Aylık arşivler: Temmuz 2015

ÇÖZÜM SÜRECİ NEREYE // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ÇÖZÜM SÜRECİ NEREYE

PKK’lı Murat Karayılan "Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ardından, 1924’ten sonra dışlanan Kürtler ve İslamcı kesimlerden, bugün İslamcı kesim devlette ve hükümette etkili bir güç haline gelmiştir. Bunda Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin rolü vardır. Bu çerçevede Türkiye toplumu kendini yeniden biçimlendirmek zorundadır" diyordu.

*
Türkiye demokratikleşme ile birlikte karşılaştığı kadim Kürt Sorunu ve devletin dini kullanmaya başlamasıyla kendini gösteren, Anayasa ve tüm yasaların anlamını yitirdiği, hukuka dayalı değil, "de facto" Siyasal İslamcılık Sorunu ile kuşatılmış bir durum arzediyordu.

*
Siyasal İslamcılık iktidardadır; inananlarının ne modern cumhuriyetçi kurumlara, ne tüm güçleriyle hukuka dayanan bir devlete, ne ordu ya da polis gücüne, ne ekonomik fonksiyonu düzenleyen yasalara, ne de bilimsel veya kültürel gelişime ihtiyaçları bulunmuyordu.
Bu nedenle vatandaşların temel hakları inkâr edilerek vahşi liberalizme, gerici dogmalara, yasaklara ve baskılara yol veriliyor,
Üstelik, toplumun içinde bulunduğu devasa bilimsel ve kültürel uçurum Siyasal İslamcılığın her durumda kendi adına tuttuğu pozisyonları yönlendirmede başarılı olmasına yol açıyordu…

*
Öte yanda Kürt Sorunuyla farklı ideoloji, görüş ve inançta Kürtlerin demokratikleşme perspektifinde kurumsal kimlikleri esasında birlik ve dirliklerini teminen ortak dille siyasal nicelik ve niteliklerini kazanması talebi ile karşı karşıya bulunuluyordu.
Kürtler Cumhuriyetin ulusçu ve üniter esasına; belediyelerin yönetimlerinde uyguladıkları örgütlü toplum,demokratik katılım,ekolojik yaklaşım ve toplumcu ekonomi modelinden yükselttikleri konfederal ulus, anayasa ,siyaset ve vatan konsepti ile direniyordu.

*
Bu gücü, tıpkı bireyin kimlerle birlikte ya da ayrı yaşamaya karar verme özgürlüğünde olması gibi halkların da başka uluslarla birlikte ya da ayrı yaşamaya karar verebileceği, birlikte yaşam ve ayrılma hakkının taraflarca garantiye alındığı noktada Kürt ulus haklarından aldıkları iddiasındaydılar.
Bir gelecekte Türkiye’de nufusun dörtte birini, toprağın üçte birini kapsayan alanda ve İran,Irak,Suriye’de bölünmüş Kürdistan’da kendi içindeki çeşitli gruplar yönünden kendisinden başka egemen gücü, kendi üstünde de başka egemenliği kabul etmeyen bir ulus devleti öngörüyorlar…

*
Başkan Obama’nın, IŞİD’le mücadele stratejisini, NATO zirvesinde ülkelerin IŞİD’i yenilgiye uğratmak için yaptığı işbirliği taahhüdü oluşturuyor.
Buna göre hava saldırılarına ve havadan yardıma destek sağlanacak, yerel güçlere danışmanlık yapılacak ve istihbarat paylaşılacaktır.
Ancak Avrupa kamuoyunun kara harekâtına destek vermeyeceği düşünüldüğü için Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri sağlayacaktır.

*
Obama’nın stratejisinin açıklanmasıyla birlikte, bölge ülkelerinin hemen hepsinin Türkiye ile farklı nedenlerle sorunlar yaşaması, özellikle Kürdistan Sorunu konusunda nasıl bir siyasal görünümün oluşacağı sorusu gündeme geldi.

*
Bu yüzden Türkiye hükümeti, "Kürt Hareketini HDP ekseninde siyaset ile PKK terör örgütünü ayrıştıran" yeni bir stratejiyi öne sürdü, buna ilişkin bir taslağı HDP’ye verdi.
Taslağa göre, hükümet ilk aşamada İzleme ve Koordinasyon Kurullarını hayata geçirecekti.
İkinci adımı Şubat’da gerçekleşmesi planlanan PKK’nın geri çekilmesi oluşturuyordu.
Geri çekilmeye bağlı olarak PKK’nin Türkiye’ye karşı silah kullanmaktan vazgeçtiğini açıklaması, geri dönüşlerin sağlanması, geri dönenlerin rehabilitasyon ve topluma kazandırılması, PKK’lıların tamamı değil ancak bazı isimlerine aktif siyaset yapma olanağının sağlanması yolunda yasal idari adımların atılması öngörülüyordu.

*
O sırada, IŞİD Kobane’ye saldırmaya başladı.
Sınır hattına özel harekatçılar yerleştirildi ve sınır özel bir askeri alan haline getirildi.
Gerek IŞİD’in Kobani’ye saldırıları gerekse sınır ötesi tezkerenin meclisten geçmesi üzerine HDP/BDP siyasi kanadından ve PKK terör örgütünden eylem çağrıları yapıldı.
Her yerde protesto gösterileri yapılıyor,onlarca vatandaş hayatını kaybederken,çok büyük maddi zarar oluşuyordu.

*
Durum vahimdi, hükümet durmaksızın,"Kobani’yi yöneten PYD, bizim için PKK’dır."
"PYD’ye silah verilirse, PKK’nın eline de geçer. Kobani’ye silah sevkiyatına karşıyız"
"Kobani’ye Türkiye’den silah ve orada savaşacak olanlar için koridor açmayız."
"Bizim için PKK neyse IŞİD’ de odur. İkisine de karşıyız "
"Türkiye üzerinden PKK’ya başka ülkelerden silah ve savaşçı sevkiyatına izin vermeyiz" açıklamalarıyla ortalığı ayağa kaldırıyordu.

*
Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu "Peşmerge’nin Kobani’ye geçmesi için yardımcı oluyoruz. Kobani’nin düşmesini hiç arzu etmedik" açıklaması yaptı.
PKK karşısına bir yandan Batı’nın desteğini, diğer yandan da Türkiye’nin desteğini elinde bulunduran Mesud Barzani’nin KDP’si ve peşmergelerinin,"İŞİD terörüyle mücadele" görünümü altında Kobani’ye yerleştirilmek istendiği anlaşıldı.
Suriye’de AKP-KDP- ABD bloku, farklı amaçlar güderek bir tek cephe oluşturmaya çalışıyordu.

*
Fakat bölgede demokratik siyasete,barışa ve çözüme inanan yapının birbirine samimiyetiyle birlikte müzakere temelli çabalar yara aldı.

*
Şimdi seçim sonrasında âkıbeti tartışılmaya başlanan HDP’nin,HDP milletvekillerinin ve Çözüm Süreci’nin PKK’nın saldırıları ve TSK’nın içeride ve dışarıdaki PKK hedeflerine yönelik operasyonlarıyla bittiği tartışılıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın "Bu ülkede milli birliğimize, kardeşliğimize kast edenlerle, bir çözüm sürecini devam ettirmek mümkün değil " sözleri ise bu tartışmayı daha ileri bir noktaya taşıyor.

*
Başbakan Davutoğlu, Kürt sorununun çözümü doğrultusunda atılacak adımların devam edeceğine, ancak İmralı’ya gidiş, Kandil temaslarından oluşan yöntemin değişebileceğine işaret ediyor.
"Muhataplarımız değişebilir ama hedefimizi değiştirmeyiz" diyor.

*
HDP cephesinden yapılan açıklamalardan ortaya çıkan ortak mesaj ise çözüm sürecinin devam etmesinin istendiğini ortaya koyuyor.

*
Bazen hem dertliler arasında süreçler biraz da böyle ilerliyor.
Kopma noktaları yaşanıyor, geçiş aralıkları oluşuyor.
Süreç bir sonraki sefer kopma noktalarına yol açan başarısızlıklar neyse onların üzerine gidilerek devam ediyor…

31.7.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Müzakerelerde Neler Oluyor (1/3) … Prof. Dr. ATA ATUN


Akıncı ile Anastasiadis arasında sürmekte olan görüşmeler ve Rum tarafından basınımıza aksayan haberler, özellikle de toprak konusunda varıldığı iddia edilen mutabakat veya da fikir birliği, vatandaşlarımızı bayağı ürkütmüş durumda. Gidişatta bir yanlışlık olduğu kesin. Rum lider Anastasiadis’in kendisi veya da tepki almamak için söyleyemediklerini dile getiren Rum kaynakların yaptıkları açıklamalar, gerçekte iki lider arasında konuşulanları ve görüşülenleri yansıtmadığı gibi, tamamen bilgi çarpıtma amaçlı.

Daha isim konusunda bile anlaşmaya varılabilmiş değilken toprak ve yönetim konusunda nasıl olur da anlaşmaya varılmış anlamak mümkün değil. Sayın Akıncı kurulacak veya da oluşturulacak yeni devletin adının “Birleşik Federal Kıbrıs” olacağını söylerken Anastasiadis bunu yalanlamakta ve devletin adının “Kıbrıs Birleşik Devletleri” olacağını söylemektedir.

İşin ilginç yanı, Anastasiadis, en zor konuların mülkiyet ve devletçiklerin toprak büyüklüğü olduğunu söylerken, BM müktesebatında geçen siyasi eşitliğin temelini oluşturan yönetimden, dönüşümlü başkanlıktan, Bakanlar Kurulu’nun oluşumundan, Meclisten, Senatodan, Meclis ile Senatoda karar alma yönteminden, egemenlikten, vatandaşlıktan, dışta temsiliyetten ve benzeri egemenlik ile yönetimi içeren konulardan hiç bahsetmiyor olması.

Belli ki Rumlar hem kendi vatandaşlarını hem de bizim aramızdaki bazı iyi niyetli kişileri kandırmak peşindeler. BM’nin son 50 yıl içinde geliştirdiği Kıbrıs müktesebatına uygun olarak ve de onlarca kez BM ve Güvenlik Konseyi raporlarına geçmiş şekli ile iki bölgeli, iki toplumlu, siyaseten eşit, politik olarak da eşit haklara sahip iki kurucu devletten -Rumların anladığı şekli ile de eyaletten- oluşan Federal Devletin terk edildiği ve mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kabuk değiştirerek veya makyaj yaparak oluşacak yeni devlete Kıbrıslı Türklerin katılacağı açıklaması tam bir uydurma gibi. Kıbrıs Türk halkının böylesi bir çözüme “Evet” demesinin mümkün olmadığını Mısır’daki sağır sultan bile bilmekte. Türkiye’nin ise böylesi saçma bir çözümü ağzına bile almayacağı ise herkesin malumu.

Kendi kendilerine gelin güvey olanların bilgilerini tazeleyelim; Adada yüzyıllardır varlığını sürdüren her iki halkın kendi kurucu devletlerinin kimliğini ve varlığını koruması ve bu kurucu devletlerin topraklarının da, içinde yaşayan halkın ekonomik varlığını sürdürebilir boyutta olması gerektiği merhum Cumhurbaşkanımız R. R. Denktaş ile Makarios arasında 1977 yılının ilkbaharında imzalanan I. Doruk Anlaşması’nın 3. Maddesinde yer almaktadır. Bu mutabakatı içeren ortak açıklamanın BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim tarafından toplantı sorasında yapılmasından hemen sonra da BM’nin Kıbrıs ilkesi olarak kayda geçmiştir.

O günden sonra da “Kıbrıs Sorunu”nunun çözüm temelinde iki bölgelilik ve bölgelerin üzerinde yaşayan halkın ekonomik varlıklarını sürdürebilir büyüklükte olacağı prensibi değişmez kural olarak yer almaktadır. Bölgelerin toprak büyüklüğü, I. Doruk Anlaşması’nın içeriğince ve de özellikle 3. Maddesi uyarınca, önce verimlilik ve halkın geçimini sağlayacak büyüklükte ve alt yapıda olmasını, coğrafik olarak devletçiğin güvenliğini sağlayabilir şekilde sınırlarının belirlenmesini ve kıyı yapısı ile uzunluğunun coğrafik konumu ile bağdaşıyor olması kıstaslarını içermektedir.

Bu prensip, BM kararları, BM Genel Sekreteri Raporları ve Güvenlik Konseyi kararları içinde kısaca “iki kesimlilik (Rumlara göre bölgelilik) ve iki toplumluluk” olarak tanımlanmakta, içeriği de her toplumun sınırları belirlenmiş kendi bölgesi içinde mülkiyet ve nüfus çoğunluğuna sahip olacağı ilkesinden oluşmaktadır.

Özellikle de mülkiyet konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2010 yılında kararını açıkladığı Demopulos vs Türkiye Davasında, 35 yıldır KKTC toprakları içinde yer alan Rumlara ait mülkleri kullanan kişilerin, söz konusu süre içinde taşınmazlarla manevi bir bağ kurmaları nedeni ile mülk üzerinde eski mal sahibinden çok daha fazla bir hakka sahip olduklarını belirtmesi gerçekte mülkiyet konusunda nihai kararın söz konusu malın ilk sahibinde değil, son kullanıcısında olduğunu ortaya koymaktadır..… (devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

31 Temmuz 2015

İŞTE PEŞREV İŞTE MEYDAN // Ahmet Kılıçaslan Aytar


İŞTE PEŞREV İŞTE MEYDAN

Başbakan Davutoğlu, IŞİD’e karşı açılan savaşı; Türkiye’nin Suriye ile sınırı yakınında artık IŞİD’i görmek istememesi, onun oradan çekip gitmesi gereğine bağladı.
Kara Kuvvetlerinin gönderilmeyeceğini, askeri operasyonların sınırı aşmadan ve sonuç alınıncaya kadar tank, topçu ateşi ve hava bombardımanıyla sürdürüleceğini söyledi.

*
Bir süre önce ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun havadan, Suriye’de PKK bağlantılı Demokratik Birlik Partisi’nin silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri ve Özgür Suriye Ordusu’na bağlı bazı grupların da karadan destek vermesiyle IŞİD kontrolündeki sınır kasabası Tel Ebyad Kürtlerin eline geçmişti.
Kürt Halk Savunma Güçleri’nin Tel Ebyad’ı almasıyla, IŞİD’in merkez üssü Rakka’nın Türkiye sınırı ve Cerablüs’e ya da Kobane Bölgesi ile bağlantısı kesildi, Cizire ve Kobani kantonları birleşti.
Geriye Efrin Bölgesinin de bu kantonlara birleştirilmesi kaldı ki, bu Türkiye’nin Suriye sınırında bir baştan diğerine yeni bir Kürdistan devletçiğinin doğmakta olduğunu gösterdi.
ABD, Suriye’yi devletçiklere bölerken bu kez müttefik olarak yanına PKK/PYD’i almıştı …

*
Başbakan Davutoğlu, o gün canlı yayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile paylaştıkları "Suriye’de Şerlerin Kaynağı Esad’dır" inancında,Türkiye ile Halep arasındaki koridorun kapanmamasını istedi.
"Türkiye, Halep ile irtibatını kesecek gelişmeleri engellemek için gereken tedbirler alır" derken,

Erdoğan tamamlıyor, "Halep,Kobane’den daha önemlidir" diyordu…

*
Çünkü Halep; muhalif Ulusal Koalisyonun yapısını oluşturan ılımlı muhalefet ile Esat rejiminin dengelenmesinde stratejik önemdedir.
ABD Suriye bataklığından çıkamayacağını bildiği için direkt olarak askeri faaliyette bulunmuyor ama Suriye’de iki tarafın dengelenmesi görevini,
koordinasyonunda bulunan ve Ortadoğu pazarından hisse kapmanın peşinde olan Türkiye ve o’na eşlik etmek üzere başına diktiği ulusal koalisyonun hamisi Fransa ile birlikte yürütüyor…

*
Suriye Cumhurbaşkanı B.Esad," Suriye’de askeri savaşa eş zamanlı olarak medyatik ve psikolojik bir savaş yürütülüyor. Suriye muhalif ve yandaşlar arasında coğrafi olarak bölünmüş, dini ve etnik akımlar arasında dağıtılmış bir yer olarak tanıtılıyor ve bu düşüncenin yurtiçi ve yurtdışında pekiştirilmesi hedefleniyor" diyor.
Bu noktadan muhalif kanatta Suriye merkezinden Ortadoğu coğrafyasına yeni düzenlemeler yapma iradeleri çıkıyor.
Bu iradeler çerçevesinde koalisyon bünyesinde bir yanda İsrail ve Suudi Arabistan arasında ittifak, diğer yanda Fransa ve Türkiye ittifakı arasında görüş ayrılıkları oluşuyor.
Esasen ABD koalisyon ortakları arasında " iyi polis-kötü polis" oyunuyla rotayı belirliyor.

*
Bu aşamada İsrail ve Suudi Arabistan ittifakı, Suriye devlet topraklarında dörtte üç oranında azaltma yapılmasını öngörüyor ve rejim değişikliği istemiyor.
Çünkü muhaliflerin devleti yönetebilecek bir iradesinin olmadığını ve bunun İsrail’in güvenliğine aykırı olduğu düşünülüyor.
Üstelik İsrail ve Suriye arasında yapılacak muhtemel bir barış anlaşmasında "Yahudi Devleti"ni tanıyabilecek yegane oluşumun rejiminin BAAS partisi olduğu gerçeği de kabul ediliyor.

*
O yüzden İsrail ve Suudi Arabistan ittifakı; Suriye topraklarını İsrail’e komşu bölgeler, Şam dolayları ve Akdeniz sahilleri ile sınırlı kalmasını öngörüyor.
Türkiye- Fransa ittifakı ise Türkiye topraklarının bir kısmını da kaçınılmaz olarak kapsayacak, Irak ve Suriye Kürdistan’ından oluşan birleşik bir Kürdistan’ı,
IŞİD örgütü kontrolünde bulunan Irak Sünni coğrafyasında İsrail- Suudi Arabistan çıkarlarına olan Suriye sahra topraklarını kapsayacak bir Sünni devletinin kurulmasını istemiyor.

*
Fransa-Türkiye ittifakı giderek Suriye Kürtleri partisi YPG/PYD güçlerinin bertaraf edilmesini, teminen ABD’yi Suriye’de rejim değişikliği şeklinde ilk başlarda düşünülen proje üzerine çekmeye çaba gösteriyor; Müslüman Kardeşler Teşkilatını Şam’da iktidara getirmeyi öngörüyor…
Bu suretle Türk hükümeti "Bölgeyi kazanırsak petrolü de kazanırız" hayaliyle, geliştirilecek ekonomik ilişkiler üzerinden Suriye Kuzey’inin ve Irak Kürdistan Bölgesi’nin Türk ekonomisine bağlanacağını düşlüyor…

*
Ne ki, Suriye rejim ordusunun direnci ve İran ile yapılan nükleer anlaşma, ABD’nin bölgede İŞİD ve benzeri terör örgütleriyle mücadelede İran’ın da dahil olması gibi bir düşünceyi geliştirmiş,
ABD’ de Suriye’de daha meşru bir hükümetin iktidara getirilmesi fikri oluşmuştur.

*
Şimdi Türkiye’nin bombardıman ve top atışına tuttuğu Suriye’nin kuzeyindeki alanda IŞİD’e karşı savaşan Kürt güçleri,
Daha dün, İŞİD’in Suriye’de üssüne dönüşen Rakka ve ülkenin ikinci büyük kenti Halep arasında bulunan otoyol üzerindeki Sirin kasabasını kontrolüne almıştır.
Bu suretle askeri ikmal yolu kapatılmış, IŞİD’in Halep’le bağlantısı kesilmiştir.

*
Suriyeli muhalif grupların Halep merkeziyle bağlantısı ise Leyramon bölgesiyle Handerat arasında kalan 4 kilometre genişliğinde dar bir koridor vasıtasıyla devam ediyor.
Rejim ordusu ve muhalifler karşılıklı füzelerle bu koridora sahip olmaya çalışıyor, uzun ve orta menzilli silahlarla süren çatışmalarda yer yer karşılıklı sızmalar ve sıcak çatışmalar yaşanıyor.
Şimdiyse, Suriye muhalif askeri güçleri Türkiye’nin hava, topçu ve tank ateşinin desteğiyle Halep’i Esad rejiminden tamamen almak için saldırıyor…

*
Esasen Suriye muhalif askeri güçleri Kuzey Suriye’de oluşturulan Kürt koridorundan başka, Sünni Araplar için Orta Suriye’de bir koridor hazırlıyor ki;
Bu koridorun Irak Sünni Arap bölgesiyle birleşmesi öngörülüyor…
Bugün İŞİD kontrolünde olan bu alanın önünde-sonunda terörle mücadele eden güçlerce İŞİD’ ten geri alınacağı düşünülüyor.
Halep’in düşürülmesiyle, Esad rejiminin başkent Şam ile Akdeniz arasındaki alana sıkışması, sonuçta ABD’nin ve İsrail’in öngördüğü Esad’ın zayıflamasıyla Suriye’de daha meşru bir hükümetin iktidara getirilmesi hedefleniyor.

*
Bu noktada ABD koalisyon güçlerinin, Fransa’nın desteği ile bölgenin en güçlü askeri gücü olan Türkiye’yi İŞİD’le mücadeleye yönlendirirken,
Erdoğan ve Davutoğlu iktidarının ağzına kaşıkla bal verildiği çok açık anlaşılıyor.
Bu bal "olası bir erken seçimde milliyetçiliğin ivmesiyle elde edilecek AKP’nin tek başına iktidarı" ya da " bölgeyi kazan- petrolü kazan" ödülü müdür?
Çünkü Davutoğlu, daha dün dünyada reddedilen siyasetini, bugün "Türkiye’de son 13 yılda bir başarı hikayesi yaşanıyor. Aslında bu başarı hikayesi İŞİD ideolojisinin antitezidir.Suriye için Türkiye hep ılımlı bir muhalefete dayalı dönüşüm istedi. İŞİD ise Suriye toplumunun önce ayrışmasını sonra da çoğulculuğa izin vermeyen bir yapı istiyor" ifadesiyle,
Bir kez daha yüzyıllık Osmanlıcılık hayallerinin gerçekleşmeye yüz tuttuğunu mu sanıyor?

*
Ama Rusya, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin terörle mücadele yöntemlerinin ve Suriye ve Irak’taki hava saldırılarının uluslararası hukuka dayanması ve BM kararlarıyla desteklenmesi gereğine işaret ediyor.

Suriye yönetimi ise İran’ın IŞİD örgütüne karşı mücadele konusunda ABD ile işbirliğini kabul etmeyeceğini ama ABD’nin Şam ve Lazkiye kentlerine saldırı düzenleyebileceğini öngörüyor.
Bu çerçevede Suriye, ABD askeri güçlerini Suriye topraklarında uzak tutabilecek Rus S-300 füze başlıklarını almak için Rusya’yı sıkıştırıyor.
Rusya’nın son dönemde Suriye ordusuna verdiği, "BUK" uçaksavar füze bataryalarının, Türk F-16 uçaklarını Suriye semalarında görüldüğü anda bu sistem tarafından havalı tüfek standındaki ördekler gibi vuracağı öne sürülüyor ki;
Bu Türkiye ile Suriye’nin arasında geri dönüşü olmayan savaşın sınırında olunduğu anlamına geliyor.

*
Meydan, Türkiye ve Suriye’nindir…

29.7.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Bellapais Felaket Yaşıyor (2/2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Adamıza Anadolu’dan suyun getirilmesini her kes alkışlamaktadır. Bu su sayesinde adanın binlerce yıl çektiği kuraklığın biteceğini, tuzlanan yer altı suyumuzun tekrar içilebilir hale geleceğini herkes bilmekte ve böylesi görülmemiş bir projeyi hayata geçirenlere de şükranlarını sunmaktadır.

Ada içinde gerekli olan ana su boruları döşenirken uygulanan yöntem ise çok vahşi ve çağ dışı. Elli sene evvelki yöntem uygulanmakta maalesef. Merkezi İhale Komisyonu nasıl bir ihale açmış, bu ihalenin koşullarının nasıl bu denli çevre düşmanlığı içermesine izin verilmiş, gerçekten anlamış değilim. Bugün itibarı ile Beylerbeyi Girne anayolunun neredeyse 2 kilometre uzunluktaki kısmı kazılmış, boruları döşenmiş ve üstü toprakla örtülmüş durumda ama halen daha asfaltlanmamış halde. Niye şartnamede yolun kazılması, boruların döşenmesi üstüne toprağın örtülmesi ve üzerinin asfalta kaplanması iki günle sınırlandırılmamakta ve çevredeki insanlara, hayvanlara ve bitkilere tam bir çevre felaketi yaşatılmaktadır anlamak gerçekten çok zor.

Yoldan araçlar geçerken kalkan tozun haddi hesabı yok. Yöredeki evlerde yaşayan insanlar herhalde 100 yılda solumadıkları tozu bu bir-iki hafta içinde solumuşlardır. Yolun kenarındaki ve bahçelerdeki birbirinden güzel ağaçların renkleri maalesef yeşilden krem rengine dönüşmüş durumda bu kalkan tozdan dolayı. Yöredeki evlerin üzerine asgari 20 yılda düşecek olan toz ve kir, bu bir-iki hafta içinde düşmüş. Bu evlerin içlerini görmedim ama berbat durumda olduklarını hayal edebiliyorum.

Bin bir zorlukla kurduğumuz ve yaşatmaya çalıştığımız devletimizin memurlarının hazırladıkları yol kazımı ve boru döşeme şartnamesinde çevreye, insanlara, evlere, hayvanlara ve bitkilere bu denli zarar verecek müteahhitlik işlemlerini düşünememeleri ve koruyucu tedbirler almamaları asla kabul edilebilecek bir uygulama değildir. Devlet yol kazımı ve boru döşeme işini daha ucuza mal edecek diye çevreye ve ekonomimize bu denli zarar verecek bir uygulamayı işleme koymaması gerekmekteydi.

Şartname ve kontrat uyarınca yüklenici firma işin kolayına kaçıyor normal olarak. Yolun baştan sonra tümünü bölüm bölüm kazacak, boruları koyacak ve üstünü toprakla örtüp iş bitene kadar da öylece bırakacak. Haftalarca sonra iş bitince de bir kerede baştan sona tümünü asfalt dökecek! Şartnamede yazan ve istenen böyle maalesef. Bu geçen süre içinde çevrede korkunç bir felaketin yaşanacağı ne müteahhidin ne de Merkezi İhale Komisyonu’nun umurunda olmamış bugüne değin. Merkezi İhale Komisyonu en düşük ihaleye odaklı maalesef ve ucuz fiyattan dolayı, korkunç bir çevre felaketinin yaşanacak olması onları pek ilgilendirmiyor anlaşılan.

Her konuya maydanoz olan Çevre Dairemizin olaydan haberi bile yok sanırsam. Halen daha KKTC’nin fauna (hayvan varlığı) ve flora (bitki örtüsü ve varlığı) haritasını çıkarmamış olmalarına rağmen ahkam kesmekte üzerlerine yoktur, bu dairemizin ve elemanlarının. Yetkimiz yok deyip her türlü sorumluluktan kaçmayı çok iyi bilirler ama yol kazımı konusunda oturup yönetmelikler yaratmamışlardır bugüne değin.

Kendilerini davet ediyorum, bu yazım bilgilerine geldikten sonra lütfedip klimalı odalarından çıkıp Beylerbeyi’ne gelsinler ve yaşanan çevre felaketini gözleri ile görüp, bundan sonraki yol kazısı gerektiren işler için insanlara ve çevreye felaket yaşatmayacak kalıcı tedbirler alsınlar. Hatta ben söyleyeyim; çözümlerden bir tanesi, kazılan her 50 metrelik yol uzunluğunda yapılması gerekli işlerin 2 gün içerisinde bitirilmesi, üzerinin kurallara uygun olarak sıkıştırılarak örtülmesi ve asfaltlanması koşulunun ihalelere konması olmalıdır.

Sıkıntılar bu kadarla sınırlı değil işin ekonomik yönü de tam bir ticari felaket. Her gün onlarca, yüzlerce turisti Bellapais Manastırına taşıyan otobüsler bu yoldan geçemedikleri için Manastıra gelen giden yok. Yıllardır ve sadece yaz aylarında geçimini bu turistlerden sağlayan çevre esnafı maalesef sinek avlıyor ve kepenk kapatmak üzere. Merkezi İhale Komisyonu’nun bağlı olduğu Maliye Bakanlığı ise bu konuda araştırma bile yapmak gereğini duymadı, gelip esnafla konuşmadı, “yol kazım işleri nedeni ile trafik durdu, işleriniz kötüleşti, sizler için neler yapabilirim” diye bir girişimde bile bulunmadı. Sene sonu gelince vergileri dayayacak bu kan ağlayan esnafın yüzüne ve vergisini de isteyecek….

Çok merak ediyorum, devletimiz ve memurlarımız ne zaman yüzlerini halka dönecekler ve halka hizmet için o mevkilerde bulunduklarının farkına varacaklar…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

29 Temmuz 2015

BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


BOZACININ ŞAHİDİ ŞIRACI

Türkiye, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKYB) alanında bulunan PKK hedeflerini bombalıyor.
Başbakan Davutoğlu’nun görüştüğü IKBY Başkanı M. Barzani, PKK ile Türkiye arasındaki gerginliğin ‘bu kadar tehlikeli bir noktaya gelmesinden’ kaygısını: Gerginliğin daha fazla artmaması gereğini: Sorunları çözmek için tek yolun barış olduğunu: Türkiye’nin barış sürecinin başarılı olması için elinden geleni yaptığını: Gücü yettiğince bu yöndeki çabalarının devam edeceğini söylüyor.

*
İlginç bir "Bozacının Şahidi Şıracı" oyunu oynanıyor.

*
PKK’yı da içine alan Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK), Kürt hareketinin Türkiye ve Avrupa’da siyasi işleyişiyle ilgili kararları alan siyasal ve yönetsel yapısıdır.
Stratejisi terör ve şiddet ile etnik fay hatlarını harekete geçirmeye, derinleşerek bağımsız bir devlet kurmaya dayanıyor.
Kürt Sorunu’nun çözülmesi için Türkiye’den;
Abdullah Öcalan’ın özgür bir sıfatla müzakerelerde yer almasını:
Özel harekâtçı güçlerin geri çekilmesi, askeri ve siyasi alana dönük operasyonların kesinlikle durdurulmasını:
Kürt halkının Demokratik Türkiye ulusunun bir parçası olarak anayasal statüye sahip olmasını:
Kürt diline her alanda özgürlük verilmesini:
Kürt halkının kendi kimliğiyle demokratik toplumsal örgütlenmesini geliştirilmesini:
Demokratik siyaset yapılması ve Kürtlerin kendilerini özgürce ifade etmesi için tüm engellerin kardırılmasını talep ediyor.

*
Demokratik Toplum Kongresi (DTK), Kürtçü sivil toplum kuruluşlarını tek çatı altında topluyor.
HDP ise merkeziyetçi yönetime karşı çıkan ve yerel yönetimlerde en ücradaki evlere kadar örgütlenmiş, devletin ulus bağlantısından kopmuş Kürtlerin;
Etnik, kültürel ve dini faktörler altında kendi yönetim biçimini bizzat belirleyen DTK’nın yerel parlamentoya dönüşmesi,
Demokratik Özerkliğin bu merkezden yaygınlaştırılmasının önünün açılması talebini TBMM’den seslendiriyor.
Üstelik, 7 Haziran Genel seçimlerinden sonra güç tabanını genişletmiş, hükümetin çözüm sürecinde ilerleme kaydetmemesine karşı özerklik yönünde daha geniş adımlar atmak üzere gücünü pekiştirmiştir…

*
KCK, DTK, HDP ve PKK taleplerini ivmelemek üzere Irak ve Suriye’deki savaşı parça parça Türkiye’ye taşımaktadır.
Hepsi Öcalan’ın PKK’nin silah bırakmasında karar mercii olduğunun ısrarcısıdır.
Bu yüzden "Çözüm Süreci" ve "Dolmabahçe Mutabakatı" üzerinden hükümete etnikçi baskı uygulamıştır.
Talepler karşılık bulmayınca, KCK "baraj yapımı ve karakol-kalekol inşaatlarının durdurulması, TSK’nın terörle mücadele kapsamındaki faaliyetlerine son vermesi"ni istemiş ve ateşkes sürecini sonlandırmış,
Ardından PKK’ya Diyarbakır’da polise, Adıyaman, Kilis ve Niğde’de askere operasyon düzenletilmiştir.

*
Şimdi, bunca baskıdan sonra Türkiye, IKYB alanında bulunan PKK hedeflerini bombardımana tabi tutuyor.
Böylece sözde barışı, demokrasiyi, birlikte yaşama kültürünü ve halkın huzurunu öngören Çözüm Süreci balonu patlamış bulunuyor.

*
Herşey AKP iktidarının, ABD desteği ve pan islamcı Osmanlıcı vizyonuyla, Sünni ile Şii dünyası arasında karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören bir stratejiyi izlemesiyle başladı.
Hükümet "Bölgeyi kazanırsak petrolüde kazanırız" hayaliyle, Suriye Kuzey’inin ve Irak Kürdistan Bölgesi’nin geliştirilecek ekonomik ilişkiler üzerinden Türk ekonomisine bağlanacağını öngörüyordu.

*
IKYB Başkanı M.Barzani ise "Kürdistan’ın Bağımsızlığı" hedefliyor,
AKP iktidarının Osmanlıcılığı ya da farklı kimliklerin ve farklı inançların bir ulus devletle değil, Ortadoğu’da devletler konfederasyonu sistemi içinde bir arada yaşayabilecekleri,
Bu suretle Türkiye’nin bölgenin ya da Suriye ve Irak Kürdistanı’nın ekonomik kaynakları üzerinde egemen olunacağı senaryosunda "işbirlikçi olmuş" rolü oynuyordu.

*
KCK; M. Barzani’yi mütemadiyen AKP’nin Kürtlere karşı yürüttüğü özel savaş politikasının destekçisi olmak ve Kürt Birliğine zarar vermekle,
Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı olumsuz tutum sergilemekle suçluyordu ki;
Aslında M.Barzani "bal gibi" Ortadoğu’da çizilen yapay sınırların, Suriye ve Irak’ta kan akıtılarak yeniden çizildiği öngörüyor,
Kuzey Suriye’de de IKYB’nin kontrolünde Akdeniz’e açılan bir Kürt koridoru oluşturulduğunu sezinliyordu.

*
Bu yüzden, Türkiye’nin de stratejisi doğrultusunda merkezi hükümeti zayıflatmak için Sünni BAAS Partisi liderleriyle işbirliği yaptı.
IŞİD’in varlığına itiraz etse de Musul’un düşmesindeki rolüyle Irak’ın fiili olarak üçe bölünmüş halinin sürmesini,
Sonra yeniden başkan olması durumunda 2 yıl içinde Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmeyi hedefledi.

*
AKP iktidarı ise etnik ve mezhebi unsurları Türk siyasetinin merkezine taşımaktan: Güvenlik ve yargı bürokrasisini yok etmekten:Türkiye’nin bölgesinde lider olması hedefini ve ekonomiyi risk etmekten bir beis duymuyor,
Sanki İŞİD ve IKYB ile petrol gelirlerine müştereken konmanın, kaçak petrolden, tarihi eser kaçakçılığından, silah satışlarından, uyuşturucudan, Irak ve Suriye kaynaklarının talanından kazanmanın doyasıya sevincini yaşıyordu!

*
KCK, "Büyük Kürdistan Devleti" yolunda,önce herşeyi ile bağımsız bir devlet olmanın şartlarına haiz olan IKYB’ deki ve Kuzey Suriye’deki gelişmeleri beklemenin sabırsızıydı.
Türkiye ise Kürt Yutseverler Birliği, Goran Hareketi, Kürdistan İslam Birlik Partisi ve İslami Toplum Partisi üzerinden Barzani ailesinin petrol gelirleri ve harcamalarda şeffaf davranmadığı ve yolsuzluklara gömüldüğü iddiaları yoluyla, M.Barzani’nin iktidar üzerindeki tekelinin kırılmasını umuyordu.

*
Şimdi Türkiye PKK mevzilerini bombalarken;
Suriye’de Cumhurbaşkanı B.Esad’ın "Onları vurduğunda terörizm, bizi vurduğunda devrim diyorlar "göndermesi altında bir şaşkınlık yaşanıyor.
AKP, hiç olmazsa tek başına iktidar olmak için HDP’ nin kredisini bitirmeyi öngörüyor.
YCHP "Geçmişin bedelini kim ödeyecek" diye soruyor,sonra o bedelin faili meçhule kalacağı anlaşılıyor.
Ne gam? Çünkü o "elimizi taşın altına koyuyoruz" diyor!
MHP, Yargıtay’a çağrıda bulunarak HDP’nin kapatılmasını talep ediyor.
HDP bir türlü terörle ilgisini kesip, TBMM’ de demokratik siyasetin temsilcisi olamıyor…

*
"Bozacının Şahidi Şıracı" oldukça…

27.7.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Bellapais Felaket Yaşıyor (1/2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Türkçesi Beylerbeyi olan Girne’deki Bellapais köyünün doğru adının “Abbaye de la Paix” olduğu ve Fransızcaya kıyasla daha kaba vurgulara sahip olan İtalyanca nedeni ile de, adayı diktatörce seksen yıldan fazla yöneten Venedikliler tarafından Bellapais’e dönüştürüldüğü iddiaları da var.

Kıbrıs adasının en güzel ve en huzurlu yerlerinden bir tanesi Beylerbeyi. Beşparmak dağlarının eteğinde, çeşit çeşit ağaçların, yeşilliklerin içinde, hemen hemen hiçbir sertliği olmayan suyu, serin ve tozsuz havası ile tam bir Cennetten köşe adeta. İnsanoğlunun yaptığı yollar ve evler doğa ile iç içe ve uyumlu. Hangisinin daha baskın olduğu belli bile değil.

Son iki haftadır Beylerbeyi’ni Girne Merkezine bağlı yol üstünde yapılmakta olan yeni su borusu döşeme çalışmaları, bölgede tam bir çevre felaketi yaratmış durumda.

Kazı makineleri ve kamyonlar Beylerbeyi’ni Girne Merkezine bağlı yolu adeta işgal etmiş. Yörede yaşayan insanların araçlarına geçiş verilmiyor. Müteahhit şirket sadece kendi çıkarları doğrultusunda faaliyet gösteriyor. Sırf 15-20 metrelik dikkatli bir geçiş için, araçlar Beylerbeyi manastırının doğu tarafından Ozanköy’e, oradan da Girne yoluna çıkmaya zorlanıyor, daracık ve köy içi yollarından. Kaybolan onlarca kişinin şikayetini bizzat ben kulaklarımda duydum. Duymadıklarım herhalde bunun 15-20 katı sayıda.

Müteahhit firma işin kolayını seçmiş kendisine.

Koca koca kamyonlar, kazıcının (ekskavatör) arkasında duracağına kazılan hendeğin hemen yanında durarak yaklaşık 6.5 metrelik yolun 4 metresini işgal etmekte, hızlı çalışmak ve üstlenilen işi en kısa zamanda yapabilmek için. Bu nedenle de sadece tek yönlü olmak kaydı ile kamyonun yanından geçmesine izin verilen araçlar, kamyonu sıyırırcasına geçmek zorunda bırakılmakta. Halbuki kamyon kazıcının arkasında dursa, araçlar çok daha kolay geçecek ama bu seferde kazılan toprağı kamyona yükleme işi asgari 5 saniye uzayacak. Herhalde bu da yüklenici firmanın işine gelmiyor ki, dönüş yolunda her bir aracı ortalama 5 kilometre dolaşmak zorunda bırakacak şekilde trafiği yakındaki köyün içlerine yönlendirmekte. Günlük ortalama 450 aracın bu yolu kullandığını varsayarsak sadece harcanan benzin miktarı ortalama 250 litre yani günlük 900 TL tutuyor. Bu boşa harcanan para maalesef bizim milli hazinemiz ve sanayiye, ekonomiye, halka hizmete dönüşeceğine fazladan yakıt ithalatına neden olmakta. Dolayısıyla trafiğin aksaması bir yana Beylerbeyinde yaşayan vatandaşlarımız, -toplu taşımacılık olmamasından ötütü- işlerine veya alış veriş merkezlerine gidebilmek için Ozanköy’ü dolaşmalarından ötürü bu süreç içinde her ay ceplerinden ekstra olarak 27 bin TL ödemek zorunda bırakılmışlardır.

Kabahat sadece yüklenici firmada değil elbette… Devlet, halkın sağlığını ve rahat yaşamını düşünmek ve ihale koşullarını da bu gerçekleri göz önüne alarak hazırlamak zorunda.

Veya da koca koca kamyonlar kullanılacağına, daha küçük boyuttaki kamyonetler kullanılabilir çıkan toprağı yüklemek ve geçici olarak belli bir yere taşımak için. Böylesi bir uygulamada yolun 4.5 metresi değil, daha az bir kısmı işgal edilmiş olur ve trafiği de yakındaki köylerin içine yönlendirmeye gerek kalmaz.

Merkezi İhale Komisyonu nasıl bir ihale açmış, bu ihalenin koşullarının nasıl bu denli çevre düşmanlığı içermesine izin verilmiş gerçekten anlamış değilim. Bugün itibarı ile anayolun neredeyse 2 kilometre uzunluktaki kısmı kazılmış, boruları döşenmiş ve üstü toprakla örtülmüş durumda ama halen daha asfaltlanmamıştır. Niye şartnamede yolun kazılması, boruların döşenmesi üstüne toprağın örtülmesi ve üzerinin asfalta kaplanması iki günle sınırlandırılmamaktadır. (Devam edecek…)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

27 Temmuz 2015

EŞKİYANIN GECE NE YAPACAĞI BELLİ OLMAZ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


EŞKİYANIN GECE NE YAPACAĞI BELLİ OLMAZ *

Suriye/El Rai’de mevzili IŞİD örgütü, 5 militanını beraberindeki yaralılarının tedavisi için devamlı kullandıkları Çobanbey beldesi yolundan Kilis’e yolladı.
Bu kez Türk askeri geçişe izin vermedi, bir süre sonra da IŞİD, El Rai karşısında Türk topraklarında yığınak yapan TSK unsurlarına ateş açtı.
Bir astsubay öldü, 2 uzman çavuş yaralandı…

*
Türkiye Suruç’ta İŞİD, Ceylanpınar’da PKK terör saldırısı sonrası teyakkuzdaydı.
Saldırı sonrasında angajman kuralları çerçevesinde sabaha karşı IŞİD’e yönelik ilk sınır ötesi operasyonunu yaptı.

*
Gün boyunca Suruç ve Ceylanpınar saldırısında "Ölenlere rahmet, yaralılara şifa, yakınlarına baş sağlığı" dilekleri, Türkiye-Suriye sınırında Kobani’de yaşananlar, yurt genelindeki şiddet olayları ve IŞİD’le mücadele gündemiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Davutoğlu, MİT Müşteşarı H.Fidan, Emniyet Genel Müdürü C.Lekesiz, Genelkurmay Başkanı Org.N.Özel ve adamları güvenlik toplantıları düzenliyordu.

*
Halbuki bu insanların hepsi ABD desteği ve Osmanlıcı vizyonlarıyla Sünni ile Şii dünyası arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören bir stratejinin arkasından gitmişti.
Bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır hayaliyle, Suriye Kuzey’ini ve Irak Kürdistan Bölgesi’ni yurt topraklarına katma heveslisiydiler.
Bir gün olsun vizyonlarının etnik ve mezhebi unsurları siyasetin merkezine taşıdığını, Güvenlik ve yargı bürokrasisini yok ettiğini, Türkiye’nin bölgesinde lider olması hedefini çürüttüğünü, ekonomiyi çökerteceklerini öngöremediler.

*
Petrol gelirlerine konmak, kaçak petrolden, tarihi eser kaçakçılığından, silah satışlarından, uyuşturucudan, Suriye kaynaklarının talanından kazanmak,
Ama pastayı Kürtlere yedirmemek için uzun süre Özgür Suriye Ordusu şemsiyesi altında Nusra Cephesi, Müslüman Kardeşler örgütü, IŞİD’le birlikte Suriye’de Alevi ve Kürt köylerine yapılan saldırılara Türkiye’yi ortak ettiler, ülkeyi bu günlere getirdiler.

*
Onlara ne güzel günlerdi!
Türkiye’nin sınır hattına yakın oluşturduğu angajman kurallarının uygulandığı alan, sınırın Suriye tarafının yaklaşık 15 km. içlerine kadar ulaşıyordu.
Toprak Suriye toprağı idi, rağmen sınıra yaklaşan uçak ve helikopterler Türk jetleri tarafından engelleniyor, bu bölgeye yaklaşan Suriye kara birlikleri ise Türkiye tarafından angajman kuralları ihlâli bahanesiyle taciz ediliyor ya da topçu ateşiyle vuruluyordu.

*
Suriye ise Türkiye ile gereksiz bir cephe açmanın anlamsızlığından yanaydı.
Türkiye’yi bir başka ülkede savaş çıkarmak suçu yükleyerek daha geride olan hatları korumayı,
Giriş yapan Özgür Suriye Ordusu, Nusra Cephesi, IŞİD örgütü ve Ahrar Şam militanlarını , en hayret vericisi de İŞİD’le birlikte savaşa katılmak isteyen Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı şemsiyesi altında sivil toplum ve yardım kuruluşlarının militanlarını kendi sahasında karşılama stratejisi uyguluyordu.

*
Militanlar angajman kurallarının hüküm sürdüğü alanda Türkiye’den elini kolunu sallaya sallaya girip-çıkıyor, bölgeye sokulan tüm silah, ekipman,araç-gereç ve yardım Özgür Suriye Ordusu’na bağlı örgütlere pay edilirken, Türkiye toprakları üzerinde bir çok il ve ilçe moral depolanan,tedavi hizmetlerinin yapıldığı bir alana dönüşmüştü.

*
Halbuki, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin ekonomiden siyasete, bölgesel ve küresel etkileri olacak bir anlaşma ile sonuçlanmaya ilerliyordu.
İran’ın dünya politikasına eklenmesi ve Ortadoğu’da istikrarın oluşması benzeri fikirler tartışılıyor ve Ortadoğu’da kartların yeniden dağıtılmaya başlandığı hissediliyordu ki;
ABD, bölgede siyasi çözüm için Ortadoğu’daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmanın yolunu oluşturuyor, Suriye’yi ve Irak’ı adım adım "Balkanlaştırıyordu."

*
İsrail’in hedeflerine en uygun biçimde Suriye; Sünni, Alevi ve Kürtler lehinde, Irak ise Kürt, Sünni ve Şii’ler lehinde devletçiklere bölünmeye-yazıyordu.
Ortadoğu’da Suudi Arabistan- İran ekseninde, NATO’nun desteklediği Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arapların "Ordulaşma"sı sağlanıyor,
Hem İsrail’in müttefiki Arap’ların, hem de İsrail’in İran Şii Ordusuna karşı güvenliği teminata alınıyordu.

*
Ama bakınız, çıkarları söz konusu olduğunda ABD müttefiklerini nasıl da satıyordu?
Beklenmiyordu ama ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun havadan, Suriye’de PKK bağlantılı Demokratik Birlik Partisi’nin silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri ve Özgür Suriye Ordusu’na bağlı bazı gruplarının karadan destek vermesiyle IŞİD kontrolündeki sınır kasabası Tel Ebyad Kürtlerin eline geçiverdi.
ABD, Suriye’yi devletçiklere bölmeye-yazarken,bu kez müttefik olarak yanına PKK/PYD’i almakta sakınca görmüyordu!

*
Kürt Halk Savunma Güçleri’nin Tel Ebyad’ı almasıyla, IŞİD’in merkez üssü Rakka’nın Türkiye sınırı ve Cerablüs’e ya da Kobane Bölgesi ile bağlantısı kesildi.
Cizire ve Kobani kantonları birleşti, geriye Efrin Bölgesinin bu kantonlara birleştirilmesi kaldı.
Bu suretle Türkiye’nin Suriye sınırında bir baştan diğerine yeni bir Kürdistan devletçiği ortaya çıkıyordu…
Bu devletçik ile Kuzey Irak Kürt Bölgesi yönetiminin bağımsızlık talebi örtüşünce;
Türkiye’nin güvenlik toplantılarını düzenleyenler "Ne ummuş, ne bulmuş" olmanın şaşkınlığına düşüverdiler…

*
Halbuki, bunlar 2015 seçimlerinden sonra AKP-HDP arasında süregelen çözüm sürecinin bir adım öteye geçeceği bir siyasal işbirliği öngörüyordu.
Ülkenin anayasal-toplumsal yapısının, iki partinin tabanlarının ve küresel-bölgesel dinamiklerin desteğiyle başkanlık-özerklik pazarlığıyla değişeceğini tasarlıyorlardı.
Rejimin değişmez unsurları parlamentoda, olası referandumlarla, Abdullah Öcalan’ın oluruyla ve siyasal iktidarın hamleleriyle alt üst edilecekti ki;

*
Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere bir yanda Suriye İç Savaşında yükümlenen ve hepsi birer uluslararası hukukun suç saydığı roller,
Bir yanda desteklenen İŞİD ve benzeri örgütlerin hızla iflasa sürüklenmesi,
Öte yanda Kürtlerin Suriye, Irak ve Türkiye’de önlenemez yükselişleri,üstelik 2015 seçimleri ardından iktidarlarını kaybetmekle hepsi dayanılmaz bir paronoyaya girdiler…

*
O paronoya ile Erdoğan’ın "Kürt Sorunu yoktur" ifadesi, "Dolmabahçe Mutabakatını" yok sayması ardından,
PKK/KCK yapılanması baraj yapımı ve karakol-kalekol inşaatlarının durdurulması, TSK’nın terörle mücadele kapsamındaki faaliyetlerine son vermesi talebiyle ateşkes sürecini sonlandırdı.

*
Halbuki ABD, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO’daki müttefikleri ile tam bir işbirliği içinde olmasını ve IŞİD’e karşı mücadele edenler arasında fark yaratan tek güç olan Kürtlerle işbirliği yapmasını istiyordu…
Açılım devam etmeliydi, İncirlik Batılı hava kuvvetlerine açılmalı,Türkiye IŞİD’e karşı mücadelenin odağında yer almalıydı…

*
Nitekim, dün Türkiye’nin işte o namlı isimleri ard arda güvenlik toplantıları düzenlerken,
ABD Başkanı B.Obama, BBC’ ye verdiği mülakatta İran ile yapılan nükleer anlaşmanın bölgede oluşturduğu fırsatları konuşuyordu.
"Suriye’ye yabancı savaşı akışını durdurmak için Türkiye ve Ürdün başta olmak üzere bölge ülkeleriyle birlikte çalışıyoruz. Yabancı savaşçıların geçişinin engellenmesinde ilerleme sağladık" diyordu ki;

*
Türkiye, İŞİD’in Suruç ve Çobanbey saldırıları ardından, Suriye topraklarında IŞİD’e yönelik ilk sınır ötesi operasyonunu düzenledi, Türkiye’nin İŞİD’le olan münasebeti kesildi.
"Ya Mazallah" Türkiye İŞİD’e açık hedef mi oluyor endişesi büyüdü.

*
Erdoğan ve adamları için geriye en güvenilir yol olarak muhtemel bir erken seçimde AKP’nin hiç olmazsa tek başına iktidar olmasından başka çare kalmamıştır.
Şimdi hiçbiri iktidar alternatifi olmayan K.Kılıçdaroğlu, D.Bahçeli ve S.Demirtaş’tan birini yanına çekmesi halinde, belki daraltılmış seçim çevreleri ile birlikte seçim barajını düşürmek AKP’yi tek başına iktidar yapabilir mi arayışı sürdürülüyor…
Yoksa HDP’nin PKK terör örgütü ile içli-dışlı olması bu partinin kapatılması ve seçime girememesi mi öngörülüyor?

*
Bir başka fasıldır ama yoksa, Türkiye; Suriye ve Irak’ daki devletçik oluşumları gibi bir uygulamaya tutuluyor da, Ortadoğu Konfederasyonu lehinde bölünüyorsa?
Kesin olan biricik gerçek, Türkiye’nin ruhunu kaybetmiş olması ve bu adamlarla her geçen gün tükenmekte olduğudur.

25.7.2015

*Eşkiyanın gece ne yapacağı belli olmaz/ İ.İnönücleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: