Aylık arşivler: Nisan 2015

41 Yıldır Büyüyemeyen Yavru (1/3) … Prof. Dr. Ata ATUN


Aslında bizim “Yavru”nun abisinin ilk doğum tarihi Kasım 1957, hatta gününü de verebilirim 18 Kasım 1957. Anası hem onu doğurmuş hemde bağrına basarak büyümesi için elden geleni yapmıştı.

​Yeni yetme ufaklık, etrafında kendisini ikide birde dövmek isteyen yaşça çok büyük komşu çocukları olduğundan, kendisinden beklenilmeyen inanılmaz bir hızla büyümüş ve kısa bir zaman içinde gözü kara, hiç bir zorluktan yılmayan güçlü bir delikanlı olmuş. Birgün komşu delikanlı, anasını yanına alıp kendisini dövmeye geldiğinde, kendisinin de anası elinde sopa, bizim delikanlının yardımına yetişmiş ve komşularına, ana oğullu unutulmaz bir dayak atmışlar.

Bu tarihe geçen dayaktan sonra ananın bir yavrusu daha olmuş, abisi ise doğumun hemen sonrasında vefat etmiş. İkinci yavru, etrafta kendisini dövmekle tehdit eden komşu çocukları olmasına rağmen yanında anası olduğu için, yan gelip yatmayı tercih etmiş. Anası gak dediğinde ağzına yemeğini, guk dediğinde suyunu verdiğinden, yaşadığı rahatlık çok hoşuna gitmiş ve hep yavru kalmayı tercih etmiş. Yaşadığı eve on paralık bir katkısı bile olmamış. Neyi varsa anası yapmış kendisine…

Yıllar içinde tam bir mirasyedi gibi hayatına devam ettiğinden hep yavru kalmayı sevmiş. Çalışıp, didinip kendi ayakları üstünde durmayı da pek benimsememiş, ekmek elden su gölden olduğu için…

Günlerden bir gün anasının yıllar içinde kendi boğazından kesip oğlu rahat yaşasın diye yaptıklarına sahip çıkmak düşüncesi girmiş kafasına. ‘Etrafta dolaşayım, bir bakayım, anam benim haberim ve katkım olmadan rahat edeyim diye neler yapmış’ diyerek düşmüş yollara.

Önüne çıkan ilk yer Ercan Havaalanı olmuş.

Terminal binası, havaalanı, pisti, park alanı, kargo binası, gümrük, polis, güvenlik sistemi, yakıt ikmal merkezi, ikram bölümü, inen kalkan uçaklar vs. çok etkilemiş kendisini.

Havaalanında rastladığı aksaçlı bir kişiye sormuş, nedir bu, kim yaptı bunları diye.

Aksaçlı adam, “Bizim daha evvel havaalanımız ne gezerdi evladım” diye söze başlamış. “Köyümüzden çıkmaya bile korkardık, yollarda öldürülmemek için. Komşu çocukları çekip gittikten sonra yapıldı hep bunlar…

Burayı ilk gördüğüm günü hatırlıyorum” diye devam etmiş sözlerine.

Asfaltı aşınmış ve içindeki çakıl taşları zaman içinde sökülüp döküldüğünden üzeri pütür pütür olmuş, yaklaşık 12 metre genişliğinde bir pist ve şimdi İstanbul Havayollarının hangarının olduğu yerde de, bahçe duvarı dikeyleme dikilmiş kamışlardan oluşmuş üzeri lamarina (galvaniz saç) kaplı 3 odalı bir binası vardı. Elektriği ve suyu bile yoktu” demiş.

Bu gün ise, 60 metre genişliğinde ve 2950 metre uzunluğunda pisti var. Pistinin beton bloklarını, büyük yolcu ve kargo uçaklarının inişine göre yapmışlar, muhteşem bir de terminal binası ve araç park yeri var artık” diyerek bir başka anısını daha dile getirmiş.

Buraya havaalanı ilk yapıldığında, uluslararası ışık ve aydınlatma sistemi olmadığı için uçaklar gece iniş yapamazlardı ve uçuşlar da hep gündüz yapılırdı. O günlerde evin reisi, Trabzon havaalanı diye bir yer için sipariş edilmiş pist aydınlatma sistemini, Trabzon havaalanına kurdurtmadı ve buraya gönderdi ve gece uçuşları da o şekilde başladı oğlumGaliba senin hem haberin yok, hem de senin bahçende olduğu halde pek bir katkın da yok… Keşke bir tek çiviyi olsun sen çakmış olaydın” diyerek sözlerini sonlandırmış…

(Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

1 Mayıs 2015

Şu yüzde 60 olayını açıklığa kavuşturalım … Yurdagül Atun (M.Sc.)


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile KKTC’nin çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı arasında başlayan ancak sonrasında kenar köşe birçok ismin fikir beyan ettiği atışma bitti gibi görünse de sosyal medyada tüm hızıyla devam ediyor.

Takip ettiğim kadarıyla sesi çıkanlar çoğunlukla Akıncı taraftarları. Kimbilir belki gerçekten desteklediklerinden, belki de “çocuğumu ben döverim ama başkasına laf söyletmem” düşüncesiyle Akıncı’ya sahip çıkma zorunluluğu hissettiklerinden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerine tepki gösterdiler.

Zaten yaşananlar ortada, bunları tekrarlamaya gerek yok. Benim yazacaklarım algı/ bilgi kirliliğiyle ortaya konan manipülasyonlar.

Soysal medyada en fazla söylenen söz ve en çok yapılan hata; “Akıncı; halkın yüzde 60’ının desteğini almış bir cumhurbaşkanıdır.”

Dün El-Cezire’den arayan arkadaşlarıma söyledim, yine söylüyorum; Akıncı yüzde 60.5 oy almıştır ama halkın yüzde 60’ının oyu değildir bu.

Sandığa gidenlerin yüzde 60’ının oyudur.

KKTC’de toplam seçmen sayısı 176,916’dır ve Akıncı 67,037 oy almıştır. Bu oy da seçmen sayısının yüzde 38’ine tekabül eder. Yani, katılımın yüzde 64 olduğu bir seçimde Akıncı’nın aldığı oy 60.5’e karşılık gelmektedir.

Ki zaten KKTC’de sola çatlasanız yüzde 40’ın üzerinde oy çıkmaz. Bu, seçim sonuçlarıyla sabittir.

Durum böyleyken Akıncı’yı desteklemeyenleri azınlık olarak görerek, “çoğunluk böyle istedi” demek olayı manipüle etmekten başka bir şey değildir.

Gelelim sandıktan çıkan sonuca… Halkın yüzde 35’inden fazlasının sandığa gitmediği bir seçimdi bu.

Savaş baltalarının bilendiği, intikam yemeklerinin soğutulduğu…

Hatırlatalım; Ulusal Birlik Partisi (UBP) kurultayında parti İrsen Küçük ve Eroğlu taraftarları olarak ikiye bölünmüştü. İkinci tura giden, hatta mahkemelik olunan kurultayda İrsen Küçük, ufak bir farkla başkanlığa getirildi ancak başkanlık keyfini süremedi. Amerika’ya gittiğinde hükümetin düşürülmesi için gensoru verildiğini öğrendi, apar topar geri dönerek erken seçim kararı aldı.

Seçimde hiç ummadığı bir hezimet yaşayan Küçük, başbakan ve parti başkanı olarak girdiği seçimde sandığa gömüldü.

Bir önceki seçimde 26 milletvekiliyle, oyların yüzde 44’ünü alarak tek başına iktidar olan ve zaman içinde transferlerle 30 vekile çıkan UBP de ancak14 vekil çıkarabildi 2013 seçiminde.

KKTC’deki son cumhurbaşkanlığı seçimleri işte bu seçimin rövanşıydı.

Zaten UBP’li birçok vekil parti ortak kararına karşı çıkarak Derviş Eroğlu’na destek vermeyeceğini açıklamıştı. Onun yanı sıra Türkiyeli vatandaşların da Eroğlu’na oy vermeme kararı alması Akıncı’ya yaradı. Fikren çok uzakta oldukları Akıncı’ya oy vermeye eli varmayanlar sandığa gitmeyerek dolaylı da olsa bu galibiyete katkıda bulundu.

Yani görüldüğü gibi Kıbrıs Türkü öyle değişime uğramış filan değil.

Sağın oyu belli, solun oyu belli…

Akıncı, intikam tugayının ve yıllardır dışarıda yaşaması nedeniyle siyasi polemiklerden uzak olmasının kaymağını yiyor bugün.

Tüm söylediklerimizden Akıncı’nın aldığı oyları küçümsüyoruz anlamı çıkmasın ancak Eroğlu kendisi aday olmayıp, Kudret Özersay’ı aday gösterseydi, Özersay’ın tüm rakiplerini silip süpüreceği çok açıktı.

Nitekim partisiz, kampanyasız sessiz sedasız ve Eroğlu gibi bir rakibe rağmen yüzde 22’ye yakın oy aldı Özersay.

Sözün özü, Kıbrıs Türkü’nün yüzde 60’ı Mustafa Akıncı gibi düşünmüyor. Umarız Akıncı bunun bilincinde hareket ederek, birilerini memnun etmek adına tahrikkar açıklamalar yapmak yerine, seçim günü yaptığı konuşmada ağzından çıkan “tüm kesimlerin cumhurbaşkanı olacağım” cümlesinin arkasında durur.

Yurdagül Atun (M.Sc)

KIBRIS YAVRU VATANDIR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


KIBRIS YAVRU VATANDIR

KKTC’ de cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Mustafa Akıncı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile "yavru vatan" polemiği yaşadı.
Erdoğan,Türkiye ile ana-yavru ilişkisinin sona ermesi gerektiğini savunan Akıncı’ya, "Burada ‘İki kardeş ülkeyiz’ dediğiniz zaman ortaya çok farklı tablolar çıkar. Sayın Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanı kulağından duyması gerekir" dedi.
Akıncı yaşanan krizle ilgili "Türkiye bu yavrunun büyümesini istemiyor mu? Biz hep yavru mu kalalım? Ben sadece kulaklarımla duymuyorum, vicdanımla da hissediyorum" karşılığını verdi…

*
Mustafa Akıncı’nın, Kıbrıs sorununda kesik olan müzakere sürecinin BM girişimiyle Mayıs ayında yeniden başlayacağı bir zamanda Cumhurbaşkanı koltuğuna oturması sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından ayara çekilmek istenmesi ne anlama geliyor?
Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında " yeni fikirler getirmek, değişim yönünde cesur adımlar atmak" vaadinde bulunan Mustafa Akıncı ile birlikte artık Kıbrıs’ ta "yeni bir milat, yeni bir dönem" mi başlıyor?

*
Yanıt için önce Kıbrıs Sorununu şöyle bir gözden geçirmek gerekiyor…
BM girişimiyle 2014′ te başlatılan ve verimsiz, ucu açık devam eden müzakerelerde;
Anlaşma’nın siyasi eşitlik temelinde iki toplumlu, iki bölgeli federasyona dayalı olması,
Birleşik Kıbrıs’ın BM ve AB üyesi olarak tek uluslararası hukuki kimliğe ve Kıbrıslı Türkler ile Rumların eşit ve tek egemenliğe sahip olması,
Birleşik Kıbrıs Federasyonunun iki tarafta eşzamanlı yer alacak referandumda onaylanması sonucu ortaya çıkması,
Federal Anayasa’nın Birleşik Kıbrıs’ın iki eşit statüye sahip iki kurucu devletten oluşacağını belirtmesi ve bunu güvence altına alması esas alınıyordu.

*
Müzakere süreci;
Ağustos 2014’te "al-ver" sürecinin başlaması,
Kıbrıs’taki tarafların yanı sıra garantör ülkeler Türkiye ve Yunanistan’ın da yer alacağı dörtlü bir konferans düzenlenmesi,
Toprak, harita, güvenlik ve garantilerin bu konferansta karara bağlanması,
Konferansta liderler uzlaşı sağlarsa, çözümün iki halkın ayrı ayrı ancak eşzamanlı onayına sunulacağı referandumun tarihinin kesinleştirilmesi,
Kıbrıs’ta referandum yapılması, "Evet" çıkması halinde yeni ortaklık devletinin ilan edilmesi, "Hayır "çıkması halinde Kıbrıs’ta çözüm bulunamadığının dünyaya ilan edilmesini öngören bir planlama aşamasına gelmişti ki;

*
Kıbrıs Rum Yönetimi’nin doğalgaz arama faaliyetleri için çalışmalara başlamasına Türkiye’nin kayıtsız kalmaması, doğalgaz arama faaliyetleri yürütülen bölgeye bir sismik araştırma gemisi göndermesi üzerine Rumlar barış müzakerelerinden çekildi.
Rumlar, doğrusu uluslararası tanınmışlığı kullanarak avantaj elde etmek için müzakere sürecinde kabul edilemez şartlardan biri olan kendi egemenliğini kabul ettirme konusunda diretiyordu…
İddia ettikleri egemenliği kabul etmek ise "Kıbrıs sorununun" ortadan kalkması demekti.

*
Çünkü;
Birincisi; Kıbrıs’ta taraflar arasında sorun, "Kıbrıs Halkı" anlayışından ya da 1960 Ankara Anlaşmasına rağmen 1963 Akritas Planının uygulanması ısrarından doğuyor.
Ankara Anlaşması Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletini garantiliyor.
Akritas Planı ise Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini amaçlıyor…

*
İkincisi;1968’den beri süren iki kesimin müzakerelerinde ortak devlet, toprak, mülkiyet hakları ve askeri düzenlemelerle ilgili hiç bir uzlaşma sağlanamamıştır.
Rumlar, BM ve AB’de Kıbrıs’ın yasal hükümeti ve temsilcisi olduklarını kabul ettirirken, Türkler azınlık konumuna itilmiş, üstelik 2004′ te Kıbrıs adına Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye katılmıştır.

*
Üçüncüsü; Kıbrıs, NATO’nun geleceğini belirleyen Stratejik Konsept Belgesinde önemli bir stratejik merkezdir.
Hem Türkiye, hem mevcut iki devletli haliyle Kıbrıs; Stratejik Konsept Belgesinde "AB üyesi olmayan NATO ülkesi" olarak anılıyor,o yüzden bu durum NATO için sorun teşkil ediyor.
Türkiye, NATO’nun AB üyesi olmayan bir müttefiki olarak Avrupa güvenliğine katkısı için öncelikle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.
Fakat AB üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına girmesini, Türkiye de Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini engelliyor…
Bu karmaşa, ancak Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinin birleşme şartlarında anlaşmaları halinde, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin NATO’ya ,Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına üye olmasıyla çözülecektir…

*
Dördüncüsü; Şimdi BM örgütünün müzakerelerden sonuç alınması yönündeki ısrarına neden olan Doğu Akdeniz doğalgaz rezervlerinin Avrupa’ya transferi ihtiyacıdır.
Bu noktada Türkiye adanın birleşmemesi halinde bir kesimin adanın tümünü temsil ediyormuş gibi görülmesinin Avrupa değerlerine aykırı olduğunu savunuyor.
Nitekim, Türkiye ve KKTC Kıbrıs Rum yönetiminin İsrail’in teşvikiyle Doğu Akdeniz’de doğalgaz sondajına başlaması ardından "Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşması"nı imzalamış, bu suretle;
Türkiye, Rumların Ada’nın güneyinde başlattığı çalışmaları fırkateynler ve savaş uçaklarıyla uzaktan izlerken, benzer arama çalışmaları yapması önündeki engeli de kaldırmış sayılıyor…

*
Halbuki İsrail 2009’da Doğu Akdeniz’de Tamar, 2011’de Leviathan’da doğalgaz bulmasıyla birlikte, enerji açısından bağımsız hale gelirken, dünyanın önemli enerji oyuncuları arasındadır.
Güney Kıbrıs’ ta da ön araştırmalar 2022’den itibaren çıkarılmak istenen, Rumlar için çok önemli yaklaşık 50 milyar dolar brüt gelirli ciddi bir rezerv olduğu gösteriyor.
Ama doğalgazın büyük ekonomisi için az maliyet ile hızlı getiri sağlamak üzere İsrail’in doğalgazını dünyaya satabilmesi için komşu ülkelerin mevcut boru hatlarını kullanması gerekiyor.

*
İki ülkenin boru hatları konuşuluyor.
Birincisi, Güney Kıbrıs’ın Vasilikos Likid Doğalgaz (LNG) Terminalidir ama bu hattın Avrupa’ya bağlanması için Güney Kıbrıs’ta yeterli LNG bulunmuyor.
İsrail’in Mısır’ın LNG tesislerinde sıvılaştıracağı doğalgaza ihtiyaç vardır ki, bu da maliyetlerin rekabet edecek düzeyden uzak olması anlamına geliyor.
Üstelik Güney Kıbrıs’ın Türkiye ile KKTC sorunu bulunuyor.
İkincisi,Türkiye’deki boru hatlarından faydalanılmasıdır, ancak işte bu konjonktürde mümkün görünmüyor.

*
O nedenle, Rum Yönetimi Kıbrıs Cumhuriyetini kendilerinin temsil ettiği iddiasında, "Akdeniz’de bulunan doğal gazı Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduğunu" açıklamıştır.
Türkiye ve Kıbrıs Türk Yönetimine "Bir an önce çözüm bulun, ancak çözüme ulaşılmadan önce bile rezervlerimizi iki toplumun da kazanç sağlayabileceği şekilde göreceğiz" garantisini verirken, egemenlik taslaması Türkiye’yi rahatsız ediyor.

*
Geriye Rum gazını İsrail gazı ile birleştirerek İsrail üzerinden veya gemilerle nakliyatını sağlamak alternatifi kalıyor.
Türkiye devre dışı bırakılmaya çalışılıyor ama Türkiye’nin dahil olmadığı hiçbir denklemin ekonomik anlamda istenilen sonuçları getirmeyeceği gerçeği bu kez taraflar arasında sorun oluşturuyor.

*
Türkiye açısından sorun; Ankara Anlaşmasıyla Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğinden idareye etkin katılımı,aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlüklerinden,
Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesinden,
Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletinin garantilenmesi,mülkiyet, toprak gibi konularda zarara uğramak tedirginliğidir.

*
O yüzden 23-24 Ekim’de Brüksel’de toplanan AB liderler zirvesinin sonuç bildirgesinde,
Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ye "Kıbrıs Adası " olarak girmesi hâlâ tartışmalı bir konu iken, Türkiye’ye "Kıbrıs’ın karasularındaki ve münhasır ekonomik bölgesindeki egemenlik haklarına saygı göstermeye" çağırması,
Türkiye’nin AB’ye katılımın şartlarından birinin de AB üyesi ülkelerin tamamının tanınması olduğunu belirtmesinin de bir anlamı bulunmuyor.

*
Türkiye’nin yukarıdaki gerçekleri uğruna "Yavru Vatan" ın "Yavru" kalmasından başka yol görünmüyor.
Cumhurbaşkanı M.Akıncı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın samimiyetini sınamak isterse ya da "Afacan bir Yavru" olmanın peşinde ise fiili bir durum yaratabilir ve bağımsız KKTC’yi Türkiye’ye birleştirme kararı alabilir!

*
Bu yüzden de Kıbrıs "Yavru Vatan" dır…

29.4.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Atun: “Anavatansız yol alamayız” …. Yurdagül Atun


Atun: “Anavatansız yol alamayız”

Yurdagül Beyoğlu ATUN

*** “Vatandaşlar bürokrasiden, Hükümetlerin sözlerini tutmamasından bıktı. Bunun bedelini de Eroğlu ödedi”

*** “Kıbrıs Türk halkının yüzde 60’ı Akıncı gibi düşünüyor diyemeyiz”

Profesör Dr. Ata Atun, TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, KKTC’nin 4. Cumhurbaşkanı seçilen Mustafa Akıncı’ya yönelik, “İki kardeş ülkeyiz dediğiniz zaman ortaya çok farklı tablolar çıkar. KKTC Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanı kulağı duyması lazım. Türkiye, Kuzey Kıbrıs’ı niçin sahipleniyor. Kardeş olarak bir çalışmanın bile şüphesiz şartları vardır. Yavru vatan olarak çalışmanın bir bedeli vardır. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’ta bedel ödemiştir, bedel ödemeye devam etmektedir. Şehitler vermiştir. Sadece kuru kuruya kardeşlikle bu olmuyor. Uluslararası camiada kuzey Kıbrıs kavgasını veren kim? " şeklindeki sözlerinin haklı olduğunu söyledi. “Anavatanımız olmasaydı bugün burada tek Türk dahi kalmazdı” diyen Atun, Kıbrıs Türkünün Türkiye olmadan yol alamayacağını ifade etti.

Araştırmacı Yazar Profesör Dr. Ata Atun, Kıbrıs Türkü’nün anavatansız olamayacağına dikkat çekti. Kartal Harman’ın hazırlayıp sunduğu “Ayaküstü 1 Saat” programına konuk olan Ata Atun, geçtiğimiz gün gerçekleştirilen seçimleri ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve KKTC’nin 4. Cumhurbaşkanı seçilen Mustafa Akıncı arasında yaşanan “Ana-yavru” polemiğini değerlendirdi.

Kıbrıs Türk halkının, bıktıran bürokrasi ve yerine getirilmeyen vaatlerden bıkarak bir değişim yoluna gittiğini ifade eden Ata Atun, “vatandaşlar bürokrasiden, Hükümetlerin sözlerini tutmamasından bıktı. Bunun bedelini de Derviş Bey (Eroğlu) ödedi” dedi.

“40 yıldır siyasette olan birinin hata yapmaması mümkün değildir”

İcra makamında olmayan bir kişinin kimseyi kırma/ küstürme olasılığı olmayacağını belirten Atun sözlerini şöyle sürdürdü: “Derviş Bey 40 yıldır politikanın içinde olan birisidir ve ülke için birçok hizmette bulunmuştur. 18 yıl başbakanlık, 5 yıl cumhurbaşkanlığı yapan biri olarak hizmet vermemeniz mümkün değildir. Dolayısıyla arada memnun edilemeyenler olacaktır. İcraat yaptığınızda bir takım kişilerin kırılması doğaldır. Sayın Akıncı ise 15 yıldır ortada olmayan, icraatları unutulmuş bir kişidir. 15 yıldan fazla süredir siyasi hayatın içinde olmayan birinin hatalarının da hatırlanması mümkün olmuyor.”

“UBP içinden darbe yedi”

Ata Atun, Derviş Eroğlu’nun, Ulusal Birlik Partisi (UBP) içinden de destek alamadığı kişiler olduğunu anımsatarak şöyle dedi: “UBP’deki bazı vekillerin de Derviş Eroğlu’na destek vermediklerini çok iyi biliyoruz. Hatta ‘ilk turda desteklemeyeceğim, ikinci turda başkanlık sözü verirse desteklerim’ sözleriyle seçimi pazarlık konusu yapan UBP’liler oldu. Bunlar siyasetin çirkin yüzü. ‘Mademki seçim var, ne koparırsam kar’ mantığı yanlış.”

****

“Türkiye iyi ki yanımızda…”

Prof Dr. Atun, TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Akıncı’ya yönelik olarak “İki kardeş ülkeyiz” dediğiniz zaman ortaya çok farklı tablolar çıkar. KKTC Cumhurbaşkanı’nın ağzından çıkanı kulağı duyması lazım. Türkiye, Kuzey Kıbrıs’a niye, niçin sahipleniyor. Kardeş olarak bir çalışmanın bile şüphesiz şartları vardır. Yavru vatan olarak çalışmanın bir bedeli vardır. Bu ülke Kuzey Kıbrıs’ta bedel ödemiştir, bedel ödemeye devam etmektedir. Şehitler vermiştir. Sadece kuru kuruya kardeşlikle bu olmuyor. Uluslararası camiada kuzey Kıbrıs kavgasını veren kim? " şeklindeki sözlerinin hatırlatılması üzerine şunları söyledi:

“Yiyeceğimiz, içeceğimiz Türkiye’den geldi…”

“Türkiye’nin varlığını inkar etmek, geçmişi bilmemek çok yanlış. Türkiye, 1955’te de yanımızdaydı, 1958’te de yanımızdaydı, 1963’te de yanımızdaydı. Türkiye olmasaydı Rumlar bizi silip süpürecekti. Bizim direnişimizin güç noktası Türkiye’nin verdiği destekti. 15 Kasım 1967’de Grivas Boğaziçi ve Geçitkale’ye saldırdığında bize destek çıkan anavatanımızdı. O saldırılarda 32 kişi şehit olmuştu. Türkiye ayağını sertçe vurmasaydı, önce Serdarlı’yı, sonra da Lefkoşa Saint Hilarion arasındaki bölgeyi ele geçireceklerdi. Kaç şehit vereceğimizi düşünmek bile istemiyorum. 1963 yılında 6 ay hiçbir Allahın kulu Lefkoşa’ya giremedi. 6 ay ne yedi, ne içti o insanlar? Türkiye gönderdi yiyeceğimizi, giyeceğimizi… İfestos Planı’na göre, Türkleri sistematik bir şekilde yok edeceklerdi. Anavatanımız olmasaydı bugün burada tek Türk dahi kalmayacaktı… Bizler maalesef çocuklarımıza bunları anlatmadığımız için bugün Türkiye’nin varlığını tartışır durumdayız.

“Anastasiadis niye çağırdı”

Rum Yönetimi Başkanı Anastasiadis bugün için Akıncı’ya görüşme daveti yapmış. Bu bana hiç şaşırtıcı gelmedi ama başkanlığa geldi geleli masaya oturmamak için ayak direyen bir kişinin niye hemen görüşmeye çağırdığını düşünmek lazım. Şimdi Eide çağrı yaptığında da uça koşa masaya gelecek… Eroğlu, iki devlette ısrarcı olduğu için görüşmek bile istemiyordu. Rum Ulusal Konseyi’nin kararı vardır. Bu ekip, Türklerin hiçbir önerisine evet demez. Adanın tümü üzerinde hak sahibi olmayacakları hiçbir anlaşmayı istemezler. Biz ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olacaksak niye varoluş mücadelesi yaptık?

“Akıncı da görecek”

Zaman içinde Akıncı da, Rum siyasetiyle, bizim siyasetimizin uyuşmadığını görecek. Ki biz bu süreci Mehmet Ali Talat zamanında da yaşadık. Hristofyas seçildiğinde çok sevinmişti, Kıbrıs sorununu birkaç aya kadar çözeceklerini düşünüyorlardı. Ne oldu? Bırakın sorunu çözmeyi, ortak açıklamaya bile razı edemedi Hristofyas’ı…”

“Yüzde 60 Akıncı’yı istiyor diyemeyiz”

Atun, kendisine yöneltilen, “Kıbrıs Türk halkının yüzde 60.5’i Akıncı gibi mi düşünüyor” sorusu üzerine de şu yanıtı verdi: “Kıbrıs Türk halkının yüzde 60’ı Akıncı gibi düşünüyor diyemeyiz. Başta da söylediğimiz gibi bıkkınlar var, küskünler var, intikam almak isteyenler, menfaat sağlamak isteyenler var. UBP’nin kemik oyları yüzde 28 civarında. Onları kessen başka partiye vermez. Gerisi icraata bağlı. UBP’nin reforma ihtiyacı olduğu ortaya çıkmıştır. Gençleşmesi ve daha organize hareket etmesi şart. Barış Harekatından sonra fiili olarak siyasette olan tek kişi Derviş Eroğlu’ydu, o da gidince kimse kalmadı…”

“Küçük’ü kim seçecek”

Atun “İrsen Küçük’ün UBP Başına geçme gibi bir düşüncesi olduğunun” hatırlatılması üzerine şöyle dedi: “İrsen Küçük’e görevi kim verecek merak ediyorum. Liste başı ve başbakanken girdiği seçimi kaybeden kişi kendini gözden geçirmeli bence… Böyle bir kişinin davet edileceğini sanmıyorum.”

Türkiye’nin Garantörlüğünden Niye Gocunuyorlar … Prof. Dr. Ata Atun


Anastasiadis’in ve çalışma arkadaşlarının Sayın Akıncı KKTC Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yaptıkları açıklamalar benim çok dikkatimi çekti. Genelde böyle ortamlarda, iç siyasette sıcak günlerin yaşandığı dönemlerde ben gözümü başta Rum tarafı olmak üzere dışa çeviririm. Onların ne düşündükleri beni çok ilgilendirir.

​Rum tarafından son 72 saatte gelen haberler, Rum siyasilerin ağzından çıkanlar gerçekten çok ilginç ve önemli. Seçim sonrasında hepsinin ellerini ovuşturduğu hayali canlandı gözümün önünde bunları duyup, okuduktan sonra.

Anastasiadis’in önce Güven Arttırıcı Önlemlerden bahsetmesi, Maraş’ın iadesine vurgu yapması, ekonomik sorunları çözdükten sonra müzakerelere ciddi olarak başlayacağını işittirmesi, hükümet sözcüsünün Türkiye’nin Garantörlüğünün 21. Yüzyıl kavramlarına göre gereksiz olduğundan bahsetmesi ve Omiriu’nun yeni Cumhurbaşkanı Akıncı’dan “Sahte” diye bahsetmesi, ne düşündüklerini, akıllarında nelerin olduğunu ve geleceğe nasıl baktıklarını net bir şekilde ortaya koyuyor.

Eğer Kıbrıslı Türklere, eskiden olduğu gibi, kendilerini Kıbrıs adasının mutlak hakimi ve aslanı olduklarını sandıkları zamanlarda uluslararası topluluklara yanıltıcı diplomatik mesajlar vererek Kıbrıslı Türkleri temizlemek veya da sindirerek egemenlikleri altına sokmak için silahlı saldırılarda bulunmak gibi niyetleri yoksa niye Türkiye’nin garantörlüğünden gocunuyorlar pek de anlamış değilim.

Türkiye’nin Garantörlüğünün, Rumların 1796 yılında ulusal kahramanları ve şair Rigas Fereos’un ortaya attığı Megali İdea ülküsünü gerçekleştirmelerine ve kendi elleri ile çizerek Viyana’da bastırdığı, her biri 50 x 70 cm boyutlarında 12 paftadan oluşan ve bitmişi de 200 x 210 cm. olan Büyük Helen İmparatorluğu haritasında özellikle içine kattığı Kıbrıs adasının, kurulmasını hayal ettikler Büyük Helen İmparatorluğunun bir parçası olmasını önlediğini düşündükleri kesin.

Her şeye rağmen, Yunanistan’ın ve kendilerinin batmış olmalarına, dünya devletleri arasında sahtekar millet olarak tanınmalarına rağmen hala daha Megali Idea fikrini bir gün gerçekleştireceklerini düşünmeleri ve bu nedenle de Türkiye’nin garantörlüğüne karşı çıkmaları, bana ne kadar artniyetli olduklarını söylemektedir. Bunun başka bir açıklaması yok.

16 Ağustos 1960 tarihine kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası’nın eki olan Garanti ve İttifak Antlaşmasının temeli, dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Yunanistan Dışişleri Bakanı Evangelos Averof tarafından 1958 yılında Paris’te yapılan 1. ve 2. toplantıda atılarak taraflarca kabul edilmiş, 1959 Şubatında Zürih’te yapılan toplantıda da taraftar olan Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin Dışişleri Bakanları altına imzalarını atmıştı. Anayasanın bütününe ise 1959 yılının Şubat ayında Londra’da yapılan son toplantıda tarafların Başbakanları ve Dışişleri bakanları ile Kıbrıs Türk ve Rum Halklarının liderleri imzalarını koymuşlardı.

Bu Garantörlük Antlaşmasını uluslararası hukuk kurallarına ve BM’nin geçerli uygulamalarına göre tarafların tümü mutabık olmadığı sürece hiç kimseler değiştiremez. Kıbrıslı Rumlar zaten 1963 yılının Kasım ayında Makarios’un Ankara’yı ziyaretinden beridir Türkiye’nin Garantörlüğünün kaldırılmasının peşindeler.

Niye “Türkiye’nin Garantörlüğü”nün kaldırılmasını istedikleri de 1963-1974 arasında yaşadığımız soykırımdan belli oluyor. Ki yukarıda da söylediğim gibi, eğer bir gün uygun bir ortamda Kıbrıslı Türklere saldırmak gibi bir niyetleri yoksa Türkiye’nin garantörlüğünden niye gocunduklarını da anlamak mümkün değil.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

29 Nisan 2015

No genocide in the history of İslam or Muslims have been done “O ttoman is innocent and oppressed”


No genocide in the history of İslam or Muslims have been done
"Ottoman is innocent and oppressed"

In the last days, Pape Francis have started a campaign to mutilate Turkey and Turkish people in Christian countries by talking about ‘’Genocide’’ have been made by Ottomans to Armenian in 1915. These mutilations are not against Turkey or Turkish people… the target are Muslims and İslam. Westerners are trying to efface the crimes they made against humanity. Todays, they are working on accusing Muslim Communities. If they success and mutilate Ottoman in mind of other communities, the west will say: "Muslims are bloody killers, they were like that in the past and they are doing the same right now".

There is no ‘’Genocide’’ in the history of Ottoman or any Muslim country or even any Muslim country. The evidence is: the crimes against humanity made and sustained until now especially in America, Africa and other part of the world.

Turkey is face to face with who tried to throw the Ottoman outside of Europe, kill millions of Muslims and exile millions to Anatolian lands, as well as accusing it today.

Armenians were the special part of Ottoman community, but westerners provoke them against Ottoman in the beginning of 20 century and First World War They push them to uprise. Ottoman transfer Armenians to more secured lands inside Ottoman. And hundred thousands of Muslims and Armenians have died while transfer and war.

Westerners fight for many centuries in order to throw Ottomans outside of Europe.

As consequence:
Ottomans have lost hundred thousands of Muslim and Armenian citizens.
Ottoman have lost land
Ottoman have lost state
Ottoman have lost Khilafa
Ottoman have lost everything
Ottoman is innocent and oppressed
Muslim Communities are innocents and inoffensive.

O Muslims !!!
Wake up and become aware of the played game
The accused is not Ottoman; they are trying to accuse you
They trying to accuse faith and your history
O Muslims protect your faith, history and your future.

‘’O ye who believe! If a wicked person comes to you with any news, ascertain the truth, lest ye harm people unwittingly, and afterwards become full of repentance for what ye have done’’. HUJURAT – AYAH (49)
”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ”
سورة الحجرات الآیة (49)

In these hard days, Show your défense the rights of your brothers and sisters Muslims, by hanging on FLAG of TURKEY everywhere.

İSLAMIN VE MÜSLÜMANLARIN TARİHİNDE "GENOCİDE" YOKTUR.
OSMANLI MASUM VE MAZLUMDUR.

Papa Francis’in geçtiğimiz günlerde 1915 yılında Osmanlı Devleti Ermenilere “genocide” yaptı demesinin ardından tüm hrıstiyan ülkelerde Türkiye’yi ve Türkleri karalayan bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyada asıl hedef Türkler ve Türkiye değildir… Hedef İslam dini ve bütün Müslümanlardır. Batı insanlığa karşı işlediği suçları unutturup şimdi Müslüman bir toplumu suçluyor. Eğer Osmanlıyı insanların ve milletlerin gözünde suçlaması başarıya ulaşırsa Batı şunu söyleyecektir. “Müslümanlar kanlı katillerdir, tarihte de böyleydi şimdi de böyledir.”

Ne Osmanlı Devleti’nin ne de başka bir İslam devletinin ve toplumunun geçmişinde “genocide” yoktur. Tarih, Batı’nın Amerika ve Afrika başta olmak üzere dünyanın her yerinde yaptığı ve yapmaya devam ettiği insanlık suçlarının şahididir.

Türkiye bugün Asırlar boyu Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için uğraşan ve milyonlarca Müslümanı katleden ve milyonlarcasını da Anadolu’ya sürenlerin üstüne bir de Osmanlı’yı suçlaması ile karşı karşıyadır.

Ermeniler Osmanlı toplumunun en seçkin bir parçasıydı. Batılılar onları 20. asrın başlarında ve 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya karşı kışkırttılar, isyana sevk ettiler. Osmanlı Devleti Ermenileri ülke içinde emniyetli bölgelere nakletti. Savaş ve nakil sırasında yüzbinlerce Müslüman ve Ermeni hayatını kaybetti.

Batı Osmanlı’yı Avrupa’dan atmak için asırlar boyu savaştı.

Sonuçta:
Osmanlı, yüzbinlerce Müslüman ve Ermeni vatandaşını kaybetti.
Osmanlı, topraklarını kaybetti.
Osmanlı, Devletini kaybetti.
Osmanlı hilafetini kaybetti.
Osmanlı her şeyini kaybetti.
Osmanlı masum ve mazlumdur.
Müslüman toplumlar masum ve mağdurlardır.

Ey Müslüman!!!
Oynanan oyunun farkına var.
Suçlanan Osmanlı değil sensin.
Suçlanan senin inancın ve tarihin.
Ey Müslüman inancına, tarihine ve geleceğine sahip çık.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ
Hucurat (49)

"Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz."

Bu zor günlerde Türk Bayrağını her yerde dalgalandırarak kardeşlerine ve Müslüman toplumların haklarına sahip çıktığını göster.

لا وجود لأي إبادة جماعیة في تاریخ الإسلام والمسلمین
"العثمانیون بریئون ومظلومون"

في الأیام الماضیة، شرع البابا فرانسیس حملة شنعاء لتشویه صورة الأتراک وترکیا في الدول المسیحیة بعد تحدثه عن ”الإبادة الجماعیة” التي یزعم أن الدولة العثمانیة قامت بها للأرمن في سنة 1915. الهدف من هذه التشویهات لیس الأتراک أو ترکیا… الهدف هم المسلمون ودین الإسلام. الغرب یعمل علی طمس الجنایات التي قام بها ضد الإنسانیة، والآن یعمل علی إتهام المجتمع المسلم. إذا حصل وتحقق الهدف بتشویه العثمانیین في نظر الناس والشعوب، سیقول الغرب التالي: ” المسلمون قتلة ودمویون، کان هکذا في الماضي وهاهم یفعلون نفس الشیئ الآن”. لایوجد في ماضي الدولة العثمانیة أو أي دولة مسلمة أو أي مجتمع مسلم ”إبادة” حصلت. والشاهد علی هذا الجرائم ضد الإنسانیة التي أرتکبها ولازال یرتکبها الغرب خاصة في أمریکا و أفریقیا وکل بقاع العالم.

ترکیا الیوم تواجه الغرب الذي عمل علی طرد العثمانیین من أوروبا وقتل الملایین من المسلمین ونفي الملایین إلی بلاد الأناضول، بالإضافة إلی إتهامها الآن.

الأرمن کانوا الجزء الأکثر إمتیازا في الدولة العثمانیة، لکن الغرب عمل علی تحریضهم ضد العثمانیین في أوائل القرن العشرین وبدایة الحرب العالمیة الأولی. ودفعوهم إلی التمرد. الدولة العثمانیة نقلت الأرمن إلی أماکن أکثر أمنا داخل التراب العثماني. ومات مئات الآلاف من المسلمین والأرمن أثناء الحرب والنقل.

الغرب حارب لقرون عدة من أجل طرد العثمانیین من أوروبا.

نتیجة لهذا:

فقد العثمانیون مئات الآلاف من المواطنین المسلمین منهم والأرمن.
فقد العثمانیون الأرض
فقد العثمانیون الدولة
فقد العثمانیون الخلافة
فقد العثمانیون کل شيء
العثمانیون بریئون ومظلومون
المجتمعات المسلمة بريئة ومضطهدة

یا أیها المسلمون !!!
إستیقظوا وأدرکوا اللعبة التي یحیکونها
المتهم لیس العثمانیون، بل أنتم الذین یعملون علی إتهامکم
یعملون من أجل إتهام إیمانکم وتاریخکم
یاأیها المسلمون دافعوا علی إیمانکم وتاریخکم ومستقبلکم

”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ”
سورة الحجرات الآیة (49)

في هذه الأیام العصیبة، أظهر عن دفاعک عن حقوق المسلمین وإخوتک عن طریق رفع العلم الترکي في کل مکان.

Il n’existe aucun Génocide dans l’histoire de l’İslam ou Musulmans
‘’ Ottoman est innocent et opprimé’’

Dans les jours derniers, le Pape Francis à commencé une compagnie pour gribouiller l’image des Turcs et la Turquie dans les pays Chrétiens après son discours à-propos de ‘’Génocide’’ dite fait par l’Ottoman contre les arméniens en 1915. Le but de ces gribouillages n’est pas les Turcs ou la Turquie… le but c’est L’İslam et les Musulmans. L’occident essaie de faire oublier les crimes faites contre l’humanité, et aujourd’hui il essaie d’accuser les musulmans. Et Si il arrive à faire ceci et déformer l’image des Ottoman dans l’esprit des autres nations. L’occident va dire : ‘’les Musulmans sont des sanglants tueurs, ils étaient comme ça au passé et ils sont comme ça maintenant’’.

Il n’y avait aucun ‘’Génocide’’ ni dans l’histoire de l’Ottoman ni dans un pays musulman ou dans une société musulmane. Le témoin ce sont les crimes contre l’humanité réalisés et toujours en exécution par l’occident soit dans l’Amérique soit dans l’Afrique ou dans les différents parts du monde.

La Turquie aujourd’hui est face face à l’occident qui a essayé de jeter l’Ottoman en dehors de l’Europe, tuer des millions de musulmans et expulser des millions vers l’Anatolie, de plus il essaie de l’accuser maintenant.

Les Arméniens étaient la partie spéciale dans la société Ottoman, mais l’occident les a agiter contre les Ottomans au début de 20eme siècle et la première guerre mondiale. Et il les a poussés pour révolter. L’Ottoman a transmet les Arméniens vers des endroits plus sécurisés à l’intérieur du territoire Ottoman. Des centaines de milles de citoyens musulmans et Arméniens ont meurt durant la guerre et le transfert.

L’occident a lutté pendant des siècles à fin de faire sortir l’Ottoman en dehors de l’Europe.

Par conséquence :
L’Ottoman a perdu des centaines de milliers des citoyens Musulmans et Arméniens.
L’Ottoman a perdu son territoire
L’Ottoman a perdu l’état
L’Ottoman a perdu Khalifat
L’Ottoman a perdu tout
L’Ottoman est innocent et opprimé
Les Musulmans sont innocents et opprimés

O Musulmans !!!
Réveillez-vous, et soyez conscient de jeu planifié,
L’accusée ce n’est l’Ottoman, c’est vous
Ils essaient d’accuser votre croyance et votre histoire.
O Musulmans défendez votre croyance, histoire et votre future.

“Ô vous qui avez cru! Si un pervers vous apporte une nouvelle, voyez bien clair [de crainte] que par inadvertance vous ne portiez atteinte à des gens et que vous ne regrettiez par la suite ce que vous avez fait.” (EMQ al-Hujuraat, 49:6)
”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ”
سورة الحجرات الآیة (49 )

Dans ces durs jours, montrez que vous défendez les droits des musulmans et vos frères et sœurs en accrochant le drapeau de la Turquie partout.

— * —

BAĞDAT PAKTI GİBİ BİR ŞEY // Ahmet Kılıçaslan Aytar


BAĞDAT PAKTI GİBİ BİR ŞEY

ABD’nin 5+1 ülkeleriyle İran’ın nükleer programına ilişkin elde ettiği anlaşma, "İran’ın dünya politikasına eklemlenmesi", "Ortadoğu’da istikrarın oluşması" gibi fikirlerin yayılmasına yol açtı.
Anlaşma ile birlikte şimdi olası gelecek senaryoları konuşuluyor.

*
İran nükleer enerjiyi kullanma hakkını kabul ettirmiş, nükleer silah elde etmeye çalışmadığını kanıtlamıştır.
Batı’nın ağır yaptırımlarının iptali İran’ın kendi doğal kaynaklarını kullanmasına ve ekonomik olarak ayağa kalkmasına neden olacağı ve Ortadoğu’da etki gücünü artıracağına da şüphe bulunmuyor…

*
ABD ise İran’ın nükleer programını 10 yıl süre ile ertelemiş, sıkı bir denetim mekanizmasını kurma olanağını yakalamış görünüyor.
Ama bu anlaşmanın tek alternatifinin de İran’a askeri saldırı olduğu öğrenilmiştir…

*
Çaresiz, ABD’nin İran’a İslam devrimini yaygınlaştırmaktan vazgeçmesi halinde Filistin’de, Lübnan’da, Suriye, Irak ve Bahreyn’de etkisini sürdürmesine yol vermesi kaçınılmaz sonuç olarak görülüyor.
Nitekim ABD yakın zaman önce Suriye İç Savaşını Cenevre Barış Görüşmeleri sürecinde Rusya ile çözmeye çalışır ve Ortadoğu’yu Rusya ile paylaşma fikrini sürdürürken, bugün bu fikri terketmiştir.
Şimdi Ortadoğu’daki gücü Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtmanın bir yolunu oluşturuyor; İran ile cepheleşmeyi istemiyor, İran sorunsalını durgunluğa, Ortadoğu politikasını Soğuk Savaş çerçevesine taşıyor…

*
Bu noktada 1955′ te Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya nüfuz etmesini önlemeye yönelik olarak NATO’nun bir uzantısı olarak kurulan "Bağdat Paktı"nın yeni bir açılımının hayata geçirildiğine ilişkin emareler görünüyor.
Bu kez İran; hem SSCB’nin o dönemki rolünü üstlenmiştir hem de Ortadoğu’da nüfuz ettiği alanlarda karşısında Sünni Arapların oluşturduğu NATO’nun uzantısı bir savunma örgütü buluyor…

*
Bağdat Paktı temelleri Türkiye ile Irak arasında 24 Şubat 1955′ te yapılan anlaşma ile atılmış ve İran, Pakistan ve İngiltere Pakta sonradan katılmıştı.
Arap Birliği’ne üye devletlere ve işbirliği yapmak isteyen Ortadoğu devletlerine açık tutulan bu anlaşmaya Irak’tan başka hiçbir Arap devleti katılmadı.
Çünkü özellikle Mısır, bu Paktı Arap Birliği’ ne karşı en ağır darbe saydı ve şiddetle karşı çıktı.
Nitekim Türk-İngiliz birlikteliği Arapların Türkiye’ye karşı tedirginliğini de arttırdı, Türk-Arap dostluğu sarsıldı…
Batı karşıtı kamp güçlenirken, gereksiz bir şekilde Bağdat Paktı üyesi olan Türkiye bölgeye yabancılaştı ve çok daha fazla Batı’ya bağlandı.
Arap ülkeleri ise Sovyetler Birliği ile uyumlarını hızlandırdı ve Sovyetlerin bölgeye girmesine olanak sağlarken, Türk-Sovyet ilişkilerine de gölge düştü…

*
Şimdi,ABD bir süredir Ortadoğu’nun bölüşümünde Suudi Arabistan ve İran arasında kalan İsrail’in güvenliği için öngördüğü bir mekanizmayı ileri sürüyor.
Bağdat Paktı’nın yeni bir açılımında; 26. Arap Birliği Zirvesi’nde, barışa yönelik bölgesel bir güvenlik tehdidi durumunda devreye girmek üzere birleşik bir Arap gücü kurulmasında mutabakat sağlanmıştır.
Bu suretle Ortadoğu’da Suudi Arabistan-İran ekseninde Araplar Suudi Arabistan liderliğinde NATO’nun bölgedeki oluşumu anlamında "Ordulaşma"yı sağlarken,
Hem İsrail’in müttefiki Arap’ların ‘Milli Güvenliği’, hem de İsrail’in İran Şii Ordusuna karşı güvenliği teminata alınıyor.

*
Üstelik ABD, Hürmüz Boğazı’nda İran’ı caydırmak ve körfez ülkelerini korumak için donanmalarına yüklediği ve operasyonel hale getirdiği Füze Savunma sistemiyle birlikte konuşlandırdığı tüm serilerinde Patriot bataryalarını,
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Küveyt, Katar, Umman’a sağladığı veri bağlantılarıyla birleştirilen, İsrail ve Türkiye’de konuşlandırılan füze savunma sistemleri ve patriot sistemleriyle "tek tetik" oluşturan ve bölgedeki kendi sistemine entegre ettiği füze kalkanını Rusya’ya yönlendirmede daha güvenilir ve işlevsel hale getirebilecektir.

*
Bu noktada Türkiye’nin bir NATO üyesi olmanın ötesinde, ne İsrail ne Suudi Arabistan liderliğinde sağlanan "Ordulaşma" ya katılan ülkelerin çoğu ve İran Şii Ordusu eksenindeki ülkelerle de dış politikasında sorunlar yaşadığı görülüyor.
Türkiye’nin bu yalnızlığına, NATO’yu oluşturan Avrupa Birliği ülkeleri de eklendiğinde;

*
Nükleer anlaşmaya varmak üzere olan ve ekonomisi büyük oranda petrol ithalatına bağlı, yaptırımlar nedeniyle büyük ekonomik sıkıntı çeken İran için doğalgazı kendi toprakları üzerinden Avrupa’ya taşınmasında alternatifsiz Türkiye hüviyeti;
İran’ın İsrail’in denetiminde olan Kürdistan’ı ve Kürdistan kaynaklarını da yanına alarak, kendi savunma çerçevesi ve yeterli stratejik-asimetrik tamponları kapsamında Türkiye’yi çok rahatlıkla bypass edebilir özellik taşıyor…

*
Bu suretle yeni bölüşümde İsrail’in yayılma politikasını belirleyen "Nil Nehri’den Fırat’a kadar" sloganıyla belirlenen Mit’ine de yol veriliyor.

*

Türkiye’nin önüne bu kez daha ısrarcı "Ermeni Soykırımı" sorunu getiriliyor…

27.4.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: