Aylık arşivler: Şubat 2015

GERİLİM TOPLUYOR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


GERİLİM TOPLUYOR

Gürcistan Sovyetler Birliği İşgali’nin 94. yıldönümünü anıyor.
Başbakan Garibaşvili, 25 Şubat 1921’in ülke tarihinin en trajik günlerinden biri olduğunu, takibeden Sovyet işgalinin yıkıcı etki yaptığını ve Gürcülerin bağımsızlıklarını kazanmak için büyük özverilere katlanmak zorunda kaldığını söylüyor.
"Komünist ideoloji ve rejime rağmen halkın özgürlük arzusu hiç kaybolmadı, özgürlük mücadelesi hiç dinmedi. Gürcistan’ın bağımsızlığı birçok kuşağın eseridir. Bizim sorumluluğumuz ise bu mirası korumaktır" diyor.

*
Gürcistan’dan başka Litvanya, Letonya, Estonya, Moldova ve Azerbaycan da Sovyet sonrası kurulan devletlerini Sovyet sisteminin işgali olarak kabul ediyor.

*
Ne ki Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna müdahaleleri Rusya’nın havasını değiştirmiştir.
Rusya; NATO ve AB’nin eski Varşova Paktı ülkelerini ve eski Sovyet cumhuriyetlerini içine alarak genişlemesi karşısında kollektif güvenlik sözlerinin;
Avro-Atlantik topluluğun Rus çıkarları pahasına yayılmasının kılıfı olduğunu düşünüyor.
Toplum önderleri Rusya’nın Soğuk Savaş yıllarında onurunun ve çıkarlarının ayaklar altına alındığını, uluslararası ilişkilerde ülkenin aldatıldığını, iki yüzlülüğe maruz kalındığı ve verilen sözlerin tutulmadığına, sonuçta Batı’nın parçası olmaktan vazgeçildikten sonra Rusya’nın yanılsamalardan kurtulduğunu ilişkin yeni bir anlatıyı yaygınlaştırıyor.
Bu noktadan Marksizm-Leninizm’in yerini alan yeni bir Rus ideolojisi gelişiyor.

*
Şimdi Rusya’da, bir zaman önce oyunun kurallarını ABD ve AB’nin belirlediği ama bugün transatlantik ittifakın bir efsaneden ibaret olduğu,
NATO’ nun sanıldığı kadar güçlü olmadığı ve Batı’nın inişe geçtiğine ilişkin inançlar pekişiyor.
Rusya yeniden süper güç olarak düşünülüyor,bu yüzden politikalarından geri adım atmıyor, Batı’yı ödün vermeye zorluyor.

*
Rusya, Batı ile ekonomik fayda getirebilecek ilişkiler isteğindedir.
Ama önceliğini Batı’nın Rusya’yı dikkate alması, Rusya’nın nüfuz alanlarını tanıması ve eski Sovyet ülkelerine karışmamasına veriyor.
Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında Gürcistan, Azerbaycan, Litvanya, Letonya, Estonya, Moldova’ da ilişkilerin gergin bir düzlemde ilerlemesini, Batı’nın yıkıcı politikalarının sonucu olduğuna inanıyor.

*
Nitekim Baltık ve Karadeniz ülkeleri de kendilerini Rusya’nın etkisinden kurtarmak için Batı ile ilişkilerini geliştirme çabasındadır.
Bu ülkelerin NATO’ya ve AB’ ye üye olmaları ya da üye olmak gayretleri Rusya’nın etkisinden kurtulmanın önemli adımlarını oluşturuyor.

*
Litvanyalılar, Letonyalılar, Estonyalılar Sovyet iktidarını hep bir işgal olarak görmüştür.
Batı’nın bu ülkeleri tanımama politikasının temeli de buydu, nitekim üç Baltık cumhuriyeti de işgal tezine dayanarak bağımsızlıklarını ilan etmişti.
Moldovalılar da Sovyetler Birliği’ne işgal yoluyla girmek zorunda kaldıklarını söylüyor.
Azerbaycan’da da bugünkü devlet yapısını Sovyet güçleri tarafından yıkılmış olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’ne dayandırıyor…

*
Bu noktada Almanya Başbakanı A.Merkel Avrupa’da barış düzenine işaret ediyor.
" Biz, Rusya’ya karşı değil, Rusya ile işbirliği yaparak Avrupa’da güvenliği sağlamak istiyoruz. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da barışın sağlanabilmesinin en önemli sebebi, sınırlarımıza saygı duymayı öğrenmiş olmamızdır. Ama bu imkanın olmaması halinde, ilkeler ve çıkarlarımızı savunmalıyız" diyor…

*
Şimdi Almanya 1967’de Sosyal Demokrat Başbakan W.Brandt’ın yürürlüğe koyduğu, Sovyetler Birliği ile doğrudan ilişki kurulması, Varşova Paktı ülkeleri ile ilişkilerin normalleştirilmesine dayanan Ostpolitik’i terkederek, yerine jeopolitik çıkarlarının ve ahlaki prensiplerin yönlendirdiği yeni bir siyasete yönleniyor.

*
Almanya’nın verdiği esinle Gürcistan, Estonya, Litvanya, Letonya, Moldova ve Azerbaycan’ da da halklar eski günlerine dönmemek konusunda kararlı görünüyor.
Sovyet işgalinin bitmesinin ardından Doğu Avrupalı devletlerin tuttuğu yoldan ilerlemek isteniyor.
Almanya liderliğinde bu ülkelerin diğer Sovyet cumhuriyetlerinin yolunda ilerlemesi, buna karşılık olarak Moskova merkezli bir Rus İmparatorluğunun inşasının güçleşmesinin hesabını yapılıyor.

*
Bu anlayışların gelecekteki gelişmeleri etkileyeceğinden şüphe duyulmuyor…

28.2.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

KIB-TEK Batış Yolunda (3/3) … Prof. Dr. ATA ATUN


Vatandaşımız artık KIB-TEK’in sırtında taşınamaz bir yük olduğunun farkına vardı ve KIB-TEK’e eskisi kadar sempatik bakmıyor. Türkiye’den getirilmesi planlanan ve yeni ekonomik paketin içinde yatırım olarak yer alan Türkiye’den getirilecek elektriğin kilovatsaatinin 15-20 kuruş civarında olacağının ortaya çıkması hem halkta, hem de elektrik kullanarak iş üreten atölye, küçük iş yeri, sanayici ve turizm sektörünün bel kemiği olan otel ve restoran işletmelerinde umutlu bir bekleyiş oluşturdu.

EL-SEN (KIB-TEK çalışanlarını bünyesinde toplayan Elektrik Sendikası) üst düzey yöneticilerinin, Türkiye’den getirilmesi planlanan elektriğin gelmemesi için televizyon ekranlarına ve basında dile getirdikleri her tür gerekçe, vatandaş tarafından, yıllık toplamı 39 adet olan ballı maaşlarını kaybetmemek için öne sürülen engelleme fikirleri olarak değerlendiriliyor. Kısacası vatandaşın büyük çoğunluğu bencilliğe ve ballı maaşlara dayalı safsata duymak yerine ucuz ve kesintisiz elektrik istiyor. Bu 39 maaşa “Bayram ödeneği” adı altında ekstradan ödenen primler dahil değildir. KIB-TEK’in ödediği Bayram primlerinin maliyeti vatandaşın sırtına yıllık 1.5 milyon TL’lik ekstradan ve ağır bir başka yük olarak acımasızca yüklenmiştir maalesef. Yılda 39 maaş alana ekstradan bir de Bayram Ödeneği niye ödenmektedir anlamak mümkün değildir.

Düşük elektrik ücretinin ekonomiyi canlandıracağı, sağlık, eğitim ile turizm sektörünü Rum kesiminden daha avantajlı hale getireceği ve KKTC’deki üreticileri kalkındıracağını artık sokaktaki çocuklar bile bilmekte.

İddia edildiği gibi konut sahiplerinin, otellerin elektrik ücretini ödediği safsatası da doğru değil. Tarifelerin detaylı incelenmesi yeterlidir, bunu anlamak ve kimin ne kadar ve hangi dilimden faturalandığını öğrenmek için. Vatandaşları küçük veya büyük, bu gün ekonomiyi ayakta tutan ve ülkemize yatırım yapmış işletme sahiplerine karşı kışkırtmak düşüncesi çok yanlış ve hatalı bir strateji.

Özel sektör ve yatırımcı düşmanlığı yapmanın ülkemizi ileri götürmediği ve tam tersine gerilettiği inancı hakim vatandaşımızda artık. “Emperyalist, emek, sömürü, çalışan, kapitalist, burjuva” gibi günümüz gerçekleri ile bağdaşmayan geçmiş asra ait politik söylem ve sömürülerin bizi hiçbir yere götürmediği çoktan ortaya çıkmış durumda, hem ülkemizde, hem de Kıbrıs Rum tarafı ile Yunanistan’da.

Çalışmadan, üretmeden yüksek yüksek maaşlar alıp yan gelip yatmanın acı sonucu ile yüzleşmek zorunda kaldı Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan. Yunanistan’ın ödeyeceği yüz milyarlarca Avro’luk borcun süresini 6 ay daha uzattırabilmek için Çipras hükümeti onurunu ayaklar altına almak zorunda kaldı. Uzatılsa ne olur, uzatılmasa ne olur, çalışmayan, üretmeyen, günün yarısını siesta ile geçiren Yunan halkı için. Değil 6 ay, 6 yüz ay bile uzatılsa gene ödeyemeyecekler bu tembellik ve verimsizlikle.

KIB-TEK’te çalışan her personelin her ay aldıkları 3 maaş nedeni ile KIB-TEK’e minimum brüt maliyeti aylık 8 bin TL, yıllık 100 bin TL, 30 yıllık olarak da 3 milyon TL civarında. Hükümetin kendisine politik kazanç sağlamak amacı ile istihdamına göz yumduğu her bir kişi, vatandaşın sırtına uzun vadeli yük olarak binmekte, KIB-TEK’i de batağa biraz daha yaklaştırmakta.

***

Biraz da dünyadan örnekler verelim; Batı dünyasında elektrik üreten santrallerin yakıt maliyetleri gelirin yüzde 85’idir. Geri kalan yüzde 15’in, yüzde 10’luk kısmı personel maaşlarına, yüzde 5’ide AR-GE’ye yani Araştırma ve Geliştirmeye gitmektedir. Bizim KIB-TEK’te ise yakıt maliyeti yüzde 67, maaşlar yüzde 33 ve AR-GE ise yüzde sıfırdır. Gerçekte her ay sonu ödenen fatura miktarının, ki içinde sabit gider, masraf, aydınlatma gibi gerçekçi olmayan rakamlar da bulunmaktadır, üçte biri doğrudan personel maaşına gitmektedir.

Bu oran aşırı yüksektir. KIB-TEK Yönetimi direklerin altını temizlemek bahanesi ile istihdam ettiği geçici işçiler son 2 yıldır hala daha direklerin altını temizleyememiş ve vatandaşın sırtında yük olmaya devam etmektedirler. Bu geçici oldukları iddia edilen kişilerin halka maliyeti bugüne değin 24 milyon TL’yi geçmiştir. Zaten bu nedenle hükümet elektrik fiyatlarını petrolün düşmesine rağmen aşağıya çekememektedir. Büyük bir olasılıkla da bu kişiler KIB-TEK batana kadar orada kalacaklar, sonra da aynen KTHY’de olduğu gibi devlete istihdam edilerek gene vatandaşın sırtında yük olmaya devam edeceklerdir…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

27 Şubat 2015

FAZLA NAZ AŞIK USANDIRIR //Ahmet Kılıçaslan Aytar


FAZLA NAZ AŞIK USANDIRIR

İran Devrim Muhafızları Ordusu Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’nde yaptığı geniş kapsamlı askeri tatbikatta onlarca füze kullandı.
ABD Donanması’nın Nimitz sınıfı uçak gemilerinden model alınarak yapılan bir maket gemi,önce kıyıdan ardından onlarca sürat botundan fırlatılan füzeler ve nefretle batırıldı.

*
O sırada Dışişleri Bakanı J.Kerry nükleer programı konusunda hedeflenen anlaşmanın ilk aşaması için belirlenen 31 Mart’a kadar genel konular ve ilkeler üzerinde "önemli görüş ayrılıkları" bulunduğunu belirtiyor, ABD’nin müzakerelerden çekilebileceği açıklaması yapıyordu.
Kerry, Başkan B.Obama’nın, İran’ın müzakerelerde nükleer programının barışçıl olduğunu kanıtlamak için yeterince çaba harcamadığı hissedilirse görüşmeleri durdurmaya bütünüyle hazır olduğunu söyledi.

*
İran dini lideri Ayetullah A.Hamaney’in Başdanışmanı A.E.Velayeti, J. Kerry’nin "ülkesinin müzakerelerden çekilebileceği" yönündeki açıklamalarına tepki gösterdi.
"Müzakereler, ABD’nin propaganda yaptığı gibi İran’a verilmiş bir imtiyaz değil. Müzakereye ihtiyacı olan kendileri. Eğer Amerikalılar müzakere etmek istemiyorsa kendileri bilir ancak müzakere peşinde olanlar kendileriydi. Biz de uluslararası kurallar çerçevesinde müzakere taleplerine her zaman olumlu cevap verdik" açıklamasında bulundu.

*
İsrail-Filistin arasında ve Suriye ve Irak’ta barışın yolunu açacak, Türk-Kürt ilişkilerini düzenleyecek, Suudi Arabistan-İran ekseninde Ortadoğu’ya güvenlik ve istikrar getirecek İran’ın nükleer faaliyetleri ile ilgili BM’in 5+1 ülkeleri ile sürdürülen müzakerelerde nihai anlaşmaya varılamamış, müzakereler ilk aşaması 31 Mart’da sonuçlanmak üzere 1 Temmuz 2015’e kadar uzatılmıştır.

*
Müzakerelerde 5+1 ülkeleri İran’ı nükleer silahtan uzak tutmaya çalışırken, İran nükleer hakları üzerinde kısıtlamayı kabul etmiyor.
İran anlaşmazlık konularını "santrifüj sayısı, ağır su reaktörlerinin durumu, nükleer işbirliği, yaptırımlar ve sermaye piyasalarına katılma tarihinin belirlenmesi, Arak ve Natanz nükleer tesislerinin faaliyetleri " olarak sıralıyor.
5+1 ülkelerinde ise İran’ın uranyum zenginleştirmesine hangi oranda müsaade edileceği konusunda kararsızlık sürmekte, sanki konu uzun zamana yayılmak istenmektedir…

*
Halbuki Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın uzlaşma uyarınca yüzde 5 zenginleştirilmiş uranyum gaz stoğunu düşürdüğünü,
İran’ın bir atom bombası imal edebilmesi için gereken nükleer zenginliğe sahip olmadığını,
Çünkü nükleer maddelerin büyük kısmını nükleer yakıta dönüştürdüğünü,sonuçta İran’ın nükleer bomba yapma niyetinin olmadığının anlaşıldığını rapor etmiştir.

*
Bu durumda 5+1 ülkelerinin görüşmeleri konuyu uzun zamana yaymak istemesinde özellikle ABD’nin görüşmeleri sürdürmekteki çıkarlarını esas aldığı anlaşılıyor.
Çünkü müzakereler sürdükçe ve İran’a uygulanan siyasi, ekonomik ve askeri yaptırımlar devam ettikçe;

*
İran’da hakim dini ideolojinin lideri A.Hamaney ile Cumhurbaşkanı H. Ruhani’ arasında;
Ruhani’nin ABD ve AB ile ilişkileri normalleşmeye götürmesinden hareketlenilen ve Ruhani’yi Batı ile gizli bir ajandası olduğuna ilişkin estirilen kuşku dalgası büyüyor.
İki lider arasında gelişen ayrışma ülkenin siyasi katmanlarına yayılıyor.
İran, giderek dini lider A.Hamaney’in "İslam Devrimi Güçleri", Cumhurbaşkanı H.Ruhani’nin " Devrimci Güçler"i ile eski Cumhurbaşkanı M.Ahmedinejad’ın "anti-emperyalist Güçler"i arasında kalıyor.
Yönetimde hem ideolojik,hem de kişisel hesapların çelişkileri keskinleşiyor.
Görülüyor ki, İran rejiminin devrilmesi planı hâlâ doludizgin çalışıyor.

*
Halbuki İran ile nükleer görüşmelerinde sağlanacak olumlu bir sonuçta;
Birincisi, ABD’nin İran’dan sonra yaptırımlarına Rusya’yı da dahil etmesi, Rus pazarlarının da daralması karşısında,
İran pazarı; Avrupa’da, Rusya ile olan ekonomik ilişkiler doğrultusunda yaptırımların ağırlaştırılmasına kendi çıkarları için tehlikeli gören Almanya’ya, Fransa, İtalya, Avusturya, Lüksemburg, Bulgaristan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Slovakya’ya açılacaktır.

*
İkincisi, yaptırımların cüz’î olarak dahi kaldırılması ve İran’ın uluslararası enerji piyasalarına ulaşmasında işbirliği yapılması, İran hidrokarbon pazarının Avrupa yararına açılmasına ve hidrokarbon piyasalarında rahatlamaya neden olacaktır.

*
Üçüncüsü, İran ile başta İsrail-Filistin arasında çevre ülkeleri de kapsar bir barış planının yürütülmesine hız verilecek,
İran, özellikle İsrail’i ve bölgeyi ateşe sürükleyecek bir politika yürütmekten alıkonacaktır.

*
Ama ABD, henüz yayınladığı 2015 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde;
Uluslararası hukuk çerçevesinde güvenliği ve gelişen ekonomisine uygun şekilde amaçlara dayalı liderlik yapacağını,
Hukukun üstünlüğü, demokrasinin korunmasının uluslararası alanda savunulması gibi kriterlere dayanan örnek lider olacağını,

Hem de uluslararası düzlemde gücün değişken, göreceli ve dinamik bir olgu olmasının da etkisiyle ortaya çıkan uzun vadeli liderlik etmeyi hedef ilan ediyor.

*
Teminen halen devam eden uluslararası düzenin korunmasında kendini sorumlu addediyor.
Sıklıkla dile getirmeye başlanan Birleşmiş Milletler’i yeniden yapılandırma görüşünün doğru olmadığına,
ABD’nin uluslararası anlaşmalar ve sözleşmelere uygun hareketle, üzerine düşen sorumlulukları yerine getireceğini, bu değerlere saygılı olmayan ülkelerin ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırılacağını ifade ediyor…

*
Çünkü ABD, kendisinin yönlendirmediği her türlü projeden ürküyor.
Savaşlardan ekonomik ve politik anlamda kazançlı çıkan tek ülkedir.
O nedenle diğer ülkelere yıkım götürerek kendi krizini aşmakta mahirdir.
Şimdilerde 2008 yılında patlak veren malî-ekonomik krizi başka ülkelerin üzerine yıkarak, o ülkeleri krizin içine çekerek aşmak istiyor.
Bu bağlamda bir ülkenin ve o ülkenin yöreleri arasında kin ve düşmanlık tohumları ekmeye çalışıyor.
Halkların yaşam düzeyini düşürüyor, kargaşa yaratıyor ve halkı yöneticilere karşı kışkırtıyor.

*
Ama 3000 yıllık köklü bir geçmişe sahip, tarihi boyunca kurtarıcı ve baba argümanları ile yoğrulmuş İran halkının gözünde,
Kendisini zalim Şah’ın zulmünden mitolojideki Feridun gibi kurtaran baba konumunda Humeyni’nin manevi hatırası doğrultusunda,
İran’ın bugün Basra Körfezinde ABD donanmasının maket bir gemisi yerine, yarın gerçeğini vurmayacağına inanmak doğru olmaz.

26.2.2015
cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

KIB-TEK Batış Yolunda (2/3) … Prof. Dr. ATA ATUN


Bir dönemin o günlerdeki adı ile KTFD’deki neredeyse tüm sanayi tesislerini bünyesinde barındıran “Kıbrıs Türk Sanayi Holding İşletmeleri Ltd” adlı dev boyutlardaki kuruluşu, bitmeyen ve arkası kesilmeyen grevler ve yüksek yüksek ödenen maaşlar nedeni ile rekabet edemez hale gelmiş ve batmıştı.

Bundan hiç ders alınmadığı belli ki, aradan daha 15 yıl bile geçmeden bu sefer de “Kıbrıs Türk Hava Yolları” benzeri gerekçelerle battı gitti. Çalışanlara yıllık, en düşüğü 4 bin Dolar, en yükseği 15 bin Dolar olan 14 maaş ödenmesi, fazla mesailer ve çok fazla sayıdaki personel KTHY’yi yavaş yavaş batma sürecine getirmişti. Dünya standartlarında uçak başına ortalama 85 personel çalıştırılırken KTHY’de bu sayı 125’e çıkmıştı. İlgili sendikanın maaşlarda yüzde 10-15 arası kesinti yapılması ve personel sayısının azaltılması tekliflerini kabul etmemesi, batışı hızlandırmış, diğer etkenlerin de ortadan kaldırılamaması nedeni ile de KTHY uçuşlarına son verip, batmıştı.

Bir başka yarı devlet kuruluşu olan ETİ (Endüstri ve Ticaret İşletmeleri) de ister istemez aynı kaderle yüzleşti. 1963-1974 yılları arasında maruz kaldığımız soykırım yıllarının ve 20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında kendi olanaklarımızla kurduğumuz devletimizin en büyük ve en parlak ticari kuruluşu idi ETİ. Otomobil ithalatı, yedek parça, elektrik aksamı, kuru gıda, her tür konserve ve ambalajlanmış gıda, ev-ofis ve otellerde tüketilen temizlik ve hijyen malzemeleri ve tarım ile inşaata yönelik malzeme ithal edip satarak, hem piyasada regülatör görevi yapmaktaydı, hem de eksikliği hissedilen her ticari malı karaborsaya fırsat kapısı açılmadan ithal edip piyasaya sürmekteydi.

Fazla çalışan sayısı, sadece mesai saatleri içinde görev yapılması, yüksek maaşlar, yüksek mesai ücretleri ve özel sektörün rekabeti ETİ’nin batmasına yol açtı. Koskoca bir dev içten içe yüksek maaşlarla, yüksek mesai ücretleriyle, fazla giderlerle ve az çalışmayla kemirilerek yenip bitirildi.

Sırada iki kuruluşumuz var şimdi. CAS (Cyprus Airport Services) ve KIB-TEK (Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu.) Her ikisinin de batışı kaçınılmaz.

CAS çalışanları havaalanına inmiş bir uçağı, özetle söylemek gerekirse, diğer rakip şirketin yaptığı gibi 20-25 dakika içinde boşaltıp, temizleyip, yükleyip kalkışa hazır hale getirmeyi başaramadığı için süreç içinde müşterisi olan bütün havayolu şirketlerini bir bir kaybetti. Buna ilaveten bir de havada olan uçağa, adeta posta koyup daha inmeden hizmet vermeyi reddettiğini açıklayarak, şirketi kısa süreli olsa da kaosa sürüklemesi nedeni ile büyük güven kaybına uğradı. CAS’ın kendisini toparlaması ve eski müşterilerini tekrardan kazanması sadece bir hayal. Batışı ise kaçınılmaz.

İkinci sırada KIB-TEK var.

Artık KIB-TEK’in sırtında taşınamaz bir yük olduğunun farkına varmaya başlayan vatandaş KIB-TEK’e hiçte sempatik bakmıyor. Hele de Türkiye’den getirilmesi planlanan elektriğin kilovatsaatinin 15-20 kuruş civarında olacağı ortaya çıkınca hem halkta, hem de elektrik kullanarak iş üreten atölye, küçük iş yeri, sanayici ve turizm sektörünün bel kemiği olan otel ve restoran işletmelerinde umutlu bir bekleyiş oluşmaya başladı.

Düşük elektrik ücretinin ekonomiyi canlandıracağı, sağlık, eğitim ile turizm sektörünü Rum kesiminden daha avantajlı hale getireceği ve KKTC’deki üreticileri kalkındıracağı kesin… (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

25 Şubat 2015

ŞAH FIRAT OPERASYONUNDA BİT YENİĞİ //Ahmet Kılıçaslan Aytar


ŞAH FIRAT OPERASYONUNDA BİT YENİĞİ

Türkiye’nin Süleyman Şah Türbesi’ndeki askerleri tahliye etmek için düzenlediği operasyonun ardından ABD, ‘istihbarat desteği’ verdiği iddialarını doğruladı.
Bir Amerikan Dışişleri yetkilisi," Pazar günü erken saatlerde Dışişleri Bakanı J.Kerry, Türk Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu ile konuştu ve Türkiye’nin Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi’nde bir gece önce düzenlediği başarılı operasyonu görüştü. ABD ve Türkiye, istihbarat ve bilgi paylaşımı dahil, Suriye’deki gelişmeler konusunda yakın ve devam eden bir istişare halindedirler" dedi.

*
ABD ve Türkiye’nin Suriye’deki gelişmeler konusunda istihbarat ve bilgi paylaşımını da kapsayan istişare hali neyin göstergesidir?
Ya da bu iştişareler ile Süleyman Şah Türbesi’ne tertiplenen Şah Fırat operasyonu arasında nasıl bir ilişki bulunuyor, ne anlama geliyor?

*
Suriye Cumhurbaşkanı Esad, "ABD/Batı ve İsrail; Arap dünyasında egemenlik kurmak için Araplık ve İslam uyumluluğundan oluşan bir ideoloji üzerine oturan Suriye’ye ideoloji değiştirterek lağvetme savaşı açmıştır.
İlk aşamada Suriye devletini birkaç hafta ya da birkaç ay içinde düşürmeyi planladılar.
İkinci aşamada terörü desteklediler.
Erdoğan ve Davutoğlu bölgede Osmanlı hülyalarıyla terörün gerçek babasını temsil ediyor.
Türkiye’de "Suriye muhalefeti" adı altında kurulan bütün örgütler Erdoğan ve hükümetin kanatları altında eğitiliyor, barındırılıyor, silahlandırılıyor ve Türk askeri teşkilatının bir bölümü haline geliyor.
Daha sonra da IŞİD ve Nusra gibi terör örgütlerinin teşkilatlarının bir bölümüne dönüşüyor" iddiasındadır.

*
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ABD desteği ve İslamcı vizyonuyla Sünni ile Şii dünyası arasındaki karşılıklı bağımlılığı zayıflatmayı öngören bir strateji izliyor.
Sonuçta "bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır" düşüncesini sürükleyerek Suriye Kuzey’ini ve Irak Kürdistan Bölgesi’ni petrolüyle birlikte bir şekilde Misak’ı Milli topraklarına katmayı öngörüyor.
Teminen ABD koalisyonunun İslamcı terör örgütleriyle yaptığı mücadelenin başarılı olması için Suriye muhalifleriyle bağlantının Halep merkezinde dar bir koridora sıkışmış olması gerçeğinden hareketle, "Uçuşa Yasak Bölge; Güvenli Bölge: Eğit-Donat" üçlemesiyle, "Suriye’de 36.paralelin üstünün güvenli ilan edilmesi gerekir" stratejisinde ısrarcıdır.

*
Ama Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov, "Suriye krizi ile ilgili olarak Batılı ortaklarımıza terör sorununu ilk sıraya koyup savaş gücü olan hükümet ve yurtsever muhalefet birliği oluşturulmasını söylüyoruz.
Birlik, leziz bir parçaya gelir gibi tüm dünyadan Suriye’ye gelen ve zararlı planlarını gerçekleştirmek isteyen teröristlere karşı olacaktır.
Tüm Suriyeli yurtsever güçlerin neyin önemli olduğunu anlamaları için şartlar gelişiyor;
Suriye’yi bir İslam devletine dönüştürmek isteyenlerin yanında mı savaşacaklar yoksa her şeye rağmen birleşip ülkelerini, yüzyıllar boyunca vatanlarına şan veren bir şekle mi dönüştürecekler, yani herkesin rahat olacağı çok mezhepli, farklı etnik yapılardan oluşan laik bir devlet.
Bu konu Suriye Barışı’nın esas konularından biridir" ifadesiyle Rusya’nın duruşunu gösteriyor.

*
Bu sırada ABD, İsrail, İngiltere, Türkiye ve Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Iyad Allavi, Kuzey Irak’ta Kürtlerin kendi kaderlerini belirlemek üzere bağımsız ve liberal bir Kürt Devletine ışık yakmaktadır.
Bir yandan da IŞİD’in yarattığı tehlikeler karşısında Kuzey Irak’tan bağımsızlıkçı Kürt hareketinin silahlı birimi Peşmerge güçlerinin, Türkiye’den PKK’nın silahlı kanadı Halk Savunma Güçleri’nin ve Suriye’de Demokratik Birlik Partisi Halkçı Koruma Birlikleri ortaklık temeli atarak, "Kürt Savunma Güçleri" olarak bilinen ortak silahlı kuvvetleri oluşturuyor.
Kürt Savunma Güçleri, başta TSK olmak üzere ABD’nin 2011’de çekildiği Irak’a yeniden dönmesinin sözkonusu olmadığı bir durumda Kürt bölgesi ve enerji kaynaklarını riske atacak hamlelere karşı arkasında bırakacağı bir kuvvet olarak düşünülüyor…

*
Ve usul usul NATO eski Genel Sekreteri A.Fogh Rasmussen’in Suriye’ye çözüm için önerdiği Bosna modelinin hayata geçirilmesinin adımları atılmaya başlanıyor…
Bosna modelinin 1995’te Dayton Anlaşmasıyla Bosna savaşını bitiren ve ülkeyi Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olarak iki entiteye ve Brçko adında küçük bir özerk bölgeye ayrılmasına yol açan sistem olduğunu hatırlamak gerekiyor.
Anlaşma temelinde yapılan anayasaya göre bir karar ya da yasanın çıkabilmesi için her üç etnik grubun da onayı gerekiyor, ancak entitelerin siyasi çıkarlarının farklılığından dolayı ülkenin hayati meselelerinde bile ortak karara varılamıyor!
Bu modelin Suriye uygulaması halinde Rusya, İran, Irak tarafından desteklenen rejime ait güçlere yönelik bir harekât olmaksızın Esad’ın masaya oturmaya nasıl razı edileceği sorusu karşısında; ılımlı muhalefete yardım etmek, onların organize olmalarına ve silahlanmalarına destek vermek, bu yolla mevcut rejimi masaya oturtmaya razı etmek gibi bir beklenti bulunuyor…
İşte "Eğit-Donat" programları sürüyor.

*
Bu beklenti bir diğer beklentiye karşı geliştirilmiştir ki; Suriye krizi etrafında oluşan taraflarlardan Rusya, Suriye iç savaşında işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin, varsa bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmeleri talebindedir.
Rusya, Suriye de savaş suçları işleyerek hukuku ihlâl eden bireyleri cezalandırmanın ve söz konusu suçların detaylı ve esaslı bir biçimde kategorize edilmesinin öneminden yanadır.
Bunun hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesini açısından önemine vurgu yapıyor.
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın bu bileşkeden çıkarılması, bu sistematik hukukun BM merkezinden yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açmasını umud ediyor.
Halbuki ABD’nin henüz çıkardığı 2015 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde BM statüsünün mevcut haliyle devam edeceği yazılıdır.

*
ABD son olarak Rusya’nın düzenlediği Suriye konulu Moskova Görüşmeleri sırasında, kendi önderliğinde küresel ve bölgesel oyuncularla rejime karşı bir araya getirdiği Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın desteklediği "geçiş yönetimi kurulduğunda Esad ve arkadaşları yönetimde olmamalıdır, muhalefetin temsilini Ulusal Koalisyon yapmalı, seçimi geçiş yönetimi ve uluslararası gözlemcilerce yapmalıdır" tezi yanında olduğunu açıklamıştır ki;
ABD’de Türkiye’nin önerdiği ve Fransa’nın desteklediği "güvenli bölge, uçuşa yasak bölge, eğit-donat " başlıklarını içeren üç aşamalı bir plana destek sağlamak yönünde tavır geliştirmeye başlıyor.

*
IŞİD’le Küresel Mücadele Özel Temsilcisi John Allen, "Irak güçleri, uluslararası koalisyonun desteğiyle terör örgütü IŞİD çetelerine karşı yakında kara harekâtı başlatacak" diyor.
Uluslararası koalisyonun IŞİD’e karşı karadan yürütülecek operasyonda 12 Irak tugayını eğiteceğini ve silahlandıracağını belirtiyor.

*
Tam bu sırada ABD Başkanı B.Obama, Kongre’ye IŞİD’e karşı yeni bir askeri güç yetki yasası taslağını gönderiyor.
Obama, operasyonlar için ABD güçleri yerine yerel güçlerin konuşlandırmasının öngörüldüğünü,
önerdiği yetkinin gerektiğinde ABD ve koalisyon güçleri personelinin kurtarılması veya IŞİD liderlerine yönelik özel operasyonlar gibi sınırlı durumlar için ABD’nin sahaya asker göndermesinde esneklik içerdiğini bildiriyor.
"Bu mücadele zaman alacak ama koalisyonumuz taarruz, IŞİD ise savunma pozisyonunda ve IŞİD kaybedecek" diyor.

*
Devam eden hava saldırıları ve yerel güçlerin kara harekâtına doğru, İŞİD terör örgütünün bulunduğu alanda ABD’nin dinlere saygısı göstergesi olarak savaş yıkımından korunmasını teminen,
Halep’e 123, Şanlıurfa’ya 92 kilometre mesafede Fırat nehrinin doğu kıyısında Karakozak köyünde bulunan, önceki bir tarihte bu mevkiye taşınırken dayandığı uluslararası hukuka göre Türk toprağı olma vasfı tartışmalı olmuş ve 11 kişilik bir saygı kıtasının görev yaptığı Süleyman Şah Türbesi’nin yerinin değiştirilmesi gerekiyor…

*
TSK’nın hem ABD’den aldığı istihbarat, hem Cumhurbaşkanı Esad’ın " Terör örgütleri Erdoğan ve hükümetin kanatları altında eğitiliyor, barındırılıyor, silahlandırılıyor ve Türk askeri teşkilatının bir bölümü haline geliyor" ifadesi doğrultusunda,
Bir kolu elini-kolunu sallayarak Mürşitpınar’dan Süleyman Şah’a yürürken, ikinci bir kolu Suriye’ye Demokratik Birlik Partisi Halkçı Koruma Birlikleri’nin kontrolünde Eşme’ye giriyor ve buradan bir bölüm toprağı Şah Süleyman’ın yeni türbesinin yeri olarak tefrik ediyor.

*
Ayrıca TSK, Eşme’de; Türk Bayrağını göndere çekerken İkinci Dünya Savaşı’nda Pasifik Cephesi’nde Iwo Jima adasındaki muharebelerde savaşın simgesi haline gelen,
Pentagon tarafından kamuoyunda savaşa desteğin arttırılması ve savaş tahvillerinin satışı için hazırlanan reklam kampanyasında kullanılan ünlü bayrak fotoğrafını hatırlatan enstantaneler oluşturuyor.
Şah Fırat operasyonu’nu fotoğraflama görevlisi TSK’nın Foto-Film merkezinde Astsubay Başçavuş Halit Avcı başına düşen tank menhol kapağının darbesiyle oracıkta şehit olurken,
Suriye’de ABD koalisyon güçleri kara harekatına başlamazdan önce Eşme’de Türk Bayrağının göndere çekilmesi fotoğrafları medyada hükümet propagandası olmak üzere boy boy kullanılıyor.

24.2.2015

cleardot.gif

publicize twitter]

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Obama ile Netanyahu resmen hırlaşıyor RAFAEL SADI – ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=obama-ile-netanyahu-resmen-hirlasiyor-2302151200

obama-ile-netanyahu-resmen-hirlasiyor-2302151200_m.jpg

Obama ile Netanyahu resmen hırlaşıyor

Netanyahu bu seçimlere iki tane baş ağrısı ile giriyor;

1- ABD başkanı Obama ile resmen hırlaşıyor.

2- Başbakanlık konutu giderlerinin Ombudsman tarafından incelemeye alınması

Şimdi bunları tek tek ele alalım.

İsrail Başbakanı Binyamin Natanyahu bu seçimlere ne yanında ne de arkasında ABD Başkan desteği olmadan hatta aksine ABD Başkanı’nın kösteği ile giriyor.

İsrail ile ABD arasındaki sürtüşmenin ana sebeplerinden biri de, İran’ın "nükleer İran" olmasında ABD Başkanı’nın fazlaca ılımlı davranarak İran’a zaman kazandırması…

Kazanılan zamanın İran’ı nükleer silahları olan bir İran haline getirdiği iddiası yeni olmazsa da özellikle seçim ve ABD – İRAN görüşmeleri arifesinde Amerika’nın en önemli kurumu olan Temsilciler Meclisi kongresinde alenen İsrail Başbakanı tarafından bu İran kaydırmacılığı ile suçlanmasını Başkan Obama hazmedemiyor.

Demokratik bir ülke olan ve herkesin söz söyleme hürriyetine fevkalade özen gösteren Amerika Birleşik Devletleri Başkan Obama’nın görüşlerine ters bir söylem ihtimali olduğunda nasıl da demokratik bir şekilde bunu engelleme çalıştığı da ayrı bir anlam teşkil ediyor.

Başkan Obama Netanyahu’nun propagandasını engellemek için de ABD’deki en güçlü Yahudi organizasyonlardan biri olan AIPAC’ı boykot etme kararı aldı. AIPAC İsrail yanlısı olup İsrail siyasetini onaylayan bir kurumdur.

Natanyahu, ABD’nin İran siyasetini eleştirirken, yapılan müzakerelerde İran’a çok yumuşak davranıldığını ve fazla taviz verildiğini iddia etti. Buna karşılık Devlet Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki, Netanyahu’nun konuyu, görüşmelerde bulunan müzakerecilerden daha iyi bilemeyeceğini söylerken, Netanyahu’nun gerçekten neler olup bilmediğini zannetmesi ise ayrı bir tartışma konusundur.

AK SARAY’IN BİR AYLIK ELEKTRİK FATURASI KADAR

İkinci baş ağrısı ise birincisinden çok daha çetrefilli.

İsrail Ombudsman’ı bu kez de Başbakanlık konutu giderlerini incelemeye aldı ve bir kaç gün içinde Başbakan’ın "uyarı" altında sorgulanma ihtimali de basında çıkan haberler arasında. Hatta en baş köşelerde.

Rakamlara baktığınızda sakın ha dalga geçmeyin ve ne Ak Saray ile ne de başka bir harcama rakamı ile kıyaslamayın.

İsrail Başbakanlık konutundaki bütün harcamalar tek tek incelendi ve nerede tasarruf edilmediği işaret edilerek fuzuli harcamalar israf olarak açıklandı. Bu tutumsuzluktan da Başbakan’ı direkt olarak sorumlu tuttu.

Başbakanlık konutunun 2009-2013 yılları arasındaki toplam giderleri ise aşağıdaki tablodaki gibidir.

Yukarıdaki rakamlar İsrail Yeni şekeli cinsinden olup yaklaşık 4’e bölerseniz Amerikan doları cinsinden masrafı bulabilirsiniz.

Kaba bir hesap ile 2013 yılındaki harcama tutarı 600 bin dolar. Yani 1 milyon 470 bin TL’dir. Geçen gün bir yerlerde yayınlanmıştı; Ak Saray’ın aylık elektrik parası kadar yani…

Ombudsman bununla yetinmemiş evdeki yemek parasını da incelemiş. Anlayacağınız devlet adamın lokmalarını da saymış. Ve durum söyle:

2013 yılında Başbakan ve bütün konut çalışanları hatta gelen yabancı konukların yediği lokmaların masrafı ise 111 bin TL ve Ombudsman, hatta halk buna köpürüyor. "Millet açlıktan geberirken sizin bu kadar yemek yemeğe hakkınız yok" diyorlar.

Yeşil sütunlardaki masraflar ile eve ısmarlanan hamburgerler ile pizzalar ki buna acayip kızıyor halk…

Tabii bildikleri ve denetlendiği için….

Temizlik giderleri ise yeterinden fazla aşırı bulunmuş ve incelemede özel bir mercekle inceleniyor. Kimler temizledi ve paralar nasıl ödendi kim cebine ne attı veya atmadı didik didik ediliyor.

2013 yılında başbakanlık konutunun temizlik giderlerine tam tamına 560 bin TL harcanmış . Eh, açıkçası burada da yanık kokusu var ama acaba"Başbakan’ın eşi bayan Sara mı temizlemeliydi" demeden de edemiyorum.

Bu tablo oldukça manidar ve istemeden Türkiye’de denetimsizlikten kaynaklanan bilinmeyen harcamalara ve örtülü ödeneklere emsal teşkil eder diye de umut ediyorum.

Ha henüz açıklanmayan bana göre en önemli konu ise bu ombudsman raporunun maliyetidir ve hesap uzmanlarının öğle yemeklerinin maliyetinin ne zaman açıklanacağıdır.

Tabii bu raporun seçim öncesi yayınlanmasının siyasi bir değeri olup olmadığı 17 mart günü ortaya çıkacaktır.

Rafael Sadi

Odatv.com

KIB-TEK Batış Yolunda (1/3) … Prof. Dr. ATA ATUN


KIB-TEK’te tüm personele bir yılda, fazla mesailer hariç tamı tamına 39 maaş ödenmekte.

Bu maaşlardan bir tanesinin adı “K değeri”, diğeri “Tazminat”, sonuncusu da “Aylık maaş.” Bir yılda her birinden 13’er tane ödendiğinden toplamda yıllık 39 maaş ediyor. Buna ‘Fazla Mesai’ler adı altındaki danışıklı soygun da dahil değil.

Bu maaş işinin ipi öylesine kaçtı ki bazı KIB-TEK çalışanları ayda 20 bin TL’ye yakın maaş almakta. Hükümetten birileri müdahale etmek istediğinde de hemen “Grev yaparız, ülkeyi elektriksiz bırakırız” şantajı yapılıyor.

Zaten hata daha ilk başta yapılmış ve “Tekel” konumundaki devlet kuruluşlarına kayıtsız koşulsuz grev hakkı tanınmış. O yüzden de canları istediğinde hemen grev yapıp vatandaşı mağdur etmekten çekinmiyorlar, kendilerinin çıkarları veya kaprisleri uğruna.

2014 yılı Ekim ayı içinde Hava Trafik Kontrolörlerinin “Müdürün sözleri bizi aşağılama içeriyor” bahanesi ile yapmak istedikleri grevle binlerce insanı dolaşım hakkından mahrum etme düşünceleri bunun en güzel örneğidir ve durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır.

1987 yılında “Grev ve Lokavt Yasası” değiştirilirken ve çalışanları toptan işten çıkarmak hakkı olan “Lokavt” hakkı yasadan çıkarılırken Tekel konumundaki devlet daireleri grev yaptıkları vakit vatandaşa verdikleri zararı ödemeleri koşulu da yeni adı “Grev ve Referandum Yasası” olarak değiştirilen yasanın içine konmalıydı. Ama nedense bizim ülkemizde hep çalışan haklıdır ve vatandaşın da hiçbir hakkı yoktur. Grev yapanın vatandaşı mağdur etmek hakkı vardır ama vatandaşın grevcilerden tazminat isteme hakkı yoktur.

Hükümetin, herhangi bir sendika grev yaptığı ve vatandaşa verilen hizmet aksadığı veya da vatandaş mağdur olduğu vakit, grevcilerin vatandaşa verdikleri zararın ilgili sendika tarafından tazmin edilmesini öngören bir yasa çıkarması gerekmektedir eğer çalışanların olduğu kadar vatandaşların da haklarının olduğuna inanılıyorsa. Sivil Toplum Örgütlerinin de bu doğrultuda çalışma başlatmaları gerekmektedir.

KIB-TEK’te örgütlü sendika olan El-SEN, geçmiş yıllarda yaz aylarında fabrika, inşaat sektörü ve diğer işyerlerinin topluca uyguladığı 07.30-16.00 mesaisinden çıkarak devletin uyguladığı saat 14.00’de biten yaz mesaisine geçmek için, ellerine geçirdikleri ve KKTC’deki tüm yaşamın üzerine kurulduğu elektrik enerjisini şantaj malzemesi olarak kullanmıştı. Kendi kişisel çıkarları uğruna halkı elektriksiz bırakan uzun süreli grevler yapmışlar ve en sonunda da halkın mağduriyetine aldırmadan devletin uyguladığı yaz mesaisine geçmeyi başarmışlardı. Sonra da, mesai saatleri içinde yapılan her arıza başvurusunu mesai saatlerinden sonra yerine getirerek vatandaştan fazladan mesai adı altında fahiş ücretler alma yoluna gitmişlerdi.

Elbet her çıkışın bir de inişi vardır.

Bir dönemin o günlerdeki adı ile KTFD’deki neredeyse tüm sanayi tesislerini bünyesinde barındıran “Kıbrıs Türk Sanayi Holding İşletmeleri Ltd” adlı dev boyutlardaki kuruluşu, bitmeyen ve arkası kesilmeyen grevler ve yüksek yüksek ödenen maaşlar nedeni ile rekabet edemez hale gelmiş ve batmıştı.

Bundan hiç ders alınmadığı belli ki, aradan daha 15 yıl bile geçmeden bu sefer de “Kıbrıs Türk Hava Yolları” benzeri gerekçelerle battı gitti… (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

23 Şubat 2015

%d blogcu bunu beğendi: