Günlük arşivler: 28 Temmuz 2014

DUYURU : TÜM ÜYELERİMİZİN, RAMAZAN BAYRAMINI İÇTEN DİLEKLERİMİZLE KUTLARIZ


UKRAYNA DOSYASI /// TUİÇ AKADEMİ /// Avrupa Birliği Ve Avrasya Birliği’nin İlk Rekabet Alanı : Ukrayna


Ukrayna, SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını ilan eden bir ülkedir. Fakat Ukrayna bu tarihten sonra istikrarlı bir bağımsızlık sağlayamamıştır. Bu durum Rusya ve Avrupa kaynaklıdır. Ülkede yönetim Rusya nüfuzunda olursa; Avrupa yanlıları ayaklanmaktayken, yönetim Avrupa’dan yana olursa Rusya destekli ayaklanmalar meydana gelmektedir. Bu durumun sonucunda istikrarsız bir Ukrayna ortaya çıkmaktadır.

Kasım 2013’de Ukrayna’da bir takım sokak gösterileri ve isyanlar yaşandı. Ukrayna’da bu protestolar sonucunda yaşanan siyasal krizin ve iç savaşın nedenleri nelerdi? Ukrayna, Avrupa Birliği’nin ve Avrasya Birliği’nin ilk rekabet alanı mıydı? Bu makalede bu sorulara cevap aranacak, Avrasya Birliği (Rusya) ve Avrupa Birliği (Almanya) arasında kalan Ukrayna, Avrasya’daki kriz süreci ele alınacaktır.

2004’te Turuncu Devrime tanıklık eden Ukrayna, Kasım 2013’te yine sokaklara döküldü. Sokağa çıkma sebebi olarak da; Devlet Başkanı Victor Yanukoviç’in AB ile İşbirliği Anlaşmasını askıya alması gösterildi. Bu anlaşma halkı sokağa dökecek kadar önemliydi? Önemliydi çünkü Ukrayna halkı Batı ile entegrasyon istiyordu.

Ukrayna’nın haritadaki konumuna bakıldığında Avrupa ile Rusya arasında sıkışıp kaldığı görülür. Doğusunda Rusya ile sınır komşusu olan Ukrayna, batısında Polonya ile sınır komşusudur. Halk, batı komşusu Polonya’nın etki alanında daha fazla kalmıştır. Katolik dininin ve kültürünün etkisinde yaşayan halkın %8‘i katoliktir. Ukrayna’nın batısında yaşayan halk AB ile entegrasyondan yana iken, ülkenin doğusu Rusya ile işbirliğinin geliştirilmesini istemektedir. Turuncu Devrimde ve günümüzde yaşanan olayların temelinde aslında bu bölünmüşlük yer almaktadır.

Avrupa Birliği 2009 yılında, içerisinde Ukrayna’nın da bulunduğu beş ülke ile Doğu Ortaklığı Anlaşması imzalayacağını açıklamıştır. 28-29 Kasım 2013’de Ukrayna ile bu anlaşmanın imzalanması beklenirken, 21 Kasım’da Ukrayna yetkilileri tarafından anlaşmanın askıya alındığı açıklanmıştır. Yetkililerin anlaşmayı askıya alması iki farklı yaklaşımla değerlendirilir.

Ukrayna neden önemli bir ülkedir?

Avrupa için;

-AB üye ülkelerinin (Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya) sınır komşusudur,

-Türkiye’ye paralel konumdadır; Türkiye batının bölgedeki müttefikidir,

-Karadeniz’e kıyısı olan bir ülkedir,

-Asya ile Avrupa arasında köprü-kilit konumunda bir ülkedir,

-Doğu Avrupa’nın yüzölçümü bakımından en büyük ülkesidir,

-Geniş ve verimli topraklara sahip olan Ukrayna, Avrupa’nın tahıl ambarı olarak kabul edilmektedir,

-46 milyonluk nüfus genç ve nitelikli yapıdadır,

-Rusya’dan Avrupa’ya giden gazın %80’ini Ukrayna koridorundan geçmektedir.

Rusya için;

-Rus kimliğinin ata yurdu olarak kabul edilmektedir,

-Avrupa’ya pazarlanan Rus gazının önemli ve masrafsız transit ülkesidir,

-Ortadoğu ve Balkanlarda siyasi ve ekonomik varlığını devam ettirmesine elverişli imkanlar hazırlayan önemli bir merkezdir,

-Ukrayna’ya açılan kapıdır; Ukraynasız bir Rusya’nın Asya’ya hapsolacağını söylemek yanlış olmayacaktır,

-Ukrayna’da 17 milyon Rus nüfus yaşamaktadır. Rusya, yaşanılan durumlara göre bu Rus nüfusu kendi lehine kullanmaktadır,

-Kırım’da bulunan deniz filosu da Rusya’nın denizlerdeki gücü için önemlidir,

-Ukrayna Avrasya Birliği’nin Avrupa ayağı konumundadır. Belarus ve Ukrayna konum olarak Doğu Avrupa’da yer aldığından, Rusya’nın ve Avrasya Birliği’nin batıya açılan kapısı olarak konumlandırılmak istenmektedir,

Rusya’ya göre; Ukrayna, Avrupa Birliği ve NATO virüslerine tutulmuş olmakla son zamanlarda Avrasya Birliği önünde önemli bir engel haline gelmektedir ve bu durum Rusya’yı tedirgin etmektedir. Ukrayna- Avrupa Birliği ilişkisi Rusya’nın çıkarlarına uygun değildir.

Kremlin, Ukrayna’nın kendisinin geliştirdiği projelerin içerisinde yer almasını istemekteydi. Özellikle Avrasya Birliği’nde yer alırsa, üyeliğe karşılık daha ucuz gaz ve ekonomi alanında destek vaatlerinde bulunuyordu. Rusya’nın bu vaatlerini ve Avrupa Birliği’nin istikrarsız politikasını göz önüne alan Ukrayna anlaşmayı askıya aldı. Avrupa Birliği bu duruma karşılık harekete geçti, halka ‘sokağa dökülün, biz arkanızdayız’ mesajı verildi. Kasım’da başlayan gösteriler şiddetlendi, Yanukoviç ülkeyi terk edene kadar da sürdü.

Kırmızı çizgiler;

Batı, Ukrayna krizinde kararlı bir Rusya gördü. Rusya, NATO’nun Polonya ve Baltık ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemesine çok ses çıkarmamıştı. Fakat Ukrayna, Rusya’nın kırmızıçizgileri içerisinde yer alıyordu. Avrupa Birliği ve ABD, Ukrayna’daki eylemleri destekleyerek bu çizgiyi geçti. Ukrayna halkı Avrasya ile Avrupa arasında oynanan bu oyundan zararlı çıktı. Bu olaylar sonucunda Kırım, Rusya tarafından ilhak edildi.

ABD ve AB, Rusya’yı karşısına alabilir mi?

Avrupalı ve Rus şirketler arasında ciddi ticari işbirlikleri vardır. Merkel ya da Obama Rusya’ya yaptırım gibi siyasi kararlar verirken, sadece halkın, basının, bürokrasi elitlerinin değil, iş çevresinin de tepkilerine dikkate alarak hamle yapmaktadırlar. Bu açıdan ABD ve Avrupa, Rusya’ya ciddi anlamda bir yaptırım uygulayamaz. Rusya’ya bir yaptırım uygulayıp karşısına alması durumunda iş çevreleri, finans piyasaları, IMF ve ECB yetkilileri buna izin vermez.

Rusya, Avrupa’yı karşısına alabilir mi?

Rusya, Avrupa’yı karşısına almak istemiyor. Putin’in çizgisi, her zaman Avrasyacılık-Batıcılık arasında dengeli yürümek olmuştur.

Enerji bağımlılığı;

Rusya ve kurulan Avrasya Birliği bölgede enerji hakimiyeti kurmuştur. Ukrayna’ya bu kadar rahat tesir etmesinin arkasında yatan sebepte bu enerji bağımlılığıdır. Almanya %40, Avrupa %30, Ukrayna %60 enerji ihtiyacını Rusya’dan ve Avrasya Birliği ülkelerinden temin etmektedir.

Ekonomik bağımlılık;

Avrupa Birliği üye ülkeleri ve Avrasya Birliği üye ülkeleri arasında büyük ithalat- ihracat ilişkileri vardır. 2013‘te Almanya, Rusya’ya 36 milyar dolar ihracat yapmıştır. Rusya’da toplam 6000 Alman şirket bulunmaktadır. Bu da yaklaşık 20 milyar Euro gibi bir yatırıma tekabül etmektedir. Avrasya Birliği ülkeleri ve Avrupa Birliği ülkeleri arasında ekonomik bir bağımlılık söz konusudur.

İki birlik bölgesi farklı para birimleri kullanmaktadır. Avrasya Birliği para birimi olan ruble, Ukrayna krizi boyunca Rusya’da değer kaybetmiştir. 2013 yılında Rusya’dan 62 milyar dolar nakit çıkışı olmuştur. 2014’ün ilk üç ayında bu rakamlar 50 milyar doları göstermektedir. Buna bağlı olarak Rusya bankaları ile Avrupa bankaları arasındaki ilişkilerin sınırlandırılması sonucu Rus bankalarının sıkıntı yaşaması söz konusudur.

ABD’nin amacı;

ABD, AB’nin enerji bakımından Rusya’ya (Avrasya Bölgesine) olan bağımlılığını bitirmeyi planlıyor. Bunun için de alternatif enerji kaynağı arayışı içerisindedir. Kaya gazı bir alternatif olabilir mi sorusu akıllara gelse de, şuan alternatif bir enerji kaynağı olarak görülmemektedir. Amerika, kaya gazını enerji kaynağı olarak kullanmaktadır, Polonya’da da kaya gazı rezervi bulunmaktadır. Fakat ABD’nin kaya gazı çıkarmasına olanak sağlayan teknoloji Polonya’nın coğrafi koşulları içinde yeterli olmamıştır.

Rusya’nın amacı;

Rusya, kurguladığı Avrasya Birliği’nin en önemli parçası olan Ukrayna’yı ve eski Sovyet coğrafyası olarak gördüğü Avrasya’nın büyük bir bölümünü, yumuşak güç kullanarak kendi küresel etkinliğine entegre olan bir hegemonya oluşturmayı amaçlamaktadır.

Avrasya; Rusya, Çin, ABD ve Almanya’nın üzerinde hamleler yaptığı bir satranç tahtası gibidir. Doğu Avrupa’da yer alan Ukrayna’da, AB ve Avrasya Birliği (Rusya) arasında oynanan bir güç savaşı yaşanmıştır. Kazananı belli olmayan bu güç savaşının kaybedeni bellidir; Ukrayna halkı. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı ve AB’nin Doğu Ortaklığı Anlaşmasını imzalaması birlikler arası dengeyi sağlarken, Ukrayna halkı iç savaş sürecinde ve günümüzde ağır yaralar almaya devam etmektedir.

Dilruba Kurut

TUİÇ Stajyeri

Kaynakça

1) Website; http://www.aljazeera.com.tr/gorus/bolgesel-bir-hegemonya-girisimi-avrasya-ekonomik-birligi Erişim tarihi;22.07.2014
2) Website; http://www.zaman.com.tr/yorum_ukrayna-ab-ve-rusya-icin-neden-onemli_2205178.html Erişim tarihi;22.07.2014
3) Website;http://www.abhaber.com/avrasya-birligi-kuruluyor/ Erişim tarihi; 22.07.2014
4) Website; http://www.zaman.com.tr/fikret-ertan/ukraynada-ikinci-turun-analizi_948938.html Erişim tarihi;22.07.2014
5) Website; http://www.abhaber.com/wsjnin-analizi-gazpromun-ukraynanin-gazini-kesmesi-abyi-korkutuyor/ Erişim tarihi;22.07.2014
6) Website; http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1517557-analiz-ukraynanin-ekonomi-cikmazi Erişim tarihi;22.07.2014
7) Website; http://www.gazetesiz.com/makaleler/sahap-guven/bir-ukrayna-analizi-122955.html Erişim tarihi;22.07.2014
8) Büyükakıncı,Erhan, Değişen Dünyada Rusya ve Ukrayna, Ankara, 2004

*Prezi sunum; http://prezi.com/dcghlwfyf-fb/edit/#2_13696309

FRANSA DOSYASI /// TUİÇ AKADEMİ : Fransa’da Muhafazakarlık


Fransa Siyasal Sistemi: Yarı Başkanlık

"Fransa, Cumhurbaşkanı’nın geniş yetkilere sahip olduğu, yarı başkanlık sistemiyle yönetilmektedir. Cumhurbaşkanı 5 yıllık süre için doğrudan halk tarafından seçilmekte ve en fazla iki dönem görev yapabilmektedir. Başta dış politika olmak üzere, siyasi yetkileri bulunan, ancak parlamentoya karşı sorumluluk taşımayan Cumhurbaşkanı, hükümetin işleyişinin içinde olmakla birlikte, Bakanlar Kurulu adına parlamentoya karşı sorumluluk Başbakan’dadır.

Parlamento, 577 üyeli Ulusal Meclis ve 348 üyeli Senato olmak üzere iki kanatlıdır. Ulusal Meclis üyeleri doğrudan halk tarafından, Senato üyeleri, ulusal ve yerel düzeylerdeki seçilmiş kişilerden oluşan bir “ikinci seçmen” grubu tarafından seçilmektedir.

Fransa’da 21-22 Nisan ve 5-6 Mayıs 2012 tarihlerinde gerçekleştirilen iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Sosyalist Parti (PS) adayı François Hollande’ın kazanmasıyla, merkez sağ eğilimli Halk Hareketi için Birlik (UMP) mensubu eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 5 yıllık iktidarı sona ermiştir."[1]

Yarı Başkanlık Sistemi

Hükümet sistemlerinin sınıflandırılmasında başlıca ölçüt; yasama ve yürütmenin birbirleri ile olan ilişkisidir. Bu iki kuvvet birbirlerinden keskin bir şekilde ayrılmışlarsa o ülkede başkanlık sistemi, yumuşak bir biçimde ayrılıyorlar ise parlamenter sistem uygulanmaktadır. Günümüzde yalnızca İsviçre’de yasama ve yürütme kuvvetleri meclis elinde toplanmıştır.[2]

İlk kez Weimar Cumhuriyeti’nin uygulamaya koyduğu yarı başkanlık sistemi ise; hükümet başkanı ve cumhurbaşkanı arasında yürütme yetkilerinin paylaşıldığı, yasama ve yürütmenin işbirliği içinde çalıştığı kesin kuvvetler ayrılığının olmadığı bir hükümet sistemidir. Bir melez hükümet modeli niteliğindedir. Devlet başkanını halkın oyunun belirlemesi açısından başkanlık sistemine; parlamentonun güvenine tabi bir başbakanın ve bakanlar kurulunun varlığı açısından da parlamenter sisteme dair özellikler taşır. Klasik parlamenter modelden farklı olarak yarı başkanlık sisteminin başkana sağladığı yetki sahası çok daha geniştir. Parlamenter sistemde ise başkanın yetkileri bir bakıma semboliktir. Anayasal yetkilerinin genişliği ve bu yetkileri ne ölçüde kullanabildiği yarı başkanlık sisteminin farkını ortaya koyar. Bu sistemde de Cumhurbaşkanı genel oy ile halk tarafından seçilmekte ve hükümet millet meclisi önünde sorumlu sayılmaktadır.

Fransa’nın uyguladığı bu sistemde parlamenter rejime göre başkanın sahip olduğu yetkiler içerisindeki temel farklılıkları şunlardır: aynı yıl içinde bir başka fesih olmamak şartıyla Ulusal Meclis’i feshetme, referandum isteyebilme, anayasa konseyi üyelerini atama ve anayasanın 16. maddesi gereği olağanüstü durum ilan ederek yasama, yürütme ve hatta yargı gücünü elinde toplayabilmektedir. [3] Cumhurbaşkanı, dış politika ve savunma konularında da ağırlığa sahiptir. 7 yıl için seçilen Cumhurbaşkanı vatana ihanet dışında mutlak bir sorumsuzluk taşımaktadır. Yasaları onaylayan Parlamento, hükümeti denetleme ve düşürebilme yetkisine sahip olduğu halde, Cumhurbaşkanına karşı denetleme yönünden herhangi bir yetkisi yoktur. [4]

Yarı başkanlık sistemini incelediğimizde; hükümetin istikrarlılığı ile ilgili birtakım problemlerle karşılaşılmaktadır. Eğer başkanla parlamento çoğunluğu ve bundan dolayı hükümet aynı partiye mensup oldukları takdirde sistem başkanlık sistemine, aksi halde parlamentarizme benzer bir sistem ortaya çıkar. Parlamentoya hakim olan çoğunluk ve başkan aynı siyasal eğilimlere sahip ise kazanan, yürütme gücünün her iki kanadını aldığı gibi, yasama organında da çoğunluk teşkil etmenin avantajlarını kullanacaktır. Bununla beraber Fransız devlet başkanları, Anayasanın kendilerine sunduğundan daha geniş yetkiler kullanmışlardır. General Charles de Gaulle 31 Ocak 1964’deki konuşmasında "devletin bölünmez otoritesinin bütünüyle, halk tarafından seçilen devlet başkanına sunulduğunu; devlet başkanınca verilmemiş ve onun tarafından desteklenmemiş hiçbir (…) sivil, askeri ya da yargısal yetkinin mevcut olmadığını (…)" iddia etmiştir. Oysa ki; devlet başkanı gibi Ulusal Meclis de halk tarafından seçilmekte ve milli egemenlik devlet başkanı ve ulusal meclise emanet edilmektedir.

Fransa’daki Başlıca Siyasal Partiler

Fransa çok partili siyasi sisteme sahiptir. 1980’lerden itibaren biri sağ kanat ve biri sol kanat partilerden oluşmak üzere başlıca iki koalisyon kurulmaktadır.

Fransa’da yakın dönemde ilgi odağı olan partiler: Ulusal Cephe (FN), Halk Hareketi Birliği (UMP), Sosyalist Partidir(PS).

Ulusal Cephe Marine Le Pen’in önderliğinde Fransa’daki halktan en çok oyu alan parti konumundadır. Parti; göçmen karşıtı, eurosceptic ve aynı zamanda Euro karşıtı bir program izler. Geleneksel Fransız değerlerine geri dönülmesi gerektiğine inanır ve bu yönde çaba sarf eder. Pek çok açıdan da anlaşılabileceği üzere sağ kanatta yer alır, partiye verilen destek her geçen gün artmaktadır. Ulusal Cephe ve lideri Marine le Pen Avrupa’da yükselen muhafazakarlığın en büyük emarelerinden biri olarak gösterilebilir.

Halk Hareketi Birliği ise liberal muhafazakarlığı savunur. Ulusal ve liberal değerlere önem verirler. Bir bakıma Hıristiyan liberalizmi savunurlar. Parti merkez sağda yer alır. Kolektif bir yönetimleri bulunmaktadır. 2007 döneminde ve bir önceki dönemde cumhurbaşkanı adayları Nicolas Sarkozy 2007-2012 ve Jacques Chirac 2002-2007 seçimleri kazanmıştır.

Sosyalist parti ise, sosyal demokrasiyi savunur. Sosyalist Parti, 2008 yılındaki yerel seçimleri, 2010’daki bölgesel seçimleri, 2011’deki kanton seçimlerini, 2008 ve 2011’deki senato seçimlerini kazanarak ciddi başarı elde etmiştir. 2012 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Sosyalist Parti’nin adayı François Hollande kazanmış ve 2012 genel seçimlerinde Sosyalist Parti mutlak çoğunluğu sağlamış ancak Avrupa Ekolojisi – Yeşiller ve Radikal Sol Parti mensuplarının da bulunduğu bir hükümet kurmuşlardır. François Hollande halihazırda Fransa cumhurbaşkanlığı görevini yürütmektedir. Fakat son yerel seçimlerde alınan hezimetlerden sonra başbakan Jean-Marc Ayrault istifa etmiştir.

Son Yerel Seçimler ve Avrupa Parlamento Seçimleri; Fransa

Son yerel seçimlerde Fransa’da oyların %25 ini Ulusal Cephe aldı. Ayrıca Ulusal Cephe Marine le Pen’in yanı sıra 24 temsilcisi ile Brüksel’de bulunacak. Marine le Pen başarısının sırrını ise ulusüstü sistem ile ulusal sistem arası oluşan demokratik boşluk ile açıklamakta. Fransızların kendi göç, güvenlik, ekonomi vb. yasalarını uygulamak istediğini belirtiyor. Marine le Pen; Spiegel’e verdiği röportajda Avrupa Birliğini yok etmek istediğini ise açıkça belirtiyor. Bunun yanı sıra Avrupa Birliği’nin 70 yıllık barış ortamı sağlamasına şu an Avrupa içinde sürmekte olan ekonomik bir savaşın varlığından söz ederek karşı çıkıyor. Muhafazakar bir değer olarak ise ulus-devletlere inanıyor.

Fransız İnsan Hakları Ulusal Danışma Komisyonu (CNCDH) tarafından dün yayımlanan raporda her 3 Fransız vatandaşından biri kendini ırkçı olarak tanımlamakta ve ırkçılığın; başlıca kurbanlarının ise Müslümanlar, Kuzey Afrikalılar ve Romanlar olduğu açıklandı. Her 10 Fransız’dan 6’sı (yüzde 61) “bazı davranışların” ırkçı eylemleri “meşru kılabileceğini” söylemekte.CNCDH, kaygı verici biçimde artmakta olan ırkçılık ve yabancı düşmanlığını büyük ölçüde ekonomik kriz, işini kaybetme veya yabancıya kaptırma korkusu, toplumsal dayanışma ve sosyal güvenlik sisteminin zayıflaması gibi nedenlere bağlıyor.[5] Tam da Avrupa’da yükselen muhafazakar sağın savunuları gerçek dünyadaki karşılığını buluyor. Muhafazakar sağ; karşılaşılan bu gibi durumlarla ilgili olarak siyasetini geliştiriyor. ‘Çok kültürlü bir toplum barış içinde yaşayamaz’ diyen Le Pen de, Fransa’ya gelen yabancıların Fransız kültürünü benimsemesi gerektiğini belirterek asimilasyonu savunuyor.[6]

Ulusal Cephe’nin başarsısında Marine le Pen’in karakteristik ve başarılı liderliğinin yanı sıra; halkın işsizlik ve ekonomik bunalım haline bir suçlu araması ve bu suçlunun muhafazakar Ulusal Cephe’nin pek çok sorumlu öne sürmesi de büyük bir etken olsa gerek.[7]

Sonuç

Avrupa Birliği’nin kuruluş amacı incelendiğinde, “barış, savaş karşıtlığı, birlik, beraberlik” kavramlarının yer aldığı görülür. Demokrasinin istikrarını temin eden kurumların varlığı, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve azınlıkların korunması kriterleri Avrupa Birliği’nin temel değerleri olarak kabul edilmektedir. Avrupa Birliği’nin sadece uluslarüstü bir örgüt, ekonomik bir sistem olmadığını, bir değerler sistemi, ortak yaşam ve düşünce tarzının benimsendiği özel bir örgüt olduğunu belirtir. Gerçi bir Avrupa devleti için bile kimi konularda oldukça zor olan ortak değerler tarifinin tüm Avrupa için yapılması ciddi güçlükler yaratmaktadır.[8]

Değerlere aykırılık hakkında bir örnek;

Berlusconi-Schulz meselesi: 2003 yılında Avrupa Bakanlar Konseyi Başkanlığı’nın İtalya’ya geçmesi ile; siyasi temellerin patlama noktasına gelmesine Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratlar Başkan Yardımcısı olan MEP milletvekili Martin Schulz’un, İtalya Başbakan’ı Silvio Berlusconi’yi iki ana konuda sert bir biçimde eleştirmesiyle ulaşılmıştır. Schulz’a göre ilk olarak İtalya ulusal çıkarlarını Avrupa bütünleşmesi üzerinde tutarak tüm gelişmeleri önemli ölçüde yavaşlatmakta, ikinci olarak ise Umberto Bossi gibi İtalyan hükümetler temsilcilerinin ırkçı açıklamalarıyla – Bossi yasal olmayan göçün engellenmesi için İtalyan donanmasını kullanmayı teklif etmiştir. AB’nin insan hakları düsturuyla ters düşmektedir. Bu olayın medya üzerindeki etkilerini Downey ve Koenig araştırmış ve sonuçlar bir çeşit "ulusların çatışması" na işaret etmektedir. Ulusal farklılıklar üzerinde durulmuş, kültürel miraslar akla getirilmiş, mesele kişiselleştirilmeye gerek duyulmadan ulusallaştırılmıştır.

Güncel Avrupa Birliği seçimlerinde Martin Schulz Parlamento Başkanı seçildi. Ancak öyle görünüyor ki; parlamentoda karşı karşıya kalacağı meseleler 11 yıl öncesinden pek de farklı olmayacak. Hatta parlamento başkanının sahip çıktığı değerler son yıllarda çok daha fazla tehditle karşı karşıya kalacak gibi görünmekte.

Ayça Pak

TUİÇ Stajyeri

Kaynakça

[1] Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı. http://www.mfa.gov.tr. Erişim: 8.7.2014.

[2] Abdulhakimoğulları, Doç. Dr. Erdal. «Bir Hükümet Sistemi Modeli Olarak Fransa Yarı-Başkanlık Modeli.» 3 7 2013. http://www.ankarastrateji.org. Erişim: 8.7.2014.

[3] Başkanlık Sistemi. http://www.başkanlıksistemi.com. Erişim: 8.7.2014

[4]Yazıcı, Serap. Başkanlık ve Yarı- Başkanlık Sistemleri Türkiye İçin Bir Değerlendirme. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2002. ss. 90-112

[5] Karaca, Kayhan. «Fransa’da şok ırkçılık raporu.» 3 Nisan 2014. http://www.ntvmsnbc.com. 9 7 2014.

[6] Rohr, Mathieu von. « Interview with Marine Le Pen: ‘I Don’t Want this European Soviet Union’.» 3 6 2014. http://www.spiegel.de. 9 7 2014.

[7] Berezin, Mabel. "Appropriating the “No”: The French National Front, the Vote on the Constitution, and the “New” April 21." PS: Political Science & Politics 39.02 (2006): 269-272.

[8] Sanlı, Leyla. Avrupa Birliği ve Demokrasi Açığı. İstanbul: Yeni Alan Yayıncılık, 2005.

AZERBAYCAN DOSYASI /// TUİÇ AKADEMİ : Türk-Ermeni ilişkilerinde Karabağ Sorunu


Dağlık Karabağ, Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı Kür-Aras Nehirleri ve Gökçe Göl arasında kalan bölge ve bu bölgeye bağlı ovalardan oluşmaktadır. Karabağ ile Dağlık Karabağ birbirine karıştırılmamalıdır. Dağlık Karabağ 18000 km 2 yüz ölçümüne sahip olan Karabağ’ın içinde yer alan 4392 km 2’lik bir bölgedir[1].

Maden yatakları ve mineral suları bakımından oldukça zengin olan Karabağ, Kafkasya’nın et, süt ve yumurta gibi gıda maddelerinin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Güney Kafkasya bölgesine hâkim olan Karabağ, Ermenistan, Azerbaycan ve İran’ı kontrol edebilecek coğrafi konumdadır. Karabağ’ın önemi çok eski bir tarihe dayanmaktadır. Çarlık Rus Generali “ Karabağ coğrafya bakımından Anadolu’nun, İran’ın ve Azerbaycan’ın kapısıdır” diyerek Karabağ’ın stratejik önemini vurgulamıştır. Rusya Karabağ’ı kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek için, genel olarak Kafkasya da izlediği politikayı burada da izlemiş ve birçok Ermeni’yi bu topraklara yerleştirerek Anadolu’da bir Hıristiyan devleti kurulmasına öncülük etmiştir.

Sovyetler Birliği’nin parçalanması ve sosyalist sistemin çökmesiyle beraber parçalanan Sovyet topraklarında istikrarsızlık ve belirsizlik oluşmuştur. Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle bağımsızlıklarını ilan eden Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ paylaşılamaz bir bölge haline gelmiş ve genel olarak oluşan jeopolitik yapılarda çıkan çatışmalar arasında en şiddetlilerinden biri Ermenistan-Azerbaycan arasında yaşanmıştır. Ermenistan Sovyet Döneminde Karabağ’ın kendilerine bağlanmasını istemiş ancak olumlu sonuçlar elde edememiştir. Fakat zamanla Rusya’nın da yardımıyla bölgedeki Ermeni nüfusunun artmasıyla durum Ermenilerin lehine dönmüştür. Bu durumdan faydalanıp 12 Temmuz 1988 tarihinde Ermenistan faaliyetlerini arttırarak Dağlık Karabağ’ı özerk bölge olarak ilan etmiş ve Ermenistan’a bağladıklarını açıklamışlardır. Ermenistan bu faaliyetleri sonucunda büyük tepkiler almasının yanında Azerbaycan ile yaşanan çatışmalara yol açmıştır. Dağlık Karabağ’da yaşanan bu çatışmalar Azerbaycan’da milliyetçi hareketlere sebep olmuş ve bağımsızlığa giden yolda önemli rol oynamıştır. Önemli çatışmalar yaşanan bu dönemde birçok halk tehcire tabi tutulmuş ve işkence görerek öldürülmüştür[2].

8 Mayıs 1992’de Ermeni işgaliyle ortaya çıkan Dağlık Karabağ Sorunu burada yaşayan Azeri halkının neredeyse tamamını mülteci durumuna düşürmüştür. 1993’te devam eden saldırılar sonucu Agdam, Fuzuli, Tabrayil ve Gaybatlı gibi toplamda 7 Azeri reyonu Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. 1994 yılından itibaren Azerbaycan topraklarının %20’si Ermeni işgali altında bulunuyor. Ayrıca Azerbaycan da bulunun mültecilerin toplam sayısı nüfusun %13’ünü oluşturuyor. Böylece Ermenistan irrendist yani yayılmacı arzularını hala koruduklarını kanıtlamış ve Bağımsızlık Bildirgesi’nde Türkiye’nin doğu illerinden “Batı Ermenistan” şeklinde bahsedilmesi Türk sınırlarını da tartışmaya açmak istediklerini görüşünü sebep olmuştur.

Yukarı Karabağ Sorunu böylece sadece Azerbaycan Türklerinin sorunu değil, Türk dünyasının da sorunu haline gelmiştir. Yukarı Karabağ Sorunu Ermenistan-Türkiye ilişkilerini etkileyen önemli bir faktör olmakla beraber, Ermenilerin Doğu Anadolu’yu kendi toprakları olarak görmeleri ve bir gün tekrar kendi topraklarına katacak olmaları düşüncesi Yukarı Karabağ sorunu kadar ikili ilişkileri olumsuz etkileyen bir faktör olmuştur[3].

Karabağ’ın Türkiye için önemi; bölgedeki doğal kaynaklara ulaşarak kendi ihtiyaçları için alternatif oluşturmak, bu kaynakların Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara çıkarılmasına yardım ederek direkt ekonomik gelir elde etmek, aynı zamanda bölge devletlerin kendisine olan bağımlılıklarını arttırmaktır. Ayrıca iyi komşuluk ilişkilerinde mümkün olduğunca stratejik ortaklıklar geliştirmek ve bölge için mücadele eden diğer büyük güçlerle ilişkilerinde pazarlık unsuru olarak kullanabileceği bir konuma sahip olmaktır.

Rusya açısından Karabağ’ın önemi ise güneye inmek için kısa bir yola kavuşmak, bölgeyi kontrolünde tutarak küresel güç iddialarını kuvvetlendirmek, Rusya sınırlarına yaklaşmaya çalışan devletleri sınırlardan uzak tutmak, etnik yapıların ayrılma girişimlerini sınırlamaktır. Ayrıca Rusların burada ki diğer bir amacı ise Azerbaycan’da istikrarsız bir politika sağlayarak Hazar petrollerinden kolay bir şekilde yararlanmaktır. Rusya’nın burada izlediği politika, periferide ki bölgelerin Rusya kontrolü altında tutulması, gerektiğinde de kullanabilecek potansiyel sorunlu alanlar oluşturmasına dayanmaktadır. Bu nedenle Kafkasya ve Asya’da böyle alanlar oluşturulmuştur[4].

Ermenistan ile Türkiye arasında olan tüm olumsuz gelişmelere rağmen dönemin hükümeti Ermenistan ile olan mesafeyi korumuş ve sorunların diplomatik yollarla uluslararası hukuka uygun ilkelerle çözülmesini istemiştir. Ancak 1993 yılında katliamların Hocali’da devam etmesiyle birlikte, Türkiye Azerbaycan’ı desteklediğini göstererek Ermenistan ile olan sınır kapılarını kapatmıştır. Sınırların kapatılması Ermenistan’ı ekonomik açıdan olumsuz etkilemekle beraber Türk-Ermeni ilişkilerini de uzaklaştırmıştır. Son yıllara baktığımızda Ermenistan-Türkiye ilişkileri normale dönüşme aşamasındaydı ve bu normalleşme için protokoller imzalanmıştı. Sarkisyan’ın yaptığı bir açıklamada Türk-Ermeni ilişkilerinde Yukarı Karabağ sorununun ayrı tutulması gerektiğini vurgulamıştı. Ancak bu normalleşme sürecinde Azerbaycan’dan gelen tepkiler sonrasında Türk hükümeti yaptığı açıklamada Karabağ sorunu çözüme kavuşmadan sınırların açılmayacağını söylemiştir. 1993 yılındaki çatışmalar sonrasında, Azerbaycan ve Türkiye arasında kendini sıkışmış hisseden Ermenistan, çareyi Rusya ile sıkı bir askeri ve güvenlik işbirliği yapmakta bulmuştur.

Sorunu daha da karışık hale getiren unsur ABD’nin bölgeye olan ilgisinin artmasıdır. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Hazar ve Orta Asya Bölgesindeki petrol kaynakları nedeniyle kendi jeopolitik çıkarları için bölgeyi öncelikli kılması, ülkelerle hem ikili ilişkilerini hem de NATO kanalıyla çok taraflı ilişkileri geliştirmeye çalıştırması Moskova tarafından olumsuz tepkilere sebep olmuştur. Bu dönemde ABD, Türkiye üzerinden Azerbaycan’a ve Gürcistan’a önem verirken Rusya’da Ermenistan’la sıkı ilişkiler içine girmiştir. ABD, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattına büyük destek vermiş, Rusya ise bu projenin dışında kalmayı tercih etmiştir.

Bütün bu olumsuz gelişmeler sonucu ikili ilişkilerin geliştirilmesi için hazırlanan protokoller iki ülkenin de önkoşulları öne sürmeleri nedeniyle yürürlüğe girememiş ve uzlaşma sağlanamamıştır. Ermenistan Yukarı Karabağ sorununu Türkiye’nin önkoşul olarak sunmasını sert bir dille eleştirmiştir ancak Ermenistan’da bu sorununun kendisi için de önemli bir koşul olduğunun farkındadır. Ermenistan’ın 2007 ulusal güvenlik stratejisi raporunda yer alan temel sorun ve tehditlerin başında Karabağ geliyordu. Ermenistan bu bölgede ki sorunun AGİT Minsk Grubu tarafından barışçı yollarla çözülmesini ve Yukarı Karabağ’ın Ermenistan ile bağlantıları olan bir cumhuriyet olmasını savunmuştur. Ermenistan, güvenlik raporunda Türkiye’yi uzlaşmaya engel olarak gösterirken sınırların açılmasının Türkiye’ye de fayda sağlayacağını söylemiştir. Ayrıca üstü kapalı bir şekilde de Türkiye’nin AB üyeliği için önce “tarihi tanıması” gerektiğini belirtmiştir[5].

22 Kasım 2009 tarihinde Münih’te ABD, Rusya ve Fransa’nın arabuluculuğuyla gerçekleştirilen Ermenistan-Azerbaycan devlet başkanlarının görüşmelerinde, İlham Aliyev protokol görüşmelerinin boş umutlar taşıdığını, Yukarı Karabağ sorunu çözülmeden Türkiye’nin sınır kapılarını açmayacağını söylemiştir[6].

Sonuç olarak görülmektedir ki Sovyetlerin çöküşü, Rusya dâhil birçok ülkeye sorun getirmiştir. Yukarı Karabağ sorunu ve Ermenistan ile olan soykırım iddiaları Türk Dış Politikasını olumsuz etkilemiştir. Yukarı Karabağ sorunu ülkeler arasındaki ilişkileri olumsuz etkilemekle beraber Hazar çevresindeki zengin enerji kaynaklarının uluslararası pazara ulaştırılmasını da kısıtlamıştır. Bu bakımdan Yukarı Karabağ sorunu AB, ABD, Rusya politikaları açısından önem arz ettiği gibi bir şekilde Türkiye’nin de bu ülkelerle ve uluslararası kuruluşlarla olan ilişkilerini de etkilemektedir. Geçen bu süreçte, Ermenistan ciddi ekonomik sorunlar yaşamış ve yaşanan dış göçler neticesinde nüfusu önemli ölçüde azalmıştır. Görülmektedir ki, Türkiye Azerbaycan ile olan ilişkisini tehlikeye atmamak için Yukarı Karabağ sorununun çözümlenmesinden önce Ermenistan ile olan ilişkisini düzeltmeyecektir. Azerbaycan Türkiye için tarihi, kültürel ve doğal kaynakları bakımından önemlidir[7].

Nur Helvalı

TUİÇ Stajyeri

Kaynakça

[1] http://diplomat.com.tr/

[2] Yeni Dönemde Türk Dış Politikası, Osman Bahadır, USAK Yayınları, Ekim 2010,

[3] Ermeni Sorunu, diasporası, ve Türk Dış Politikası, Sedat Laçiner, USAK Yayınları, Ankara 2011

[4] Hangi Ermeni Sorunu, Sedat Laçiner, USAK Yayınları, Ankara 2011

[5] Yeni Küresel Mücadelede Kafkasya ve Karabağ Sorunu, Araz Arslan, Eko Avrasya Yayınları, Eylül 2013, Ankara

[6] Yukarı Karabağ Sorunu ve Türkiye- Ermenistan ilişkileri üzerine bir değerlendirme, Mustafa Gökçe, Ankara 2011

[7] Karabağ Sorunu ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkileri, Araz Arslan

BAYRAMDAN BARYAMA DEĞİL //Ahmet Kılıçaslan Aytar


BAYRAMDAN BARYAMA DEĞİL

Maide Suresi /114, İsa Peygamber’in son akşam yemeği sofrasındaki duasına atfen,"Meryem oğlu İsa şöyle dedi: Ey Rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, bizim ve geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve senden bir ayet olsun. Bizi rızıklandır; zaten sen, rızık verenlerin en hayırlısısın "diyor. Kuran-ı Kerim’de tek "bayram"kelimesi bu ayette geçiyor.
Bugün Müslümanlar birlik, beraberlik, barış ve huzur için "Allah’ın mümin kullarına ziyafet günleri" olarak verdiği bir Ramazan Bayramını daha kutluyor.

*
Millet; bireyin iradesiyle var olmayan akıl,din, dil,hukuk, ahlak, estetik, ekonomi ve fen bileşkelerinin bütünü anlamında "millî kültürün" oluşturduğu topluluğa deniyor.
Türk Milleti de birlik, beraberlik, barış ve huzur için "Allah’ın mümin kullarına ziyafet günleri" olarak verdiği Ramazan Bayramını kutluyor.

*
Ne ki modern öncesi kırsal toplumda hakim gücün temel motivasyonu, sahip olunan toprak parçasındaki zenginliği yönetmek ve düzenlemek iken,
Modern zamanda ulus devlet kurumuyla sahip olunan toprak parçasının ötesinde insanın ve toplumsal yapının da yönetilmesi, refah ve gelişime ortak edilmesi söz konusu olmuştur.

*
Bugün dünyanın her yerinden insanlar faydaları ve mutlulukları için bilgi teknolojilerini talep ediyor, bilgi teknolojilerini elinde bulunduran güç ya da iktidar da sömürme, baskı kurmak ve kontrol etmek karşılığında arz ediyor.
Sömürgecilik insandan gelişip dünyaya işliyor, modern zamanın yeni hayat tarzı ulus devletlerin ötesinde dizayn ediliyor.

*
Devletler refah devleti ya da sosyal devlete değil birer şirkete dönüşüyor,şirkete dönüşemeyen devletler taşınamıyor.
Ekonomi ve siyaset daha rafine, rasyonel, bürokrasisi oturmuş, finans sisteminin belirleyici olduğu, hukukun finans sistemi üzerine inşa edildiği yapılar istiyor.
Bu dönüşümü sağlamak üzere devletler kendi içinde ayıklanmalara gitmektedir,o yüzden devlete etki eden yapıların oluşturduğu boşluklara izin verilmiyor.

*
Din ve millet, devlete eden yapıların başında geliyor.
Ekonominin sahibi Batı, İslam coğrafyası ülkelerine İslam’ın düşüncesine aykırı ılımlı islam vizyonuyla ekonomik güc olmaları yolunda destek veriyor.
O yüzden AKP iktidarı İslami hilafetin temsilcisi Osmanlı’nın ardından oluşan devlet yapılanmalarının Batı’ya entegrasyonu misyonundadır.
Nasıl Vatikan doğrudan ya da dolaylı olarak sahip olduğu gelir kaynakları ve muazzam iletişim gücüyle dünyanın her yanında milyonlarca insana,kendi Tanrı’sını ve dinini en iyi pazarlayan ve o insanları çekip-çeviren bir holding gibiyse,
Türkiye ve İslam coğrafyasının pek çok ülkesi de "Ümmetin Birliği"nden hareketle,"Kur’an ve Sünnet" kaynağından Batı’nın yeniden tanımlanması amacının âlemlere "rahmet" olacağı inancını sürüklüyor!

*
Bireysel dini duyarlılıkları ağır basan insan tipi değil, siyasal manada dini anlayışları ön plana çıkaran ve cemaatleşme ötesinde partileşmiş,hedefini kendi radikal dini referanslarında belirleyen insan tipi ortaya çıkarmaya yönelik bireysellik ön plana alınıyor.
O yüzden akıl, din,dil, hukuk, ahlak, estetik, ekonomi ve fen bileşkelerinden oluşan "millî kültür" mütemadiyen darbeleniyor.
Üst kimlik olarak Türk Milleti değil, İslam Ümmeti,Türklük değil Türkiye yurttaşlığının oluşturması için yeni müfredatlarla yeni bir jenerasyon yetiştiriliyor.
Sosyolojiler radikal biçimde değişirken milliyetçi değil çoğunlukçu ve otoriter olması yanında "Başkanlık" modelinin de sağlanması gerekiyor…

*
O sırada Suriye BM Daimi Temsilcisi Beşşar el Caferi Suriye’de yaşanan durumlarla ilgili,
"Suriye jeopolitik konumu ve durumu sonucu daima tehditlerle karşı karşıya geliyor,son süreçte yaşanan olayların iç sorunlarla ilgili bir boyutu olsa da,esas neden bazı Arap ve Batılı ülkelerin İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek tutum ve politikalarıdır"diyor.
İsrail’e yaranmak için "Suriye Dostları "yalanı ardına gizlenmiş Suriye’ye düşman hareketlerin İslamcı terörü desteklediğine,
Teröristleri gönderen ve finanse eden ülkelerin Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu bir ticarete dönüştürme çabasında olduklarına işaret ediyor…

*
Eh,nihayet! Birleşmiş Milletler – Uluslararası Suriye Soruşturma Komisyonu Başkanı P.Pinheriro, "Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünün BM’nin savaş suçları şüphelileri listesine eklenebilir "diyor!

*
Halbuki IŞİD örgütünün kiralık çeteleri,hem Rojava’da, hem Irak’ta;
Müslümanlık adına insanları öldürüyor, kalp ve karaciğer yiyor, baş kesiyor, göç ettiriyor, alt yapıları vuruyor, ekonomik kaynakları yakıp- yıkıyor, kışkırtıyor,kaçırıyor.
Ya da Fırat üzerinde Felluce Barajı’nı, Burwana Barajını ve Irak’ın en büyük ikinci barajı Haditha’yı ele geçirmiş, ordunun ani bir saldırısı halinde baraj kapaklarını açarak Irak’ın şehirlerini,kasabaları ve köylerini sel felaketine uğratmakla tehdit ediyor.
Ya da Sünni-Şii ayrımı yapmadan halkların kutsal saydıkları bölgedeki bütün tarihi ve kutsal eserleri türbeleri,camileri,mezarları yok ediyor,taş üstünde taş bırakmıyor.

*
İslam ülkelerinde benzeri sayısız eylem,ama son olarak İŞID eylemleri İslam inancı üzerinde sayısız negatif düşünceler oluşturuyor. Dünyada İslam’ın birlik, beraberlik, barış ve huzur mesajı derin yaralar alıyor.
Müslümanların mukaddes kabul ettiği yerler yavaş yavaş yıkılır,onların izleri ortadan kaldırılırken, onların ziyaret edilmeleri ve bu yolla İslam geleneğinin yaşatılmasının önüne engel konuyor.

*
Bu suretle, Tevrat-Tekvin/15-18’de "O gün Rab, Abram’la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı senin zürriyetine verdim" ifadesine,yani Arz-ı Mevud’a yol açılıyor.

*
Ama ne Türklük, ne İslam derken,
Bayramlar "Baryam"a değişiyor…gibi görülse de;
Birincisi Allah, Kur’an-ı kerimi hiç kimsenin değiştiremeyeceğini ve bunu bizzat kendisinin koruyacağını bildiriyor.
İkincisi; Atatürk," Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır"diyor.

*
İşimiz inancımıza kalmıştır.
Özgür akıl ve vicdanın izinde Türk Milleti’nin yolunu açan Atatürk’ün önderliğinde, Ramazan Bayramımız hepimize mübarek olsun.

28.7.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

TEKNOLOJİ : Google’a 91 Bin İçerik Silme Talebi Geldi


Avrupa Adalet Divanı’nın mahremiyetle ilgili kararının ardından, Google’a kişisel bilgi içerikli bağlantıların kaldırılması için 91 bin talep geldiği belirtildi.

Google, kullanıcılara internetten kişisel bilgilerinin çıkarılmasına yönelik hak veren mahkeme kararının ardından, bugüne kadar 91 bin talep aldığını açıkladı.

TechCrunch sitesinin haberine göre, Avrupalı internet ve arama motoru düzenleyici kurumlarla yapılan toplantıda, bugüne kadar yapılan içerik silme taleplerine ait bilgiler verildi. Başta Fransa olmak üzere altı Avrupa ülkesinden gelen talepler, toplamda 328 bin bağlantının internetten çıkarılması talebini içeriyor.

Fransa’nın 17 bin 500 taleple birinci sırada yer aldığı listede, Almanya 16 bin 500; Birleşik Krallık 12 bin; İspanya 8 bin; İtalya 7 bin 500 ve Hollanda 5 bin 500 taleple sıralanıyor.

Avrupa Adalet Divanı, Mayıs ayında aldığı kararla, arama motorlarının veri kontrolü yaptığını, dolayısıyla Avrupa veri koruma yasalarıyla uyumlu olmaları gerektiğine hükmetmişti. Karar, bireylerin gizlilik hakkının korunması amacıyla şahsi bilgilerin gerekli talep karşılığında çıkarılabileceğini öngörmüştü.

Google, kararın ‘bilgi sansürüne’ yol açacağını belirtmişti. Şirket, şahsi bilgilerin yer aldığı sayfaların yeniden düzenlenmesine yönelik taleplerin yarısından biraz daha fazlasını kabul ettiklerini açıkladı. Taleplerin 3’te 1’i reddedilirken, yüzde 15’inin değerlendirilmesi için daha fazla bilgi istendi.

Google’ın kendisine gelen talepleri nasıl değerlendirdiği bilinmiyor. Avrupalı düzenleyici kurumlarla yapılan toplantının, taleplerin değerlendirilmesi sürecindeki anlaşmazlıkları gidermek için yapıldığı düşünülüyor.

Google, Avrupa’daki arama motoru piyasasının yüzde 90’ına sahip.

%d blogcu bunu beğendi: