Aylık arşivler: Aralık 2014

Petrol Fiyatları ve Kalitesi … Prof. Dr. Ata ATUN


26 Aralık tarihli “Akaryakıt ve Elektrik Fiyatları Düşmeli” başlıklı yazımda dünya petrol fiyatlarındaki düşüşü rakamsal olarak incelemiş ve okuyucularıma günümüzde akaryakıt fiyatlarının ne kadar olması gerektiğini belirtmiştim.

Söz konusu yazımda “Bugünün serbest piyasa mazot fiyatı olan 0.81 TL/litre baz alınırsa, değişken vergilerin ortalaması ile sabit vergilerin ortalaması alınarak bir maliyet hesaplaması yapılırsa, günümüzde mazotun pompa satış fiyatının 1.53 TL olması gerekmektedir.

Tüm vergilerin sabit olduğu (1.83 TL/lt) ve maliyet fiyatına bakılmaksınız değişmediği bile kabul edilse, günümüzdeki pompa satış fiyatının 1.83 + 0.81 = 2.64 TL/lt olması lazımdır.

Hükümetimiz, dünya spot piyasa mazot fiyatlarının artmasına paralel olarak arttırdığı mazot pompa satış fiyatını, aynı şekilde dünya spot piyasa mazot fiyatları düştüğü vakit aynı oranda yansıtmamaktadır.

Şu anda devletimiz haksız bir şekilde ve de mevcut yasalara, kararnamelere ve tüzüklere aykırı olarak benzin istasyonlarında satılan her litre mazottan 1.90 TL, bence yasal olmayan bir şekilde ek vergi almaktadır. Üstelik haksız olarak tanımlayacağım bu gelir bütçe artışı olarak da gösterilmekte” diyerek mazotun pompa çıkış fiyatının bu gün 1.53 TL olması gerektiğini dile getirmiştim.

Aynı şekilde KIB-TEK’in de kilovatsaat elektrik ücretini neredeyse yarı yarıya aşağıya çekmesi gerektiğini belirtmiştim.

Tabii ne akaryakıt fiyatları düştü, ne de elektrik fiyatları.

Tam tersine hükümetimiz, akaryakıt fiyatlarını güncel olarak aşağıya çekmedikleri için artan bütçe girdisini, “Ekonomi iyiye gidiyor, gelirlerimiz arttı” sözleriyle, sanki de ekonomi iyiye gidiyormuş gibi pazarlayarak doğru olmayan ve halkı yanıltmaya yönelik açıklamalar yapmakta.

Akaryakıttaki ikinci yanlış uygulama ise “Motorin”de.

Ülkemizde bu gün iki cins motorin kullanılmakta. Hava ve doğa kirliliğine katkısı fazla olan ve “yüksek kükürtlü motorin” veya da “kırsal motorin” olarak bilinen 1000 PPM (Parts Per Million – Milyonda Bir Birim-MBB) olarak tanımlanan motorin ve “Düşük kükürtlü motorin” veyaEuro Dizel” olarak bilinen 10 PPM motorin.

Anavatanımız Türkiye 2008 tarihinde aldığı bir kararla 1 Nisan 2011 tarihinde hava ve doğa kirliliğine katkısı fazla olan ve yüksek kükürt içeren 1000 PPM motorinin kullanılmasını ve ithalatını yasakladı, doğasını korumak, hava kirliliğini azaltmak için.

Gelelim, kendimizi dünyanın merkezi ve en akıllısı sanan bizlere.

Doğayı ve çevreyi korumak için gösteriler yapan, platformlar kuran ama icraat yapmayan bizler ne yaptık bu konuda. Kocaman bir hiç.

Biz hala Türkiye’de 2011 tarihinde, Kıbrıs Rum tarafı dahil olmak üzere tüm Avrupa Birliğinde de yıllardır kullanımı yasaklanmış olan 1000 PPM motorini kullanıyoruz. Hala daha elektrik santrallerimiz bu yakıtı kullanarak insanımızı ve havamızı kirletmekte.

Bırakın kullanımın serbest olmasını, bir de bu uygulamanın çok utanç verici ve asla kabul edilemez bir tarafı var.

Devletimizin “Dâhi Bürokratları” öylesine bir FİF (Fiyat İstikrar Fonu) uygulaması yapmışlar ki, iki ürün arasında yani, doğayı ve havayı kıyaslamalı olarak daha az kirleten ve 10 PPM olarak tanımlanan “Euro Dizel”in spot piyasa fiyatı ile doğayı ve havayı kıyaslamalı olarak 100 misli daha fazla kirleten ve 1000 PPM olarak tanımlanan Kırsal motorinin spot piyasa fiyatı arasında veya da adaya giriş fiyatları arasında yaklaşık 2 kuruşluk bir fark olmasına, yani Euro Dizel’in sadece ve sadece 2 Kuruş daha pahalı olmasına rağmen, ‘dâhi bürokratlarımız’ın Euro Dizel üzerine koydukları astronomik FİF vergisi ile Euro Dizel litre başına yaklaşık 40 kuruş daha pahalıya satılmakta.

Açıkçası çevreyi daha az kirleten, neredeyse hiç kirletmeyen diyebileceğimiz Euro Dizel cezalandırılırken, çevreyi ve doğayı acımasızca kirleten Kırsal Motorin ise ödüllendirilmekte…

Ne diyebilirim ki, sadece geliri düşünen ama doğamızın ve havamızın kirlenmesini dikkate almayan bürokratlarımıza…

Tüm okuyucularıma huzur, mutluluk ve başarılarla dolu, sağlıklar içinde yaşayacakları yeni bir yıl dilerim…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

31 Aralık 2014

2015 TÜRKİYE // Ahmet Kılıçaslan Aytar


2015 TÜRKİYE

2015 yılına devletlerin uluslararası güç dengelerinde açık bir kamplaşmadan yana tavır almalarıyla giriliyor.
Yaşam sertleşirken, ABD’nin hegemonya ve güç siyasetine dayalı dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı iddiası gelişiyor.
Bir yanda farklı entellektüel gelenekler,siyasal ve tarihsel durum, toplumsal gelişmeler ve koşullarıyla küresel sermayenin karşısında insanın ihtiyaçları ve sorunlarına bir biçimde ilişiklenmiş materyalist teoriden gelişen ahlâk,
Öte yanda, yüzyıllardan gelen analitik felsefe ve pragmatizme dayanan kapitalist ahlâkın öngördüğü toplum bilim ve devlet teorileri çatışıyor.

*
Bu çatışmada dinler ve öğretileri tartışma konusu bile değildir,2014’te ona ilişkin nihai karar verilmiştir.
ABD, AB, Rusya ve Çin " Medeniyeler Çatışması" çerçevesinde İslamcı siyasetin toplum bilim ve devlet teorisini ve terörünü reddediyor.
İslamcılığın siyaset alanını meşgul eden ideolojisi ve bilumum türevleriyle mücadele planı işliyor, " üç olmazsa beş yıl" limiti veriliyor.

*
Dünya bu gerçeği ile 2015’e girerken, Türkiye’nin payına düşeni;
İlk kez o söylediği için önemlidir, işte Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın "Şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda eder" ithamında olduğu Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan için açıkladığı,
"Çok şey satın alıp satarak Filistin davasını sözde destekleyerek, Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı. Efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp, kendilerine izin verilenin çok ötesine gitti. Bu rolden geri adım atması gerekiyordu. Ama Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır. Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm kalım meselesi haline geldi" ifadesi belirliyor…

*
Asya-Pasifik sorunları ya da Avrupa-Atlantik’te yaşanan Soğuk Savaş, oralarda kalsın!
Türkiye’yi;Suriye’de herhangi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığının görülmesiyle Beşar Esad’ın işaret ettiği yönde;
Batı’nın İsrail’in güvenliğine verdiği önem, İsrail ile Filistinliler arasında sağlanacak iki devletli barış anlaşmasının desteklenmesi, İran’ın nükleer silah ele geçirmesini önlemeye ilişkin verilen mücadele aydınlatıyor.
Batı bu gündemi Başkan Obama’nın ağzından "Ülkemizi de tehdit eden İslamcı ideoloji ve teröristlerle Suriye’de ve Irak’taki mücadele stratejimiz ön cephedeki ortaklarımızı destekleyerek bizi tehdit eden teröristleri yok etmeye dayanıyor" ifadesinde açıklıyor.

*
Bu noktadan olmazsa olmaz nitelikli bir ana gündem maddesi 2015 yılı Türkiye’sini belirliiyor…
Herşey,bir zaman önce Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’in siyasete karıştırdıkları dini inanışlarıyla, ABD ve İsrail’in "İslam’ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin yalnızca Türkiye’de değil, birçok İslam ülkesinde de toplumsal istikrarı sağlamadığı,ülke dinamiklerini tükettiği" öngörüsüne işbirlikçi kesildikleri, bu uğurda ABD ve İsrail’ın desteğiyle Türkiye’de tüm sistemi kontrol altına almalarından başlıyor.

*
Sonra Türkiye’nin rol modelliği paralelinde Arap Baharı takdimiyle İslam coğrafyası ekonomisinin pazar ekonomisine çekilmesine yönelik yeni bir sermaye birikim modelinin işletilmesi, İslamcı değer yargıları üzerinden islamcı burjuvazi oluşturmak, buna denk devlet yapılanmaları ve rejimin sağlanacağı, kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla;
Fas,Tunus, Libya, Mısır,Ürdün,Somali,Yemen, Irak,Suriye ve Sudan’ın yeniden biçimlendirilmesi, sonuçta Şii İran’ın Sünni bir blokla dengelenmesi öngörüsüne son verilerek;
Baştan sona taassubun ve Batı düşmanlığıyla dehşetin odağı olduğu anlaşılan İslamcı ideolojinin tasfiye edilmesi gerçeğiyle bugüne geliniyor.

*
Önce,elbette Batı’nın ivmesiyle Mısır’da Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler örgütünün Hürriyet ve Adalet Partisi’nin mensuplarının her türlü siyasi faaliyetden yasaklanmıştır.
Sonra Türkiye’de devlette birbirine paralel bir yapılanma oluşturan Tayyip Erdoğan-Fethullah Gülen güçleri ikilisinden,önce Gülen ve şürekası yapılandığı siyaset alanından birer birer sökülüp atılıyor.

*
Ancak Erdoğan, Gülen ve şürekasını siyasetin yapıldığı alanlardan tasfiye ederken;
Bu kez kendisi emniyette,istihbaratta,merkezi-yerel idarelerde,özerk kuruluşlarda, TÜBİTAK,medya,üniversitelerde tek başına egemen oluyor.
İşte meclisteki çoğunluğuna dayanarak her türlü anti demokratik yasayı çıkarabiliyor,Sulh Ceza Mahkemeleriyle istediğini tutukluyor.
Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ı denetimine almış, parlamenter yolla dikta rejimine yürüyor…

*
Erdoğan’ın dikta yürüyüşün önünde, Gülen’in henüz tasfiye edilemeyen Anayasa Mahkemesi,Siyasi Partiler,kontra güçler ve TSK’ daki imamları son zarlarını atıyor.
Birincisi, Gülen’in Erdoğan denetimi dışında kalan Anayasa Mahkemesi’nin yolsuzlukla anılan dört eski bakanın Yüce Divan’a gelmesi halinde ya da "Seçim Barajı" konusunda vereceği kararda olası etkinliği endişe oluşturuyor.
İkincisi, Gülen’in yCHP ve MHP’deki potansiyeli; demokrasinin gereği olan Kürt Sorununun çözümünde, tıpkı İskoçya’daki benzeri gibi "HDP’nin ayrılıkçı bir Kürt partisi olarak kalması ve TBMM’de siyasetine devam etmesi fakat PKK’nın kesinlikle tasfiye edilmesi" projesini mütemadiyen akamete uğratmaya çalışıyor.
Üçüncüsü;Kürt Sorunu’nun çözümünü kontra güçler Türkiye’de sınır ilçelerinde şiddete başvurarak huzursuzluğu ve çatışmayı içeri taşımak üzere provoke etmeye çalışırken, bu provokasyonlarda Gülen’in girdisiyle ilgili,
Başbakan Davutoğlu " Özellikle paralel yapılanmanın hangi kanallarla bu olayları daha da abartarak,toplumda huzursuzluk çıkarma çabası içinde oldukları gözümüzden kaçmıyor"diyor.

*
Üçüncüsündeki amaç; Fethullah Gülen’in darbeler öncesi, süreci ve sonrasında bazı tavır ve davranışlarını eleştirenlere verdiği "Aralarında olan vicdanlı ve demokrat kişiler hatırına darbe dönemlerinde bile hiç bir kuruma düşmanca yaklaşmadım ve toptancı bir şekilde yıkıcı eleştirilerde bulunmadım. Bu tavrım darbeleri desteklediğim anlamına gelmez. Kötü ihtimallere tarihin dersi ve sosyopolitik realitelerin ışığı ile bakıyorum. O nedenle iyimserliğime, Ergenekon davalarının demokrasi yanlısı subay çoğunluğu olmasa açılamayacağı ve devam edemeyeceğini şahid olarak gösteriyorum " yanıtındadır.
Gülen provakasyonlar ve kargaşalarla çözüm süreci tıkansın karşılığında, TSK’daki imamlara darbe şartlarını oluşturuyor.

*
Hiçbirinin gerçekleşmemesi halinde, parlamenter yolla dikta rejimine yürüyen Erdoğan’ın önünün;
Mevcut anketler çerçevesinde genel seçimde oyunu yüzde 2′ ler seviyesinde arttırması halinde HDP ‘nin mi,
Yoksa oyunu yüzde 13’ler seviyesinde arttırması halinde yCHP’nin mi,
Ya da nasıl kesileceği sorusu 2015 Türkiye’sini belirliyor…

*
Yeni Yıl’da zorluklar kolayımıza gelsin, efendim…

30.12.2014

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Başbakan Yorgancıoğlu’na Açık Çağrı … Prof. Dr. Ata ATUN


Sayın Başbakanımıza “Düzeltilmeleri” için açık çağrı yapılması gereken konular var.

Bunların vatandaşlarımızdan duyduğumuz şikayet ve serzenişler nedeni ile dile getirilmesi gerekmekte.

Şikayet konusu olanlardan vatandaşa en çok ezgi vereni, zaman kaybına uğratanı ve devletle iş yaptığına yapacağına pişman edeni “Damga Pulu” uygulaması.

Artık bu halkı bezdiren, devlet dairelerinde zaten var olan bürokrasiden bıkmış, bir de işini gücünü bırakıp köşe bucak damga pulu aramaya zorlayan, resmi evraklara damga pulu yapıştırmak uygulamasına son verilmesi gerekmektedir. Akılcı bir yoldan ve devleti vergi kaybına uğratmayacak şekilde.

Örnek almamız gereken anavatan Türkiye, bunu iki şekilde çözmüş.

01.01.2005 tarihinden başlamak üzere damga pulu yapıştırmak suretiyle damga vergisi ödeme uygulamasını kaldırmış ve bunun yerine makbuz karşılığı damga vergisi ödenmesi uygulaması getirmiş. Bazı işlemlerde de, makbuzu da kaldırmış yerine evrak harcı koymuş.

Örneğin vatandaşın “Doğum Belgesi” talebinde, 1 TL Doğum Belgesi ücreti, 10 TL Damga Pulu isteneceğine, Doğum Belgesi çıkarım ücreti 11 TL olarak uygulamayı başlatmış. Vatandaş bu şekilde hem istediği evrakı alabilmekte hem de köşe bucak damga pulu aramaya zorlanmamakta.

KKTC’de de bu uygulama hayata geçirilmeli.

Bunu yapabilecek yasalarımız, yeteneğimiz, inisiyatifimiz ve personelimiz yoksa en azından tüm dairelerdeki vezne ve evrak hazırlayan birimlerde “Damga Pulu” bulunmasını sağlamanız gerekmektedir.

Bunun ötesinde artık e-devlete tam olarak geçilmesi lazımdır.

82 milyonluk Türkiye’de devletle olan tüm evrak işleri internet üzerinden yapılabilirken, bizde hala merkezi hükümetçilik uygulaması yürürlüktedir.

Lefkoşa’da oturmayan birçok vatandaşımız en basit bir evrakı alabilmek için en az 3 kez ve 3 gün arka arkaya aynı daireye gitmek zorunda bırakılmaktadır. Bunlardan en kötüsü, en yıldıranı da, ilgili evrakın işlemleri nihayet bittikten sonra evrakın altına son imzayı atacak bürokratın içeride bulunmaması ve yerine de vekaleten imza atacak birinin olmamasıdır. Beklersiniz, saatlerce beklersiniz ama gelmez ve siz mecburen Mağusalı iseniz Mağusa’ya, Karpazlı iseniz Karpaz’a, Güzelyurtlu iseniz Güzelyurt’a dönmek zorunda kalırsınız. Ertesi gün de tekrar gelirsiniz aynı daireye. Şanslı iseniz evrakınız imzalanmıştır ve sizi bekler. Son imzanın sahibi daha gelmemiş ise gene beklemek zorundasınız…

Gerçekten de çok bıktırıcı ve bezdirici bir bürokrasimiz var. Bunu çözmek ve azaltmak için de hiç kimse uğraşmıyor maalesef.

Vatandaşlık, muhaceret, ikamet, sınav girişi başvurusu ve benzeri konularda istenen belgeler ise hem çok fazla, hem de bazıları çok saçma. KKTC vatandaşı kadından evlenince, yabancı uyruklu kocasını geçindireceğine dair kendisinden taahhüt istenmesi veya da muhtardan birlikte yaşadıklarına dair pullu ve mühürlü evrak getirmesi talebi gibi. Hangi kafadan çıkmış bu saçma fikirler hala anlamış değilim.

Sıradan bir sınava, Kolej sınavına girmek için istenen belgelere bakın;

1. Kimlik veya doğum belgesi
2. Öğrenci Belgesi
3. Banka dekontu
4. İkamet belgesi
5. Başvuru belgesi

Sınava girecek öğrencinin annesi veya da babası toplamda 5 ayrı kurum veya devlet dairesini dolaşmak zorunda bırakılıyor evlatlarının sınava girmesini sağlayabilmek için.

Türkiye’de ise bu uygulama son derece basitleştirilmiş artık. Velilerin daire daire dolaşmasına gerek kalmadan ve beş kuruş da sınav ücreti ödemeden evlatları sınava giriyor.

Sınava girmek için istenen belge sadece ve sadece “Öğrenci Belgesi”. Onu da sınavdan önce ilgili okul öğrencisine, elden ücretsiz veriyor…

Niçin bizde, 280 bin kişilik küçücük bir ülkede, hala bu tür uygulamalar yürürlükte değil.

Galiba sadece konuşuyoruz ama ürettiğimiz hiçbir şey yok….

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

29 Aralık 2015

HİÇ BİR ŞEY KOLAY DEĞİL // Ahmet Kılıçaslan Aytar


HİÇ BİR ŞEY KOLAY DEĞİL

Modern Rusya, 876’da Prens Oleg’in Novgorad kentinin sınırlarının korunamaması ve "Kiev Rus şehirlerinin anası olacaktır" iddiasıyla Kiev’i, devletin başkenti yapmasıyla başlıyor.
Kiev’den itibaren birincisi, 862-1598’de Prens Rurik’ten -Çar Fyodor’a Rurik Hanedanı, ikincisi 1913-1917 ‘de Çar Mihail’den-Çar II.Nikola’ya Romanov Hanedanı’ndan bugünlere;
Hristiyanlık, sayısız işgaller, savaşlar, feodal ekonomiden kölecilik yaşanmadan sınıf mücadelerine geçiş, dünya savaşları, hukuk sistemi, özgün bir kültür ve oluşan algı Rusya tarihini oluşturuyor.

*
Modern Rusya’nın Kiev’de oluşması Ukrayna krizinin esas nedeni sayılıyor.
Rusya modern devlet tarihini Ukrayna’dan başlatırken, Batı bu tarihi gerçekliği arka plana atarak Doğu Avrupa’da kendi çıkarlarına jeopolitik düzen oluşturmaya çalışıyor.

*
Bu noktada,2010’da statüsünü "tarafsız" olarak belirleyen, hiçbir askeri ittifaka katılmayacağını duyuran Ukrayna’da,
Cumhurbaşkanı P. Poroşenko’nun, "ülkesinin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliği için savaşacağını" açıklaması ardından,
Geçen hafta Parlamento, sekize karşı 303 oyla ülkenin "tarafsız" statüsünün iptaline ve NATO üyeliği yolunda adımlar atmasına onay veriyor…

*
Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov, "Ukrayna’yı kaybettiğimizi kabul etmiyoruz. Amerikalılar için bu çıkarsama, dünyadaki lider konumunu güçlendirmek için önemli. Rusya ve Ukrayna’nın ayrılması mümkün değil, yüzyıllara dayanan tarihsel bağlara sahibiz. Ukrayna halkı uzlaşı ve çıkar dengesi temelinde ülkenin tüm bölümlerinin birleşmesi yoluyla uyumu geri getirmek isteyecektir. Böyle bir Ukrayna devletinde Rusya’ya yönelik yaklaşım fevkalâde olacaktır" diyor.

*
Rusya ve Batı arasında restleşme varoluşsal bir aşamaya girmiştir, taraflar ölüm kalım meselesi olarak gördüğü şiddetli bir siyasal ve ideolojik savaş başlatmış bulunuyor:
Siyasi ve ideolojik savaşın temelini Batı’nın ve Rusya’nın tarihsel birikimleriyle Sovyetler Birliği’nin çökmesinden bu yana bölgesel dinamiklerin de değişmesi paralelinde oluşturulan karşılıklı tehdit algıları oluşturuyor.

*
Sorunun anlaşılması için 1919’da V.Lenin’in,"Silahlı kuvvetler de dahil tüm araçlarla uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve devletin tamamen yok oluşu için bir geçiş aşaması olarak Uluslararası Sovyet Cumhuriyetini yaratmak için" mücadele etme amacı güden Komünist Enternasyonel’i kurmasından başlanmalıdır.
1943’te J.Stalin,Komünist Enternasyonel örgütünü lağvederken,müttefiklerin önceliğinin Komünist devrimi değil, Nazi Almanya’sının yenilmesi olduğuna inandırmak istiyordu.
V.Putin ise Batı’nın demokrasiyi yayma politikasına son vereceği umudundaydı ama Batı’nın dünya devrimini destekleyen Komünist Enternasyonel gibi demokrasiyi yayan bir "Demokrasi Enternasyonali" yoktu…

*
Nitekim,neden Avrupa Rusya’nın Soğuk Savaş sonrasında kurulan düzeni engellememesinden hoşnuttu da, Avrupa modelini benimseyenin Rusya değil, Sovyetler Birliği olduğunu unutmuştu?
Neden Avrupalılar renkli devrimlerin ve küresel mali krizin Rusya üzerindeki psikolojik etkisini anlamıyordu?
Neden Rus seçkinlerin bir kısmı Rusya’nın küresel sahneye geri dönmesini istiyor, merkantilizmi Mesihçilikle birleştiriyordu?
Neden Avrupalılar ekonomi, teknolojik gelişme veya askeri harcama kalemlerinde kendilerini Rusya’dan üstün görürken "Zayıfın İsyan" olgusunu görmüyordu?
…derken, Rusya’nın periferisinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ortaya çıkan güç boşluğunun Rusya sınırları boyunca birkaç istikrarsız bölgenin doğmasına yol açtığı,
Putin’in bu istikrarsızlığı dış güçlerin Rus devletini zayıflatma girişimlerine bağlayarak bu düşünceden bir tehdit algısı şekillendirdiği bu günlere gelindi.

*
Üstelik, mesela Batı ve Rusya arasında gayri resmi diplomasi ile birbirleri hakkında sahip oldukları olumsuz mitleri iyileştirmek için yapılan ve bir dizi görüşme sonucu sağlanan NATO’nun gelecek 10 yıllık stratejisinin omurgasını oluşturan Füze Savunma Sisteminin oluşturulmasıyla ilgili müzakerelerde "tek tetik" olmanın umudu kalmamıştı…
Mesela, Rusya Avrupa Birliği’ne alternatif gördüğü Avrasya Birliği’ne girmeye ikna edemediği ülkeleri tarafsızlaştırmak suretiyle tehditleri bertaraf ediyor,
bu politikasi güvenliğini mutlaka garantilemese de gerçek ve algılanmış tehditler karşısında daha ne kadar işe yarayacağı da bilinmiyordu.

*
Sonuçta Rusya’nın Kırım’ın ilhakı, Avrupa’nın kıtayı bile yönetemeyeceği gerçeğini ortaya koydu.
Avrupa’nın 21. yüzyılda liderlik yapamayacağı, Rusya’yı kendisine benzetemeyeceği ama Rusya’nın güçler dengesine veya nüfuz alanlarına geri dönüşünü de kabul etmeyeceği anlaşıldı.

*
Kırım’ın ilhakı, önce Soğuk Savaş’tan bu yana Doğu ile Batı arasındaki en ciddi restleşmeyi tetiklemesinin ardından Moskova’nın çok net bir asimetrik üstünlüğe sahip olmasına yol açtı.
Sonra Moskova’nın kısa vadeli asimetrik avantajlarının uzun vadeli yapısal zaafları tarafından gölgelendiği görüldü.

*
Çünkü bir zaman Rusya’nın Avrupa enerji piyasalarına hakim olmayı umduğu Gazprom şirketinin Rus gazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedeflediği Güney Akım projesi Avrupa Parlamentosu kararıyla durdurulmuştu.
Rus ekonomisinin belkemiği petrol fiyatı kısa zamanda yüzde 25 düştü.
OPEC’in petrol üretimini kısmama kararının ardından dünya standardı olan Brent Crude fiyatı varil başına 70 doların altına inince,Rus para birimi Ruble, yaptırımların ve düşen enerji fiyatlarının bir araya gelmesiyle en sert düşüşleri yaşadı.
Dolar karşısında ilk defa 50 rublenin altına indi, bu psikolojik eşikti; sosyal medyada "Ruble’nin yakında varille satılacağı " benzeri espriler yapıldı.

*
Yüzde 2’lik daralma,harcanabilir gelirlerin yüzde 2.8 oranında düşmesi bekleniyor.
Enflasyonun bu yıl yüzde 9 olacağı,2015 ‘te yükseleceği tahmin ediliyor.
128 milyar dolar tutarında sermayenin ülkeyi terk edeceği öngörülüyor.

*
Şimdi Rusya Devlet Başkanı V.Putin,"Karşı karşıya kaldığımız sıkıntılar, sadece dış kaynaklı değil. Sadece, uluslararası konjektürle ilişkili yaptırımlar ve şartlarının neden olduğu kısıtlamalarla bağlantılı değil, yıllardır gelişen kendi hatalarımızla da bağlantılı" diyor.
Putin’in başını seçkinlerin son yirmi küsur yıl boyunca ülkenin varlığını para, altın ve elmas olarak Batı’ya kaçırmış olmalarının ağrıttığı anlaşılıyor.
2011’de ABD Maliye Bakanlığı’nın Libya’nın tüm malvarlıklarının dondurulduğuna ilişkin açıklamasının tekrarından endişeleniliyor.

*
Ama Rusya Federasyonunun yanıtı, V.Putin’in güncelleştirilmişini henüz onayladığı, "Tek egemenliğin,tek efendinin olduğu bir dünyanın onu elinde bulunduranlar içinde ölümcül olduğu,tek kutuplu dünyanın kabul edilemezliği yanısıra modern uygarlık için ahlâkî bir temel olmadığı" ana fikrinde Askeri Doktrini’yledir.
Şimdi Rusya Askeri Doktrini’nde ABD ve NATO baş yabancı tehdit olarak ilan edilmiş bulunuyor…
2015 yılını zorluklar bekliyor…

28.12.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

İSRAİL’DE 25 ARALIK OPERASYONU -RAFAEL SADI- ODATV


http://odatv.com/n.php?n=israilde-25-aralik-operasyonu–2512141200

israilde-25-aralik-operasyonu--2512141200_m.jpg

İsrail’de 25 Aralık operasyonu

En ilginç hediyeler, en cazip fiyatlarla – TIKLAYIN

İsrail’de bakanlar ve çocuklarının da aralarında bulunduğu 30 kişiye yönelik operasyon düzenlendi. Gözaltına alınan isimler "rüşvet ve yolsuzlukla" suçlanıyor.

25.12.2014 23:23

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

KILIÇDAROĞLU’NUN “SÜLÜN OSMANVARİLİKLERİ” //Ahmet Kılıçaslan Aytar


KILIÇDAROĞLU’NUN "SÜLÜN OSMANVARİLİKLERİ"

15 Haziran 2015 genel seçimlerine süre daralıyor.
Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu YCHP’yi genel seçimlere "Bu partiye demokrasiyi getiren kişiyim " iddiası ve "Atatürk’ün kurduğu Halk Fırkası ile bugünkü CHP aynı değil, kendimizi yeniliyoruz " dediği istikamette ve milletvekili aday adaylarını diğer partilerden çok önce belirleyerek hazırlıyor.

*
İnsanlar İl ve İlçe teşkilatlarında bulundukları görevlerinden istifa ediyor, milletvekilliği aday adaylıklarını ilan ediyor.
Adaylar; "CHP Demokrasi Manifestosu"nda, " ‘Lider sultasına son verelim’ diye, açıkça söylüyoruz. Gelin, ‘Siyasal Partiler Yasası’nı değiştirelim. Liderler masanın başına oturup vekil isimlerini alt alta yazıp vatandaşın önüne koyuyorlar. Sonra da ‘Bunlara oy vereceksiniz’ diyorlar. Demokrasi bu değil! Alenen söylüyoruz: Milletin vekillerini, milletin kendisi seçsin. Demokrasi, barış ve huzur mu istiyorsunuz? Gelin, bu uygulamayı değiştirelim, milletin iradesine saygı duyalım" ifadesine rağmen,
Geçmiş seçimlerden aldıkları dersle için için parti liderinin iki dudağı arasında olmanın sıkıntısını yaşıyor,noter görevi yapan seçmenden de bir fayda beklemiyor…
Fakat ne olursa olsun başta Türkiye’ye hizmet aşkı ile onca masraf göze alınıyor ve yollara çıkılıyor.

*
Hatırlayınız, YCHP 30 Mart Yerel Seçimlerinde de Belediye Başkanı ve Belediye Meclis Üyeliği aday adaylığı mücadelesini, diğer partilerden çok önce başlatmıştı.
Sonra ne önseçim,ne hakim nezaretinde temayül yoklaması yapıldı, aday adayları sözde anketler ya da kamuoyu yoklamaları ile aldatıldı.
Genel Merkez pek çok yerde partili olmayan, aday olmanın hiç bir vecibesini yerine getirmeyen,hepsi ithal Belediye Başkan adayları ve Belediye Meclis üyesi adayları belirledi, neden olduğu emek hırsızlığıyla partililerin kırgınlıklara hiiiç aldırmadı.

*
Bu suretle YCHP, birincisi;seçim kampanyaları sürecinde seçmenlerde kalıcı olmak kaydıyla bol bol "Demokrasi Manifestosu"na uyum içinde,demokrat bir kimlikte olduğunun gazını verdi.
İkincisi,seçimlerden yaklaşık 9 ay önce Türkiye’nin bütün il ve ilçelerinde başvurularını yapan aday adayları önce YCHP, sonra sıralamada bir üst sırayı kapmak için sıcak-soğuk, dere-tepe demeden amansız bir yarışa girmiş, partinin adını bir güzel parlatmıştı.
Üçüncüsü,adaylık ve sair ödentileriyle,girdisi-çıktısı kılıfına uydurulan yCHP kasasına, hazineden alınan desteğe yakın 8 milyar lirayı aşkın katkıda bulunulmuş,herkes en azından yiyip-içme yağmasından yararlanmıştı.

*
Aynı hengame "Ekmeleddin İhsanoğlu" nun Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi ya da "Mehmet Bekaroğlu"nun Kadın Kotasına yapılan bir darbeyle Parti Meclisine alınması gibi oldu-bittilerde de yaşandı.
Genel Merkez’in bu tür aldatmaları bir çok seçmende ve adayda ağır bir travmaya neden oldu ki; hiç bir seçmen iyimserliği ya da güzel umutlarına bir an olsun zarar gelmesini istemediği için bugün kimse arkasını dönüp Ekmelleddin İhsanoğlu’na verdiği oy’un şerefini dahi aklına getirmeyi istemiyor,sanki o süreci hiç yaşanmamış kabul ediyor …
Artık Türkiye’de insanlar Demosthenes’in "En kolay şey insanın kendisini aldatmasıdır; çünkü bir insan genellikle arzu ettiği şeyin gerçek olduğuna inanır" ifadesindeki düzeyde olmayı arzu etmiyor.

*
Ne ki,Kılıçdaroğlu’nun ve yCHP’nin sürprizleri de bitmek bilmiyor…
15 Haziran Genel seçimlerine gidilirken,İl ve İlçe teşkilatlarında hizmet aşkı ile onca masrafı göze alıp milletvekiliğine soyunanlar,şimdi bulundukları görevlerinden istifa eder ve aday adaylıklarını ilan ederken,
O Partisinin 18. Olağanüstü Kurultayı’nda "Bana çalışan adam lazım, rakı sofralarında konuşan adam değil.Partiyi bunlardan temizleyeceğim" ifadesi doğrultusunda yine bildik oyununa başvuruyor.

*
CHP Parti Meclisi yaptığı bir yönetmelik değişikliğiyle,genel seçimlerde adayların belirlenmesi konusunda genel merkeze tüzükte belirtilen kontenjanın üzerinde aday belirleme yetkisi verilmiştir.
Yapılan değişiklikle yüzde 15 olan genel merkezin kontenjanı yüzde 20’ye çıkarılmış ki;
Bu Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun en az 115 civarında adayı belirlemesi ya da YCHP’nin 15 Haziran 2015’te seçilecek tüm milletvekillerinin hepsinin o’nun iki dudağı arasında değil, belki de cebinde olduğunu anlamına geliyor.

*
Bu suretle Kılıçdaroğlu yine,birincisi; seçmenlerine bol bol " yCHP’nin kadar demokrat bir parti" olduğunun gazını verecektir.
İkincisi,bütün il ve ilçelerinde başvurularını yapan aday adayları önce YCHP, sonra sıralamada bir üst sırayı kapmak için sıcak-soğuk, dere-tepe demeden amansız bir yarışına şimdiden girmiş,çalışmayan mevcut milletvekillerinin yerine seçim atmosferine giren Türkiye’de partinin adını bir güzel parlatmaya başlamışlardır.
Üçüncüsü,adaylık ve sair ödentilerle yCHP kasasına yenilmek ve içilmek üzere yüklü bir servet daha akacaktır.

*
Ağır olacak, fakat inanınız,Kılıçdaroğlu’nun yöntemleri Osman Ziya Sülün, nam-ı diğer "Sülün Osman"ı hatırlatıyor.
Sülün Osman 1950 ve 60’lı yıllarda,genellikle şehire yeni gelmiş, saf anadolu insanlarını kandırmasıyla ünlü bir sokak dolandırıcısıydı.
Tramvay, Galata Kulesi, kent meydanlarındaki saatler, şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını satarak ya da kiraya vererek efsane haline gelmişti.

*
Şimdi, insanların nasıl oluyor da AKP iktidarı’ndan sonra, yCHP’den demokrasi bekleme aymazlığına saplandıklarını sorgulaması gerekiyor.
Pek çok kişi ‘siyasi partiler var, seçimler yapılıyor’ diye Türkiye’de demokrasi olduğunu sanıyor,oysa tam tersi doğrudur; seçimler demokrasinin gerçekleşmesinin değil, engellenmesinin araçları görev yapıyor.
Bu sayede siyasi partilerde oligarşik yapılar ayaktadır,sömürü, yağma ve talanın sürüp gitmesi olanaklı hale geliyor.

*
En fenası,en rezili,en lanet olası şey yCHP’nin bu kahrolası sistematiğe meşruiyet kazandırmasıdır.
AKP bir şirkettir denirken, yCHP oligarşisi de bir lokma kapmak için hızla şirketleşiyor,elini AKP ustasından öğrendiği üzere halkın cebine sokuyor.
Herşey ağzındadır; insanı,hak’kı,hukuku ve emeği samimi olarak iplemiyor…

*
"Sülün Osmanlara" değil önce kendine inan !

26.12.2014

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Akaryakıt ve Elektrik Fiyatları Düşmeli … Prof. Dr. Ata ATUN


Benzin istasyonlarında satılan akaryakıt fiyatı ile KIB-TEK’in kilovatsaat fiyatı, akaryakıtta uluslararası spot piyasada oluşan düşüşü gerçek olarak yansıtmamaktadır.

Dünya piyasasındaki verilere baktığımızda, ham petrolün varil fiyatı bugün 57 ABD Doları.

2014 yılı Ekim ayında, çok değil 2 ay evvel 98 ABD Doları,

2013 yılı Ağustos ayında 109 ABD Doları,

2012 yılı Haziran ayında 90 ABD Doları,

2011 yılı Nisan ayında 126 ABD Doları,

Son 4 yılın ortalaması ise yaklaşık 106 ABD Dolarıdır.

Bu da demektir ki son 4 yılda KKTC’de benzin istasyonlarında satılan yakıt ve KIB-TEK’in ürettiği elektrik fiyatları ortalama ham petrolün 106 ABD Dolarlık maliyetine göre şu anki seviyesinde.

Mazot spot piyasa ton fiyatı bugün (1.335 $/Gl) 415 ABD Doları.

2014 yılı Eylül ayında (2.695 $/Gl) 838 ABD Doları,

2013 yılı Temmuz ayında (2.965 $/Gl) 922 ABD Doları,

2012 yılı Mart ayında (3.148 $/Gl) 978 ABD Doları,

2011 yılı Nisan ayında (3.163 $/Gl) 983 ABD Doları. (Kaynak: US Energy Information Administration – http://www.eia.gov/dnav/pet/pet_pri_spt_s1_d.htm)

Son 4 yılın ortalaması ise yaklaşık 930 ABD Doları.

Dünya mazot fiyatlarındaki düşüş son 4 yılın ortalamasına göre yarıdan da fazla ve yüzde 55.

Matematiksel olarak [(930-415) x
100]/930 olarak formüle edebiliriz bu düşüş oranını.

KKTC’de uygulanan vergilendirme sistemine göre ABD Doları 2.30 TL’den maliyet analizi yapılırsa; Mazot alımı CIF (Maliyet, Sigorta, Navlun dahil) 415 ($/ton)/1178 (lt/ton) = 0.35 $/lt veya 0.81 TL/litre olmaktadır.

Bu fiyatın üzerine Sabit Nakliye Bedeli (1.46 krş/lt), Rıhtım harcı, Belediye tartı Ücreti, Turizm Teşvik Fonu (1 krş), Fiyat İstikrar Fonu, Fire masrafı (10 krş/lt), Gümrük vergisi (3 krş/lt) eklenmekte ve toptan fiyatı belirlenmektedir. Toptan fiyatına KDV ve Bayi Karı eklendiğinde pompa satış fiyatı ortaya çıkmaktadır.

Son 4 yılın ortalamasına göre mazotun CIF fiyatını 1.58 TL/lt alırsak bayi satışı 3.41 TL/litre olmaktadır.

Bugünün serbest piyasa mazot fiyatı olan 0.81 TL/litre baz alınırsa, değişken vergilerin ortalaması ile sabit vergilerin ortalaması alınarak bir maliyet hesaplaması yapılırsa, günümüzde mazotun pompa satış fiyatının 1.53 TL olması gerekmektedir.

Tüm vergilerin sabit olduğu (1.83 TL/lt) ve maliyet fiyatına bakılmaksınız değişmediği bile kabul edilse, günümüzdeki pompa satış fiyatının 1.83 + 0.81 = 2.64 TL/lt olması lazımdır.

Hükümetimiz, dünya spot piyasa mazot fiyatlarının artmasına paralel olarak arttırdığı mazot pompa satış fiyatını, aynı şekilde dünya spot piyasa mazot fiyatları düştüğü vakit aynı oranda yansıtmamaktadır.

Şu anda devletimiz haksız bir şekilde ve de mevcut yasalara, kararnamelere ve tüzüklere aykırı olarak benzin istasyonlarında satılan her litre mazottan 1.90 TL, bence yasal olmayan bir şekilde ek vergi almaktadır. Üstelik haksız olarak tanımlayacağım bu gelir bütçe artışı olarak da gösterilmekte.

KIB-TEK (Kıbrıs Türk Elektrik Kurumu) ise geçmişte petrol fiyatları her arttığında “kaçınılmaz” diyerek kilovatsaat fiyatlarını arttırdığı elektrik ücretini gerektiği kadar aşağıya çekmeyi düşünmemekte, göstermelik bir indirim yapmayı planlamaktadır.

Şimdi bunun tersini düşünüyorum.

Gerçekte düşünmeme de gerek yok çünkü bunu geçmişte bitmeyen grevlerle elektriksiz ve hizmetsiz kalarak bedelini acı bir şekilde ödemiştik Kıbrıs Türk halkı olarak.

Eğer 2011 yılında ham petrol varil fiyatı 57 ABD Dolarıyken, günümüzde de 106 ABD Dolara çıkmış olsaydı, hem elektrik fiyatları, hem de akaryakıt pompa fiyatları ikiye katlanırdı.

Hükümetimizin pompa fiyatlarını, KIB’TEK’in de elektrik fiyatlarını gerçekçi bir şekilde yüzde 55 oranında aşağıya çekmesi gerekmektedir…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

26 Aralık 2014

TÜRKİYE’DE VEZİRİSTAN // Ahmet Kılıçaslan Aytar


TÜRKİYE’DE VEZİRİSTAN

Peşaver, Pakistan’ın kuzeybatısında, Kabil- Büyük İskender’i Hindistan seferinden vazgeçiren sarp, çorak ve yüksek Hayber Geçidi yolunun güneyindedir.
Pakistan’a giren yabancıların eline tutuşturulan, üzerinde "Aşağıda adı yazılı bölgelere girmeniz yasaktır. Pakistan hükümeti can güvenliğinizi garanti edemez" yazılı pusulada adı geçiyor…
Geçen hafta burada, Taliban militanları Pakistan ordusunun Kuzey Veziristan ve çevresinde sürdürdüğü operasyonlara misilleme olarak bir askeri okulu bastı, en büyüğü 16 yaşında,135 çocuğu öldürdü.

*
Soğuk Savaş sırasında Orta Doğu’da Arap Milliyetçiliğinin Sovyetler Birliği yanlısı tutumu ve 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi Müslümanları ABD dış politikasında önemli bir unsur haline getirmiştir.
Sovyetler Birliği Müslüman coğrafyada anti-emperyalist, Batı karşıtı, bağımsızlıkçı ve milliyetçi grupları destekleyerek etkin olmak isterken,
ABD, İslamcı grupları doğrudan ve dolaylı şekilde "şer imparatorluğu" olarak tanımladığı Sovyetler Birliğine karşı destek vererek var olmayı seçmiş ve bir "Yeşil Kuşak" oluşturmuştu.

*
İslam dünyasının her yanından insanları devşirdiler;CIA mücahitleri besliyor, silahlandırıyor,eğitiyor ve Sovyetleri Afganistan’dan püskürtmek için savaşa sürüyordu.
Usame Bin Ladin ABD’nin, işbu "Yeşil Kuşak" projesinde yetişmişti…

*
Sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başta Afganlı mücahitler olmak üzere,ilk kez piyasalara çıkan cihadçılar sadece ABD’nin gözünden düşmekle kalmadı, aynı zamanda tehdit olarak görüldüler.
Soğuk Savaş’ın "iyi Müslümanları", Soğuk Savaş sonrası dönemin "kötü Müslümanları" olarak görülmeye başlandı.

*
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeze Rice’ın "Ortadoğu’yu Dönüştürmek" tezi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın dönüşümünün sağlandığı, sıranın Ortadoğu’ya gelmiş olması ile ilgiliydi.
Rice "300 milyonluk İslam coğrafyası,demokrasi açığı yüzünden 40 milyonluk İspanya kadar üretemiyor. Bunun yarattığı umutsuzluk, nefret üreten ideolojiler ve canlı bombalar için uygun bir zemin yaratıyor, bölgeyi istikrarsızlaştırırken ABD’nin güvenliğini de tehdit ediyor" diyordu.
Ona göre Ortadoğu’nun dönüşümünde sadece askeri değil ekonomik,siyasal, diplomatik, kültürel çabalar da gerekecek, demokrasi isteyen halklarla birlikte çalışılacaktı…

*
Öyle de oldu, bugün ABD Soğuk Savaş zamanında yetiştirdiği "iyi Müslümanlarla" mücadele etmek için yeni bir "Yeşil Kuşak" oluşturuyor.
"Ilımlı İslam" adı altında yürütülmeye çalışılan bu girişimde, ABD’nin yeni savaşçıları "ılımlı İslamcılar" olarak ortaya çıkıyor…

*
ABD’nin bir dönem Pakistan’a verdiği rolü;
Bugün İsrail karşıtı direniş hattının ön cephesinin düşürülmesi,İsrail’in güvenliğinin sağlanması, enerji koridorlarının kontrolü, bölgede ABD’nin siyasi hegemonyası ve İsrail’in itikadi hedefleri doğrultusunda ya da özellikle Suriye odağından genişleyen stratejilerin uygulanmasını Türkiye yerine getiriyor.

*
Fakat Soğuk Savaş dönemi yetiştirmeleri Talibanlar, bugün Afganistan’ın güneydoğusu, Pakistan’ın kuzeydoğusunda Peştun’da, tıpkı Soğuk Savaş sırasında Pakistan’da oluşan Veziristan gibi devasa bir istikrarsız bölge oluşturmuştur.
Pakistan,Afgan sınırında yapılanmasına müsaade etmesinin ötesinde istihbarat ve lojistik destek vererek bölgede etkin olmasını sağladığı,topraklarında yapılanmasına göz yumduğu Taliban, şu anda Pakistan’a büyük tehdit oluşturuyor, işte bir askeri okulda en büyüğü 16 yaşında 135 Pakistan evlâdını öldürüyor…

*
Türkiye,tıpkı Pakistan gibi mezhebi hassasiyetleri kullanıyor, ABD’nin kendini açığa vermeden Suudi Arabistan ve Katar’a dünyanın her yerinden kiralattığı ve türlü lojistik verdirdiği Selefi/Vahhabi oluşumlara siyasi, askeri türlü desteği veriyor.
Çoğu Amerikan pasaportlu Çeçen, Gürcü, Suudi, Mısırlı, Sincan Özerk Bölgeli,Türk ve Avrupa’nın hemen her ülkesinden birkaç bin kiralık Selefi ; Hatay,Gaziantep ve Şanlıurfa’yı içine alan bölgede yeni Veziristan kuruyor.

*
Selefi anlayışta, Kuran ve Sünnet’te yer alan hususların yoruma başvurulmadan, bu kaynakların metinlerinde geçen kelimelerin sözlük anlamları ile olduğu gibi kabul edilmesi esastır.
Akıl ve bilimle ilgili yorumlara şiddetle karşı çıkılıyor ve her türlü modernleşme ile zamanın şartlarına ve koşullarına göre Kuran ve Sünnetin yorumlanması ve bu yorumlar doğrultusunda fetva verilmesi dinden uzaklaşma olarak algılanıyor.
Selefi/Vahhabi oluşumlar genel olarak ahlaki ve siyasi yozlaşmanın yaygın olduğu ve ekonomik açıdan geri kalmış toplumlarda daha fazla destek buluyor.
Çünkü Selefiliğin İslam’ın geçmiş ihtişamlı dönemlerine yeniden dönüş iddiası, fakir ve siyasi baskı altındaki insanlara çok çekici geliyor.

*
Hastalıklı ruh hallerine uymayan sadece bölge halklarına karşı değil birbirlerine de vahşet uyguluyorlar.
ABD’nin yeni "Yeşil Kuşağı"nı kurarlarken, Türkiye’de iktidarın yardımıyla kurdukları yeni Veziristan’dan,bölgede yönettikleri uygulamalarla İslam’ı dünyaya yeni bir ‘düşman kutup olarak’ lanse ediyorlar.

*
Fakat ABD’nin İslamın demokrasiye aykırı olmadığı öngörüsüne kandığı, Türkiye ve Ortadoğu’da "yeni Yeşil Kuşak" kurulmasına yol verdiği İslamcı ideolojinin ve pratiğinin her biçimiyle, artık yalnızca Afganistan, Pakistan ve İslam coğrafyasının genelinde değil küresel çapta büyük bir sorun olduğu anlaşılmıştır.
ABD’nin nasıl Soğuk Savaş döneminde Batı ittifakını bir arada tutmak ve sürdürmek için Sovyetler Birliği tehdidini kullanmışsa,bugün de Siyasal İslam tehdidini Batı ittifakını bir arada tutmanın bir bahanesi, ortak düşmana karşı ortak hareket etme mantığını kullandığı anlaşılmıştır.
ABD’nin siyasal İslam ve bunun resmi temsilcisi olarak gördüğü İran’ı, hem dünyaya hem de İslam dünyasına tehdit olarak satmaya çalışmasının, siyasal İslam konsepti ile Müslüman dünyada bir alternatif olarak sunma çabasının da faydasız olduğu görülmüştür.
*
Çünkü Rusya’nın yeniden eski Sovyet bloku ülkelerini eline geçirmesinden duyulan endişeler, ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya’yı Rusya’ya mı terk edeceği sorularından doğan gerginlikler daha büyük önem gösteriyor.
Nitekim ABD hatasından dönmeye çabalıyor, o yüzden Başkan Obama "Ülkemizi de tehdit eden İslamcı ideoloji ve teröristlerle mücadele stratejimiz ön cephedeki ortaklarımızı destekleyerek bizi tehdit eden teröristleri yok etmeye dayanıyor" ifadesiyle belirlediği konumda bulunuyor.

*
Ne ki, Türkiye’de Selefi/Vahabiler kendilerine iktidarın yardımıyla Hatay,Gaziantep ve Şanlıurfa’yı içine alan bölgede bir Veziristan kurmuşlardır.
Zaten AKP iktidarı Türk Ulusu’nu,Türk Milleti’ni ve Türk Vatan’ını yeteri kadar libere etmiş, Türkiye her türlü çözümsüzlüğün çeşitlendiği, bir kıvılcımla ateş alacak bir çatışma alanına dönüşüvermiştir…

24.12.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Kumsal Katliamı Nasıl Oldu … Prof. Dr. Ata ATUN


KUMSAL KATLİAMI NASIL OLDU

Tarih 24 Aralık 1963, günlerden Salı. Yer Lefkoşa’nın Kumsal bölgesi, Mehmet Akif Caddesi ve Mürüvet İlhan Sokak (olay günkü ismi İrfan Bey Sokak). Saat akşam üstü 18.00 civarı. Hava kararmış, ısı yaklaşık 8o C.

Pazartesi gecesi, yani bir gün evvelki 23 Aralık gecesi, ev sahibi Hasan Yusuf Gudum, karısı Feride Hasan Gudum, Meriç’li (eski ismi Mora) Ayşe (Cankan), kucağında iki yaşındaki kızı Işıl (Cankan) ve Ayşe hanımın kız kardeşi Növber İbrahimoğlu daha güvenli olduğu düşüncesi ile Kıbrıs Türk Alayında görevli Tabip Binbaşı (Em. TuğGn) Nihat İlhan ile eşi Mürüvet hanımın evine sığınmışlardı.

EOKA milisleri ve Yunan Subaylarının komutasındaki küçük bir Rum birlik ise evin 120 m. kuzeyindeki Severis un fabrikasına mevzilenmiş, fabrikanın en üst katına da kum torbalarından yüzü Türk bölgesine dönük küçük bir korugan yaparak içine 1 adet A4 tipi makineli tüfek yerleştirmişti. A4 tipi makineli tüfek binanın damına, ellerinde 1959 yapımı CZ vz.52/57 tipi otomatik tüfek, 1936/57 yapımı M1 Garand tipi yarı otomatik tüfek ve Stengun makineli tabanca olan Rum çetecilere, masum Türk evlerine yaptıkları saldırılarda atış desteği vermek ve düşman ateşinden korumak amacı ile kurulmuştu.

Hasan Yusuf Gudum dışarıda durup bir nevi gözcülük yaparken, Mürüvet hanım da çocuklarını pijamalarını giydirmiş, kahvaltı türü bir şeyler yedirmiş ve onları yatırmaya hazırlanıyordu. Evdeki komşu bayanlar ise hep birlikte yiyecek bir şeyler hazırlayıp masaya oturmuşlardı.

Evin batı tarafından geçen Kanlıdere’nin diğer kıyısından silah sesleri duyulmaya başladığı vakit Hasan Bey büyük bir telaşla içeri girmiş ve “Rumlar bizi basıyor” diyerek heyecanlı bir şekilde bağırarak evdekileri uyarmıştı.

Çok geçmeden Kanlı Dere tarafından eve kurşun yağmaya başladı. Kurşunlar yağmur gibi geliyordu. Mutfağın önündeki yemek odasının tehlikeli olduğunu ve eve pencerelerden giren kurşunlardan kendilerini koruyamayacağını hisseden masum ve savunmasız dokuz insan, elektrikleri kapattılar ve evin güvenli olduğunu düşündükleri yerlerine saklanmak çabası içine girdiler.

Dr. İlhan’ın eşi Mürüvet Hanım, eşi kendisine “Eğer ateş olursa duvardan duvara geçecek kurşunlara hedef olmazsınız, banyo sizi korur” dediği için hemen daha 6 aylık olan Hakan’ı kucaklar, 6 yaşındaki Murat ile 4 yaşındaki Kutsi’yi de ellerinden sıkı sıkı tutarak evin sol arka köşesinde yer alan banyoya doğru koşar. Arkasından Növber hanım ve kucağında kızı Işıl’ı sıkı sıkı tutan Ayşe hanım ve Hasan dede, hep birlikte banyoya girerler ve saklanmaya çalışırlar. Kalın taş duvarları ve küçük de bir penceresi olan banyo gerçekten de iyi bir korugan gibidir.

Üzerinde gri bir palto olan Mürüvet hanım, çizgili pijamalarını giymiş olan çocuklarını kucaklar ve hep birlikte banyo küvetinin içine uzanarak pencerelerden giren mermilerden kendilerini korumaya çalışır. Ayşe hanım, kucağında kızı Işıl ile sağ köşeye, lavabonun sağ tarafına çömelir. Növber hanım ise kapıyı eli ile sıkı sıkıya kapatabilmek için kapının hemen yanına sağ tarafa oturur.

Ev sahibi Hasan Efendi eşi Feride Nine’yi tuvalete kapının arkasına saklar ve banyoya gelerek lavabonun sol tarafına büzüşür.

Kumsal bölgesinde yıllarca Türklere kapı komşuluğu yapan Ermeniler, bölgenin savunmadan yoksun olduğunu telsizle Rumlara bildirdikten sonra, Akritas Planı, Genel Harekat Planı bölümü, Birinci Kesim (Ayios Pavlos, Ayios Demetios bölgeleri) bölge komutanı “Terezepilos” kod adlı Yunan subayının komutasında sayıları 150 olan EOKA’cı milisler, Severis Un Fabrikası’ndaki makineli tüfeğin koruması altında önce içinde su seviyesi az olan Kanlıdere’yi yürüyerek geçmişler ve sonra da Akritas Planında belirtildiği şekilde bölgelere dağılmışlardı.

Mehmet Akif caddesi, Mürüvet İlhan Sokak (eski ismi İrfan Bey sokak), Murat İlhan sokak ve Gültekin Şengör sokak, Kıbrıs ordusunda teğmen olan (Emekli Binbaşı) Savvas Selis ve Thisoas kod adlı EOKA’cının komutasındaki ekibin görev alanı olarak belirlenmişti.

Savvas Selis’in grubu, “Enosis” naraları atarak ateş açmaya başlar ve İrfan Bey sokağı tarafından Türk bölgesine saldırıya geçerler. Severis Un fabrikası üzerindeki makineli tüfeğin koruması altında evlere önce uzaktan ateş ederler. Özellikle de köşedeki beyaz tek katlı evin kuzeye bakan, kapının hemen yanındaki odasının pencerelerini ateş yağmuruna tutarlar, olmaya ki eve yaklaşırken o odada olan birisi kendilerine ateş edip vurabilir düşüncesi ile. Üç kişi yolun solundaki eve doğru yönelirken, beş kişi de sağ köşedeki beyaz tek katlı binaya yönelir. Ermenilerden gelen bilgiye göre bu binada Türk Alayında görevli bir Türk subayı, eşi ve üç çocuğu yaşamaktadır. Bu aile yok edilmelidir ki, Rumların, Kıbrıslı Türklerden ve Türkiye’den korkmadıkları dünyaya gösterilsin.

Beyaz evden kendilerine karşı ateş açılmayınca daha da cesaretlenen Rum caniler, giriş kapısının önüne gelip kilidine ateş ederler ve sonra da tekmelere kapıyı kırarak içeri girerler.

Ellerinde otomatik tüfek tutan iki cani, “Taksim istersiniz ha!” diye bağırarak her tarafa gelişi güzel ateş eder ve soldaki odaya çabucak göz attıktan sonra ileri seğirterek, önlerindeki kapıdan hole geçip soldaki yatak odasına yönelirler ve tekrar ateş etmeye başlarlar. İçlerindeki hınç önlerine çıkan her tür canlıyı öldürmelerini emrediyordu. Bu odada işleri bitince hızla önlerindeki ara kapıdan geçip, mutfağın önündeki hole gelirler ve soldaki ikinci yatak odasına da ateş ederler. Yataklara, yatak altlarına ve dolaplara.

Arkadaki grup da önce sağdaki misafir odasına dalar, sonra da ateş ederek mutfağa geçer.

Ufacık banyo odasının içine sığınan masum ve savunmasız Türkler ise birbirlerine sarılmış Rumların kendilerini bulmaması için dualar ediyorlardı. Küvetin içinde Mürüvet hanım, üç çocuğuna sıkı sıkı sarılmış, bedenini siper etmişti. Ayşe hanım kızı Işıl’ı kolları ile sarmalamış, sırtını köşeye dayamış, lavabo ile köşe arasına sokulmuştu, Növber hanım, kapının açılmasına mani olabilmek için kapının dibine çökmüştü. Hasan dede de, o küçücük banyonun içinde, lavabonun sağ tarafı ile küvetin arasına büzüşmüştü. Nefes bile almıyorlardı. Sadece Allah’a dua ediyorlardı.

Evin sol tarafındaki odaları boş bulan iki Rum cani, evin arka sol tarafındaki kapıları sıkı sıkıya kapalı olan banyo ve tuvalete yönelirler ve “Enosis” çığlıkları altında tüm mermilerini kontrplak kapıların üzerinden içeriye boşaltırlar.

Kapıyı eli ile sıkı sıkı kapalı tutmaya çalışan Növber hanım, elinden kötü bir yara alır ve yana kaykılarak kapının önüne yığılır. Kapının tam karşısında yer alan banyo küvetinin içindeki Mürüvet hanım ve üç çocuğu ise küvetin içine yığılırlar. Kapıyı kırarcasına açmaya çalışan Rumlar, Növber hanımın kapının önüne yığılması nedeni ile kapıyı birazcık aralayabilirler ve o aralıktan sağa ve öne doğru tekrar ateş ederler. Vefakar anne ve çocukları o anda şehit olurlar. Etraf bir anda kan gölüne döndüğü için Rum caniler hepsini öldürdüklerini sanarak hemen yan taraftaki tuvalete yönelirler. Kapıyı açamazlar ama kontrplak kapıdan içeriye onlarca mermi sıkarlar. Kapının arkasına saklanmış olan Feride nine başına isabet eden kursunlar nedeni ile anında şehit olur ve yere yıkılır.

İçerdekilerin öldüğüne inanan iki cani geri çekilir ve diğer üç cani de banyo kapısının önüne gelip sıra ile aralıktan içeriye ateş ederler. Acımasızca silahsız, korumasız ve masum insanlara ateş eden Rumların silahından çıkan kurşunlardan birisi, önce kızı Işıl’ın dizini parçalar sonra da Ayşe hanımın bir bacağından girip diğer bacağından çıkar. Ayşe hanımın ayağında büyük bir yara açılır.

Feride nine ile banyoya çocukları ile saklanan Mürüvet hanım ve çocukları şehit olurken, Hasan Yusuf Gudum ile birlikte Ayşe hanım, kucağındaki kızı Işıl ve Növber hanım ağır yaralanırlar.

Eve kimlerin ya da kaç kişinin girdiğini tam olarak bilen yok. Baskın sırasında CZ vz.52/57 tipi otomatik tüfek ile 15 el, Stengun otomatik tabanca ile 12 el ve 1936/57 yapımı M1 Garand tipi yarı otomatik tüfek ile de 6 olmak üzere toplam 33 el ateş edildiği, şehitlerin vücutlarındaki yaralardan ve duvarlarda hala yeri belli olan kurşunların izlerden anlaşılmaktadır. Bilahare incelenen kovanlar, iğnenin vuruş yerlerindeki farklılıklarından dolayı olayda 5 ayrı silahın kullanıldığını göstermektedir. Kovanlar bilahare Albay (Major) Meysi tarafından eve ilk giren (GA Kurucular Kurulu Bşk) Memduh Erdal’dan alınmış ve kayda geçirilmiştir.

24 Aralık gecesi Lefkoşa’nın batı mahallesi Kumsal’ a yapılan baskın arkasında, Yunan Alayı’na mensup subayların ve askerlerin de katliama bilfiil katıldıklarını belgeleyen kanıtlar bıraktı. Saldırganların geri çekilirken terk ettikleri malzeme arasında, özellikle de Severis Un Fabrikası damında, Yunan subay şapkaları, Yunan ordusuna ait çelik başlıklar ve NATO’ya ait bazuka mermileri ile mermi kovanları vardı.

Kumsal bölgesinde yıllarca Türklere kapı komşuluğu yapan Ermenilerin bölgenin savunmadan yoksun olduğunu telsizle Rumlara bildirdikleri, daha sonra TMT tarafından belirlenmesi nedeni ile Kumsal, Köşklüçiftlik ve Arabahmet bölgelerinde oturan Ermeniler, bu hainliklerinin ortaya çıkmasından sonra evlerini terk etmek ve Rum bölgesine kaçmak zorunda kaldılar.

Rum çeteciler, Kumsal bölgesinden çekilirken, kadın, erkek, yaşlı ve çocuk ayırımı yapmaksızın yüzlerce Türkü de dipçik darbeleriyle önlerine katıp götürdüler. Kaçırılan Türklerin bir bölümü kurşuna dizildi.

Rumca gazetelerde son zamanlarda çıkan itiraflara göre, beraberinde erkek, kadın-çocuk ve yaşlı yaklaşık 200 Kıbrıslı Türk esir getiren EOKA’cı Tasos Marku, operasyonu fiilen idare eden Rum Bakan’a telefon eder ve ne yapması gerektiğini sorar. Eli silah tutabilecek erkeklerin öldürülmesi talimatını verir kendisine telefonun öbür ucundaki Rum Bakan.

Akritas Planının mimarlarından o dönemde Bakan olan sadece Yorgadjis ve Papadopulos’dur. İtiraflar, Yorgadjis’in öldürülmesinden çok seneler sonra yapıldığından, emri veren Bakanın Yorgadjis olması durumunda, dile getirilmesi sorun yaratmaz, konuşanı sıkıntıya sokmazdı. Geriye “Kumsal Katliamı”nın mimarının Papadopulos olduğu varsayımı kalmaktadır.

Katliamdan sonra eve ilk giren kişi ise 25 Aralık 1963 Çarşamba günü öğleden sonra Severis Un fabrikasından açılan makineli tüfek ateşine rağmen eve ulaşmayı başaran, TMT’nin o dönem en gözü pek kişilerinden olan Memduh Erdal ve fotoğrafçı Mustafa Mehmet Özünlü olur. Resimleri Memduh Erdal çeker.

Severis Un fabrikasındaki Rum makineli tüfek yuvası da ertesi gün, 26 Aralık 1963, Perşembe günü, Kıbrıs Türk Alayı’ndan gelen küçük bir ekip tarafından susturulur ve fabrika Türklerin eline geçer. Aynı gün Türk jetleri Lefkoşa üzerinde alçaktan uçarak Makarios’a ihtar verirler.

Not: Bu yazıda anlatılan “Kumsal Katliamı”nda geçen olayların derlemesi, SAMTAY VAKFI arşivindeki belgelerin ve o günü yaşayan kişilerin anılarının, Prof. Dr. Ata ATUN tarafından derinlemesine incelenip, kronolojik olarak sıralanması ile yapılmıştır.

​ Sevgi ve Saygılarımla

Prof. Dr. Ata ATUN
GSM : +90 – 533 881 1111
E-mail: ata.atun veya ataatungmail.com
Twitter: @ataatun
Facebook: Ata Atun

Web: http://www.ataatun.org

AVRUPA BİRLİĞİ, RUSYA VE TÜRKİYE // Ahmet Kılıçaslan Aytar


AVRUPA BİRLİĞİ, RUSYA VE TÜRKİYE

Almanya Dışişleri Bakanı F.W. Steinmeier,Der Spiegel’e petrolün ucuzlaması ve Ruble’nin değer kaybının çok derin bir ekonomik krize neden olacağını söylüyor, "Durumun iyice kontrolden çıkmış olması bizim yararımıza değildir" diyor.
Başbakan A.Merkel ise Hristiyan Sosyal Birliği Nürnberg/Genel Kurulu’nda Avrupa’daki ekonomik krizin AB ile ABD arasında Ticaret ve Yatırımlar Ortaklığı Transatlantik Anlaşması imzalanmasıyla çözülebileceğini söylüyor…

*
O sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan Anadolu Aslanları İşadamları Derneği Genel Kurulu’nda,Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in 1 Aralık’ta Ankara’ya yaptığı bir günlük ziyarete değinirken, "Ortadoğu’nun tüm zenginliklerini sömürdüler. Putin’le imza atmamızdan da rahatsız oldular. Kusura bakmasınlar irademiz kimsenin ipoteği altında değil" diyor…
Bir süre sonra Putin yıllık basın toplantısında, Rusya’ya uygulanan yaptırımlara karşı Türkiye’den istediği destekle ilgili olarak,"Ankara’da bulunduğum esnada,’Sayın Cumhurbaşkanı, isterseniz bazı hususlar konusunda açıklama yapmayalım. Bizde bir tabir vardır: ‘ Kazları kızdırmayalım, yarın bu tarafa uçmazlar ‘ dedim. Ancak Erdoğan, sağlam duruşu olan bir lider… Suskun kalamadı. Kendisine bir kez daha, ‘Gelin bazı hususları açıklamayalım’ dedim. Biraz düşündükten sonra, ‘Hayır, açıklayalım’ dedi. Kendileri ‘Bizim saklayacak hiçbir şeyimiz yok’ demiştir" diyor.

*
Pekalâ, yeni bir soğuk savaşın yaşanmakta olduğu bu süreçte bunlar ne anlama geliyor?

*
Ukrayna kriziyle başlayan süreçte AB bazı üyelerle anlaşmazlığa rağmen, Almanya’nın sorumluluğunu üstlendiği ortak tavırla,Rusya’ya sınırlandırdığı ekonomik ilişkileri 2015′ te de artarak sürdüreceği anlaşılmıştır.
Almanya bu sorumluluğunu, işte Dışişleri Bakanı F.W. Steinmeier’in "Durumun iyice kontrolden çıkmış olması bizim yararımıza değildir" ifadesi doğrultusunda ekonomik çıkarları pahasına fakat uzun süredir unutulmuş olan jeopolitik gerçekleri çerçevesinde göze alıyor.

*
Birincisi;Almanya 2008’de ABD’de başlayan ve Euro bölgesine atlayan ekonomik krizde, Avrupa’nın liderliğini başarıyla yaparken, Fransa’yı ikinci plana düşürmüştür.
Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansının karıştığı dinleme skandalında da liderliğini ABD karşısında pekiştirirken, kendini vazgeçilmez yaparken, Fransa Avrupa’nın ikincisi olmayı ve Almanya’ya eşlik etmeyi sorunsuz benimsemiştir.

*
İkincisi; Almanya Avrupa’nın lideri olarak V.Putin’in Devlet Başkanı olmasıyla birlikte Rusya’nın Avrupalılaşmasına ilişkin tükenen umutlarını,
1967’de Sosyal Demokratların lideri ve Başbakan W.Brandt’ın yürürlüğe koyduğu, Sovyetler Birliği ile doğrudan ilişki kurulması, Varşova Paktı ülkeleri ile ilişkilerin normalleştirilmesine dayanan "Ostpolitik" asını terkederek, yerine jeopolitik çıkarlarının ve ahlaki prensiplerin yönlendirdiği yeni bir siyasete yönlenerek dindiriyor.

*
Üçüncüsü; Bu siyasette Almanya Rusya’yı Kırım’ı ilhakı ve Doğu Ukrayna’daki uygulamaları nedeniyle Avrupa Barış’ını ihlal etmekle suçluyor.
Bu yüzden "Avrupa Barışı" için 1939’da Sovyetler Birliği ile imzaladığı, temeli doğu sınırını sağlamlaştırmak üzere Polonya’yı işgal ederek olası bir Sovyet müdahalesini engellemek, buna mukabil Sovyetler Birliğinin Almanya’nın Çekoslavakya’yı işgali üzerine batı sınırını garanti altına almak istemesine dayanan "Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Anlaşması" çerçevesinde, Almanya’nın Polonya’ya girmesi ve II.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Polonya ve Baltık ülkelerine yaşattığı ağır sendromu bir kez daha yaşatmama çabasını gösteriyor.
Bu yüzden Rusya’dan hem çekinen,hem düşmanlık besleyen Polonya ve Baltık ülkelerinin çıkarlarını ön plana alıyor.
Elbette bu ülkelerin bölgesinde, Moldova, Gürcistan, Kafkasya’da ve Orta Asya’ da da Rusya ile rekabet etmek zorunluluğunu saklıyor.

*
Bütün bunlar Batı’nın Rusya ile ya da Rusya’nın Batı ile tam bir cepheleşmesi anlamına gelmiyor ama süren işbirlikleri ve zıtlaşmalar,
Ya da karşılıklı sürdürülen diyalog ve Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımlar, uluslararası ilişkilerde çok zorlu geçecek yeni bir sürece işaret ediyor…

*
Rusya, ABD ve AB’nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması, Japonya’nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Amerikan firmalarının Rus petrol ve doğalgaz tedarikçisi şirketlere finansal destek sağlaması yasaklanmış, Japonya ülkesinde faaliyet gösteren Rus doğalgaz ve petrol firmalarının varlıklarını dondurmuştur.
AB Rus gazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedefleyen Güney Akım projesini askıya almış, petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble’nin değer kaybetmesi Rusya’da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açıyor…

*
Bu yüzden Rusya Devlet Başkanı Putin, Ankara ziyaretinde bir karşı atak geliştiriyor.
Türkiye’ye teklif ettiği plana göre, Gazprom şirketi hem Ukrayna’daki doğalgaz dağıtım merkezini by-pass eden,hem de iptal edilen Güney Akım’ın yerine Türkiye topraklarından geçerek Avrupa’ya ulaşacak bir hat inşa etmeyi öngörmektedir.
Rusya, Ukrayna ile yaptığı anlaşmanın 2020’de sona ermesinin ardından Avrupa’ya sevkiyatını, Mavi Akım’a paralel bir şekilde Karadeniz’in altından geçerek Türkiye’nin kuzeybatısından Yunanistan sınırına ulaşması ve burada kurulacak bir doğalgaz dağıtım merkezi vasıtasıyla gerçekleştirmeyi öneriyor.

*
Başkan Putin, Ankara önerisini Moskova’da detaylandırıyor.
Türkiye ile ilişkilerde Almanya ve Fransa arasındaki işbirliğini örnek gösteriyor ve bu modelin referans olarak alınabileceğine dikkat çekiyor.
Rusya, Batı’nın ekonomik,siyasi ve askeri ağır yaptırımlarıyla bunaldığı bu dönemde;

*
Birincisi; ilişkilerini Çin,Hindistan ve İran ile geliştirmeye çalışırken, Batı’nın yaptırımlarına katılmayan ve üst düzeyde gelişen Türk-Rus ilişkileriyle çeşitlendirmek
istiyor ki; iki ülkenin tarihi süreçte de yaşadığı sıkıntılar göz önüne alındığında bu öngörünün çok tartışılması gerekiyor.
Zor olsa da Türkiye’de özellikle iktidarın işine gelebilecek bir süreç vaadetmesi bakımından dikkat çekicidir.
Çünkü İslamcılığın dünya lideri R.T.Erdoğan; ABD ve AB’nin bir zaman Türkiye ve Ortadoğu’da yol verdiği İslamcı ideolojinin ve pratiğinin ne menem bir küresel tehdit olduğunu anladığı,
Şimdi yapılan hatadan dönmeye çabalarken, Başkan Obama’nın "Ülkemizi de tehdit eden İslamcı ideoloji ve teröristlerle mücadele stratejimiz ön cephedeki ortaklarımızı destekleyerek bizi tehdit eden islamcı ideoloji ve teröristleri yok etmeye dayanıyor" ifadesiyle belirlediği bir noktada olmasından çok endişelidir
Yoksa Erdoğan, Fransa’nın Almanya’nın yanında durması gibi Türkiye’yi Rusya’nın yanına ilişiklemek, bu suretle Rusya limanına sığınmaya mı heves ediyor?
Ama İslamcılık Rusya’da ve ilişkilerini genişletmek çabasında olduğu her yerde sanki bir kitle imha silahı gibi algılanıyor…

*
İkincisi; Rusya iptal edilen Güney Akım’ın yerine Türkiye topraklarından geçerek Avrupa’ya ulaşacak bir hat inşa etmeyi hedeflerken;
Avrupa’da doğalgaz ihtiyacında olacak ülkelerle birlikte Avrupa Birliği’nde farklılıklar yaratmayı,
AB’nin sponsorluğunda İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Yunanistan’ın, İsrail doğal gazı için "Akdeniz koridoru"nu kullanma öngörüsüne alternatif çıkarmayı hedefliyor.
Böyle ise Türkiye’nin; Suriye,Irak,Kafkasya coğrafyası merkezinde yeraldığı bölgede enerji işbirliği alanı değil, her türlü çözümsüzlüğün çeşitlendiği bir çatışma alanı olması planlanmaktadır ki;bu durum Rusya’nın bunalımlarını Türkiye limanında dindirmeye heveslenmesi anlamındadır.

22.12.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

21 Aralık Niçin Yaşandı … Prof. Dr. ATA ATUN


21 Aralık 1963 gecesi Lefkoşa’nın Tahtakale bölgesinde yaşananlar bir tesadüf veya da doğaçlama gelişmiş bir olay değildi. Planlıydı ve o günden bugüne değin Kıbrıs adasında yaşanan tüm olumsuzlukların başlangıcını ve yakın tarihimizin de önemli bir köşe taşını oluşturdu. Sondan birkaç evvelki köşe taşını…

En sonuncu köşe taşını Yunan Cuntası, 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek için adadaki Yunalı subayların komutasında gerçekleştirdiği darbe ile yakın tarihimizdeki yerine koydu. Yunanistan’ın bu girişimi 20 Temmuz 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerçekleştirdiği Mutlu Barış Harekatı’nın yapılmasına yol açtı.

Ondan bir evvelkini ise gene Yunan Cuntası, Kıbrıs adasında yaşayan Kıbrıslı Türklere bir gözdağı vermek ve toptan bir saldırıyı başlatmak amacı ile 15 Kasım 1967 günü kendisinin adaya gönderdiği Yunan Ordusundan emekli Kıbrıs doğumlu ve sonradan Generalliğe terfi ettikleri Albay Yorgos Grivas’ı, Boğaziçi (Ayios Theodoros) ve Geçitkale (Köfünye) köylerine saldırtmakla yakın tarihimizdeki yerine koydu. Cuntanın, sonucunu iyi hesaplamadığı bu kararı, Türkiye’nin çok ağır bir (savaş) notasını Yunanistan’a vermesi, adada mevcut 20 bin Yunan komandosunun geri çekilmesi ve müzakerelerin başlaması ile sonlandı.

Ondan evvelki köşe taşını da, gene Albay Grivas’ın, 9 Eylül 1922’de Yunan ordusunda bir teğmen iken İzmir’de Türk Ordusu tarafından denize dökülmelerinin intikamı olarak düşündüğü ve tamamen kendisinin planladığı ve organize ettiği, 5 bin kişilik profesyonel bir ordu ile 532 öğrencinin savunduğu Erenköy’e saldırması oluşturdu. Türkiye’nin 62 Türk savaş jeti ile müdahale ettiği bu saldırı Rumların büyük kayıpları ile son bulmuştu. Türkiye’deki İnönü hükümeti kararlı davranmayıp, Kıbrıslı Türklerin korunmasını ve selametini görüşmeler ve BM çağrıları ile çözmeye bıraksaydı, daha o günden adada Türk temizliği başlar ve Kıbrıs adası Türklerden tamamen temizlenirdi.

Bütün bu “Kıbrıs adasını Kıbrıslı Türklerden temizlemek” sevdası, Rumca ve Yunanca’da “Megali İdea”, Türkçe’de de Yunanlıların “Büyük Ülküsü” denilen, hastalıklı ve gerçekleşmesi mümkün olmayan bir kavramdan kaynaklanmakta.

Bu çağdışı ve hastalıklı Megali İdea kavramı, içinde 10 hedefi barındırmaktadır.

1-Yunan Milletinin tam bağımsız oluşunun sağlanması (Yerine getirilmiştir)
2-Batı Trakya ve Selanik’in Yunanistan’a bağlanması (Yerine getirilmiştir)
3-Ege adalarının Yunanistan’a bağlanması (Yerine getirilmiştir)
4-Oniki Adanın Yunanistan’a bağlanması (Yerine getirilmiştir)
5-Girit adasının Yunanistan’a bağlanması (Yerine getirilmiştir)
6-Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bağlanması (Denendi ama başarılı olunamadı)
7-Pontus Devletinin tekrar kurulması (Girişim başlattılar)
8-Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması (Denendi ama başarılı olunamadı)

9-Gökçeada ve Bozcaada’nın Yunanistan’a bağlanması (Daha girişim başlatmadılar)
10-İstanbul’un geri alınması ve Bizans’ın tekrar kurulması (Ebedi ülküleri)

Megali İdea’nın ilk fikir babalığını 1714 tarihinde doğmuş olan Kosmas o Etolos adlı Yunan şairi yaptı. Hayata geçiren ise Yunanlı şair Rigas Ferreos oldu. Adı “Helen Cumhuriyeti” olacak olan Büyük Yunanistan haritasını hayalinde 1791 yılında oluşturmuş 1796 yılında da Viyana’da bastırarak kağıda dökmüştür. Bu haritaya göre, Doğu Balkanlar, Anadolu’nun Batı yarısı, şimdiki Yunanistan çevresindeki tüm adalar, Girit, Rodos ve Kıbrıs adaları, Trakya’nın tümü ve İstanbul “Helen Cumhuriyeti” topraklarını oluşturmaktadır. Ferreos, hedefe ulaşmak için “Silahlı mücadele planı” ve “Anayasa” hazırlayarak 1797 yılında yayınlamıştır.

Bu nedenle de Yunan Cuntası’nın 15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’ta organize ettiği darbeden 2 gün sonra ilan edilen ve Yunanistan’a bağlandığı açıklanan yeni devletin adı “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti” olmuştur. Geleceğe yönelik adım atmak ve adadaşlarımız Rumları iyi değerlendirebilmek için geçmişimizi çok iyi bilmemiz gerekmektedir. Hiçbir Rum lider Megali İdea kuralları dışına çıkıp Kıbrıs adasını Türklerle paylaşacak bir antlaşmaya imza atmaz, atamaz. Bunu çok iyi bilmemiz ve “Barış” gibi, “Ortak Yaşam” gibi hayallere kapılmamamız lazımdır.

Gerek 21 Aralık 1963 günü, gerekse de daha evvel ve daha sonra şehit olan kardeşlerimize Allah’tan rahmet dilerken, Gazilerimize, Mücahitlerimize ve Türk Silahlı Kuvvetlerine teşekkürlerimi, şükranlarımı sunar, saygı ile selamlarım.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

22 Aralık 2014

IRTBISCHET – 10. ULUSLARARASI KONFERANSI, 26 Mart 2015 KKTC – Prof. Dr. Ata ATUN


IRTBISCHET – 10. ULUSLARARASI KONFERANS –

26, 27, 28 MART 2015, GİRNE

KÜRESEL AÇILIMLI ULUSLARARASI KONFERANS

Amerika Birleşik Devletlerinin akademik yaşamında saygın bir yeri olan ve UlrichsWeb, Index Copernicus, Google Scholar gibi 26 farklı kuruluş/veri tabanı tarafından taranan American Academic And Scientific Research Journal (AASRJ) Üniversiteler ülkesi haline dönüşmüş KKTC’de uluslararası konferanslar düzenleme kararı aldı.

KONFERANS ÇOK DİLLİ ve YÖDAK (Yüksek Öğrenim Değerlendirme ve Akreditasyon Kurumu) ile YÖK’ÜN (Yüksek Öğrenim Kurumu) ilan ve kabul ettiği tüm Ana Bilim Dalları kapsamında yer alan konularda katılıma ve makale sunumu başvurusuna açıktır.

Amerika’da basımı gerçekleştirilmiş ve UlrichsWeb, Index Copernicus, Google Scholar gibi 26 farklı kuruluş/veri tabanı tarafından taranan ISSN 2330-6440 numaralı THE INTERNATIONAL MULTILINGUAL ACADEMIC JOURNAL’da, ULUSLARARASI ÇOK DİLLİ AKADEMİK DERGİ’de yayınlanacaktır.

Çok dilli ilk uluslararası akademik derginin birinci sayısı yayınlanmıştır.

http://aasrc.org/aasrj/index.php/imaj/issue/view/124

Özet ve makale gönderim email adresi: kyrenia

Önemli tarihler:

Özetlerin gönderim son günü: 30 Aralık 2014

Kabul bildirimi başlangıç günü: Devam etmektedir.

Erken kayıt bitiş tarihi: 31 Aralık 2014

Makale gönderim son günü: 15 Şubat 2015

Kayıt son günü: 30 Ocak 2015

Konferans başlangıç tarihi: 26 Mart 2015

Kabul edilecek olan makaleler

INTERNATIONAL MULTILINGUAL ACADEMIC JOURNAL – IMAJ (ISSN 2330-6440)

ve

THE AMERICAN ACADEMIC & SCHOLARLY RESEARCH JOURNAL (ISSN2162-3228)

dergilerinde yayınlanacaktır.

Konferans, yukarıdaki başlıkla Uluslararası akademisyenlere düşünce platformu yaratmak amacı ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılacaktır. IRTBISCHET – 2015 Yönetim Bilimi, Bilişim Teknolojileri, Bilgisayar, Sağlık, Eğitim, Siyaset Bilimi, Sosyal Bilimler ve Mühendislik alanlarında araştırma ve çalışmayı geliştirmeyi amaçlamaktadır.

IRTBISCHET – 2015 Özet ve komple makale kabul etmektedir.

Özetlerini sunan araştırmacılar, konferansa katılan diğer araştırmacılarla birlikte araştırdıkları konuyu tartışmak konusunda büyük bir olanağa sahip olacaklardır. Konferansa kayıt olmaları ve konferans ücretini tam olarak ödemiş olmaları durumunda katılımcılar, konferans bittikten sonra makalelerinin ilave ücret ödemeden THE INTERNATIONAL MULTILINGUAL ACADEMIC JOURNAL – IMAJ (ISSN 2330-6440) ve/veya THE AMERICAN ACADEMIC & SCHOLARLY RESEARCH JOURNAL (ISSN2162-3228) dergilerinde yayınlanması amacı ile başvurabilirler.

Dergiler aşağıdaki kuruluş/veri tabanı tarafından taranmaktadır.

MAKALE ÇAĞRISI:

Araştırma makalesi, YÖDAK ile YÖK’ün ilan ve kabul ettiği tüm Ana Bilim Dalları kapsamı içinde yer alan konularda sunulabilir.

Lütfen makale özetinizi email ile 30 Aralık 2014 Salı günü gece yarısına kadar kyrenia adresine gönderiniz.

Sevgi ve Saygılarımla

Prof. Dr. Ata ATUN
GSM : +90 – 533 881 1111
E-mail: ata.atun veya ataatungmail.com
Twitter: @ataatun
Facebook: Ata Atun

Web: http://www.ataatun.org

YENİ SOĞUK SAVAŞTA KÜBA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YENİ SOĞUK SAVAŞTA KÜBA
Küresel ekonominin sınırları, ABD’nin "Nerede ve ne zaman olursa olsun küresel olaylara karşılık verme yeteneği düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil,bunun nasıl yapılacağı ile ilgilidir" düşüncesiyle çizdiği Askeri Stratejisi ve NATO’nun bu savunma sistemini özgün nitelikleri, esnekliği ve etkili partnerliğe uygun olduğu gerekçesiyle içselleştirdiği Stratejik Konsepti’yle savunuluyor.

*
Nitekim, geçen hafta Başkan Obama, New Jersey/ McGuire-Dix-Lakehurst askeri tesisinde, ordunun yurtdışındaki büyük askeri operasyonlarının sona ermekte olduğunu, askerlerin farklı görevleri yerine getirmeye hazır olması gerektiğini açıklıyor…

*
İşte,Rusya’nın büyük bir nükleer ülke olması ya da ABD Asya’ya dönerken Rusya’nın orada yüzyıllardır olması sonucu değiştirmiyor.
Ukrayna krizinde Rusya, ABD ve AB’nin ekonomik ilişkilerini sınırlaması, Japonya’nın stratejik bağ kurma fikrinden vazgeçmesiyle karşı karşıyadır.
Rusya’nın geniş Avrupa inşa etme ve Japonya ile stratejik ortaklık kurma umutları kırılmıştır.
Amerikan firmalarının Rus petrol ve doğalgaz tedarikçisi şirketlere finansal destek sağlaması yasaklanmış, Japonya ülkesinde faaliyet gösteren Rus doğalgaz ve petrol firmalarının varlıklarını dondurmuştur.
Avrupa Birliği Rus gazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedefleyen Güney Akım projesini askıya almıştır.
Son olarak petrolün ucuzlatılmasıyla Ruble’nin değer kaybetmesi Rusya’da enflasyona ve uzun vadeli resesyona yol açıyor…

*
Temsilciler Meclisi ABD Başkan’ına, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması çerçevesinde yükümlülüklerini ihlal etmekle suçlanan Rusya’ya hesap sorulması için çağrıda bulunma yetkisi vermiştir.
NATO ise Rusya Kurucu Senedini tartışmaya açmıştır.

*
Bir taraftan da ‘Intermarium’ denilen Baltık Denizi ile Karadeniz arasındaki potansiyel çatışma alanında, ‘Rusya’nın saldırganlığına’ karşı koymak için yeni bir strateji oluşturuluyor ve NATO askeri varlığını Doğu Avrupalı ülkelere konuşlandırıyor.
"Mızrak Ucu" adıyla nitelendirilen ani müdahale birliğine Baltık Ülkeleri, Polonya, Romanya ve Bulgaristan’da kurulacak NATO üsleri ile gerekli durumlarda lojistik, silah ve uzmanlarla destek verilmesi öngörülüyor.
İntermarium çatışma alanında yer alan ülkelere Füze Savar sistemleri konuşlandırılıyor.
Yine bu bölgede NATO kapsamı dışında Polonya,Romanya,Baltık Ülkeleri ve Türkiye’nin katılımı ile "İnsani Yardım Koridoru"adı altında bir set oluşturulmasına çalışılıyor.

*
Bu sırada Küba ile ilişkilerini yeniden normalleştirmek üzere Başkan B. Obama, diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılması için Amerikan Dışişleri Bakanlığının bir an önce müzakereler başlatacağını açıklıyor.
Küba’nın izolasyonu politikasının başarısız olduğunu belirterek ülkede hâlâ komünist bir rejimin iktidarda olduğunu, yeni bir yol açma zamanının geldiğini vurguluyor.

*
Aslında Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in,Temmuz ayında Latin Amerika ziyaretindeki kazanımları hedefleniyor.
Putin,Latin Amerika’daki Küba ziyaretinde Sovyetler Birliği döneminden kalan milyarlarca euroluk borcu silmiş, enerji, sanayi ve sağlık alanındaki ilişkiler derinleştirilerek uzun vadeli işbirliği sağlamıştır.
Rusya bu kazanımlarının ötesinde Küba’da, ABD’den sadece 160 kilometre uzaklıkta Sovyetler Birliği döneminden kalma bir dinleme ve izleme üssünü yeniden faaliyete geçiriyor.
Benzer gelişme Putin’in ikinci durağı Nikaragua’da gerçekleşiyor, Devlet Başkanı D.Ortega ile yapılan görüşmede Küresel Uydu Konumlandırma Sistemi (GLONASS) istasyonlarının konuşlandırılması konusu değerlendiriliyor.

*
Rusya’nın GLONASS sistemi (Global Navigation Satellite System), ABD Savunma Bakanlığı’nın geliştirdiği NAVSTAR GPS sistemine (Navigation Satellite Timing And Ranging Global Positioning System) karşı geliştirdiği bir konum belirleme ve navigasyon sistemidir.
ABD ve Rusya, askeri amaçlar için geliştirdikleri uydular yardımıyla konum belirleyen bu sistemleri uzay çalışmalarında,harita-kadastroculukta,deniz ve kara ulaşımında ortak sivil kullanıma açmış bulunuyor.
ABD’nin Rusya topraklarında 19 GPS yer istasyonu çalışıyor ama Rusya’nın 2012’de ABD’de 8 GLONASS istasyonu kurmak için yaptığı başvuruya Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA) ile ABD Savunma Bakanlığı izin vermiyor.

*
Şimdi Küba ve Nikaragua’da benzer sistemlerin kurulması durumunda Rusya’nın Amerikan topraklarında casusluk faaliyetinde bulunacağından ve güdümlü füzelerinin isabetini büyük ölçüde artıracağından endişeleniliyor.
O yüzden Başkan Obama ABD’ye Küba yollarını gösteriyor.

*
Türkiye’nin Küba ile ilgisine gelince,bu faaliyet çok mübarek bir yolda ilerliyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "Latin Amerika’nın İslam’la tanışması 12. yüzyıla kadar dayanır. Amerika’yı Kolomb değil 1178’de Müslümanlar keşfetti. Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahseder. Ben şimdi Küba’lı kardeşimle konuşurum. O dağın tepesine bir cami bugün de yakışır. Yeter ki izin versinler, olur desinler "iddiasından beri;
Başta Erdoğan olmak üzere hükümeti ve şürekasının hayallerini,"Namaz çıkışı oturup Küba purosu tüttüren Kübalı kardeşler " süslüyor…

20.12.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Türk Askeri Baf’a mı Gitmiş … Prof. Dr. Ata ATUN


Aslında bugün KKTC’deki memurlarla ilgili yazı serimin üçüncü bölümünü yayınlayacaktım ama CTP Milletvekili Sayın Doğuş Derya’nın ortaya attığı asılsız iddiaya açıklama getirmemim daha doğru olacağını düşünerek yazılarımın sırasını değiştirdim. Yazımın Üçüncü bölümünü pazartesi günü yayınlayacağım.

1974’de Yunanlı Subayların idaresindeki RMMO’nun (Rum Milli Muhafız Ordusu) gerçekleştirdiği darbe ve bundan 5 gün sonra da Türk ordusunun gerçekleştirdiği Mutlu Barış Harekatı döneminde tecavüzlerin yaşandığı ve sonrasında da Rum tarafında ilk kez kürtaja izin verildiği iddiaları doğru ama bunu kimlerin yaptığı iddiası ise çok yanlış.

Sayın Doğuş Derya’dan bu iddiaları duyunca aklıma seneler evvel bir kadın gazetecinin 21 Aralık 1963 saldırılarından 3 gün sonra 24 Aralık gecesi “Kıbrıs ordusunda teğmen olan (Emekli Binbaşı) Savvas Selis ve Thisoas kod adlı EOKA’cının komutasındaki ekibin” Kıbrıs Türk Alayında görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın Lefkoşa’nın Kumsal bölgesinde evine baskın yaptıkları ve eşi Mürüvvet hanım ile oğulları Hakan, Murat ve Kutsi’yi banyo içinde, Feride nineyi de yandaki tuvalette şehit etmeleri, aynı mekanda o gece bulunan Hasan Yusuf Gudum ile birlikte Ayşe hanım, kucağındaki kızı Işıl ve Növber hanımı da ağır yaralamaları hem Tük, hem de İngiliz kayıtlarında yer almışken bunu Türkler yaptı diye “duyuma dayalı” uydurmaca bir yazı yazması geldi.

Kendini “Bilge kişi sansınlar” diye hayali hikayeleri gerçekmiş gibi anlatan/uyduran birinin oyununa geldiği kesindi bu kadın gazetecimizin. Neyse ki, kayıtlar ve arşivler var bu tür asılsız iddiaların karşısında.

1974 yılında yaşanan Rum kadınları ile ilgili tecavüz olaylarını dile getirmek veya sağlıklı bir şekilde tartışmak veya da analiz edebilmek için öncelikle 1974 yılının Ocak-Temmuz ayları arasında Rumlar arasında varolan ve yaşanmış politik kökenli ve birbirinden nefret etmeye kadar varmış olan kamplaşmayı çok iyi bilmek ve değerlendirmek gerekli.

1974 yılına girildiği vakit Kıbrıs Rum tarafında birbirine diş bileyen Yunan Cuntası’na bağlı subayların başını çektiği EOKA B’ciler ve nefret ettikleri hasımları Makarioscular sağda yer alırken, bu her iki grubun ortaklaşa nefret ettiği AKEL’ciler de solda yer almaktaydı. O günleri yaşayanların da teyit edebileceği gibi o yıl ilkbahara girildiğinde Makarioscular ile Cuntacılar arasındaki çekişme artık patlamak için bir kıvılcım çıkmasını bekler durumuna gelmişti.

15 Temmuz günü Yunan Cuntası’na bağlı subayların başını çektiği RMMO’nun bazı birlikleri ile EOKA B’ciler tarafından gerçekleştirilen darbeden sonra ünlü EOKA’cı ve Akritas Planının baş mimarı olan ve o dönemde Makarios’un sağ kolu konumundaki Tassos Papadopulos’un darbeciler tarafından tutuklanarak Mağusa’daki Karakol bölgesinde yer alan RMMO kampında infaz edilmek üzere hücreye konması, bu sağdaki her iki grubun arasındaki nefret düzeyini açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Derya hanımın yanıltıldığı ince nokta burasıdır. Özellikle darbeci grubun Makarioscu ve AKEL’ci taraftarların erkeklerini kamyonlarla evlerinden toplayıp insafsızca öldürürken, kadınlarına da tecavüz ettikleri, tecavüz olaylarının yoğun bir şekilde Baf’ta ve Lefkoşa’da yaşanmış olduğu ise belli ki hiç anlatılmamış Doğuş Hanıma.

Ben Türk askerinin 20 Temmuz Mutlu Barış Harekatı’nda şöyle birkaç günlüğüne Baf’a kadar gittiğini bugüne değin hiç duymadım. Çaktırmadan gittiyse de helal olsun derim.

Türk ordusu ile yan yana savaşmayan Türk ordusundaki savaş disiplinini bilemez. Ancak hayal gücünü kullanarak hikayeler uydurur aynen Doğuş hanımın yanıltıldığı gibi. Savaş düzeninde ve anında hiçbir Türk askeri birliğini terk edemez, yağmacılık yapamaz, cebine ordunun kendisine verdiği malzemeden başka hiçbir şey koyamaz. Hele de bağlı olduğu birliğinden çaktırmadan kaçıp birkaç kilometre uzaktaki bir Rum yerleşim merkezine/köyüne gidip tecavüz girişiminde hiç bulunamaz, bulunmamıştır.

1974 II. Mutlu Barış Harekatı’nın hemen sonrasında bir Türk Birliğine katılıp rehberlik görevi yaptığım için biliyorum. Devamlı olarak alarm durumunda olan birlikler, birliğin konuşlandığı alanda, çok yoğun bir gözetleme ve nöbet sistemi uygulamaktaydılar savaş durumu halen devam ettiği ve ateşkes imzalanmadığı için. Öylesi bir disiplinli koruma ve savunma düzeni içinden nasıl birileri kaçmayı başarır ve tecavüz girişiminde bulunur pek de anlamış değilim, aklıma da pek yatmıyor. Harekat sonrasında ise Türk askeri konuşlandığı bölgelerde hemen kendi disiplinin çok öne çıktığı düzenini kurdu ve izinsiz dışarı çıkmak olanaksız hale geldi..

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

19 Aralık 2014

İRAN YİNE ŞAŞIRTTI RAFAEL SADİ- ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=iran-yine-sasirtti-1812141200iran-yine-sasirtti-1812141200_m.jpg

İran Tahran’da Yahudi Şehitleri Anıtı açıldı



3

En farklı YILBAŞI hediyeleri ve en cazip fiyatlar için TIKLAYIN

İran ve Irak arasında yaşanan savaşta Şehit düşen İranlı Yahudilerin anısına yapıldı

18.12.2014 12:28

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

Avrupa Birliği’nin iki ağır darbesine İsrail’den rest RAFAEL SADI – ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=avrupa-birliginin-iki-agir-darbesine-israilden-rest-1712141200

avrupa-birliginin-iki-agir-darbesine-israilden-rest-1712141200_m.jpg

Avrupa Birliği’nin iki ağır darbesine İsrail’den rest

Encazip fiyatlar için TIKLAYIN

17.12.2014 23:55

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

İSRAİL-FİLİSTİN’DEN BARIŞA DOĞRU // Ahmet Kılıçaslan Aytar


İSRAİL-FİLİSTİN’DEN BARIŞA DOĞRU

ABD’nin İsrail’in güvenliğine yönelik taahhüdü, Ortadoğu’da terörle mücadele stratejisini ve Ortadoğu’da barışı belirliyor.
O yüzden İsrail ile Filistinliler arasında sağlanacak iki devletli barış anlaşması destekleniyor.
İran’ın nükleer silah ele geçirmesinin önlenmesine ilişkin verilen sözden geri dönülmüyor.
İslamcı teröristlerle Suriye’de ve Irak’taki mücadelede ön cephedeki ortaklar desteklenerek, bölgede kök salmış aşırılık ideolojisi ve mezhepsel- siyasi ayrılıklar yok edilmeye çalışılıyor.

*
İsrail-Filistin Barış görüşmeleri sürerken,Filistin Özerk Yönetimi önce Cenevre Konvansiyonuna katılmış,
Cenevre Anlaşması’nın hükümlerini işleterek, Batı Şeria’nın İsrail tarafından müstemleke statüsüne getirilmesine karşı uluslararası hukukî işlemleri başlatma gücüne erişmiştir…

*
Barış görüşmelerinde İsrail ile Filistin Devleti arasındaki 1967 Savaşının başlamasından önceki sınırlara harfiyen uymak yerine aralarında toprak değişimi yapabilmeleri, İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması, yerleşim inşasının dondurulması gibi temel konular esas alınıyordu.
Ne ki,İsrail’in serbest bırakmak için söz verdiği mahkumları salıvermemesi, Batı Şeria’da sürdürdüğü yerleşkelerin inşasından vazgeçmemesi,esasen Filistin Özerk Yönetimi ile HAMAS arasında görüş ayrılıkları ve güvensizlikler yüzünden sonuçsuz kaldı.

*
Tam bu sırada Özerk Yönetim feshedildi, Filistin Devleti ilan edildi.
ABD-İsrail’in müzakere tekniğini pek beğendiği Mahmut Abbas’ın Filistin Cumhurbaşkanı olmasıyla Filistinliler arasında herhangi bir çatlağın önlenmesi,
Filistin’in homojen bir güç olması,kendi iç dinamiğinde dengeli bir manevra gücü oluşturması ve barış görüşmelerine kaldığı yerden devam etmesi hedefleniyordu.

*
Dünyanın gözü Suriye ve Irak’ta İŞİD teröründe iken, İsrail HAMAS’ın tüm güçlerini yok etmek değil, aksine radikal terörist saydığı unsurları etkisizleştirmek ve koordineli bir şekilde savaşma yeteneğine engel olmak için saldırdı.
Sonra karşılıklı misillemeler gerçekleştirildi;İsrail askerleri Mescid’i Aksa’ya girdi,sinagog basıldı,tramvay duraklarına saldırılar yapıldı,çok sayıda insan hayatını kaybetti.

*
Şimdi Filistin Devletini birçok Avrupa ülkesi tanıyor ve giderek statüsü güçleniyor.
İsrail de kimliğini "Yahudilerin Ulus Devleti" olarak tanımlayan yasayı çıkardı ve lâik kanunların çıkış noktasını Yahudi prensiplerine bağladı.

*
Ne ki barış görüşmelerinin tıkanması, gelişen değişimler Müslüman Arap nüfusun yoğun olarak ikamet ettiği bölgelerde toplumsal olayları ateşliyor.
Askeri müdahaleler, polisiye tedbirler, alıkoymalar ve karşılıklı olarak tırmandırılan şiddet, hem İsrail hem de Filistin yetkililerin hilafına siyasal sonuçlar veriyor.

*
O yüzden İsrail’de Likud Partisi başkanı ve Başbakan B.Netanyahu 5’li koalisyon ortakları,merkez sol’dan Yesh Atid ve Hattuna partilerince ‘orantısız güç kullanmak’, aşırı sağcı HaBayit HaYehud ile Yisrail Beytenu partilerince de ‘korkaklık’ ve ABD tarafından da barış sürecini yeniden başlamasına yönelik girişimlerini engellemekle suçlanıyordu.
Başbakan Netanyahu ise hükümet ortaklarını "hükümet edasıyla" hareket etmemekle suçluyordu.
Nihayet B.Netanyahu ile Yesh Atid Lideri Maliye Bakanı Y.Lapid ve Hattuna lideri ve Adalet Bakanı T.Livni görüş birlikteliklerini kaybedince,koalisyon bozuldu.
İsrail, şimdi 17 Mart 2015′ te yapılacak erken seçime hazırlanıyor.

*
Aslolan Orta Doğu krizinin de anahtarını elinde tutan İsrail-Filistin arasında barışın tesis edilmesidir.
Bu noktada İsrail erken seçime giderken,
Filistin Devlet yönetimi İsrail-Filistin barışı konusunda BM Güvenlik Konseyi’ne sunulmak üzere bir yol haritası sunuyor.

*
Gelecek çarşamba günü BM Güvenlik Konseyi’nin onayına sunulacak yol haritasına göre, İsrail’in Batı Şeria’daki varlığı ‘işgal’ olarak nitelendiriliyor.
BM Güvenlik Konseyi’ne de İsrail ordusunun 1967 savaşı öncesi sınırlarına dönmesi için bir karar alması çağrısında bulunuluyor.
Yol haritasında Filistin devleti yönetimi’nin İsrail ile güvenlik konusunda işbirliğinin devam edeceğini, bunun Filistin halkının çıkarına olduğu belirtiliyor…

*
Gelecek çarşamba günü,bir diğer hazırlık da BM Güvenlik Konsey’inde Filistin devletinin tanınma karar tasarısının ele alınmasıdır.
Avrupa ülkelerinin Filistinlilerin kendi kaderlerini çizme hakkını desteklemesi ABD ile aralarında bir gerilime neden olmuştur.
Avrupalılar yeni yerleşkeler inşa edilmesine son verilmesini ve görüşmelerde daha yapıcı bir tutuma sahip olması için İsrail’e baskı yapıyor.
Şimdi gözler Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin vereceği karara odaklanmış bulunuyor…

*
İsrail-Filistin Barışı’nın sağlanmasında önemli diğer unsurlar; Suriye ve Irak’ta, İsrail’i bir Yahudi Devleti olarak tanıyacak, İslamiyet’ten ziyade Araplığı temel alan, BAAS partileridir.
Çünkü Suriye’de herhangi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, Esad’ın iktidarını koruma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğu,
Irak’ta da gidişatın güç-gelir paylaşımına dayalı bir federalizme doğru gitmesi gerektiği anlaşılmıştır.

*
Nitekim, İsrail’in Esad’ı göndermek gibi bir planın içinde bulunmadığı ama Suriye’de İsrail’in güvenliğini beklemede tutan El Nusra,Irak Şam İslam Devleti örgütü gibi aşırı dinci terör gruplarının tasfiyesine destek verdiği gözden kaçmıyor.
Fakat ne garip! Bu İslami cihatçı terör örgütleri de Suriye’de Esad’ın BAAS rejimini Sünni Araplarla dengelemeye,
Irak’ta Kürtler ve Sünniler’e Şii’leri dengeleyecek bir karşı ağırlık yaratmaya ve yakın gelecekte "Yahudi Devleti’ne " itiraz etmeyecek yeni bir Suriye ve Irak’ın biçimlendirilmesine hizmet ediyor…

*
Bu noktada İsrail-Filistin Barışı’na en büyük destek Suriye Lideri Esad’dan geliyor.
Beşşar Esad, Şam’da Avrupa Filistin Diasporası Birliği’yle gerçekleştirdiği görüşmede yönetiminin HAMAS Hareketi’yle yaşadığı gerilimin ayrıntılarını açıklıyor;

*
"Suriye, Filistin mücadelesinin başlangıcından beri Filistinlilere kapılarını açmış ve elinden gelen her türlü imkanı seferber etmiştir.
HAMAS’a yardım ederken bu kuruluşun uzun yıllar kendileriyle mücadele ettiğimiz Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı olduğunun bilincindeydik.
Ancak HAMAS ulusal bir mücadele yürütüyordu, biz de Suriye’nin ulusal görevini yerine getirdiğini vurgulayarak Filistinli direnişçilere yardım ettik.
Fakat Suriye’de protesto eylemleri ve olayların başlamasıyla HAMAS Hareketi’nden bazılarının muhalif eylemlere katıldığına dair haberler gelmeye başladı.
Doğrusu HAMAS krizin başlangıcında Suriye’den yana olduklarında herkesi inandırmıştı.
Ancak daha sonra HAMAS’ın Suriye’de yaşanan olaylarda asıl gruplardan biri olduğunu öğrendik,bu durum bizim için büyük bir şok oldu.
Filistinliler,FKÖ ve Mahmud Abbas bu durumu çok iyi anladılar. Suriye’nin düşmesi Filistin’in de düşmesi demekti" diyor.

*
Bu açıklama İsrail-Filistin arasında yapılacak bir Barış Antlaşması yolunda, Suriye’nin İsrail’in azınlık olarak kabul ettiği Filistinlilerle sadece barışı teşvik edici ilişkiler içinde olacağı anlamına geliyor.

*
Bu sırada BM Suriye Özel Temsilcisi S.De Mistura,Brüksel’de AB Dışişleri Bakanlarıyla "Halep’te Savaşın Durdurulması" başlıklı planını tartışmaktadır.
Ardından Suriye, bölgesel ve uluslararası bütün tarafları Cenevre referansı çerçevesinde çalışmaya çağırıyor.
AB Dışişleri Bakanı F.Mogherini, De Mistura’nın planını desteklediklerini ve önerilerini geliştirmek için onunla işbirliğine hazır olduklarını dile getiriyor ve Suriye’deki krize çözüm bulmak için Rusya-İran’ın rolüne sıcak baktıklarını açıklıyor.

*
Bla,bla,bla…karıştıran beter olsun, İsrail-Filistin Barışı’ndan hareketle Orta Doğu’nun barışa evrilmesi önünde daha nice sorunlar bulunuyor.

18.12.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Tembel Memura Ceza Gelmeli (2/3) …. Prof. Dr. Ata ATUN


Vatandaşlık, İkamet ve Çalışma izinleri ile ilgili yasalar ise demokrasi ve insan hakları açısından tam bir yüz karası. Belli ki bu yasalar hastalıklı beyinler tarafından kalpte taşınan bir nefretle hazırlanmış. Bunun başka bir tarifi olamaz.

KKTC’de doğan ve annesi ile babası KKTC vatandaşı olmayan bir bebeğin doğum kağıdına kırmızı mürekkeple “KKTC Vatandaşı Değildir” mührü vurulmakta ve 18 yaşına kadar bu ülkede yaşamasına rağmen de 18 yaşını doldurunca kapı dışarı edilmekte. Hangi vicdana, hangi mantığa sığar bu insanlık dışı uygulama anlamış değilim. Sadece hastalıklı beyinler üretir 21. Yüzyılda böylesi insanlık dışı kararları.

KKTC vatandaşı, daha doğrusu doğma büyüme Kıbrıslı olan Akademisyen bir arkadaşımın eşi yabancı uyruklu ve 12 yıldır adamızda, önce öğrenci olarak, mezuniyet sonrasında da yasal çalışma izni alarak ikamet etmekte. Çalışma iznini Eylül ayında yenilemiş olmasına rağmen evlilikten dolayı “Daimi ikamet” izni için başvurmak istediğinde kendisinden istenen belgeleri görünce aklı başından gitmiş. “Siz nasıl bu ülkede yaşayanlara karşı bu denli saygısız ve yasaları nefret duyguları ile dolu bir ülke kurmuşsunuz” diye bana haklı olarak sitem etti. Ki tüm bu istenen belgeleri bundan birkaç ay önce beyan etmiş çalışma izni almak için…

Görevli memurun arkadaşımın eşinden istediği belgeler akıllara ziyan gerçekte. Meclisten böylesi bir yasa nasıl geçmiş anlamış değilim.

“Eşlerin birlikte yaşadığına dair muhtar tasdikli belge.”

Bu belge neyin nesi işin doğrusu bende anlayamadım. Niye yabancı bir ülkeden alınmış evlilik belgesini/cüzdanını kabul etmiyor devletim benim. Muhtarın işi gücü yok, bu karı kocanın aynı evde yaşadığını mı takip edecek ve bu konuda yazılı belge verecek. Anlaşılan bürokrasi üretmekte bizim üzerimize başka hiçbir devlet yok.

“Kocanın karısını geçindireceğine dair taahhütname!”

Bir başka yüz karası belge de bu.

Arkadaşlarımın her ikisi de doktoralı ve akademik payeli akademisyen. KKTC Vatandaşı olan kadın, vatandaş olmayanı ise erkek. Kim kime niye taahhüt verecek anlaşılır gibi değil. İşin doğrusu ben de anlayamadım. Vatandaş olan kadından niye vatandaş olmayan kocayı geçindireceğine dair bir taahhüt isteniyor?

“Oturdukları ev kendilerine ait ise koçanı (tapusu), değilse vergi dairesinden tasdikli kira kontratı.”

KKTC vatandaşı olan eş niye evinin koçanını/tapusunu sunmak zorunda bırakılıyor? Saygın birer işi olan bu kişiler ağaç altında mı yatıyor da kontrat isteniyor kendilerinden. Niye Maliye Bakanlığının yapması gereken bir iş, vatandaşa yaptırılıyor. Aynı sorunu öğrencilerim de yaşıyor. Üç, dört öğrenci bir evde kalıyorlar ve ikamet izni için her birinden ayrı ayrı vergi dairesi tasdikli kontrat isteniyor. Maliye Bakanlığı personelinin yapması gereken bir iş adamıza okumaya gelmiş öğrencilere zorla yaptırılıyor maalesef. Kendileri de yan gelip, mesai saatinin dolmasını beklediğinden masa başında ahkam kesiyorlar.

“Muhtardan alınmış ikamet belgesi.”

Zaten işin başından ben ikamet belgesine karşıyım. Sanki de ülkemiz Türkiye, Almanya, İngiltere gibi 80-90 milyonluk bir ülke ve kişilerin nerede oturdukları bilinmiyor. Türkiye günümüzde e-devlete geçmiş durumda. 81 milyon kişinin tek tek dosyası bilgisayara işlenmiş. İsteyen devlet dairesi, vatandaşın kimlik numarası ile arşive girip, istediği bilgiyi anında almakta. Kimlik kartı, istediğiniz ilin nüfus dairesinde 2 dakika içinde yeni içeriği ile kaplanmış vaziyette vatandaşa veriliyor, ikamet belgesi istenmeden. Biz hala 100 yıl geriden gidiyoruz.

Geri kalmışlığımız, vatandaşa olan saygısızlığımız, bürokrasinin hantallığı, memurların iş bilmezliği ve verimsizliği artık vatandaşı isyan ettirecek düzeye geldi. Kamu Reformu ile bunların artık değişmesi lazım…. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

17 Aralık 2014

YCHP, AKP’ DEN DAHA TEHLİKELİDİR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YCHP, AKP’ DEN DAHA TEHLİKELİDİR

Fethullah Gülen cemaati, "devlette paralel yapı oluşturmak, milli irade gaspı, vergi kaçakçılığı,terör örgütü kurmak,din ile toplumu aldatmak ve casusluk" iddialarıyla hesaba çekiliyor.
Tam da, YCHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun,"Atatürk’ün kurduğu Halk Fırkası ile bugünkü CHP aynı değil, kendimizi yeniliyoruz "dediği sırada,
Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın "Devletin egemenliğini ele geçirmek amacıyla örgütsel yapı oluşturmak" iddiasıyla yeni gözaltılar ve arama kararları uygulanıyor…

*
Kılıçdaroğlu, Atatürk’ün "Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler,meczuplar memleketi olamaz. En doğru,en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır" düsturuna rağmen, cemaatin medyadaki mensuplarına yapılan operasyona,
"Şu anda yaşadığımız süreç sağlıklı bir demokraside yaşadığımız bir süreç değildir. Mazlumun kimliği,adresi sorulmaz. Biz her zaman mazlumun yanında olacağız. Sabahın köründe gazetecilerin gözaltına alınması, gazetelere baskın yapılması, televizyon kanallarına baskın yapılması kabul edeceğimiz bir uygulama değildir"benzeri ifadelerle itiraz ediyor.

*
Halbuki Kılıçdaroğlu,partisinin temelini oluşturan Atatürkçü düşünce sistematiğinden olanların,her daim Gülen ve cemaatini laik Türkiye’nin temel siyasi kimliği ve tarihsel birikiminin sarsılması ve çözülmesine neden olan türlü konulardaki önerilerinin tümünü hayata geçirmekle maruf kimliğini pek sert eleştirdiğini,
Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın "Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına kumpas kuranlar, bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olamaz" ifadesiyle cemaatin, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla milli orduya karşı kumpas kurduğuna ilişkin iddiasını da biliyor…

*
O halde,ne oluyor?

*
Yakın geçmişte küresel jeopolitik güçler, Arap dünyasında nüfuz mücadelesinde giderek sivrileşiyor, artan diplomatik yoğunlukla ekonomik ve askeri ilişkilerini yeniden gözden geçiriyordu.
İslamcılar Batı’nın uyum kapasitelerine verdikleri teşvike rağmen, ülkelerinde rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığı oluşturamıştı,hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlık hakları güvenceye alınamıyordu.
Çevre ülkelerle birbirlerini tamamlayıcı politikaları da geliştiremeyince, fikir ayrılıklarını da müzakere ve barış görüşmeleriyle çözemiyorlardı.
En fenası da Batı’nın Müslüman halklara her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde gelişiyor, Batı’ya karşı "İslami Cihad"çı kesiliyorlardı…

*
Batı Arap ülkelerinde İslamcılık ideolojisinin traşlanması ve yeni dinamiklerin dış politikalarına yansıtmalarının sürecini başlattı.
Mısır’da Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler örgütünün Hürriyet ve Adalet Partisi iktidardan indirildi.
Batı’nın ivmesiyle Kuveyt’te toplanan 25.Arap Birliği Zirvesi sonuç bildirgesinde İslamcı ideoloji ve teröre kadar ulaşan pratiklerine karşı çıkıldı.
Şimdilerde küresel ekonominin lideri ABD, o günlerde İslamcılara verdiği teşviklerin hatasından dönmeye çabalıyor.
Başkan Obama pozisyonunu "Ülkemizi de tehdit eden İslamcı ideoloji ve teröristlerle mücadele stratejimiz ön cephedeki ortaklarımızı destekleyerek bizi tehdit eden teröristleri yok etmeye dayanıyor" ifadesiyle belirliyor.
İslamcı ideoloji ve terörizmin kökünden yok edilmesi, terörizm düşüncesinin yayılmasına son vermek için müttefiklere ortak çaba harcanması çağrıları yapılıyor.

*
İslamcı Fethullah Gülen ve Tayyip Erdoğan’ın ABD/CIA ve İsrail/MOSSAD’dan uyum kapasitelerine aldıkları destekle, her türlü desise,entrika,tefrikayı da kullanarak Emniyet ve İstihbarat’ta örgütlenmeyle yargıyı,bürokrasi,yerel idareleri, TSK’yı, TÜBİTAK, medya,üniversiteler, siyasi partileri denetime aldığı,kamu gücü ve yetkilerini kullanan özerk kurumlarla halkın iradesini ekonomik işleyişten uzaklaştırdıkları bir sürecin ardından,
"Biz, öyle bir davanın mensuplarıyız ki, bu dava adeta iğne ile kuyu kazılarak bugünlere ulaşmıştır. Başımızı asla öne eğmeyecek, dava taşını gediğine koyana kadar mücadeleye devam edeceğiz "diye şişindikleri yeni bir Türkiye yaşanıyordu.

*
Öyle ki, Fethullah Gülen geniş kitleleri etkileyen cemaatinin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi halinin toplumsal sigorta mekanizması gibi düşünülmesini istiyordu…

*
Ne ki paralel yapılı bu garip yeni Türkiye devleti de, modeli olduğu tıpkı Mısır’daki İslamcı yapının sonuçlarını veriyordu…
Uluslararası ekonomik ve demokratik kriterleri karşılayamıyor, çevre ülkelerle tamamlayıcı politikalar geliştiremiyor, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmekte eksik kalıyor ve bir kesim halkı Batı’nın Müslüman halklara her türlü zulme maruz bıraktıkları fikrinde yetiştirirken,"İslami Cihad" ateşini bir güzel körüklüyordu.

*
Nitekim Türkiye’de de Kuveyt 25.Arap Birliği Zirvesi kararları Gülen cemaatinden başlanarak İslamcı ideoloji ve teröre kadar varan pratiklerine uygulanmaya konuldu.
Önce Erdoğan ve Gülen’in ortak iktidarlarının mezhebî fikir hayatına, ekonomik ve siyasal yönetim anlayışına, dinamik bir toplumsal yapının inşa edilmesine olanak tanımayan politikalarına karşı Gezi Parkı eylemlerine, bir süre sonra dahil olan küresel jeopolitik güçlerin istihbarat örgütleri Erdoğan ve Gülen arasına nifak katmaya başladı.
Sonra 17 Aralık sürecinde her adımı planlanmışve İslamcı siyasi lider Erdoğan ile dini lider Gülen arasına "Rüşvet ve Yolsuzluk" ve "Casusluk Faaliyetleri" konuldu.
Cemaatin ilişkileri deşifre olmaya başlayınca, bu kez dini çalışmalar yapan bir yapı olarak değil, bütünüyle devleti ele geçirmek gibi siyasi hedefleri olan bir yapı olarak algılanmaları sürecine girildi ve yeni Türkiye’nin paralel devlet rejiminin lağvedilmesine yol verildi.

*
Bu yüzden Gülen cemaatine ardarda operasyonlar düzenleniyor.
Emniyet ve İstihbarat kurumları, yargı, bürokrasi,yerel idareler,üniversiteler tek tek cemaatçilerden temizleniyor, işte bugün devlet içinde paralel yapıyla ilişkili olan medyada görevli cemaatçilere operasyon yapılıyor ve bu basın özgürlüğü kapsamına asla girmiyor.
Yarın sıranın, TSK ve siyasi partilere de geleceğinden hiç şüphe bulunmuyor.

*
Küresel güçler, İslamcıların Türkiye’de devlete köklü yerleştiklerinin, İslamcı ideolojiyle yapılacak mücadelenin Mısır’daki gibi kolay olmayacağının farkındadır,o yüzden mücadele kademeli yapılıyor.
Üstelik küresel ekonomide Türkiye’nin ekonomik ve siyasi ağırlığı, Erdoğan’ın dünya İslamcıları lideri olması mücadelenin daha özenli yapılmasını gerektiriyor.
Öncelikle Gülen paralel yapısının tasfiyesinde Erdoğan’ın devletteki paralel yapının kuruluşu, organizasyonu, görevleriyle ilgili bilgisinden yararlanılıyor.
Sonra bir büyük hesaplaşma ile çok büyük yolsuzluklar,rüşvet almak,rüşvet dağıtmak, paralel yapıya göz yummak gibi suçlarıyla Erdoğan’ın meşruiyet alanına girilmesi, nihayet başka bir Türkiye hedefleniyor…
Doğrusu CHP’nin de bu fikrin arkasında olması gerekiyor.

*
Ne ki, Kemal Kılıçdaroğlu’nun iki arada bir derede kalmaktan çıktığı anlaşılıyor.
Bir tarafta, cemaat ile yakınlaşmaya dikkat çeken Birgül Ayman Güler’in," CHP içerisinde Gülen cemaati ile işbirliğini savunanlar bulunuyor.
Nurculuk cemaatinin Fethullahçılık kolu 1979’dan bu yana doğrudan Amerikan’ın, CIA’nın yönetiminde dünya genelinde Türk okulları açarak önce DSP’yi teslim aldı, sonra AKP’yi teslim aldı, şimdi de gelmiş bize yapışmaya çalışıyor. Ben karşımda Türkiye’yi soluyla sağıyla dizayn etme cüreti bulmuş emperyalizmin ajanını görüyorum" iddiası,
Öte yanda Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Toprak’ın,"Hükümet yolsuzlukta suçüstü olmuştur.AKP’nin kamuoyunda hızlı bir itibar kaybı var. İktidara can suyu taşımamak, amaçlarına alet olmamak lazım. Erime sürecine giren AKP’yi iyi polis gibi göstermek, sanki özgürlükçü mağduriyetin yanındaymış gibi gösteren bir pozisyona girmek doğru değil "ifadesi arasından;

*
Kılıçdaroğlu YCHP’sine AKP’nin rolünü giydiriyor.
Bir zaman "Ergenekon Savcısı" olan Erdoğan bugün "Cemaatin Savcısı"dır, "Ergenekon Avukatı" Kılıçdaroğlu bugün "Cemaatin Avukatı"dır.
Bir garip görüntü sırıtıyor; AKP küresel güçlerin talimatıyla krizden kurtulmak için cemaati geriletmeyi,o sırada CHP’yi bölmeyi,
CHP cemaatle ittifak yapmakla AKP’yi zayıflatarak geriletmeyi ya da iktidarı seçimle ya da provokasyonlarla düşürmeyi,
Cemaat ise kriminal bir suç örgütü olarak ortaya çıkan çehresini CHP ortaklığında saklamayı planlıyor.

*
Bu esnada Başbakan Ahmet Davutoğlu, tüm CHP’lilerin bağrına saplanan bir hançer gibi Kemal Kılıçdaroğlu’na "Bütün CHP mirasını reddi miras ilan et" çağrısında bulunuyor.
Eh, aynı gün o’da, Başbakan’ın çağrısını "Atatürk’ün kurduğu Halk Fırkası ile bugünkü CHP aynı değil, kendimizi yeniliyoruz "diye yanıtlıyor.
İnsan, Başbakan’ın herşeyini bir kasete borçlu Kılıçdaroğlu’na " Sıra siyasi partilere sızan cemaatçilerin tasfiyesine geliyor" mesajı verdiğini, bu yüzden Kılıçdaroğlu’nun da mütemadiyen bir şaşkını oynamakta olduğunu düşünmekten kendini alıkoyamıyor…
Ne bilelim?

16.12.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

NİL’DEN FIRAT’A BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ SAFSATASI


07/11/12

NİL’DEN FIRAT’A BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ SAFSATASI – DENİS OJALVO

Kaynak:

http://www.hasturktv.com/yahudilik/4758.htm

Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş.

NİL’DEN FIRAT’A BÜYÜK İSRAİL DEVLETİ SAFSATASI

DENİS OJALVO

Cehalet korkunun, korku da nefretin anasıdır

Ülkemizde, kapağında İsrail’in ve Yahudiliğin sembollerinden olan Hz. Davud’un altı köşeli yıdızı veya Yedi Kollu Şamdanı olan kitaplar, yazarları gerçek bilim insanı olsunlar veya olmasınlar, korkuyla karışık bir merak uyandırdıklarından kolaylıkla çok-satarlar listesine girip hem yazarlarını hem de bu kitapların ticaretini yapanları memnun etmekteler.

Tükenmez bir Altın Madeni

Pekiyi, genelde “Komplo Teorisi” olarak sınıflandırılabilecek bu cins kitaplar günümüzde niye bu kadar moda?

Teferruata girmeden temel sebebin İsrail ve Yahudilere ilişkin konuların herhangi bir riske girmeden siyaseten istismar edilmeye müsait olup iç politika bağlamında oya, dış politika bağlamındaysa uluslararası prestije kolaylıkla tahvil edilebilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

Milli düzlemden dînî düzleme

Arap devlet adamlarının İsrail ile olan savaşlarında halklarını teşvik edebilmek için din faktörüne sarıldıklarını, Cihatlar ilan ettiklerini ve Fedayinleri dinsel motifleri kullanarak cepheye sürdüklerini biliyoruz. Bu liderler, Arap ve Yahudi milliyetçilikleri arasında İsrail/Filistin coğrafyası üzerindeki toprak kavgasını, bir Müslüman-Musevi çatışmasına dönüştürmek için ellerinden geleni yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Konuya vakıf akademisyenler haricinde pek az kişinin bildiği önemli bir husus, 25 Eylül 1969 tarihinde kurulan İslam Konferansı Örgütü’nün (İKÖ), 21 Ağustos 1969 günü Michael Dennis Rohan isimli Avustralyalı dengesiz bir Hıristiyanın El Aksa Camiinde yangın çıkarmasını Yahudilere mal ederek yaratılan infial temel alınarak kurulmuş olmasıdır. Böylece, Arap liderler, İslam Dünyasını, dinsel dayanışma duygularını istismar ederek İsrail ile olan kavgalarına taraf ettiler.

Vaat edilmiş Topraklar / Arz-ı-Mev’ud

Türkiye’de İsrail ve Yahudi konusuna ilgi duyan aydınların yanılgıya düştükleri hususlardan bir tanesi de “Vaat edilmiş Topraklar”ın yani "arz-ı mevûd"un hudutları ile ilgili olup bu hudutların Türkiye Cumhuriyeti’ne ait bazı toprakları da kapsadığı konusudur.

Arz-ı mev’ud’un hudutları Tevrat’ta Nil ile Fırat nehirleri arasındaki coğrafya olarak gösterilmiştir. Gerçekten de, İslam dinince “Hak Kitap” olarak nitelendirilen Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ın Yaradılış/Tekvin Bab 15’te " O gün RAB Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: "Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları (…) senin soyuna vereceğim." denilmektedir.

Aşağıda, Yaradılış Bab 15 temel alınarak Sözde Büyük İsrail’in sınırlarına atıfta bulunan bir haritayı görüyorsunuz.

Hz. İbrahim’in zürriyeti

Ancak, bu coğrafya Tanrı’nın Hz. İbrahim’le yaptığı akit çerçevesinde tüm zürriyetine verdiği topraklardır. Bu toprakları münhasıran Yahudilere mal etmek için Hz. İbrahim’in zürriyetinin sadece Yahudilerden oluştuğunu varsaymak gerekir ki bu yanlıştır. Zira Tevrat’ta da yazılı olduğu gibi bu zürriyet sadece meşru oğlu Hz. İshak’ı değil, Hz. İbrahim’in Mısır’lı cariyesi Hacer’den olan Hz. İsmail dolayısıyla onu ataları olarak addeden ve günümüz Yahudilerinin ataları olan İbranilerle birlikte, Arapları da kapsamaktadır. Hz. İsmail’in baba tarafından yarım kardeşi Hz. İshak, Hz. Yakup’un (İsrail) babasıdır. Bugünkü Yahudiler isimlerini Hz. Yakup’un (İsrail) oğullarından Yehuda’nın payına düşen topraklarda yaşayan İbranilerden almışlardır. Yahudi = Yehuda’lı.

Hz. İbrahim’den 2000 sene sonra onun tek tanrılı dinini Hz. Muhammed sayesinde yeniden keşfeden Arapların Yahudi amca oğullarından bu kadar nefret etmelerinin sebebini anlamak hakikaten güç olmakla beraber bunun Arapların meşhur bir atasözüyle açıklanabileceğini düşünüyoruz: "Aşiretimle birlikte komşu aşirete karşı, amca oğullarımla birlikte aşiretime karşı, kardeşlerimle birlikte amca oğullarıma karşı"…

Günümüz gerçeğinde, Nil ile Fırat arasındaki bu koca coğrafyada kardeşlerin birinin torunları (İsmailoğulları – Araplar), diğerine (İshakoğulları – Yahudiler) aynı toprakların bir kesri üzerinde yaşam hakkını çok görmekte ve onu yok etmeye çalışmaktadırlar.

Arz-ı mev’ud konusunda kavram kargaşası

Arz-ı mev’ud konusunda kavram kargaşasını yaratan başlıca unsur Hz. İbrahim’in zürriyetine vaat ettiği coğrafya ile, Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkardığı ve İsrail topraklarına götürdüğü Yahudilere vaat edilen toprakların sınırları arasındaki farklılıktır.

Burada iki hususun açıklığa kavuşturulmasında fayda var:

1- Yahudilerin 400 sene esaret yaşayıp Hz. Musa önderliğinde terk ettikleri Mısır’a yani Nil Nehri’ne dönmek gibi bir merakları yok ve "El Toprağı"olarak kabul ettikleri Babil Irmağı (Fırat’a) dönmek gibi bir merakları da yok. Babil kralı Nabukadnezzar tarafından günümüz Irak’ındaki Babil’e sürgüne gönderildikleri M.Ö. 586’dan Pers kralı Cyrus (Kuroş/Keyhüsrev) tarafından kurtarılmış oldukları ve M.Ö. 537’ye kadar süren Babil Esareti (Fırat Nehri) esnasında, " Nasıl okuyabiliriz RAB’bin ezgisini el toprağında?" diye ağıt yakanlar gene İsrail Oğulları yani Yahudi halkının kendisiydi.

2- "Arz-ı Israil" olarak bilinen Kutsal Toprakların sınırı ise Güney’de Sina Çölü’dür. 10 Emir’in verildiği Sina Dağı, Sina Çölü’nde olmasına rağmen, Kutsal Topraklar’ın dışındadır. Zira, Tanrı Hz. Musa önderliğindeki İsrailoğullarını esareti tatmış nesillerin Kutsal Topraklara girmemeleri için Sina Çölü’nde 40 yıl dolaştırmıştır. Diğer bir deyişle, orası bir ara istasyon olarak telakki edilmektedir. Kutsal Topraklar’ın Doğu sınırı ise Ürdün Nehri’dir. Tanrı, hikmetini sorguladığı için, Hz. Musa’ya“İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a, ‘Senin soyuna vereceğim’ diye ant içtiğim ülke budur. Ülkeyi sana gösterdim, ama oraya gitmeyeceksin.”(giremeyeceksin) demişti.

Halkını Ürdün Nehri’nin Doğu yakasına kadar getiren Hz. Musa, Hz. Yuşa*(İngilizce Joshua) Komutasındaki İsrail Oğullarının Kutsal toprakları yabancılardan kurtarmasını göremeden, Ürdün Nehri’nin Doğu yakasında öldü ve orada Tanrı’nın kendisine verdiği ceza mucibince bilinmeyen bir yere gömüldü. RAB, kulu Musa’nın ölümünden sonra onun yardımcısı Nun oğlu Yeşu’ya (Hz. Yuşa) şöyle seslendi: 2 “Kulum Musa öldü. Şimdi kalk, bütün halkla

%d blogcu bunu beğendi: