Aylık arşivler: Ekim 2014

İ R A N VE TECRİD // Ahmet Kılıçaslan Aytar


İ R A N VE TECRİD

Herşey ABD-Rusya arasındaki güç dengesini belirleyecek Ukrayna’nın, Baltık’tan Karadeniz’e ve Hazar’a kadar bölgedeki rolü,
Ve Ortadoğu’da güç dengesini belirleyecek olan İsrail-Filistin arasındaki muhtemel bir barış ve bölgedeki gereksinimler üzerinden cereyan ediyor.

*
Bu mekanizmayı kendi lehine çevirmek üzere ABD ve AB, şimdilerde Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketleri açmıştır.
2011’de Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun nükleer programına ilişkin raporunun ardından İran’a da Güvenlik Konseyinin ilave kararları ile yaptırımlar uygulanıyor.

*
Yaptırımlar ya da tecrid insandan ulusa ilişkide bulunulan topluluktan çıkarılma, sosyo-ekonomik ve kültürel olarak yalnız bırakma suretiyle dış dünyadan koparılmadır.
Tecridin bireyden geliştirilen deneyimi, bir ülkenin fikri ve uygulamalarının yasaklandırılması ve cezalandırılmasını yönelik uluslararası anlaşmalarla ülkelere de yansıtılıyor.
Tarihsel sürecinde yöntemleri Auschwitz’lerden, Irak Ebu Gureyb’den, Afganistan Bagram’dan, Guantanamo’dan geliştirilmiştir ve deneyimlerin ışığında Şili’de, Venezuella’da, Kuzey Kore’de, Irak’ta, Rusya’da, işte İran’da; insandan-ulusa, ulustan-insana uygulanıyor.

*
Gelirinin çoğunu dünyanın en büyük 2. üreticisi olduğu petrolden sağlayan İran’a uygulanan tecridin en önemli ayağı, ekonomik işlemlerinin sonlandırılması amacıyla Merkez Bankası işlemlerinin askıya alınmasıdır.
Bu suretle İran’ın aynı zamanda çok sayıda sektörde faaliyet gösteren, ithalatın yarıdan fazlasını ihracaatın tamamına yakınını yaparak en güçlü ekonomik örgütü olan Devrim Muhafızları,
Devrim Muhafızlarından hareketle giderek toplumsal bilinç ve vicdanların körleştirilmesi, bireylerin ve İran ulusunu yalnızlaştırması, inancı- bilinci teslim alırken düşlerin parçalanması, fiziki ve psikolojik olarak çökertilerek rejiminin yıkılması hedefleniyor.

*
Rağmen çok eskiye dayanan deneyimi ve devlet tecrübesiyle İran tecride farklı yöntemlerle tepki gösteriyor.
Devrim Muhafızlar Ordusu yüksek savaş hazırlıklarını geliştirmiştir.
Nükleer altyapının kilit önemdeki bileşenlerini yoketmek çabasında bulunan NATO saldırısına karşı İran balistik füzeleri ülke genelinde dağıtarak konuşlandırırken,
Hava kuvvetlerinde hızlı tepki gösteren yeni birlikler oluşturulmuştur.
İran kendine uygulanan tecrite karşı ayakta kalabilme güdüsüyle iç anlaşmazlıklarına rağmen birleşmiş, "İslam Milliyetçiliği" ardından hızla "nükleer milliyetçiliğe" yönelmiştir.
Halbuki İran’ın içine düşürülmek istendiği tecridte sarıldığı "Nükleer Milliyetçiliğe", ne İsrail’in tek başına ne de içine düştükleri ağır ekonomide ABD, İngiltere ve müttefiklerinin askeri bir yöntemle baş etmesi mümkün görülmüyor.

*
Ama ABD ve AB tecrid politikası uygulamalarına Rusya’yı da dahil edince, o cenahta İran’ın ardından Rusya pazarlarının da daralması karşısında, nasıl bir yaklaşım sergilenmesi konusunda bölünmeler yaşanıyor.
Mesela Almanya, Rusya ile olan ekonomik ilişkileri doğrultusunda yaptırımların ağırlaştırılmasına muhalefet ediyor.
Hakeza Fransa, İtalya, Avusturya, Lüksemburg, Bulgaristan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Slovakya Rusya’ya tecridin arttırılmasını kendi çıkarları için tehlikeli görüyor.

*
Bu noktada ABD ve AB Ukrayna seçimlerinin Donetz ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerinde yapılmaması, bu suretle bölünmüşlüğün yavaş da olsa siyasal bir meşruiyet kazanma yoluna girmesi ya da bölgenin donmaya bırakılan bir çatışma alanı hüviyeti kazanmak üzere oluşunun verdiği fırsat ve Suriye’yi yok etmekle ilgili niyetlerin boşa çıkmasıyla;
İsrail-Filistin arasında bir barışı ve bu barışı etkileyecek Suriye ve Irak dinamiklerini oluşturmaya yönelmiştir.

*
İran’ın 5+1 grubu arasında müzakerelerde nükleer silahın geliştirilmesini sonlandıracak, nükleer programını barışcıl amaçlar taşıdığını ispat edecek bir mekanizma için yürüttüğünü ikna etmesi halinde,
Birincisi, dayatılan yaptırımların ortadan kaldırılması, İran’ın uluslararası enerji piyasalarına ulaşması için işbirliği yapılması,bu suretle İran pazarının Avrupa yararına açılması,hidrokarbon piyasalarında Rusya’nın payının azaltılması,
İkincisi, İsrail-Filistin arasında çevre ülkeleri de kapsar bir barış planı öngörülürken, İran’ı Ortadoğu’yu, bilhassa İsrail’i ateşe atabilecek bir polita yürütmekden alıkoymak öngörülüyor.

*
İran’ın nükleer programı hakkında 5+1 grubuyla mevcut anlaşmazlıkların giderilmesi ve daimi genel bir anlaşmaya çevrilmesi yönündeki görüşmelerle ilgili,
Baş müzakereci A.Erakçı, İran’ın görüşmelerde ciddi olduğunu, ancak kırmızı çizgilerini dikkate aldığını ve nükleer hakkından tek bir adım dahi geri çekilmeyeceğini açıklıyor.
Tam bir nükleer anlaşmaya varabilmek için İran’a karşı uygulanan zalim tecridin kalkması gerektiğine işaret ediyor.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi C.Ashton, şimdiye kadar İran ile sayısız oturumlar düzenlediklerini ve sürdürülen nükleer görüşmelerin tüm tarafların iyi niyetli olmalarıyla devam edeceğini söylüyor.

*
Ne ki tecrid siyasetinin bin türü yine işliyor.
Bir taraftan, İran’da dini ideolojinin hakim olması nedeniyle dini lider A.Hamaney’de,
Cumhurbaşkanı H. Ruhani’nin Hizbullah ve HAMAS İslami örgütlerini himaye etmek istememesi, ABD ve AB ile ilişkilerin normalleşmeye yürümesinden hareketle, Batı ile gizli bir ajandası olduğuna ilişkin bir kuşku dalgası estiriliyor.
İki lider arasında gelişen ayrışma ülkenin siyasi katmanlarına yayılıyor.
İran,artık dini lider A.Hamaney’in "İslam Devrimi Güçleri", Cumhurbaşkanı H.Ruhani’nin " Devrimci Güçler"i ile eski Cumhurbaşkanı M.Ahmedinejad’ın "devrimci anti-emperyalist Güçler"i arasındadır ve yönetimde hem ideolojik,hem de kişisel hesapların çelişkileri keskinleşiyor.
İran rejiminin devrilmesi planının hâlâ çalıştığı anlaşılıyor…

*
Diğer taraftan, Ortadoğu’nun liderliği konusunda Suudi Arabistan ve Türkiye; İran’ı bölgedeki sorunun bir parçası olmakla suçluyor.
Nüfuzunu kırmak ve öne geçmek için İran işgalci olmakla suçlanıyor ve Suriye,Irak ve Yemen’deki güçlerini çekmesi isteniyor.

*
Arka planda IŞİD güçlü bir medya propagandasıyla Musul’dan ve Suriye’nin doğu illerinden getirdiği güçleriyle, Irak’ta El-Enbar ilinde saldırılarına devam ediyor.
Bu suretle İran "ya Ortadoğu’da Barış ya da Savaş" seçeneğiyle başbaşa bırakılırken, Sünniler lehinde Irak’tan çekilmeye zorlanıyor.

*
İran her gün daha çok güncelleşirken, tecridin bir başka yüzüyle giderek başka bir tuzağa çekiliyor gibidir…

31.10.2014cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Erdoğan’ın gizli bir ajandası olduğuna kimseyi inandıramadım RAFAEL SADI -ODATV


http://odatv.com/n.php?n=erdoganin-gizli-bir-ajandasi-olduguna-kimseyi-inandiramadim-2910141200

erdoganin-gizli-bir-ajandasi-olduguna-kimseyi-inandiramadim-2910141200_m.jpg

Erdoğan’ın gizli bir ajandası olduğuna kimseyi inandıramadım

TÜRK SOSYOLOJİSİ KİMLİĞİNİ BULUYOR…DOĞU KİTABEVİ’NDE

29.10.2014 07:07

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

YENİ TÜRKİYE’NİN ZOR GELECEĞİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


YENİ TÜRKİYE’NİN ZOR GELECEĞİ

Suriye’de rejim değişikliğinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı ve Esad’ın iktidarını koruma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğu anlaşılmıştır.
Batı, şimdilerde Suriye rejim gücünü Sünni güçle dengelemeye çalışıyor.
Suriye rejimini düşürmek için Türkiye’nin de türlü destek sunduğu İŞID, bu yüzden Kobane’ye saldırıyor.

*
Irak’ta da gidişatın güç-gelir paylaşımına dayalı bir federalizme doğru gitmesinden başka bir yol olmadığı görülmüştür.
O nedenle Irak Kürtleri ve IŞİD destekli Sünnilerin, Şii’leri dengeleyecek bir karşı ağırlık yaratması hedefleniyor.

*
Bu iki hedefin sağlanabilmesi için öncelikle bölgede bilumum dinci ve etnikçi terör örgütünün tasfiye edilmesi gerekiyor.

*
Gelişmeler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın,Türkiye’yi bir zaman Selçuklu’nun, Osmanlı’nın egemen olduğu İslam toplumlarındaki siyasal kültürün kadim kurumları ve kültürel kodları yönünde değişiminden yana olan politikalarının sonuna geldiğini gösteriyor.

*
Böylece Osmanlı zımnî sözleşmesini bir demokrasi kuramı haline getirmek, Osmanlı liberalizminin felsefi dayanaklarını sürdürmek, İslami lehçenin siyasallaşma ve örgütlenme potansiyelini arttırmak,sosyal seferbercilikle İslamcı kodları bütünleştirmeci ,giderek Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin kaldırılmasıyla başsız ve karmakarışık kaldığı düşünülen İslam ülkelerini, ümmetçi anlayışla güçlü kentler üzerinden devletler konfederasyonu oluşturmak hedefi tükenmiştir.

*
Türkiye’nin mevcut bütünlüğünü, ulusal birliği ve tam bağımsızlığını belirleyen, bunlarla bağdaşmayan ödünlerde bulunulmasını engelleyen Türkiye 1.Meclisinin Misak-ı Milli’si değil, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin ülke sınırlarını Suriye ve Irak’ın kimi bölgelerini de kapsar biçimde belirlediği Misak-ı Milli çerçevesinde,
Ya da farklı kimliklerin ve farklı inançların bir ulus devletle değil Ortadoğu’da devletler konfederasyonu sistemi içinde bir arada yaşayabilecekleri,
Bu suretle bölgenin ekonomik kaynakları su, tarım toprağı ve petrolün araştırma-üretim aşamasında kullanımında egemen olunacağı hayali de sona ermiştir.

*
Bu çerçevede KCK Yürütme Konseyi üyesi ve Halk Savunma Merkezi Komutanı Murat Karayılan’ın;
Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyetin amili olan Lozan Anlaşmasından kaynaklandığı, o yüzden cumhuriyetin ulusal,üniter esaslarının bu sorunun çözümünü zorlaştırdığı düşüncesinden geliştirdiği,
"Madem Cumhuriyet’in kuruluşunda siyasi İslami çevreler dışlanmış ve Kürtler inkar edilmişse; bugün siyasi İslam bakış açılı bir iktidar söz konusu olduğuna göre, egoist davranıp her şeyi kendine mal etmemesi gerekiyor " ifadesinden geliştirilen yıkıcı ortaklık da bitmiştir.

*
Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı geliştirilen bu yıkıcı ortaklık; Erdoğan’ın Oslo benzeri görüşmelerin yapılmayacağı, İmralı ve Kandil’in devre dışı kalacağı,siyaset dışı kanala itibar edilmeyeceği, tek muhatabın seçilmişler ve halk olacağı,Kürt vatandaşların PKK ve KCK baskısından kurtarılacağı,Kürt kimliği düzenlemesi olmayacağı,yerel yönetimlerin güçleneceği,uluslararası hukuk ilkelerinin esas alınacağı, İmralı’da Öcalan’la ve Kandil ile ilgisinin kesilmesi halinde BDP ile siyasi müzakerelerde bulunulacağı duyurusuyla,
Haziran 2011 seçimleri ardından "Güvenlikçi Yaklaşım" ya da "Terörle mücadele,siyasetle müzakere" stratejisi olarak sunulmuştur.
Aslında Kürtçülük, "aş ve iş" gereksinimi için İslamcılığın kardeşlik fikri,dayanışma hissi gibi eğilimlerle devlet kuruluşlarının,sivil toplum kuruluşları,dini ve mesleki birliklerin,esnaflar,üreticiler,ticaret erbabı, sanayiciler ve sermaye sahiplerinin birlikte ürettikleri ekonomi-politik değerlere çağırılmıştır.

*
Ancak,Kürtçülük askeri,polisiye,hukuki,ekonomik,kültürel,dini tahrik ve baskılarla siyasal,örgütsel ve ideolojik tasfiyeye götürmek istendiği inancıyla bu vizyona direnmiştir.
Geçen süreçte,devletin ulus bağlantısından koparılmış milyonlarca Kürt; merkeziyetçi yönetime karşı çıkan BDP-HDP çatısı altında,tüm kitle örgütlerinde ve yönetimlerinde eşbaşkanlık sistemi uygulamasıyla sonuçlarını toplumda daha çok hissettirecek yerel yönetimlerden en ücradaki evlere kadar örgütlenmiştir.
İş; Kürdistan ulusal ekonomik politikalarının oluşturulmasını teminen "Kürdistan Sanayici ve İşadamları Derneği"nin kurulmasına,
Doğu ve Güneydoğu’nun yeraltı-yerüstü kaynaklarından pay finansmanıyla Türkiye Cumhuriyeti rejiminin ekonomi hedeflerine karşı direniş ekonomisi karşılığında Kürt halkının özgür ve demokratik yaşam sisteminin kurumsallaşmasına,
Seçimle işbaşına gelinmiş büyükşehirlerde etnik, kültürel ve dini faktörler altında kendi yönetim biçimini bizzat belirleyen Demokratik Toplum Kongresinin yerel parlamentoya dönüşmesi ve Demokratik Özerkliğin bu merkezden yaygınlaştırılmasının önünün açılması talebini seslendirmeye varmıştır.

*
O esnada BDP/HDP de , İmralı’da Öcalan’ın ve Kandil’in devre dışı bırakılması taleplerine aldırış dahi edilmemiş,
Çatısı altında bulunduğu TBMM’nin gücünü kullanarak Türkiye’nin önceki anayasalarının tek kimliğe dayalı bir ulus yaratmaya yönelik bir anlayışla hazırlandığını,
bunun haklı olarak tepkilere yol açtığını ve bu yüzden Kürt sorununun ağırlaşarak bugüne gelen bir isyan hareketi olduğunu uluslararası tüm etkin platformlarda takdim etmiştir.

*
Şimdi Kobane’deki çatışmalar ve sonuçta; ideolojik olarak klasik komünist partilerden farklı, Kürt küçük ve orta burjuvazisinin çıkarlarının temsilcisi,
Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğe ve gerisindeki emperyalizmin etkilerine son vermek,bunların Kürdistan’daki etkilerini en son kalıntısına kadar tasfiye etmek,bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’da demokratik bir halk yönetimi kurmak ve sınıfsız bir topluma doğru ilerlemek düşüncesinde bir parti ve bir hareket olan
Kürtçülükten; Abdullah Öcalan ve PKK örgütünün tasfiyesi, ayrılıkçı Kürt Siyasetinin ise TBMM çatısı altında legalleşmesi öngörülüyor.

*
Nitekim, "Kürt Hareketini HDP/BBP ekseninde siyaset ile PKK terör örgütünü ayrıştırmaya yönelik" yeni bir strateji öne sürülerek, bir taslak HDP’ye verilmiştir.
Taslağa göre, kamu düzeni ilk plana alınmakta, ilk aşamada İzleme ve Koordinasyon Kurullarını hayata geçirilmektedir.
İkinci adımı Şubat’da gerçekleşmesi planlanan PKK’nın geri çekilmesi oluşturuyor.
Geri çekilmeye bağlı olarak PKK’nin Türkiye’ye karşı silah kullanmaktan vazgeçtiğini açıklaması, silah bırakarak geri dönüşlerin sağlanması, geri dönenlerin rehabilitasyon ve topluma kazandırılması, PKK’lıların tamamı değil ancak bazı isimlerine aktif siyaset yapma olanağının sağlanması yolunda yasal idari adımların atılması planlanıyor.

*
Planın ortak noktasını silahsızlandırma şartı oluşturuyor.
Hükümet tek silah ve tek hukuk olmadan "Çözüm Süreci" olmaz,
Kürtler ise direnişlerinin silahsızlandırılmasının ancak Türk-Kürt sorununun nihai olarak çözüme kavuşturulmasıyla olacağı noktasındadır.
Bu yüzden Başbakan Yardımcısı B.Arınç "Çözüm sürecine mecbur ve mahkum değiliz" açıklaması yapıyor.

*
Bu kez Murat Karayılan,Türkiye içindeki teröristlere telsizle "Mahalleleri ele geçirin" talimatı veriyor.
Talimatının ardından PKK’nın şehirlerdeki asayiş birimi Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) tarafından Şırnak/Cizre’de Nur ve Sur mahallelerinde halkın tüm ihtiyaçlarının kendi örgütlemesince karşılanacağı ilan ediyor.

*
Erdoğan’ın Yeni Türkiye ufkuna yıllardır destek veren güç odaklarının siyasi kapıları kapanmıştır.
Parçalanmış ulusal birlik sağlanamadığı takdirde, Kürt Hareketinin siyasi kanadının legalleşmesi,askeri kanadının tasfiye edilmesinin çok acılı ve zorlu geçeceği anlaşılıyor.
Yoksa,yeni ve bu kez kırmızı bir darbe sürecine mi giriliyor?

29.10.2014cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

NATANYAHU PARLAMENTOYU HIZLI ACTI RAFAEL SADI ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=netanyahu-parlamentoyu-hizli-acti-2810141200

Netanyahu parlamentoyu hızlı açtı



2

TÜRK SOSYOLOJİSİ KİMLİĞİNİ BULUYOR…DOĞU KİTABEVİ’NDE

28.10.2014 09:49

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

Gön: ATA ATUN … 29 Ekim, 31 Ekim, 3 kasım ve 5 kasım Tarihli KÖŞE YAZI’larım


Bu akşam, 27 Ekim pazartesi, çok acil olarak yurt dışına gideceğim için;29 Ekim, 31 Ekim, 3 Kasım ve 5 Kasım tarihli yazılarımı ekte size bu akşamdan gönderiyorum.

Günü gelen yazımı , belirtilen günde yayınlamanızı rica ederim.
Ben AY/GUN/SENE sistemini kullandığım için, yazılarımın başındaki tarihi lütfen Ay/Gün/Sene olarak okuyarak değerlendirmenizi rica ederim.

Örneğin 10.29.14-Rumların Yanlış Stratejisi-1-KIBRIS kodlu yazım 29 Ekim günü çıkacak gazetede yer alacak olup 4 serilik yazının , 1.bölümüdür.

Yazılar, ekte ve aşağıdadır.

Yardım ve anlayışınıza teşekkür eder,

Sevgi ve Saygılarımı sunarım.

Prof. Dr. Ata ATUN
GSM : +90 – 533 881 1111
E-mail: ata.atun veya ataatungmail.com
Twitter: @ataatun
Facebook: Ata Atun

Web: http://www.ataatun.org

*-*-*-*-*-*-*-* 29 Ekim 2014 Çarşamba günü yayınlanacak Yazım *-*-*-*-*

Rumların Yanlış Stratejisi (1/4)

Yakın tarihe baktığım vakit Kıbrıslı Rum yöneticilerin veya da politikacıların, bazı çok kritik dönemlerde basiretlerinin bağlandığını ve yapılmaması gereken çok vahim hatalar yaptıklarını gözlemliyorum. Yaptıkları "Vahim hata" ise hep aynı; "Türkiye’yi yok saymak."

Nedense politik havanın kızıştığı çok kritik dönemlerde Türkiye’yi yok sayarak bir takım kararlar alıyorlar ve gelecekte ne olabileceğini iyice araştırmaya gerek duymadan da bu buram buram kahramanlık tüten (!) kararları doğrultusunda korkusuzca adımlar atıyorlar. Kendilerine olan güvenleri de tavan yapıyor…

Onlara göre adanın 44 mil, yani 71 km kuzeyinde "Türkiye" adlı bir devlet yok ve bölgede kendileri istedikleri gibi at oynatabilecekler. Eğer bir şekilde bu yok saydıkları devlet sesini çıkarırsa, Avrupa’daki destekçileri hemen müdahale edip kendisini susturacaklar ve küllü su gibi yerine oturması için zorlayacaklar.

Geçen haftalar içinde Rumların son lideri Anastasiadis de aynı hatayı yaptı. Hep birlikte göreceğiz, gerisin geriye nasıl müzakere masasına oturduğunu ve siyaseten neleri kaybettiğini. Yaptığı stratejik hatanın bedelini ödemek, elindekinin bir kısmını da kaybetmek zorunda kalacak aynen geçmişte abilerinin, atalarının yaptığı gibi.

15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’e çıkan 20 bin kişilik Yunan Ordusu’nun hedefi Ankara’ya kadar tüm batı Anadolu topraklarını ele geçirmek ve Samsun’dan İskenderun’a kadar çizilen bir çizginin batısını Yunanistan topraklarına katmaktı, İstanbul dahil olmak üzere…

Bu macera çok değil 3 yıl sürdü ve Yunan ordusu yüzde 90 oranında kayıp verdi. 9 Eylül 1922 tarihinde İzmir’den geriye dönüş gemilerine sadece hayatta kalabilen 2 bin kişi binebildi. Yunanlılar bu vahimden de öteye hatalı politik kararın sonucunda yaşananlara "Küçük Asya Felaketi" adını verdiler. Yunanistan’da mahkemeler kuruldu ve gerçek sorumluların yerine, günah keçileri asıldı. Yunanistan’ın kaybı, 18 bin genç, hazinenin boşalması, moral yıkıntısı, ekonomik çöküntü, işsizlik ve yıllar süren yokluk ve açlık oldu. Yunan halkı, Türkiye’yi yok saymanın bedelini çok ağır ödedi.

Aynı stratejik ve politik hatayı 1963 yılında da yaptı Rumlar… Makarios kendine çok güvendi. BM içindeki 3. blok olan Bağlantısız grubunun tam desteğini alacağını sanarak Türkiye’yi yok farzetti ve küçük bir askeri operasyonla Kıbrıs adasını Yunanistan’a bağlayabileceğini, kendinin de tarihe geçecek bir Helen kahramanı olacağını sandı.

Bu ütopik düşüncelerle daha önceden hazırlattığı Akritas planı uyarınca Türklere karşı bir çok cephede aynı anda saldırılar başlattı. Askeri dehaya sahip kurmaylarının yaptığı hesaba göre Kıbrıslı Türkler bu çok cepheli saldırılara ancak 45 dakika dayanabileceklerdi ve adanın tümünü de 45 dakika gibi bir zaman dilimi içinde ele geçireceklerdi.

Bu stratejik hatalarının bedelini çok ağır ödediler. Kıbrıslı Türkleri 45 dakikada temizleyemedikleri gibi Kıbrıslı Türklerin adanın çeşitli yerlerinde kendi yönettikleri ve silahları ile korudukları, kendi kurallarının geçerli olduğu bölgeler tesis etmelerine neden oldular. Kıbrıslı Türkler bu bölgeler içinde, kurdukları mini devletin tüm idari birimlerini hayata geçirdiler ve Türkiye’nin de parasal, ekonomik, askeri, kültürel ve çok yönlü desteği ile 1974 yılında gerçekleştirilen Mutlu Barış Harekatı’na kadar tam 11 yıl, Rumların tüm saldırılarına karşı koymayı başardılar.

16 Ağustos 1974 gecesi Mutlu Barış Harekatı bittiğinde, Türk askeri adanın kuzeyindeki topraklarda varlığını 11 yıl sürdürmüş olan bir Kıbrıs Türk Devleti bulmuştu, eksiksiz tüm birimleri ile birlikte…. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

29 Ekim 2014

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

*-*-*-*-*-*-*-* 31 Ekim 2014 Cuma günü yayınlanacak Yazım *-*-*-*-*

Rumların Yanlış Stratejisi (2/4)

Makarios, bu yanlış politik kararın ve stratejik hatanın bedelinin çok ağır olduğunu anlamıştı ama uzaklardan adayı karıştırmaya ve Türkiye’yi yok saymaya devam eden Yunanistan’daki yönetimin başında olan kişiler, namı diğerle askeri cunta ve sivil danışmanları hala daha anlamamışlardı.

Tarihten de ders almamış olan bu kişiler, aradan 4 yıl geçtikten sonra yeni ve büyük bir hata daha yaptılar, Türkiye’yi yok sayarak. Bunun da bedeli hem Yunanistan, hem de Kıbrıs Rum Yönetimi için çok ağır oldu.

General Grivas, Yunanistan’dan gönderilen Tümen’e çok güveniyordu. O yüzden adayı Türklerden bu tümenin yardımı ile nasıl temizleyeceğinin planlarını en ince ayrıntısına kadar yapmıştı. Nede olsa Türklerden bir kuyruk acısı vardı Grivas’ın. 9 Eylül 1922 tarihinde arkasına bakamadan İzmir’den ayrılan Yunan ordusunun içindeki birasteğmenolan Grivasyenilgiyi hiç hazmedememişti. Şimdi Kıbrıslı Türklerden "Küçük Asya Felaketi"nin intikamını almanın zamanı gelmişti. Zaten kendini, güçlü, dokunulmaz ve yenilmez bir komutan olarak görmüştü hep.

Grivas, 15 kasım 1967 tarihinde, kerhen de olsa Makarios’un da onayını alarak, Türkiye’yi yok sayma gafleti içinde, adadaki Yunan Tümeninden aldığı takviye güçle Geçitkale (Kofunie) ve Boğaziçi (AyiosTheodoros) köylerine saldırdı. Amacı Türk kontrolü altındaki Lefkoşa-Larnaka-Limasol kavşağını ele geçirmek ve Türk direnişini kırmaktı.

Tepeden tırnağa silahlı 2 bin kişilik Rum ve Yunanlı komandolardan oluşmuş askeri güce karşı sayıları 100’ü bile bulmayan Mücahitler mermilerinin sonuna kadar direndiler. Uzun çarpışmalardan sonra köye girmeyi başaran Grivas güçleri 32 Mücahidimizi şehit etti, kimini vurarak, kimini de üzerine mazot döküp canlı canlı yakarak…

Türkiye’yi yok sayıp başlatılan bu saldırının bedeli çok ağır oldu. Türkiye Yunanistan’a savaş ilanı içeren bir Nota verdi. BM bu konuda karar alıp, Yunanistan’dan gönderilmiş Komando tümeninin adada yasada aykırı bir şekilde bulunduğunu, yani adayı işgal ettiğini belgeledi. (Paragraph 25 of the U.N. Secretary-General’s Report S/8322 of 3 January 1968 to the U.N. Security Council.)Türkiye’nin verdiği notanın ağırlığını kaldıramayan Yunanistan, adadaki Yunan Tümenini geri çekmeyi kabul etti. Grivasve Yunan Tümeni 8 Aralık 1967 ile 16 Ocak 1968 tarihleri arasında BM gözetiminde adayı terk ettiler. Makarios her iki köye verdiği zararı ödemeyi ve katledilen mücahitleri tazmin etmeyi kabul etti ama sonra sözünde durmadı.

Rumların ve Yunanlıların "Türkiye’yi yok saymak" inatları burada da bitmedi. Yunanistan’da iş başında bulunan askeri cunta ve Kıbrıs’taki uzantıları, 15 Temmuz 1974 tarihinde de "Türkiye’yi yok saydılar" ve Makarios’u devirerek Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni kurmak, arkasından da bu sefer daha gerçekçi hazırladıkları "İphestos Planı" içeriğince adayı Türklerden temizlemek amacı ile bir darbe düzenlediler.

Darbe başarıya ulaştı ve Yunanistan’daki askeri Cunta ertesi gün EOKA’cı katil NikosSampson’u Cumhurbaşkanı ilan etti. 17 Temmuz günü akşamı da NikosSampson, adanın tek televizyon kanalı olan "Kıbrıs Radyo Yayın Korporasyonu"ndan yaptığı konuşmada "Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ve Yunanistan’la birleştiğini" yani yüzyılların ülküsü olan Enosis’i gerçekleştirdiğini ilan etti.

Adanın garantörü olan Türkiye, bu duruma seyirci kalmadı ve 1960 Anayasası’nın Ek I., Madde 4’ün kendisine verdiği yetki ile bu uluslararası yasalara aykırı statü değişikliğine müdahalede bulundu.

Darbeden tam 31 gün sonra Türkler adanın kuzey bölgesinde, adanın neredeyse üçte birine eşit bir alan üzerinde 23 Aralık 1963 sabahı "Genel Komite" adı altında kurdukları kendi yönetimlerini meşrulaştırdılar. Adanın güneyinde kalan Kıbrıslı Türklerin de tümü, Rumlarla yapılan görüşmeler sonucunda adanın kuzeyine göç ettiler….(Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

31 Ekim 2014

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

*-*-*-*-*-*-*-* 3 Kasım 2014 Pazartesi günü yayınlanacak Yazım *-*-*-*-*

Rumların Yanlış Stratejisi (3/4)

Bu 3 örnekte de görüldüğü gibi, Kıbrıslı Rum yöneticiler "Türkiye’yi yok sayarak" attıkları her adımdan sonra bir şeyler kaybettiler, kazanım elde edecekleri yerde. Hem de geri dönüşü olmayan kayıplar oldu bunlar.

Şimdi aynı hatayı Rum lider NikosAnastasiadis yapıyor. Türkiye’nin tüm uyarılarına rağmen, Türkiye’yi yok sayarak tek yanlı Münhasır Ekonomik Bölge ilan eden Anastasiadis, Türkiye’yi bu sulardan atmaya çalıştı, ABD, İngiltere ve AB’ye güvenerek. Herkesin kendi yanında duracağını sandı ama gene çok yanıldı.

Türkiye’nin I. (1958) ve II. (1960) Deniz Hukuku’na göre ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi III. (1982) Deniz Hukukunu imzalamadığı için halen geçerli. ABD de III. Deniz Hukuku’nu imzalamadığı için Türkiye’yi haksız bulamıyor. Aksi takdirde kendisi de kendi konusunda haksız duruma düşecek.

Uluslararası Deniz Hukukuna göre Kıbrıs Rum tarafı Türkiye ile Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması imzalamadığı müddetçe yaptığı Münhasır Ekonomik Bölge ilanı tek taraflı statüsünde kalacak.

Anastasiadis’in bu yanlış siyasi davranışının sonucunda, ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgenin tek yanlı olduğu ve Türkiye ile imzalaşmadığı müddetçe geçerli olamayacağı ortaya çıkacak. ABD ve İngiltere konuya taraf olmazken, AB’de kerhen konuya taraf olacak ve Türkiye aynen 1974 Barış Harekatı sonrasında nasıl adanın üçte birini ele geçirdiyse bu defa da 1958 yılında ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgenin geçerli olduğunu kabul ettirecek. Söz konusu sularda da doğalgaz ve petrol araması meşrulaşacak. Kıbrıs Rum tarafının gözle görülür bir kazancı olmayacak ve söz konusu Münhasır Ekonomik Bölgeyi Türkiye ile paylaşmak zorunda kalacak.

Yakın gelecekte olabilecekler;

  • Sıcak savaş çıkmayacak ama Rumlar gerginliği devam ettirmeye çalışacak.
  • Kıbrıs Rum tarafının AB’nin ve BM’nin baskısı, ABD’nin de ara buluculuğu ile gerçekte var olmayan bir kazanç açıklaması ile masaya geri dönecek veya da geri dönmenin yollarını arayacak, bu amaçla araya aracılar koyacak.
  • Kıbrıs Rum Yönetimi tek yanlı ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgeyi Türkiye ile paylaşmak zorunda kalacağını çok iyi kavrayacak.
  • Çıkacak doğalgazı, müzakereler bitsin veya bitmesin Kıbrıslı Türklerle paylaşmak zorunda olduğunu anlayacak ve bu doğrultuda adım atmak zorunda kalacak.
  • Kıbrıs Rum Yönetimi, her konuda olduğu gibi, geçmişte yaşananları ve sonuçlarını da göz önüne alarak bundan böyle bölgede atacağı her adım da Türkiye ile istişare etmesinin kendi faydasına olacağını anlayacak ve o şekilde davranacak.

Uzun gelecekte gerçekleşecek olan, günümüzde belki de bir hayal gibi gözükmesine rağmen Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın Türkiye ile bir "Federasyon" veya da yeni bir çeşit ortaklık kurmak düşünceleri olacak.

Bu iki ülkenin geçmişteki kısır çekişmeleri bir kenara itip, Türkiye ile bir araya geldiklerinde ekonomik, politik ve askeri büyük bir gücün içinde yer alacaklarının ve bölgedeki düşmanlıkların da sona ereceğinin farkına vardıkları zaman, Federasyon veya da benzeri bir ortak devletleşme yönünde girişimler başlatacakları kesin. Bunun benzerini Mısır devlet başkanı Cemal Abdül Nasır, PanArabizm felsefesi ile 1958 yılında Suriye ile birleşerek "Birleşik Arap Cumhuriyeti"ni kurmayı denemişti….(Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

3 Kasım 2014

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

*-*-*-*-*-*-*-* 5 Kasım 2014 Çarşamba günü yayınlanacak Yazım *-*-*-*-*

Rumların Yanlış Stratejisi (4/4)

Rumların ve Yunanlıların sonuncusu olarak addedilebilecek son yılların en büyük stratejik hatası da, Kıbrıs Rum Yönetiminin bir kahraman edası ile ve de intikam almak amacıyla Türkiye-AB müzakereleri sürecinde 6 başlığı dondurması, Fransa’yı da başlık dondurması yönünde teşvik etmesi oldu.

Sonucu tam bir fiyaskoydu bu stratejinin.

Süreç Türkiye’nin aleyhine değil, Rumların aleyhine işledi…

Kıbrıslı Rumlar, Yunanlılarında desteği ile Türkiye-AB müzakereleri sürecinde 6 başlığı dondurmak düşünceleri, Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak ve Türkiye’nin "Aman ne olursunuz başlıkları açın, ben de ne isterseniz yapmaya hazırım" diyeceği hesapları üzerine inşa edilmişti ve Türkiye’den, gerek Kıbrıs konusunda gerekse başka konularda büyük tavizler almayı hedefliyorlardı. Sonuçta çok fena yanıldıkları ortaya çıktı.

Aradan geçen 12 yıl içinde başlıkların dondurulmasının, Türkiye’deki yöneticilerin (AK Parti Hükümeti’nin) pek de umurunda olmadığını ortaya çıkardı. Bu süreç içinde Türkiye’deki yöneticiler "AB’ye üye olmak çok önemli değil" düşüncesini benimsediler ve Türk halkının da AB’ye üye olmak isteği ise yüzde yetmişlerden yüzde 20’lere indi.

Başlık dondurma stratejisi çok yanlıştı aslında.

Kıbrıs Rum Yönetimi tam tersine bir davranışla, başlıkların derhal açılmasını ve en kısa zamanda da kapatılarak Türkiye’nin AB’ye girişini hızlandırmak yönünde çaba harcamalıydı, Kıbrıs konusundaki mevcut durumu çözmeyi ve kendi lehine döndürmeyi hedefliyor idiyse…

Eğer başlıklar dondurulmayıp 3-4 yıl içinde Türkiye AB üyesi bir devlet haline gelseydi, aynen diğer üye ülkelerin yaptığı gibi Brüksel’e egemenliğinin yüzde 70 veya 80’nini devretmek zorunda kalacaktı. Türkiye ile Yunanistan arasında 1982 yılından beri yaşanan Ege Sorunu ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile yaşanan toprak ve Münhasır Ekonomik Bölge sorunu, kısa bir süre içinde Avrupa Birliği’nin istediği ve öngördüğü şekil ve biçimde çözülecekti. Türkiye de Brüksel’in gerek Ege, gerekse de Kıbrıs konusunda ön gördüğü çözümlere de itiraz edemeyip uygulamak zorunda kalacaktı. Bundan sonra da Ege’de, Kıbrıs adasında ve münhasır ekonomik bölgede bu gün yaşanan olayların hiç biri yaşanmayacaktı.

24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumda Kıbrıslı Rumların "OXI" oyu kullanması da bir başka büyük ve tarihi hata oldu. Evet deselerdi, adanın yönetimini Kıbrıslı Türklerle paylaşacaklardı ama bunun karşılığında Türkiye yeni kurula ak devleti ve onun Münhasır Ekonomik Bölgesini tanımak zorunda kalacaktı.

Davutoğlu’nun iki devletli önerisi, Kıbrıs Rum Yönetimine bir ihtardır. "Aklınızı başınıza almazsanız hem adanın üçte birini ebediyen kaybedeceksiniz ve KKTC de tanınan bir devlet olacak, hem ben gene gelip 1958 yılında ilan ettiğim Münhasır Ekonomik Bölgemde araştırma yapacağım" demek istemektedir Davutoğlu. Tabii anlayana.

Davutoğlu’nun bu sözlerini çok ciddiye almak gerekmektedir.

Hiç bir ülke bir diğeri için ne evlatlarını tehlikeye atmak ister, ne de Türkiye gibi bölgenin politik, ekonomik ve askeri bir gücünü karşısına almak… DolayısıylaAnastasiadis’in başından beri yalnız kalacağı ortadaydı. Anastasiadis yardım ve destek için şimdi kapı kapı dolaşacağına, müzakere masasından kalkmadan ve Türkiye ile dalaşa girmeden önce bu ziyaretleri yapıp destek alıp alamayacağının tespitini yapsaydı çok daha iyi olurdu.

Ekonomik sıkıntıları çözmekte başarılı olamayan Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Anastasiadis’inönüne konan ekonomik veriler çok kötü. Son 2 yıldır en ufak bir gelişmenin olmadığı Kıbrıs Rum ekonomisinde İpotek yasası ile yeni bir kaos da kapıda bekliyor Anastasiadis’i. Bundan kurtulmak için hayali bir düşman yaratıp dikkatleri oraya çekmeyi şimdilik başardı ama birkaç hafta sonra bu sorun küllü su gibi yerine oturacak olan Rum lider, gene ekonomik sorunlarla baş başa kalacak.

Bir olasılıkla da 2018 seçimlerinde yeterli halk desteğini bulamayacağı için aday bile olamayacak Anastasiadis.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

5 Kasım 2014

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

10.29.14-Rumların yanlış Stratejisi-1.doc

10.31.14-Rumların yanlış Stratejisi-2.doc

11.03.14-Rumların yanlış Stratejisi-3.doc

11.05.14-Rumların yanlış Stratejisi-4.doc

MUHTEMEL DAHA ÜST BİR AKIL // Ahmet Kılıçaslan Aytar


MUHTEMEL DAHA ÜST BİR AKIL

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Letonya-Estonya gezisi dönüşünde uçakta açıklamalarda bulunuyor.
Başkan Obama’nın Irak-Suriye’de terörle mücadele stratejisini, İŞİD güçlerinin Kobane’ye saldırmasını , PYD ve PKK’yı, ABD’nin eğitmeden donat uygulamasını, PYD’ye yapılan ABD yardımlarını, Kobane’ye peşmerge güçleri ve Özgür Suriye Ordusu militanlarının intikalini, Ayn el Arap olan ismine uygun olarak Kobane’nin Sünni Araplara bırakılmasını,PKK’nın eylemleri ve Öcalan’ın bu eylemlerden rahatsızlığını ve daha bir dolu şeyi anlaşılmaz bir biçimde anlatıyor.
Gelişmeleri "bir tezgah" olarak anıyor ve Suriye-Irak sınırında ve Kobane çevresinde oynanan tezgahın sıradan, rastgele, basit bir oyun olmadığını vurgulayarak,"Bir üst akıl" a işaret ediyor.

*
-Muhtemelen daha üst bir akıl var.
-Kim?-Onu artık siz düşüneceksiniz,diyor.

*
Bakınız, ne oluyor?

*
Asya’da,"Asya’nın enerji kaynakları, Asya’nın hizmetine" sloganıyla çok zengin kaynaklar barışın ve kalkınmanın hizmetine sunulurken güçlü bir silkiniş yaşanıyor.
Güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişiyor.

*
ABD oluşturduğu uluslararası sistemin Avrupa-Atlantik, Asya-Pasifik odaklı işleyişine karşı,
Başta Rusya ve Çin’in çok kutupluluk söylemini meşrulaştıracak yeni bir bölgesel yapılanma, BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü ve bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk talebine karşı duruyor.

*
Giderek AB-D ve Rusya-Çin arasında oldukça zor ve karmaşık sorunlar oluşuyor.
Aslında taraflar artık hiç bir ülkenin, gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceğini,
Mevcut uluslararası sisteme herhangi bir meydan okumaya karşı durmak için Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilerek uluslararası ilişkilere yeni bir perspektiften bakılması ve sorunlara çözümler bulmak için tüm uluslararası toplumun birlikte çalışması gerektiğini biliyor.

*
Ama ülkelerin, başkalarının kaygılarını ve çıkarlarını dikkate almayan benmerkezci bir tutum almaması, tüm ülkelerin sadece kendine karşı değil aynı zamanda tüm uluslararası topluma karşı sorumlu olması gereğinden sorumluluk bilincini yükseltmesi kolay olmuyor.
İşte bir tarafta Ukrayna, öte tarafta Suriye; Baltık’tan- Karadeniz’e, Hazar’dan-Doğu Akdeniz’e kadar olan bölgedeki rolleriyle AB-D ile Rusya-Çin arasındaki güç dengesini tartıyor.

*
Bu çerçevede ABD son bir gayretle temelinde doların hakimiyeti olan 20.yüzyıl dünya sisteminin yıkılmamasına çaba gösteriyor.
Nasıl? Bu soruyu ABD Genelkurmay Başkanı M.Dempsey, " Askeri stratejimizin özeti, nerede ve ne zaman olursa olsun küresel olaylara karşılık verme yeteneği düşmanlarla savaşıp savaşmamaya değil, bunun nasıl yapılacağı ile ilgilidir" ifadesiyle yanıtlıyor.

*
Nitekim,Ukrayna seçimlerinin Donetz ve Luhansk Halk Cumhuriyetlerinde yapılmaması,bu suretle bölünmüşlüğün yavaş da olsa siyasal bir meşruiyet kazanma yoluna girmesi ya da bölgenin donmaya bırakılan bir çatışma alanı hüviyeti kazanmak üzere oluşunun verdiği fırsatla;
Suriye’yi yok etmekle ilgili niyetleri boşa çıkan ABD, şimdilerde yukarıdaki askeri konsepti ve Başkan Obama’nın,"Ülkemizi tehdit eden teröristleri Suriye’de ve Irak’ta hedef alacağız" ifadesi doğrultusunda yeni bir stratejiyi sahneye koyuyor.

*
ABD koaalisyonuna aldığı ülkelerle birlikte Suriye ve Irak’ta yoğunlaşan İslamcı ve etnikçi terörle mücadele başlatmıştır.
Başkan Obama,"IŞİD stratejisi; ön cephedeki ortaklarımızı destekleyerek bizi tehdit eden teröristleri yok etmeye dayanıyor" diyor.
Hava saldırılarına ve havadan yardıma destek sağlanacak, yerel güçlere danışmanlık yapılacak ve istihbarat paylaşılacaktır.
Ancak Avrupa kamuoyunun kara harekâtına destek vermeyeceği düşünüldüğü için Ortadoğu’nun güvenliği ne imkansız Suriye Ordusu,ne zayıf Irak ordusuyla yapılamıyor, işte apaçık; ABD ve koalisyonu ülkelerinin İŞİD lejyon ordusu vasıtasıyla sağlanmaya çalışılıyor…

*
IŞİD lejyon ordusu, koalisyon ortağı Türkiye sınır hattını özel bir askeri alan haline getirirken Kobane’ye saldırıyor.
Kobane’ye ABD’ci peşmerge ve Özgür Suriye Ordusu yerleşmeye hazırlanırken,IŞİD’ın çürüttüğü ve "Demokratik Özerklik Devrimi"nin kaybedeni etnikçi terör örgütü PKK yanlısı PYD ile Türkiye’de PKK örgütü "ya siyaset ya terör " seçeneğiyle başbaşa bırakılıyor.
İŞİD lejyon ordusu Lübnan’ın Beka Vadisi’ndeki Hizbullah bölgelerine saldırıyor.
Bu suretle Hizbullah örgütünün Suriye’den çekilmesi, boşalttığı bölgelere rejimi dengelemek üzere Sünni Özgür Suriye Ordusunun yerleşmesi amaçlanıyor.
IŞİD lejyon ordusu Irak’ta El-Enbar iline saldırıyor ve Bağdat’a yönleniyor, böylece İran "ya Ortadoğu’da Barış ya da Savaş" seçeneğiyle başbaşa bırakılırken, Sünniler lehinde Irak’tan çekilmeye zorlanıyor.

*
Ama savaşın esası bu görüntünün arka planındadır.
Savaş ABD’nin güç siyasetine dayalı güvenlik anlayışıyla oluşturduğu uluslararası sistemin işleyişine karşı,
Rusya ve Çin’in çok kutupluluk söylemini meşrulaştıracak yeni bir bölgesel yapılanma ,BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü ve bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk taleplerine karşı yapılıyor.

*
BM merkezinde adalet ve ulusal çıkarlara saygı ilkelerine dayalı yeni bir küresel statü ve bunu belirleyen yeni bir uluslararası hukuk taleplerinin karşılanması;
Mesela, Suriye iç savaşında işlenen hukuk ihlallerinden Esad rejimi kadar muhalif tarafların, teröristlerin varsa bunları destekleyen ülkelerin paylarını üstlenmelerinden geçiyor.
Suriye de savaş suçu işlenmesini planlayan, kışkırtan, emreden, işleyen veya planlanmasına, hazırlanmasına ya da gerçekleştirilmesine herhangi bir şekilde yardım ve yataklık edenlerin cezalandırılması, söz konusu suçların detaylı ve esaslı bir biçimde kategorize edilmesi açısından önem kazanmıştır.
Hem hukukun üstünlüğü, hem de savaş hukukunun geçerliliği ve gelişmesi açısından yargının işlemesi gerekiyor.
Yeni Suriye’nin kurulmasına ilişkin bağlayıcı kararın bu bileşkeden çıkarılması, bu sistematik hukukun BM merkezinden yeni bir dünya statüsünün oluşmasına yol açması isteniyor ki,Ortadoğu’nun barışa evrilmesinin başkaca bir çözümü de bulunmuyor…

*
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Letonya-Estonya gezisinin dönüşünde uçakta Suriye ve Irak’ta IŞİD terörüyle yapılan mücadeleyi " bir tezgah" olarak anıyor.
Suriye-Irak sınırında ve Kobane çevresinde oynanan oyunun sıradan, rastgele, basit bir oyun olmadığını vurgulayarak, "Bir üst akıl"a işaret ediyor.

*
Bir üst akıl, apaçık görüldüğü üzere İŞID lejyon ordusuna Irak’ta-Suriye’de kara harekatı yaptırıyor!
Erdoğan, Eset rejiminin Suriye’de teröre neden olarak işlenen hukuk ihlallerinin biricik sorumlusu olduğuna,o yüzden koalisyon güçlerinin Eset ve rejimine karşı bir kara harekâtına girişmesi gerekirken, hava saldırılarıyla bir sonucun sağlanamayacağına ilişkin kuvvetli inancıyla;
Esad rejimi kadar IŞİD teröristlerini destekleyen ABD ve koalisyon ortaklarının da Suriye İç Savaşında işlenen hukuk ihlallerinde payına işaret ediyor.

*
Madem İŞİD kara harekâtı yapan ABD ve koalisyonunun lejyon ordusudur, o halde İslami Cihad’ı kim yapıyor,onları kim yönetiyor?
Ezcümle Erdoğan, zorda kalırsam ABD’nin dünyasını ya İslamcı bir dünya ile bölerim ya da yeni bir statü talep edenlere satarım, demeye getiriyor…

27.10.2014cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

Pile’de Rumların Yanlış Uygulaması (2/2)… Prof. Dr. Ata ATUN


Pile köyündeki Türk toprakları üzerinde Kıbrıslı Türklerin açtıkları işletmelerin, özelliklede deniz kenarındaki araziler üzerinde kurulu Kıbrıslı Türk işletmelerin tümü vergisini Rum tarafına ödemekte. Ödedikleri bu vergilere karşı da maalesef hiç bir devlet yatırımı alamamaktalar Rumlar tarafından.

Rum Yönetimi Türklerden vergi alıyor ama Türklerin yaşadıkları yörelere on paralık yatırım yapmıyor, aynen Makarios hükümetinin yaptığı gibi… Hatırlatalım; 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrası KKTC sınırları içinde kalan Türk köylerinin hiç birinde elektrik, yol ve su yoktu. Rumlar 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni siyasi oyunlarla ele geçirdikten sonra Türk köylerine ve kasabalarına tek bir kuruşluk yatırım yapmadı, Türklerden her tür dolaylı vergiyi toplamasına rağmen. Türk bölgesine yatırım, yol, su ve elektrik 1974 Mutlu Barış Harekatından sonra gerçekleşebildi.

Pileli Türklerin yıllık ortalama, Kıbrıs Rum Yönetimine ödedikleri direkt vergiler yaklaşık 300 yüz bin Avro civarında. Vergi tahsildarı da Pile’nin Rum muhtarı. Ama buna karşın aldıkları hiç bir hizmet yok. Şimdi de Kıbrıs Rum Yönetimi Pile’de yaşayan Kıbrıslı Türklerden elektrik parası istiyor. İstemesine istiyor da herhangi bir yatırımı yok bu insanlara yönelik. Üstelik de burası "Ara Bölge."

O yüzden de ya vergi almayacak, elektriği parayla satacak, ya da aldığı verginin karşılığında hizmet verecek.

Hükümetimiz tarafından Pile’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin Rum Elektrik Kurumuna (EIK) elektrik ücreti ödemesi kabul edilmemeli ve derhal reddedilmelidir.

Pile’de yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türklere KKTC’de üretilen elektrik verilmelidir. Bunun içinde önce, Yiğitler-Pile yolu açılmalı, yol boyunca elektrik direkleri dikilmeli ve KKTC’de üretilen elektrik de bu enerji hattı üzerinden Pileli Türklere ulaştırılmalı. Pileli Türkler de bu yolu kullanarak, KKTC sınırları içinde hareket etmek yeteneği ve hakkına sahip olup, kimlik göstermeden, vize formu doldurmadan KKTC’ye istediği zaman girip çıkabilmeli.

Eğer gerçekten Pile’de yaşayan kardeşlerimizin hakları korunmak isteniyorsa ve de KKTC hükümeti de Pileli Türklerin üzerine kollarını ve kanatlarını germek istiyorsa bu tam da "Bir taşla iki kuş vurmak” olur. Hükümetimiz bu politik başarıyı gösterebilmeli ve Pile’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin haklarına sahip çıkmalı, KKTC’nin tüm olanaklarını da onlara hizmet verebilmek için seferber etmeli. Atıp tutmanın ve hamaset yapmanın zamanı geçti artık.

Eğer Kıbrıs Türk tarafından yaşayan Rumlarla, Rum Yönetimi sınırları içinde yaşayan Türkler arasında bir denge ve mütekabiliyet kurulmak isteniyorsa, Karpaz’da yaşayan Rumlar ile Koruçam’da yaşayan Maronitler de tükettikleri elektriğin ücretini KIB-TEK’e, Rum tarafından yaşayan Türkler de EIK’e ödemelidir.

Pile’de yaşayan Kıbrıslı Türklere, geçmişte alınan hatalı bir karar ve yanlış uygulanan strateji nedeni ile hükümetin bir borcu var. Şimdi bunu ödemenin tam zamanı. Anastasiadis’in yarattığı bu yapay kriz ortamında bu kriz kazanca döndürülebilir ve de ne pahasına olursa olsun döndürülmelidir.

Geçmişteki söz konusu yanlış karar ve hatalı strateji nedeni ile Beyarmudu sınır kapısına kadar gelen ve giriş çıkışları kontrol edebilen Kıbrıs Rum Polisini artık oradan söküp atmak mümkün değil ama Pile’de yaşayan kardeşlerimizin KKTC’ye ulaşımlarını Pile-Yiğitler yolu ile yapmalarını sağlamak ve elektrik akımını da bu güzergahtan Pile’ye götürmek mümkün.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

http://www.twitter.com/ataatun

27 Ekim 2014

T.C. ve KKTC’de Yüksek Öğrenim ile ilgili Resmi kuruluşlar ve Üniversitelerin Etik kurulları, Ata Atun intihal ile ilgili herhangi bir akademik bulguya rastlamamıştır.

%d blogcu bunu beğendi: