Aylık arşivler: Ağustos 2014

KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (6) … P rof. Dr. A ta ATUN


KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (6)

KKTC’deki memurların vatandaşı bıktıran ve çileden çıkaran davranışları, çalışma izni almak için karşılaşılan zorluklar ve aşağılama ile adamıza yüksek öğrenim için gelen öğrencilere yapılan kötü muamele ve davranış ile ilgili yazdığım 5 serilik yazıma gelen "Yorum"larda dile getirilen çekilen zorluklar, çıkarılan engeller ve yapılan aşağılamalar gerçekten de çok üzücü.

Bu son iki yazımda, gelen onlarca yorum yazısı arasından "ılımlı dilleri" nedeni ile seçtiğim bazı yazılar yer alacaktır. İlgili daire müdürleri, dairelerin bağlı olduğu Bakanlıkların müsteşarları ile Bakanlarının bu yazılarda dile getirilen şikayetleri derhal inceletip, vatandaşın artık mağdur olmaması için gerekli düzenlemeleri yapmaları ve tedbirleri de ivedilikle almaları gerekmektedir.

YSS: "Merhaba Ata hocam. Kıbrıs konusunda yazılarınız gerçekten Kıbrıs’ı yansıtıyor. Gerçekten orada bir sorumsuzluk örneği var. Bırakın memurları, 7 den 70 e hiçbir şekilde orada düzen işlemiyor. Ben orada öğrenciydim. Öğrenci arkadaşlarım çok şikayetçi Kıbrıs’taki durumdan. Emin olun yüzde 90’ı memnun değil orada olmaktan. Bir keresinde başıma şöyle bir olay geldi. Türkiye’deydim. Tatilim bitti. Tekrar Kıbrıs’taki okuluma dönüyordum. Orada Ercan havaalanının ulaşım açısından sadece bir tane otobüs şirketi var. Devamlı onla gidip geliyordum. Fakat bir keresinde otobüste bavulum kayboldu. Bavulum emanetti. Otobüsten indiğimde şoför aynen şunu dedi: ‘İşin Allah’a kalmış.’ Neredeyse çıldıracaktım. Polisi aradım, ‘sabah gelirsin bakarız’ dedi. Gittiğimde polis arkadaşın biriyle otobüs şirketine gittik. Fakat hiçbir şey yapamadılar, ne polis ne de şirket yetkilileri. Yani işim gerçekten Allah’a kalmıştı. Polis "avukat tut istersen ama bir bavul için değmez" dedi. Gerisini size bırakıyorum."

Bu olay esas alınmalı ve vatandaşların haklarının korunması amaçlı otobüs şirketlerine taşıdıkları emtiaların kaybolması veya zarar görmesine karşı sigorta yaptırma zorunluluğu getirilmeli, aynen uçaklarda olduğu gibi. İnsan hakları konusunda gelişme ancak bu şekilde, vatandaşa zarar veren ihmalkarlıklara karşı vatandaşları koruyacak koşullar yaratılarak olabilir.

MT: "Düzen yok, bir devlet politikası da yok, bunlar olmayınca beş yıllık, on yıllık ya da ABD gibi elli yıllık politikalar yapamıyorsunuz. Kısa vadede düşünülen politikaları da bir yada iki yıl sonra gelen bozuyor. Her bozguncu kendi bozanını yerleştiriyor; her yerleşen bozan; güç bende diyor. Hal böyle olunca olan vatandaşa oluyor, olan doğru dürüst bu memlekete girene çıkana oluyor. Kimi siyasi düşüncesini vatandaşın üzerinde deniyor, kimisi de egosunu tatmin ediyor; denetleme yok, bağlayıcı unsur yok cezai müeyyide yok. Müdür çıkıp balkondan araba sayıp ona göre şu gelmiş bu gelmemiş diye bir denetleme şekli dünyanın neresinde var? Hemen yorumlayıp Kıbrıs sorununa bağlamayın lütfen, bu senin iç sorunun…….. Hocama da teşekkür ediyorum başkası bu konuya değinse pek ilgi çekmezdi kalın selametle; hocam ellerinizden öpüyorum."

MB: "Sizi yakından takip ediyorum öncelikle bu konuya değindiğiniz için size minnettarım. Geçen sene öz amca oğlu vefat etti genç yaşta. 16 yaşında oğlu var annesi rica etti Kıbrıs’a yolladı ben de evraklarını aldım, Mesleki Teknik Eğitime kaydını yaptırdım. Buna rağmen çalışma dairesi geldi bana 7 bin 800 TL ceza kesti. Bana 12 çalışanım var, hepsi sigortalı. Bir çırağım var o da kayıtlı. Beni hiç kaale almadılar, dinlemediler bile. Bugün İçişleri Bakanlığı’ndan aradılar Cuma gününe kadar deport -Sınırdışı- olacak. Çok çaresizim. Bu çocuğu bilerek memlekete gönderirsek sigara ve kötü alışkanlıkları olacak. Bu kadar ağır bir ceza olur mu? Ne yaptı bu çocuk, annesinin günahı ne yoruldum artık."

MK: "Türkiye Cumhuriyeti tüm KKTC vatandaşlarına sorgusuz sualsiz vatandaşlık hakkı verdi. KKTC hükümetleri karşılığında değil kolaylaştırmak, 2011 yılında kimlikle girişi bile kaldırmak istedi. On binlerce insana hak ettiği halde ne vatandaşlık hakkı verdi ne de çalışma ve oturumda kolaylık tanıdı. Maalesef vatandaşına yapılan haksızlıklara göz yuman bir Elçilik var. T.C. elçiliği kendi vatandaşına dünyanın hiçbir medeni ülkesinde uygulanmayan çifte standardı, haksızlıkları, hukuksuzlukları görüyor olsaydı bu gün bunları konuşmazdık."

Bu yorumlardan alınacak ders ve yapılacak düzenleme, öğrencilerin ikamet izinlerinin kesinlikle Muhaceret dairesi ile Üniversite arasında yapılması gerektiği ve ikamet ile ilgili sorunlarda öğrencilerin tutuklanıp nezarethaneye atılmamaları olmalıdır. Hem ekonomimizin can damarı öğrenciler diyoruz, hem de onlara ikamet izni ile ilgili eza ediyoruz. KKTC gibi küçücük bir adada, bir yere kaçması mümkün değilken tutuklayıp nezarethaneye koymaya ne gerek var? Hadi tutuklandı; Katiller, caniler gibi elinden telefonu niye alınıyor, niye yardım almak amaçlı arkadaşlarına telefon etmesine izin verilmiyor?

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

1 Eylül 2014

Reklamlar

ABD-RUSYA JEOPOLİTİK VE İDEOLOJİK SAVAŞINDA //Ahmet Kılıçaslan Aytar


ABD-RUSYA JEOPOLİTİK VE İDEOLOJİK SAVAŞINDA

Ukrayna’nın, Donetz bölgesinde bir kaç kasabaya giren Rus tankları ve çoğunluğu askerlik görevini bitirip ordudan ayrılan Rus askerleri olan 3-4 bin arasındaki gönüllünün yerli milislerle beraber Ukrayna ordusuna füze saldırısı düzenlediklerini bildirmesiyle gerginlik tırmandı.
Batılı ülkeler,Moskova’nın Rusya ve Kırım arasında karadan bir koridor oluşturmakta olmasından endişeleniyor.

*
Bu sırada,Ukrayna gaz şirketi Naftogaz’ın, Rus Gazprom şirketinin Temmuz ayına ait 10,5 milyon dolarlık transit bedelini iade etmesi,
Ukrayna için saptanmış gaz transit tarifesine rağmen, Kiev’in mevcut sözleşme şartlarını yeniden gözden geçireceğini açıklamasıyla,
Bir gerginlik de, Batı’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığı üzerinden çıkıyor…

*
Rusya,Ukrayna’da Rus askerleri ya da askeri teçhizatının bulunduğunu yalanlıyor.
BM Güvenlik Konseyi acil toplanıp, Ukrayna gerginliğinin tırmanmasını engelleme çağrısı yapmıştır.
Ukrayna AB çerçevesinde olağanüstü toplantı önermiş ve ABD,AB,G7 üyelerinden Rusya mal varlıklarının dondurulmasını istiyor.

*
ABD Başkanı B.Obama Ukrayna’nın doğusundaki savaştan Rusya’nın sorumlu olduğunu söylüyor, "Çarpışmalar Ukrayna’da bir isyandan değil, Rusya’nın derin müdahalesinden kaynaklanıyor" diyor.
Başkan Rusya’ya askeri bir karşılık verilmesi ihtimalini dışlarken, Rusya’nın Ukrayna’daki eylemleri nedeniyle yeni sonuçlara katlanmak zorunda kalacağını,konunun gelecek hafta İngiltere’de düzenlenecek NATO zirvesinde Avrupalı liderlerle görüşüleceğini açıklıyor.

*
İngiltere Başbakanı D.Cameron, "Rusya’dan yanlış eylemlerini durdurmasını istedim, yoksa ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalınacağını belirttim" derken,
Almanya Başbakanı A.Merkel, henüz düzenlenen AB Zirvesi’nde, Rusya’ya yaptırım uygulama olasılığının ele alınacağını kaydediyor.
Konunun AB dışişleri bakanlarının Milano’da yapacağı iki günlük gayriresmi NATO toplantısında Ukrayna ile uyum ve ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla kurulan komisyonda görüşülmesi kararı verilmiştir.

*
Rusya Devlet Başkanı V.Putin, "Batı’nın Ukrayna’da iktidarın şiddet yoluyla değiştirilmesine siyasi desteği ve katılımı ülke halkının karşı düşüncesine yol açtı.
Şimdi, doğu Ukrayna halkının bu karşı düşüncesi savaş uçakları, toplar, çok namlulu roketatarlar ve tanklar sayesinde kaba askeri kuvvetle bastırılmaya çalışılıyor.
Bunlar modern Avrupa değerleri ise bundan büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum.
Ukrayna’da yaşanan ortak trajediye son vermek için Kiev’in anlamlı müzakerelere başlanması için zorlanması gerekir.
Rusya, herhangi büyük bir çatışmaya girmeyi istemiyor.
Elbette her zaman Rusya’ya karşı tüm saldırıları püskürtmeye hazırız. Ortaklarımız ülkeleri ne durumda olursa olsun, hangi dış politika konseptine uyarlarsa uysunlar, her zaman bizimle çatışmanın onlar için kötü olacağını bilmeleri gerekir.
Rusya’ya karşı büyük bir çatışma başlatma fikrinin kimsenin aklının ucundan bile geçirmediğini düşünüyorum.
Rusya dünyanın en güçlü nükleer devletlerinden biridir " diyor.
Rusya’nın da askeri seçeneği dışladığı anlaşılıyor.

*
Ukrayna’da gerginliğin azaltılması için 17 Nisan Cenevre’de ABD, AB, Rusya ve Ukrayna’nın dörtlü zirvesinde görüş birliğine varılan;
Tüm yasadışı askeri grupların lağvedilmesi, işgal edilen binaların boşaltılması, işgalcilerin silahsızlandırılması, Ukrayna’daki tüm hükümet karşıtı göstericiler için af çıkarılması,şiddet kullanımından kaçınılması gerekliliği ve atılacak tüm adımların Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (AGİT) gözlemcileri tarafından denetlenmesi esaslarına rağmen,

*
Ukrayna pratiğinin; dörtlü zirvede Rusya ve Ukrayna’nın üzerinde anlaşma sağlanamayan,
Rusya’nın Ukrayna’da uzun vadede anayasal reformlar yapılması ve Ukrayna’nın gevşek bir federasyona dönüşme yolunda adımlar atılması,
Ukrayna’nın bu talebi reddederek, ancak bölgelere daha fazla yetki aktarma sözü bileşkesinden geliştiği gibi görülse de,
Esasen anlaşmazlık, Batı’nın Rusya’nın bölgedeki baskısını kırmak ve Ukrayna’yı Avrupa’ya entegre ederek, Rusya’nın jeopolitik ve ideolojik tehdit olmasını önlemek isteğinden gelişiyor.

*
Rusya jeopolitik ve ideolojik çıkarlarını korumak için doğu Ukrayna halkının isyanından hareketleniyor.
Halklar, halkların iradesi,insanın temel hakları Batı demokrasisinin özünü oluşturuyor.
Rusya;ABD’nin Şubat 2008’de Kosova Meclisi’nde okunan bağımsızlık bildirgesi ardından Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Kosova Cumhuriyeti’nin tanınmasına dayanak yaptığı, Başkan George Bush uluslararası hukuk yorumu,"Bağımsızlık bildirgeleri,iç yasaları ihlal edebilir. Ancak bu,uluslararası hukukun ihlal edildiği anlamına gelmez" beyanını,bir koz olarak kullanıyor.

*
Rusya, kendi dilini konuşan azınlıkları koruma hakkına sahip olduğundan yanadır.
ABD ise Kırım referandumun tekrarlanması halinde Asya’da bir çok toplumun Rusya’ya bağlanmasından endişe ediyor.
Asya’da referandumla toprak anlaşmazlıkları yaşanması halinde bölgedeki müttefiklerini destekleyeceği sözü arkasında duruyor.
Fakat Rusya, "Kosova’da Arnavutlara tanınan haklar, nedense Ukrayna’daki Rus azınlıklara tanınmıyor.
Batı uygulamalarının sonuçlarını öngöremeyecek şekilde siyasi öngörü ve ölçme duyusunu kaybetti ve biz geri adım atamayacak eşiğe geldik" noktasındadır.

*
Batının Rus doğalgazına olan bağımlılıkları da Rusya’nın bir diğer kozudur ki, Ukrayna’nın doğusunda gerginliğin yükseldiği bu sırada,
Ukrayna gaz şirketi Naftogaz, "şirketler arasında ortaya çıkan Ukrayna topraklarından doğalgaz transit geçişi bedelinin belirlenmesi ile ilgili anlaşmazlıkları" ileri sürerek, Rus Gazprom şirketinin Temmuz ayına ait 10.5 milyon dolarlık transit bedelini iade etmesi bir diğer gerginliğe neden oluyor.
Ukrayna için saptanmış gaz transit tarifesine rağmen ,Kiev mevcut sözleşme şartlarını yeniden gözden geçirmek üzere harekete geçmiştir.

*
Ukrayna’nın, bir süre önce Rusya’nın hammadde kaynaklarının ülkesi üzerinden geçişiyle ilgili yaptırım kararı, Avrupa’ya giden Rus doğalgaz transitinde güncellik kazanıyor.
Ne ki, Ukrayna’nın gaz transiti ile ilgili mevcut sözleşme şartlarını yeniden gözden geçirmek istemesi, Ukrayna’nın bölgesinde güvenilir bir iş ortağı olması önünde soru işareti oluşturuyor.
Çünkü Rusya kış mevsimi yaklaştıkça AB ülkelerinin yaptırım kararlarına karşı kullanacağı güçlü bir koz kazanıyor.

*
6 Eylül’de Ukrayna, Rusya ve AB enerji Bakanlarının enerji konularını ele alacakları görüşmelerin zorlu geçeceği anlaşılıyor.
Rusya "Doğalgaz transit sözleşmesinin 2019’a kadar yürürlükte olduğu ve o zamana kadar gözden geçirilmesinin söz konusu olmayacağı" kararındadır.

*
Sonuçta Rusya yavaş yavaş ilerlemektedir…

31.8.2014cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

ATEŞKES VE SONUÇLARI // Ahmet Kılıçaslan Aytar


ATEŞKES VE SONUÇLARI

İsrail-HAMAS savaşında Mısır’ın arabulucuğunda Kahire görüşmelerinde kalıcı ateşkese varıldı.
8 Temmuz’da,üç İsrailli yerleşkecinin kaçırılması ve öldürülmesi bahanesiyle İsrail’in Gazze’ye başlattığı saldırılarla gelişen savaş sona erdi.

*
Sınır geçişleri açılarak uluslararası kurumların ve İsrail’in gözetiminde Gazze’ye insani yardım ve yeniden inşa malzemelerin geçişine yol açılıyor.
Gazze karasularında uygulanan ablukanın 6 milden başlayarak yavaş yavaş genişletilmesi öngörülüyor.
Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bir ay sonra müzakeresi için yeniden bir araya gelindiğinde, Gazze havaalanının yeniden inşa edilmesi,bir liman kurulması, serbest bırakılan ve sonra tekrar tutuklanan Filistinli esirlerin serbest bırakılması konuları ele alınacaktır.
İsrail’in HAMAS’ın ateşkese sadık kalması halinde gelecek ay yeniden başlayacak dolaylı müzakerelerde Gazze’nin silahsızlandırılmasını gündeme alacağı bildiriliyor.

*
İki taraf da savaştan zaferle çıktıklarını savunuyor.
Doğrusu, HAMAS’ın Tel Aviv’in merkezine kadar ulaşan, ancak İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe tarafından havada imha edilen roketlerine karşın,
İsrail ordusunun askeri stratejinin gelişen son teknolojik değişimleri paralelinde, amacı çatışma ile düşmanın gücünden sakınmak,düşmanın hızlı ve saldırgan biçimde zayıflıklarını ortaya çıkararak en fazla zarar verecek yerinden vurmak, fiziki ve moral olarak etkisizleştirmek ve yıkmak yetkinliğindeki manevra savaşından kazançlı çıktığıdır.

*
Gazze’den toplam 4562 roket atılmış,bunların 3641’i İsrail topraklarına düşerken 735’i Demir Kubbe tarafından etkisiz hale getirilmiş, 224’ü ise yerleşim alanlarına düşerken,İsrail 5262 hedefe saldırı düzenlemiştir.
2 bin 137 Filistinli, İsrail tarafında ise 68 kişi yaşamını kaybetmiştir.

*
İsrail’in askeri kazancı, HAMAS’ın yeraltı geçişlerini yok etmekle bölgedeki radikal dini grupların tehdidine son vermek olmuştur ki,
Bugün İsrail’e karşı askeri operasyon yapabilecek bir terör örgütünün bulunmadığı kaydediliyor.

*
Başbakan Netenyahu’nun; Ortadoğu’da bir asır önce sınırları belirleyen Skyes-Picot Anlaşması’nın sona erdiği,
Bunun en büyük zararının bireysel özgürlüklere ve girişimciliğe izin vermediği için bilgi devrimi ve ekonomik gelişmelerin çok gerisinde kalan İslam ülkelerine yazdığı,
Dünya güvenliği için önemli etkilerin yaşandığı bu tarihi değişim döneminde, İsrail’in yaşanan çatışma ve istikrarsızlıklara kayıtsız kalamayacağı tezi doğrulanmıştır.

*
Netenyahu’nun tezi doğrultusunda;
İsrail’in sınırlarını korumak üzere komşu ülkelerle arasına tamamen duvar örmeye devam edeceği,
Uzun vadeli güvenlik için gelecekteki Filistin devletinin de sınırlarını bizzat koruyacağı,
Ürdün’ü güçlendirme ve Kürtlerin bağımsızlık isteklerini destekleme gibi gelişmiş bölgesel işbirlikleri içinde olunacağı,
Öncelikli güvenlik endişesi olarak İran’ın nükleer devlet olmasını engellemenin en büyük hedeflerden birisi olarak kalacağı belli olmuştur.

*
Ateşkesle birlikte, İsrail ile Filistin Devleti arasındaki sınıra referans kabul edilen 1967 Savaşının başlamasından önceki sınırlara harfiyen uymak yerine, aralarında toprak değişimi yapabilmeleri, İsrail Devleti’nin Yahudi devleti olarak tanınması, yerleşim inşasının dondurulması gibi konularda,
O sırada,Filistin Özerk Yönetimi ile HAMAS arasında görüş ayrılıkları arkaya atılarak kurulan ve BM tarafından iki devletli çözümü temel alan barış prensibine bağlı kalınması koşuluyla kabul edilen birlik hükümeti ile İsrail arasında yeniden barış görüşmelerinin de önü açılmıştır.
Artık Filistin Devletinin ilanı ve ABD-İsrail’in müzakere tekniğini pek beğendiği Mahmut Abbas’ın Cumhurbaşkanı olarak Filistinliler arasında herhangi bir çatlağın olmamasına, Filistin’in homojen bir güç olmasına, kendi iç dinamiğinde dengeli bir manevra gücü oluşturması ve barış görüşmelerine daha umutla bakılıyor.

*
Ateşkes ve potansiyel İsrail-Filistin barışı çatışma ve istikrarsızlıkların yaşandığı Ortadoğu’da bir dizi gelişmeye de yansıyor.
Suriye Cumhurbaşkanlığı seçiminden çıkan sonuçla, herhangi bir rejim değişikliğinin bu ülkede gerçekleşmesinin mümkün olmadığı,
Esad’ın iktidarını koruma konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğu görülmüş,Suriye’nin hem terör gruplarını yenilgiye uğrattığı, hem de ABD’nin Suriye planlarını bozduğu anlaşılmıştı.

*
Şimdi,Suriye ile ergeç yapılacak bir barış anlaşmasında, İsrail’i bir Yahudi Devleti olarak tanıyacak, Suriye BAAS partisi şart olarak öne çıkıyor.
Bu şartın önünde Esad’a, uluslararası izolasyondan kurtulması için yeni fırsatlar doğuyor.
Esad’ın Batılı ülkeleri ikna etmesi ve kendisini terörle mücadele bağlamında kabul ettirmesi halinde iktidarını sürdürebileceği ihtimali yükseliyor.
Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, aşırı dinci İslam Devleti örgütüyle mücadele için ABD’ye işbirliği teklif ederken, radikal örgütle mücadele için Suriye’nin merkezi rol oynadığını belirtiyor, "Terörle ciddi anlamda mücadele etmek isteyen ülkeler bizimle birlikte olmalı" diyor.
Ve Irak-Şam İslam Devleti örgütü terörüyle mücadele etmek isteyen Batılı ülkelerin Esad’a eskisi gibi düşman görmedikleri giderek daha belirginleşiyor…

*
Bu yakınlaşmanın gerçekleşmesi halinde tek sorun, İsrail-Suriye arasında olası bir barış anlaşmasının şartlarından biri olan her iki tarafın birbirlerinin iç işlerine karışmaması haline indirgeniyor.
Yani Suriye’nin İsrail’in azınlıkları olan Filistinliler, İsrail’in Suriye azınlıkları olan Kürtler ile temaslarını kesmeleri gerekiyor…

*
Öte yanda ABD; İran ile 5+1 grubu arasında 24 Kasım’a uzatılan müzakerelerde nükleer silahın geliştirilmesini sonlandıracak kesin anlaşmanın sağlanacağı umuduyla bu süreyi değerlendirmekten yanadır.
Nitekim, İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gözetiminde, 5+1 grubuna, nükleer programını barışcıl amaçlar taşıdığını ispat edecek bir mekanizma için yürüttüğünü ikna etmesi halinde sürdürüleceği teminatıyla, İran’dan petrokimya sanayii mamulleri alımını, başka sanayii mamülleri ve yedek parçanın sevkedilmesi yasaklarını "geçici olarak" kaldırmayı,
İran’ı yaptırımsız statünün üstünlüklerine inandırmayı, nükleer programı konulu görüşmelerde uyuşmalara razı ettirme sürecini başlatmış bulunuyor.

*
Buna mukabil, Irak-Şam İslam Devleti örgütünün Irak’ın idari yapısının değiştirme faaliyetine son vermesi,ama Irak’ta yeni kurulacak hükümette, Sünnilerin belli bir dengede tutulması gözetiliyor…
Irak’ta gidişat güç-gelir paylaşımına dayalı bir federalizme doğru giderken, Kürtler ve Sünniler Şiileri dengeleyecek bir karşı ağırlık yaratmaya yönlendiriliyor.
Sünniler BAAS geleneğinden gelmektedir ve İsrail ‘in yapacağı bir barış anlaşmasında bölgenin dinginleşmesinde Irak BAAS geleneği de olmazsa olmaz sayılıyor.
O yüzden Irak-Şam İslam Devleti örgütüne karşı, 9 Ağustos’tan beri ABD’nin hava operasyonları,14 Ağustos’tan beri Sincar bölgesine indirilen İngiliz SAS komandoları operasyonlar sürdürüyor…

*
Ateşkesle birlikte Başbakan Netenyahu’nun Ortadoğu’da bir asır önce sınırları belirleyen Skyes-Picot Anlaşması’nın sona erdiği,
Ya da,bölgede İngiltere ve Fransa’nın; Ortadoğu’yu Osmanlı sonrası Batı’nın arzularına göre şekillendirmek için Osmanlı devletinin bölge topraklarını paylaşmak, Ortadoğu’da Batı merkezli siyasi yapıların ve sınırların ortaya çıkmasını planlamak üzere kurduğu Sykes-Picot düzeninin, bu günün koşullarında güncelleneceği anlaşılıyor.

*
Netenyahu, bunun en büyük zararının bilgi devrimi ve ekonomik gelişmelerin çok gerisinde kalan İslam ülkelerine yazacağını söylerken,
Gelecek tasavvurunu Osmanlı’nın medeniyet havzası Balkanlar,Kafkasya,Orta Doğu,Kuzey Afrika,Batı Asya bölgesi çerçevesi ve tarihi organik bağlarının yüklediği sorumluluk ve İslam Birliği bileşkesinde kuran Yeni Türkiye’de,
Kürtlerin " Lozan Barış Antlaşmasında Kürt sorunu oluşturuldu ve çözümsüzlük, parçalanmışlık üzerinden Kürtlere soykırım dayatıldı" tezine mi işaret ediyor?

29.8.2014

cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (5) …. Prof. Dr. Ata ATUN


Memurların gereğinden hayli fazla oluşu ve aldıkları yüksek maaşların vatandaşın sırtına yüklediği ağır vergiler nedeni ile ülkemizdeki pahalılık büyük boyutlardadır. Memur olamayan kesim gerçekten de ezilmektedir. Ülkemiz nüfusunun yüzde yirmisini oluşturan memurlar, ülke gelirinin yüzde seksenine el koymuş durumdadır.

Vardiya sisteminin kaldırılmış olması nedeni ile yüksek maaşlı memurlara ödenen fazla mesailer ise vatandaşın sırtındaki bir başka kamburdur. Binlerce memura rağmen 2013 yılında Maliyenin kasasından çıkan 57 milyon TL, maaşları zaten yüksek olan memurların cebine ilave edilmiştir. Bu paranın dul kadınlarımıza, yoksul ailelere, sosyal yardım alan kişilere, engelli kardeşlerimize maaş artışı olarak verilmesi çok daha iyi olacaktır, verilmelidir de… Zira ayda 5 bin TL’nin üstünde maaş alan bir memura 5 bin TL daha fazla mesai verileceğine, bu para ile ayda 600 TL sosyal yardım alan bir kişiye veya aileye veya da engelliye, 600 TL daha verilmesi daha doğru ve daha hakçadır.

***

Elektrik Dairesinin uygulaması ise bir başka çirkinlik. Kendisi zamanında tüketiciyi kontrol etmediği için, ev kiralayan herkesten bin 200-bin 500 TL arası depozit istemekte. Gerekçesi de elektrik parasını ödemeden kaçan tüketiciye karşı önlem almakmış. KIB-TEK’in yüzlerce memuru var ama kimin aylarca elektrik parası ödemediğini bir türlü zamanında saptayamıyor nedense. Öğrencilerimizin bu depoziti vermekte güçlük çektiğini yazmama gerek yok.

KIB-TEK "Tekel" olmanın avantajını kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Tüketiciye "Ya depozit verirsin, ya da ben sana elektrik vermem" diyor açıkça. Bunlar beceriksiz yönetim"lerin halkı hiçe sayan uygulamalarıdır maalesef. Halka "patron benim, ben ne istersem, ne dersem onu yapmak zorundasın" demek çok yanlış bir stratejidir. Bu kafayla giderse Kıb-Tek’in iş özelleştirmeye geldiği vakit, arkasında halkın desteğini bulamayacağı açıktır. Zaten halkın kafasındaki KIB-TEK imajı artık değişmiş durumda. KIB-TEK’in özelleştirmeye karşı çıkmasının halkı düşündüğü için değil, ballı maaşların kesilmemesi, çalışmadan maaş almanın devam etmesi, ayda mesailerle birlikte 20 bin TL’ye varan maaşların kaybedilmemesi için olduğunu da çok iyi bilmektedir.

***

KKTC’de doğan bebeklerin doğum kağıdına "KKTC vatandaşı değildir" diye yazmak ise tam bir ırkçılıktır. Afrika dilinde buna "Apartheid", Türkçesi ile "Ayrılık" denmektedir ve sadece hastalıklı kafaların ürettiği bir uygulamadır. Beyazların oluşturduğu hükümet tarafından 1948 – 1994 yılları arasında yerli halka uygulanan ırkçı ayrımcılık nedeni ile Güney Afrika Cumhuriyeti yoğun bir ambargo ve yaptırım altında bırakılmıştı.

Ülkemizde çalışma izni ile yaşamını sürdüren bir anne veya babanın kazara çocukları olursa, doğum kağıdına "KKTC vatandaşı değildir" yazdığımızminik yavrulara verdiğimiz herhangi bir hizmet de bulunmamakta. Hasta olsa, bakım istese, ameliyat gerekse, protez takılmasıgerekse veya özel bakımaihtiyaç duysa bizim tüm dairelerimiz ve hükümetimiz sağır bir duvar haline dönüşmekte. Devlet, anne veya babasından her ay 300 ile 500 TL arasında sağlık ve sigorta primi almayı bilir, maaşından peşin peşin vergisini keserek alır ama bu çalışan anne ve babanın çocuğuna on paralık bakım yapmaz. Hele de bu çocuk KKTC’de engelli olarak doğmuşsa, KKTC hükümetinden destek ve hizmet görmek yerine cezalandırılır maalesef.

***

Günümüzde tamamen aynısı olmasa da benzeri ırk ayırımcılığını bizim kendi hükümetimiz ve aramızdan bazıları, Türkiye’den adamıza gelen ve çalışarak ekonomimize katkı koyan kişilere çok aşağılayıcı bir şekilde uygulamakta.İlkokul ve liseye kaydını yaptırmak isteyen ve KKTC vatandaşı olmayan çocuklardan anne veya babasının pasaportunun fotokopisi istenmekte. Eğitim Bakanlığımız kendi kendine aldığı bir kararla polisçilik oynamakta ve öğrenci velisinin pasaportunda çalışma izni mührü yoksa söz konusu öğrenciyi okula almamaktadır. Emekli olduktan sonra ülkemize gelip yerleşerek hayatının sonuna kadar burada maaşını harcayacak kişileri hangi fikirle ve mantıkla taciz etmeyi ve onlara ayrımcılık uygulamayı yürürlüğe koymuşuz gerçekten de anlaşılır gibi değil.

Pasaportunda 17 tane mühür olan saygın bir basın mensubunu, bir başka basın mensubunun şikayeti üzerine vatandaş yapmamak da sadece bize özgü bir uygulama ve beceriksizlik. Kuralları uygulayacağımıza, keyfi ve kişiye özel uygulama yapmaktayız gerçekte…

Artık bu çağ dışı uygulamaları, Apatrheid’i, ırk ayırımcılığını ve ırkçı uygulamaları değiştirmemizin zamanı gelmiştir. Biz bunu kendimiz yapmazsak, birilerinin bize zorla yaptıracağı da kesin.

Dünya bu yönde giderken bizim farklı yönde gitmemiz olanaksız…

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

29 Ağustos 2014

VE ÇİN HALK CUMHURİYETİ // Ahmet Kılıçaslan Aytar


VE ÇİN HALK CUMHURİYETİ

ABD, Çin’in modernizasyona tabi tuttuğu sosyalizmiyle küresel büyümenin en önemli motoru ve orta gelir düzeyi ile dünyanın ikinci ekonomisi olması,
Gelecek 15 yılda, ortalama 5-6 oranında büyümesi halinde kişi başına gelirinin 20 bin dolar gibi yüksek bir düzeye çıkması ve gelişmiş ülke olma potansiyelinden sorunludur.

*
Çin’in küresel güç olmak hedefinde, hem askeri gücünü arttırma çabası, hem dünya ekonomisinde istikrarın olabilmesi ve finans piyasalarında risklerin azaltılması;
Teminen, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası yönetiminde reform yapılması,reformun ardından dünya ekonomisinde bankaların yapılandırılması,finansal mimarinin değişimi, piyasalara işlerlik kazandırılması,yeni bir döviz rezervinin oluşturulmasında etkinleşme istemesini dert ediniyor.

*
Çünkü,Çin; gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasında küresel ekonominin dengeleyicisi olmanın ‘olmazsa olmaz’ noktasındadır.
Şimdi Asyalı, Afrikalı ve Latin Amerikalı gelişmekte olan ekonomiler, ABD ve müttefiki batılı gelişmiş ülkelerin yakın zamana kadar kendilerini yalnızca kaynak ve pazar olarak algılamalarına,ekonomik olarak kendilerine bağımlı kılıp, bu ekonomik sistemle de dünya ekonomisi üzerinde tam egemenlik kurmuş olmalarına hayıftadır.
ABD ve gelişmiş ülkeler ise bilmedikleri bir dünyanın sabahına uyanmanın korkusunu sürüyor.

*
2007 ABD mali kriziyle birlikte; durgunluk ya da kriz yaşandığı zaman krizin yükünün gelişmekte olan ülkelerin sırtına yıkılmak istenmesi milat oluşturmuştur.
Gelişmekte olan ülkeler küresel ekonominin itici gücü olduklarını algılamış ,ABD’nin yönlendirdiği tek kutuplu dünya sistemi yavaş yavaş geride kalmaya başlamıştır.
İkinci bir ekonomik motor olarak devreye giren ve dünya ekonomisinde çok önemli rol oynayan, gelişmekte olan ekonomilerin en büyük temsilcisi Çin, şimdi çok kutuplu dünya sistemini inşa ediyor…

*
Sadece küresel ekonomik sistem değil, siyasi sistemde de büyük değişiklikler ve yeniden yapılanmalar yaşanıyor.
Avrasya’da Ukrayna’nın Baltık’tan Karadeniz’e, Hazar’dan Ortadoğu’ya kadar olan bölgedeki rolü, ABD-Rusya arasındaki güç dengesinin nasıl oluşacağını belirlemektedir.
Yoksa, ABD; Doğu Avrupa ve Kafkasya’yı Rusya’ya mı terk edecektir?
Kısacası, ABD’nin küresel ekonominin itici güc olmak rolü giderek zayıflamıştır ve küresel ekonomide gelişmiş ülkelerin payı azalırken, gelişmekte olan ekonomilerin küresel ekonomiye katkısı hızla artıyor…

*
Çin Halk Cumhuriyeti büyük pazarı ve güçlü üretim kapasitesiyle gelişmiş ülkelerin ihtiyaçlarına yanıt veriyor.
Gelişmekte olan ülkelerin yeniden sanayileşmelerine yardımcı olurken, yüksek teknolojili yatırım gereksinimlerini de karşılıyor.
Bu Çin’in küresel ekonomide sadece gelişmiş ülkelerle dikey rekabette olmadığını, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerle kollayıcı ve yatay rekabette olduğu,
ABD ekonomisi dursa bile Çin’in küresel ekonominin sigorta mekanizması haline geldiği anlaşılıyor.

*
Uluslararası Enerji Ajansı,bilhassa hidrokarbon kaynakları ile ilgili sorunlara çözüm getirmektedir.
Ajansın dünyanın enerji ihtiyacını analizleyen raporu, Çin merkezli Asya ülkelerinin ekonomik gelişmelerinin etkisiyle bugünden 2035 yılına enerji ihtiyacının üçte bir artacağına işaret ediyor.
Üstelik,2035’e kadar fosil yakıtların öneminde değişiklik beklenmiyor!

*
İki ülke,birincisi;ABD enerjinin pahalılaşacağı bu süreçte en çok ve büyük petrol kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı kontrol edebilme kudreti,
İkincisi; Rusya en büyük doğal gaz kaynaklarına sahip olması kudretiyle öne çıkmıştır.
2035’e kadar Irak’ın küresel petrol üretimindeki artışın yüzde 45’ini tek başına sağlayacağı öngörülüyor, ardından Suudi Arabistan,İran,Kanada,Kazakistan’ın en büyük tedarikçiler olacağı bildiriliyor.
Avrupa’nın enerji gereksiniminde ciddi bir artış beklenmemektedir,ama yukarıdaki gelişmeler doğrultusunda Orta Doğu ve Hazar hidrokarbonlarının yüzde 90’ının Çin ve diğer büyük Asya ekonomilerinin ihtiyacına yönelmesi gerekiyor…

*
Bu tablo küresel ya da bölgesel anlamda enerji kaynakları ve nakil yollarının paylaşımında yaşanan zorlu mücadelelerin göstergesidir.
Küresel sistemde enerji maliyetleri ve ekonomi dinamiklerinin kökten değişimiyle birlikte ülkelerin ve bölgelerin önemlerinde çok sert ve çok derin dönüşümlerin yaşanacağı açıkça görülüyor…

*
Nitekim Çin;hem ABD’nin bölgeyi jeopolitik kontrolü altına almasını ve etkisini doğrudan kendi sınırlarına yakınlaştırmasından endişelidir,
Hem hidrokarbon ithalat hacmının önemli ölçüde artmasından hareketle, kendi enerji güvenliğini sağlamak zorunluluğuyla;
Hem Hazar bölgesi, hem Ortadoğu hidrokarbon rezervlerine ilgisini bölge ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik ve siyasi ilişkilerde gösteriyor.

*
Hazar’ı kuşatan ülkelerde etkinliğini arttırıyor.
Kazakistan,Türkmenistan ve İran ile ekonomik,siyasi işbirliğini geliştirirken, enerji-yakıt sektörünü geliştirmek için hammadde altyapısını esaslı şekilde genişletmeyi öngörüyor.
Azerbaycan’ın Hazar’dan gemiler vasıtasıyla Rusya’ya,Kazakistan,Türkmenistan üzerinden Orta Asya’ya, Mançurya ve Çin’e ulaşmasına katkı veriyor.

*
Ya da Ortadoğu’da Irak-Şam İslam Devleti (İŞİD) ve benzeri terör örgütleri gibi zorlama organizasyonlarla Suriye’nin ve Irak’ın idari yapısının değiştirilmesi yönündeki faaliyetleri önlemek için İngiltere, Almanya ve İran ile kurduğu ekonomik işbirliklerini diplomasi ile zenginleştiriyor.

*
Ya da Çin, Rusya, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS işbirliği çerçevesi;ortak gelişme yönünde ekonomide istikrarın dayanak noktası ve uluslararası toplumda huzurun kalkanı olmak amacıyla bir Kalkınma Bankası ve Kurtarma Fonu kurmuştur.
Bu üye ülkelerin güçlerini birleştirerek ABD ve doların egemenliğine meydan okumaları anlamına geliyor,Dünya Bankası ve IMF’yi tek olmaktan çıkarken, ABD’nin güç hegomonyasında büyük bir gedik açılıyor.

*
Benzer biçimde Çin’in liderliğinde Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği, Doğu Asya Zirvesi çok sayıda serbest ticaret anlaşması sürüyor.
Ya da Şanghay İşbirliği Örgütü, Shangri-La Diyaloğu ve Asya Bölgesel Forumu gibi önemli platformlar bölgesel işbirliği mekanizmalarını geliştiriyor.
Asya’dan başlamak üzere ABD’nin hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişiyor.

*
ABD’nin değişmeye-yazan bu mekanizmaya karşın yapabildiği Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketleri açmak,
Suriye’de,Irak’ta Rusya’nın jeopolitiğini yıkmaya çalışmak,
Çin’i frenlenmek,geleceğini şekillendirmek üzere Asya-Pasifik’te rolünü genişletmek ve bölgede kalıcı olmaya çalışmaktan öteye gitmiyor.
Bu esnada binlerce insanın yaşamlarını yitirmesine,ailelerin sönmesine ,ülkelerin tarih ve kültür birikimlerinin yağma edilmesine hiç aldırış etmiyor.

*
İşte,belâyı sürüklemek üzere, hem Güney Çin Denizi’nde ticari ve askeri geçişleri kontrol,hem Japonya ve Güney Kore’deki üslere lojistik kolaylık sağlayan stratejik değerde Avustralya’da askeri personel,malzeme ve ekipman yerleştirmeye,istihbarat faaliyetlerini geliştirmeye ve bölgede uçak gemileri,nükleer denizaltılarını görevlendiriyor.
Vietnam ile askeri işbirliğini artırıyor,Filipinlere yeniden dönüş yapıyor, Japonya ve Güney Kore’deki üsleri geliştiriyor,Endonezya’da askeri ağırlık ve etkinliğin geliştirilmesine çalışıyor…

*
Son olarak Dışişleri Bakanlığı Koordinatörü Daniel Fried,ABD etrafında oluşan cepheyi bölmek amacıyla yeni bir öneriyle Çin’in kapısını çalıyor.
Çin’den Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımlara katılmasını isteniyor.
Çin Dışişleri Bakanlığı’dan yaptırımların Ukrayna’daki durumu çözmeye yardım etmeyeceği,
Artık hiçbir ülkenin,gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği,işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilmesi ve işbirliği ruhunun geliştirilmesi gerektiği yanıtı alınıyor.

*
Ya Türkiye? Bu bakıştan yeni Türkiye görünmüyor.

27.8.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif
cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

KARŞINIZDA ALMANYA // Ahmet Kılıçaslan Aytar


KARŞINIZDA ALMANYA

Genel durgunluğun ortasında gerilim yaşayan ABD ve gelişmiş ülkeler yeni ekonomi-politiklerini, kişi başına milli geliri belli seviyeye ulaşan gelişmekte olan ülkelerin, teknolojik olarak gelişmemiş üretim biçimine bağlı kalmaları ve yurtiçi aktivitelerinin eksikleri gibi kendi iç sorunları nedeniyle gelişmiş ülke kategorisine ulaşmalarının olanaksızlığı üzerinden inşa ediyor.

Yalnızca, küresel büyümenin en önemli motoru ve dünyanın ikinci ekonomisi olan orta gelir düzeyli Çin’in gelecek 15 yılda ortalama 5-6 oranında büyümesi halinde kişi başına gelirinin 20 bin dolar gibi yüksek bir düzeye çıkabileceği ve gelişmiş ülke olacağı kabul ediliyor.

*
O yüzden Batı ekonomi-politiği;Ukrayna’nın Baltık’tan Karadeniz’e, Hazar’a ve Ortadoğu’ya kadar olan bölgedeki rolü üzerinden Rusya’nın kendileriyle güç dengesini belirlemeye yönelik girişimlerini reddediyor.

ABD ve AB; Avrasya’da değişmeye zorlanan mekanizmaya meydan okumak üzere Rusya’ya ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketleri açıyor.

*
Ne ki, Rusya’ya ekonomik,siyasi ve askeri yaptırımlar uygulamanın maliyeti bir çok AB ülkesine ağır geliyor.

Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya, Lüksemburg, Bulgaristan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ve Slovakya Rusya’ya yaptırımların artmasını kendi çıkarları için tehlikeli görüyor.
Mesela, Almanya; Rusya ile olan ekonomik ilişkileri doğrultusunda yaptırımların ağırlaştırılmasına muhalefet etmesine rağmen,

Bir yandan Batı Medeniyeti hegemonyası için Rusya’ya yaptırımlar uygulamaktan geri kalmıyor, öte yandan artan maliyetlerini başka kaynaklardan türlü usullerle karşılamaya çalışıyor.

*
İşte,Almanya Başbakanı Angela Merkel,Ukrayna’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirmektedir.

Kırım’ın Ukrayna’dan, ülkenin toprak bütünlüğünü ihlal ederek ayrıldığını belirterek,"Tüm bunlar Avrupa’da toprak bütünlüğünün ihlaliyle gerçekleşti ve eğer böyle bir prensibi kabul edersek böyle bir şey tüm Avrupa’da gerçekleşebilir. Böyle bir durumda söz konusu olacak olan yalnızca Kırım ve Ukrayna değil. Böyle bir durumda her Avrupa ülkesinin bazı toprakları, bazı bölgeleri tartışılır hale gelir. Bu ise Avrupa’nın barışçıl yaşamını ihlal eder"diyor.

Rusya’ya yaptırımlar uygulanması konusunda Alman kararlılığını gösteriyor.

*
Ya da Başbakan A.Merkel, Rusya’ya uygulanan yaptırımların maliyetinin kurtarılmasını teminen,
Geçen ay Çin’e yaptığı ziyarette iki ülke arasında,üst düzey bir finans merkezinin kurulmasının ötesinde,sürdürülebilir kalkınma, çevre koruma ve inovasyon gibi alanlarda işbirliğini geliştiren bir dizi dev anlaşmalar yapmıştır.

Alman şirketlerinin Çin’e 100 adet helikopter satışını,otomobil üretim üslerinin açılmasını, havayolu şirketleri arasında işbirliği sağlanmıştır.

*

Ya da ABD;Almanya’nın da yararlanması öngörüsüyle nükleer programı nedeniyle yıllardır yaptırımlara tabi tuttuğu İran’a,mevcut şartlar doğrultusunda yeni bir fırsat yaratmış bulunuyor.

ABD; İran ile 5+1 grubu arasında 24 Kasım’a uzatılan müzakerelerde nükleer silahın geliştirilmesini sonlandıracak kesin anlaşmanın sağlanacağı umudunda, ya da bu süreyi çıkarları doğrultusunda değerlendirmekten yanadır;

İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gözetiminde, 5+1 grubuna, nükleer programını barışcıl amaçlar taşıdığını ispat edecek bir mekanizma için yürüttüğünü ikna etmesi halinde sürdürüleceği teminatıyla,
İran’dan petrokimya sanayii mamulleri alımını, başka sanayii mamülleri ve yedek parçanın sevkedilmesi yasaklarını "geçici olarak" kaldırmıştır.

*
Hem ABD; İran’ı yaptırımsız statünün üstünlüklerine inandırmayı, nükleer programı konulu görüşmelerde uyuşmalara razı ettirme süreci başlatmış,

Hem yaptırımların kaldırılmasıyla birlikte İran pazarı; ABD, Almanya,diğer AB ülkeleri, Çin, Japonya ve Güney Kore şirketlerine açılmış,
Hem de, İran’ın Rusya’yi piyasalarından çekilmeye zorlaması, İran’ın petrol piyasalarına yeniden girişiyle birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımların sağlamlaştırılması fırsatı oluşmuştur.

*
Elbette,İran’ın bu politikaya çekilmesinin karşılığı olarak, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün Irak’ın idari yapısının değiştirme faaliyetine son vermesi,
Ama Irak’ta yeni kurulacak hükümette, Sünnilerin belli bir dengede tutulması gözetilecektir.

Nitekim, IŞİD’e karşı, 9 Ağustos’tan beri ABD’nin hava operasyonları,14 Ağustos’tan beri Sincar bölgesine indirilen İngiliz SAS komandoları operasyonlar sürdürüyor…

*
Geçici kaydıyla İran’a uygulanan yaptırımlar kaldırılırken, aksi durumla ilgili önlemler de alınıyor.
İran’dan beklenenlerin gerçekleşmemesi hali için ABD Kürtlere İŞID’le mücadelede kullanmak üzere silahlandırıyor.
Sürecin beklendiği gibi işlemesi halinde;Irak-Suriye hükümetlerinde Sünni/Şii/Kürt dengesinde ülkelerin hidrokarbon kaynaklarının, Doğu Akdeniz’den dünya ekonomisinin motoru durumunda olan ve Ortadoğu petrollerine ilgisi hiç azalmayan Çin’e ,AB, İsrail’e akıtılması mı öngörülüyor?

Neden, Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, ABD,İsrail ve Türkiye’nin Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması teşvikine rağmen, Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet oluşumuna karşı olduklarını belirtiyor?
Bu durumda, Yeni Türkiye’nin Osmanlı’nın egemen olduğu İslam toplumlarındaki siyasal kültürü, kurumları ve kültürel kodları yerleştirmesinin siyaseti ya da İslamcılık tasfiye mi ediliyor?

*
Bu sırada Der Spiegel dergisinde, Alman Dış İstihbarat Teşkilatı’nın Türkiye’nin üst düzey yetkililerinin telefon görüşmelerini dinlediğine ilişkin haberi yayınlanıyor.

Almanya’nın Türkiye’nin devlet kurum ve kuruluşlarının 1976’daki sağ-sol çatışmaları ve iç savaşı andıran durum dolayısıyla, sonra A.Merkel liderliğinde şimdiki hükümet tarafından 38 yıldır izlendiği açıklanıyor!

*
Bu durum Almanya’nın; ABD’nin özellikle 12 Eylül 1980’den itibaren Türkiye’yi, nasıl yoğun olarak ekonomik, siyasal, ahlakî, kültürel ve sosyal alanda çürütme sürecine soktuğunu,
Ulusal değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını, nasıl çarpık bir ekonomik yapı ardından toplumsal dokunun tahrip edildiğini,

Nihayet, yıllar içinde oluşturulan insan sermayesi ve kişiler arasındaki sosyal sermaye yatırımından AKP’nin nasıl iktidar edildiğini,
AKP’li islamcı kadro hareketinin nasıl devletin elit kadrolarını tüm yapılardan sildiğini,

Ardından Cumhuriyetin antiemperyalist, bağımsızlıkçı,çağdaş karakterinden yükselen ulus devlet yerine,
Başbakan Erdoğan’a bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı merkezinde; nasıl Türkiye’nin demokratikleşmesini yöneten ABD/CIA, Kürtlerin demokratikleşmesini yöneten İsrail/MOSSAD, askeri yöneten NATO unsurlarının emrinde bir parti devleti kurulduğunu,

Parti devletin Osmanlı’nın egemen olduğu İslam toplumlarındaki siyasal kültürün kurumları ve kültürel kodlarının siyasetini, tüm belgeleriyle bildiğini gösteriyor.

*
Bu suretle Almanya; ABD’nin uluslararası sistemde Türkiye’nin gelecek tasavvurunun Osmanlı’nın medeniyet havzası Balkanlar,Kafkasya,Orta Doğu,Kuzey Afrika,Batı Asya bölgesi çerçevesi ve tarihi organik bağlarının yüklediği sorumluluğun belirlenmesinde,

Kürt Sorunu çözümünde,
Siyasi İslam’la Başbakan Erdoğan’ın ve ona bağlı milyonlarca insanın Avrupa’da ve adı geçen o havzadaki aktivitelerinin kontrolünde ve denetiminde,

Velhasıl Türkiye’nin aldığı nefese en az ABD-İsrail ve NATO kadar hakîm olduğunu ilan ediyor.

*
Sonuç kendini göstermeye başlıyor.
Rusya kendine ardarda ekonomik,siyasi ve askeri yaptırım paketleri açan ABD,Kanada,Avusturya ve Norveç’e misilleme olarak bir yıl sürecek ve AB’ye maliyeti 9 milyar doları bulacak gıda ithalatı ambargosu uygulamaktadır.

AB karşılıklı ambargolar sırasında kendi üreticilerinin zararlarını karşılamak üzere fonlarken, Almanya’nın ivmesiyle birliğe aday ülke Türkiye’den, Rusya ile tarımsal ürünler ticaretini yüksetmemesini isteniyor…

*
Yakın bir zaman önce Atatürk, "Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmaktan kurtulamaz" demiş ve eklemişti; "Dolayısıyla ya İstiklâl ya Ölüm."

25.8.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (3) … P rof. Dr. A ta ATUN


KKTC’nin Bıktıran Bürokrasisi (3)

Küçücük ve dünya güzeli ülkemizde yaşanan bıktırıcı bürokrasinin sadece buzdağı gibi gözle görülebilen minik bir kısmından örnek vermiştim son iki yazımda… Niyetim devam etmemekti ama gelen itirazlar, hoşnutsuzluklar ve yaşanan olumsuzluklar o denli fazla, üzücü ve can evinden vurucu idi ki, devam etmemin ve yaşanan tüm olumsuzlukları vatandaşlara, hükümet üyeleriyle, karar merciindeki bürokratlara aktarmamın daha doğru olacağını düşündüm.

İçişleri Bakanı, özellikle çalışma izinleri, izin alma prosedürü ve memurların çalışma izni için başvuran kişilere davranışı konusunu araştıracak, yenilikçi, çağdaş, bilgisayarın ne işe yaradığını bilen, internetin vatandaşın bürokratik işlemlerinde nasıl kolaylık sağlayabileceğinin bilincinde olan ve en önemlisi de değişime karşı çıkmayan, "tutucu bürokrat" kafasında olmayan kişilerden oluşan bir ekip kurarak önce konuyu araştırmalı, sonra da iyileştirmek, kolaylaştırmak ve internet üzerinden bu tür başvuruların kolayca yapılabileceği bir sistem için çalışma başlatmalıdır.

Mevcut sistem ve uygulama gerçekten insan onurunu kırıcı, aşağılayıcı ve içinde bariz bir şekilde ırkçılığın yer aldığı çirkin bir yöntem. Bunun bir an önce değişmesi gerekmektedir. Hele de KKTC’de doğan çocukların doğum belgesine "KKTC vatandaşı değildir" yazmanın hangi insan haklarına sığdığını anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Doğduktan sonra tüm hayatı KKTC’de geçen bir tanıdığımın kızını 18 yaşına girdiği gün sınır dışı ettiler maalesef. Ailesi burada olduğu için ne Türkiye’de gideceği bir yer, ne akrabası, ne de bir tanıdığı vardı. Tam tabirle sudan çıkmış balığa döndü gencecik kız. Nasıl bir mantık bu, nasıl bir uygulama bu, ben anlamış değilim.

Amerika Birleşik Devletleri, ırkçı, tutucu ve kurallara sıkı sıkıya bağlı bir ülke olmasına rağmen, sınırları içinde doğan herkesi, ana-babası ABD vatandaşı olsun veya olmasın vatandaşı olarak kabul etmektedir. Avrupa Birliği içinde de neredeyse tüm üye ülkelerde aynı uygulama vardır. Rum adadaşlarımız bile, adanın güneyinde doğan bebek, her kimden doğmuş olursa olsun, vatandaşı olarak kayda geçirmektedir. Bu çirkin ve ırkçı davranış, topraklarımızda doğan bebekleri vatandaşımız olarak kabul etmemek mantığı ve uygulaması sadece bize özgü. Artık bu insan haklarına aykırı, 21. yüzyılın düşünce ve kavramlarına uymayan uygulamaları kaldırmamız gerekmektedir.

***

KKTC’de yürürlükte olan "Çalışma İzni" başvuru ve alma yöntemi ile hantal, olumsuz ve vatandaşı hizmetçi gibi kullanmak üzerine kurulmuş bürokrasimiz ile ilgili yazıma 44 tane yorum geldi. Her biri ayrı ayrı ele alınması ve düzeltilmesi gereken üzücü konular. Yaşanılanlar ise kabul edilebilir gibi değil.

KKTC’nin en büyük geliri üniversitelerden. Binlerce vasıfsız ve yarı vasıflı kişi üniversitelerimizin akademik olmayan, temizlik, gıda, servis, bakım, onarım ve benzeri gibi bölümlerinde çalışmakta. Faaliyette olan mevcut üniversitelerimizi dikkate alırsam ve son 22 yıldır görev yaptığım Yakın Doğu Üniversitesini baz alıp örneklemeler yaparsam, çok rahat 15 binden fazla vasıfsız ve yarı vasıflı kişinin bu sektörde çalıştığını, akademisyen ve idari personelle birlikte bu sayının rahatlıkla 25 bin civarında olduğunu bulgulayabilirim. Çalışan nüfusumuzun neredeyse yedide biri üniversite sektöründe çalışmakta.

Adamızda yüksek eğitim gören öğrencilerimizin sayısı ise 60 bini aşmış durumda. Bu öğrencilerden ve ailelerinden elde edilen gelir, KKTC’nin yurtdışı gelirlerinin ilk başta olanını oluşturuyor. Öğrencilerimizden ikamet izni için istenen belgeler, memurların yan gelip yatmasına ve hiç bir gayret göstermeden bilgi toplamasına yönelik eziyetler ve ezgiler dizisi. Maliye Bakanlığı tüm evlerin envanterini tutacağına ve hangisi kirada, hangisinde mal sahibi oturuyor, kendi memurları ile sokaklara düşüp veriler toplayacağına, çok zeki ama tembel bir idarecinin öngörüsü ile çareyi öğrencilerden kira kontratı istemekte bulmuş.

Herhangi bir taşıt aracı olmayan öğrencilerimizin, toplu taşımacılığın olmadığı ülkemizde ikamet izni almak için çektikleri eziyet ile bu ve buna benzer bürokratik işlemler için harcadıkları zaman tamı tamamına 2 veya 3 gün sürmekte. Üstelik gecikirse de cezası var. Bence bu ceza, öğrencilerimizi ayak işleri için kullanan, kendi yapacakları işi öğrencilerimize yaptıran memurlarımıza verilmeli.

Bana gönderilen yorum mesajlarından bir tanesi de bir öğrencimizdendi. Bakın neler çekmiş bu evladımız, ikamet iznini geciktirdiği için…

GS: "Ata hocam ben Yakın Doğu Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldım sizin öğrencinizim yani Türkiye’den KKTC’ye bir keresinde babamla geliyordum. Babam Kıbrıs’a ilk defa geleceği için çok heyecanlıydı. Havaalanından giriş yaparken vize borcumdan dolayı öğrenci olduğumu ispatlamam gerektiğini yada parayı yatırmam gerektiğini söyledi. görevli kişi. Yanımda öğrenci belgesi olmadığı için öğrenci olduğumu kanıtlayamadım ve nezarethanede 1 gece kalmak zorunda kaldım babam Kıbrıs’a ilk defa geldiğinden evin yerini de bilmiyor. Telefonumu aldılar. Bir arkadaşımı bile arayamadım. Babam yemin ediyorum soğukta sokaklarda dolaştı sabaha kadar, karakola bile almadılar. Havaalanında sabaha kadar oturdu. İnşallah bu uygulamalar bitmiştir. Türkiye artık KKTC üniversitelerinden artık denklik başvurusu bile istemiyor."

Gelecek yazımda bana gönderilen, yaşanmış yürek yakıcı olaylara ve yüz karası uygulamalara yer vereceğim, belki birileri dikkate alır ve düzeltir beklentisi ile….. (Devam edecek)

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.org

Facebook: Ata Atun

25 Ağustos 2014

%d blogcu bunu beğendi: