Günlük arşivler: 5 Ağustos 2014

TARİH /// MEHMET TÜTÜNCÜ : Cezayir’de İshak ve Oruç Reislerin şe hadetleri ve kabirleri hakkındaki makale


Değerli üyeler,

Uzun yıllar üzerinde çalıştığım Cezayir’deki Osmanlı kültür mirası hakkındaki çalışmalarımı geçen yıl Cezayir’de Osmanlı İzleri adında bir kitapla sonuçlandırmıştım. Çamlıca yayınlarında çıkan bu kitapla araştırmalarımın neticelerini türkçe bilen okurların bilgisine sunmuştum. Tabi bu kitabın bir de Cezayirde geçerli dil olan Arapça veya Fransıcaya tercümesi gerekmektedir. Fakat bu konuda yapılan girişimler şu ana kadar neticesiz kalmıştır. İnşallah bir gün o da olur diyelim…

Bu araştırmalarda çok önemli bir konu açıkta kalmıştı. 500 yıl önce Kuzey Afrikanın İspanyolların ellerine geçmemesi için şehit olan Barbaros kardeşlerden İshak ve Oruç Reislerin kabirlerinin nerede olduğu meselesi. Bu konuda yaptığım incelemeleri ve saha araştırmalarının sonuçlarını yazdığım makalem Yedkıta dergisinin bu ay çıkan (Ağustos 2014) nüshasında yayınlanmiştir.

Ekte bu makalemi ilginize ve bilginize sunuyorum.

Saygılarımla,

Mehmet Tütüncü

barbaros.pdf

TABİAT VE DÜNYA /// VİDEO : BALİ’DE DALIŞ KEYFİNİN TADINI ÇIKARTIN :))


VİDEO LİNK :

http://www.youtube.com/embed/2uUk9K9TQhg

TARİH /// LEVENT ERTÜRK : İŞGAL YILLARINDAN RESİMLER (BÖLÜM 1 VE 2) – Unutanlar için !


BU MUHTEŞEM ÇALIŞMADAN DOLAYI SAYIN LEVENT ERTÜRK’E SONSUZ ŞÜKRANLARIMIZI VE TEŞEKKÜRLERİMİZİ SUNARIZ.

KAYNAK : http://leventerturk1961.wordpress.com/2014/07/14/isgal-yillarindan-resimler-unutanlar-icin/

İşgal kuvvetleri Taksim meydanında.

İşgal gemisi bandosu ve denizciler Galata Köprüsünden geçerken. Şubat 1920

Galata Köprüsü üzerinde İngiliz askerleri.

Köprüden geçecek olan Fransız kuvvetleri bekleniyor.

Atlantik filosu denizcileri şehirde yürüyorlar. Şubat 1920

İşgal orduları İngiliz birliklerinden biri General Allenby’i bekliyor, Ocak 1919

Fransız General D’Esprey İstanbul’a ayak basarken. Yanında muhtemelen General Harrington bulunmakta.

Karaya çıktıktan az sonra Fransız General D’Esprey bir kortej eşliğinde Galata’dan Pera’ya (Şişhane’ye doğru) ilerliyor. 8 Şubat 1919.

Yenilgiye uğratılan Güney Beyaz Rus Ordusunun lideri General Wrangle, işgalcilerle birlikte HMS Emperor gemisinde.

12 İnçlik devasa bir topu bulunan M1 tip İngiliz denizaltısı, Galata köprüsü önünde. Bu denizaltılarda bir tasarım hatası bulunmaktaydı ve top ateşlendikten sonra içerdeki cihazlara ciddi hasar veriyordu. İşgalciler bunun farkındadılar. Onların niyeti, bu dev denizaltıyı gösterip halkın psikolojisini çökertmekti.

İngiliz savaş gemileri Boğaz’da. HMS Ajax, HMS Ramillies ve 3 destroyer.

Haliç önünde işgal kuvvetlerinin gemileri.

İşgal kuvvetlerine bağlı bir İtalyan birliği talim sırasında, Resim, Amerikan San Francisco Examiner gazetesinden alınmıştır.

Sirkeci rıhtımına Fransız Renault FT-17 tankları indiriliyor. Mart/Nisan 1920

İstanbul’da bir Fransız zırhlı aracı.

General Gouraud’un onuruna onun ismi verilen Fransız karargahı, İstanbul.

İstanbul’daki Fransız generallerinden birinin kaldığı ev.

Bazı stratejik bölgelere yerleştirilmek için getirilen Sih subayları İzmit’te tren istasyonundalar. 11 Aralık 1919

Bir grup İngiliz Subayı İzmit Derince tren istasyonunda.

Yunan işgal kuvvetleri törenle İzmir’e çıkarken. (1919)

İzmir’de Saat Kulesi önünde İşgalci Evzonların (Yunan Askeri) tören yürüyüşü. (1919)

İzmir’in Yunan güçler tarafından işgali, o dönemde şehirde yaşayan bazı Rum kökenliler arasında sevinçle karşılanmıştı. (1919)

Yunan işgal kuvvetlerinin İzmir’deki karargâhının önü. (1919)

Heyet-i Nasiha yani Nasihat Heyeti üyeleri. Sultan Abdülhamit’in oğlu Şehzade Abdürrahim ve beraberindeki paşaların görevi, halkın Yunan işgaline karşı ayaklanmasının önünü kesmekti. (1919’da heyetin Ege seyahati sırasında)

Yunan işgal kuvvetleri İzmir limanından Anadolu’ya sevk edilirken. (1919)

Yunan süvarisi nehirden geçerek ilerliyor. (1919)

Yunan askerleri dikenli tel örgülerle tahkimat hazırlarken. (1919)

Yunan süvarisi dağlardan geçerek ilerliyor. (1919)

Anadolu’da Yunan işgal kuvvetlerine ait birliklerin ilerleyişi.

Yunan ordusu İzmir limanında. Yunan ordusu bu limana sık sık asker ve lojistik malzeme çıkarıyordu. (1919)

Yunan işgal kuvvetlerinin Batı Anadolu’daki ilerleyişi. (1919)

İşgalci Yunan birlikleri Mudanya sokaklarında. (1919)

Yunan işgal kuvvetleri İzmir’de. İzmir sahilleri Yunan bayraklarıyla süslenmiş. Soldaki bez pankartta dönemin Yunanistan Başbakanı Venizelos’un resmi görülüyor (15 Mayıs 1919).

İtilaf Devletlerinin silah yardımında bulunduğu Yunan kuvvetleri, Anadolu’ya cephane yığınağı yapıyor. (1919)

16 Mart 1920 sabahı. İngilizler, İstanbul’u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkarıyor.

İşgal güçlerinin Yunan ordusuna verdiği silahlar Anadolu’da. (1920)

Uşak’taki Yunan karargâh binasının önü. (1920)

Uşak’ta Yunan kralını karşılama töreni. Şehir, Yunan bayraklarıyla ve pankartlarla süslü. (21 Haziran 1921)

16 Mart 1920 sabahı, İngiliz askerleri tarafından Osmanlı devleti’nin ‘Harbiye nezareti’ (savaşları yönettiği karargah merkezi) işgal ediliyor.

İngilizler Mudanya’ya asker çıkarıyor. (1920)

Beyoğlu’nda işgalci İngiliz birliklerinin yürüyüşü. (1920)

İngiliz birlikleri Galata rıhtımında yürürken (1920)

İngiliz işgal ordusunun 16 Mart 1920 sabahı İstanbul Şehzadebaşı Mızıka Karakolu baskınında, uykudayken şehit ettiği Türk askeri.

İngiliz kuvvetlerinin Beyoğlu’nda yürüyüşü. İngiliz Sefarethanesi önü. (1920)

Ahmet Hamdi Martonaltı

İstanbul’un İngilizler tarafından cebren ve resmen işgali 16 Mart 1920 günü gerçekleşti. Daha önce de şehirde birlikler bulunmaktaydı, fakat bu birliklerin padişahı, halifeyi ve azınlıkları korumakla görevli olduğu söyleniyordu. 16 Mart günü Meclis de dahil olmak üzere bütün hükümet binalarına el konuldu. O gün, İngiliz zırhlısından çıkan silahlı İngiliz birlikleri, Beyazıt’daki Şehzadebaşı Direklerarası’nda bulunan Kafkas Tümeni’ne bağlı birliğin karargah ve mızıka erlerinin kaldığı koğuşu sabah 05.45’de bastı. Bu olayları Telgrafçı Hamdi Bey Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya saat onda bildirdi. Zaman zaman ara vererek işgali naklen Ankara’ya ve Mustafa Kemal Paşa’ya aktardı. Hamdi Bey, telgrafhanenin de basılmasına kadar işgal ile ilgili edindiği her türlü ayrıntıyı hayatını ortaya koyarak iletmeye çalıştı. Onun verdiği haberler özetlenerek Mustafa Kemal’in emri ile Anadolu ve Rumeli’deki tüm komutanların adreslerine telgraf yoluyla iletildi.

Hamdi Bey, işgalden sonra İstanbul’dan kaçıp Kurtuluş Savaşı boyunca telgrafçı olarak cephede görev yapmıştır. Savaştan sonra İstiklal Madalyası ile ödüllendirilmiştir. Soyadı kanunu çıktıktan sonra Gazi, İstanbul’un işgali sırasında gösterdiği yararlılığın hatırasına Manastırlı Hamdi Bey’e, “Martonaltı” soyadını vermiştir.

Hamdi Bey’in çektiği telgraf metni:

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özeldir.

Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu İngilizler bastı. Oradaki askerlerle çarpışarak neticede şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgi için arz olunur.

Fransız General D’Esprey atının üzerinde kendisini karşılayanları selamlıyor. Şehirdeki gayrimüslimlerin bir kısmı ile Fransız elçiliği çalışanları da generali sevinçle karşılamışlardı. Görgü tanıklarının ifadesine göre, General D’Esprey konsolosluk binasının önünde bayrağımızı yere serdirmiş ve atıyla üzerinden geçmiştir.

General Sir Edmund Allenby ve General Louis Franchet D’Esprey İstanbul’da buluşuyorlar.

Frank Carpenter (solda) ve ABD yüksek başkomiseri General Gabriel Bie Ravendael malikanenin Asya tarafına bakan bölümünde Boğaz’ı seyrediyorlar. Ulusal Kütüphane Arşivi ve Fotograf Departmanı Washington DC, kayıt no: 20540

Bir grup vatansever gösterici işgali protesto ediyorlar, 1922.

Ekim 1920 tarihinde, Yunan ordusunun bazı ileri gelenleri. Yüksek Komiser Aristidis Stergiadis, General Leonidas Paraskevopoulos ve Kurmay General Theodoros Pangalos.

Bazı Yunan askerleri ve siviller İzmir saat kulesi önünde piknikteler, 1920 yazı.

Yunan ordusu geri çekiliyor, 1922.

Türk ordusu İzmir sahilinde, 9 Eylül 1922

Mustafa Kemal Paşa ve diğer generaller yeni kurtulmuş olan İzmir’e giriyorlar. 10 Eylül 1922

Türk askerleri Karşıyaka’da

S.L.Cassar tarafından çekilen bu resimde, İzmir’in Türk ordusu tarafından geri alınışının ardından ortaya çıkan kaotik durum gösteriliyor. Türklerin girmesi ile birlikte, cezalandırılacaklarından korkan bazı siviller rıhtıma doluşuyor ve kendilerini alacak olan işgal gemilerine bir an önce binip kurtulmaya çalışıyorlardı. İzmir yangını ise bu karışıklıkta başlamıştır.

Yaklaşık 407 mülteci taşıyan kurtarma gemisi Maine’nin güvertesindeki yolcular, Malta’ya götürülmeden önce şehre son kez bakıyorlar.

İzmir yangınında büyük hasar gören Ioannis Keraschoras Ortodoks kilisesi.

Şehirden kaçmaya çalışanların bir kısmını işgal gemilerine götüren filikalardan biri, donanma motorlarından biri tarafından çekiliyor.

İngiliz yardım gemilerinden biri İzmir Pasaport limanında, Eylül 1922.

Atatürk’ün 1923’deki İzmir seyahati vesilesi ile yapılan kutlama. Resmin üzerinde: “8 Cemaziyelahir sene 1341, Kışla parkında sene-i devriyesi” yazmakta. Bu kutlama töreni Atatürk’ün 14 Ocak’ta annesini kaybetmesinden sonra ve İzmir’de Latife hanım ile evlenmesinden kısa bir süre önce düzenlenmişti.

İzmir Basmane tren istasyonu önünde, 9 Eylül 1924 tarihindeki bağımsızlık kutlaması.

Fransız işgal kuvvetleri tankları Taksim’de

Fransız tankları, Fransa ihtilalinin yıldönümünde Talimhane’de tören geçişi yapıyor. 14 Temmuz 1920

Fransız tankları Taksim’de, 1920.

İngiliz işgal kuvvetlerine ait savaş gemilerinden biri.

İngiliz işgal kuvvetlerinin Taksim töreni, 1920

İngiliz işgalcileri izleyen bazı gayrimüslimler.

Galata köprüsü önüne yanaştırılan İngiliz M1 denizaltısının arkadan görünüşü.

Harbiye Nezareti işgal altında.

İşgal kuvvetleri Beyoğlu’na doğru bando eşliğinde ilerliyorlar.

Fransız tankları önünde poz veren tank birliği askerleri

İzmir’in işgalini protesto etmek için yapılan Sultanahmet mitinglerinden 23 Mayıs 1919 tarihli olanı. Bu resim ilk olarak Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yayınlandı.

Mutlu son: Mehmetçik İstanbul’a giriyor.

Aşağıdaki resimlerle ilgili herhangi bir bilgiye ulaşamadım ve öylece siteye yerleştirdim. Bazılarının altına sadece tahminlerimi yazdım ve (?) soru işareti ile belirttim. Bu resimlerle ilgili bilgisi olanların levent.erturk.1961 adresime yazmalarını rica ederim.

Fransız Renault tankları indirildikten sonra…(?)

Yunan savaş gemisi Lemnos İzmir’i terkediyor. (?)

Binaların baklava biçimli dokularına bakılırsa Galata veya Beyoğlu tarafında çekilmiş olabilir. (?)

Tanklar Taksim’e götürülmeden önce şehrin içinden ilerletilmek üzere. (?)

İzmir yangını. (?)

İzmir yangını. (?)

Yangın sonrası İzmir’de çekilen resimlerden biri. (?)

İzmir’i terkedenler, kıyıda kendi sıralarının gelmesini bekliyorlar.

Bazı mülteciler HMS Ajax gemisine binmek üzere filikaya doluşuyorlar. (?)

Not: Yaptıkları her şeye rağmen, başta Yunan halkı olmak üzere, hiçbir halka karşı düşmanlığım yoktur. Bu resimleri ise insanları kışkırtmak için değil, acılarla dolu tarihimizi unutmamak için paylaştım. Yüce Tanrı’nın Türk milletine bir daha işgal acısı yaşatmamasını dilerim.

LEVENT ERTÜRK

ÖZEL BÜRO NOTU :LEVENT BEY MÜTHİŞ BİR İŞ BAŞARMIŞ. TÜM SAMİMİYETİMİZLE BİR KEZ DAHA KENDİSİNE TEŞEKKÜR EDERİZ. GÜNÜMÜZDE BU TOPRAKLARIN NASIL KAZANILDIĞINI UNUTMUŞ YADA İŞİNE GELMEYEN BİNLERCE İNSAN MÜSVEDDESİ VAR. UMARIZ BİR GÜN YOLLARI LEVENT BEYİN SİTESİNE DÜŞERDE O İMKANSIZLIKLARLA, ACI VE KAN İLE VATANIMIZI NASIL KAZANDIĞIMIZI GÖREREK ANLARLAR. ÇÜNKÜ BU TÜR İNSANLARA ON DEFA DA ANLATSANIZ KLİŞELEŞMİŞ ALGILARIN DIŞINA ÇIKAMAZLAR. O NEDENLE GÖRÜRLERSE BELKİ DEĞERİNİ DAHA İYİ ANLARLAR DİYE UMUD EDİYORUZ.

BİR ZAMANLAR TÜRK ORDUSUNDA BÖYLE KOMUTANLAR DA VARDI /// Op. Dr. Aytekin Ertuğrul : ORAMİRAL KEMAL KAYACAN


İsrail Orduları Gazze’ye Kara harekatına başlamışlar.
İŞİD denilen dinci örgüt Musul Konsolosluğumuzun Tüm mensuplarını esir almış, Bütçe açıkları artmış, Dolar tepelere tırmanıyor.
Altın yolundan çıkmış.

Laik eğitim yerlerde sürünüyor.
Cumhurbaşkanlığına üç aday var.
Milletimiz hangisine oy verecek şaşırmış.

Çünkü hepsi birbirinden güzel hepsi bir birinden milliyetçi.

Hepsi DENK bütçeci hepsi Laik eğitimci, hepsi bölünmez bütünlüğümüzün inançlı bekçisidir.
Ve ne kadar mutlu bir tesadüf ki 10 Ağustos 2014 10 Ağustos 1920 SEVR anlaşmasının 94.yıldönümüne rastlıyor.

Her halde bu rastlantıdan artık bir daha SEVR yaşanmayacaktır mesajı çıkarılarak Büyük Türk milletine bu mesaj verilmek üzere seçimler bu tarihte yapılıyor.
Yüksek seçim kurulumuzun yüksek tarih bilgileri yüksek vatanseverlikleri bu tarihin seçilmesine vesile olmuştur diye düşünmekteyiz.

Milletimiz bu seçkin Cumhurbaşkanı aday aday kadrosunun içinden en iyisini seçmeye çalışıyor.
Op.Dr.Aytekin Ertuğrul da böyle bir geçiş döneminde bunlardan söz edeceğine Oramiral Kermal Kayacan’ı yazıyor.
Bana kızacaksınız ama okuyun göreceksiniz ki komutanımız her halde bu yazıyı hak etmiş biridir.

Mart 1962 tarihinde bizim sınıf askeri okula girdi Deniz .
Eğitim komutanımız Tuğamiral Niyazi Serdaroğlu idi.
Onun bizimle ilgilendiğini hiç görmedik.

Sadece ismini bilirdik.

O kadar.

Ama 1962 Ağustosunda Deniz Eğitin komutanlığına Tuğamiral Kemal Kayacan Mayın Filosu komutanlığından Deniz Eğitim komutanlığına atanmıştı.
Onun gelişi ile bir çok şeyimiz de değişti.
Kitaplarımız alındı ihtiyaçlarımız giderildi.
Sorunlarımızın büyük bir bölümü çözüldü.
Ama biz biraz da bu ilgiden ötürü şımardık galiba.

Bir gün bir arkadaşımız N.K..
Okula yüzü gözü şişmiş kan içinde geldi.
Askeri okullarda bu manzara önemlidir.
Önemli şeylerin olacağına işarettir.

Bir gece evvel Pikatura adlı bir gece kulübüne kız arkadaşı ile gitmişler.
Biraz samimi oturmuşlar ki ikaz edilmişler.
Bunun üzerine bizimki ile kulüp yöneticileri arasında bir arbede yaşanmış.
Biz de hemen organizasyon yaptık.

Görevler paylaşıldı. Bize, üç arkadaşa da kulübe müşteri gibi girmek ve iç güvenliği sağlamak görevi düştü.
Biz kulübe gittik çaylarımızı söyledik tam yudumlarken 40 arkadaşımız kulübü kuşattılar.
Dayak nasıl atılır gösterdiler..
Ertesi, günü bütün gazeteler olayı yazdı.

Birkaç gazete abartılı yazdı ama diğerleri doğru yazdılar.
Durumdan Kayacan doğal olarak haberdar oldu.

Disiplin subayı yedek subay Hakim Astğm. Av. Bedretin Öktem’i çağırmış.
Bu iş nasıl Çocuklarıma bir şey olmadan kapatılır demiş.

O da yolunu göstermiş ve demiş ki Kulüp sahipleri ile anlaşmanız zarar ziyanını ödemeniz ve Noterlikten bu olay olmamıştır.
Gazeteler işi, abartmıştır vs tarzında bir feragatname düzenlemeniz gerekir demiş.
Kayacan zarar ziyanı ödetmiş.

Ve arkasından İstanbul 15.Noteri Macit Bakkaloğluna gittik.
Noterlik kağıdına istinaden Askeri savcılık hepimiz için takipsizlik kararı verdi.

Pikaturaya bir gün evvel giden arkadaşımız N.K.. Garnizon Komutanlığının yasakladığı yere girmekten küçük bir disiplin cezası (7 gün Oda Hapsi) aldı mesele kapandı.
Şimdi bu saldırıda görev alan ve sonradan yaptıkları görevleri yazayım da siz de karar verin.
Oramiral Kemal Kayacan nasıl bir komutandı.

· Kunter Balkanlı. Sonradan GATA Göğüs cerrahidi ABD başkanı Prof.Dr.Kunter Balkanlı

· Yalçın Özkaptan: Sonradan GATA KBB ABD Başkanı Prof Dr.Tuğamiral Yalçın özkaptan,

· Nusret Kaya: Sonradan GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi Psikiyatri ABD başkanı.Doç.Dr.Nusret Kaya.

· Kemal Özudoğru: Sonradan İ.Teknik Üniversitesi Zemin mekanığı öğretim uyesi Prof.Dr.Kemal Özüdoğru.

· Aytekin Ertuğrul: Sonradan Dz.K.K.Sağ.D.Başkanı.Op.Dr.Aytekin Ertuğrul.

· Ali Su: Sonradan Op.Dr.Ali Su DYP Mersin Milletvekili.

· Cahit Ertuna: Op.Dr.Cahit Ertuna ,Sonradan Gölcük Deniz Hastanesi Baştabibi.

· Türker Başarır: Sonradan Dz.Harp Okulu Kimya Öğretmeni Öğ.Alb.Türker Başarır

Daha isimlerini yazmadığım katılıp katılmadıklarını unuttuğum kimseler var.
Bu gün öyle bir olay yaşansa hapsi de tard olurlardı.
Kemal Kayacan işte böyle büyük bir komutandı.
O dönemde askeri talebelik yapan bizler Kayacan paşamıza minnettarız

Bu genel anıdan sonra şahsı bir anımı dile getirmeden geçemeyeceğim.
Bir gün okula biraz geç kalmıştım.
Gazinoya çıktım baktım bütün öğrenciler toplanmışlar.
Dolaplarda yasak kitap aranıyor.
Benim dolabımda yasak kitap hiçbir zaman olmadı.
Dolabım arandı ve 5 kitabım alındı.
Bu kitaplar şunlardı.

Paul Ramadier’in Sosyalizm ve iktidar.
Rauger Gaurady nin Jean Paul Sartre ve Marksizm, İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Türkiyede Komunist Hareketleri, Peyami Safa’nın Sosyalizm Nedir.
Bir tane daha vardı ama şimdi hatırlayamadım.
Bir ay kadar zaman geçti kitaplardan haber yok.
Bunun üzerine Komutanlık önüne bir dilekçe yazdım.

Ben bu kitaplarımı 30 liralık öğrenci maaşımdan tasarruflar yaparak aldım.
Eğer bir sakınca varsa gerekli işlem yapılsın yoksa kitaplarım iade edilsin.

10 gün sonra Eğitim Komutanımız Tuğamiral Kemal Kayacan imzası ile okulumuza bir yazı geldi.

Yazı bana da tebliğ edildi.

Mota mot unuttum ama mahiyeti itibari ile şöyle bir yazı idi.

"Kitap aramalarında Tıp Fakültesi öğrencilerinden 107 ap numaralı Aytekin Ertuğrul’un dolabında bulunan kitaplar incelenmiş olup içlerinde yasak yayın olmadığı gibi öğrencinin her iki tarafı okuyarak gerçekleri öğrenmeye çaba gösterdiği değerlendirilmiştir"

Üniversite öğrencilerimizin bundan böyle bu şekilde gereksiz işlerle meşgul edilmemesini rica ederim.

İmza.
Kemal Kayacan.
Tuğamiral.
Deniz Eğitim Komutanı.

Böyle bir komutanımızın hayatı malesef aşağıdaki gazete haberi ile noktalandı.

1992’de esrarengiz bir suikaste kurban giden Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Kemal Kayacan"ın kızı Fatoş Hataylı ilk kez konuştu ve sordu; "MİT suikasti biliyorsa neden bizi uyarmadı?"

29 Temmuz 1992 günü, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Oramiral Kemal Kayacan’ın İstanbul Göztepe"deki evine bir telefon geldi. Saldırganlar binayı terkederken, 77 yaşındaki Kayacan orada hayatını kaybetti.

Dünyaya örnek denk bütçeli laik eğitimli modern Türkiye Cumhuriyeti; insan sevgisi vatan sevgisi askerlik sevgisi yüklü bir komutan olan Oramiral Kemal Kayacan’ın katledilebildiği ve katillerinin yakalanamadığı alçak bir yere düşürülmüştür.

Üzülerek belirtelim ki AKP iktidarı na devredilen acı miras işte budur.

AKP iktidarı bu acı mirası almış ve Reyhanlı’da 56 kışının katledilebildiği bütün TSK lerinin tutuklandığı bir yüceliğe taşımıştır.

ÖZEL BÜRO NOTU :EVET OKUDUNUZ … ŞİMDİKİ SOĞANCI GENERALLER İLE EVET EFENDİMCİ GENERALLERDEN NE KADAR FARKLI DEĞİL Mİ ? NEREDE ASKERİNİ KORUMAK İÇİN CANLA BAŞLA UĞRAŞAN KOMUTANLAR, NEREDE EMRİNDEKİ ASKERLER ULUSALARARASI KOMPLOLARLA BİRER BİRER TUTUKLANIRKEN AVAL AVAL BAKAN GENERALLER. NE DERLER BİLİRSİNİZ. NE VARSA ESKİLER DE VAR. KEMAL KAYACAN KOMUTANIMIZIN RUHU ŞÂD OLSUN, NUR İÇİNDE YATSIN. SAYGILAR.

İSRAİL DOSYASI /// Serdar Kaya : Peki Türkiye kimlerin İsrail’i ?


http://serbestiyet.com/peki-turkiye-kimlerin-israili/

Bugünlerde sürekli İsrail’den söz ediyoruz. Ama bazı soruları sormak nedense pek aklımıza gelmiyor:

İsrail çok sayıda masum insanın ölümüyle sonuçlanacağı belli olan saldırılarda bulunmaktan neden çekinmiyor? İsrail halkının çoğunluğu bu saldırıları nedendestekliyor? Hatta bazı İsrailliler bu saldırıları nasıl oluyor da kutlayabiliyorlar? Kimi İsrailli siyasetçi, akademisyen ya da din adamlarının Filistinlileri tamamen dehümanize eden ve katledilmelerini sıradanlaştıran beyanlarda bulunmaları nasıl mümkün olabiliyor?

Bu çerçevedeki konularda sıklıkla bahisler açsak da, spesifik olarak bu nedensel sorgulamalarda bulunmuyoruz. Zira, pek çok diğer konuda olduğu gibi bu konuda da zihnimizde sorular değil, cevaplar var. Yani, İsraillilerin Filistinlilere karşı nasıl bu denli acımasız olabildiklerini merak etmiyoruz, çünkü bu sorunun cevabını bildiğimizi zannediyoruz.

Öteki = Kötücül

Türkiye’de İsrail ve Siyonistler hakkında yapılan yorumların ezici bir çoğunluğu, doğruluğundan çok fazla şüphe edilmeyen bir kötücüllük varsayımı üzerine oturuyor. Bu yaklaşıma göre, İsrailliler (ve hele de Siyonistler) son derece kötücül kimseler… Dolayısıyla da, Filistinli kadın ve çocukları öldürmekten çekinmiyor, Gazze’ye bombalar düştüğünde kutlamalar yapıyor ve sürekli Filistinlilerin hak ve hayatlarını hiçe sayan sözler sarf ediyorlar.

Bu yaklaşım her zaman bu şekilde ifade bulmasa da, İsrail’e yönelik tavır ve eleştirilerin tamamına yakını bu özcü varsayımın izlerini taşıyor. Yani, yaşanan tartışmalardaki asıl sorun aslında Yahudilere nisbetle yapılan Hitler ve Holokost övgüleri değil. Asıl sorun, her etnik kimliğe doğuştan gelen kimi özellikler atfetmek suretiyle bu gibi nefret söylemlerine temel teşkil eden özcü algılar taşıyor olmak. Türkiye’deki yaygın İsrail eleştirileri, bu türden (ve aslında gayet tipik olan) bir antisemitizm içeriyor. ABD’nin İsrail’e askeri yardımlarda bulunması ya da Batılıların Filistinlilerin hayatı konusunda nisbeten daha duyarsız davranmaları gibi gerçeklikler ise, sadece bu önyargıları teyit etme (ve daha geniş kategoriler altında genelleme) işlevi görüyor.

‘Biz ve onlar’

Sosyal psikoloji alanında yapılan kimi deneyler, Öteki addettiğimiz kimliklere kötücül nitelikler atfetmemizin aslında önemli ölçüde kendimiz ile ilgili bir durum olduğunu ortaya koyuyor. Şöyle ki, insanlar “Onlar kötü” diyerek aslında “Biz iyiyiz” demeye çalışıyorlar. Bu çaba, doğrudan insan doğası ile ilgili. Zira, insanlar, kendilerine olumlu nitelikler atfetme ihtiyacındalar. Bu nedenle de, “Onlar kötü, ama biz de pek iyi sayılmayız” gibi yorumlar aynı derecede yaygın değil.

Konunun bu yönü dikkate alınırsa, Türkiye’de antisemitizmin aslında sadece Yahudi değil, Türk ve müslüman kimlikleri ile de ilgili olduğunu görmek kolaylaşır. Zira, Yahudi kimliği, yapısı gereği, hem Türk hem de müslüman kimliği içinden ötekileştirilmeye müsaittir. Hatta, şunu da belirtmek gerekir ki, Türk ve/veya müslümanların Yahudilere karşı olumsuz tavırlar geliştirmeleri için Türklük ve/veya müslümanlıktan (ve de Yahudilikten) aynı şeyi anlamaları da gerekmez. Aslolan, kimliklerin içeriklerinden ziyade, kimleri “biz” ve kimleri “onlar” başlığı altında kategorize edecek şekilde anlaşıldıklardır.

Filistinliler ‘biz’den mi?

Filistinlilerin kimliği bu noktada kritik bir yerde duruyor. Zira, Filistinliler Türk kimliği içinden bakıldığında “onlar” kategorisi içinde yer alırken, müslüman kimliği açısından “biz” durumundalar. Peki, bu durumda Filistinlileri nasıl bir yere koymak doğru olur?

Bu soruyu cevaplandırma adına, Suriyeli sığınmacılar önemli bir örnek teşkil ediyor. Zira, İsrail-Filistin çatışmasını öncelikle bir Yahudi-müslüman ihtilafı olarak algılamak, Filistinlileri “biz“, İsraillileri ise “onlar” kategorisinde değerlendirmeyi kolaylaştırıyor. Suriyeli sığınmacıları ise, Türk kimliğimiz ile algılıyoruz – ki ülkelerimiz arasındaki sınır da zaten milli bir sınır.

Dolayısıyla, Türkler ile Suriyeliler arasındaki ilişkilerin etnik algılarla şekilleniyor ve kolaylıkla şiddet doğurabiliyor olması çok şaşırtıcı değil.

Bazı sorular

(1) 2013 yılının Mayıs ayında Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde başları taşlarla ezilerek öldürülen Suriyeliler bunu hak edecek ne yapmışlardı?

(2) Suriyelilerin şehirlerimize gelmelerinin hemen ardından, boyutları azımsanamayacak bir öfke, nefret ve hatta şiddet ortaya çıktı. Suriyelilerin açtıkları işyerleri ve Suriye plakalı otomobiller tahrip edildi. Bu tavırlar, Suriyelilerin hırsızlık yaptıkları ve kadınları taciz ettikleri gibi bir dizi argümanla gerekçelendirildi. Bunlar, dünyanın farklı yerlerindeki ırkçı azınlıkların gerekçeleriyle tamamen örtüşüyordu. Özetle, Suriyelileri pek sevemedik… Bu noktada şu soru önemli: Suriyeli Arapları, Filistinli Araplardan bu denli farklı algılıyor olmamızın nedeni ne olabilir? Ya da, Filistinlileri bu kadar “sevmemizin” nedenlerinden biri de, bugüne dek Türkiye’ye pek gelmemiş olmaları olabilir mi?

(3) Şayet dünya üzerinde İsrail-Filistin ihtilafı gibi bir ihtilaf hiç varolmasaydı, Filistinli Araplar ile Suriyeli Arapları algılayış şeklimiz arasında herhangi bir ciddi fark olur muydu?

(4) Haberlerde bir İsraillinin bir Filistinliyi kafasını taşla ezerek öldürdüğünü öğrensek, tepkimiz ne olur? Peki ya, İsraillilerin Filistinlileri asit kuyularına atmaya başladıklarını öğrensek? Kan beynimize sıçrar mı? Bir Türk, Suriyeli bir sığınmacıyı aynı şekilde öldürdüğünde aynı derecede büyük bir tepki vermiyorsak, bunun nedeni ne olabilir?

(5) Müslümanların mazlum durumda oldukları her katliamı (şartlarını inceleme ihtiyacı dahi hissetmeksizin) soykırım olarak nitelendirmeyi çok seviyoruz. Eğer soykırım ve diğer insanlık suçları konusunda gerçekten bu denli hassas isek, 2003′ten bu yana Darfur’da devam etmekte olan soykırımın (ve aslında bölgede işlenen akla gelebilecek her türlü suçun) en büyük sorumlusu olan Sudan Cumhurbaşkanı Ömer El-Beşir‘in 2008 yılında Türkiye’de ağırlanması neden çoğumuzu rahatsız etmedi? Şayet şartlar daha farklı olsaydı, tepkiler yine böyle cılız kalır mıydı? Mesela, Sudanlı müslümanlar, ülkenin hıristiyan cumhurbaşkanı ve hakim sınıfı tarafından bu denli uzun bir süre boyunca soykırıma uğratılsalar, Sudan’ın Netanyahu’su olan böyle bir cumhurbaşkanını yine resmi olarak Çankaya’da ağırlar mıydık?

(6) Darfur’daki trajediye bu denli kayıtsız kalırken, Arakan ya da Urumçi konusunda epey hassasız. Bu durum, haksızlıklar konusunda seçici bir algıya sahip olduğumuz anlamına gelmiyor mu? Şayet durum bu ise, bazı Batılıların kendilerini Filistinlilerden ziyade İsraillilere yakın hissetmelerini eleştirmeden önce bir kez daha düşünmemiz gerekmez mi? Dünyanın farklı yerlerinde an itibariyle yaşanmakta olan mazlumu-müslüman-olmayan-trajedilerin ne kadarından haberdarız? Peki ya zalimi müslüman olan trajedilere ilgimiz ne seviyede?

(7) Batı ülkelerindeki pek çok şehirde Filistin’e destek adına geniş katılımlı yürüyüşler düzenlendi. Türk ya da müslüman olmayan insanlara yönelik zulümleri kınayan kaç büyük yürüyüş düzenlendi bugüne dek Türkiye’de?

(8) İsrail-Filistin çatışmasının kızıştığı dönemlerde Avrupalılar tepkilerini müslüman komşularına yansıtsalar, bu tavrı nasıl yorumlardık? Bu gibi dönemlerde Türkiyeli Yahudilerin sürekli hedef haline geldiklerinin ne kadar farkındayız?

Bir Türk, bir Suriyeli, bir Yahudi…

Sosyal psikolojideki Optimal Ayırtedicilik Teorisi, farklı grup aidiyetlerinin farklı sosyal bağlamlarda nasıl belirginlik kazandığı üzerinde durur. Samuel Huntington, Medeniyetler Çatışması adlı kitabında bu konuyu şu örnekle izah eder: “Biri Alman diğeri Fransız iki Avrupalı, baş başa iken birbirlerini Alman ve Fransız olarak tanımlarlar. Biri Alman diğeri Fransız iki Avrupalı ile biri Suudi biri Mısırlı iki Arap karşılaştıklarında ise, kendilerini Avrupalı ve Arap olarak tanımlarlar.”

Huntington’ın verdiği örnek, elbette Türkiye ve Orta Doğu için de geçerli. Bir Türk, bir Suriyeli ve bir İsrailli aynı masada oturduklarında, Türk ve Suriyeli, kendilerini müslüman, İsrailliyi ise Yahudi olarak görmeye daha meyillidir. İsrailli masadan kalktığında, ayırtedicilik, müslümanlıktan milli kimliğe kayar. Yani, müslümanlığın önemi azalırken, Türklük ve Suriyelilik belirginlik kazanır. İlgili Suriyeli, masadan kalksa ve yerine bir başka Türk otursa, bu sefer de iki Türkün bulunduğu bir ortamda Türklük önemsizleşir ve yerini daha yerel çekişmelere bırakır. Siyasi partiden futbol takımlarına, sosyoekonomik statüden cinsiyete dek pek çok aidiyet, insanların birbirlerini farklı algılamaları için fazlasıyla yeterlidir. Kaldı ki, aynı siyasi partinin içinde de farklı birimler, kanatlar, klikler, düşünceler vardır. Ve aslında çoğu insan yalnızdır. Ama insanların çoğu bunu fark etmez ve ait olduklarını zannettikleri grup kimlikleri ile kendilerini oyalarlar.

Biz kimlerin İsrail’iyiz?

Yeniden başa dönelim: İsrail devleti neden bu kadar acımasızca kan döküyor? İsraillilerin çoğu neden devletlerini destekliyor, hatta bu katliamları kutluyorlar?

Öncelikle şunu belirtmek gerekli: İsrail devletinin gerçekleştirdiği katliam, dünyada nadir rastlanılan bir acımasızlık örneği değil. Devletlerin acımasızlığı, ne yazık ki istisnadan ziyade kural durumunda. Kendi tarihimize de bakarsak, sadece son yüzyıl içinde dahi İsrail’in yaptıklarından hiç geri kalmayacak türlü zulüm örneklerine rastlayabiliriz. Kendi tarihimizi bu düşünceyle yeniden gözden geçirmek, İsrail’in yaptıklarını mazur göstermez. Ama insanların neden başkalarının zulmünü daha kabul edilemez bulduklarını anlamaya yardımcı olabilir.

İsraillilerin çoğunun devletlerini desteklemeleri de büyük ölçüde bununla ilgili. Yani İsrailliler, bu delice şeyleri, istisnai derecede kötücül olduları için yapıyor değiller. 90′lı yıllarda Türk ordusunun PKK’ya yaptığı saldırıları televizyon karşısında haber alan Türkler neden “Oh olsun” diyor idilerse, onlar da aşağı yukarı aynı sebeplerden ötürü öyle yapıyorlar. Ya da, Türkiyeliler, Suriyeli sığınmacılara neden utanç verici şeyler yapıyorlarsa, onlar da aşağı yukarı aynı sebeplerden ötürü benzeri tavırlar sergiliyorlar. Ya da, Türk sanatçılar neden İstanbul’da Arap turist görmek istemediklerini söylüyorlarsa, oradaki entelijansiya da benzeri sebeplerle Filistinlilerden pek hazzetmiyor. Türkler onyıllarca ailelerinden, öğretmenlerinden ve genel manada çevrelerinden Kürtler hakkında neler duyarak büyüdülerse, onlar da Filistinliler hakkında daha da kötü şeyler duyarak büyüdüler. Neticede bir zamanlar Türkler nasıl Kürtleri dehümanize ettilerse, onlar da bugün itibariyle Filistinlileri insan olarak görmüyorlar.

Yani, kötücül bellediğimiz İsrailliler de aslında tıpkı bizim gibi acınacak durumdalar. Ve bizim bir zamanlar Kürtlere, bugünlerde de Suriyelilere yaptıklarımızın kimi zaman azını, kimi zaman fazlasını onlar da Filistinlilere yapıyorlar.

Yani aslında bir tane İsrail yok. Bir insanın teröristi bir başkasının özgürlük savaşçısı olduğu gibi, bir insanın devleti de bir başkasının katili, zalimi, işkencecisi… Dolayısıyla, her şeyden önce, “Biz kimlerin İsrail’iyiz?“, “Kimlerin soykırımcısıyız?” diye sormak gerekiyor. Eğer kendimize bu şekilde bakmayı başarabilirsek, İsrail’de olan biteni de çok daha makul bir düzlemde algılayabiliriz. İsraillilere zannettiğimizden çok daha fazla benziyoruz çünkü.

AKP’NİN ÇİFTE STANDARTI /// TÜRKMENLERİN ÖLÜMÜNE SEYİRCİ /// FİLİSTİNLİLER İÇİN ORTA LIK AYAĞA KALKTI


YAZIKLAR OLSUN !!!!

CUMHURBAŞKANI SEÇERKEN ÇAYINIZ BİZDEN /// İŞTE BUYRUUUN ÇAYLAAAAR


%d blogcu bunu beğendi: