Günlük arşivler: 21 Ağustos 2014

KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (2/2) … Prof. Dr. ATA ATUN


KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (2/2)

Çalışma izni almak veya da yenilemek için yaratılan bıktırıcı prosedürün ne denli insanlık dışı ve çalışanları aşağılayıcı olduğunu anlamak için yakın bir tanıdığımla birlikte daireleri gezerek, her aşamayı yaşadım ve göz şahidi oldum. Utandığımı itiraf etmem gerekir.

Bana göre aynen vergi dairesinde yaşananlar gibi tam bir beceriksizlik örneği ve rezalet.KKTC vatandaşı olduğum ve çalışma iznine gereksinim duymadığım için ülkemiz bürokrasinin bu denli bıktırıcı ve aşağılayıcı olduğunu gerçekten bilmiyordum..

Önce ilk adım, ilk aşama olarak polise gidiliyor ve "Temiz Kağıdı" isteniyor. Bu prosedür ortalama 4 gün sürüyor ve 2 kez bölge Polis merkezine gidip gelmek ve temizkağıdı için de ücret ödemek gerekiyor. Getirmeniz gereken resimler de cabası.

Madem KKTC e-devlet sistemine geçti, Çalışma Dairesi "Temiz Kağıdı" bilgilerini polisten direkt ve aracısız olarak alamaz mı? Alabilir tabii. Sadece biraz beceri, biraz da inisiyatif ister, hepsi o kadar. Ama ne gezer bizde beceri ve inisiyatif. Maksat iş yapmak yerine vatandaşa bu işi yaptırmak ve bezdirmek, kendisi de yan gelip oturmak ve ay sonu çuval dolusu maaş almak.

İkinci aşama "Sağlık Raporu." Tam bir insanı aşağılama yöntemi uygulamaya konmuş bu etapta.

Önce bölge hastanesine gidip 135 TL para yatırmanız ve bulunduğunuz şehirde hangi laboratuvara gidileceğini öğrenmeniz gerekiyor. Bu çağda, para yatırmak ve nerede gerekli sağlık testlerinin yapılacağını öğrenmek için bölge hastanesine niye gidildiğini gene anlamış değilim. İnternet üzerinden hem para yatırılabilir hem de hangi laboratuvarda gerekli testlerin yapılabileceği öğrenilebilir. Vergi dairesinde olduğu gibi aracınızı park etmek için yer aramak ise bir başka eziyet ve zaman kaybı. Buna ilaveten suratları asık ve gülmeyen memurların hakaretine maruz kalmak ise kabul edilebilir bir yaklaşım değil. (Sıradakileri telefonda kızı ile konuştuğu için boşu boşuna bekleten memurun yüzünden düşen bin parçaydı.)

Buradan sonra gidilen yer ise sağlık testi için yönlendirildiğiniz laboratuvar. Özel sektör ile devlet memurları arasındaki fark hemen ortaya çıkıyor bu aşamada. Gidilen laboratuvarda güler yüzle karşılanıyorsunuz ve vakit kaybettirilmeden gerekli testler yapılıyor ama bu aşamanın süresi ise nerden baksanız 4-5 gün. Kazara bir hastalığınız çıkarsa, soluğu limanda alıyorsunuz. Adaya sapasağlam gelmişseniz ve yıllarca sağlık sorununuz olmamışsa bile anında sınır dışısınız.

Bu uygulamayı anlamak mümkün değil. Yıllarca KKTC’de çalışmışsınız, bütün primlerinizi ve sağlık sigortanızı bir tamam ve eksiksiz ödemişsiniz ama KKTC’de çalışırken es kaza bir hastalık size bulaşmış ise suçlu hemen siz oluyorsunuz ve derhal sınır dışı ediliyorsunuz. Peki o vakit devlet niye her ay ortalama 400 ile 600 TL arası bir meblağı bu çalışandan "Sağlık Sigortası" adı altında almakta? İlk seneden sonra tedavi etmek KKTC devletinin yükümlülüğü olmalı, eğer çalışma izni ile çalışan bir kişi KKTC sınırları içinde çalışırken hasta olursa, sınır dışı etmek yerine.

Sağlık testiniz sağlam ve temiz çıktıktan sonraki son aşama "Çalışma İzni" almak veya yenilenmesi oluyor. İşte rezaletin ve beceriksizliğin son perdesi de Çalışma Dairesi’nde oynanıyor. Tüm evraklarınızın tam olmasına rağmen izin almak veya da yenilemek için 2-3 git-gel’den sonra, 1 haftada gerçekleşebiliyor.

Anlamadığım ve kafama yatmayan bir başka rezil uygulama da, bazı durumlarda çalışma izni alabilmek için yurt dışına çıkış ve tekrar giriş zorunluluğu. İlgili kişi sabah yedide bir uçağa binip yurt dışına giderse ve gittiği ülkeye giriş yapmadan transitten geçiş yapıp aynı uçakla bir kaç saat içinde geri dönerse, her şey tamam, hiç bir sorun yok. Ama çıkış yapmadan bu işleri yapmak isterse, yandı da ne yandı. Tutuklanmak, hakkında dava okunmak, birkaç aylık brüt asgari ücret kadar ceza ödemek, içerde yatmak ve sınır dışı edilmek gibi bir sürü ceza onu bekler oluyor o vakit. Kişi aslında aynı kişi. Fark sadece yurt dışına çıkış yapıp yapmamasında. Bana çok mantıksız geliyor bu uygulama gerçekten. Bu insanları zora sokan saçma uygulamanın insancıl bir alternatifi olmalı mutlaka, eğer inisiyatif sahibi bir yönetici çıkıp bu ezgiye son vermek cesaretini göstermek isterse. İşin yoksa,akıllı ve becerikli olan ülkelerin internet üzerinden birkaç saatte gerçekleştirdikleri iş için, bir avaracı (boşta gezen) gibi daireden daireye, hastaneden laboratuvara koştur dur günlerce…

Yazıklar olsun "Nüfusunun yüzde 100’ü okumuş" diye övündüğümüz devletimize ve bizlere…. (Son)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

22 Ağustos 2014

Hamas kaçırılan üç gencin sorumluluğunu İstanbulda üstlendi. hasturktv.com


>

http://www.hasturktv.com/turkiyede_bugun/6771.htm

21/08/14

Hamas kaçırılan üç gencin sorumluluğunu İstanbulda üstlendi.

Çarşamba günü İstanbulda yapılan Dünya Müslüman Alimler Birliği konferansında, Hamas’ın Türkiyedeki temsilcisi Salah al Aruri yaklaşık iki ay önce Batı Şeria’da üç İsrailli gencin kaçırılıp öldürülme eyleminin örgütlerinin askeri kanadı İzzeddin al Kassam tugayları tarafından yapıldığını söyledi.

Başbakan Yardımcısı İşler, Dünya Müslüman Alimler Birliği Toplantısına Katıldı

Konferansta çakilen bir videoda, Hamasın ileri gelenlerinden Salah Al aruri, bu olayın bir İsrail komplosu olduğunun yanlış olduğunu, ve İzzeddin El Kassam mücahitlerinin eylemi Filistinli esirlerin açlık grevine dikkat çekmek için gerçekleştirdiklerini söylediği görülüyor.

fft256_mf4488476.Jpeg

İşler ve Al Aruri

Al Aruri “halkımızın mücadelesi tüm işgal edilmiş topraklara da yayıldı. Mücadelemizin doruk noktası üç (İsrailli) yerleşimcinin El Kassam tugayları tarafından El Halil (Hebron) de kaçırılmalarıydı” diyor.

19 yaşında Eyal Yifrach, 16 yaşında Gilad Shaar ve 16 yaşında Naftali Fraenkel 11 Haziran günü kaçırılıp, kaçırılmalarından beş dakika sonra öldürülmüşlerdi.

Naftali Fraenkel, Gilad Shaar, and Eyal Yifrah.

İsrailin Batı Şeriyada üç hafta yaptığı aramalar sonucu ölü bulunan bu gençler, Hamas örgütüyle gerginliğin artmasına neden olmuş, gelişen olaylar İsrailin günümüzde Gazzede gerçekleştirdiği operasyonun başlamasınına neden olmuşlardı.

Dünya İslam Bilimleri Konferansına Mısırlı din bilgini ve Dünya Müslüman Alimler Birliği Başkanı Yusuf El-Karadavi ve Tunus Nahda Hareketi’nin lideri Raşid Gannuşi gibi isimlerin yanısıra, Başbakan yardımcısı Emrullah İşler de katıldı.

isler-suni-sinirlar-cizip-operasyon-yapiyorlar_m.jpg

Konferansta konuşan İşler “En son Gazze’de hem de Ramazan ayı içerisinde gerçekleştirilen katliamlar dünya vicdanının iflas ettiğini bir kez daha göstermiştir…..İsrail’in tüm acımasızlığıyla Müslümanların kutsal ayı olan Ramazan’da bebek, kadın, yaşlı demeden insan katletmesi karşısında dünyanın suskunluğunu hiçbir şey izah edemez. İsrail, aynı zulmüne, aynı orantısız güç kullanmaya devam etmekle uluslararası teamülleri yine ihlal etmiştir. Artık herkes bilmeli ki dünyanın bir İsrail sorunu vardır. İsrail, dünya ve bölge barışını tehdit eden, hiçbir zaman barış yanlısı olmayan, her fırsatta zulmeden bir ülkedir” dedi.”

Dün, Yusuf El Karadawi başkanlığında konferansa katılan bir delegasyson Recep Tayyip Erdoğanı ziyaret etti. Delegasyon Başbakanı seçimlerden dolayı tebrik etti. Toplantıda bölgedeki gelişmeler ve bunların Arap ve İslam dünyasına etkileri görüşüldü. Başbakan delegasyon şerefine bir yemek verdi.

Başbaka Recep Tayyip Erdoğanın delegelerini kabul ettiği, ve T.C. Başbakan yardımcısının da katıldığı bir konferansta üç İsrailli genci kaçırıp öldürdüklerini kabul eden Hamasa İslam alemi ve hükümetin nasıl bir tepki göstereceği merak konusu

Kaynaklar: Türk Basını ve Haaretz

KONUŞAN ERDOĞAN MI MASAL Mİ ? RAFAEL SADİ – HASTURKTV.COM


21/08/14

Konuşan Erdoğan mı Meşal mı?

RAFAEL SADİ

http://www.hasturktv.com/israili_taniyalim/6773.htm

Dün Hamas lideri Haled Meşal’e Mısır önderliğindeki arabuluculuk anlaşmasındanKatar ve Türkiye tarafından baskıyla el çektirilmesi sonucu ateşkes süresi bitimine 4 saat kala Savaş yeniden başladı.

Gerek Katar gerekse Türkiye Ateşkes konusunda görüşmeleri yönlendiren ülkeler olmak arzusundaydılar.

Ancak Katar ve Türkiye’nın ara bulucu olmasını Filistinliler bile istemediler. İsrail zaten düşmanca bir tutum içinde olanların ara bulucu olamayacağını defalarca belirtmiş vetosunu ortaya koymuştu.

Katar ve Türkiye ise Bütün Filistinlilerin yanında değiller. Sadece Hamas’ın hatta bana kalırsa sadece Haled Maşal’in arkasında duruyorlar. Daha da ileri gidecek olursak Haled Maşal bu iki ülke liderlerinin de güdümünde, adeta esaretinde. Öncelikle adamın paracıkları Katar bankalarında. Birikimlerini değerlendirdiği ve bilmem kaç yüz katlı 4 kule ve bir AVM inşaatı düren Fadıl İnşaat Şirketi de Katar’da. Doğal olarak adam bu ülkenin ve de kardeşi olan RTE’nin sözünden çıkamayacak durumdadır.

Haled Maşal geçtiğimiz hafta ortasında Kahire’ye gelmiş ve neredeyse anlaşmaya varılan Mısır ateşkes teşebbüsüne itiraz etmişti. Gazzeye liman olmazsa ve abluka tamamen kalkmazsa bu iş olmaz demişti.

Yüzün görmyen konuşan Maşal değil de RECEP TAYYİP ERDOĞAN sanar: Haled Maşal aynen Tayyip bey’in ifadeleri ile konuşuyor .

Sonuç olarak ateşkes anlaşma umudu ile iki kez daha uzatıldı ve dün akşam son kez Hamas Tarafından bozularak ateş dönemine geri dönülmüş oldu.

İsrail’in başından beri ifade ettiği gibi “sükunet sükunet ile, ateş ateş ile karşılık görecektir” Gazze’ye söz verdiği karşılıklarda bulunmuştur.

Hamas askeri savaşçı kolu lideri Muhammed Deff’i beşinci kez imha etmeyi denemiştir. Denemiştir diyorum çünkü adamın bu saldırıda ölüp ölmediği belli değildir. Daha doğrusu Hamas ölmediğini iddia ediyor , ama adamın akibeti ve sağlığı konusunda detaylı bilgi de vermiyor. Aksine Hamas Basın sözcüsü de haberi verirken Muhammed Deff’ten önce ŞEHİD diye söz ediyor sonradan ise düzeltiyor.

İsrailli yetkililer adamın ölüp ölmemiş olmasının çok önemli olmadığını, ve savaşın bütün hızı ile devam ettiği ve edeceği gerçeğini değiştirmeyeceğinin de altını çiziyorlar. Hamas tarafı tehditlerine devam ederken İsrail ordusu da boş durmuyor ve köşe bucak ellerindeki istihbaratları değerlendirerek imha listesindeki Hamas liderlerinin peşine düşmüş görünüyor.

Tekrar gözden geçirelim Hamas ne istedi ve İsrail neleri kabul etti; İsrail ne istedi ve Hamas ne kabul etmedi

İsrail’in kabul etmedikleri:

1- Gazzeye Liman ve Havaalanı ateşkesin ön şartı olamaz. Liman ve Hava alanı sadece toplu bir barış ve Gazze’nin silahsızlandırılması karşılığı ve bu limanlardan silah ithal edilmeyeceği garantisi ve kontrolü ile mümkün olabilir.

2- Gazze’ye girecek olan kamyon sayısının 380 kamyon/gün den 600 kamyon/gün’e çıkartılabilir fakat ve giriş yapacak olan malların kontrol ve gözetim şartı ile. Yani silah ve silah yapmaya yarayabilecek ürünlerin ithali bu sevkiyatların dışında tutuldu.

3- Gazze’den İsrail ve Batı Şeria’ya geçiş yapacak kişi sayısı ve kriterlerinde iyileştirmeler yapıldı ve geçiş sayısı 5000 kişi/gün’e yükseltildi.

4- Rafiah Geçiş kapısının Mısır FOY ile Bir başka ülke denetiminde olması kabul edildi.

5- Hamas memurlarına maaşlarının ödenmesi için 3. bir ülkenin para transferine İsrail’in itiraz etmeyeceği konusunda anlaşıldı.

6- Gazze’nin silahsızlandırılması konusunda anlaşmaya varılamadı.

7- Gazze’nin yeniden yapılandırılması taraflarca kabul edildi. Ve gazze halkının yararına olacak olan altyapı çalışmalarına İsrail varız dedi.

Sonuç olarak neredeyse yarısı yıkılmış Gazze ve Gazzeliler yararına bir anlaşma alt yapısı oluşturulmuş gibi. Fakat kendileri arabulucu olmamalarından, Katar ve Türkiye Meşal’e baskı yaparak bu anlaşmadan el çektirdiler; hatta bu anlaşmayı imzalarsan katar’a bir daha geri dönemezsin tehdidi ile korkuttular. Eh adamın paracıkları yaklaşık 2.6 milyar dolarlık serveti orada ve bundan mahrum kalıp sürünmek istemiyor. Ne yani Koskoca Haled Maşal Gazze’ye dönüp ŞİFA Hasta hanesinin bodrumunda mı yaşamaya başlasın? 5 mi 7 yıldızlı otellerde yaşarken buna kalp dayanmaz . Bu nedenle Gazzelilerin ateş altında olması vede israil’e ateş ettirmeye azmettirmeye devam kararı aldı.

İyi de Hamas’ın ateş gücü nedir? Yani daha en kadar ateş edebilir? İsrail’e ne kadar daha zarar vermeye devam edebilir?

Eski Askeri İstihbarat şeflerinden Amos Yadlin Hamas terör örgütüne sadece terör örgütü diyerek düşmanı küçümsemenin yanlış olduğunu ,ve sorunu tam olarak teşhis etmekte hatalı davranıldığını iddia etmişti. Yadlin’e göre hamas düzenli ve organize bir ordusu, bir ROKET FABRİKASI olan neredeyse kendi silahını kendi üreten ve savaş kabiliyeti olan bir ülke olarak algılanması gerektiğini iddia etmişti. “Karşımızda 15-20 bin kişilik bir ordusu olan bir düşman ülkesinden söz ediyoruz, 300-500 kişilik bir terör örgütü değil” demişti.

Askeri yorumcuların dediklerini toparlayacak olursak Hamas’ın halihazırda elinde 3000-4000 adet arası uzun ve orta menzilli roket mevcut olsa gerek. Bundan fazla da 5 ile 7 km menzilli Havan topu olduğu söyleniyor. Kısaca Hamas halen savaşmaya devam edebilecek kudrettedir.

Peki İsrail’e zarar vermesi olası mıdır? Evet olasıdır. İnsanın kafasına taş bile atarsanız öldürebilir. Havan toplarına ve Kassam Füzelerine SOBA BORUSU diyen Sayın Erdoğan’ın bilinçli olarak İsrail’i suçlama niyetinde olduğu aşikardır. İsrail cephe gerisindeki ölü sayısı sadece 3 olması Demir Kubbe gibi olağanüstü bir savunma silahının mevcudiyeti sayesindedir. İyi ki de var.

Önünüzdeki günler nelere açık nelere gebe hep birlikte göreceğiz. Bundan sonraki yazılarında dile getireceğim Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Cumhurbaşkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’nin Türkiye Cumhuriyeti Devletini nasıl bir uluslararası çıkmaza ve telafisi mümküm olmayan bir duruma soktuğunu anlatmaya çalışacağım. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin dünyanın baş belası olan iki terör örgütüne silah verdiğini ve bu örgütlere dost ve kardeş diyerek ülkeyi nasıl tehlikeye attığını hep birlikte irdeleyeceğiz.

ULAN AMERİKA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ULAN AMERİKA

Geçen hafta, ABD’nin Missouri/St.Louis-Ferguson’da, polisin silahsız siyahi bir genç olan Michael Brown’ı öldürmesinden sonra başlayan protestolar durulmuyor.
Dün,aynı yerde iki polis memuru, kendilerine yaklaşarak bıçak çeken ve "Vur beni, şimdi öldür beni" diye dellenen bir siyahi adamı daha öldürdü.

*
Yer yer ayaklanmaya dönüşen protestolar nedeniyle görevlendirilen Ulusal Muhafız Birlikleri kasabada göreve başladı.
Eylemcilerden biri,"Bizi daha önce de öldürdüler ama bu kez başka"derken,
Bir diğeri,"Bu ülkede siyah erkekseniz,polisten kasiyere kadar herkes sizi suçlu sayar",
Bir diğeri,"Burada vatandaş-polis çatışması yaşanıyor,ama siyahlar bu çatışmayı daha ağır yaşıyor" diyor.

*
Başkan Barack Hüseyin Obama itidal çağrısında bulunuyor, toplumun "birbiriyle yeniden birleşmeyi" denemesi gerektiğini söylüyor.

*
Slogan atmaktan başka bir şey yapmayan göstericilere karşı zırhlı araçlar,yarı otomatik silahlar,biber gazı,ses ve sis bombaları kullanan Ulusal Muhafız Birliklerinin müdahale biçimi,ABD’nin bir polis devleti olduğu suçlamalarını doğruluyor.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, ABD’den olayların arkasındaki nedenleri bütün yönleriyle incelemeye davet ediyor ve Ferguson’daki gösterilerle ilgili haber yapan gazetecilerin basın özgürlüğüne saygı duyulmasını istiyor…

*
Frantz Fanon, 20.yüzyılda sömürgecilik,politik tahakküm ve ırkçılık psikopatolojisi konusunda en yetkin düşünürdü.
Batının psikoloji anlayışını, köle-efendi diyalektiğini ve tahakkümünün psikolojik arka planını sorguladı.
Yeryüzünün Lanetlileri,Cezayir Devrimi’nin 5. Yılı, Siyah Deri-Beyaz Maske başlıklı eserleri kolonileşme-karşıtı kurtuluş hareketlerine esin verdi.

*
Toprak ve emek hırsı;kıtaların işgal edilmesine, milyonlarca insanın köleleştirilmesine,her yerde şiddete ve kurbanlar verilmesine neden oluyordu.
Dünya; Efendiler-Köleler ya da Sömürgeleştirenler-Sömürgeleşenler ya da Burjuva-İşçiler olarak ikiye bölünürken,
Toprak işgalleri siyah derililerin ruhlarının işgaline dönüşmüştü.

*
Yıllar sonra Alman filozofu F.Hegel, "Efendi-Köle" diyalektiğinde öz farkındalığa ilişkin,
"İnsan kendi bilincini ancak bir başkası tarafından tanınırsa fark eder.
Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan Efendi, muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan Köle olur" demişti.

*
F.Fanon da karşılıklı tanımanın insan hayatı ve ilişkisi için şart olduğunu söyledi.
"Karşılıklı tanıma olmaksızın bir kimlik, özdeğer, saygınlık olamaz. Bu imkândan mahrum bırakılan kişiler lânetli bir hizmetkârlığın ve nesneliğin zindanına hapsolurlar"diyordu.

*
Sömürgeciler tek insan gerçekliği, Batı merkezli, orta sınıf ve erkek egemen yaşıyorlardı.
Köle ve efendi arasındaki mücadele ise ölümüne bir savaş olarak devam ediyordu.
Batılı Yahudi-Hıristiyan geleneğinde siyah adam kötülüğün simgesiydi; günahı, lânetlenmişliği, ölümü, savaşı, kıtlığı simgeliyordu.

*
F. Fanon sömürge deneyimi içinde Batı tıbbının dahi nasıl bir tahakküm aracına dönüştüğünü farketti.
"Eğer psikiyatri insanın artık çevresine bir yabancı olmamasını mümkün kılan bir tıp tekniği ise, sömürgeleştirilen insan ya da hasta kendi gerçeklik duygusunun geçici olarak yitirilmesiyle ilgili kendilik algısını kaybetmiştir.
Halbuki bir sosyal yapının işlevi insanın ihtiyaçlarını karşılayacak kurumlar inşa etmektir.
Üyelerini ümitsiz çözümlere iten bir toplum, yaşamayan, değiştirilmesi gereken bir toplumdur" dedi.

*
Sayesinde,beyazların kendi içlerindeki kötülüğü siyahlara yansıttığı,
Böylece beyazın kendisinde kabul edemediği, kötü ve aşağılık bulduğu herşeyi siyaha yansıtarak rahatladığı anlaşıldı ki;

*
Siyahların ruhunu,bilincini söküp-atan köle ticareti yasaklandığında, 20.Yüzyıl başlarında hâlâ bilimsel ırkçılık, Afrika yerlisini;" Biçimsiz bir ilkel insanlar kütlesi ,çoğu zaman cahil ve ahmak, bizim düşünce biçimimize ve tepkilerimize çok uzak, bizim ahlâkî tutumlarımızın hiçbirini kavramış değil, en basit sosyal, ekonomik, siyasî ilgilerimizi dahi anlayamaz.
Yalancı, hırsız, ahmak, tembel, histerik ve dürtüsel biçimde öldürme, öldürmeye teşebbüse yatkın,
Batılı bir çocuğun bile sahip olduğu merak ve sorgulamadan yoksun, bitkisel ve içgüdüsel hayatı olan ilkel yaratık " olarak tanımlıyordu…

*
Köleler,yalnızca Amerika’da 20 milyondular.
Afrika’nın sağlıklı nüfusunu kaybetmesine, Avrupa ve Asya’daki ülkelerde nüfus artarken Afrika’nın nüfusunun sabit kalmasına, yerel dili, kültürü ve dininin tahrip olmasına buna mukabil Amerika ve Avrupa’nın zenginleşmesine yol açtılar.

*
Ne ki, 300 yıl boyunca köle emeğini kullanarak sermaye birikimini yoğunlaştıran ABD kapitalizminde, kölelik yasaklanmakla bitmedi.
Bugün gelinen noktada, yasaklanmasının üzerinden 200 yıl geçmesine rağmen kölelik halen yaygınlaşarak sürüyor,işsizlik, yoksulluk ve savaşlar bu durumu körüklüyor.

*
Avustralya’da Walk Free Vakfıı,2013 küresel kölelik endeksi raporunda, modern diye geçinen kapitalizmin iliklerine kadar çürümüş olduğunu ortaya koyuyor.
Dünya genelinde 162 ülkede 30 milyon insan köle olarak çalıştırılıyor.
Hindistan 14 milyon köle ile listenin en başındadır, onu Çin, Pakistan, Nijerya, Etiyopya, Rusya ve birçok Avrupa ülkesi takip ediyor.
Son on yılda işçilerin yoğun sömürüsü temelinde palazlanan ve dünyanın 17. büyük ekonomisi durumuna gelen Türkiye de, kölelik endeksinde 90. sıradadır ve 120 bin köleyi barındırıyor.

*
Afrika’yı bir köle kaynağı olarak görenler, şimdi onunla hem hammadde kaynağı, hem de pazar olarak ilgileniyor.
Afrikalıların kurtuluşu olarak ilan edilen bu yeni süreç, köleliğin yeni bir biçiminden başka bir şey değildir.
Köle tacirleri giderek Ortadoğu’da, OrtaAsya’da madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar halinde örgütlenmiş,buralarda sömürgeleşmei kısa bir sürede olmuştur.

*
Dünkü kölelerin tahrip edilen dilleri,dinleri, kültürleri, kimlik ve özdeğerleri, elbette onların hem bugün,hem yarın ki nesillerine yansıyor.
Rağmen yüzlerce yıl travmaya uğratılan özbenlikte saklı isyanın, birden açığa çıkma korkusu;
Dünyaya demokrasi getirmeyi üzerine vazife sayan ABD’yi korkudan deliye çevirmeye yetiyor.

*
Amerika’nın güçlü bir merkezi hükümetin buyruğunda "Zengin azınlığı çoğunluktan korumak ilkesi üzerine kurulmuştur" temelinde,
Zenginlerin monarşiden kaçınmak için birbirini dengeleyen üç ayrı yönetim alanı yasama,yürütme ve yargıyı oluşturduğu,
Bu alanları özel mülkiyet,özel sözleşmeler ve bilumum çıkarlarında mütemadiyen kendilerini koruyan ve nesilden nesile geçen hizmekârlarıyla doldurdukları,
İşte, eskinin "kölebaşı"sının bugüne yansıması anlamında bir siyahi Başkan Barack Hüseyin Obama ile birlikte halis bir polis devleti olduğu anlaşılıyor…

21.8.2014 cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: