Aylık arşivler: Kasım 2014

Polis Örgütüne Siyaset Karıştırmak … Prof. Dr. Ata ATUN


Gene birileri polisin sivile bağlanması fikrini alttan alttan dürtüp, yapay da olsa gündem yaratmaya çalışıyor.

Neredeyse yüzde 33 eksik olan, yani üçte biri fiilen görevde bulunmayan bir kadroyla görev yapan, canla başla çalışan, nöbet ve devriye yükü iki misline çıkmış polisimizi şaibe altında bırakmak için bir takım kesimler elden geleni yapıyor, özel biçilmiş kaftan gibi provokasyonlar bile planlayıp sahneliyorlar, polisin kural dışı davranışlara nasıl tepki vereceğini bildikleri için.

Maksat koro halinde dört beş koldan saldırarak polisi gözden düşürmek.

15 Kasım Cumhuriyet Bayramında resmi geçit yapılırken, katılımcılar kendi gönülleri ile bu kutlamaya gelerek yılların özlemi bir coşkuyu kutlarken, tören alanında “Yurt ödevimiz barış, vicdani ret hakkımız!” içerikli bir pankartı açmak tam bir provokasyon. Provokasyondan da öteye oraya kutlamalara katılmaya gelmiş coşkulu halka karşı yapılmış bir hakaret. Yaşanan olayın tersi düşünülürse, törene coşkuyla katılan bayrağa, askere ve vatana bağlı kişiler, hep birlikte bu pankart açan kişilere saldırıp linç etselerdi kim suçlu olurdu. Pankart açan kişiler mi, linç edenler mi, yoksa -müdahalede yetersiz kaldı bahanesiyle- Polisimiz mi?

Sorumluluk dönüp dolaşıp, bol bir demagoji ile gene bir takım art niyetli ve polisi yıpratmak isteyen kişiler tarafından polise yüklenirdi, aynen pankart olayında olduğu gibi.

Bir tane Allah’ın kulu da çıkmadı ve pankart açanlara demedi "Sizin ne hakkınız var törene gelenleri ve törene katılanları taciz etmeye ve keyiflerini kaçırmaya" diye. Tam tersi oldu. Tepki gösteren vatandaşlarla, Polisimiz suçlu iskemlesine oturtulmaya, provokasyon yapanlar da sütten çıkmış ak kaşık gibi haklı bulunmaya çalışıldı.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramında yapılan törende açılan pankart, oraya kendi gönülleri ile gelen kişilerin duyduğu coşkuya destek veren “Mehmetçik ve Mücahit gururumuzdur”, “Vicdani redde hayır…” sözlerini içeren, Kurtuluş Savaşı’nı nasıl ve kimlerin kazanarak Cumhuriyeti kurduğunu hatırlatan, 1974’de kimlerin savaşarak bu toprakları özgür vatan haline getirdiğini vurgulayan ve destekleyen pankartlardı. Pankartı açanlar da törene oldukları yerden katılan eski mücahitler ve bu topraklara alın terini, kanını akıtmış, özgürlük için her tür fedakarlığı karşılık beklemeden yapmış kişilerdi.

Bu iki benzer törende açılan pankartları aynı kefeye koymak, "polis 29 Ekim’de açılan pankarta göz yumdu da 15 Kasım’da açılan pankarta niye göz yummadı" demek ve bunu polemik haline getirmeye çalışmak elmalarla soğanları aynı kefeye koymaya benziyor.

Vatandaşımız Polise siyasetin karışmasını veya da karıştırılmasını hiç istemiyor.

Bu konuyu kime sorduysam önce yüzlerinden bir endişe dalgası geçiyor, sonra da "yıllar içinde oluşturulmuş polisteki disiplini ve düzeni kesin bozarlar" diye yanıtlıyorlar beni.

Belli ki siyasilerin polise karışmasını ve müdahale etmesini istemiyor insanımız. Zaten devletin, Polisimizin giderlerini karşılamadığı, maaşlarını ödemediği, araç gerecine devlet bütçesinden para vermediği, benzinini dahi koyamadığı bir pozisyonda olduğunu bile bile bazı kişilerin, -tüm bunları kendileri karşılıyormuş gibi- "Polis sivile bağlasın" gibi boylarından büyük laf etmeleri abesle iştigal.

“Devleti, işe gitmeden ay sonu bir çuval para alan müşavirlerle doldurdular, şimdi de aynısını Poliste yapacaklar, yoldan geçene rütbe verip makam verip üst düzeyde görevlendirecekler. Hem polisin düzeni, bilgisi, becerisi ve disiplini bozulacak, hem de her hükümet değiştiğinde bol miktarda polis müşaviri çıkacak ortaya…” diyor insanımız.

Bu öngörülerinde de haklılar. Siyasiler polisimizden de, askerimizden de uzak durmalılar.

Ki, “Askerliği kısaltacağız”, “bedelli askerliğin önünü açacağız” dediler, yıllardır 100 civarında firari ve bakaya sayısı 2014 yılında 266 oldu aniden. Nedeni de işte bu "Ucuz halkçı”, yani popülist siyasiler…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

1 Aralık 2014

İsrail’in gelecek Genel Kurmay Başkanı, General Gadi Eizenkot olarak belirlendi odatv


http://odatv.com/n.php?n=yeni-genelkurmay-baskani-o-isim-3011141200

yeni-genelkurmay-baskani-o-isim-3011141200_m.jpg

İsrail’in gelecek Genel Kurmay Başkanı, General Gadi Eizenkot olarak belirlendi

İsrail Savunma Bakanı Moşe Bugi Yaalon’un uzun süren karar sürecinden sonra Başbakan Netanyahu kararını verdi. Gelecek Genel Kurmay Başkanı: Gadi Eizenkot.

Gelecek Genel Kurmay Başkanının kimliğini ilan etmekten kaçınılan sürecin ardından 28 Kasım 2014 Cuma günü akşamı karar alındığı öğrenildi. Cumartesi günü resmen ilan edilen karar göre gelecek Genel Kurmay Başkanı Tüm General Gadi Eizenkot olacak.

Başbakan Netanyahu, hali Hazırda görevde olan İsrail Savunma Kuvvetler Genel Kurmay Başkanı Beni Gantz’ın görev süresinin dolmasına sadece 6 hafta kalmış olması ve gelecek Genel Kurmay başkanının henüz tespit edilmemiş olması nedeniyle özellikle ordu üst kademelerince eleştirilmişti. Mevcut genel Kurmay Başkanının yerine geçecek olan Genel Kurmay Başkanı adayının yetiştirilmesi ve mevcut durumlar hakkında bilgilendirilmesi; hatta yeni görevine başlamadan önce bir dinlenme süresi geçirmesi için gekeren zamanın Başbakan tarafından bekletilerek heba edildiği, bu durumun orduya zarar verdiği iddia edilmişti.

HALEF SELEF

Bu durum Savunma Bakanı Moşe Bugy Yaalon içinde pek onurlu olmayan bir durum olarak ifade edilmekteydi. Kasım ayı başında Yaalon Genel Kurmay Başkanlığına aday Generaller, Eizenkot, Yair Nave ve Yair Golan ile görüşmüştü. Yair Golan Genel Kurmay Başkanlığı Yardımcılığına atandı. Gadi Eizenkot ise hali hazırda Genel Kurmay Başkanı Beni Gantz’ın yardımcılığı görevini sürdürüyor.

Yeni atanan Genel Kurmay Başkanının 15 Şubat’ta görevi devir alması bekleniyor. İki Generalin yan yana görevde olması ise Yeni Genelkurmay Başkanı’nın göreve hazırlanmasında oldukça kolaylık sağlayacağı da belirtiliyor.

GENEL KURMAY BAŞKANI GADİ EİZENKOT KİMDİR

İsrail Ordusunun 21. Genel Kurmay Başkanı Gadi Eizenkot’un biyografisi ise şöyle:

1960 Tiberya doğumlu. 1978 yılında İsrail Savunma Kuvvetlerine katıldı. Golani Birliği komutanı olarak görev yaptı. Hayfa Üniversitesi Devlet Yönetimi dalı doktora sahibi ve ABD Askeri Koleji mezunu olup evli ve 5 çocuk sahibidir. Herzlia da ikamet etmektedir.

1. Ürdün savaşında :51. Bölük’te genç bir subay.

2. Oslo anlaşması çerçevesinde İSK’nin Batı Şeria şehirlerinden çekilmesi Tul Karem Bölük Komutanı.

3. İSK’nin Güney Lübnan’dan çekilmesi esnasında:Başbakanlık ve Savunma Bakanı Ehud Barak Ordu sekreteri.

4. İkinci İntifada (2003-2005) Yehuda Ve Şomron Birliği Komutanı.

5. İkinci Lübnan savaşı esnasında : Genel Kurmay Başkanlığında operasyonlar bölümü başkanı.

6. Yolsuzluk suçlaması nedeniyle yargılandı ve beraat etti. Ancak Devlet ombdusmanı tarafından eleştirildi.

7. Güçlü Kaya operasyonu esnasında Genel Kurmay Başkan yardımcısıydı.

Rafael Sadi

Odatv.com

PUTİN GELİYOR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


PUTİN GELİYOR

Almanya Şansölyesi A.Merkel’in,"Başka bir dünyada yaşıyor"dediği Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye-Rusya Üst Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısına katılmak üzere Türkiye’ye geliyor.
Putin’in, ABD Dış İlişkiler Konseyi Ortadoğu uzmanı S.A. Cook’un "Türkiye’yi tıka basa mideye indiren cumhurbaşkanı" olarak tanımladığı Recep Tayyip Erdoğan’la iki ülke ilişkilerinin yanı sıra, doğalgaz ve Suriye gibi konuları değerlendireceği bildiriliyor.

*
Sovyetler Birliği’nin ve ideolojisinin bitişi, hem Rusya’nın yeni kimliği ile yüzleşmesine yol açmış, hem de Batı’yı Rusya’yı yeniden algılama sorunuyla başbaşa bırakmıştı.
Batı’nın bir kısmı komünizmin çöküşüyle hiçbir şeyin değişmediğine, Rusya’nın Batı düşmanı Sovyetler Birliği’nin farklı bir yüzü olduğuna inanırken,
Bir kısmı da Rusya’nın Avrupa demokrasileri arasında yer alacağını bekliyordu.

*
Başlangıçta Rusya’nın iç politika yetersizliği,Çeçen Savaşı ve komünizm karşıtı reformcuların kitlesel desteğinin az olması, iyimser beklentilerinde Batı’yı hayal kırıklığına düşürdü.
ABD ise Soğuk Savaş’ın galibi ve tek lider oluşunun üstünlüğüyle, dış politikasında NATO’yu genişletiyor, Yugoslavya’nın bombalanması,Irak Savaşı süreçlerinde Rusya’nın kimlik belirsizliğini yararına kullanıyordu.

*
Batı Boris Yeltsin’e güveniyordu ama o daha ikinci başkanlık dönemi bitmeden görevini bırakmak zorunda kalmıştı.
Bu çerçevede V Putin, Batı ile ekonomik fayda getirebilecek ilişkiler isteği ama asıl önceliği Batı’nın Rusya’yı dikkate alması, Rusya’nın nüfuz alanlarını tanıması ve eski Sovyet ülkelerine karışmamasını sağlamak üzere Devlet Başkanı oldu.

*
Nihayet ABD’nin Kosova’nın bağımsızlık ilanına öncülük etmesi ve bu bağımsızlık ilanının dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülkeye emsal teşkil etmeyeceği açıklaması karşısında,
Putin güçlenmiş Rusya’nın lideri olarak Kosova’nın bağımsızlığı için verilen çabalara ve NATO’nun genişlemesine karşı çıktı, Batı’nın ayakları suya erdi…

*
Bugün Putin, Kırım ve Ukrayna krizinde bu bölgenin Avrasya Birliği Projesi’nin Avrupa ayağı ve Karadeniz Havzası’na açılan bir kapı olma niteliğini esas alıyor.
Kırım’ın Rusya Federasyonu’na katılması dolayısıyla Batı’ya, "SSCB’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ardından Batı’da bize karşı oluşan hırsın ve tek kutuplu dünyanın sağırlık döneminin sözde değil uygulamada sona ermesi gereklidir" çağrısında bulunuyor.
Kırım’ın özgür iradesini açıklamasında Kosova bağımsızlığının tanınmasının emsal alındığı iddiasındadır, Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılmasıyla ilgili "Bağımsızlık bildirgeleri,iç yasaları ihlal edebilir. Ancak bu,uluslararası hukukun ihlal edildiği anlamına gelmez" beyanında bulunan ABD mektubunu şahit gösteriyor…

*
Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı ve Ukrayna krizi, ardından ABD’nin 500 milyar dolarlık karşılıklı ticaret hacmi bulunan Avrupa Birliği ülkeleri ile Rusya arasında çözülmesi oldukça zor karmaşık sorunlar yaratmayı başardığı bir süreçte bulunuluyor.
Yaptırımlar ve Devlet Başkanı Putin’in sert hamleleri Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatırken, toplumsal çöküşü hedefliyor.
Ne ki Putin Rusya’sı , uluslararası sistemi oluşturan Avrupa-Atlantik odaklı işleyişe karşı, Soğuk Savaş döneminde sahip olduğu güce erişebilmenin yolunu sistemsel işleyiş ve rekabet çerçevesinde arıyor.
Avrupa-Atlantik hegemonyasını sorguluyor, söyleminde SSCB dönemine öykünüyor ve o yolda uygulamalar yapıyor.
Yakın çevre politikası ve Avrasyacı dış politika kalıpları doğrultusunda çok kutupluluk söylemini meşrulaştıracak yeni bir bölgesel yapılanma oluşturma çabasını gösteriyor.

*
Şansölye Merkel’in onun için "başka bir dünyada yaşıyor" demesi, Putin’in Rusya’nın ulusal egemenliğine verdiği değeri,bu uğurda savaşmaya hazır olduğu anlamına geliyor.
Nitekim ABD’nin yeni dünyayı uluslar ötesinde inşa edeceği fikrinin tartışılmasına yol açılmış, hele Rusya’nın Avrupalı ulusların egemenliğini ikinci sınıf olarak tanımlaması bu tartışmaları daha da pekiştirmektedir.

*
Putin karmaşık politik, sosyal ve ekonomik değişimlerin yaşandığı bu dönemde, çok yönlü diyalogun önemli bir mekanizması olan Arap Birliği’nin rolüne de önem veriyor ve ortaklığını sağlamlaştırarak yeni jeopolitik dengede güçlenmeyi hedefliyor.
Cenevre II Barış Konferansının başarısızlıkla sonuçlanmasına rağmen Suriye Devlet Başkanı Esad, şu anda uluslararası kamuoyundan önemli ölçüde bir meydan okuyuşa muhatap olmuyor.
Bu noktada Esad Rusya’dan aldığı güçlü destekle ilgili "Rusya’nın uluslararası arenada oynadığı önemli rol, çok kutuplu bir Dünya’nın yaratılmasına olanak tanımaktadır. Yine Rusya tarafından uluslararası hukuk ve adaletin korunmasına yönelik olarak aktif bir biçimde yürütmekte olan politika ise bağımsızlığını ve egemenliğini savunan ülkelerin çıkarlarına uygun düşmektedir" diyor…

*
"Başka bir dünyada yaşayan" Putin ziyareti öncesinde Türkiye’nin dış politikada bağımsız karar alma yeteneğine dikkati çekiyor.

*
Türkiye, Batı’nın tarihi bir hatasıyla ve İslam coğrafyasında da sahneye konan siyasi mizansenin ortağıdır.
Barışın ve adaletin dini inanışlar üzerinde inşa edilmesine dayanan ve sadece ekonomi değil, siyasal, kültürel ve sosyal boyutları da kapsayan Siyasi İslam Konseptini öngörüyor.
Bu uğurda İslamcı değer yargıları üzerinden islamcı burjuvazi oluşturulmuş, Recep Tayyip Erdoğan Ortadoğu uzmanı S.A. Cook’un tanımıyla "Türkiye’yi tıka basa mideye indiren cumhurbaşkanı" yapılmış,
Sonra buna denk kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları, medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla bir parti-devlet kurulmuştur. Şimdi Erdoğan, Putin’i bekliyor…

*
Ne ki Erdoğan, Kırım’ın Rusya’ya katılma kararı ve Ukrayna krizi başladığından beri Batı’nın Rusya’ya uyguladığı yaptırımlara farklı şekillerde katılmaktadır.
Azerbaycan ile Bakü-Tiflis-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve Trans Anadolu Projesi’yle somutlaşan,son derecede stratejik önemi olan enerji projelerinin küresel pazarların himayesine, işbirliği ve güvenlik ağına katarken,
ABD’nin Rusya’dan geçen hatlara bağımlılıklarının kaldırılması, alternatif ihraç yollarının bulunması sürecine taşeron olunmuştur,Rusya’nın bölgedeki jeopolitiğini yıkıma uğratmaya yönelik hamleler geliştirmiştir.

*
Ya da Erdoğan’a bağlı sivil toplum örgütleri; Başkan Putin’in,"Batı ültimatom ve yaptırımlar dili kullanıyor. Devlet egemenliği kavramı aşındırılıyor. Neden istenmeyen rejimler, bağımsız politika yürüten veya başkalarının çıkarları yolunda duran ülkeler istikrarsızlaştırılmaya çalışılıyor, anlayamıyoruz. Bu tür çabalar gizli servisler, sivil toplum kuruluşları ve sözde yumuşak güç mekanizmalarıyla yapılıyor. Görünüşe bakılırsa tüm bunlar, bazı ülkelerde demokrasi olarak kabul ediliyor ama umarız, bizim ulusal meşru çıkarlarımız dikkate alınır, kimse bizim işlerimize karışmaz. Biz bu meydan okumalara uygun bir şekilde tepki veririz" dediği yönde,
Rusya’nın toplumsal ve siyasal yaşamını ekonomik,siyasi ve askeri yaptırımların ötesinde etnik ve dinsel gerilimlerle karşı karşıya bırakıyor.

*
Rusya Kırım’da, Dağıstan’da, Astrahan ,Hantı-Mansi Özerk Bölgesinde, Volgograd, Rostov ve Başkurdistan’da, İnguşetya, Çeçenya, Nijnii Novgorod ve Perm’de giderek sistematikleşen etnik ve dini gerilimleri hissediyor.

*
Erdoğan Suriye İç Savaşının barışa evrilmesi halinde yargılanacağının da billincindedir.
Uluslararası yargıdan kaçabilmek için önünde biricik ihtimal Esad rejiminin düşmesidir, teminen sınır boyunca uçuşa yasak bölge,güvenlikli bölge oluşturulması,insani yardım diye Suriye içlerine sızıp rejimi düşürmenin hesabını yapıyor.
Ama Devlet Başkanı Putin,"Suriye İç Savaşında tek taraflı olarak tüm günahlardan Esad rejiminin suçlanması, teröristlerin yaptıkları zulüm, muhalif güçler ve komşu ülkeler tarafından işlenen insani hukuk ihlallerinin göz ardı edilmesi kabul edilemez" noktasındadır.

*
Erdoğan’ı tıka basa doyurmaktan tükenmiş durumda olan Türkiye’nin Putin’in ziyaretiyle, ancak Rusya’nın sebze,meyva,et,süt,balık ürünleri pazarında oluşan boşlukları dolduracağı anlaşılıyor.

30.11.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

AKP’li Milletvekili bu konuşmayı paylaştı: İsrail haritadan silinmeli ODATV


http://odatv.com/n.php?n=israil-haritadan-silinmeli-2911141200

israil-haritadan-silinmeli-2911141200_m.jpg

AKP’li Milletvekili bu konuşmayı paylaştı: İsrail haritadan silinmeli

AKP Diyarbakır Milletvekili Cuma İçten, Diyarbakır Ulu Cami imamı Mehmet Sait Yaz’ın, İsrail ve Yahudiler hakkında yaptığı konuşma görüntülerini kendi sosyal medya hesabından paylaştı. AKP’li vekil İçten’in paylaştığı videoda Yahudilerin "düşman" olarak ifade etmesi ve Yahudilere saldırıyı teşvik etmesi dikkat çekti.

AKP Diyarbakır Milletvekili İçten’in paylaştığı videoda Diyarbakır Ulu Cami imamı Mehmet Sait Yaz, şunları söyledi:

"Yeryüzünde Müslümanların en azgın, vahşi düşmanı Yahudilerdir. Bunu kim diyor, Allah diyor. Asla Yahudiler ve Nasrailer sen onların dinlerine tabi olmadığın sürece onlar senden razı olmazlar. Yeryüzünde bütün anlaşmaları bozan 17 tane peygamberlerini katleden Yahudiler, yıllar yılı bizim ilk kıblemiz olan Mescid-i Aksa’yı işgal etmiş ibadete kapatmış adeta müdminlerle kıblelerin arasına duvar örmüştür."

‘BİZİM YERİMİZE ONLAR ŞEHİT OLUYOR’

Orada namaz kılan Müslümanlara ateş açıldığını ifade eden Diyarbakır Ulu Cami imamı Mehmet Sait Yaz, "Gazze İslam aleminin öncü birliklerinin yeridir. ilk mevzilerdir. Eğer Gazze düşerse Mekke de gider Kabe de gider. Bizim yerimize onlar şehit oluyor. Filistinliler bizim dinimize kurban oluyor. Onlar öncü birlikler. Ya biz. Biz uykudayız. Biz uyuyoruz" diye konuştu.

AVRUPA’YI ELEŞTİRDİ

Öldürülen Filistinli çocuklara ve kadınlara Avrupa’nın sessiz kalmasını eleştiren Mehmet Sait Yaz, "İsrail yapınca meşru ama bazı Müslüman örgüt diyelim kendilerine öyle isim takmışlar onlar yapınca terörist ve katil. Evet, biz öyle bir kitaba inanıyoruz ki biz öyle bir dine mensubuz ki Müslüman olarak asla masum insanları öldüremeyiz" dedi.

‘İSRAİL HARİTADAN SİLİNMELİ VE SİLİNECEKTİR’

Mehmet Sait Yaz, "Bende buradan ilan ediyorum diyorum ki" diyerek şu provokatif sözleri sarf etti: "Eline silah almış Müslümanların katline azmetmiş karar almış bütün Yahudiler yok edilmeli. İsrail haritadan silinmeli ve silinecektir Allah’ın izni ile. Dualarla sağlayamadığımız birliğimizi İsrail vahşetiyle sağlayacak. Ve Müslümanlar İsrail’e hücum edecek Yahudiye, Yahudi kaçacak delik arayacak."

İşte o tartışma yaratan konuşma:

Odatv.com

YAHUDİ DEVLETİ İLE TÜRKİYE // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YAHUDİ DEVLETİ İLE TÜRKİYE

1.6 milyon hristiyan ve müslüman Filistin asıllısı olan İsrail’in Knetset’i, Çarşamba günü devleti bölgesel bir devlet şeklinde değil tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi, etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan kanun tasarısının görüşülmesine hazırlanıyor.
Bu çerçevede son dönemde yaşanan kargaşa ortamını da dikkate alan Başbakan Netenyahu, kamu düzenini sağlama gerekçesiyle İç Güvenlik paketini yürürlüğe koyuyor.

*
AKP Hükümeti de 6-7 Ekim Kobane eylemlerinin ardından kamu düzenini sağlama gerekçesiyle iç güvenlik paketini TBMM’ye sevketmiştir, yargı paketinin ise bu hafta yasalaşması bekleniyor.

*
İç Güvenlik paketi, İsrail karşıtı eylem girişiminde bulunanlara yönelik ağır yaptırımlar içeren 8 maddelik bir plana dayanıyor.
Terör eyleminde bulunduğu için gözaltına alınan kişilerin vatandaşlıkları ve oturma izinleri iptal edilirken, hakkında verilen hapis cezasını tamamlamalarının ardından, İsrail dışındaki yerlere gönderilmesini,
Terör eylemi gerçekleştirenlerin evlerinin 24 saat içinde yıkılmasını öngörüyor.
-Terör gerçekleştirenlerin cenazeleri ailelerine teslim edilmeyecek,törensiz defnedilirken, akrabaların kabre yaklaşmasına izin verilmeyecektir.
-Provokatörler, taş atanlar ve yüzleri maskeli kişiler,Filistin bayrağı kaldıranlar haklarındaki yargı süreci tamamlanana kadar tutuklu kalacak,
-Terörü destekleyen yayınları basan matbaalar kapatılacak,
-Suç işledikleri kesinleşen terör eylemcilerinin suçun işlendiği günden itibaren 10 yıl süresince ehliyetleri ve sosyal hakları alınacaktır.
-Teröristlerin aileleri sosyal medya, herhangi bir yayın veya medya aracılığıyla yakınlarına desteklerini açıklamaları halinde vatandaşlıkları iptal edilecek ve Gazze’ye gönderilecektir.
-İş sahiplerine,polisten çalışanları hakkında terörden açılan bir emniyet dosyası olup olmadığını öğrenme imkanı sağlanırken,hakkında dosya açılmış çalışanların, tazminatsız işten çıkarılması sağlanacaktır.

*
İsrail tasarısı, "Politik İslami Sistem" olarak takdim edilen ve "kafirleri öldürüp dünyaya İslamı empoze etmeyi hedeflediğini"iddia eden,
Mesela, dünyadaki en son Yahudiyi öldürüp bir İslam devleti kurmaya çalışan "İslam Tugayları" nın bir bölüğü olan HAMAS, Müslüman Kardeşler, Hizbullah ve bir çok İslamcı terör örgütüyle kuşatılmış İsrail toplumunda;
Yaşanan kargaşa ortamı nedeniyle iş bulmakta zorlanan Filistin asıllı İsrail vatandaşlarının bu tasarı ile durumunun zorlaşmasına rağmen,
Her ideoloji,her siyasi duruş tarafından halkın güvenliği önceliğinde terörle mücadelenin hedeflenmiş olduğu şeklinde değerlendiriliyor.

*
Türkiye’de Başbakan Davutoğlu’nun ‘Kamu güvenliği her şeyden önemli’ söylemi ile savunduğu, Avrupa demokrasilerine dayandırdığı ve bir reform olarak sunduğu;
Fakat Esnaf ve Sanatkârlar Sürası’nda "Esnaf ve sanatkâr demek, ticaret yapan, alan – satan sırf ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hakimdir, gerektiğinde de şefkatli kardeştir" diyerek toplumsal çatışmayı, linçi teşvik eden ve ‘Gezi Parkı darbedir’ düşüncesinde bir Cumhurbaşkanı’nın,
Ya da 4 eski bakanla ilgili yolsuzluk iddiaları üzerindeki çalışmalarına yayın yasağı getiren bir Meclis Komisyonu’nun bulunduğu bir ülkede,
AKP hükümetinin tasarı ile sadece terör örgütü, paralel yapıyla mücadeyi ve mensuplarını cezalandırmayı hedeflemediği fakat polise cezasızlık esasının getirilmesiyle ifade, toplantı ve gösteri özgürlüğünü ve demokratik hakları kısıtlamayı ya da devlet şiddetini yasal dayanağa kavuşturmayı hedeflendiği savunuluyor.

*
Mesela, polisin gözaltı işlemini yapmasından sonra,derhal Cumhuriyet Savcısı’ndan talimat almak, savcının yakalama nedenini öğrendiğinde ‘gözaltına alın’ talimatı vermezse şüphelinin derhal serbest bırakılması zorunluluğu kalkıyor.
Savcıya verilen yetki polise bırakılıyor, kişi 24 saate kadar gözaltında tutulabiliyor, 24 saatlik gözaltı sürecinde savcıya sadece bilgi vermek yeterli olurken, 24 saatin sonunda savcı gözaltı kararını 48 saat daha uzatabiliyor, bu suretle şüpheli 4 güne kadar hakim karşısına çıkmadan gözaltında kalabiliyor.
Bu durum terör örgütü ya da paralel yapının eylemlerinin ötesinde tüm eylemleri kapsarken, herkesin ifade, toplantı ve gösteri özgürlüğünün baskıya alınacağı anlamına geliyor.

*
TCK’da yakıcı ve patlayıcı madde olarak değerlendirilen molotof kokteyli,tasarıda saldırı silahı olarak değerlendiriyor.
Bu suretle polisin molotof kokteyli kullanılan eylemlere silahla müdahale etme yolu açılıyor, polis öldürdüğü biri için "Elinde molotof kokteyli vardı" şeklinde beyanda bulunması halinde cezadan sıyırıyor.

*
Ya da TCK’ya göre yüzü kapalı eyleme katılma durumunda eylemcilere 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası verilir, yüzün gazdan etkilenmemesi için yüzün kapatılması durumunda ceza verilmezken,
Yeni düzenleme de maskeyle yüzünü kapatarak eyleme katılmanın kapsamı genişletiliyor, cezası 2,5 yıldan 4 yıla kadar hapis cezasına çıkartılıyor.
Bu madde her türlü toplantı ve gösteri özgürlüğünün baskı altına alınmak istendiğini düşündürüyor.

*
Jandarma teşkilatı tümüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlanırken,bu suretle devletin iç güvenlik teşkilatı tamamen hükümetin emrine geçiyor.
İktidar kolluk üzerindeki egemenliğini sağlamlaştırıyor ama hak ve özgürlükler "AKP Faşizmi " nin eline geçiyor.

*
TBMM’nin temel kanun olarak görüşeceği "Yargı Paketi"nin de bu hafta çıkması bekleniyor.
Kanun teklifiyle, "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar" da polisin yetkileri artıyor, ‘Kuvvetli Şüphe’ yerini ‘Makul Şüphe’ ye bırakıyor.
Bugünün CMK’sında, gözaltı için makul şüphenin aranacağı konusu "Kişinin bir suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığı", tutuklama için "kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgular" şekline eşitleniyor.

*
Terör ve paralel yapıyla keskinleşen mücadelede Yargı Paketi olumlu görülse de, kişiye veya iktidara yakın olanlara özgü özel düzenlemelerin araya serpiştirildiği teklif ve tasarılarla asıl amacın gizlendiği gözden kaçmıyor.
Mesela, Yargıtay’ın daire sayısı 38’den 46’ya, Danıştay’ın 15’ten 17’ye çıkarılırken, iktidarın idari yargıdaki davalarını ayarlama ve kapatma amacı taşıdığı savunuluyor.
Bu suretle ekonomik değeri yüksek olan liman özelleştirmeleri, havaalanları gibi imtiyaz sözleşmeleri konularının da yürütmenin iradesi doğrultusunda sonuçlanmasının önü açılıyor.
Yasa ile hükümetin Yargıtay’da çoğunluğu sağlamayı hedeflediği, Ceza mahkemelerinin ihtisaslaştırılması yönündeki düzenlemedeki amacın gizli özel yetkili mahkeme oluşturmak olduğu da ileri sürülüyor.

*
Başbakan Netenyahu hükümeti, İç Güvenlik paketiyle Yahudileri ve Yahudi Devleti’nin güvenliğini ve esenliğini,
AKP hükümeti ise İç Güvenlik paketi ve Yargı Yasası ile Türkiye’yi Türklerden korumayı,üst kimlik olarak tanımladığı İslam’a teslim etmeyi hedefliyor…

28.11.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Polis Teşkilatı’nda Oynanan Oyunlar … Prof. Dr. Ata ATUN


Sınırlarımızı koruyan ve dış güvenliğimizi sağlayan Güvenlik Kuvvetlerimizin çökmesi ve geleceğini sıkıntıya sokmak için oyunlar oynanır da, iç güvenliğimizi sağlayan polisimizi yıpratmak ve gözden düşürmek için oynanmaz mı?

Elbet aynı kişiler perde gerisinde aynı çirkin oyunları polisimiz için de oynamakta.

Sessiz ve derinden faaliyet göstererek.

Amaç polisi yıpratmak ve içte kaos ile güvensizlik yaratmak. Sonrasında KKTC’yi yıkmak daha da kolay olacak, elbet güçleri yeterse.

Ülkede "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası" yok.

"Bilişim Suçları Yasası" yok.

"Özel Güvenlik Yasası" yok.

Terörü suç sayan ve ceza öngören yasa yok.

Toplum Polisi (Polis Çevik Kuvveti) düzenleyen yasa yok.

Devriye hizmetlerini düzenleyen yasa yok.

Bunlar yok ama ahkam kesmek var.

Gerçekte günümüzde polisin halkın hizmetinde olacağı ve personelin rahat çalışacağı hiçbir yasa yok. Tam tersine Polis Örgütüne çirkin politikayı bulaştırılmak için her yol deneniyor siyasilerimiz tarafından.

Genel Müdür vekaleten atandığı için müdür seviyesindeki subaylar Genel Müdür olabilmek için siyasilerle flört ettikleri gibi, bazen de biraz öne çıkabilmek için bilgi bile sızdırdıkları oluyor. Sızdırdıkları bilginin kendilerine fayda sağladığını zannederken Polis örgütüne ve halka zarar verdiklerinin farkında bile değiller maalesef.

Poliste personel sıkıntısı var, hem de had safhada. Özellikle de üst düzey subay kesiminde, uzmanlaşmış deneyimli subay eksikliği çok fazla.

3 bin kişilik kadro var ama fiilen çalışan ve görev yapan polis sayısı 1937. Son 6 yıldır hiç polis alımı yapılmamış. Dolayısıyla ivedilikle polis alımı yapılması ve bu bin kişilik açığın mümkün olduğunca kapatılması gerekiyor.

Polisimizde, çağdaşlaşan suçlara ve suç işleme yöntemlerine paralel olarak yeni birimler açılması gerekiyor ama bir türlü bu birimler açılmıyor, açılamıyor. Yeni birimler açılmadıkça ve yeni istihdamlar yapılmadıkça da mevcut çalışanların yükü iki üç misli artıyor.

Polisimizde personel sıkıntısına ilaveten araç sıkıntısı da büyük boyutlarda. 460 tane araç kadrosu var ama kağıt üstünde 327 araç olduğu gözüküyor. Bunların da sadece 165 tanesi yürüyebilir ve görev yapabilir durumda. Kurumda eksik olan araç sayısı 295.

Çok acil olarak polisimizin 50 tane çeşitli tip ve boyda araca gereksinimi var bugün. Yineleyelim; Polisimizin gerçekte 295 tane çalışabilir, faal araca ihtiyacı var ve bunlar halkımızın iç güvenliğini sağlamak amacı ile kullanılacak.

Şeffaflık için karakollarımızın kameralarla donatılması gerekiyor. Halkın güvenliğini sağlamak, suçluların tespiti ve takibi için beş şehrimizde MOBESE sisteminin kurulması, şehirlerin giriş çıkışlarına ve ana caddelere takip kameraları konması artık olmazsa olmaz şart oldu. Ancak bu şekilde mevcut personelin yükü azaltılabilir. Kamera sistemini ise ülkemizdeki üniversitelerimiz, ellerindeki teknoloji ve beyinlerindeki bilgi ile rahatlıkla kurabilir.

Devlet yönetmek ahkam kesmekle, "polis sivile bağlansın" gibi mali kaynaktan yoksun ucuz halkçılık söylemleri ile olmuyor. Polis sivile bağlandığında, bırakın personelin maaşını, emeklilik ikramiyesini ve diğer giderlerini, polisin kullandığı araçların yakıtının, silahının ve cephanesinin bile bütçeden ödenemeyeceği gerçeğini halka söylemekten kaçınan siyasilerimiz ahkam kesmekten vazgeçemiyorlar.

Yönetim kapasitesi ve irade gerekiyor kalıcı ve sürekli bir devlet akışı sağlayabilmek için…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

28 Kasım 2014

İran’da bin yıllık sinagog tekrar açıldı RAFAEL SADI -ODATV


http://odatv.com/n.php?n=iran-yahudiler-icin-bakin-ne-yapti-2711141200

Edirne Valisi sinagogu açtırmayacağını söylerken

İran’da bin yıllık sinagog tekrar açıldı


27.11.2014 09:20

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

YAHUDİLERİN ULUS DEVLETİ VE SONUÇLARI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YAHUDİLERİN ULUS DEVLETİ VE SONUÇLARI

İsrail-Filistin Barış Görüşmeleri’nin yapıldığı pek yakın geçmişte, önce Filistin Özerk Yönetimi Cenevre Konvansiyonu’nun 14 uluslararası anlaşmasına katılmıştı.
Savaş kurallarını belirleyen Cenevre Anlaşması’nın "düşman toprağını işgal eden bir ülke o bölgede askeri bir yönetim kurarak orayı yönetemez" hükmünü işleterek, Batı Şeria’nın İsrail tarafından müstemleke statüsüne getirilmesine karşı uluslararası hukukî işlemleri başlatma gücüne erişmişti.
Sonra Filistin Özerk Yönetimi feshedildi ve Filistin Devleti ilan edildi.
Şimdi Filistin Devleti; İsveç ile başlayıp İngiltere, Fransa, İspanya, İrlanda, Hırvatistan’ın tanıma önergeleriyle giderek statüsünü güçlendiriyor.

*
26 Kasım’da ise İsrail Knesset’i, hükümetin "Ulus-Devlet Kanunu" olarak bilinen yasada değişiklik tasarısını görüşecektir.
Tasarı lâik kanunların çıkış noktasını Yahudi prensiplerine bağlıyor, ülkenin ulusal bayramları ile Yahudi dini bayramları arasındaki farkı kaldırıyor, dünya Yahudilerine arzu ettiklerinde İsrailli olma hakkını veren Geri Dönüş Kanunu’nu teyit ediyor ve İsrail’in kimliğini "Yahudilerin Ulus Devleti" olarak tanımlıyor…
*
Tasarı, İsrail’i farklı yapan her ideoloji, her siyasi duruş ve her dini anlayışın kendisini bir diğerine karşı değerlendirmesi özelliği;
Mesela, Yahudi Milliyetçiliği anlamında Siyonizm ideolojisine kiminin dini yaklaşımları, kiminin Yahudiliği bir kültür olarak kabul etmesi, kiminin Yahudiliğin teolojik boyutuyla ilgilenmemesi yüzünden tek başına İsrail içindeki milliyetçi akımları tanımlamakta eksik kalması ve daha bir çok algıda farklılıklar nedeniyle İsrail’de önemli tartışmalara yol açmıştır.

*
Muhalif sol kanat siyasetçiler, Arap-Yahudi geriliminin yüksek olduğu şu evrede,"Yahudilerin Ulus Devleti" tartışmasının gündeme alınmasının, İsrail toplumunun değişik kesimleri arasında varolan uçurumu derinleştireceğini,
Tasarıyı hazırlayan iktidar koalisyonu ise yeni kanunun İsrail’in Yahudi karakterini kuvvetlendireceğini iddia ediyor.

*
İsrail’li Araplar, Yahudi Devleti ilan edilmesi durumunda kendilerine ayrımcılık uygulanacağı endişesindedir.
Filistinli muhalifler tasarıyı, topraklarından edilmiş Filistinlilerin eve dönüş hakkını engelleme yolunda atılmış bir adım olarak görüyor.
HAMAS ise siyonist İsrail rejiminin Yahudi devleti olarak tanınması konusunda İslam dünyasına oyuna gelmemeleri çağrısında bulunuyor.

*
Yine de, İsrail’in azınlık olarak kabul ettiği Filistin Özerk Yönetimi ile HAMAS arasındaki görüş ayrılıkları ve güvensizlikler yüzünden İsrail ve Filistin arasında 1967 sınırlarına harfiyen uymak yerine aralarında toprak değişimi yapabilmeleri ve " İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması" temel konularında süren barış görüşmelerinin eksik kaldığı noktadan,
Şimdi Filistin Devleti’nin Birlik Hükümeti ile İsrail arasında eşit iki devlet olarak yeniden Barış Görüşmeleri’nin yola koyulmakta olduğu anlaşılıyor…

*
İsrail’in kurulduğundan beri 8 savaş, sayısız anlaşma, ateşkesler ve barış girişimleri, özellikle 1967 Altı Gün Savaşında ele geçirdiği Mısır’dan Sina, Suriye’den Golan Tepeleri, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs de devam ettirdiği işgal ve işgal altında tuttuğu Filistinlilere karşı merhametsiz tavrı,yayılmacı politikası ile komşu ülkelerle ilişkilerinin, şimdi Yahudi Devleti kimliği statüsüyle Arap-Yahudi gerilimine nasıl yansıyacağı konusu ise Ortadoğu ülkelerini de belirliyor.

*
Bir kez, İsrail’in kuşatan "Politik İslami Sistemde" takdim edilen İslam’ın bir barış dini olduğu efsanesi son bulmuştur.
Artık herkes Müslüman Kardeşlerin, HAMAS’ın ve bir çok İslamcı terör örgütünün "kafirleri öldürüp dünyaya İslamı empoze etmeyi hedeflediğini",
Bu çerçevede, mesela HAMAS’ın, dünyadaki en son Yahudiyi öldürüp bir İslam devleti kurmaya çalışan "İslam Tugayları" nın bir bölüğü olduğunu biliyor.

*
Bu yüzden İsrail, bir taraftan Gazze’ye yaptığı saldırılardan sonra halktan destek gören HAMAS yönetiminin Filistinliler arasında prestijinin yükselmesi, Mahmud Abbas’ın göze çarpmayan pozisyonu yüzünden Filistin Özerk Yönetiminin mevzi kaybetmesini fırsat olarak kurguluyor.
HAMAS’ın mevzilerini sağlamlaştırması karşılığında Filistin saflarında yeni ayrışmalara ve M.Abbas’ın ikinci plana itme çabasında bulunmasına göz kırpıyor.
Uluslararası terör listelerinde yeralan HAMAS’a karşı mücadele görüntüsüyle Filistin liderlerine karşı operasyonlar düzenlemeyi, bu suretle sıkışan Filistin-İsrail görüşmelerinin ve İsrail’in bir Yahudi Devleti olarak tanınmasının önünün açılmasına çalışıyor.

*

Öte yanda Arap Baharı süreciyle,tıpkı Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullan Gülen hareketlerinin yaptığı gibi İslamcı değer yargıları üzerinden Fas,Tunus,Libya,Mısır,Ürdün,Somali,Sudan’ın da tüm mekanizmalarıyla islamcı devlet yapılanmalarına dönüşmesi projesine, İsrail’in Cihad örgütleriyle kuşatılacağının farkedilmesiyle son verilmiştir.
Mesela,Türkiye’de Gülen Cemaati devletin yapılanmasında paralelleştiği her türlü mekanizmadan tasfiye ediliyor.
Mısır’da Müslüman Kardeşler Örgütü iktİdardan uzaklaştırılmıştır, mensupları her türlü siyasi faaliyetten yasaklanıyor,bu suretle Mısır,"Yahudi Devleti’ni" tanıyacak kıvama getiriliyor.

*
Diğer taraftan İsrail, Suriye’de herhangi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını, Esad’ın iktidarını koruma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğunu görmüştür.
Esad hem İslamcı terör tehdidiyle başa çıkabilmek için güç kazanmakta, hem ABD’nin Suriye planlarını bozmaktadır.
Üstelik ergeç yapılacak İsrail-Suriye barış anlaşmasında, İsrail’i bir Yahudi Devleti olarak tanıyacak Suriye’nin tek grubu İslamiyet’ten ziyade Araplığı temel alan, özgürlük ve sosyalizmi savunan bir ideolojiye dayanan BAAS partisidir.
Nitekim,İsrail’in Esad’ı göndermek gibi bir planın içinde bulunmadığı ama Suriye’de İsrail’in güvenliğini beklemede tutan El Nusra,Irak Şam İslam Devleti örgütü gibi aşırı dinci terör gruplarının tasfiyesine destek verdiği görülüyor.

*
Irak’ta Sünniler BAAS geleneğinden geliyor ve gidişat güç-gelir paylaşımına dayalı bir federalizme doğru giderken,
Kürtler ve Sünniler Şii’leri dengeleyecek bir karşı ağırlık yaratmaya ve yakın gelecekte "Yahudi Devleti’ne " itiraz etmeyecek yeni bir Irak’ın biçimlendirilmesi hedefleniyor.

*
"İslamın kararlı, dindar ve adil mezhepleri tarafından kazanılmış denetim ve titiz uygulama ana gerekliliktir. Bununla birlikte, yönetimin amacı insanın gelişmesini öyle bir yolla sağlamaktır ki, gelişim ilahi düzenin kurulmasına hizmet etsin" ana fikrindeki anayasasıyla,
İran İslam Cumhuriyeti Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun nükleer programına ilişkin raporunun ardından BM Güvenlik Konseyinin ilave kararları ile yaptırımlara tabi tutuluyor, sürgit sosyo-ekonomik ve kültürel olarak yalnız bırakılma suretiyle dış dünyadan koparılıyor.
İranlılar ülkelerinin yalnızlaşmasına karşı değişim istiyor ve uluslararası yaptırımlar ve işsizlikten muzdarip olanlarla sistemden hâlâ kâr edenler arasındaki çatışma giderek yol alırken,nükleer programının barışçıl amaçlara yönlendirilmesi için süren müzakereler umud veriyor.
Cumhurbaşkanı Ruhani’nin katı pragmatik , son yıllarda iç ve dış politikada yaşanan tahribatı onarmaya dayanan politikası, Hizbullah ve HAMAS İslami örgütlerini himaye etmek istememesi her ne kadar Batı ile gizli bir ajandası olduğuna ilişkin bir kuşku dalgası estirmesine rağmen,İslam Cumhuriyeti’nin ideolojisini, giderek yumuşatıyor.

*
Son olarak, "Tapınak Dağı"nda ki gerilimde, buraya yapılan saldırıların örgütlü hücrelerin planlı eylemlerinden ziyade, dini hassasiyetlere bürünmüş ferdi hareketler olduğu yönünde kanaatleri pekiştirmiştir.

Kısaca bölgede bir din savaşına yol açabilecek potansiyelinin olmadığına hükmedilirken; Yahudilerin Ulus Devleti doğuyor.

26.11.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Askerlik Değişiklik Yasasında Oynanan Oyun (2/2) … Prof. Dr. ATA ATUN


Askerlik Değişiklik Yasasında Oynanan Oyun (2/2)

​KKTC Meclisinde Askerlik Değişiklik Yasası’nı ele alan Hukuk ve Siyasi İşler Komitesi 5, 12 ve 14 Kasım tarihlerinde hiç bir askeri ve mali uzman çağırmadan kendi kendine yaptığı toplantılarda kabul ettiği ve Genel Kurula gönderdiği Askerlik Değişiklik Yasasındaki Geçici 4’cü madde açıkça "Askerden kaçmayı teşvik etmekte ve de üstüne üstlük bir de ödüllendirmekte."

Geçici 4. maddenin hazırlanış tarzı da üstelik bir milletvekilinin kardeşini "Asker kaçağı" konumundan kurtarmayı hedefliyor. Bu kardeş müzmin bir asker kaçağı. Şimdi yapılan düzenlemede tarih sınırı da kaldırılıyor ki, ne zaman isterse gelsin ve parasını ödeyip hiç askerlik yapmasın, sınırları kim isterse beklesin, dayısı olmayan da askerlik yapsın. Mantık maalesef bu.

Mevcut Yasa değiştirilmezse, sadece üniversite mezunlarına, koşulları yerine getirdiği takdirde "Bedelli askerlik" hakkı tanıyor. Değiştirilirse, ilkokul mezunları da "ben tatil yapmaya gidiyorum" diyerek yurt dışına çıktıktan sonra belli bir müddet geri dönmezse "Bedelli askerlik" hakkı kazanacak.

Şu anda zaten Güvenlik Kuvvetlerimiz KKTC’nin nüfusunun az olması nedeni ile gerekli olan sayısının sadece üçte biri ile görevini yerine getirmeye çalışmakta. Eğer hem süre kısaltılırsa, hem de Geçici 4. madde ucu açık bir tarihe bağlanırsa, mevcut personelin yükü neredeyse iki katı artacak.

Günümüzde Güvenlik Kuvvetlerinde görev yapan mukaveleli personel mesai saatleri içinde çalıştığından, mesai sonrası görev yükü ikiye katlanmakta ve mükellef personel adeta ezilmekte.

Rum tarafında da geçmiş aylarda bazı popülist Rum milletvekilleri askerlik süresini indirmeye ve ucuz halkçılık yapmaya çalıştılar. Askerlik süresini 24 aydan 18 aya indirmek için Rum temsilciler Meclisine yasa önerisi sundular. Rum hükümeti bunun için 18 milyon Avro gerektiğini ve bütçede para olmadığı için bunu yapamayacağını belirtince, ister istemez geri çektiler.

Şimdi aynı oyunun katmerlisi bizde oynanmakta.

KKTC hükümeti, Güvenlik Kuvvetlerimizin en küçük bir giderini bile karşılamamakta, KKTC halkının verdiği vergilerin tek bir kuruşu bile Güvenlik Kuvvetleri’ne gitmemekte. Toplanan dolaylı, direkt ve dolaysız vergilerin tümü memur maaşlarına, memurların emeklik primi ile ikramiyesinin ödenmesine, ek mesailere, çiçeklere, yurt dışı gezilerine ve evde oturup maaş alan müşavirlere koşulsuz akıtılırken, sınırları bekleyen ve her an her tür saldırıya hazır olmak zorunda olan Güvenlik Kuvvetlerine tek bir kuruşu bile gitmemekte.

Türkiye Cumhuriyeti hem iç güvenliğin, yani Polisimizin tüm giderlerini karşılamakta, hem de Güvenlik Kuvvetlerimizin tüm maaş, yakıt, araç, gereç, silah, cephane, kışla yapımı ve bakımı giderlerini ödemekte.

Hükümetimiz ise "Güvenlik Kuvvetleri ve Polis sivile bağlansın" gibi boyundan büyük laflar söyleyip, yapamayacağı işlere soyunmakta, ucuz halkçılık yapmakta. Polisi ve Güvenlik Kuvvetleri mensuplarını ne ile ödeyeceğinin ve yakıt, araç, gereç, silah ve benzeri tüm giderlerini nasıl karşılayacağının hesabının yapmadan ahkam kesmekte.

20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleştirilen ve bizleri katliamdan kurtaran Mutlu Barış Harekatı sonrası halen daha Kıbrıslı Rumlarla Kıbrıslı Türkler arasında "Ateşkes Anlaşması" imzalanmış değil. Hal böyle iken ve de savunmaya ve sınırlarımızı gerektiği gibi korumaya dünden daha çok gereksinim duyduğumuz bu kritik günlerde, hangi amaçla hükümetimiz ikiyüzlü bir oyun oynuyor ve milletvekillerini askerlik süresini kısaltmaya ve de gençlerimizi asker kaçağı olmaya yönlendiren öneriler vermeye teşvik ediyor anlamak mümkün değil.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

26 Kasım 2014

ANASTASİADES’İN PARLAK ZEKALI JEOSTRATEJİK DANIŞMANI … Loucas Haralambos


ANASTASİADES’İN PARLAK ZEKALI JEOSTRATEJİK DANIŞMANI

Loucas Charalambous

Sunday Mail, 23 Kasım 2014

İngilizce’den Çeviridir.

Yayın adresi: http://cyprus-mail.com/2014/11/23/anastasiades-brilliant-geostrategic-adviser/

Bu Yazı KKTC Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi’nin 24 kasım 2014 tarih ve 2014/172 Sayı’lı bülteninden alınmıştır.

Loucas Charalambous’un 23 Kasım 2014 tarihli Sunday Mail gazetesinde yayınlanan, “Anastasiades’in parlak zekâlı jeostratejik danışmanı” başlıklı yazısında, Güney Kıbrıs lideri Nikos Anastasiades’in bazı takıntılarının olduğunu ve bunlardan birinin de yapmış olduğu atamalarının olduğunu belirtti. Charalambous yazısında, komitelere, alt komitelere ve kurullara ihtiyacın olup olmadığının ya da bunların maliyetinin ne kadar olduğunun Anastasiades’i hiç ilgilendirmediğini, onun için önemli olanın yeni görevlere birilerini atamak olduğunu vurguladı.

Eylül ayı içerisinde büyük bir tantanayla “Jeostratejik Çalışmalar Konseyi” isimli yeni bir kurul oluşturduğunu ve çok geçmeden daha önce adını bile duymadığı 15 kişiyi atadığına değinen Charalambous, geçen Pazar, konseyin üyelerinden bir tanesinin, aynı zamanda Orta Doğu İşleri için Başkan Danışmanı olarak atanan, Dr. Eleni Stavrou’nun Alithia gazetesinde “jeostratejik” analiz yazıları yayınladığını ve ciddiye alınırsa ülkeyi terketmeleri gerektiğine vurgu yaptı.

Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın Türkiye’yi nasıl dize getirebileceği hakkında siyasi-askeri analiz yazıları olan ‘Anastasiades’in yetenekli danışmanının’, “Eğer Yunanistan Ege’den güneye olan çıkışı kapatırsa, Çanakkale boğazı yüzde yüz kullanışsız hale gelecek” dediğini hatırlattı.

Charalambous yazısında şu görüşlere de yer verdi:

“Kısaca, bir gemi satın almak için Troyka’dan ödünç para almak zorunda olan iflas etmiş Yunanistan donanmasıyla- nüfusu 75 milyon olan ve 750.000 kişilik ordusuyla Batı’nın ikinci en büyük ülkesi olan Türkiye’nin Çanakkale boğazına giderek, Türkiye’nin, aynı zamanda Rusya, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan’ın güney girişini kapatacak. Boğazın güney girişi kapanırsa, hiçkimse Karadenizin dışına çıkamayacak ve Rus donanması, Akdenize gitmek için Cebelitarık’a doğru dolaşmak zorunda kalacak. Başkan’ın jeostratejik uzmanları, güney girişine sürgülü kapılar inşa ederse, Türklerin gemileri dışında tüm gemilerin geçmesine izin verilecek. Anastasiadis çok şanslı bir adamdır ki ünlü Prusyalı savaş kuramcısı Carl von Clausewitz iki asır önce vefat etti. Eğer bugün burada olsaydı, Anastasiades’in parlak zekalı danışmanını çalışmak için yanına alacaktı. Stratejisini (boğazın girişini kapatmak) deneyen son kişiye ne olduğunu, Dr. Stavrou’nun bilip bilmediğini bilmiyorum. Winston Churchill ve müttefik güçleri, 1915 yılında Osmanlılar tarafından ağır yenilgiye uğratılmıştı.”

Ayrıca, ‘müthiş danışmanın’ Kıbrıs hakkında yazdıklarının da oldukça ilginç olduğunu söyleyen Charalambous şöyle devam etti:

“İsrail, Türkiye müttefik olmayı reddettiği zaman, ilk olarak güvenliğini ve ikinci amaç olarak da enerji rezervlerini kurtarmak için Güney Kıbrıs’a başvurdu. İsrail için Kıbrıs, Türkiye ile karşılaşılacak bir tehditte bir kalkan, siper oluşturuyor. Bu, Türklerin sadece (İsrail’in ) resmi havasahasına değil hatta karasularına hızla ilerlemesini önleyecek.

Şükürler olsun, Yunan Kıbrıs, İsrail’i Türklerin tehdidinden kurtarmanın yolunu buldu. İsrail yardımımıza başvurmasaydı ve onları kurtarmasaydık, şu an çok büyük sorunumuz olacaktı. İyi ki Anastasiades’in jeostratejik danışmanı bütün bunlara değindi ve biz şu an büyük fakirlik içinde, İsrail’i Erdoğan’ın pençesinden kurtardığımız ve ona kalkan ve siper olduğumuz için İsrail’den para ödülü istiyoruz.

Yiğit başkanımızın, bizi ve İsrail’i Türklerden kurtaracak bu inanılmaz yetenekleri nereden ve nasıl bulduğunu anlamak için bir psikiyatriste ihtiyacım var. Clausewitz’in çığır açan ‘Savaş Üzerine’ kitabı ise yaramaz oldu ve Anastasiades’in jeostratejik uzmanının teorileri ile yer değiştirdi.”

Siteye koyan: Prof. Dr. Ata ATUN

TSK VE PARALEL YAPILAR // Ahmet Kılıçaslan Aytar


TSK VE PARALEL YAPILAR

MGK toplantısında alınan kararlar çerçevesinde paralel yapılanmalar tasfiye ediliyor.
Etnik yapıyı istismar eden terör örgütü PKK’nın KCK yapılanması ve dini istismar eden kişi ve odaklarla, özellikle Fethullah Gülen cemaatinin devlet unsurlarındaki yapılanmalarına son verilmeye çalışılıyor.
Cemaatin Genelkurmay Başkanlığı karargâhından tüm TSK’da yapılandığı eleştiri ve iddialarına gerekli adli ve idari incelemeler sürüyor.

*
Kanal A TV’de Deşifre programına katılan emekli Yarbay Mustafa Dönmez,"Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ile ilgili konuşmak isterim. Cemaat, Özel hakkında hiçbir zaman konuşmaz. Halbuki tüm komutanlar hakkında eleştiri yaparlar. Eleştiri Kara Kuvvetleri Komutanı Hulusi Akar için de gelmez. Neden gelmez? Türk halkına her şekilde yalan söyleyen bir cemaat askeri yargının başına bile çıkmış olsa elimde belgeler var; cemaatin silahlı kuvvetlerde güçlü olduğu söyleyeyim" diyor.

*
Dönmez’in paralel imasına Genelkurmay Başkanı Necdet Özel tepki gösteriyor, "TSK Milli bir ordudur"derken, yasal yollara başvuracağını açıklıyor.

*
Atatürk’ün "Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler,dervişler,müridler,meczuplar memleketi olamaz" direktifi ve Anayasa’da değiştirilemez Cumhuriyet’in Nitelikleri’ni belirten hükme rağmen,
Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’in dini ve siyasi vizyonlarını ABD ve İsrail’in "İslam’ın siyasal sistem dışına itilmiş olması halinin yalnızca Türkiye’de değil, birçok İslam ülkesinde de toplumsal istikrarı sağlamadığı,ülke dinamiklerini tükettiği" öngörüsüne işbirlikçi kesildikleri, bu uğurda ABD ve İsrail’ın desteğiyle tüm sistemi kontrol altına alırken mütemadiyen mevcut anayasaya göre suç işlemeleri ve parti-devlet oluşturmalarında,
TSK’nın en üst rütbedeki görevlisinden başlayarak kimi mensuplarının da bu suça iştirak etmiş olması ihtimali, "Milli Ordu" imajını yerle bir ediyor ki, eskaza bu sonuç dehşet veriyor…

*
Ortadoğu’nun, bir yanda İran Şii İslam Cumhuriyeti ve etkilediği hareketler, öte yanda Dünya Müslüman Alimler Birliği’nin," Suriye ve Irak’ta yaşananlar yalnızca İslami bir grubun olayı olarak açıklanamaz, bu büyük bir Sünni devrimidir" açıklaması doğrultusunda Sünni hareketlerle kuşatılmış hali küresel tedbir almayı gerektiriyor.
Bu yüzden ABD Başkanı Obama’nın "Tehlikede olan şey, Amerika’nın dünya haritasında yalnızca bir yer edinmesini sağlayan değil aynı zamanda tüm dünyayı aydınlatmasını sağlayan liderliğini sürdürüp sürdüremeyeceğiyle ilgilidir" düşüncesiyle belirlenen stratejisi doğrultusunda;
BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar ve ön cephedeki ortaklarını desteklemesiyle İslamcı terör örgütleri ve ideolojilerinin yok edilmesinin savaşımı veriliyor.

*
Bir yanda,"İslamın kararlı, dindar ve adil mezhepleri tarafından kazanılmış denetim ve titiz uygulama ana gerekliliktir. Bununla birlikte, yönetimin amacı insanın gelişmesini öyle bir yolla sağlamaktır ki, gelişim ilahi düzenin kurulmasına hizmet etsin.
Allah’a yolculuk ve insanın dini şekillenme yönetimlerinin gösterilebilmesi için insanın doğuştan gelen kapasitesinin ortaya çıkmasında istenen koşullar yaratılmalıdır. Bu hedefe, sosyal gelişim aşamalarında toplumun bütün kesimlerinin aktif ve geniş katılımı olmaksızın ulaşılamaz" ana fikrindeki anayasası ile İran İslam Cumhuriyeti;

*
İşte, 2011’de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun nükleer programına ilişkin raporunun ardından BM Güvenlik Konseyinin ilave kararları ile yaptırımlara tabi tutuluyor, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak yalnız bırakılma suretiyle dış dünyadan koparılıyor.
İranlılar ülkelerinin yalnızlaşmasına karşı değişim istemektedir, uluslararası yaptırımlar ve işsizlikten muzdarip olanlarla sistemden hâlâ kâr edenler arasındaki çatışma giderek yol alıyor.
Humeyni’nin karizmasında olmayan dinî lider Ayetullah Hamaney’in kontrolü, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin katı pragmatik ve son yıllarda iç ve dış politikada yaşanan tahribatı onarmaya dayanan politikası karşısında eksik kalıyor, İslam Cumhuriyeti’nin ideolojisi, giderek o kadar büyük bir rol oynamıyor…

*
Ama İran İslam Devrimi hâlâ nükleer programıyla dünyayı ve tek mücadele yolu olarak İslam ve İslam Devletinin kurulması istemini fiziki bir çatışmaya girmeden İslam dünyasının önemli bir kısmını etkiliyor.
Nükleer programı uluslararası müzakere masasında umud vaadediyor ama Lübnan Hizbullah’ı Humeyni’nin öğretileri ve Hamaney’in yol göstericiliklerinin etkisinde,Humeyni’yi dini ve siyasi önderi olarak kabul ediyor.
Filistin’deki İslami uyanışın büyük bir kısmı da İslam devriminin etkisindedir, HAMAS ve Filistin İslami Cihat Hareketi İran’ın girişimlerinin tesirinde bulunuyor.
Hizbullah’ın,Filistin İslami Cihad Hareketinin ve HAMAS’ın etkisizleştirilmesine çaba gösteriliyor.

*
Arap Baharı takdimiyle İslam coğrafyası ekonomisinin pazar ekonomisine çekilmesine yönelik yeni bir sermaye birikim modelinin işletilmesi sürecinde,tıpkı Türkiye’de Erdoğan ve Gülen hareketleri gibi İslamcı değer yargıları üzerinden islamcı burjuvazi oluşturmak, buna denk devlet yapılanması ve rejimin sağlanacağı, kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla;
Fas,Tunus, Libya,Mısır,Ürdün,Somali,Sudan’ın yeniden biçimlendirilmesi, bu suretle Şii İran’ın Sünni bir blokla dengelenmesi öngörüsü de geri çekilmiştir.

*
Mısır’da Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler örgütünün Hürriyet ve Adalet Partisi’nin anayasası, "Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler,ancak şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle çözebileceklerdir " felsefesindeydi.
Bu felsefeye inanan Mursi’ye,şimdi idam cezası isteniyor ve Müslüman Kardeşler Örgütü ve mensupları her türlü faaliyetden yasaklanmış bulunuyor.

*
Türkiye’de de İslamcılık ideolojisi ve hareketiyle mücadelede herşey bir bir deşifre oluyor…
Fethullah Gülen’in Nisan 2012’de yayımladığı tebliğ’inde "Geniş kitleleri etkileyebilen Hizmet hareketinin partilere siyasetleri bazında destek vermesi ve gerekirse bunu geri çekmesi toplumsal sigorta mekanizması gibi düşünülmelidir" ifadesiyle tanıttığı cemaatine karşı amansız mücadele sürüyor.
Yargı’daki imamlar,istihbarat ,emniyet, üniversite,medya ve devletin tüm kurumlarındaki imamları teker teker tasfiye ediliyor.

*
Sıranın Fethullah Gülen’in darbeler öncesi, süreci ve sonrasında bazı tavır ve davranışlarını eleştirenlere verdiği "Aralarında olan vicdanlı ve demokrat kişiler hatırına darbe dönemlerinde bile hiç bir kuruma düşmanca yaklaşmadımı ve toptancı bir şekilde yıkıcı eleştirilerde bulunmadım. Bu tavrım darbeleri desteklediğim anlamına gelmez. Kötü ihtimallere tarihin dersi ve sosyopolitik realitelerin ışığı ile bakkıyorum.O nedenle iyimserliğime, Ergenekon davalarının demokrasi yanlısı subay çoğunluğu olmasa açılamayacağı ve devam edemeyeceğini şahid olarak gösteriyorum " yanıtında gizli kalan; TSK’daki imamların tasfiyesine geldiği görülüyor.

*
Org.Necdet Özer’in telaşının ise Başkomutan Atatürk’ün, "Bir Türk komutanının ordusunu kullanmaksızın,herhangi bir kötü tesadüf ve kötü şans eseri bile olsa düşmana esir düşmesini biz mazur görsek de ,tarih bunu asla affetmez ve affetmemelidir" veczinin, komutasındaki TSK’yı sorgulamaya başlamış olmasından kaynaklandığı anlaşılıyor.
Çünkü, İslamcı ideolojiler tasfiye ediliyorsa bu kez bu sorulardan kaçış ihtimali bulunmuyor…

24.11.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Rafael Sadi: El Aksa konusunda Erdoğan ve HAMAS halkına yalan söylüyor


http://odatv.com/n.php?n=el-aksa-konusunda-erdogan-ve-hamas-halkina-yalan-soyluyor-2311141200
el-aksa-konusunda-erdogan-ve-hamas-halkina-yalan-soyluyor-2311141200_m.jpg

Askerlik Değişiklik Yasasında Oynanan Oyun (1/2) … Prof. Dr. ATA ATUN


KKTC Meclisi’nde ele alınmış olan Askerlik Yasasında kötü ve bilinçli veya bilinçsiz olarak bu ülkeye zarar verecek bir oyun oynanmakta maalesef.

Kimi milletvekilleri bazı kesimlerden yandaş toplama ve popülizm uğruna bir takım girişimler yapmakta, kimi de kardeşini düşünerek, kişiye özel değişiklik yasası çıkarttırmak için uğraş vermekte. Ülkeyi ve ülkenin geleceğini düşünerek yasayı ele alanlar sessiz çoğunluğu oluşturuyor.

KKTC Meclisinde görüşülmekte olan veya da görüşülecek olan tüm Yasa Önerileri ve Tasarıları, ilgili kişilere, derneklere, sendikalara, birliklere, hukukçulara gönderildiği gibi eski bir milletvekili olduğum için bana da gönderilmekte.

2012 tarihinde KKTC Meclisinde kabul edilmiş olan Askerlik (Değişiklik) Yasası"nda, Esas Yasanın "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yurttaşlığı Devam Ederken Bir Başka Ülkede Askerlik Hizmeti Yapanlar veya Yurt Dışına Yerleşenler” başlıklı Geçici 4’üncü maddesinin (4)’üncü fıkrası değiştirilmiş ve esas yasadaki belirleyici tarih 1 Ocak 2009 tarihi ile değiştirilmişti.

2014 yılında tekrar KKTC Meclisi’ne "ucuz halkçılık" yani popülizm amaçlı sunulan "Değişiklik Yasası", Güvenlik Kuvvetlerimizi güçlendirmek, sınırlarımızın daha güvenli bir şekilde korunmasını sağlamak yerine açıkça tüm mükellefleri asker kaçağı olmaya teşvik etmekte.

Bu değişiklik yasasının bir başka özelliği de bir milletvekilinin kardeşini asker kaçağı konumundan kurtarmak için özel olarak hazırlanmış olması. Ancak ilkel toplumlarda ve diktatörlüklerde yapılmakta olan kişiye özel yasalar KKTC gibi demokrasisiyle övünen bir ülkede yapılıyorsa yazıklar olsun bu mantaliteye.

Hukuk ve Siyasi İşler Komitesi’nde "Esas Yasanın Geçici 4’üncü Maddesi Değiştirilirken" son birkaç toplantıya bu konuda hiç bir askeri ve mali uzmanın çağrılmamış olması, hem yapılan değişikliğin ne denli güvenlik tehlikesi içerdiğini, hem de kişiye özel yasa yapılmak istendiğini gözler önüne -net bir şekilde- sermektedir.

Hiç bir uzmanın davet edilmediği komitede son şekli verilen söz konusu "Geçici 4’üncü" maddenin eski ve yeni hali aşağıda ayrı ayrı yazılmıştır.

Komiteye iade edilen tasarıdaki "Esas Yasanın Geçici 4’üncü Maddesinin Değiştirilmesi" Eski 4’üncü Madde:

"Her ne sebeple olursa olsun 1 Ocak 2009 tarihinden önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden ayrılıp bir yabancı ülkeye giden ve 1 Ocak 2009 tarihinde saklı, yoklama kaçağı, bakaya veya firar durumunda olan ve müracaat tarihine’ kadar da saklı, yoklama kaçağı, bakaya veya firar durumunda bulunanlar, bu Yasanın 16’ncı maddesinin (1)’inci fıkrasına uygun olarak müracaat ettikleri taktirde bu Yasanın 14’üncü maddesindeki haktan yararlanırlar ve haklarında bu suçlar sebebiyle kovuşturma yapılmaz. Bu kapsamda olanlar mükellefiyet hizmetini 17’nci maddenin (1)’inci fıkrası uyarınca yerine getirirler.”

Komiteye iade edilen tasarıdaki "Esas Yasanın Geçici 4’üncü Maddesinin Değiştirilmesi" Yeni 4’üncü Madde:

"Her ne sebeple olursa olsun bu (Değişiklik) Yasası yürürlüğe girmeden önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden ayrılıp bir yabancı ülkeye giden ve bu (Değişiklik) Yasası yürürlüğe girdiği tarihte saklı, yoklama kaçağı, bakaya veya firar durumunda olan ve müracaat tarihine kadar da saklı, yoklama kaçağı, bakaya veya firar durumunda bulunanlar, bu Yasanın 16’ncı maddesinin (1)’inci fıkrasına uygun olarak müracaat ettikleri taktirde bu Yasanın 14’üncü maddesindeki haktan yararlanırlar ve haklarında bu suçlar sebebiyle kovuşturma yapılmaz. Bu kapsamda olanlar mükellefiyet hizmetini 17’nci maddenin (1)’inci fıkrası uyarınca yerine getirirler.”

Yeni haliyle "4’üncü madde" içeriğinde bir tarih sınırlaması olmadığı için bu yasanın kabul edilmesinden sonraki yıllarda gençlerimize "bir yolunu bulup asker kaçağı olun. Hiçbir cezası yoktur ve Bedelli Askerliğe de hak kazanacaksınız. KKTC savunmasız kalırsa kalsın önemli değil, isterse Rumlar gelsin işgal etsin." demektedir açıkça…. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

24 Kasım 2014

ÜÇÜNCÜ GÖZ NEZARETİNDE ÇÖZÜM SÜRECİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ÜÇÜNCÜ GÖZ NEZARETİNDE ÇÖZÜM SÜRECİ

Başbakan Davutoğlu’nun TRT’de katıldığı programda," Eşit vatandaşlık ilkeleri etrafında demokratik cumhuriyetin inşasıyla birlikte herkesin her hakkı kullanabildiği, ama kesinlikle ülkenin kamu düzeninin tehdit edilmediği, etnik ve mezhep temelli çatışma ortamının yaratılmasını imkansız kılacak yeni bir Türkiye’yi inşa etmek istiyoruz" açıklamasına karşı,
HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş " Biz de, İmralı’da, Kandil’ de son mesajlardan anlıyoruz ki, hükümet çözüm sürecini seçimden önce bitirmek istiyor"diyor.
*
Çözüm Sürecinin gelecek seçimlere kadar; Müzakereye Devam: İzleme Kurulunun Tertibi: Öcalan’a Sekreterya kurulması: Kamu Düzeninin Sağlanması: PKK Terör Örgütünün Silah Bırakması: Öcalan’a Ev Hapsi: Silah Bırakanların Eve Dönüşü ve Rehabiitasyonları aşamalarından oluştuğu, seçimlerin ardından Demokratik Türkiye’nin inşasına başlanması öngörülüyor.

*
Dünyada, özellikle 1990’dan sonra yaşanan hızlı değişim ve dönüşüm sürecine her şeyi değiştirme ve dönüştürme gücü atfediliyor.
Bu değişim sürecinde ulus-devletin fonksiyonunu yitireceği, anlamsal içeriğinin sığlaşacağı ve nihayet küreselleşme sürecinde ulus-devletin yerini kent devletlerinin alacağı, bunun küreselleşmenin kaçınılmaz bir sonucu olduğu konusu hep tartışılıyor.

*
Doğrusu insanlığın etkinliğinin mekânı aşıp, insanların ve ekonominin hareketliliği coğrafi bölünmeyi geçersiz kılınca, mekân bir yönetim ölçeği olma özelliğini yitirmekte, ulus-devlet ölçeği de mekânın aşınmasından pay almaktadır.
Bu daha çok ekonomik anlamda hissedilse de siyasi, hukuksal ve kültürel bakımdan da aynı olay gerçekleşiyor.
Sonuçta ulus- devletin temeli olan egemenlik kavramı dönüşüm yaşıyor; geleneksel mutlak egemenlik kavramı, yerini bir devletin dünya sistemine üyeliğinin onun kendi vatandaşlarına iyi davranmasına bağlı olması anlamında kayıtlı egemenliğe bırakırken,
Uluslararası örgütlerin etkisinin artması, bölgesel örgütlenmelerin yaygınlaşması ve küresel ekonominin gelişmesinin sonucu "Karşılıklı Bağımlılık" ortaya çıkıyor.

*
Tamam da, Türkiye’nin demokratik gelişimi sürecinde, toplumun ve ülkenin bozulmaması ve çürümemesi için birincisi; Kemalist kurucu ilkelerin başında yeralan Çağdaş Uygarlığa Ulaşma hedefinin akla, akılcı eyleme ve bireyin evrensel haklarının tanınmasına dayandığına, laikliğin bireyin evrensel haklarının ayrılmaz, en önemli parçası olduğuna ve dinler, mezhepler, gelenek ve törelerin bireylerin temel haklarını tarif etmediğine özen gösterilmesi,
İkincisi; Fransız siyasi düşünür Alexis Tocqueville’in,"İnsan toplumlarını yöneten kanunlar arasında ötekilerden daha kesin ve açık görünen bir araya gelme sanatı; koşullar eşitleşmesiyle aynı öl­çüde gelişip ilerlemedikçe, insanlar ne uygarlıklarını koruyabilir ne de uygarlaşabilirler" ifadesi doğrultusunda, mobilizasyon ve katılma hızı yüksek küreselleşmeye adaptasyon sağlanırken örgütlenme ve kurumlaşma hızının düşük tutulmamasına azami çaba gösterilmesi gerekiyordu.

*
Ne ki,küreselleşmenin izinde fakat Batı’nın küreselleşme rekabetini teminen AKP;
Batı’nın tarihi bir hatası olan ve önce Türkiye’de, sonra İslam coğrafyasında sahneye konulan siyasi mizansenin ortağı olarak, barışın ve adaletin dini inanışlar üzerinde inşa edilmesine dayanan ve sadece ekonomi değil, siyasal, kültürel ve sosyal boyutları da kapsayan Siyasi İslam Konseptini uygularken,
Türkiye’de islamcı değer yargıları üzerinden islamcı burjuvazi oluşturdu, buna denk devlet yapılanması ve rejim sağladı, kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları, medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla, mevcut devlet teorileriyle ilgisiz bir parti-devlet kurdu.
Siyasi İslam’ın "Çağdaş sosyopolitik etmenlerle beslenen İslam tarihinin ışığında müminler, kendi sorunlarını ancak şeriatın tesisi aracılığıyla oluşacak ve onunla başarı şansı bulacak bir İslami ideoloji oluşturmak suretiyle çözebileceklerdir " felsefesiyle, hem Türkiye’yi Çağdaş Uygarlık hedefinden uzaklaştırdı, hem de kitlesini Batı tipi düzenin gayri İslami bir istibdat düzeni olduğu fikrinde yetiştirirken "İslami Cihad" tohumlarını ekti.

*
AKP’nin "Siyasi İslam Konsepti"ini, Türkiye ve Ortadoğu’ya sürdüğü ve büyük siyasal mücadelelere vasıta olduğu, yeni dengelerin oluşturulması için her siyasi gücün kendine avantaj sağlamaya çalıştığı bir süreçte Kürtler de bölgede etkin bir kazanımlarını hedefledi.
Devletin ulus bağlantısından koparılmış milyonlarca Kürt vatandaş, merkeziyetçi yönetime karşı çıkan BDP/HDP çatısı altında yerel yönetimlerden en ücradaki evlere kadar örgütlendi.
Türkiye’de verilen etkili mücadelenin sonrasında temel strateji olarak "Büyük Kürdistan"da özgür yaşamak için ortak politika,strateji ve diplomasi esaslarını belirlemenin fikri alt yapısı kuruldu.
Avrupa Komisyonu’nun Sivil Toplum kuruluşlarının işleyişlerini engelleyen yasal çerçevenin değiştirilmesi talebi doğrultusunda "Demokratik Toplum Yasası" nın çıkarılması istendi.
Çıkarılacak Demokratik Toplum Yasası ile Diyarbakır,Mardin gibi büyükşehirlerde etnik, kültürel ve dini faktörler altında kendi yönetim biçimini bizzat belirleyen Demokratik Toplum Kongresinin yerel parlamentoya dönüşmesi ve Demokratik Özerkliğin bu merkezden yaygınlaştırılması öngörülüyor.
"Türkiye halklarını açığa çıkan Kürt iradesini tanımaya, esas almaya ve Türkiye Cumhuriyeti devletini Kürt halkının haklarını tanıması için baskı kurmaya çağırıyoruz " deniyor.

*
Bir tarafta "Siyasi İslam Konsepti" ile TBMM çatısı altında AKP, öte yanda " Özgün Kürt İradesi ve Siyaseti" iddiasında PKK terör örgütü ve onu TBMM çatısı altında temsil eden BDP/HDP ile " Bir Araya Gelme Sanatı" kötüye kullanılmış ve Türk toplumu ve ülkesi ciddi biçimde bozulmuştur.
Fakat ABD ve İsrail bir süre sonra Ortadoğu’da "Siyasi İslam Konsepti"nde İslamcılığın demokrasi ile bir ilgisinin olmadığı :İslamcılığın ülke ekonomilerini rekabetçi baskılara dayanabilecek bir ekonomi varlığı içinde tutmayı başaramayacağı: İslami Cihad’ın İslamcı taasubun bir sonucu olduğunu: Bu yüzden İsrail’in güvenliğinin beklemede kaldığı: Cihad örgütlerinin uluslararası tehdit haline geldiği: Suriye’deki iç savaşta İslamcı terör örgütlerinin ortadan kaldırılmaması halinde Ortadoğu’nun parçalanacağını görmüş,İslam coğrafyası bir alt-üst oluş yaşarken,uluslararası çapta İslamcılık ve türevi İslami Cihad örgütleriyle mücadele kararı alınmıştır.

*
Başkan Obama’nın, terörle mücadele stratejisi İsrail ile Filistinliler arasında sağlanacak iki devletli barış anlaşmasının desteklenmesine: İran’ın nükleer silah ele geçirmesini önlemeye:Suriye’de ve Irak’taki islamcı ve etnik terörizmi ve ideolojilerini yok etmeye dayanıyor.
Türkiye’nin Irak- Suriye tezkeresi Irak’ın kuzey bölgesinde silahlı PKK terör unsurlarının varlığı, Suriye ve Irak’ta diğer terör unsurlarının ortaya koydukları tehditin artışından bahisle telafisi güç bir durumla karşılaşmamak amacıyla çıkarılmış bulunuyor.

*
Şimdi, Türkiye’de; ABD ve İsrail’in müştereken "Üçüncü Göz" olduğu bir vasatta AKP hükümeti "Kamu Düzeni"ni ön plana alarak, gerektiğinde siyasi, ekonomik, hukuki, sosyal her türlü baskı için kullanacağı metodlarla PKK terör örgütünü silahsızlandırmaya ve lağvetmeye yönlendirilmiş bulunuyor.
BDP/HDP ya da onların yerine yeniden kurulabilecek ayrılıkçı bir Kürt Partisine demokrasinin insan hakları, ifade özgürlüğü, azınlık hakları, serbest seçimler ilkesi doğrultusunda özgür siyaset yapmanın yolu açılırken, bir siyasi partinin terörle içli-dışlı olmasının sonuna geliniyor.
BDP/HDP’ye "bul çoğunluğu,değiştir anayasayı" yolu açılıyor.

*
Tedavülden kalkacakları ayan-beyan belli olan PKK terör örgütü yöneticileri,hâlâ kendilerine önem atfediyor.
İşte Murat Karayılan,"Önemli olan Kürt halkının kazanımlarını ve özgürlük güçlerini savunacak bir savunma kurumunun oluşmasıdır. Mesela Peşmerge de, gerilla da, YPG de yerinde kalabilir ama aynı zamanda bu güçler uzman askerlerden oluşan ulusal bir kuvvet de kurabilirler. Müşterek anlamda kurulacak olan bir yapılanma, halkımızın savunulması konusunda önemli bir rol oynayabilir " gibi saçmalıklar sergiliyorlar,haklarında kesilmiş fermana karşı akıllarınca diş gösteriyorlar…

*
Çözüm süreci henüz başlıyor.
Yukarıda çözümlemesi yapılan çözüm süreci Türk Halkının desteğiyle sürmelidir ki, sıra Türkiye’den yükselen ve dünyayı tehdit eden İslamci terör ideolojisinin çökertilmesine gelsin ve çözüm süreciyle birlikte iyice İslamcıların lehine dönüşecek "Kamu Düzeni" Türk Halkı’nın mücadelesiyle olması gereken aslına dönüşüversin.
Ancak bu yöntem Kemalizme uygundur.

22.11.2014

cleardot.gif

cleardot.gif
cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Yurttaşlık Yasası Vatandaşlığı Zorlaştırıyor … Prof. Dr. Ata ATUN


KKTC Meclisi’nin Hukuk, Siyasi İşler ve Dışilişkiler Komitesi tarafından oybirliği ile kabul edilen Yabancılar ve Muhaceret (Değişklik Yasa Tasarısı) ile İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanlığı tarafından hazırlanan yeni "Yurttaşlık Yasa Tasarısı" veya da halk arasında bilinen ismi ile "Vatandaşlık Yasası" hala daha tatmin edici bir düzeye gelmediği gibi, KKTC’ye faydalı olabilecek bir içeriğe sahip değil.

Her ikisi de biraz şövenist, biraz tutucu, biraz art niyetli ve biraz da insan haklarını kısıtlayıcı içeriğe sahip.

Ülkemizde nüfus az ama memur sayısı çok fazla. Devlette çalışanların maaşlarını ödeyen, emeklilik ve sağlık primlerini yatıran, emeklilik ikramiyelerinin de aylık ödemelerini yapan vatandaşın sırtına bu yükler çok ağır gelmeye başladı. Mevcut nüfusun bu yükü kaldıramadığı ortada. Herhangi bir üretimimiz yok, ne var ki, üretimi arttıralım da yeni istihdamları ödeyelim düşüncesi de yok. Her 100 kişinin istihdamının bütçeye 6 milyon TL ek getireceği, bununda eninde sonunda vatandaşın sırtına ek vergi yükü olarak bineceği herkes tarafından bilinen bir gerçek.

Ekonomi ise zaten can çekişiyor. 1994 yılında Avrupa Adalet Divanı’nın aldığı insanlık dışı karar AB’ye olan ihracatımıza darbe vurdu. Yıllar içinde AB’ye olan ihracatımız yıllık 8.5 milyon Dolara kadar geriledi. Ekonominin canlanabilmesi için gerekli olan tedbirlerden bir tanesinin de nüfusu arttırmak olduğunu Mısır’daki sağır Sultan bile duymuş duymasına ama birkaç hastalıklı beyinden çıkan hastalıklı fikirlerden dolayı biz tam tersini yapıyoruz.

Çelişkiler bir tane değil; Askerlik kısalsın isteniyor, eksiltilen sürede bu vatana kimin askerlik hizmeti vereceğinin yanıtı yok. Nüfusun arttırılarak, askerlik hizmeti yapabilecek gençlerin sayısının arttırılması gerektiği çok iyi biliniyor bilinmesine fakat ortalıkta bunu dile getirebilecek bir iktidar da yok. Koltuğa oturanlar, muhalefette iken atıp tutmalarına rağmen o görkemli iktidar koltuğunun sihri ile ağzını açamaz oluyorlar.

KKTC vatandaşı bir kişi ile evlenenlerin, sahte evliliği önlemek amacı ile üç yıl bekletilmesi gerektiği fikri ise bize yakışmayan bir yüz karası. KKTC ne kadar büyük bir alana sahip ki, adresi belli bir çiftin gerçek ya da sahte evlilik yaptığını anlamak 3 yıl sürecek(miş). Polisimiz mi beceriksiz, yoksa bu kararı alan politikacılarımız mı, zaman bize bunu gösterecek.

Yabancı yatırımcıdan ise 10 milyon Avro yatırması isteniyor KKTC vatandaşı olabilmeleri için. Sahi, 10 milyon Avrosu olan bir kişi zaten bürokrasisi hantal olan, altyapısı olmayan KKTC’ye niye yatırım yapsın sizce?

KKTC sınırları içinde doğanların doğum kağıdına "KKTC vatandaşı değildir" mührünü vurmak ise kendi başına yüzkarası ve insan haklarına aykırı bir uygulama. Bu fikrin de aynı hastalıklı kafadan çıktığı belli.

KKTC topraklarında daha güçlü bir konumda olabilmek için nüfusu arttırmanın şart olduğu ve de ekonominin hareketlenmesinin nüfus artışı ile doğru orantılı olduğunun bilinmesine rağmen vatandaşlık hakkı kazananları bu haklarından mahrum etmek ve sulandırmak için elden geleni yapmanın veya yapay engeller yaratmanın mantığını anlamak mümkün değil.

KKTC Hükümeti vatandaş olmayı zorlaştırmak için beyin fırtınaları yapıp yeni yeni engel içeriğinde kararlar alacağına, bir an evvel vatandaş olabilme prosedürünü iyice kolaylaştırmalı ve adadaki Türk nüfusun artışını resmileştirmeli…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

21 Kasım 2014

SİNAGOG SALDIRISI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


SİNAGOG SALDIRISI

İsrail güvenlik güçleri bir grup yahudiyi Meccid-i Aksa’nın ağlama duvarına bakan Megaribe kapısından içeriye alınca Filistinliler tepki gösterdi.
Güvenlik güçleri Filistinliler’e sert müdahalede bulundu, polis olayların büyümemesi için Tapınak Dağı’na giriş çıkışı kapattı.
"Tapınak Dağı" ile ilgili tartışmalar başlayınca, İsrail herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde Tapınak Dağı’nın statüsünde herhangi bir değişikliğin olmayacağını açıkladı.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ”Tapınak dağının kapatılması savaş ilanıdır” dedi.

*
Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Tapınak Dağı’nda geçerli olan ve İsrail güvenlik güçlerinin garantisinde olan statükoya göre, söz konusu yerde Müslümanların dua etmesi serbesttir, Yahudilerin Tapınak Dağı’na ayak basmasına izin verilmiyor.

*
Aksa geçici yasağı ile tırmanan İsrail-Filistin gerilimi ardından İsrail’in başkent kabul ettiği Kudüs’te,bu kez Filistin Halk Kurtuluş Cephesi militanları Kehillat Benei Torah Sinagogu’na saldırdı, terör eylemlerinin yanı sıra gerilimin artacağı yönünde kaygılar oluştu.

*
İslami Direniş Hareketi (HAMAS) saldırının, İsrail’in Kudüs’e ve kentteki kutsal mekanlara yönelik sürdürdüğü tecavüzlere karşı doğal bir tepki olduğunu açıkladı.
Bir gün önceki açıklamasında Filistinlilerle uzun süreli barış sağlanmasının imkansızlığını söyleyen İsrail Başbakanı B.Netenyahu, bu eylemin Filistin Yönetimi’yle HAMAS hareketinin yaptıkları kışkırtıcı açıklamaların bir neticesi olduğunu, tepkilerinin çok sert olacağını ifade etti.
ABD Dışişleri Bakanı J.Kerry, Mısır ve Ürdün ile yaptığı görüşmelerin ardından, hâlihazırda "Tapınak Dağı"nda geçerli olan statükonun korunmasına özen gösterilmesini istedi.

*
İsrail’i, 1967 Altı Gün Savaşında ele geçirdiği Mısır’dan Sina, Suriye’den Golan Tepeleri, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs de devam ettirdiği işgal ve işgal altında tuttuğu Filistinlilere karşı acımasız tavrı, yayılmacı politikalarıyla komşu ülkelerle ilişkileri belirliyor.
Buna göre kıt su kaynakları İsrail-Filistin arasındaki sorunları, işte; işgal edilmiş bölgelerdeki su kaynaklarına erişimin olmaması halinde hem İsrail’in,hem de Bağımsız Filistin’in varlığını sürdüremeyecekleri,
Giderek bu ihtilafın Suriye ile İsrail arasından genişleyerek iki ülkenin azınlıkları sayılan Filistinliler ve Kürtler sorununu da körüklediği kabul ediliyor.

*
Ne ki bu kanaat, önce İran İslam Devrimiyle, ardından "Arap Baharı" başlığı ile Arap coğrafyası ekonomisinin pazar ekonomisine çekilmesine yönelik yeni bir sermaye birikim modelinin işletilmesi sürecinin yaşanması sürecinde Yahudilik ile İslam arasındaki etkileşimle geri planda kalmıştır.
Arap Baharı sürecinde yeni modelin oluşturulmasında doğrudan müdahale yerine islamcıların önderliğinde sınırlı sayıda egemende biriken ve halkın lehinde kullanılmayan, Batı’da değerlendirilen sermayenin milli gelir ve reel hayat arasında oluşturduğu uçurumun yansıdığı halk tepkisinden yararlanılmış,
Tıpkı Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan hareketi gibi İslamcı değer yargıları üzerinden islamcı burjuvazi oluşturmak, buna denk devlet yapılanması ve rejimin sağlanacağı, kendi sivil toplum örgütleri, sendikaları,medyası ve anında harekete geçebilecek kamuoyu oluşturma mekanizmalarıyla Fas,Tunus,Libya,Mısır,Ürdün,Somali,Sudan yeniden biçimlendirilmek istenmişti.

*
Fas’ta,Tunus,Libya,Mısır’da onlarca yıldan bu yana alttan alta önce insanları İslama çağıran islami cihadçı yasaklı cemaatler ve örgütler illiberal yapılar üzerinde iktidar oldular.
Ne ki,birincisi,ekonomik değişkenler ile sosyo-politik değişkenlerin ülkelerin yapısına, sorunlarını aşma kapasitesine bağlı olarak birbirini etkilediği, baskıyla pasifize edilen sosyo-politik istikrarsızlığın aktif hale geçtiğinde o oranda ekonomik büyümeye de engel olduğu görüldü.
İkincisi,İslamcılığın demokrasi ile uzak-yakın bir alâkasının olmadığı, aksine oluşturduğu taassubla "İslami Cihad" çılığı körüklediği anlaşıldı.
Sonuçta İsrail’in İslami Cihad’la kuşatılmış hali giderek küresel endişeye neden oldu.

*
O yüzden Filistin Devletinin ilanı ve Filistinliler arasında herhangi bir çatlağın olmaması, Filistin’in homojen bir güç olması, kendi iç dinamiğinde dengeli bir manevra gücü oluşturarak barış görüşmelerine dönülmesinin şartları hazırlanıyor.
İsrail’in Gazze’yi silahsızlandırarak HAMAS’ı Filistin Özerk Yönetiminin izlediği siyasete dönüştürmek üzere geçen yaz yaptığı saldırılardan sonra,
Haziran’da Filistin Özerk Yönetimi ile HAMAS arasında görüş ayrılıkları arkaya atılarak kurulan ve BM tarafından iki devletli çözümü temel alan barış prensibine bağlı kalınması koşuluyla kabul edilen Birlik Hükümeti ile İsrail arasında yeniden barış görüşmelerinin de önünü açacak Filistin Birlik Hükümeti; ilk hedef olarak Filistin kurumlarını birleştirmeye çalışıyor.

*
Ne İsrail saldırıları, ne İsveç ile başlayıp İngiltere, Fransa, İspanya, İrlanda, Hırvatistan ile Avrupa’ya yayılmaya devam eden Filistin Devletini tanıma önergelerine rağmen,Filistin Birlik Hükümetinde görüş ayrılıkları ve güvensizliklerin giderilmesi hâlâ zorlu bir süreç gerektiriyor.

*
Başta "İslami Cihad"ın prim yaptığı bir bölgede,"Tapınak Dağı" ki; Müslümanlar için kutsal, Yahudiler için dünya üzerindeki en kutsal yerdir.
Kuran-ı Kerim’de Hz.Süleyman’ın ilk tapınağı nasıl inşa ettiği (34:13), bunun yanında birinci ve ikinci tapınakların yıkılışı da (17:7) bölümünde yer alıyor.
Tapınak Dağı, Tevrat’ta İbrahim’in Tanrı’ya oğlunu kurban vermek için çıktığı ve daha sonra Kral Süleyman’ın Süleyman Mabedi’ni inşa ettiği yerdir.
Pek çok kişi İsrail’in gerek Ortadoğu’da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantığın Tapınak’ta yer alan iki camiyı yıktırıp,onun yerine yeniden bir Süleyman Mabedi inşası olduğuna, Yahudi Devleti’nin Mescid-i Aksa’yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğine ve savaşılacağına inanıyor.

*
Doğrusu Sinagog’a yapılan saldırı, terör eylemlerinin yanı sıra gerilimli olayların artacağı yönünde kaygılandırıyor.
Ama İsrail bir taraftan, Gazze’ye yapılan saldırılardan sonra halktan destek gören HAMAS yönetiminin Filistinliler arasında prestijinin yükselmesi, Mahmud Abbas’ın göze çarpmayan pozisyonu yüzünden Filistin Özerk Yönetiminin mevzi kaybetmesini bir fırsat olarak kurguluyor.
HAMAS’ın mevzilerini sağlamlaştırması karşılığında Filistin saflarında yeni ayrışmalara, HAMAS’ın Abbas’ı ikinci plana itme çabasında bulunmasına göz kırpıyor.
Uluslararası terör listelerinde yeralan HAMAS’a karşı mücadele görüntüsüyle Filistin liderlerine karşı operasyonlar düzenlemeyi, bu suretle sıkışan Filistin-İsrail görüşmelerinin önünü en işine gelir biçimde açabilmeyi öngörüyor…
Eh! Bunun sonucunda, terör eylemlerinin yanı sıra gerilimin sürekli artacağını da biliyor!

*
Diğer taraftan, "Tapınak Dağı"nda ki gerilim,İsrail-Filistin arasındaki görüşmelere engel oluyor ama buraya yapılan saldırılar örgütlü hücrelerin planlı eylemlerinden ziyade, dini hassasiyetlere bürünmüş ferdi hareketler olarak kabul ediliyor.
Bir din savaşına yol açabilecek potansiyelinin olmadığına hükmediliyor.

*
Ön cephede,nasılsa Başkan Obama’nın İslami Cihat’çılar ve Cihad ideolojisiyle mücadelesi, NATO ülkelerin cihadçıları yenilgiye uğratmak için yaptığı işbirliği taahhüdüyle sürerken,
İslami Cihad’ın lideri Recep Tayyip Erdoğan, Cezayir’den sesleniyor "İsrail’in Mescid-i Aksa’ya düzenlediği baskın Türkiye’ye yapılmış saldırıdır. Cezayir’e yapılmış saldırıdır. Çünkü Mescid-i Aksa Filistinlilerin değil, hepimizin ortak mescididir" diyor.

20.11.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Türk Dünyası Medya Formu (2/2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Başbakanlıkta katıldığım toplantıda, konunun çok ciddi ve Türk dünyasına katkılarda bulunacak bir düşünce olması nedeni ile Başbakanlığın bu kuruluşun hayata geçmesi için tüm desteği vereceği belirtilerek, çalışma ve temaslarıma devam etmem istendi. Artık her şey yavaş yavaş yoluna girmeye başlamıştı…..

Bu toplantının birkaç hafta sonra beni Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünden arayarak görüşmeye çağırdılar. Görüşmemiz Sayın Genel Müdür ve ekibi ile oldu. Kendilerine gerekli evrak ve çalışmaları sundum. Konuyu değerlendireceklerini ve çalışmalar bitince beni arayacaklarını belirtmeleri üzerine toplantı son buldu.

Kısa bir müddet sonra çalışmalarını tamamladıklarını ve 2010 yılının Ekim ayında “Türk Dünyası Gazeteciler Birliğini”nin kuruluş toplantısını yapacaklarını bana bildirdiler. T.C. Dış İşleri Bakanlığı ile yaptığım görüşmelerde de kuruluşun şekli ile ismi de yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Politik endişelerden dolayı “Türk Dünyası” tanımı çıktı yerine “Türk Dili” tanımı girdi, “Birlik” kelimesi çıktı, yerine “Forum” kelimesi girdi ve ilk kurucular toplantısı Ekim 2010 yerine 21 Aralık 2010 tarihinde Ankara’da Rixos Otel’de “Türk Dili Konuşan Ülkeler Medya Forumu” adı altında yapıldı.

Foruma Türk Dili konuşan ülkelerin temsilcilerinin yanında Türk halk ve Topluluklarının temsilcileri de katıldı. Diğer ülke temsilcileri ile birlikte içinde benim de yer aldığım Komite, kapanış bildirgesini hazırlarken, Forumun içinde fiilen Türk halk ve Topluluklarının temsilcilerinin de yer alması bildirgeye ilave edildi.

Türk Dili Konuşan Ülkeler Medya Forumu’nda onaylanan bildirge uyarınca çalışmalar devam etti ve 17 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da kurucular toplantısı yapılarak Tüzük’e ve Forumun adına son şekli verilerek yeni adının “Türk Dili Konuşan Toplumlar Medya Platformu”olmasına, Forumun 2’ncisinin de Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de yapılmasına karar verildi.

Türk Dili Konuşan Toplumlar Medya Platformu’nun 2.cisi 27-30 Ekim tarihleri arasında Azerbaycan’ın Başkenti Bakü’de yapıldı. Genel Kurul da Platformun oluşum şekli, çalışma kuralları, Genel Sekreterliğin Ankara’da tesis edilmesi, Genel Sekreterin T.C. Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünün en yüksek amiri olması, Genel Sekreterlik görevinin BYEGM personeli tarafından yürütülmesi, Forumun Dönem Başkanlıklarının, Forum hangi ülkede yapılıyorsa o ülke temsilcinin olması, 3. Forumun Kırkızistan’da, 4. Forumun da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapılması kararı alındı.

4. gerçekleştirilen bu forum gerçekten de emin ellerde faaliyetini sürdürmektedir.

Geleceği ve gelecekte yapacakları çok heyecanlandırıcıdır.

Türk dili konuşan ülkelerin ortak ve süzgeçten geçmemiş bir haber havuzunu kullanmaları, ileride hem ortak bir alfabeye geçilmesine hem de medya işbirliği ile ülkeler arasındaki işbirliğinin ve bağların daha güçlenmesine kapı açacak, haberlerin ve yaşanan olayların birinci ağızdan ve küresel medyayı kontrol altında tutan güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda ellemelerine izin vermeden medya kuruluşlarına ulaşmasını sağlayacaktır.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

19 Kasım 2014

G- 20 AVUSTRALYA ZİRVESİ ARDINDAN // Ahmet Kılıçaslan Aytar


G- 20 AVUSTRALYA ZİRVESİ ARDINDAN

G-20 Avustralya/Brisbane Zirvesi’nde başlıca gündemin ekonomi olması bekleniyordu.
Ne ki Zirve, Kırım’ı ilhak etmesinin ardından yaptırımlara tabi tutulan Rusya’nın sınırın ötesine askeri güç sevketmekle suçlanmasıyla sert eleştirilere hedef olduğu bir platforma dönüştü.

*
Halbuki, ABD ve gelişmiş ülkeler 2008’de başlayan ekonomik sıkıntılarında işsizlik ve yoksulluk artışı sorununa, güçlü merkez bankaları ve devlet müdahaleleri ile engel olmak dışında bir çözüm getiremişti.
Merkez bankalarının mali sisteme para pompalamaları halinin ne ülkelerinde büyümeyi, ne de küresel ekonomik büyümeyi canlandırmadığını, tam tersi yeni mali kriz kaygılarıyla birlikte artan ekonomik gerilimleri, deflasyonu, kur savaşlarını, ekonomik büyümede yavaşlama ve daralan piyasalarla küresel kapitalist ekonominin çöküşünü hızlandırdığını ve bir kısır döngünün oluştuğu tesbit etmişlerdi.
Bu şartlarda ABD’nin dünyada bir sektörde ya da bir ülkede yaşanacak krizin kolayca komşu ülkelere, bölgeye ve dünyaya yayılma olasılığına daha fazla dayanamayacağı öngörülmüştü.

*
Madem öyleydi, ABD ve gelişmiş ülkeler kişi başına milli geliri belli seviyeye ulaşan gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak gelişmemiş üretim biçimine bağlı kalmaları ve yurtiçi aktivitelerinin eksikleri gibi kendi iç sorunları nedeniyle gelişmiş ülke kategorisine ulaşmalarının olanaksızlığı üzerinde yeni bir küresel ekonomi-politik inşa ettiler.

*
Yalnızca küresel büyümenin ve istikrarın en önemli motoru orta gelir düzeyli Çin’in zor da olsa gelişmiş ülke olabileceğini öngördüler.
Gelecek yıllarda teknolojik ilerlemeleri ve yurtiçi aktiviteleriyle siyasi ve ekonomik güclerini konsolide edeceklerini planlayan ABD ve gelişmiş ülkelerin bir diğer umudunu da;
Tek küresel sistem ve genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil, kendilerine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstleneceği yeni bir dünyada, gelişmekte olan ülkelerin birbirleriyle rekabet yerine işbirliği geliştirmeleri, birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalara yönelmeleri, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeleri,nihayet mütemadiyen iş yaratarak küresel büyümeye katkı vermeleri oluşturdu.

*
Yazık ki, Ortadoğu’da,Kafkasya, Afrika’da ve hiç bir yerde bu yönde hiçbir gelişim yaşanmadı…

*
Şimdi,Rusya’nın sert eleştirilere hedef olduğu Avustralya G20 Zirve’sinde,
İngiltere Başbakanı D.Cameron’ın, Rusya’nın Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmayı sona erdirmemesi durumunda yeni yaptırımların gündeme geleceğini açıklaması,
Kanada Başbakanı S Harper’ın, "Rusya Ukrayna’dan çıkmalıdır" ifadesi,
ABD Başkanı B.Obama’nın," Rusya’nın Ukrayna’daki saldırganlığı, dünya için bir tehdittir. Asya’nın güvenliğinin küçük ülkelerin büyük ülkelerin sindirme taktiklerine maruz kalması esasına dayanmaması gerekiyor. Washington’ın Asya ve Pasifik bölgesindeki müttefiklerine taahhütleri konusunda herhangi bir tereddüt yoktur " söylemiyle, Rusya’ya yeni yaptırımlar getirmeye hazır olduklarının sinyali vermelerinin gölgesinde;
Küresel ekonominin gelecek 5 yılda yüzde 2,1 oranında büyümesi hedefi benimsendi.
Konjonktürü canlandırma hedefine ulaşmak için yatırımların, altyapı faaliyetlerinin daha çok teşvik edilmesi gerektiği konusunda mutabık kalındı.

*
BBC, Rusya Devlet Başkanı V.Putin’in dünyanın en güçlü liderlerini biraraya getiren zirvede tecrit edilmiş bir görüntü verdiğini duyurdu.
Putin ise bazı üyelerin ülkesine yaptırım uygulamasının G20 tüzüğü ile çalışma ilkelerine aykırı olduğunu, yaptırımların uluslararası hukuka da uymadığını,çünkü sadece BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararı alma hakkına sahip olduğunu dile getirdi.
Ve Zirve’nin sona ermesini beklemeden Avustralya’dan ayrıldı.

*Nereye?
Rusya toplumsal ve siyasal yaşamı ekonomik,siyasi ve askeri yaptırımların ötesinde,artık Orta Asya ve Kuzey Kafkasya kaynaklı göçlerin tetiklediği etnik ve dinsel gerilimlerle de karşı karşıyadır.
Moskova, radikal İslam’ın güçlenmesiyle bağlantılı etnik çatışmaların Dağıstan’da, Astrahan ,Hantı-Mansi Özerk Bölgesinde, Volgograd, Rostov ve Başkurdistan’da yarattığı ve giderek sistematikleşen gerilimi hissediyor.
Giderek etnik ve dinsel gerilimler İnguşetya, Çeçenya, Nijnii Novgorod ve Perm’de çatışmalar ve terör saldırılarıyla yayılıyor.
Müslüman göçmenler dinleriyle giderek daha fazla özdeşleşiyor, dinin gereklerini yerine getirirken, bu göçmenlerle birlikte ülkeye bazı radikallerin girmesi İslam düşmanlığını körüklüyor.

*
Öte yandan dinsel gerilimler Uygur ayrılıkçı hareketini oluşturan "Doğu Turkistan İslami Hareketi" ile etnik gerilimler "Doğu Turkistan Bağımsızlığı Uğrunda" ve "Dünya Uygur Kongresi" vasıtasıyla Sincan, Pekin, Kunming bölgelerinden hızla Çin yaşamına dahil oluyor.
Dahası da var, bu gruplar Vietnam, Kamboçya, Malezya, Laos’ta da görülüyor…
Özellikle hem Rusya, hem Çin’de etnik ve dinsel gerilimlere neden olan tüm hareketler Batı fonlarından para alıyor, ABD ve AB istihbaratlarınca denetleniyor.
Radikal İslamcılar önce Irak ve başka Ortadoğu topraklarında IŞİD saflarında, Afganistan ile Pakistan sınırındaki Taliban kamplarında savaş eğitimi görüyor,sonra Rusya ve Çin’de IŞİD’nin saflarını tamamlıyor.
ABD ve AB Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketlerini tüm bölgeyi kapsar radikal terörle pekiştiriyor.

*
ABD ve AB’nin tek küresel sistem ve genel ekonominin gündemi içinde benzer yaklaşımlarda değil, kendilerine en uygun seçeneğin yükümlülüklerini üstleneceği yeni bir dünyada, gelişmekte olan ülkelerin birbirleriyle rekabet yerine işbirliği geliştirmeleri, birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine birbirlerini tamamlayıcı politikalara yönelmeleri, ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeleri,nihayet mütemadiyen iş yaratarak küresel büyümeye katkı vermeleri düşüncesinden ayıktığı görülüyor.

*
Zirve’de küresel ekonominin gelecek 5 yılda yüzde 2,1 oranında büyümesi hedefi benimsenmiştir ama,

Rusya Devlet Başkanı V.Putin yaptırımların sadece Rusya’ya değil, tüm uluslararası ekonomik ilişkiler sistemine zarar verdiğine dikkat çekiyor…

18.11.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Türk Dünyası Medya Formu (1/2) … Prof. Dr. Ata ATUN


Bugün dördüncüsünü gerçekleştirdiğimiz Türk Dili Konuşan Ülkeler ve Topluluklar Medya Forumunun kurulması fikri 2008 yılında oluşmaya başlamış, kuruluş çalışmaları da 2007 yılında başlamıştır.

2007 yılında, özelikle benim fiilen içinde var olduğum ve gözlemlediğim siyasi bir olayın farklı bir yorumla ve kendi işlerine geldiği şekilde batı dünyasında etkili olan bir haber ajansı tarafından dünya medyasına servis edilmesi, bende bu olayı doğru olduğu şekliyle nasıl Türk dünyası kamuoyuna duyurabilirim soru işaretinin oluşmasına neden olmuştur.

2007 yılında Yalova Folklor Eğitim Merkezi’nin Yalova’da düzenlediği 1. Türk Dünyası Gazeteciler Buluşmasına Batı Trakya, Azerbaycan, Afganistan, Irak, Suriye, Kazakistan, Kırgızistan, Yakutistan, Gagauzya ve Çuvaşistan’dan gazeteci arkadaşlar da katılmışlardı.

Kendi aramızda yaptığımızda sohbetlerde, dış ülkelerde yaşayan Türklerle ilgili konularda, o ülkenin devlet ajanslarından gelen haberlerle, Türk meslektaşlardan gelen haberler arasında farklılıklar olduğu konusunu ben açınca sohbet derinleşmiş ve sonucunda “Türk Dünyası Gazeteciler Birliği” kurulması fikri oluşmuştu beyinlerde, özellikle de bende.

2008 yılında Yalova’da yapılan 2. Türk Dünyası Gazeteciler Buluşması’nda benim önerimle, “Türk Dünyası Gazeteciler Birliğini” kurmak için bir Tüzük hazırlanması ve çalışmalar yapılması gündeme gelmişti. İçinde “Türk” kelimesi geçen Birlik veya Derneklerin Türkiye Cumhuriyeti’nde hemen kurulabilmesine olanak olmadığı için derneği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde (KKTC) kurarak hayata geçirme görevini ben üstlenmiştim.

2009 yılında Yalova’da yapılan 3. Türk Dünyası Gazeteciler Buluşması’nda KKTC’de yabancıların Dernek veya Birlik kurmaları veya üye olmaları yasak olduğundan“Türk Dünyası Gazeteciler Birliğini”nin “Klüp” olarak kaydının yapılması konusunu katılımcıların bilgisine getirdim.

Bu birliğin Türkiye Cumhuriyeti devleti bilgisi dahilinde ve Türkiye Cumhuriyeti Dış İşleri Bakanlığı bünyesinde veya desteğinde kurmanın çok daha sağlam bir yapı oluşturacağı önerim oybirliği ile kabul edilince, T.C. Dışişleri Bakanlığı ile görüşme görevi bana verildi.

Dönemin T.C. Dış İşleri Bakanlığı Müsteşarı, kıymetli dostum ve ağabey gibi sevdiğim Sayın Büyükelçi Ertuğrul Apakan beyi telefon ile aradım ve görüşmek için randevu aldım. 2 hafta sonra Ankara’ya giderek Ertuğrul beyle bir görüşme yaparak konuyu kendisine açtım. “Dışişleri bakanlığı olarak konuyu çok ciddi buluyoruz. 1 ay sonra hazırlığını yap ve gel” demesi üzerine de tüm hazırlıklarımı tamamlayıp 1 ay sonra tekrar kendisini ziyaret gittim. Sayın Apakan beni, Türk dili konuşan ülkeler ile ilgili dairelerin tüm başkan ve yardımcılarından oluşan büyük bir ekip ile karşıladı. Verdiğim brifingden sonra Sayın Apakan’a son şeklini verdiğim “Amaç Bildirgesi” ile “Tüzük Taslağını” sundum. Böylesi bir düşünce ve girişimden çok memnun olduklarını dile getirerek, konuyu inceledikten sonra benimle tekrar temas kuracaklarını belirttiler.

Kısa bir müddet sonra önce beni T.C. Başbakanlığından sonra da Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünden (BYEGM) beni aradılar…..

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

17 Kasım 2014

ZAMANIN RUHU VE YENİ TÜRKİYE // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ZAMANIN RUHU VE YENİ TÜRKİYE

Türkiye, Avustralya’da başlayan G20 zirvesinin 2015 dönem başkanlığını üstlenmeye hazırlanıyor.
Dönem başkanlığında yürütülecek politikalarla ilgili Başbakan A.Davutoğlu, "Bizim kendi misyonumuz var" derken, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun kapsayıcılığı karşısında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin dışlayıcılığı arasındaki farkın altını çiziyor.
"Bir yandan her olanak ve sorunun hızla küreselleştiği bir süreçten geçerken, dünyanın kaderinin beş daimi üyenin kararına bağlanması gerçekten zamanın ruhuyla uyuşmuyor" diyor…

*
"Zamanın ruhu" bir başka düşüncede, İngiliz fizikçi Stephen Hawking’e göre "doğa kanunlarını açıklamak için Tanrı’ya gerek yoktur" ifadesi yönünde eğilim gösteriyor.
Hawking, "Bilim giderek dinin açıklama getirdiği sorulara cevap vermeye başladı. Tanrı olabilir ama bilim bir yaratıcı olmadan da evrene açıklık getirebiliyor" diyor.
Doğrusu, evren’in hayranlık uyandıran bilgileriyle donanımlı yetkin bir insan ve karşısında bilge,sonsuz,yaratıcı Tanrı tasavvuru harikulâde bir harmoni oluşturuyor.
Bu durumda kadınlı-erkekli yetkin ve özgür insanlar ülkelerinde hür, güvenli ve gönençlidir ki; Mehmet Akif,
"O zaman vecd ile bin secde eder varsa, taşım,/Her cerihamda, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,/Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden naşım,/O zaman yükselerek Arş’a değer,belki, başım" mısra’ında bu hali naklediyor.

*
Ne ki, "Zamanın ruhu" müthiş bir karmaşaya sahne oluyor.
Mesela, evrenin bir yerinde, hayatın oluşumuna dair önemli ipuçları verecek Rossetta adlı uzay aracı, 10 yıllık yolculuğunun ardından 67P Churyumov-Gerasimenko Kuyruklu Yıldızı üzerine ‘Philae’ isimli modülü indirmiştir.
Cübbeli Ahmet Hoca’dan " Masrafa değmez . Hâlâ birinci kat semanın aşağısında olan gezegenler ve yıldızlar hakkında; Mars’ta su var mı, et var mı,but var mı, manyak manyak işler. Ben sana söyleyeyim, sen oraya çıkamadan dünya kopacak" eleştirisi geliyor…

*
Ya da Büyük Atatürk’ün şeriatın karanlığından kurtarıp aklın rehberliğinde aydınlıklara çıkardığı Türkiye’de,
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Latin Amerika Müslüman Dini Liderler Zirvesi’nde konuşuyor.
Türkiye’nin Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın dünya sıralamasında kişi başına düşen gelirde 65, insani gelişmişlik endeksinde 90, küresel rekabette 56, küresel cinsiyet uçurumunda 120, basın özgürlüğünde 154, araştırma- geliştirmede 68, kadınların iş dünyasına katılımında 134, terörizmin iş dünyasına maliyetinde 129, enflasyonda 125, hukuki haklar endeksinde 101, matematikte 44, fende 43. sırada yer aldığını umursamıyor.
"Latin Amerika’nın İslam’la tanışması 12. yüzyıla kadar dayanır. Amerika’yı Kolomb değil, 1178′ de Müslümanlar keşfetti. 1178’te Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştı. Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahseder. O dağın tepesine bir cami bugün de yakışır. Yani Kolomb daha Amerika kıtasını keşfetmeden İslam dini kıtada inkişaf etmişti" diyor…
İnsan, "senin ecdanını seveyim" diyor.

*
Sonra "Hz. Muhammed’e ümmet olanın anlaması gereken şey, Hz. Muhammed’in sünnetine uygun hareket etmek; onun izinde yürümeye çalışmak; hayatını onun yaşayışına uygun bir surette şekillendirmeye çalışmaktır.Madem ki o, sevgili olarak görülüyor ve tahayyül ediliyor; insan, sevgilisinin söylediği güzelliklere ulaşabilmek için neler yapmaz değil mi?" diye soruyor ve ekliyor,
"Ben hep söylüyorum, yine söyleyeceğim. Bu BM’nin reforme edilmesi gerekir diyorum, dünya barışına hizmet etmiyor diyorum. 197 üyesi var, 5 tane daimi üyesi var. Bir tane Müslüman ülke yok " diyor…

*
Halbuki, Batı’nın küresel rekabetini teminen Türkiye’den İslam coğrafyasında vizyona koyduğu, barışın ve adaletin dini inanışlar üzerinde inşa edilmesine dayanan ve sadece ekonomi değil, siyasal, kültürel ve sosyal boyutları da kapsayan Siyasi İslam Konsepti’nin;
İslâm’ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunulması, uğraşılması, gayret sarfedilmesi sürecinde,giderek bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girilmesiyle kitlelerin İslam Cihad’a yönelmesi haline yol açtığı ve hükmünün geçtiği her yeri kan gölüne çevirdiği, sonuçta müthiş bir yanlışlık yapıldığı görülmüştür.
Bugün BM’nin üyesi tüm ülkeler, BM Güvenlik Konseyi kararı ve uluslararası hukuk çerçevesindeki sorumluluklarına uygun biçimde İslami Cihad örgütleri faaliyetlerine ve ideolojisine karşı gerekli tedbirleri almak sorumluluğundadır.
Şimdi "Zamanı ruhu" bu yöne eğilim yapıyor.

*
Bu yön, Aristoteles’in "bilme", "eylemde bulunma" ve "yaratma" etkinliği gibi üç temel faaliyetiyle tanımladığı "İnsan"ın, bilgiyi elde etmek için düşünce erdemini işlete-işlete geldiği tarihsel serüveninde,
"İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi" nde belirtilen geri alınamaz kazanımları ve haklarından tümüyle yararlanmalarını sağlayan ahlaki ve kültürel koşulları oluşturmak için ortaklaşması anlamına geliyor.
Akıl ve aklıbaşındalığı gerektiriyor.

*
Bu anlamda "Zamanın Ruhu", Birleşmiş Milletler’e üye ülkelerin 12 Mayıs 1965’te Atina’da, BM Kuruluş Anlaşmasında yer alan temel insan haklarına ve insanların onur ve değerlerine saygı duyulması kuralı gereğince Haklar’ın yanı sıra insanların yalnızca fiziksel ve maddi gereksinimlerini değil aynı zamanda entellektüel,ahlaki ve sosyal gereksinimleri de olduğu ve ancak söz konusu gereksinimler karşılandığı taktirde haklarından gerçek anlamda yararlanabileceklerinden hareketle kabul ettikleri Atina Yasası ya da Uluslararası Ahlâk Yasası doğrultusunu gösteriyor.

*
Bir yanda farklı entellektüel gelenekler,siyasal ve tarihsel durum,toplumsal gelişmeler ve koşulları,küresel sermayenin karşısında insanın ihtiyaçları ve sorunlarına bir biçimde ilişiklenmiş Marksist materyalist teoriden gelişen ahlâk,
Öte yanda yüzyıllardan gelen analitik felsefe ve pragmatizme dayanan liberal ahlâkın öngördüğü toplum bilim ve devlet teorilerinin çatıştığı ve çatışacağı "Zamanın Ruhu"…

*
Ve çatışma; kapitalizm mutlak yoklukçu bir toplum ise ve materyalist teori kapitalizmin yadsımasıysa yani eğer materyalizm kapitalizmin aksine herkesin dikkat ettiği genel değerlerin bulunduğu ahlaklı bir toplum olacaksa, Marksist ahlakbilim bir taraftan burjuva ahlakbiliminin kazanımlarını kabul ederken,diğer taraftan bunu köklü bir eleştiriye tabi tutarak açmazlarını göstermeye çalıştığı noktadan çıkıyor.
Bu çatışmanın sonucu "İnsanlığın Kurtuluşu"nu müjdeliyor.

*
Mısır’da Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve Müslüman Kardeşler örgütünün suçu neydi?
Bu noktada ne Cübbeli Ahmet, ne Davutoğlu, ne Erdoğan,ne de Güvenlik Konseyi’nde bir İslam ülkesinin yer aldığı Birleşmiş Milletler Örgütü bulunmuyor.

16.11.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: