir sıçrama taşı olarak gördüğü Kıbrıs Cumhuriyeti” kurulurken Türkiye’nin Garantörlerden bir tanesi olması ve bunun da Anayasaya girip uluslararası kabul görmesi, Enosis hayallerinin içine darı ekti.

O gün bu gündür, son 55 yıldır Kıbrıslı Rumlar her vesile ile Türkiye’nin garantörlüğünü kaldırmaya çalışıyorlar. Bir kere Türkiye’nin garantörlüğü kaldırılabilirse, gerisi Rumlar için çok kolay. Aynen yüz sene evvel Girit’te uyguladıkları senaryoyu Kıbrıs’ta da, bu sefer daha çağdaş yöntemlerle uygulayıp adayı Yunanistan’a bağlamanın yollarını bulacaklar. Bu aşamada Türkiye’nin fiili ve etkin, yani askeri müdahale hakkı da olamayacağından, istedikleri gibi de sırtlarını her zaman olduğu gibi Avrupa’ya dayayıp bizleri, ya sindirecekler ya da adadan kazıyıp atarak işi bitirecekler ve ada Yunan adası olacak en sonunda.

Aynen Girit’te olduğu gibi şimdi koro halinde Türkiye’nin garantörlüğünün kalkmasını ve AB’nin veya da NATO’nun, bunlardan hiç biri de olmazsa BM’nin garantörlüğünün daha çağdaş olacağını söylemeye başladılar. Koronun assolisti, “kel gelini kel kaynana övermiş” misali de Avrupa Birliği.

İşin gerçeği Birleşmiş Milletlerin (BM), NATO’nun (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) ve Avrupa Birliği’nin (AB) herhangi bir ordusu yok. Hepsinin de ordusu üye ülkelerden toplama.

Aynı şekilde NATO’nun da bir ordusu yok. Herhangi bir olay gerçekleştiğinde üye ülkelerden gönderilen birliklerle bir ordu oluşturulmakta ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda olaya müdahale edilmekte.

Avrupa Birliğinde de durum pek farklı değil. AB’nin de ordusu toplama. Zaten Avrupa Birliği, ABD gibi Federal bir devlet değil, ortak parayı kullanan üye ülkelerin oluşturduğu siyasi bir kulüp.

İşin en önemli ve göz ardı edilen tarafı, daha doğrusu bugüne değin dillendirilmemiş ve Kıbrıs Türk halkına söylenmemiş gerçeği, AB veya NATO’nun garantör olması durumunda, sürdürülmekte olan müzakerelerin sonucunda kurulması düşünülen “Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” içinde bir gün, Kıbrıslı Rumlar çoğunluk olduklarına güvenip Kıbrıslı Türklere aynen 1963, 1964, 1967 ve 1974 yıllarında yaptıkları gibi silahlı saldırıda bulunurlarsa, “Bu onların iç meselesidir” diyerek herhangi bir şekilde çatışmaya müdahale etmeyecekleridir.

Bunu bilmekte büyük fayda vardır. AB’nin ordusunun veya da NATO’nun ordusunun gerektiği zaman oluşturulmasının amacı, sadece ve sadece, üye ülkelerden bir tanesine, üye olmayan bir ülke tarafından herhangi bir şekilde toprak bütünlüğüne yönelik saldırı yapıldığı zamandır.

Kıbrıs’ta aynen geçmişte olduğu gibi bir gün gene iç çatışma çıkarsa, NATO’nun kuruluş anlaşmasına, AB’nin de kendi Birincil Hukukuna göre söz konusu bu iç çatışmaya müdahale etmesi olanaksızdır. Yasaları el vermemektedir. Ki, BM’nin bu konudaki sicili son derece kötü. 1963-1974 yılında biz Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs adasında soykırıma uğrarken, BM askerleri, aynen Nasreddin Hocanın kaybolan eşeğini ıslık çalarak arayan arkadaşları gibi, ıslık çalıp, denize giriyorlardı. Bizi koruyacakları yerde, silahlarımızı toplayıp Rumlara verdiler ve katledilmemizi de ıslık çalarak seyrettiler.

Bu nedenle de ne benim, ne de benim gibi düşünen birçok Kıbrıslı Türk’ün BM’ye, AB’ye ve de NATO’ya, Kıbrıs’ın Garantörü olmaları durumda herhangi bir güvenleri olmayacaktır. Ve düşüncemiz, “Eksik olsun BM’nin garantörlüğü de, askeri de”dir…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

30 Eylül 2015

KUŞATMA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


KUŞATMA

ABD emperyalizmi bir kaç yüzyıllık entrika, tefrika, saldırı, işgal, ilhak ve yağma geleneğidir.
Bu kez BRICS ülkeleriyle birlikte yine Rusya’nın; ABD, NATO ve AB’nin hegemonyasına karşı bir politika izlemesiyle sarsılıyor.
Rusya’nın önce Gürcistan’ın, sonra Ukrayna’nın NATO üyeliklerini engellemesi,
Gaz ihracatı üzerinden AB ve ABD arasındaki çelişkileri derinleştirmesi,
Avrasya Birliği girişimi, Esad rejimini desteklemesi, Çin ve İran ile stratejik ortaklık arayışı gibi yaklaşımları,
Emperyalist güçlerin kısa, orta ve uzun vadeli stratejileriyle çelişiyor, uygulamalarını sınırlandırıyor…

*
Son zamanda Rusya, Suriye’deki iç savaşa artık siyasal bir çözüm getirilmesini talep ediyor.
Savaşan güçlerin ortak tehdit kabul ettiği radikal terör örgütleriyle mücadele için Suriye ve Irak orduları ile "Kürt güçleri" ve diğer ülkelerin de dahil olduğu yeni bir uluslararası koalisyon kurulmasını,
Sonra düzenlenecek bir Barış Konferansı’nda,
Suriye’de işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların,teröristlerin, varsa bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleri ve yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın alınmasını,
Nihayet Suriyelilerin ülkelerinde nasıl yaşamak istediklerini kendilerinin müzakere etmelerini istiyor…

*
Nitekim radikal terör örgütleriyle mücadele için Rusya’nın uçak, helikopter, zırhlı araç ve gereçler ile askerlerini önceden bilgilendirme yapılmadan Lazkiye Hava üssüne taşıması,
Suriye, Irak, İran orduları ve bir kısım "Kürt güçleri" ile işbirliği için Bağdat’ta ortak Koordinasyon Merkezi kurması,
Herşeyden önce bu ortakların Suriye krizinin nedenlerine farklı bakışı,
ABD emperyalizminin Ortadoğu’da yaşananları dışarıdan izlemek zorunda bırakıyor…

*
Ama ABD’nin bir kaç yüzyıllık entrika, tefrika, saldırı, işgal, ilhak ve yağma geleneği de boş durmuyor.
Beyaz Saray, ABD Başkanı Obama ile Rusya Devlet Başkanı Putin’in 28 Eylül’de yapacakları görüşmede en acil konunun Suriye olmayacağını, Obama’nın ana gündem maddesinin Ukrayna olacağını açıklıyor…

*
Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri, "Washington’ın amacı, Rus ve Ukrayna halklarının birliğine zarar vermek, aynı zamanda milliyetçi duyguları körükleyerek Ukrayna’yı bölmektir" değerlendirmesi yapıyor.
ABD’nin yaptırımlar yoluyla Moskova’nın bağımsız politikalarını değiştirmeye çalışmasından sonra, şimdi Ukrayna ve bölgesindeki yaraları kaşıyacağı şüphesi doğuyor…

*
Nitekim Ermenistan Devlet Başkanı S.Sarkisyan, soykırım iddialarının 100. yıldönümü için yapılacak etkinliklerin hazırlıklarıyla ilgili hükümet toplantısındaki konuşmasında,
"Azerbaycan ile Ermenistan arasında ihtilaf konusu olan Dağlık Karabağ Ermeni toprağıdır" diyor!

*
Ermenistan daha önce bölgedeki olayları, bağımsız bir devlet isteyen Dağlık Karabağlı Ermeni halkının siyasi iradesi ve ayrılıkçı çatışması olarak tanımlarken,
Şimdi, tartışmalı Dağlık Karabağ’ın Ermenistan tarafından ‘işgal edilen’ topraklar üzerinde var olduğunu kabul ediyor.
"Artık harekete geçeceğiz. Azerbaycan’ın küstahça hareketlerini sineye çektiğimizi düşünmemesi için cezalandırıcı tedbirler de alacağız" diyor.
Oooo, S.Sarkisyan bütün gemilerini yakar bir edadadır…

*
O sırada 25-27 Eylül’de Belçika/Brüksel’de Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) 15. Genel Kurulu toplanmıştır.
Ulusal Kongre’nin Kürdistan’a taşınması, A.Öcalan’ın özgürlüğü için çalışılması, Türkiye’de demokratik özerkliğe sahip çıkılması ve Kürtlere yönelik saldırılara karşı mücadeleyi yükseltme kararları alınıyor…

*
Arazide ise PKK’nın Türkiye’nin güney ve güneydoğu bölgeleri ile birlikte özellikle Ağrı, Iğdır ve Ardahan gibi doğu vilayetlerinde de etnik huzursuzluk çıkarmak, Kürt gençliğini silahlandırmak benzeri etkinliklerini artırdığı görülüyor.
PKK, Ağrı-Iğdır-Ardahan üçgeninde saldırıları da arttırarak Türkiye’nin Ermenistan ile sınır topraklarını kontrol altına almak ve bölgede yaşayan Azerbaycan kökenlileri göçe zorlamayı öngörüyor.

*
Ermenistan’ın PKK’nın bu faaliyetlerine destek verdiği,
Terör örgütünün bu bölgeyi tamamen kontrol altına alması halinde, Ermenistan’ın bu bölgeyi kendine merkez seçeceği ve faaliyetlerini genişleteceği belirtiliyor.
Böylece Kürtlerin bir araç olarak kullanıldığı ve "Büyük Ermenistan" arzusunun gerçekleştirilmek istendiği gibi bir fikir oluşuyor…

*
Çünkü, PKK’nın Avrupa’daki Ermeni lobisi tarafından oluşturulduğu,
PKK ve HDP kadrolarında yer alan birçok kişinin Ermeni asıllı olduğu,
HDP’nin Ermenilerin "Soykırım" iddialarını açıkça desteklediği ve bu amaçla çeşitli platformlarda yer aldığı zaten biliniyor.

*
Bu durumda Türkiye;
Bir taraftan AKP iktidarının köhne siyaseti ve dış politikasındaki aymazlıkları,
Bir taraftan ABD’nin Irak’a yeniden dönmesinin sözkonusu olmadığı bir durumda PKK, PYD ve Peşmerge’yi,
Kürt bölgesi ve enerji kaynaklarını riske atacak hamlelere karşı arkasında bırakacağı bir kuvvet olarak düşünmesi,
Öte yanda, HDP’nin seçim barajını geçmesi ve sonraki çalışmalarında güçlü ve istikrarlı devletin varlığını tehdit olarak görme potansiyeliyle kuşatılmış bulunuyor…

*
Diğer tarafta YCHP Genel Başkanı K.Kılıçdaroğlu,"Terör sorunu silahla çözülmüyor. Neyle çözülecek? Toplumsal uzlaşmayla çözülecek. Akılla, mantıkla çözülecek. Ortak dayanışmayla çözülecek. İnsan sevgisini ruhunda hisseden anlayışla çözülecek. Neyle çözülecek? Birlik, beraberlik, kardeşlikle çözülecek" diyor.
Birilerinin Dersimli Kılıçdaroğlu’na " yaşanan sorunun terör sorununu çoktan aştığını, sorunun Türkiye’nin bekâsı olduğunu" anlatması gerekiyor…

29.9.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Rumların Gerçek Kıbrıs Stratejisi … Prof. Dr. Ata ATUN


Gerek Kıbrıs Rum Futbol Federasyonu’na (KOP) üyelik olayı, gerekse de Kıbrıs Rallisi’nde KKTC’nin yok sayılması konusu, Rumların Kıbrıs konusundaki ana stratejilerinin birer minyatür uygulaması. Tabii anlayana. Aslında bu tür uygulamalar ve girişimler her ne kadar hüsranla bitiyorsa da, en azından Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs konusuna bakış açılarını net bir şekilde ortaya koyarak, bazı iyi niyetli arkadaşlarımıza ve siyasi körlere esaslı ders veriyor.

Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu (KTFF) büyük bir hayale kapıldı ve FIFA’nın da güya olumlu yaklaşımı ve de bizim Federasyon başkanımızın gaza getirilmesi sonrasında Uluslararası tanınmışlığı ve üyeliği olan Kıbrıs Rum Futbol Federasyonuna (KOP) katılabileceğini, daha doğrusu KOP ile ortak “Kıbrıs Birleşik Futbol Federasyonu”nu kurabileceğini, sonrasında da bu şemsiye altında- FIFA üyesi olmalarından ötürü- KTFF’na üye futbol takımlarının uluslararası maçlar yapabileceklerini sandı. Hayal büyüktü ve bırakın Türkiye’deki 4 büyüklerle maç yapmayı, Avrupa Şampiyon kulüpler maçlarına katılmak da vardı, kocaman kocaman kurulan hayaller içinde.

Hayal etmek güzel bir eylem. En azından istenilen sonuca ulaşmanın ilk adımını oluşturmakta. Birçok kurumun, kuruluşun, işyerinin ve girişimin hüsranla sonuçlanmasının nedeni, sıkı bir araştırma sonucunda işe başlamak değil, renkli ve sonucunun çok verimli olacağı bir hayal kurarak işe başlamak oluyor hep. Aklın yolunu seçmek yerine, hayalin yolunu seçen, hüsranlar oturuyor yerine işin sonunda.

İşte bizim Kıbrıs Türk Futbol Federasyonu’nun KOP’a üyelik konusu da böyle bir hayalle başladı ve sonu da hüsranla bitti. Uğranılan hüsranı daha başından görememenin nedeni de Rumların Kıbrıs stratejilerinin derinliğini bilmeden ve detaylı olarak konuyu araştırmadan adım atmaktı.

KOP Başkanı Kostakis Kutsokumnis, gerçekten mükemmel bir rol yaptı ve KT Futbol federasyonunun KOP’a katılabileceği mesajlarını verdi hep tribünlere oynarken. Ama kendi içlerinde konuşurken veya da Rum basınına açıklamalar yaparken, asla Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Rum Futbol Federasyonuna üye olamayacaklarını, yurt dışında maç yapamayacaklarını ve de Kıbrıslı Türklerin haklarının mahalle takımlarından öteye olmadığından bahsetti.

KOP Başkanı Kutsokumnis iş ciddiye binip, KT Futbol Federasyonu’nun artık üyeliğe kabul edilmesi aşamasına gelinince, ister istemez daha doğrusu aforoz edilmemek ve bir gece kuytu bir yerde “Rum çıkarlarına ihanet ettiği gerekçesi” ile vurulmamak için, KT Futbol federasyonuna mertçe “Hayır üye olamazsınız” diyemedi, “Kayıtlarımızda 1955 yılında sizin KOP’a üyeliğinizi bulamadık, gidin İngiliz Arşivlerine bakın. Üye iseydiniz bir şeyler yaparız” diyebildi sadece… Ve nazikçe KT Futbol Federasyonu’nun üyelik başvurusunu reddetti.

Zaten KOP Başkanı Kutsokumnis mertçe “Hayır” deseydi, KT Futbol Federasyonu ertesi gün FIFA merkezinde alacaktı soluğu ve “İşte gördünüz Rumlar hayır dedi. Bizimle ortak bir Futbol federasyonu kurmak istemiyorlar. Siz bizi ayrıyeten üye yapın” diyerek başvuru tazeleyeceklerdi ama Kutsokumnis açıkgöz davrandı ve siyasi bir manevra ile tüm kapıları kapadı. Bence çok da iyi etti. Umarım “siyasi kör” olarak tanımladığım kişilerin gözlerinin biraz olsun açılabilmesi ve nelerin olup bittiğini görebilmeleri için “ilkyardım” olarak tanımlayabileceğim bu gelişmenin, siyasi körlerimizin gözlerinin zaman içinde olayları net bir şekilde görebilecek hale gelmelerine vesile olur.

Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Kıbrıslı Türklere uyguladıkları sportif, kültürel, ekonomik, ticari akademik ve benzeri ambargolardan sadece bir tanesini oluşturan bu olayın bir başka versiyonu da "Kıbrıs Rallisi"nde yaşandı. Rumlar, parkurun yarısının KKTC sınırları içinde yer aldığı Kıbrıs Rallisi’ne Kıbrıslı Türk rallicilerin de katılabilmeleri için Rum tarafındaki Kıbrıs Otomobil Kurumu’na (KSA) üyelikleri şart koşuyorlar. KSA’ya üye olmayan Kıbrıslı Türk rallicinin, Barışı ve iki toplum arasındaki işbirliğini simgeleyen bu ralliye katılması mümkün değil.

Bu uygulama ile Kıbrıslı Rum Lider Anastasiadis’in “Kıbrıs sorununun çözülebilmesi için Türk askerinin adayı terk etmesi, Anadolu’dan gelenlerin geri gitmesi, Türkiye’nin garantörlüğünün kalkması şarttır” demesi arasında hiçbir fark yok…

Tabii bu sözlerim bunu anlayabilenlere, siyasi körlere değil…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

28 Eylül 2015

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ELİ KULAĞINDA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN ELİ KULAĞINDA

Birleşmiş Milletler (BM) 70. Genel Kurulu’nda, 164 ülke lideri "Sürdürülebilir Kalkınma" konusunda kaynakların eşitsiz dağılımı ve açlık krizlerini tartışmaktadır.
BM Kalkınma Programı verilerine göre 863 milyon insan yoksulluk sınırında yaşamakta,
Bilhassa çatışma bölgelerinde insanların gıdaya erişiminin olmaması, insanî krizleri büyütmekte,sığınmacı sayısını hızla arttırmaktadır.

*
Çünkü çatışma bölgelerinde ateşkes sağlanamıyor, BM ekipleri güvenli geçiş yapamıyor.
O yüzden sorunlara siyasi çözümlerin bulunması için BM Güvenlik Konseyinin getireceği kalıcı çözümlerin beklenmesi gerekiyor.
Ancak Güvenlik Konseyindeki farklı görüşlerden dolayı birçok krize çözüm bulmak yıllar alıyor…

*
70.yılında BM pek çok ülkeyi hayal kırıklığına uğratmıştır, hatta usandırmış görünüyor.
Bu olumsuz imaj çok açık, BM’nin son dönemde tehlikeli bir gidişat gösteren muhtelif krizler karşısında siyasi bir aktörden ziyade bir izleyici görüntüsü çizmesinden kaynaklanıyor…

*
Çünkü tabiî bir kural işliyor; bir kere üstünlük sağlayan bir güç kendi gücünü başka devletlerle paylaşmak istemiyor.
Ama diğer devletler de bu duruma tahammül edemiyor ve revizyonist davranarak mevcut statükoyu değiştirmek istiyor.

*
ABD bu çerçevede, SSCB’nin çöküşünden sonra kendi lehine oluşan düzenin korunması için Rusya ve Çin gibi kendisine rakip olabilecek devletlerinstatükoyu delecek davranışlarını istemiyor.
Latin Amerika’da ABD karşıtı söylemlerin yükselmesinden ve bu ülkelerin Rusya’ya yakınlaşmasından,
Çin’in Doğu Asya ile yetinmemesi ve Afrika kıtasında nüfuz bölgesini genişletmesi gibi bir çok gelişmeden,
Rus ve Çin liderlerinin sürekli olarak dünyanın artık çok kutuplu olduğu söylemlerinden rahatsız oluyor…

*
Öyle ki, ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi "Uluslararası Düzen" bölümünde,
BM’nin bugün halen devam eden uluslararası düzenin ABD ve ona benzer değerleri savunan ülkeler tarafından 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulduğuna,
ABD’nin bu alandaki sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekiliyor.
Revizyonist bazı ülkelerin son dönemde sıklıkla dile getirmeye başladığı BM’i yeniden yapılandırma görüşünün doğru olmadığına ve dünya ülkelerinin büyük çoğunluğunun Amerikan liderliği ve BM yapısı altında bu şekilde bir düzenle hayatlarına devam etmek istediklerine vurgu yapılıyor.
Aksi halde ABD’nin uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler gereğince üzerine düşen sorumlulukları yerine getireceği, bu değerlere saygılı olmayan ülkelerin ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırılacağı ifade ediliyor…

*
Halbuki Rusya’nın 2020 yılına kadar geçerli Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi,ulusal güvenlik kavramını ekonomik gelişmişlik ve sürdürülebilir kalkınma ile doğrudan ilişkilendiriyor.
Ortadoğu, Barents Denizi, Kuzey Kutbu, Hazar Denizi ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarına erişim alanında yaşanacak rekabetin,​askeri bir çatışmaya dönüşmesi ihtimalinin göz ardı edilmemesine dikkat çekiliyor.

*
Çin’in Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi-Beyaz Kitap’ta da SSCB’nin dağılmasındaki hatalardan ders çıkarılıyor ve ABD’nin küresel piyasalar uygulamaları da değerlendirilerek kendine has bir model oluşturuluyor.
Çin dünyadaki artan rolü paralelinde savunmacı ve saldırgan karakterli "Aktif Savunma Stratejisi"ni belirlemiştir ve bilişim teknolojilerinden yararlanarak 21.yüzyılın en önemli gücü olmaya adaylığını ilan ediyor.

*​
Nitekim BM’in 70.yıl Genel Kurulunda liderlerin 28 Eylül’de ne diyecekleri merak ediliyor.
Bu noktada Çin’in, ABD ile büyük ülkeler arasında geliştirdiği yeni tip ilişki modelinin ısrarcısı olması bekleniyor.
Yeni tip ilişkinin ana fikrini çatışmalardan uzak, karşılıklı saygı ve kazanca dayanan işbirliği oluşturuyor.
Çin, dünyada bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere, bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanmanın anlamsızlığından hareketle,
ABD’nin küresel lider olarak çevresinde bölge lideri ülkelerle çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulmasına, ülkelerin birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesine, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yönelmesinin talebinde olacaktır.

*
Teminen kimi diğer sorunların da çözülmesi ardından meşruiyeti ve güvenilirlik sorunu ile tartışılan BM Güvenlik Konseyinde, ulusal çıkarları için ayrıcalıklı pozisyonlarını dünya siyasetinin belirleyicisi yapan "mevcut statüko" nun değişebileceğini,
Eski dünyayı düzenleyen NATO, IMF, Dünya Bankası ve AB gibi gerek ekonomik gerek siyasi kuruluşlarla uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesini,
Bu suretle bugünün paylaşım kavgasının karşılıklı olarak "paylaşımın dengelenmesi"ne dönüştürülmesini isteyecektir…

*
Rusya’nın mesajı ise Devlet Başkanı V.Putin’in "Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgeler var. Orada toplum farklı ve nihayetinde geleneklerin de farklı olduğunu kabul etmeniz gerekir" ifadesinden gelişiyor.
Bu çerçevede Rusya;ABD’nin uluslararası hukuku hep kendi çıkarları doğrultusunda uyguladığını, o yüzden hiçbir çatışmanın çözülmediğini,
Böylece uluslararası hukukla ilgili her tartışmanın mutlaka bir çifte standarda ulaştığını,
Çifte standartın ise BM’nin uluslararası barış ve güvenliğin gelişimine katkıda bulunan uluslararası kanunların, teamüllerin anlaşma ve standartları geliştirmesine,
Bu suretle ekonomik ve sosyal kalkınmaya engel olduğuna, sonuçta "İnsani Gelişmeyi" önlediğinden hareketle,
En azından kendi halkları için BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü, bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuku talep edecektir.

*
Rusya bu noktada başlangıç olarak, o kadar kan aktıktan sonra Suriye’deki iç savaşa artık siyasal bir çözüm getirilmesini öngörüyor.
Suriye’de Esad’ın yerine bir alternatifinin olmayışını esas alıyor.
Savaşan güçlerin ortak tehdit kabul ettiği radikal terör örgütleriyle mücadele için Suriye ve Irak orduları ile "Kürt güçleri" ve diğer ülkelerin de dahil olduğu yeni bir uluslararası koalisyon kurulmasını,
Terör örgütlerinin tasfiyesi ardından düzenlenecek III.Cenevre Barış Konferansı’nda,
Suriye trajedisinde işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin, varsa bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleri ve yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın alınmasının gereğine dikkat çekecek,
Neticede Suriyelilerin ülkelerinde nasıl yaşamak istediklerini müzakere etmeleri,
Eğer, Barış Konferansı toplanır ve işbu sistematik işlerse, elde edilecek sonucun doğal olarak BM merkezinde uluslararası hukukun üstünlüğüne işlenmesini ve yeni bir küresel statünün oluşturulmasını isteyecektir.

*
Bu sırada Başbakan Ahmet Davutoğlu ise Genel Kurul kürsüsünde "Dünya 5’ten büyüktür"​ diyerek, İslamcı ülkeleri de temsilen bir üye ülkenin BM Güvenlik Konseyinde yer alması talebini tüm dünyayla paylaşmaya çalışacaktır.

*
Ama rejimleri ve işleyişlerinde sınırsız uygarlık için oluşturulan sistematiklerle vicdan ve düşünce özgürlüklerini amaçlayan özgür insanlar yetiştirme geleneğinden gelen çağdaş uygarlık,
İslamcı iktidarların devletin rejiminde ve işleyişinde getirmekte oldukları sistematikle vatandaşlık yerine din, eşitlikler yerine din birliği, adalet yerine insan olmayı öngören,
Sonuçta dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan 19.yüzyılda başlayıp 20.yüzyılda tükenmiş bir ideolojiyi,
Hiçbir zaman insanlığın gelişimi serüveni kapsamında saymayacaktır…

*
Neticede BM’in 70.yılında statüsünün değiştirilmesine ilişkin muazzam talepler Genel Kurul salonundan dünyaya daha büyük bir güçle yansıyacaktır…

27.9.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Sivil Toplum Örgütlerinde ayırımcılık yapmak … Prof. Dr. Ata ATUN


Tüm okuyucularımın mübarek Kurban bayramlarını kutlarım. Ayrı ayrı hepsine sağlık dolu, mutluluk dolu, huzur dolu nice bayramlar dilerim bu güzel günde…

Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı, KKTC’de faaliyet gösteren Sivil Toplum Örgütlerini sürmekte olan müzakerelerde nelerin olup bittiğini anlatmak ve Türk tarafının tezlerini dile getirmek için hafta başında bir AKM’de bir konferans düzenledi. Buna brifing veya da bilgi vermek için yapılmış kısa toplantı da diyebilirsiniz.

Zaten bir evvelki Cumhurbaşkanı Eroğlu bu yöntemi daha da genişleterek uygulamaya koymuştu. Eroğlu Sivil Toplum Örgütlerine ilaveten “Halk Konseyi”ni de oluşturmuş ve müzakerelerde nelerin tartışıldığını birebir halkı ile de ayırım yapmaksızın paylaşmayı gelenek haline getirmişti.

Sivil Toplum Örgütlerini davet etmek ve bilgi vermek fikri güzeldi ama Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı veya çalışma ekibi çok dramatik ve birçok Sivil Toplum Örgütü’nü kıran çok yanlış bir uygulama yaptılar. Bazı Sivil Toplum Örgütlerini ötekileştirdiler ve bu bilgilendirme toplantısına çağırmadılar. Yapılmaması gerek bir uygulama, düşülmemesi gerek bir hata oldu bu ayırımcılık.

Özellikle de 1974 sonrası bu adaya gelerek yerleşmiş, kız almış, kız vermiş, çoluk çocuğa, toruna karışmış, tırnaklarını toprağa geçirip alın terleri ile yaşamlarını sürdürmüş, evlerini, işyerlerini kurmuş, ekonomiye katkı koymuş ve birçoğu da mücahitliklerini KKTC’de yapmış kardeşlerimizin oluşturduğu, en azından benim adlarını ezbere bildiğim 35 tane Sivil Toplum Örgütünün hiç biri bu toplantıya Cumhurbaşkanlığı tarafından maalesef davet edilmedi.

Bu Sivil Toplum Örgütlerinin üyelerinin hepsi de KKTC vatandaşı. Zaten vatandaş değilseniz dernek, birlik, cemiyet veya da benzeri Sivil Toplum Örgütü kuramazsınız, üye olamazsınız, yönetim kurullarında görev alamazsınız ve herhangi bir faaliyete de katılamazsınız. Kurallar böyle konmuş vaktiyle dernekler yasası yapılırken.

Bu ülkenin ayrılmaz bir parçası olan bu kardeşlerimizin, vatandaşlarımızın oluşturduğu Sivil Toplum Örgütleri niye davet edilmedi, birilerinin bunu açıklaması lazım, kabul edilebilir gerekçelerle.

Çağrı ilanının baş kısmında “Birinci grup” yazsaydı ve ilan edilen çağrı listesinde de davet edilen Sivil Toplum Örgütlerinin adları da “A”dan başlayıp belli bir harfe kadar gitseydi, altında yazmasa veya herhangi bir açıklama olmasaydı dahi ikinci bir grubun uygun bir zamanda çağrılacağı anlaşılırdı ama yayınlanan çağrı listesi maalesef liste “A”dan başlayıp, “Z”de bitmekteydi. Yani “çağrılanların bu hepsi bu kadar, geri kalan Sivil Toplum Örgütleri bizim için önemli değil” mesajı verildi diğer çağrılmayan örgütlere.

Hiç kimsenin, Cumhurbaşkanı olsa da, Cumhurbaşkanının çalışma ekibi olsalar da, ayırımcılık yapmaya, özellikle de ırk ayırımcılığını çağrıştıran böyle bir davranışı uygulamaya koymaya hakları yok. Büyük bir olasılıkla ya “Kaymakamlıktan gelen listeyi kullandık ama bu liste eskiymiş” diyecekler ve topu başka birilerine atacaklar veya da “elimizdeki liste güncellenmemiş maalesef” diyerek sorumluluğu hayali ve belirsiz birilerine atmaya çalışacaklar.

İşin asıl önemli tarafı, konferansa veya da bilgilendirme toplantısına bu davet edilmeyen söz konusu bu 35 Sivil Toplum Örgütünün üyelerinin tümünün, yapılması planlanan Referandum’da, 2004 yılında yapılan Annan Planı Referandumu’nda olduğu gibi oy kullanma hakları olacak ve de illaki kullanacaklar.

Kim nasıl ikna edecek bu örgütleri, başkanlarını, yönetim kurulu üyelerini ve faal üyeliğini yapan kişileri gerçekten de çok merak ediyorum.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Eylül 2015

SURİYE’DE ERDOĞAN’IN GÖLGESİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


SURİYE’DE ERDOĞAN’IN GÖLGESİ

Milli İstihbarat Teşkilatı IŞİD terör örgütünün yalnız kalmaması, saldırmaması ve Türkiye sınırına operasyon yapmaması,
Fakat Kürtlerin sınırdan içerilere sürülmesi karşılığında,
Özgür Suriye Ordusu mevzilerinin dağıtılması,kontrolündeki bölgelerin IŞİD’in eline geçmesi gibi tuhaf bir durumu destekliyordu…

*
El Kaide’ye bağlı bir örgütün Türk topraklarını kullanma kabiliyeti, NATO üyesi olan Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşta oynadığı rol hakkında sorular uyandırdı.
Türkiye devletlerin uluslararası ilişkiler açısından görevlerini belirleyen BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen kararlara aykırı davranmak ve suç işlemekle itham edilir oldu.

*
Recep Tayyip Erdoğan, "Esad gitsin" ısrarının boşa çıkması ve olası bir siyasi çözüm halinde Uluslararası Hukuk Mahkemesi’nde yargılanmanın telaşına düştü.
O yüzden Suriyeli muhaliflerin eğitilip silahlandırılması konusunda ABD’yi zorladı.
Suriye Dostlar Grubu’nun terörle mücadele koalisyonuna dönüşmesini engellemek istedi.
Ancak ABD’nin ‘Eğit- Donat’ programına katılanların Suriye Ordusu ile değil, sadece IŞİD ile savaşacakları baskısına boyun eğdi.

*
Türkiye’nin İŞİD’le mücadele koalisyonuna aktif olarak katılması kararını aldırdı.
İncirlik başta olmak üzere diğer üsleri de koalisyonun kullanıma açtı.
Erdoğan’ın hesabı başkaydı,karşılık olarak Suriye’deki savaşın başından itibaren en fazla talep ettiğini;
Sınır hattında, Mare-Cerablus arasında 90 kilometre boyunca ve bazı bölümlerde 50 kilometre kadar derinlikte güvenli bölge oluşturulması fırsatını ele geçirdi…

*
ABD’nin Esad’a yönelik herhangi bir umut taşımaması Erdoğan’ı cesaretlendiriyordu.
Şam’ın rejim için güvenli bir yer olmadığı, tüm bölgelerden Nusayrilerin güvenli görüldüğü için Lazkiye ve Tartus bölgesine taşındığını, bu iki kent dışında Esad’in tamamına hâkim olduğu herhangi bir yerleşim birimi kalmadığını öngördü.
Muhaliflerin Lazkiye ve Tartus’a yaklaşması halinde B.Esad ve İran blokunun müzakere için yol aramaya başlayacağını hedefledi.
Lazkiye ve Tartus’u düşürdükleri takdirde geçiş dönemi senaryolarının şimdiden bu topraklarda uygulanabileceği düşüncesini hayata geçirmeye yöneldi.

*

Türkiye bir yanda IŞİD’e karşı koalisyona katılmıştı, öte yanda Güvenli Bölge’de El Kaide’nin Suriye kolu Nusra Cephesi, Ahrar’uş Şam örgütüne taktik veriyor, silah,mühimmat ve ekipmanla destekliyordu.
Bu örgütler de IŞİD’le savaşmak için Halep hattına giren Erdoğan’a bağlı cihatçı Türkmen birliklerine mevzilerini boşaltarak teslim ediyordu.

*
Türkiye’nin desteğiyle çeteler bir taraftan, güvenlikli bölgeyi Şii milislerden ve PKK/PYD’den temizlenmeye çalışıyor,
Öte yanda Lazkiye ve Tartus’a doğru Suriye Ordusu’na saldırıyorlardı…

*
Bugün Suriye Kürtlerinin Halk Koruma Birlikleri (YPG), IŞİD gibi radikal örgütlere karşı Özgür Suriye Ordusu,Birleşik Özgürlük Güçleri, Marksist Leninist Komünist Partisi (MLKP) ve Türkiye Kominist Partisi (TİKKO) ile ittifak halindedir.
Kuzey Suriye’ye ya da Afrin, Kobani, Serakaniye, Gıre Spî ve Haseke’ye hakîmdirler.

*
Bu sıralarda Başkan Obama, "Sahada efektif bir ortağımız olduğunda, IŞİD geriletilebilir" deyince,
Savunma Bakanı A.Carter, Kürt kuvvetlerini "becerikli" olarak nitelendiriyor ve onlara taktik destek verdiklerini, ABD’nin Suriye’deki IŞİD hedeflerine yönelik bombardımanını artırmasında YPG’nin başarılarının payı olduğunu söylüyor.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü J.Kirby ise "ABD’nin YPG’yi terörist bir örgüt olarak görmüyor" diyor.
Nitekim, YPG’nin Suriye’deki ilerleyişini ABD’nin verdiği hava desteği ile sürdürdüğü bilgileri geçiyor.

*
Nereye? YPG kuzeyde Güvenlikli Bölge’nin başladığı sınır kenti Cerablus’a ilerliyor.
Böylece ABD ve Türkiye’nin, IŞİD militanlarının Suriye’nin Kuzeyi’nde tesis edilen güvenli bölgeden çıkarılması, Kürt militanlarının bölge içine girmesine olanak sağlanmayacağı yönünde yaptıkları mutabakatın aşıldığı anlaşılıyor.

*
Birincisi; PYD güçlerinin Batı’ya doğru daha da ilerlemesiyle, ABD’nin Suriye’nin Kuzey Batısında etkin bir savaş gücü olduğunu kanıtlayan Kürt milisleriyle birlikte çalışma kabiliyeti artıyor.
İkincisi; PYD Cerablus’u alarak Avrupa’dan ve diğer bölgelerden IŞİD’e katılmak isteyen cihatçıların Suriye’ye geçişini durdurmayı,
Üçüncüsü; Kobani,Tel Abyad kantonlarını Efrin kantonuyla birleştirmeyi ve Suriye kuzeyinde bir Kürt koridoru oluşturmayı hedefliyor.

*
O arada bir taraftan Suriye Rejim Ordusu’nun Lazkiye, İdlib ve Halep kırsalında Recep Tayyip Erdoğan’ın desteklediği Özgür Suriye Ordusu, Nusra Cephesi ve Türkistan İslami Partisi birliklerine,
Öte taraftan Rusya’nın gönüllü milislerden oluşturduğu Özel Alayı’nın ise ilk sıcak temasında IŞİD militanlarına ağır darbe vurduğu bilgileri alınıyor.

*
Rusya, Suriye’de Esad’ın yerine bir alternatifinin olmadığa inanıyor.
O yüzden "Esad’lımı-Esad’sız mı" yaygarasından vazgeçilerek Suriye Krizinin bir dünya krizi haline gelmemesi için Suriye’dedir.
Elbette Ukrayna krizinden yansıyan çıkarlarını da savunuyor.
Savaşan güçlerin ortak tehdit kabul ettiği radikal terör örgütleriyle mücadele için Suriye ve Irak orduları ile "Kürt güçleri" ve diğer ülkelerin de dahil olduğu yeni bir uluslararası koalisyonun kurulmasını öngörüyor.
Aynı amaç için İran Kudüs Gücü’nünde bölgede olduğu söyleniyor.

*
Rusya’nın ve İran’ın Suriye sorunundaki duruşları nisbi bir değişikliğe neden oluyor.
Suriye krizinin çözümü çabalarında Rusya ve İran’ın öne çıkmasıyla,
Başkan Obama yaşanan krizlerde kararsız kalmakla, beğenmediği rejimleri değiştirmeye çalışmakla eleştiriliyor.

*
Bu noktada Başkan Obama’nın bir zaman önce Afganistan’da kolay bir savaşı kaldıramayıp çekilen,
Rus ordusu askerleri ile Recep Tayyip Erdoğan’ın kör inadını karşı karşıya mı getirmeyi düşündüğü bilinmiyor…

*
Recep Tayyip Erdoğan, bugün Moskova’da Putin ile görüşüyor…

23.9.2015

*Kurban Bayramınızı tebrik ediyor,İnsanlığa ve TürkMilleti’mize esenlikler diliyorum, Efendim.
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: