Günlük arşivler: 3 Ağustos 2014

BM Güvenlik Konseyi’nin UNFICYP Raporu … Prof. Dr. Ata ATUN


BM Güvenlik Konseyi’nin UNFICYP Raporu

BM Güvenlik Konseyi (BM GK), bu yıl içinde Temmuz-Aralık ayları arasında Kıbrıs adasında görev yapacak olan UNFICYP (Kıbrıs’taki BM Barış Gücü) ile ilgili Kıbrıs raporunu açıkladı.

Son 50 yılda UNFICYP’in görev süresinin uzatılması ile ilgili olarak tamı tamına yüz tane Kıbrıs raporu yayınladı BM GK. Al birini çal ötekine bu raporların. Hepsi de Rum yanlısı ve Rumların çıkarlarına hizmet ediyor.

Soykırıma uğradığımız 1964 yılındaki ve şiddetli Rum saldırılarına maruz kaldığımız, köylerimizin, kasabalarımızın ve şehirlerimizin Rum kuşatması altında olduğu, Türklere 37 adet eşyanın satışının yasaklandığı, Kıbrıslı Türklerin yiyecek, içeçek, ilaç ve iş bulamadığı 1965-1968 arasındaki karanlık günlere ait raporlar bile tam bir yüz karası.

Aynen günümüzde Gazze’de olduğu gibi İsrail’i masum Filistinlileri öldürmekte haklı bulan BM, ABD ve AET (dönemin AB’si), söz konusu soykırıma uğradığımız yıllar içinde Rumları da bizleri öldürmekle, soykırım uygulamakla, adanın yüzde 3’ü gibi küçücük bir yere sıkıştırarak insanlık dışı koşullarda yaşamaya mahkum etmekte haklı bulmuştu.

Kıbrıslı Türklerin taşınmaz mallarının, evlerinin, ağıllarının, ahırlarının, dükkanlarının, ambarlarının ve tüm zirai ürünleri ile küçükbaş-büyükbaş hayvanlarının nasıl yok edilip yağmalandığını resmi belgeler ile rapor haline sokan Ortega’nın raporunu bile BM hasır altı etmeyi başarmıştı.

KKTC Cumhurbaşkanlığındaki belgelere ve Kurucu Cumhurbaşkanı R. R. Denktaş’ın yayınladığı kitaplarına göre, 21 Aralık 1963 ile 23 Mart 1964 arasındaki kısacık 90 günde Rumlar aynen Matyat’lılara yaptıkları gibi doksan sekiz Türk köyü yağmalamış, yakmış ve sonra da yıkmıştı.

Rum saldırılarının başladığı 1964 yılı ile 1974 Mutlu Barış Harekatı arasında kalan 11 yıllık zaman dilimi içinde de toplamda 103 köy talan edilip yıkılırken, Lefkoşa’da 40, Gazimağusa’da 13, Larnaka’da 11, Limasol’da 10, Baf’ta 10 ve Girne’de de 11 cami yıkıldı ve yerle bir edildi.

Rumlar o denli pişkin davrandılar ki, "Türkler bize saldırdı" diye yaygarayı basıp, utanmadan da BM’den gözlemci de istediler. BM Rumların bu yaygarasından sonra Jorge Villacrés Ortega başkanlığında bir heyeti "Fict Finding Mission", "Gerçekleri Tespit Heyeti" veya "Keşif Heyeti" olarak Kıbrıs adasına gönderdi.

Jorge V. Ortega başkanlığındaki heyet bütün adayı dolaştı ve Temmuz 1964 tarihinde BM adına ve BM kayıtlarına geçmiş olan gerçekçi bir rapor hazırladı. Ortega’nın raporunun büyük bölümünde, Rumların Türklere karşı başlattıkları saldırının ilk altı ayında acımasızca yakıp yıktıkları Türklere ait 111 köydeki evlerin, işyerlerinin, camilerin, okulların, türbelerin ve çiftliklerin resimleri ve verilen zarar ziyanın dökümü yer alıyordu.

Tüm bu yakıp yıkmaya ilaveten toplamda 36 bin Kıbrıslı Türk 103 yerleşim yerindeki evini, barkını, hayvanlarını, zirai ürünlerini, hatıralarını ve ecdadının mezarlarını arkada bırakarak, daha güvenli bulduğu Türk bölgelerine göç etmek zorunda bırakılmıştı. Türkler bir daha kendilerine ait bu yerlere geri dönemediler, Rum yönetimi izin vermediği için.

Rumlar gerçekte Ortega’dan gerçekleri saptırmasını ve tamamen Rumların görüşlerini savunan Rum yanlısı bir rapor hazırlamasını bekliyorlardı. Ama olmadı… Ortega Rumların tüm baskılarına rağmen ne gördüyse onu yazdı raporuna ve BM Genel Sekreteri ile Güvenlik Konseyi üyelerine resmi yollardan iletti.

Sonra ne oldu? Koskocaman bir hiç.

Ne BM, ne ABD ve ne de AB, bırakın Rumlara karşı yaptırım uygulamayı, Rumları kınamadılar bile. Utanmasalar Rumların sırtını sıvazlayıp, "Devam et Türkleri katletmeye" diyeceklerdi, aynen bugün Gazze’de olduğu gibi. Masum insanları öldüren İsrail’i kınayacaklarına, 1942-43 yapımı çaktım almaz Katyuşa roketlerini Yahudi yerleşim yerlerine gönderen Filistinlileri kınıyor.

İşte Dünyanın adaleti böyle. BM GK’yi elinde tutan 5 daimi üye ne isterse oluyor, kimi isterse o haklı koltuğuna oturtuluyor.

BM Barış Gücü UNFICYP’in görev süresinin uzatılması konusundaki görüşmelerde BM Kıbrıs Türk tarafını muhatap almadığı için, bir dönem UNFICYP’in Kıbrıs Türk tarafında dolaşımını yasaklayan KTFD’nin (Kıbrıs Türk Federe Devleti) ve KKTC’nin 1980’li yıllarda korkmadan yaptığı gibi, mevcut KKTC hükümeti de UNFICYP’in KKTC sınırları içinde dolaşımını yasaklamalı, KKTC söz konusu görüşmelerde muhatap alınana kadar…..

UNFICYP’ın adadaki varlığı siyaseten sadece Rumlara hizmet etmekte, bize ise on paralık faydası yok zaten…

Ata ATUN

e-mail: ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

4 Ağustos 2014

Ermeni Teröristlerin 1975-1985 yılları arasında ABD’deki faaliyet ve eylemleri ile ilgili 4 bölümlü video …. Prof. Dr. Ata ATUN


Ermeni Teröristlerin 1975-1985 yılları arasında ABD’deki faaliyet ve eylemleri ile ilgili 4 bölümlü video.

Mourad Topalian’ın 1975-1985 arasında şehit edilen Türk diplomatlarına nasıl suikast hazırladığı, ABD üst düzey yöneticilerinin arkasına saklanarak faaliyet yürüttüğü ve (ATF) Federal Ajanı P. Elliot’un 25 yıl süren araştırmalarından sonra mahkemeye çıkarılıp cezalandırılmasını içeren Video sunusu. İngilizce olmasına rağmen GÖRMEYE ve İZLEMEYE DEĞER. Bilmediğim bir çok gerçeği öğrendim bu video serisinden.

Part 1https://www.youtube.com/watch?v=ZRC010d_9MM&list=PL2-K2Vm8zhuQOXt-QUV4aGFyzLWb-pot9&index=2

Part 2

https://www.youtube.com/watch?v=PB2HnD398R0&list=PL2-K2Vm8zhuQOXt-QUV4aGFyzLWb-pot9&index=1

Part 3

https://www.youtube.com/watch?v=TRsPwcFmowc&list=PL2-K2Vm8zhuQOXt-QUV4aGFyzLWb-pot9&index=3

Part 4

https://www.youtube.com/watch?v=4JZpanT4Nqw&list=PL2-K2Vm8zhuQOXt-QUV4aGFyzLWb-pot9&index=4

Sevgi ve Saygılarımla

Prof. Dr. Ata ATUN
GSM : +90 – 533 881 1111
E-mail: ata.atun veya ata

Twitter: @ataatun
Facebook: Ata Atun

Web: http://www.ataatun.org

MİZAH : AKPARTİLİYİ ÇOK FENA YEDİLER :)))


MK ULTRA PROJECT : Nerve implant retrains your brain to stop tinnitus


GOT that ringing in your ears? Tinnitus, the debilitating condition that plagued Beethoven and Darwin, affects roughly 10 per cent of the world’s population, including 30 million people in the US alone. Now, a device based on vagus nerve stimulation promises to eliminate the sounds for good by retraining the brain.

At the moment, many chronic sufferers turn to state of the art hearing aids configured to play specific tones meant to cancel out the tinnitus. But these do not always work because they just mask the noise.

The new device, developed by MicroTransponder in Dallas, Texas, works in an entirely different way. The Serenity System uses a transmitter connected to the vagus nerve in the neck – the vagus nerve connects the brain to many of the body’s organs.

The thinking goes that most cases of chronic tinnitus result from changes in the signals sent from the ear to neurons in the brain’s auditory cortex. This device is meant to retrain those neurons to forget the annoying noise.

To use the system, a person wears headphones and listens to computer-generated sounds. First, they listen to tones that trigger the tinnitus before being played different frequencies close to the problematic one.

Meanwhile, the implant stimulates the vagus nerve with small pulses. The pulses trigger the release of chemicals that increase the brain’s ability to reconfigure itself. The process has already worked in rats (Nature, doi.org/b63kt9) and in a small human trial this year, where it helped around half of the participants.

"Vagus nerve stimulation takes advantage of the brain’s neuroplasticity – the ability to reconfigure itself," says Michael Kilgard at the University of Texas at Dallas, and a consultant to MicroTransponder.

Four clinical trials of the system, funded by the National Institutes of Health, are taking place at US universities, and Kilgard thinks a consumer version could be approved by mid-2015.

Fatima Husain at the University of Illinois at Urbana-Champaign cautions that because the implant is an invasive procedure it will only be a good idea for people whose lives are extremely affected by the condition. But if the mechanism that generates tinnitus can be reset, it could work, she says.

This article appeared in print under the headline "Remodel brain to ignore bad buzzing in the ears"

SİYASİ DOSYA /// Zeynep GÜRCANLI : AGİT Raporu’nda sert eleştiri ler


Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’ndan (AGİT) Türkiye’ye, seçim sürecindeki propaganda sisteminden, basın özgürlüğüne kadar pekçok eleştiri geldi.

AGİT, Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçimleri için propagandasını “resim devlet organizasyonları ile birleştirdiğini” vurguladı, diğer adayların ise medya görünülürlüğünün az olduğu tespitini yaptı.

Medya özgürlüğü konusunda da Türkiye’ye ağır eleştiriler getiren AGİT, “editoryal bağımsızlığın yok olduğu” kanısının hakim olduğunu da vurguladı.

Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Türkiye’ye bir ön gözlemci heyeti gönderen AGİT, resmi internet sayfasında gözlemcilerin hazırladığı raporu yayınladı.

İşte AGİT raporundan satır başları:

“BAŞBAKAN’IN PROPAGANDA FAALİYETİ, DEVLETİN RESMİ ORGANİZASYONU İLE BİRLEŞİYOR”

“Başbakanın propaganda faaliyetleri, çoğunlukla resmi devlet organizasyonları ile birleştirilmiş büyük çaplı organizasyonlardır. Diğer adayların aktif biçimde kampanya yürütmesine karşılık, bu kampanyaların halk önündeki görünürlüğü sınırlıdır.

“ERDOĞAN, HIZLI TREN AÇILIŞINDA PROPAGANDA YAPTI”

“25 Temmuz günü Erdoğan, İstanbul-Ankara arasında çalışacak olan yüksek hızlı trenin hizmete açılış töreni sırasında açıkça propaganda yapmıştır.”

“İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE KISITLAMA GETİRİLİYOR”

“Yürürlükteki yasal çerçeve Internet dahil olmak üzere ifade özgürlüğüne kısıtlama getirmektedir. AGİT/ODIHR Sınırlı Seçim Gözlem Heyeti (SSGH) ile görüşen ilgililer, medya sahiplerinin ve siyasi aktörlerin yayıncılık özgürlüğüne doğrudan müdahale edilmesinin bağımsızlıktan ve araştırmacılıktan uzak bir gazetecilik ile sonuçlanacağına ve iktidar partisine ve Başbakana karşı eleştiriler getirilmesini sınırlayacağına dair kaygılarını dile getirmişlerdir”

“YÜKSEK SEÇİM KURULU KARARLARINA İTİRAZ HAKKI OLMALI”

“YSK kararlarını itirazın mümkün olmaması ve uluslararası kurumların ve vatandaşların seçim gözlemi yapması ile ilgili yasal hükümlerin bulunmaması dahil olmak üzere, AGİT/ODHIR’nin çeşitli konularda sunduğu bazı temel tavsiyeler hala dikkate alınmamıştır”

“ANAYASA, İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN KISITLANMASINA İZİN VERİYOR”

“Anayasanın, “Cumhuriyetin temel özelliklerini ve devletin toprakları ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü” korumak için, başka tedbirlerin yanı sıra, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına da izin vermesi; ifade özgürlüğünün etkili bir şekilde korunmasını ve kamuoyu açısından önem arz eden konularda tam anlamıyla çoğulcu bir fikir alışverişi yapılmasını baltalamaktadır. Ayrıca, başka gerekçelerin yanı sıra, Ceza Kanundaki ve Terörle Mücadele Kanunundaki Türk ulusunun aşağılanması ve herhangi bir terör örgütünün lehine propaganda yapılması ile ilgili hükümleri gazetecileri suçlu bulup, hapsetmek için gerekçe olarak kullanılmıştır.

“20 GAZETECİ HAPİSTE”

“AGİT Medya Özgürlüğü Temsilcisi (MÖT), son dönemdeki bazı salıvermelerden sonra, 20 gazetecinin hapsedildiğini bildirmiştir.”

“EDİTORYAL BAĞIMSIZLIĞIN YOK OLDUĞU KANISI HAKİM”

Medya camiası, kitlelere ulaşmada en geniş imkanlarla donatılmış medya kuruluşlarının sahibi olan büyük endüstriyel grupların hakimiyetindedir. AGİT/ODIHR SSGH ile görüşen ilgililer medya patronlarının ve siyasi aktörlerin editoryal özgürlüğüne doğrudan müdahale etmesinin editoryal bağımsızlığın ve araştırmacı gazeteciliğin yok olmasına neden olduğu yönündeki kaygılarını dile getirmiştir.

“KAMU REKLAMLARI HÜKÜMETLE BAĞLANTILI İŞLETMELERE VERİLİYOR”

“Devlete ait şirketlerin kamu ihalelerinin ve reklamlarının hükümet ile bağlantılı işletmelere verilmesi ve medyanın iktidar partisinin ve Başbakanın eleştirisine özellikle televizyonda sınırlı yer ayırması hakkındaki kaygılar ifade edilmiştir.”

“BAŞBAKAN’IN GAZETECİLERE AÇTIĞI DAVALAR OTOSANSÜRÜ ARTTIRIYOR”

“Başbakan dahil olmak üzere devletin yüksek kademesindeki kişiler tarafından açılan çok sayıda kamu ve hakaret davaları gazeteciler arasında otosansürü arttırmaktadır.”

“YENİ İNTERNET YASASI ÇOĞULCULUĞA KATKI YAPMIYOR”

“Internet özgürlüğü ihlallerine rağmen, Internet bilhassa sosyal medyada kamu alanındaki çoğulculuğa katkıda bulunmaktadır. En son Şubat 2014′te değiştirilen 2007 ‘Internet’ Kanunu otoritelerin yeterli adli gözetim olmadan internet sayfalarını erişime engellemelerine izin vermektedir.”

“TRT’YE YÖNELİK ŞİKAYETLER, RTÜK’TEKİ AKP’Lİ ÜYELER TARAFINDAN REDDEDİLİYOR”

Ne kanun ne de YSK kararları tarafsızlık ilkesinin nasıl uygulanacağı hakkında ana esaslar içermemektedir. AGİT/ODIHR SSGH, farklı RTÜK üyelerinden tarafsızlık zorunluluğuna dair birbiri ile çelişen yorumlar almıştır. 3 Temmuz günü, muhalefet partileri tarafından tayin edilen dört RTÜK üyesi tarafından, devletin yayın organı olan Türkiye Radyo ve Televizyon Kuruluşu’nun (TRT) yayınlarında Sn. Erdoğan’dan yana taraf tutması hakkında yapılan bir şikayet, iktidar partisinin tayin ettiği beş RTÜK üyesi tarafından karşı oyla reddedilmiştir.”

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ÖMER SAĞLAM : Arınç’tan İnsanoğlu’na Destek ve bir sniperın askerlik anıları !


Herkesin bir askerlik anısı mutlaka vardır; benim de var elbette. Ancak ben anlatmaktan çok dinlemesini seven birisiyim bu tür anıların. Bu sebeple askerliğini, İkinci Cihan Harbi sırasında Onbaşı olarak yapan babamın ve askerliğini daha sonraki yıllarda Çavuş olarak yapan kayınpederimin anlattıklarını can kulağı ile dinlerdim. Hatta hatta, merhum babamın tıpkı Tayyip Bey gibi nasıl ata binmeyi beceremediğine ve kayınpederimin askerde nasıl uyuz salgınına yakalandığına dair anılarını bile dinlemişliğim vardır benim. Çocuk olduğumuz için babamın askerlik anılarını can kulağı ile, kayınpederin askerlik anılarını ise biraz mecburen ve nezaketen, biraz da hanım korkusuyla dinlerdim elbette!

Özetle; bir onbaşı ve çavuşun askerlik anılarını dinlemek zorunda kalan bir yedek subay olarak bugüne kadar askerlik anılarımı hiç kimseye anlatmadım ben. Ancak bugün izin verirseniz bir miktar anlatmak isterim. Beni buna zorlayan ise Cumhuriyet gazetesi yazarı Işık Kansu! Daha doğrusu onun, geçtiğimiz 19 Temmuz günü yazdığı “Sara Nöbeti” başlıklı yazısında anlattıklarıdır! Işık Kansu yazısında şöyle diyordu:

“1981’de Tuzla Piyade Okulu’nda 174. dönem yedek subay adaylarının yer aldığı 7. bölük 1. takım, ilk gece koğuşta yatarken büyük bir gürültüyle uyanır. Aralarından bir aday, sara nöbetine yakalanmış ve yatağından düşmüştür. Aday, revire kaldırılır, daha sonra hastaneye sevk edilir. 10 günlük tedavi ve dinlenmeden sonra birliğine döner. İşte o aday, bugün Türkiye’yi nöbete tutulmuş gibi zangır zangır titretiyor…”(1).

Işık Kansu’nun bahsettiği kişi kimdir bilemem! Ancak bahsettiği adamla “Asker Arkadaşı” olmasam bile aynı alayda, aynı taburda ve aynı bölükte askerlik yaptığımı söylemek isterim. O, 1981 yılında 174. dönem yedek subay adayı olarak Tuzla Piyade Okulu, Piyade Öğrenci Alayı, 2. Piyade Taburu, 7. Piyade Bölüğü’nün 1. Takımında askerlik yaparken ben, 1985 yılında, 191. dönem yedek subay adayı olarak, Tuzla Piyade Okulu, Piyade Alayı, 2.Piyade Taburu, 7. Piyade Bölüğü’nün 4. takımında askerlik yaptım. Yani, yıl ve dönem dışında her şeyimiz aynı kendisiyle. Ha bir de o, uzun olduğu için 7. bölüğün 1. takımında (muhtemelen birinci mangasında), ben oldukça kısa olduğum için aynı bölüğün 4. takımının 4. mangasında askerlik yaptım.

Bunun dışında her şeyimiz aynı kendisiyle; yattığımız koğuşlardan tutun da sabunsuz olarak cart cart cart tıraş olduğumuz lavabolara, şalap-yap duş aldığımız banyolara, ellerimizle kibrit çöpü, sigara izmariti ve ağaç yaprağı topladığımız içtima alanına varıncaya kadar. Tam techizatlı olarak 5 km. koşusu yaptığımız (elbette sara nöbetlerinden fırsat bulup o da koştuysa) koşu parkuruna, atış yaptığımız (elbette sara nöbetlerinden fırsat bulup o da atış yaptıysa) atış alanına kadar. Muhtemelen aynı ustaların elinden çıkan yemekleri yedik yemekhanede. Aynı mutfakta soğan ve patates soyduk(elbette o da sara nöbetlerinden fırsat bulup soğan ve patates soyduysa).

Hatta hatta namaz kılıp secdeye vardığımız cami de aynıdır kendisiyle. Bilmeyenler ve TSK’yi büsbütün “Dinsiz” olarak nitelendiren yobazlar için söylemiş olalım; Tuzla Piyade Okulu yerleşkesinde Türkiye’nin en güzel ve oldukça büyük (orta büyüklükteki) camilerinden birisi bulunmaktadır…

Uzunlara Arabistan’da Deve Götü Yağlatırlarmış!

Cumhuriyet yazarı Işık Kansu’nun bahsetmiş olduğu zat, Tuzla’da 7. Bölüğün 1. Takımında askerlik yaptığına göre; bu zat uzun boylu bir kişi olmalıdır. Çünkü bölüklerin tanziminde uzundan kısaya doğru bir düzenleme yapılmaktadır TSK’de. Dolayısıyla; en uzunlar bölüğün birinci takımının birinci mangasındadır. Haliyle bölüklerin birinci takımlarının birinci mangalarının birinci neferi de bölüğün en uzunudur. Böyle olunca bölüğün flamasını taşıma görevi de ona aittir. Bundan maksat flamayı en arkada bulunan en kısa boylu asker de görsün. Tuzla Öğrenci Alayları’nda bu kişiye “Bölük Kıdemlisi” adı verilmektedir. Bölük kıdemlisi, fiilen bölük çavuşu gibi bir görev üstlenir Tuzla’da. Bizim Bölük kıdemlisi de Mustafa isimli bir gençti. Sağlam bir oğlandı Mustafa. Örneğin; Sara Nöbeti’ne tutulduğunu filan hiç görmedik 4 aylık öğrencilik süresi boyunca. Demek oluyor ki; “bütün uzunlar sara hastasıdır” diye bir kural yoktur tabiatta. Eğer öyle olsaydı; Afrika’daki bütün zürafaların sara hastası olması lazım gelirdi değil mi?

Biz kısalardan oluşan 4. takımda bulunduğumuz için bizim takıma “Cüce Pikmeler” diyorlardı bölükte. Bazı yerlerde kısalardan oluşan bu takımlara “Gurkalar” dediklerini de duydum. Gelin görün ki; bizim askerlik yaptığımız dönemde (1985 yılı) Tuzla Öğrenci Alayı’nın atış flamasının sahibi olan 7. Bölüğün keskin nişancıları ve kısa mesafe koşucuları, tamamıyla bizim 4. takımda toplanmıştı. Öğünmek gibi olmasın, keskin nişancılardan birisi de bendim. Kısa mesafe koşularım o kadar iyi olmasa da ve not alma (ders geçme) koşusu sırasında yerime başka arkadaşlar koştuysa da, uzun mesafe koşularında ve pentatlon koşularında çok iyiydim. Birkaç saat içinde iki kere pentatlon koşusu yaptığımı söylemem yeterli mi bilmem. Birisini kendi adıma, birisini de Belçika’da Brüksel Büyükelçiliği’nde görevli memur olan Çorumlu bir arkadaşım adına koşmuştum.

Pentatlon koşusu, ip merdiven, düz halatla tırmanma, dikenli tel altından alçak sürünme, tomruklar üzerinden havada sıçrayarak geçme, düz duvara tırmanma, İtalyan Çukuru, Filistin Askısı gibi engellerden oluşan oldukça uzun mesafeli bir koşu biçimidir ve ben, bütün bu engellerin belli bir zaman diliminde geçilmesine dayalı koşunun en iyilerinden birisiydim!

Özetle; işe yarayanların takımıydı bizim cüce pikmeler takımı. 1.Takımın 40 kişilik neferleri ise rivayete göre; Osmanlı döneminde Arabistan’da orduda kullanılan develerin götünü yağlama işinde istihdam edilen uzun adamlardan oluşuyordu sadece. Bu sebeple biz kısalar, uzunlardan oluşan birinci takımın askerlerine “Eskiden Arabistan’da uzunlara deve götü yağlatırlarmış” diye takılırdık sürekli olarak.

Ben Bir Sniperim Aslında!

Yeri gelmişken askerliğe dair birkaç anımı sizlerle paylaşmak isterim. Yukarıda dediğim gibi; ben, Tuzla’da yedek subay öğrenci iken 7. bölüğün keskin nişancılarından birisiydim. 25 metrede G-3′le yapılan atışlarda 3 mermiyi aynı delikten geçiren birkaç kişiden birisiydim yani. Üstelik gözlüklü olduğum halde ve sol gözüm sağ gözümden iyi gördüğü için sol tarafımdan atış yapmak zorunda kaldığım halde! Soldan atış yapmanın şöyle bir mahzuru var; G-3 adı verilen tüfeklerin (galiba bütün silahların da) boş kovanları dışarı atan haznesi silahın sağ tarafında bulunduğundan ve ben de soldan atış yapan birisi olarak sol yanağımı silahın sağ yanına yaslamak zorunda kaldığım için sol yanağımın dışarı fırlayan sıcak boş kovanlarla çok yanmışlığı vardır benim!

Tuzla Piyade Alayı’ndaki öğrenci bölükleri arasında kıyasıya bir mücadele vardır. Kimisi eğitim birincisidir bu bölüklerin, kimisi spor, kimisi de atış birincisi. Her bölük, bölük flamasına ek olarak birinci olduğu dala ait flamayı da taşır merasimlerde. Öğrenci Alayı’nın atış flaması bizim bölükte idi ve bizden öncekiler bu flamayı 7. bölüğe kazandırmışlardı. Biz de bu flamayı diğer bölüklere kaptırmamak için her türlü hileye başvuruyorduk! Mesela; yaklaşık 160 kişilik bölüğün bütün atışlarını, “Keskin Nişancı” olarak ayrılan 10 kişilik bizim ekip yapardı! Üst dereceli subayların puan ve not verdiği 300 metrelik atış parkurunda, bizim on kişilik “Sniper” grubu mutlaka torbacı olurdu. Torbacı, yatarak atış yapan askerin yanına uzanıp elindeki torbalarla sıçrayan boş kovanları toplayan kişidir. Malum; TSK demek, hesap verilebilirlik demek! Boş kovanların da hesabını vermek gerekiyor!

İşte puana ve nota dayalı bu atışlarda, bizim 10 kişilik sniper grubu torbacı olur, ancak atış noktasına gelen her yedek subayın adayının yerine biz atış yapardık. Atış için yere uzandığımızda el çabukluğu yöntemiyle silahı atış yapan arkadaşımızın elinden alır, torbayı ona verirdik ki; bu değiş tokuş daha çok atış için yere uzanırken yapılırdı. Yatış yaparken torbacı konumundaki sniper hemen sola geçer, haliyle atışın sahibi olan öğrenci, torbacı pozisyonunda sağda kalırdı…

Yedek subay öğrencilikten sonra Kars’taki birliğime gitmiştim. Yeni üsteğmen ve haliyle yeni bölük komutanı olmuş züppe kılıklı bir bölük komutanımız vardı; Turgay Üsteğmen. Galiba Çanakkaleli idi Turgay Üsteğmen. Ben onu fazla sevmiyordum, herhalde o da beni sevmiyordu. Turgay üsteğmen bölükteki askerlere 25 metre atışı yaptırdığımız bir gün, elindeki dürbünlü G-3′ünü göstererek ve alaycı bir tavırla;

-”Asteğmenim” dedi, “Var mısın malbuşuna (Marlbora) atış yapmaya? Kaybeden kazanana Marlbora alacak!”.

Benim sigara içmediğimi bile bile böyle bir teklif yaptı Turgay Üsteğmen. Maksadı belliydi; beni bölüğün önünde madara etmek istiyordu. Dürbünlü tüfekle hiç atış yapmadığım halde hiç düşünmeden;

-”Tamam” dedim.

-”Önce ben atayım” dedi Turgay üsteğmen ve postasına 25 m. ötedeki hedef tahtasına bir adet sigara (paket değil, bir çöp sigara) iğnelemesi emrini verdi. Sonra peş peşe iki atış yaptı. Ancak karavanaydı atışları. Arkasından dudağını bükerek ve “Sen o gözlükle bırak sigarayı vurmayı, hedef tahtasını bile göremezsin Ömer Asteğmenim!” dedikten sonra elindeki dürbünlü tüfeği bana uzattı. Bu ukala adama iyi bir ders vermek gerekiyordu ve o fırsat şimdi ayağıma gelmişti. Haliyle ilk atışta sigarayı ikiye bölüp yarısını yere düşürdüm! Çünkü ben bir sniperdim ve bu şımarık adamın bundan haberi yoktu. Arkasından;

-”Tamam” dedi, “Şimdi de paraya ateş edeceğiz!”. Onu da kabul ettim. Posta eri 2.5 TL’lik metal parayı hedef tahtasının üstündeki yarığa tutturdu. İlk atışı yine Turgay Üsteğmen yaptı. Ancak yine karavana atıyordu bizim şımarık bölük komutanı. Arkasından bana uzattı tüfeği. Haliyle ilk atışta para havalara uçtu. Trabzonlu çavuş Eyüp Çolak bir koşu gidip parayı getirdi. 2.5′luğu ortasından delip geçmişti mermi. Çünkü ben bir sniperdim, boyum kısaydı ve üstelik sara nöbetim filan da yoktu…

Bülent Arınç’tan İhsanoğlu’na Destek!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa’da yapmış olduğu bir konuşmada dedi ki; “Bizler inanmış birer Müslümanlar olarak Kuran’ı içindeki hükümleriyle, Peygamber Efendimiz’in Hadis-i Şerif’leriyle mutlaka okumalıyız. Haya meselesi çok önemlidir. Kadın da olsa daha da güzeldir. Erkekler içinde haya geçerlidir. İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın…”(2).

Bülent Arınçlar, iktidara gelirken “Biz Milli Görüş gömleğini çıkardık ve hiçbir gizli ajandamız da yoktur” demişlerdi değil mi? Eğer gerçekten öyle ise, Bülent Arınç yukarıdaki çıkışıyla direk Çatı Adayı İhsanoğlu’na destek vermiş bulunmaktadır! Zira Bülent Arınç, cumhurbaşkanlığı seçimlerine 2 haftadan az bir süre kala, kadınlar hakkında IŞİT’çe bir yaklaşım sergilemekle; direk RTE’ye eksi puan kazandırmış bulunmaktadır. Şimdi bütün dünya medyası, Bülent Arınç’ın bu münasebetsiz çıkışıyla çalkalanmaktadır. Kanaatimizce Bülent Arınç, Erdoğan sonrası AKP Genel Başkanlığı ve başbakanlık koltuğunun kendisine bırakılmayacağını düşünerek, yavaştan yavaştan Tayyip Erdoğan aleyhine çalışmaya başlamış bulunmaktadır. Dolayısıyla; Bülent Arınç’ın kadınlar hakkındaki çıkışını, RTE aleyhine algı oluşturmaya yönelik bilinçli bir çıkış olarak yorumlamak gerekiyor! Yani anlaşılan o ki; Bülent Arınç da oyunu bizim Çatı Adayı İhsanoğlu’na verecektir!

Şakası bir yana; Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, PKK’nın adayı Demirtaş’a destek vereceğini açıklayarak AKP’den istifa etmesinden sonra Arınç’ın “KADIN İFFETLİ OLACAK. HERKESİN İÇİNDE KAHKAHA ATMAYACAK…” şeklinde açıklama yapması, RTE için kesinlikle kötü haberdir! Hatta sonun başlangıcıdır. Ekmel Hoca, boşuna ilk turda %60 oy alırız demiyor zağar. Erdoğan’ın “Artık Obama ile doğrudan görüşemiyoruz” şeklindeki itirafı ve Yahudi Kongresi’nin 2004 yılında verdiği Üstün Cesaret Ödülü’nü Erdoğan’ın iade etmesi konusundaki talebi ortada iken Bülent Arınç, neden durduk yerde böyle bir çıkışta bulunarak Tayyip Erdoğan’ı büsbütün hüzünlere gark etsin ki!

Ekmel Hocam işi öğrendi; Bülent Arınç’ın açıklaması üzerine hemen demecini patlattı Twitter vasıtasıyla: “Kadınlarımızın gülmesine ve herkesin şen kahkahalarının duyulmasına ülkemizin her şeyden daha çok ihtiyacı vardır…”

İlahiyatçılar ise Bülent Arınç’ın kadınların kahkaha atmaları ve iffetleri konusundaki çıkışını Hz. Peygamber’in “Hakayiki bilmeyenler merasimi din zannederler” diye bir hadisi vardır diyerek alaya alıyorlar. “Yani İslam’ın kurallarını bilmeyenler, gerçekten uzak olanlar, şekle ve şemale sığınırlar. Tıpkı Bülent Arınç gibi…” diyorlar. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Nusret Çam, yukarıdaki sözlerine ilave olarak “Peygamberimiz, kadınların yanında da kahkaha atmıştır, hem de azı dişleri görünene kadar atmıştır. Kahkaha, mutluluktur” diyor(3).

Tayyip Bey Hattrick mi Yaptmış!

Aynı konuşmada şunları da söylemiş Bülent Arınç; “Düşünün Diyarbakır’da 45 derecenin altında bir miting yapıyor, İstanbul’a geliyor. İstanbul’da bir başka toplantıya katılıyor. Akşam da Başakşehir’de futbolcu gibi 3 tane gol atıyor, kardeşim. Böyle bir aday dünyanın neresinde var yahu? Hele öyle bir aşırtma gol atmış ki, sanki cumhurbaşkanlığı seçimi gibi. Ayağının tersiyle ‘küt’ doksandan. Ampul gibi dikmiş oraya. Hiç mi yorulmuyorsun, mübarek ya!”(4)

Yani, Bülent Arınç’a göre; Tayyip Erdoğan 15 dakikada sahanın tozunu atıyor, 3 gol atarak hattrick yapıyor ve o zafer serhoşluğu içinde ayrılıyor sahadan! İlahi ağlayan adam, Tayyip Erdoğan’ın atmış olduğu gollere gol mü diyorsun sen? O golleri kalça kırığı sebebiyle üç yıldır yürüteçle yürüyen bizim 90′lık yaşlı kayınvalide bile atardı alimallah! Çünkü maçın kurallarını santrafor Erdoğan koymuştu. Ofsayt kuralının uygulanmadığı maçta, bütün toplar rakip kalenin önünde bekleyen uzun adamda toplanıyor, rakip oyuncular bile ayaklarına gelen bütün topları pas olarak Erdoğan’a atıyor, tıpkı filmdeki Kemal Sunal gibi, Erdoğan’ın orasına burasına vuran toplar da direk gol oluyordu! Rakip savunma oyuncusu Şifo Mehmet gole giden Tayyip Erdoğan’ın ayağından topu almak yerine, kendi kalesine kadar Erdoğan’a eşlik ediyor, böylece ikisi birlikte atıyorlardı golü. karşı takımın santraforu Yılmaz Erdoğan ise sık sık kek keh keh yaparak, yalakalık derecesini arttırma peşindeydi.

Gazze için Ulusal yas ilan edilip Türk Bayrağı’nın yerlerde süründüğü bir günde Tayyip Erdoğan, Bilal Erdoğan, Yılmaz Erdoğan ve ayrıca, şu yada bu şekilde anasından her doğan aynı maçta oynayarak eğleniyorlardı ey millet? Özetle Yılmaz Erdoğan yönetmenliğindeki “Çok güzel hareketler bunlar” ekibi, topluca Büyük Ustayı cilalama ve parlatma derdine düşmüşlerdi o gün…

1-http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/96265/Sara_Nobeti.html#
2-http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26903012.asp
3-http://www.dw.de/islam%C4%B1-bilmeyen-%C5%9Fekle-%C5%9Female-s%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1r/a-17822260
4- http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26903012.asp

KAFKASYA DOSYASI /// BİR ABHAZYA EFSANESİ /// Turist olarak gitt i, savaş kahramanı oldu


ABHAZYA-GÜRCİSTAN SAVAŞINDA YURDUNU SAVUNARAK ÖLEN TÜM ABHAZ SAVAŞÇILARI RAHMET VE SAYGIYLA ANIYORUZ.

Gebze Belediyesinde çalışırken 1992′de yıllık izninin 20 gününü geçirmek için geldiği ana vatanı Abhazya’da, kendisini bir anda savaşın içinde bularak direnişçilere katılan, vücuduna isabet eden 49 şarapnel parçasına rağmen hayatta kalan ve “tuğgeneral” rütbesine kadar yükselen Şendoğan Kayıt’ın (63) yaşam öyküsü, adeta romanlara taş çıkartıyor.

Gürcistan-Abhazya savaşındaki “kahramanlıkları” dolayısıyla peş peşe rütbeler alan, “turist” olarak geldiği Abhazya’da kısa sürede tuğgeneralliğe yükselen Kayıt, Kafkas Dağları ile Karadeniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bu masalsı diyarın tadını çıkarıyor.

Kayıt’ın, filmlere konu olabilecek hikayesi, 1951′de Sakarya’nın Hendek ilçesi Çakallık köyünde başlıyor. İlkokulu memleketinde okuyor, Diyarbakır Emniyet Müdürü iken suikast sonucu 2001′de şehit olan Ali Gaffar Okkan ile aynı sıraları paylaşıyor. Kayıt, senelik iznini geçirmek üzere 1992′nin temmuz ayı sonlarında ana vatanı Abhazya’ya geliyor. Niyeti 20 gün kalıp dinlenmek, tatil yapmak olsa da evdeki hesap çarşıya uymuyor ve 14 Ağustos’ta Gürcistan, Abhazya’yı işgal edince kendisini birden savaşın ortasında buluyor.

Yaşam öyküsünü AA muhabirine anlatan Kayıt, o günü tek cümleyle kayıtlara geçiriyor: “Gürcistan parlamentosundan Abhazya parlamentosuna heyet gelecek ve Abhazya’nın konumu tartışılacak diye beklenirken tanklar geldi.”

Daha sonra bandı biraz başa sarıyor: “Sovyet sistemi dağılınca Gürcistan, bağımsızlığını ilan etti. Sonra, ‘Gürcistan’a bağlı Abhazya Özerk Cumhuriyeti’nin durumu ne olacak’ diye yoğun baskılar yapıldı. 1989′da iç çatışma yaşandı. Süreç devam etti, Abhazya, bağımsızlığa gitmek zorunda kaldı. 1992′de ise Abhazya, Gürcistan tarafından işgal edildi.”

Gürcistan’a bağlı silahlı birlikler, karadan, denizden ve havadan bir dizi saldırı sonucu Gal, Oçamçıra, Sohum ve Gagra kentlerini ele geçirir ve parlamento binası da işgal edilir.

Abhazya halkı, liderleri Vladislav Ardzınba önderliğinde direnişe geçer.

Kayıt da “turist” kimliğinden sıyrılarak direnişçilerin safına geçer. Zira bu duruma kayıtsız kalamayacaktır: “Artık geri dönüşü yoktur bu işin. Kısmet oldu, bize de savaşmak düştü. Dönmeyi düşünmedim bile. Çünkü burada çok iyi ağırlanmıştım. Kafkas kökenliyim, burası benim ülkem. Ayrıca çok enteresandır; savaşın birinci günü yolun ortasında iki çocuk gördüm, ellerinde bir ekmek bıçağı vardı. ‘Çocuklar! Gelin şurada yatın’ dedim. ‘Hayır yatamayız, tank geliyor’ dediler. Onları bırakıp gidemezdik.”

Kendilerini savunmak için başkent Sohum sahilinde savunma hattı oluştururlar ama orası savunmaya müsait değildir.

Kayıt, “Burayı tahliye edip yakındaki bir bölgede savunma hattı oluşturduk” diyerek anlatıyor savaşın ilk günlerini.

Savaş, 13 ay devam eder. Cepheden cepheye koşar:

“Önce Gagra’yı almamız gerekiyordu. İkinci ayda çok yoğun çarpışarak Gagra’yı ele geçirdik. En azından Rusya ile karayolu bağlantısını açmamız gerekiyordu. Çünkü arada sıkışmıştık. Biz burada dövüş yaparken Gürcüler denizden çıkarma yapıp, bugün Soçi ile Gagra arasındaki sınır kapısının olduğu mevkiden Gagra’yı almıştı.

Sohum, çok yoğun tahkim edilmişti. 7 kere saldırdık, alamadık, 8′incide alabildik. O, yanan parlamento binası, hala savaşın izlerini taşır.

Savaşta Türk birliğine verilen görev, bu binayı almaktı. Çeçen komutanlardan Şamil Basayev, karayolundan gelip tren istasyonunu alacaktı. Bir başkası sahilden saldıracaktı. Ana buluşma noktamız bu merkezdi. Parlamentoyu almak nasip oldu ama bana nasip olmadı çünkü bu binanın arkasında vurulmuştum, çok ağır yaralandım.”

Zor günler geçirir, ancak direnir:

“Abhazya’da 26 günü yoğun bakımda olmak üzere 55 gün yattım. Sonra Türkiye’ye gönderildim, Çapa’da yattım uzun bir süre. 11 ameliyat geçirdim. Geri geldim. Son gelişimde rahmetli annem çok ısrar etti, ‘Gitme ne olur, vururlar seni’ dedi. Belli aşamadan sonra duramıyorsun, alışmışsın, gelmek zorunda hissediyorsun. Yine buradayım, şükür, başarmanın hazzını yaşıyorum.”

Bugün vücudunda ve sol elinde 49 şarapnel parçasının izlerini taşıyan Kayıt, Gürcistan-Abhazya savaşında 3 kez yaralanır.

Şendoğan Kayıt, ülkenin yakın tarihine “Abhazya Bağımsızlık Savaşı” olarak geçen mücadeledeki başarıları ve “kahramanlıkları” ile “turist” olarak geldiği ana vatanında, kısa sürede askerlik mesleğinde basamakları tırmanmaya başlar:

“Bu arada ben komutan yapıldım. Peş peşe rütbeler aldım. Savaş sonrası madalyalar verilmeye başlandı. Halkın taltif edilmesiydi amaç. Allah da bize nasip etti. Madalyalarımızı, rahmetli Devlet Başkanımız Vladislav Arzdınba verdi.

Savaş devam ederken ‘Aranızdan bir komutan seçin’ dediler. Arkadaşlarımın kararı şu oldu; ‘Hem en büyüğümüz hem de Abhazcaya hakim bir komutanımızdır, o olsun.’ Rütbe almaya öyle başladım. Daha sonra Gagra’ya saldırdık, orayı yoğun çarpışmayla ele geçirdik. Askeri eğitimim yok. O günkü başarı nasıl oldu, bilemiyorum. Müthiş başarılı savaş yaptık. Dediler, ‘Yüzbaşısın’, sonra ‘Binbaşısın’, en sonunda tuğgeneral olarak emekli ettiler.”

Tuğgenerallik rütbesine alışmak kolay olmamıştır Şendoğan Kayıt için:

“Türkiye’den bir yardım uçağı geldi. Bambora Havaalanı’na girdi. Süleyman Demirel göndermiş. Askeri törenle karşıladık. Bir albay, iki binbaşı, dört yüzbaşı indi. ‘Hoş geldiniz Sayın Albayım’ dedim. Bana ‘Sayın Paşam’ deyince ben sindiremedim, tam anlayamadım. Hani elleri omza dokundurarak ‘Paşam’ derler ya ‘Ufak gördü’ olarak algıladım. O arada binbaşı ile buranın tugay komutanı, İngilizce bir şeyler konuştu. Anlamadım ben. ‘Sayın Albayım, Sayın Cumhurbaşkanımız sizi bekliyor, lütfen haydi şehre gidelim’ dedim. ‘Hayır olmaz komutanım’ karşılığını verdi. O zaman anladım ‘Paşam’ın ne olduğunu. ‘Hayır gidemeyiz’ dedi. ‘Niye?’ Tugay komutanı, İngilizce olarak ‘Şehre giderseniz güvenliğinizi sağlayamayız’ demiş. ‘Atlayın araçlara, can güvenliğinizden ben sorumluyum’ dedim. Aldım, şehre gittim. Yemekten sonra, Cumhurbaşkanımızı anons ettim. ‘Al gel’ dedi. Aldım gittik, görüştük.”

Abhazya saflarında savaşan sadece Şendoğan Kayıt gibi Türkler değildir. Aralarında bir de Filistinli vardır.

Kayıt, heyecanla anlatıyor:

“Denizden çıkarma için hazırlıklar yapıyoruz. Bir çocuk geldi yardım için. ‘Hello’ dedi. ‘Bu kim’ dedim. Filistin ordusunda eğitim subayı bir üsteğmenmiş, Abhaz kökenliymiş. Askerlerimizi eğitmeye başladı. Bayağı da yardımcı oldu ama çıkarma yapacak gemimiz yok. ‘Çıkarma yapacağız’ deyince Filistinli üsteğmen, çıkarma gemisi bekliyor haliyle. Baktı ki çıkarma gemisi yerine kum kosterleri yanaştı, ‘Benim aldığım bütün askeri eğitimler, bu gemiye binmememi emrediyor’ dedi ve binmedi. Kaldı burada, dönmedi bir daha. Nidal adındaki bu arkadaşımız, şu anda Abhazya ordusunda tümgeneral olarak görev yapıyor.”

Savaş, 14 Ağustos 1992′de başlamış ve Abhazya halkı için zor geçen günlerin ardından 30 Eylül 1993′te bitmiştir. Abhazya gönüllüleri ve askeri birlikleri, Gürcüleri püskürtmüştür.

“Savaşı kazandığımızda -insan kaçarken dağa çekilir- Gürcüler hep sahile koştu. Muhtemeldir, ‘Bir şey olursa sahilden alırız’ veya ‘Bizi almaya gelirler’ diye düşündüler ama öldüler. Burada 40 bin civarında zayiat verdikleri söyleniyor. Abhazlar olarak 3 bin 856 silahlı adam kaybettik. Türkiyeli 6 şehidimiz var. Biri Türkiye’ye gönderildi, 5 kardeşimiz burada koyun koyuna yatıyor. 105 yaralımız vardı.”

Kayıt, savaşın ardından kendisini “Abhazyalı” hisseder ve burada kalmaya karar verir. Doğup büyüdüğü vatanıyla da irtibatı koparmaz: “Türkiye ile hiç sıkıntım olmamıştır. Geçen yıl mayısta Türkiye’de idim, sürekli gidip gelirim.”

Öğretmen Nona hanımla tanışır, evlenirler, 2001′de Nart adını verdikleri erkek evlatları dünyaya gelir.

Mutlu, huzurlu bir yaşamı vardır başkent Sohum’da. Emekli tuğgeneral olarak, eşi ve yeni doğmuş çocuğuyla mutlu bir yaşam sürmektedir ancak 2001′de yine saldırıya uğrar Abhazya. Nart henüz 3,5 aylıktır.

İş, yine başa düşer:

“Genelkurmay Başkanı’nın yanına gittim, ‘Ne yapacağız’ dedim. ‘Yahu 20 yaşında çocuklar var, acemiler, sen gitsen iyi olur’ dedi. Aldım grubumu, tekrar gittim vadiye. Orada 16 gün kaldık. Temizledik tekrar sınırlarımızı. Döndüğümde eşim çok duygulandı, ‘Türkiye’ye gidelim. Burada saldırılar bitmeyecek. Her saldırıdan da sağ dönemezsin’ dedi. Türkiye’ye gittik, 7 yıl kaldık. Çocuğum, Ali Gaffar Okkan İlköğretim Okuluna girdi. Okkan, aynı sırada okuduğum arkadaşımdı, can dostumdu. Eşi Fehime Zerrin Şen de aynı sınıftaydı. Nart doğduğu zaman Gaffar Okkan koyacaktım adını ancak buradaki dedelerinin, bu ismi söylemeye dili dönmeyince Nart koydum. Nart benim dünya tatlım, her şeyim. Nart, Abhazya ulusal takımında atletizm yapıyor. Bir hafta önce de Novorossiysk’e gitti, başarı belgeleri getirdi.”

Kayıt, kendisini Nart ve Nona’ya adadığı kadar diaspora Abhazlarına da adar Türkiye’de. Aktif çalışır ancak bu, uzun soluklu olmaz:

“Abhazya’nın Rusya tarafından tanındığı tarih olan 26 Ağustos 2008′de, Hendek köylerinde ‘Abhazya’ya göçü desteklemek için’ konuşmalar yapıyordum. Kalayık köyünde bir arkadaşımızın babası, ‘Sen öyle söylüyorsun ama orada komutanlık yapmışsın. Niye sen gitmiyorsun’ dedi. O sırada eşim ve çocuğum Abhazya’da tatildeydi. Hemen eşimi aradım, ‘Valizleri boşalt gel, Abhazya’ya yerleşmek için dönüş yapacağız’ dedim. ‘Çıldırma’ karşılığını verdi ama çok mutlu oldu. Geldim ve Abhazya’ya yerleştim. Mutluyum. Türkiye’den ve buradan emekliyim. Eşim ‘Dördüncü Okul’da öğretmen, oğlum da bu okulda.”

O, savaşın izlerini, bedeninde ve hareket kabiliyeti zayıf olan sol elinde taşısa da bazı savaş yıllarının hatıralarını evinde muhafaza ediyor. Bunlardan biri de kalaşnikofu. İronik bir psikolojiyle “bir daha savaşmak ve insan öldürmek zorunda kalmamak” adına kalaşnikofu “evlada bırakılacak bir miras” olarak saklıyor.

“1992-1993 Gürcistan-Abhazya Savaşı’nda elime aldığım ilk kalaşnikoftur bu. Enteresandır; hayatımda ilk kez kalaşnikof elime alıyorum. Cepheye giderken Kırmızı Köprü’de bir helikopter geldi. Herkes ateş ediyor. Ben de bunun nasıl çalıştığını bilmiyorum ama Türkiye’de askerlik yaptığım için şarjörünü takabildim. Helikoptere 6 el ateş ettim, isabet etti ama tabii zırhlı olduğu için düşmedi. Bütün savaş boyunca kullandım. Görevini yaptı işte, silahın görevi insan öldürmekse görevini yaptı.

Sohum düşünce bunu toprağa gömerek geri çekildik. Sohum’u geri alınca gömdüğüm yerden çıkardım. Oğluma bırakacağım en büyük miraslarımdan biridir. Bunu çocuğuma da söyledim. Benim için çok önemli bir silahtır, ruhsatlandırdım.”

Şendoğan Kayıt, sadece Rusya, Güney Osetya, Transnistria, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu’nun tanıdığı Abhazya’da yaşamaktan mutlu ve gelecekten de umutlu.

“Abhazya Kurtuluş Savaşı’nın lideri” ve “bağımsız Abhazya’nın kurucu lideri”, dönemin cumhurbaşkanı merhum Vladislav Arzdzınba’nın elinden aldığı Ulusal Abhazya Kahramanı Gazilik Madalyası, belgesi ve sertifikasını gururla taşıyor.

Gürcistan-Abhazya Savaşı’ndaki “kahramanlıkları” dolayısıyla peş peşe rütbeler alan, “turist” olarak geldiği Abhazya’da kısa sürede tuğgeneralliğe yükselen Kayıt, Kafkas Dağları ile Karadeniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bu masalsı diyarın tadını çıkarıyor.

%d blogcu bunu beğendi: