Aylık arşivler: Ağustos 2015

Cumhurbaşkanı’nın Şehit Törenlerine Katılmaması … Prof. DSr. Ata ATUN


KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra neredeyse son 50 yıldır süregelen birçok törelerimiz bir bir değişmeye başladı. Söylenen gerekçeler de belli.

“Müzakereler başladı, Rumları gücendirmeyelim.”

“Geçmişi unutalım, geleceğe bakalım.”

14 Ağustos 1974 tarihinde EOKA-B tarafından Mağusa’ya bağlı Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerinde yaşayan silahsız Kıbrıs Türklere karşı bir katliam uygulanmış ve kadın, çocuk, bebek ve yaşlı olmalarına bakılmaksızın en genci 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında olmak üzere 126 kardeşimiz şehir edilerek dozerlerle çukurlara gömülmüşlerdi.

Tesadüfe bakın ki, aynı gün aynı saatlerde, Kıbrıs adasının en güney noktasında yer alan Limasol’un Taşkent köyünde de, BM askerleri adaya gönderiliş gerekçeleri içeriğince Kıbrıslı Türkleri koruyacaklarına, Türklerin köyde bulunan silahlarını bir bir toplayarak Rumlara teslim etmişler ve 12 yaş üzerindeki tüm erkeklerin de Rumlar tarafından esir alınmasına göz yumarak köyden ayrılmışlardı.

Ertesi gün olan 15 Ağustos 1974 tarihinde, Toprak ve Mülkiyet Komisyonu Rum Başkanı “Kara Cira” lakaplı, eski Rum Dışişleri bakanı ve diplomat Erato Kozaku-Markulli’nin babası olan ve EOKA’nin Limasol sorumlusu olarak bilinen Dr. George Kozaku’nun verdiği nihai talimat ile acımasız bir şekilde silahsız ve esir konumundaki Taşkent’li 83 erkek ormanlık bir bölgede kurşuna dizilerek hunharca şehit edilmişlerdi.

1955 yılından başlamak üzere, çeşitli yıl ve günlerde adanın çeşitli bölgelerinden kalleşçe ve hunharca, silah taşımadıkları halde sadece Türk oldukları için şehit edilen kardeşlerimiz törenlerle anılmaktaydı. Bu törenlerin bazıları yöresel, bazıları da devlet protokolü içinde yer almaktaydı, özellikle de Taşkent ve Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamları.

Her yılın 14 ve 15 Ağustos günlerinde başta Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm devlet erkanı 14 Ağustos günü Muratağa-Atlılar-Sandallar köyünde, 15 Ağustos günü de Taşkent köyünde devletin resmi anma töreni düzenlenir ve şehitlerimiz anılırdı.

Ne olduysa oldu, kim karar verdiyse verdi ve 2015 yılının Nisan ayında gerçekleştirilen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra KKTC Dışişleri Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Milli Günleri Kutlama Komitesi toplanmış ve Milli Günleri Kutlama Tüzüğü’nde değişiklik yaparak Taşkent ve Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerinden yapılan resmi törenleri iptal ederek anma listesinden çıkarmış. Komitenin bu kararına göre 20 Temmuz kutlamaları ile 21-25 Aralık Milli Mücadele ve Şehitler Haftası etkinliklerine Cumhurbaşkanı katılacak ama Taşkent ve Muratağa-Atlılar-Sandallar katliamlarında hunharca katledilen şehitlerimizin anma törenlerine bu yıldan başlamak üzere katılmayacak. Bu karar uyarınca da Sayın Cumhurbaşkanı bu seneki törenlere katılmamış.

Vatandaşlarımız Cumhurbaşkanından, Milli Günleri Kutlama Komitesi’nin aldığı bu art niyetli kararı protesto etmesini ve Protokol dairesinin uygulamasına aldırmadan da 14 Ağustos günü Muratağa-Atlılar-Sandallar köylerindeki, 15 Ağustos günü de Taşkent köyündeki törenlere katılmasını bekliyordu ama olmadı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Milli Günleri Kutlama Komitesi’nin toplanarak Milli Günleri Kutlama Tüzüğü’nde niye değişiklik yaptığını açıklaması gerekmektedir. Vatandaşlarımız bu açıklamayı beklemektedir.

Zaten Cumhurbaşkanının, 20 Temmuz Barış ve Özgürlük Bayramı etkinlikleri için KKTC’ye gelen gazetecileri bilgilendirmeye yönelik toplantıda yaptığı konuşmada “AB prensipleri ile iki bölgeli-iki toplumluluk arasında bir denge oluşturmak gerekiyor” sözleri ile “Eşit-egemenliğe sahip iki kurucu devlete dayalı çözümü” terk ediyor gözükmesi, “bulunacak çözümde Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rumların bazı koşullar altında istediği yerde ikamet edebileceğini” söylemesi, kendisinin yaptığı çeşitli açıklamalardan sonra Rumların ellerinde, KKTC’de hiçbir geçerliliği olmayan kağıt parçaları ile insanlarımızın evlerine gelip “Çıkın burası benim evim” demeleri zaten insanlarımızın aklını karıştırmış, midelerini de bulandırmış durumdadır. Milli Günleri Kutlama Komitesi’nin aldığı bu art niyetli karar da üstüne tuz biber ekmiştir. Sayın Cumhurbaşkanı, hoş olmayan günlere gebe olduğumuzu iyi değerlendirmesi gerekmektedir.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

31 Ağustos 2015

YARATICI KAOS // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YARATICI KAOS

ABD uluslararası politikada yeni bir hegemonya tesis ederken, işte Ortadoğu’da giriştiği askeri işgal ve müdahalelerde olduğu gibi ülkelerin ekonomik, sosyo-kültürel ve politik yapılarına sert şoklar uyguluyor.
Bu "Yaratıcı Kaos Doktrini" dir.

*
10 yıl önce Irak’ta, önce savaşın A-günü ( ‘A’ hava saldırısı) harekâtıyla başlayacağı, tahmin edilemez bir gök gürültüsünün yaratacağı şok ve dehşetin Saddam’ın askerlerinde muazzam bir isteksizlik ve acizlik oluşturacağı düşünülmüştü.

*
Ardından ekonomik şok uygulandı.
Ülkenin yeniden inşası için para vaad edildi,hatta Irak ticari işlere açık ülke olarak ilan edildi.
Irak’ın parası-pulu, varı-yoğu Amerikan şirketlere aktarıldı, eğer bir Irak’lı iş için gelirse taşeron listesinin sonuna yazılıyordu!
Iraklılar sürüm sürüm süründürüldüler…

*
Sonra kaosun yaşandığı ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalandı.
Bu suretle sadece yeni bir ekonomik sistem yerleştirmek için boş topraklar yaratılmıyor, bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla kültürel bir holokostla birlikte boş bir sayfa oluşturuluyordu.

*
Nihayet, muhalefeti bastırmak için agresif yöntemlerle şok enformasyon uygulandı.
İşgalin ilk gününden başlayarak on binlerce Iraklı hapishanelerde çok ağır sorgulama tekniklerinden geçti.
Herkesin aklı şaştı, sus-pus oldular.

*
Bu anlamda Irak Savaşı, modern tarihin en özelleştirilmiş savaşıydı.
Şimdi aynı doktrini çok daha özel IŞİD radikal örgütü uyguluyor…

*
Bugün ABD, halâ Arap İslam toplumları ve topraklarını küçük küçük parçalara ayırma, ulusal ordularını zayıflatma ve bölgeye İsrail’e bağlı ordular vasıtasıyla hakim olmak için "Yaratıcı Kaos" stratejisini uyguluyor…

*
Öncelikle İsrail’in güvenliğinin mütemadiyen tehlikede ve beklemede kalmamasını öngörüyor.
O yüzden Suriye Cumhurbaşkanı Beşir Esad’ın, "Eğer Şam’da rejim devrilirse, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya kadar geniş bir coğrafya karışır, istikrarsız hale gelir" iddiasının doğruluğunu, kanına girdiği onbinlerce insanın, çökerttiği Suriye aile yapısının ve Suriye’nin pahasına sessizce kabul ediyor.
Ya sonra?

*
1- Nükleer anlaşma ile elini güçlendiren İran İslam Cumhuriyeti ile cepheleşmekten kaçınıyor.
2- Ama Orta Doğu’daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtabilmek için İran’ın nüfuz ettiği alanlarda karşısında Sünni Arapların oluşturduğu bir savunma örgütünü de kurmuş bulunuyor.
3- Gücün Suudi Arabistan ve İran arasında dengeli dağılımı için Suriye ve Türkiye Kürtlerinden destekli bağımsız Kürdistan’ın,
Irak toprakları üzerinde Sünni Araplar için bir koridor oluşturma çabasının yoğunlaşmakta olduğu bir süreci geliştiriyor…

*
Çünkü olası bir İsrail-Filistin Barış Anlaşması’nı ergeç Suriye ile yapılacak ve Irak’ın teyid edeceği bir barış anlaşmasının takip edeceğini biliyor.

*
O yüzden merkeze aldığı İsrail ve güvenliği için Irak’ta mevcut güç-gelir paylaşımına dayalı idari yapıyı değişmeye zorluyor.
Bağımsız Kürdistan’ı çekildiği Irak’a yeniden dönmesinin sözkonusu olmadığı,
Suriye Ordusundan faydalanmanın olanağının bulunmadığı ve Irak Ordusu’nun da zayıf olması ortamında;
Kürt bölgesi ve enerji kaynaklarını riske atacak hamlelere karşı arkasında bırakacağı bir güç olarak düşünüyor.

*
İsrail-Suriye arasında olası bir barış anlaşmasının şartlarından biri ise her iki tarafın birbirlerinin iç işlerine karışmaması olmalıdır.
Bu yüzden Suriye’nin İsrail’in azınlıkları olan Filistinliler, İsrail’in Suriye azınlıkları olan Kürtler için birbirlerini manipüle etmemeleri gerekiyor.
Suriye’de bir Kürt koridorunun bunu sağlayabileceğini kuruyor.

*
Bu nedenle, şimdilerde Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, Türkiye’de PKK, Suriye’de PYD Kürt ulusal gücünü pekiştirmek üzere siyasi,askeri, sosyo-kültürel ve ekonomik restorasyondan geçiyor.
Ceremesi Türkiye’ye patlıyor, her gün şehit haberleri geliyor, oluk gibi kan akıyor…

*
Olası İsrail-Suriye arasında bir barış anlaşması için bir diğer önemli unsur, İsrail’i bir Yahudi Devleti olarak tanıyacak Laik Araplar ya da BAAS partisinin olması gereğidir.
Bölgede İsrail’i bir Yahudi Devleti olarak tanıyacak, İslamiyet’ten ziyade Araplığı temel alan sol milliyetçi BAAS partilerinden başka bir oluşum bulunmuyor.
BAAS Suriye’de Cumhurbaşkanı Esad ile iktidarını koruyor, Irak’taki BAAS iktidarı ise ABD işgaliyle son bulmuştur.

*
Bu noktada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Osmanlıcılık hevesiyle,
Farklı kimliklerin ve farklı inançların bir ulus devletle değil, Ortadoğu’da devletler konfederasyonu sistemi içinde bir arada yaşayabilecekleri,
Böylece bölgenin ya da Suriye ve Irak Kürdistan’ının ekonomik kaynakları üzerinde egemen olunacağı ABD senaryosu;
Bugün yerini Irak’ta Sünnilerin yaşadığı bölgede İŞİD’in Sünni halk üzerinde kurduğu baskı ile karmaşık etnik ve dini gruplar arasında ayrışmalara hız vermesi,
Bu ayrışmanın verdiği fırsatla Sünnilerin yaşadığı bölgede Irak BAAS’ının yeniden doğuşu senaryosuna dönüşmüştür.

*
Erdoğan, alay-ı valâ ile yere göğe sığdıramadığı İŞİD örgütünün Suriye’de Kürtlere, Irak’ta BAAS’çı Sünnilere açtığı kredilerin sonucunda aldatılmış olmayı içine sindirememiş olsa da,
Şimdi ABD’nin B. Esad ve İran blokunun müzakere için yol aramaya başlayacağı öngörüsü doğrultusunda,
El Kaideci Nusra Cephesi, Ahrar’ı Şam Örgütü ve Türkmen Birlikleri destekli Özgür Suriye Ordusu güçlerinin,
Esad’ın tamamına hâkim olduğu Lazkiye ve Tartus bölgesine yaklaşarak kuşatmasını teminen Türk Hava Kuvvetlerine Halep’in kuzeyinde IŞİD’e ait olduğu şüpheli hedefleri vurduruyor.

*
ABD’nin "Yaratıcı Kaos Doktrini" ile Türkiye’de PKK ve Suriye’de PYD’ nin oluşturduğu Kürt koridoru desteği ile bağımsız Kürdistan,
Suriye ile Irak toprakları üzerinde BAAS’çı Sünni Araplar için bir koridor oluşturma çabası,
Türkiye’den sonra giderek İran ve Rusya’yı zayıf düşürme siyasetine dönüşmüştür ve yeni komplikasyonları beraberinde getiriyor.

*
Nitekim Irak Parlamentosu 8 yıl aradan sonra yeni siyasi partiler yasasını onaylamıştır.
30 milyon nüfuslu Irak Yüksek Seçim Kurulunda kayıtlı 306 siyasi parti bulunuyor, söz konusu yasa istikrarı sağlamak adına siyasi partileri yeniden organize ediyor.

Özellikle IŞİD’in BAAS Partisi ve BAAS’çı politikacılar ve gruplarla bütünleşerek Musul gibi şehirleri işgal etmesinin ardından,
Bu yasa ile askeri ve yargı erki görevlilerine parti kurma hakkı ve siyasi partilere katılma hakkı verilmiyor.
Bu suretle Irak BAAS Partisi resmen yasaklanmış bulunuyor…

*
ABD’nin "Yaratıcı Kaos Doktrini" gibi sert güç uygulamasına,şimdilik Irak Şii hükümetinden yumuşak güç yanıtı alınmıştır…
Türkiye ise yeni belâların nereden ve nasıl geleceğini karartan Recep Tayyip Erdoğan’a takılmış gidiyor…

30.8.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

islamin-dogusu], Koalisyon neden olmadı? Yorumsuz


Sayın Düsünür Arkadaslar,

TC 80 milyon nüfusu büyük işsizlik oranı,zayıf ekonomisi ile
problemli bir yapıya sahiptir.

Bunun yanında ,silahlanmış ceteler,TC yi zayıflatmak,onun temel yapısını yıkmak ve Müslüman Türkleri Anadolu dan sürme politikasını israrla sürdürmektedirler.Bunların destekcisi,global güçler ve bu güçleri yöneten Davudi Global Sermayedir.

Bir ülkede ,niye isyan olur ve silahlı ceteler silahla devleti yıkmak ister?

Bir ülkede ,yönetimi ele geciren azınlık gruplar,adaletsiz ,haksız,

yönetim yapmıslarsa ,ya da yapıyorlarsa,ülkenin kaynakları ,küçük bir haksızlık yapan azınlığın eline geçmişse,bu azınlık inansız grup iktidarda kalmak için
her türlü tilkiliği yapıyor halkı da kus kafalı olarak görüyors,bu ülkede barısı,huzuru sağlamanız zordur.
Ekonomiyi,Medya yı ,Güvenlik güçlerini,adaleti ele geciren
güçlü küçük azınlığın elinden halkın demokratik yollardan iktidarı alması cok zordur.

Vatandaslar,güvenlik güçlerine,hakimlere,büroklara,egitimcilere,
din adamlarına güvenmiyorsa,o ülkede Devlet denen mekanizmaya da güven azalır.

Bir takım adamlar bazı bölgelerde ,ceteler oluşturup ,adaletsiz gördükleri devlete ayaklanır ve bu ayaklanmanın sebebini de adaletsiz devlet yönetimi ni gösterebilirler.

Bu ülkede ,yolsuzluklar arttıkça,halk kandırıldığını düşündükçe,cetecilik azalmaz ve çoğalır.

Cetelerin silah gücü ile azaltılması imkanı oldukça zordur,etkisiz
hale getirilen 1 silahlı grubun yerine 10 tane yenic ceteci
çıkar.

Silahla ,adaletin kurulması zordur.
Halka ,is imkanları sağlanmadıkça,vatandaslar calısıp ,kazanıp,mal mülk sahibi olmadıkça,kazanımlarını
korumak için bir gayret göstermezler.

Çetecilik ,adaletsiz bir toplumda,kötü niyetli global Güclerin desteği ile genişler.Önlenemez olur.Gelir dağılımı tabana yayılmadıkça ,halk çetecilere karsı gerekli tepkiyi göstermez
Bozuk bir ekonomik adalet,saklanmaya calısılan yolsuzluklar,
halkın tepkisini artırır.
Gur-Buz

On Thursday, August 27, 2015 11:09 PM, ahmet dogan Simsek <ahmetdogan.simsek@gmail.com> wrote:

YorumsuzA.D.Şimşek

Koalisyon neden olmadı?

İftara doğru
M.Necati Özfatura
necati.ozfatura

Facebook

CHP ve MHP koalisyon görüşmelerinde AK Partiyi yıkmak istediler. CHP imam hatiplilerin orta kısmının kaldırılması ve din derslerinin mecburi olmasının seçmeli ders olmasında ısrar etti. Ayrıca rotasyon hükümeti istedi. Bunun manası “AK Parti iktidarı 13 yıl içinde tahripler yaptı. Bunu kabul edin ve bu tahribatı tamir edelim” demektir.
Dış politikada ise istedikleri; Türkiye sadece Avrupa Birliğinin dış politikasına entegre olacak. Suriye, Irak, Filistin, Bosna, Türkmenler, Azerbaycan, Somali ve diğerleri Türkiye’yi ilgilendirmez olmuştur. CHP sadece kendini akıllı karşısındakileri de geri zekâlı görmektedir.
Tabii CHP’nin bu dayatmalarını AK Parti kabul etmedi. Zaten bunları kabul etse idi AK Parti tabela partisine dönüşürdü…
MHP’ye gelince… MHP’nin tavrını kendi milletvekilleri dahi anlamış değildir! MHP’nin erken seçime karşı oluşunun sebebi oy kaybedeceğini bildiği içindir. Bu yüzden CHP ile AK Parti koalisyonunda ısrar etmiş, böylece AK Parti’den kopan oyların MHP’ye akacağını öngörmüştü.
Bazı TV kanallarında MHP’ye son derece ağır tenkitler yapılıyor. “Bundan sonra asla milliyetçiyim demesinler” diye.
CHP ve bilhassa MHP koalisyon karnesinden sınıfta kalmıştır. Bu saatten sonra Türkiye’nin yararına oldukları konusunda kamuoyunu ikna etmeleri çok zordur.
İçeride ve dışarıdaki bazı medya kan ve terör medyasıdır. Silahlı kuvvetler terörün karşısındadır. Medyanın çoğu ise terörden yanadır. Ülkede ekonomik kriz çıkarmak için bir algı meydana getirmek isteyenler (hainler) sahnededir.
ABD, Irak’ı işgal etmeden önce çıkarma gemileri ile 20 televizyon kanalını Irak’a getirmiş, hazırlıklarını yapmış idi. Medya hazırız dediği anda, Amerikan askeri işgale başladı. Yeri gelmişken söyleyeyim; aynı durum Gezi olayları patlak vermeden hemen önce normalden çok daha fazla yabancı televizyon kanalının canlı yayın araçları Taksim’e getirilmişti. Bu bir algı operasyonudur.
Ben teğmen iken, askerî mühimmatın birçoğu ABD yardımı idi. Oysa şimdilerde Türkiye savunma sanayiinin yıllık cirosu 5 milyar doları geçmiştir. Dış ülkelere ihracat ise 2 milyar doları bulmuştur. Kısacası savaş gemisinden tanka, insansız hava aracından füzeye kadar çok sayıda ihtiyaç (yüzde 70’e yakın) Türkiye’de imal edilmektedir. Savunma sanayiimizde en az yüz firma görev almaktadır.
Bu bir başarıdır. Ve bu başarı emperyalist güçlerin hazmedebileceği bir başarı değildir!..

27.8.2015

http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/m-necati-ozfatura/587694.aspx

KUKLA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


KUKLA

ABD-İran görüşmeleri paralelinde İsrail ve onunla gizli müzakereler yürüten Suudi Arabistan’ın işbirliği de sürdürülüyor.
İsrail kumandasında ve Arap Ligi himayesinde Ortak Arap Savunma Ordusu kurulmuştur.
Şimdi İran’ın nüfuz ettiği alanlarda karşısında Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arap ülkelerinden oluşan NATO uzantısı bir savunma örgütü bulunuyor.

*
Bir yandan da bölge kaynaklarının yağması ve insanlarının sömürülmesi için bağımsız hükümetler yerine Batı yanlısı "kukla" rejimler oluşturulmaya çalışılıyor.
Çünkü yağma ve sömürü Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesini ve Irak, Suriye, İran ve Türkiye’nin de "Balkanlaştırılması"nı gerektiriyor.

*
Bu yüzden ABD, İsrail ve Suudi Arabistan Körfez ülkelerinin demokratikleştirilmesi, İran rejiminin ılımlılaştırılması mücadelesindedir.
En önemli sorun ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın bağımsız Kürdistan ve Suriye ile Irak toprakları üzerinde Sünni Araplar için bir koridor oluşturma çabasının,
Ya da Türkiye’yi, İran’ı ve Rusya’yı zayıf düşürme siyasetinin yol açacağı komplikasyonların nasıl gelişeceğidir.
Daha şimdiden Türkiye bağımsız Kürdistan, Suriye sınırında bir Kürt kuşağı ve PKK’nın demokratik özerklik fikrinin baskısı altında kavruluyor…

*
Ortadoğu’nun "Balkanlaştırılması" için ABD ve İsrail türlü fırsatlar oluşturuyor ya da muhtemel her fırsatı en ince ayrıntısına kadar değerlendiriyor.
2014’te Lübnan/Beyrut’ta aktivistler ve yaşayanlar aşırı kapasite ve çevresel riskler nedeniyle, 1996’da çöp sorununa geçici bir çözüm olarak açılan Naame çöp toplama sahasının kapatılmasını istemişti.
Yetkililer konuyu gündeme almak üzere sahanın 1 yıl daha faaliyette kalmasını önerdi.
Sessiz geçen bir yılın ardından bu yılın başında çöp kamyonları yine engellenmeye başlandı.

*
Beyrut sokaklarındaki çöpler son iki aydır kaldırılamayınca da halk isyan etti, sokaklarda direniş başladı.
Eylemciler, aşırı çöp akışı ve çöplerin uygun bir şekilde değerlendirilmemesinin sağlık riski oluştuğunu söylüyor.
Ama işin rengi giderek değişmiştir, işte Riyad es-Sulh Meydanı’nda toplanan binlerce eylemci yüz binlerce Suriyeli’nin Lübnan’a sığınmasıyla başlayan ekonomik krizden de hükümeti sorumlu tutuyor.
Şimdi Beyrut’ta Meclis binası yakınında yönetimdeki yolsuzlukları ve çöp krizini protesto etmek amacıyla toplanan göstericiler, "halk devrim istiyor", "halk rejimin yıkılmasını istiyor" şeklinde sloganlar atıyor.

*
Direnişin lideri M.Maalouf, "Artık siyasi yönetime karşı genel bir savaş var "diyor.
Başbakan T.Selam "Direniş devam ederse Lübnan çöker" uyarısında bulunuyor.
Hizbullah yetkilileri, çöp krizinin son 20 yılın birikmiş ve endemik yolsuzluğunu yansıttığını belirtirken, hükümet politikaları için "Politikalar kişisel ve siyasi çıkarlara hizmet ediyor" diyor.

*
Doğrusu İsrail ve ABD’nin kirli elleri, protestocuları gizliden gizliye manipüle etmektedir ve halk açıkça rejim değişikliğine teşvik ediliyor.
İsrail ve ABD; hükümet düşerse, Hizbullah’ın dikkatini Lübnan’a yoğunlaştıracağını, Suriye ve İran pahasına Lübnan’da kazanacaklarını,
Bu gelişmenin Ortadoğu haritasının değişmesi yönünde başka kazançlara da yol açacağını düşünüyor…

*
Giderek ABD/İsrail destekli "kuklalar ve kukla rejimler " sadece Lübnan’a değil bütün bölge ülkelerine yerleşiyor.
Bulundukları ülkede merkezi hükümetin kontrolünü olanaksız kılmayı hedefliyor.
Mesela Suriye’de de Beşar Esad yönetimi hükümsüz kılınarak bir anlaşmaya varılmak isteniyor.

*
Cumhurbaşkanı B.Esad, Lübnan el Menar Televizyonu’nda " Suriye krizinin çözümü henüz görünmüyor.
Çünkü uluslararası güçler kendi çözümlerini ve temsilcilerini dayatıyor.
ABD terörün zafer elde etmesini istemiyor, fakat bölgede istikrarın sağlanmasına fırsat yaratacak düzeyi de istemiyor "diyor.

*
Ve sözü,Türkiye’ye getiriyor.
"Suriye krizi,Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, çok sayıda hayalleri olan bir kukladan ibaret olduğunu kanıtlamıştır.
Bu hayallerin sonuncusu da Suriye topraklarında "güvenlikli bölge" kurulması halidir ki, efendileri bunu yapmalarını söylemezse bu yolda ilerleyemezler " diyor…

*
Nitekim Erdoğan’ın bölgede Sünni hakimiyeti yönündeki tercihiyle son dört yıldaki esnek sınır politikaları,
Bugün Türkiye’nin neden radikal El Nusra’ya örtülü destek verdiğini, neden Musul düşene ve Batılı rehinelerin kafaları kesilene dek IŞİD’i ciddiye almamasını da açıklıyor.
Ama başarısız Suriye politikasından ve Erdoğan’ın mutlak siyasi güç inadından kaynaklanan bir girdaba sürüklenmemek için ABD Türkiye’ye yeniden baskı uyguluyor.

*
Şimdi Erdoğan, İncirlik başta olmak üzere diğer üsleri de ABD koalisyonunun kullanıma açmış, İŞİD’le mücadele koalisyonuna da aktif olarak katılma kararı almıştır.
Suriye’deki vekalet savaşının başından itibaren en fazla talep ettiği sınır hattında güvenli bölge oluşumunu,
Mare-Cerablus arasında 90 kilometre boyunca ve bazı bölümlerde Suriye içine 50 kilometre kadar derinlikte oluşturulması görevini de yükümlenmiştir!

*
Şimdi bu güvenli bölgede "Şam’ın rejim için güvenli bir yer olmadığı, Nusayrilerin tüm bölgelerden güvenli görüldüğü için Lazkiye ve Tartus bölgesine taşındığı, bu iki kent dışında Esad’in tamamına hâkim olduğu herhangi bir yerleşim birimi kalmadığı öngörüsünden" hareketle,
ABD /İsrail’in isteği doğrultusunda Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonundan bir grub, El Kaideci Nusra Cephesi, Ahrar’ı Şam Örgütü ve Türkmen Birlikleriyle birlikte Lazkiye ve Tartus’a yaklaşmayı,
Başarıldığı takdirde B. Esad ve İran blokunun müzakere için yol aramaya başlayacağı öngörüsünü yerine getiriyor.

*
Orta Doğu "Balkanlaştırılma" yolunda mesafe kat’ederken, Erdoğan zarar görecek olan Türkiye’ye rağmen,
1- IŞİD’den temizlenecek güvenli bölgenin Suriye’de oyunu değiştirebileceğini,
2- Lazkiye ve Tartus düşürüldüğü takdirde geçiş dönemi senaryolarının şimdiden bu topraklarda uygulanabileceğini,
3- Güvenlikli bölgenin Şii milislerden, İŞİD’ten ve Suriyeli Kürtlerin ayrıştırılmasıyla sınırın bir baştan diğerine PKK/PYD’den temizleneceği gibi bir düşüncenin peşindedir.

*
İran ve Rusya kendilerini zayıf düşürmeye neden olacak ABD/İsrail siyasetine tepkilidir.
İran Dışişleri Bakanlığı Suriye ve Irak’ın parçalanmasına dair ileri sürülen planların siyasi acemilikten kaynaklandığını belirtiyor.
Rusya Dışişleri Bakanlığı ise " Suriye ve Irak halkı kendi ülkelerinin geleceğine ilişkin kararı kendileri vermelidir. Bu ülkelerin bugün mevcut olan yapıları korunmalıdır. Moskova bu ülkelerin bölünmesi düşüncesini kabul etmeyecektir" diyor.

*
Ama yarının nasıl olacağı da bilinmiyor.

28.8.2015

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Bazı Ekonomik Tedbirler Alınabilir … Prof. Dr. Ata ATUN


Dünya üzerinde süren ekonomik daralma, Asya borsalarının çökme noktasına gelmesi, Avrupa Birliği içinde yaşanan deflasyon ve Türkiye’de yaşanan siyasi olaylar ile terörün yarattığı olumsuz ekonomik gelişmelerin etkisi bizim küçücük ülkemizde beklendiğinden daha da büyük oldu.

Dövizdeki kur değişikliğinin önüne geçilmesi mümkün olmasa da halkın ekonomik sıkıntılarını azaltacak bazı tedbirler alınabilir.

Bunlardan en önemlisi de bütün yaşam alanlarını etkileyen ve olmazsa olmaz enerji kaynağı olan elektrik enerjisinde yapılabilecek indirimler.

KIB-TEK’in tekel bir kuruluş olması ve tekel olmayı da ısrarlar sürdürmek istemesi, vatandaşın sırtında çok ağır bir elektrik gideri faturasının yüklenmesine neden oluyor.

Alınacak tedbirlerden en önemlisi, KIB-TEK’in tekel olmak hakkının iptal edilmesi ve elektrik üretiminin özel sektöre de açılması olacaktır.

Günümüzde güneş enerjisinden fotovoltaik yöntemle veya konkav aynalar vasıtası bir kazanın ısıtılarak elde edilen buharla çalışan elektrik türbininden temiz elektrik enerjisi elde edilen yöntemler dünyanın çeşitli yerlerinde uygulamaya konmuş durumdadır. 50 Megawatlık benzeri elektrik üretim santralleri Fas ve Mısır’da kurulmuş olup, yatırım maliyetinin tümü yatırımcıya ait olmak üzere üretilen elektriğin maliyeti €0.03 cente kadar, yani 10 kuruşa kadar inmiş durumdadır.

KKTC’de 10 kuruşa üretilip, 5 kuruşluk dağıtım masrafı ile birlikte 15 kuruşa mal edilecek bir elektrik enerjisi birçok kuruluşa ve vatandaşın cebine can suyu gibi hayat verecektir.

Ülkemizdeki elektrik enerjisi üretimi konusundaki tekel kaldırılmalı ve KIB-TEK’e ilaveten özel sektöre de üretim izni verilmelidir. KIB-TEK ister özelleşir, ister özerkleşir, isterse de halen olduğu gibi Kamu İktisadi Teşekkülü (KİT) olarak yaşamını devam ettirir.

Bu uygulama ile özel sektör devreye girdiği vakit, vatandaşın ödediği bu fahiş olarak tanımlanabilecek elektrik ücreti, ki maktu ücret adı altında hiçbir hizmet verilmeden her ay alınan 20 TL’lik haraçla birlikte neredeyse en düşük dilimde, kilovat başı ödenen para 60 kuruşa çıkmaktadır, 15-20 kuruşlar seviyesine inecektir. Böylesi bir indirim sanayinin tüm kesimlerine neredeyse doping etkisi yapacakken, vatandaşın da cebini yakan elektrik ücreti giderleri neredeyse üçte bire düşecektir.

Bizim ülkemizde elektriği tükettikçe yükselen dilim nedeni ile kilovat başı ücretin artmasına karşın birçok ülkede, dilim yükseldikçe elektrik birim fiyatı düşmektedir. KIB-TEK tekel olmanın tüm avantajlarını kendi çıkarları için kullandığından maalesef elektrik ücreti artık yasal soyguna dönüşmüş durumdadır.

KIB-TEK’in trafo katkı payı adı altında her ev yapılırken aldığı 45-50 bin TL’lik haraç, yeraltı kablosu döşenecek diye çıkarılan fahiş faturalar ve benzeri akıl almaz giderler, KIB-TEK’in tekel haklarına sahip olmasından kaynaklanmaktadır maalesef.

Elektrik enerjisi üretimi konusunda faturaların aşağıya çekilmesi ve KIB-TEK tarafından vatandaşa dayatılan hayali giderlerden kurtulunmak isteniyorsa, elektrik enerjisinde var olan tekelin kaldırılması ve özel sektöre üretim izni verilmesi gerekir. Bu çözümler vatandaşın ve tüm sektörlerin cebini fena halde yakan elektrik fiyatlarının düşüşüne yol açarken, KIB-TEK’e de kendisine çeki düzen vermek ortamını yaratacaktır.

Ekonomik krizin etkilerinin azaltılması yönündeki ikinci çözüm önerisi de şudur; Türkiye’den yapılan ithalatlarda bazı ticari malların KDV’leri hem Türkiye’de hem de KKTC’de ödenmekte olup, söz konusu emtiayı tüketici konumundaki vatandaşımız ve sanayicimiz neredeyse yüzde 25 daha pahalıya satın almak zorunda kalmaktadır. Çifte vergilendirmenin kaldırıldığı gibi çifte KDV uygulaması da kaldırılabilir ve söz konusu ticari emtiaların maliyetleri yüzde 25 aşağıya çekilebilir.

Devletin, özellikle ithalatta, herhangi bir hizmet verilmeden zorla tahsil ettiği “Rıhtım harcı”, “tartı parası”, “katkı payları” ve birtakım gereksiz ve sadece bazı kuruluşları ayakta tutmak için konmuş “fon”ların kaldırılması gibi dövizin düşüşünün yarattığı satın alma gücündeki azalmayı önleyecek tedbirler alınabilir.

Vatandaşımız, hükümetimizden tedbirler almasını ve sırtındaki bu tür haraca dönüşmüş yüklerin kaldırılmasını veya da azaltılmasını istemektedir…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

28 Ağustos 2015

Kıbrıs’ra Varoluş Hareketi, KKTC Dışişleri Bakanı Emine Çolak’ı Protesto etti.


26 Ağustos Çarşamba günü saat 09.45’de KKTC Dışişleri Bakanlığı bahçe giriş kapısı önünde toplanan Kıbrıs’ta Varoluş Hareketi Başkanlık Divanı Üyeleri, Dışişleri Bakanı Emine Çolak’ın 14 Ağustos günü Politis gazetesine, 21 Ağustos günü Sputnik internet gazetesine ve 23 Ağustos günü de Kathimerini gazetesine verdiği demeçlerde, Kıbrıs konusunun özünü teşkil eden mülkiyet konusunda söylediklerini protesto eden bir eylem gerçekleştirmiş ve Dışişleri bakanlığı kapısına siyah bir çelenk bırakmıştır.

Protesto eyleminde, Başkanlık Divanı üyesi Prof. Dr. Ata Atun tarafından okunan protesto mektubu aşağıdadır.

Protesto mektubu Metni

Sayın Dışişleri Bakanı Emine Çolak’ın;

14 Ağustos Cuma günü Politis’e yaptığı açıklamada, mülkiyet konusunu kastederek, “hukuki doğruların her zaman adalet hissini yaratmayabileceğini ancak kesin tazminat veya mülkiyet hakkının yasal tanınmasının gerçekleşmesi durumunda bunların kabul edilmesi gerektiğini, aksi takdirde çözüme ulaşılamayacağını” vurgulamasını,

21 Ağustos Cuma günü Sputnik adlı internet gazetesine yaptığı açıklamada “Karşı tarafın ve benim haklarımı ortak yapıda koruyan bir anlaşma ile TSK’nın adadan ayrılması için bir formül bulunamaz mı?" sorusuna “Kıbrıs Halkının sembolik sayıda askerin adada kalmasını talep edebileceğini” söyleyerek "Bu formül çözümün yolunu açacaksa ben buna açığım" ifadelerini kullanması,

23 Ağustos Pazar günü Yunanistan’da basılan haftalık Kathimerini gazetesinin Kıbrıs ve Türkiye muhabiri ile yaptığı röportajda, “hiçbir ayrım yapmadan her mal sahibinin hakkının garanti altına alınması gerektiği”ni vurgulaması ve Kıbrıslı Türklerin “Biz bu malları 1974’te aldık, bugün Rumların hiçbir hakkı yoktur” deme lüksünün bulunmadığını söylemesi, bulunduğu mevki ile bağdaşmayan sözler ve açıklamalardır.

Kişisel olarak inancı bu söyledikleri dahi olsa, KKTC vatandaşlarının tümünü temsil eden bir makamda göreve başlarken “Ülkenin birliğini bütünlüğünü savunacağına, vatanına ve milletine ihanet etmeden görevini yapacağına, şahsi duygu ve düşüncelerinin oturduğu makamdaki gerçekçi görevlerinin önüne geçmeyeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin ettiğini” her zaman hatırlaması gerekmektedir, KKTC Dışişleri bakanı olarak açıklamalar yaparken. Sayın Dışişleri bakanının görevi Rumların haklarını savunmak değil, her zaman ve her koşulda KKTC’nin ve KKTC vatandaşlarının haklarını koruması gerekmektedir.

Hafta içinde Erenköy’de, Güzelyurt’ta ve Paşaköy’de, KKTC’ye geçen Kıbrıslı Rumların bazı evlerin kapılarını çalarak “bu ev bizim, çıkın” diyerek 1955-1974 yılları arasında Rumların acımasız saldırıları nedeni ile 4 kez göçmen durumuna düşmüş insanlarımızı taciz etmeleri, Sayın Dışişleri Bakanının ve benzeri düşüncede olan kişilerin yaptıkları sorumsuzca açıklamalar nedeni ile olmaktadır.

Kıbrıs’ta Varoluş Hareketi, bu tür KKTC halkının haklarını korumak ve çıkarları için mücadele etmek yerine, Rumları destekleyen söylemler yapan siyasileri ve bürokratları kınamakta ve protesto etmektedir.

Biraz sonra Bakanlar Kurulu Toplantısına girecek olan Sayın Dışişleri Bakanı’ndan, köyleri ve şehirlerimizi gezerek, mülkiyet ihlali yapıp vatandaşlarımızı taciz ve tehdit ederek KKTC resmi dairelerinin ısdar ettiği koçan (tapu) gibi belgeleri tanımayan Rumlar hakkında hapislik cezasını içeren bir karar taslağını Bakanlar Kuruluna sunmasını talep etmekteyiz.

Vatandaşlarımızı, hiçbir hakları olmadığı halde KKTC topraklarında taciz eden Rumlar hakkında cezai soruşturma başlatılmasını ve mütekabiliyet ilkesinin devreye sokulmasını hükümetimizden beklemekteyiz.

Kıbrıs’ta Varoluş Hareketi

Başkanlar Divanı adına

Kemal Altuncuoğlu, Mesut Ayar, Ahmet İşcan, Kansu Aksu, Prof. Dr. Ata Atun

ŞU DÜNYANIN ASKERÎ HALLERİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ŞU DÜNYANIN ASKERÎ HALLERİ

NATO, ABD’nin askeri stratejisini güne özgün nitelikleri, esnekliği ve etkili partnerliğe uygun olduğu gerekçesiyle makul savunma sistemi olarak kabul etmiş,
Stratejik Konsepti’ni bu düzlemde belirlemiş ve ABD’nin küresel organı olmak çabasındadır.

*
Geçen yıl Pasifik’te, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı düzenlediği tatbikata müttefik Kanada, İngiltere, Fransa, Hollanda ve Norveç birliklerinin katılması, NATO’nun faaliyet alanının Pasifiklere kadar genişlediğini gösteriyordu.

*
Libya’yı parçaladıktan sonra Etiyopya’da multidisipliner "African Stanby Force" tugaylarının bir araya getirilmesi amacıyla Afrika Birliğine askeri yardım yapmayı sağlayan bir anlaşma yapması da, bu güçlerin nerede ve nasıl kullanılacağına dair verilecek kararlarda söz sahibi olduğuna işaret ediyor.
Bugün Cezayir, Mısır, Ürdün, İsrail, Fas, Tunus, Moritanya NATO’nun yeni gayriresmi ortaklarıdır.

*
Doğu Akdeniz’e meşru olmayan yollardan giren askeri güçler üzerinden yürüttüğü faaliyetlerle de Suriye’ye, Irak’a karşı gizli askeri operasyonlar yapıyor.
Bir çok operasyon NATO Müttefik Kara Komutanlığı’nın İzmir’deki üssünde hazırlanıyor.
NATO’nun İsrail’in elektronik sistemine bağlanarak Gazze’ye "Dökme Kurşun" operasyonunu düzenlediği unutulmuyor.
Şimdilerde İsrail’in güvenliği esasında Orta Doğu’daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtabilmek için İran’ın nüfuz ettiği alanlarda karşısında Sünni Arapların oluşturduğu bir savunma örgütünü de bizzat destekliyor…

*
NATO, "Rusya’nın saldırganlığına" karşı koymak için yeni stratejiler oluştururken, bu çerçevede askeri varlığını Doğu Avrupalı üye ülkelere konuşlandırıyor.
"Mızrak Ucu" adıyla nitelendirilen ani müdahale birliğinin Baltık Ülkeleri, Polonya, Romanya ve Bulgaristan’a kurulacak NATO üslerinden Estonya, Letonya ve Litvanya’ya yönelik olası bir tehlikeye müdahale etmesi hedefleniyor.

*
Ne ki NATO’nun ABD’nin küresel organı haline gelmesi, ittifakın askeri stratejinin gelişen teknolojiler paralelinde manevra savaşlarına ağırlık vermesine yol açıyor.
Manevra savaşı; çatışma ile düşmanın gücünden sakınmak, fakat düşmanın hızlı ve saldırgan biçimde zayıflıklarını ortaya çıkararak en fazla zarar verecek yerinden vurmak, fiziki ve moral olarak etkisizleştirmek ve yıkmaktır.
Yüksek teknolojili Hava, Sualtı, Kara, Uzay ve Bilgi Savunma Sistemlerine dayanıyor, alt sistemlerinin çokluğu ve karmaşıklığı onu çok pahalı hale getiriyor.

*
Bu yüzden NATO’nun mali krizdeki üyelerinin savunma bütçelerinde kaynaklarını birleştirmesi, paylaşması, ulusal değil uluslararası çapta projelerde ortaklaşması gerekiyor.
Halbuki NATO ülkelerinin çoğu savunma harcamalarını artırmak istemiyor.
İttifakın Galler zirvesinde alınan karar doğrultusunda her ülkenin gayrı safi yurtiçi hasılasının yüzde ikisini savunma masrafları için harcamasına hiçbir üye katılmıyor.
Eh,böyle olunca NATO’nun ortak savunma doktrini sona ermiş gibi görünüyor.
Saldırıya uğrayan bir üyeye yardımı şart koşan beşinci maddeyi dahi artık hiçbir üye ülke iplemiyor…

*
Gelinen noktada Avrupa’daki Soğuk Savaş sonrası güvenlik yapısı öngörülebilirliğini yitirmiştir.
Bölgede son aylarda düzenlenen çok katılımlı ve gösterişli NATO tatbikatları bu endişeden kaynaklanıyor.

*
Ama NATO’nun doğuya doğru genişleme fikri dahi Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki bölgede potansiyel bir çatışma alanı oluşturuyor.
Rusya; NATO’nun eski Varşova Paktı ülkelerini ve eski Sovyet cumhuriyetlerini içine alarak genişlemesi karşısında, "kollektif güvenlik sözlerinin" Avro-Atlantik topluluğun Rus çıkarları pahasına yayılmasının kılıfı olduğunu düşünüyor.

*
O yüzden Avrasyacı dış politika doktriniyle eski Sovyet topraklarındaki Rus kökenlilerin, yaşadıkları devletler ile etno-kültürel, tarihsel ya da siyasal anlamdaki sorunlarını kullanıyor.
Aleyhine hareket eden ve Batı ile yakınlaşan devletleri kendi lehine hareket eder hale getirmeye çalışıyor.

*
Rusya bu cesaretini, bir zaman önce oyunun kurallarını ABD’nin belirlediği ama bugün transatlantik ittifakın bir efsaneden ibaret olduğu,
NATO’nun sanıldığı kadar güçlü olmadığı ve Batı’nın inişe geçtiğine ilişkin düşüncelerinden alıyor.
Doğrusu Ukrayna müdahaleleri, Kırım’ın, Abhazya ve Güney Osetya’nın ilhakı ardından Rusya yeniden bir süper güç olduğunu düşünüyor,politikalarından geri adım atmıyor ve Batı’yı ödün vermeye zorluyor…

*
Bir taraftan Batı ile ekonomik fayda getirebilecek ilişkiler isteğini sürdürüyor.
Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında Gürcistan, Azerbaycan, Litvanya, Letonya, Estonya, Moldova’da ilişkilerin gergin bir düzlemde ilerlemesinde Batı’yı yıkıcılıkla suçluyor.

Batı’nın Rusya’yı dikkate almasını, nüfuz alanlarını tanımasını ve eski Sovyet ülkelerine karışmamasını istiyor.
Öte taraftan Ortadoğu dörtlüsü’nün üyesidir, İsrail-Filistin arasında barıştan hareketle İran,Irak ve Suriye ile diyalogunu ısrarla sürdürüyor…
Kutup bölgesi de Rusya ile Batı arasında yeni bir stratejik rekabet alanı haline gelmiştir,NATO üyesi olan Danimarka, İzlanda ve Norveç ve olmayan İsveç ve Finlandiya bundan rahatsız oluyor…

*
Halbuki Rusya bütün çatışmaların birbiri ile iç içe geçmiş sorunlardan kaynaklandığını düşünmektedir.
Diplomasiye yapılan vurguyla, hem sorunların karmaşık tarihsel ve hukuki kökeni, hem ilgili devletler ve diğer aktörler ile eşit ilişkileri sayesinde daha tarafsız ve etkin bir rol kazanmayı amaçlıyor.
Hem Sovyetler Birliği döneminden kalan silah sağlayıcı ülke konumunu tekrar kazanmaya, enerji ve ticaret alanında ilişkileri geliştirmeye çalışıyor.
Hem de bütün bunların üzerinden yeni bir uluslararası hukuka dayalı, yeni bir dünya statüsünün kurulmasına omuz veriyor.

*
Avrupa’nın Atlantik ötesi ilişkilerin dinamiklerinin değiştiğini görmemekte ısrar ettiği sürece, Rusya’nın ittifakın zaaflarından yararlanmaya devam edeceği anlaşılıyor.
Moskova Ukrayna’da, Kutup bölgesinde dev askeri tatbikatlarında tam olarak bunu yapıyor.

*
Üstelik uluslararası dengeler Rusya ile Çin’in gerek ekonomik gerekse siyasi alanda hem bölgelerinde hem de küresel bazda artan güçleri beraberinde yeni askeri ve ekonomik birliktelikleri de ortaya çıkarıyor.
Çünkü Çin küresel güç olmak üzere hem askeri gücünü arttırma çabası hem dünya ekonomisinde etkinleşmeyi hedeflerken,
ABD savunma bütçesini sürekli arttıran Çin’i frenlenmek, geleceğini şekillendirmek üzere bölgede rolünü genişletmeyi ve kalıcı olmayı istemektedir.
Bu noktada iki ülkenin üçüncü ülkelerle işbirlikleri geliştirmesi,askeri ağırlık ve etkinliklerinin artmasına neden oluyor.

*
Nitekim Çin ve Rusya ortaklaşa Karadeniz ve Akdeniz’de düzenledikleri tatbikatlardan sonra,şimdi Japon Denizi’nin Sibirya’nın doğu kıyısında oluşturduğu Büyük Petro Körfez’inde "Deniz İşbirliği -2015" tatbikatını düzenliyor.
Çin ve Rusya Deniz Kuvvetleri’nden, tatbikatın düzenlenmesiyle dünyaya Çin ve Rusya orduları arasındaki karşılıklı stratejik güven ve işbirliğinin seviyesinin gösterileceği ortak açıklaması geliyor.

*
Bu sırada NATO bütün üye ülkelerinin hava sahalarını birleştirerek tek hava komuta kontrol sistemine bağlamaktadır.
Türk hükümeti Hava Savunma Füze Sistemine ilişkin bu projenin milli sistemlere entegre edileceğini ve NATO’ya entegre edilmeden de kullanılacağını açıklamasına rağmen,
Bu Türkiye’nin milli savunma sisteminin NATO’ya entegre edilmiş olduğu anlamına geliyor.

*
Olsun!
Şehitlerimizin aziz hatırasına, Gazilerimizin bir damla kanına saygıyla ve Askerimizi Allah’a emanet ederken, o da ne?
Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan ve Org. Hulusi Akar Genelkurmay Başkanlığı devir-teslim töreni öncesi, askeri bandonun Başkomutan’ın yürüyüş ritmini esas alarak icra ettiği,
"Hanimini hüppen denzigi banna rep rep/
Kafesle Tayyüş ille de kıtmir rep rep/
Alevere dalavere kim ala da kim bere rep rep/
Köşeleri möşeleri dön baba dönelim rep rep/
Raptiye rap rap zaptiye zap zap rep rep" marşıyla merasim kıtasını teftiş ediyor.

*
Bir süre sonra tören salonunda kürsüde Yeni Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Org.Hulusi Akar konuşuyor.
"Ordumuz 20.asrın başında, Atatürk’ün liderliğinde emperyalizme karşı devrinin en büyük mücadelesini vererek diğer milletlere de örnek teşkil etmiştir.
Ordumuz, bundan sonra da kahraman milletimizin temel karakteri olan ve hiç bir zaman ödün vermeyeceği egemenlik ve bağımsızlığın, şehit kanlarıyla yoğrulmuş bayraklaşan kutsal vatan topraklarının bütünlük ve güvenliğinin teminatı olmaya devam edecektir" diyor…

26.8.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: