Günlük arşivler: 25 Temmuz 2014

IRAK DOSYASI /// NECDET BULUZ : Türkmeneli çığlık çığlığa.


Gazze’de İsrail’in başlattığı soykırım ve katliamlar nedeni ile 3 günlük yas ilan edildi. Biz, baştan bu yana İsrail vahşetinin karşısında olduk, kınadık ve Filistinlilere soykırım uygulandığını altını çizerek yazdık. Bu insanlık dışı uygulamalar nedeni ile uygulanan yas ilanını da yerinde bulduk. Ancak, yine de İsrail vahşetinin durdurulmamasını üzüntü ile izliyoruz. Çünkü İsrail kimseyi dinlemiyor, bizi mi dinleyecek?

Ancak, söz konusu Araplar olunca bazılarının ayranı kabarıyor. Hâlbuki yıllardır Irak ve Suriye’de yaşam mücadelesi veren Türkmenler de hem Kürt, hem de son aylarda IŞİD’ın hedefinde katliamlarla hayatlarını yitirdiler. 6 bin Türkmen’in katledildiği, başları gövdelerinden ayrıldı, çokları göç etti. Şimdi barınacak yer arıyorlar. Aç ve susuz yaşam mücadelesi veriyorlar.

Bugün, yurt dışında vatandaşlarımızı koruyabildiğimizi, onların sorunları ile ilgilenebildiğimizi söylemek mümkün mü? Hangi bölgede Türk bir çığlık atıyor, yardım bekliyorsa bu havada kalıyor. Söz konusu Türk ve Türkmen olunca, bugünkü AK Parti Hükümeti buna kulaklarını kapatıyor, sırtını dönüyor. Türk ve Türkmen katliamlarının ise görmezden gelindiğini görüyoruz.

Geçenlerde Türkmen cephesinin cengâverlerinden Avukat Sadun Köprülü vefat etti, cenazesi Kocatepe Camii’nden kaldırıldı. Bu yiğit kardeşimizin cenazesinde bile AK Parti’den hiç kimsenin katılmamış olması düşündürücü değil mi? Türkmenler için büyük savaş veren, haklarını savunan Köprülü’yü son yolculuğunda yalnız bırakmayanlar yine MHP’liler oldu. Bu konuda fazla yorum yapmıyoruz ve bunu sizlere bırakıyoruz.

Irak topraklarında yaşayan 3 milyon Türkmen var. Şimdi bunlar dağıtılıyor, yok ediliyor. Çokları zaten yaşadıkları topraklardan göç etti. Bazıları canlarını kurtarmak için uygun gördükleri yerlere sığınıyor. Sahipsizler, yardıma muhtaç durumdalar. Türkiye’den bekledikleri yardımı ve desteği görememenin de sıkıntısını yaşıyorlar. Kendilerini koruyabilecek ellerinde silahları bile bulunmuyor. Geçmişte Saddam’ın zulmü ile sarsılan Türkmenler şimdi Kürt ve IŞİD gibi grupların ölüm listelerindeler.

IŞİD’ın Türkmenleri katliam etmesinin yanında, Türkmen kadınlarına tecavüz görüntüleri de yayınlanıyor. Toplu katliamlar öncesi kadınlara kocalarının gözleri önünde tecavüz edildiği de belirtiliyor. Böyle bir Müslümanlık, böyle bir insanlık olur mu? Kaldı ki, bu gruba halen Türkiye’nin de destek verdiği iddiaları var.

Araplar katledilince yas ilan edenler, acaba söz konusu Türk ve Türkmen olunca neden susuyorlar? Neden bu kardeşlerimizle ilgilenmiyorlar? Bize ulaşan bazı okurlarımız “Araplar için yas var da, Doğu Türkistan’da, Kerkük’te, Talefer’de, Suriye’de katledilen Türkler için niye yas ilan edilmiyor? Yoksa onlar Müslüman olarak görülmüyor mu?” diye soruyorlar.

Bugün dikkat edilecek olursa dış Türklere ve Türkmenlere sahip çıkan tek siyasi parti MHP’dir. MHP, gerek Meclis’te, gerekse meydanlarda bu görüşlerini açık biçimde ifade ediyor. İktidar partisi için zaten varsa yoksa Araplar ön plandadır. Ana muhalefet Partisi CHP’den Türkmenler için çıkan cılız sesler bir şey ifade etmiyor. En gür ses ise her zaman olduğu gibi MHP cephesinden yükseliyor.

MHP Iğdır Milletvekili Sinan Ogan, geçenlerde yaptığı açıklamada “IŞİD’ın Türkmenleri öldürmesi ile, İsrail zulmü arasında bir fark yok. Niye Türkmenleri Türkiye’de kabul etmiyorsunuz? Türkiye 5-10 bin Türkmeni almaktan aciz mi? Türkmenler kan ağlıyor, sizin kılınız kıpırdamıyor. Niye sesiniz çıkmıyor, niye kör ve sağırsınız?” diye soruyor.

Oğan’ın sözleri bu kadarla da sınırlı değil. Türkmenleri Meclis kürsüsünden de savunuyor, Hükümet olanların bu kardeşlerimizi kaderleri ile baş başa bıraktığını söylüyor. Oğan “Siz bostan korkuluğu musunuz? Türkmene su, çocuklara ilaç götüremiyorsak yazıklar olsun hepimize. O insan aç ve açıkta. Kadınları tecavüze uğruyor. AK Parti’nin kadın milletvekillerine sesleniyorum, bir eylem de bunun için yapını” diyor.

“Çatı aday” Ekmeledin İhsanoğlu da bir iftarda yaptığı konuşmada “BM Güvenlik Konseyi’ni harekete geçirip, Türkmen kardeşlerimiz için güvenli bölgeler ve kampların oluşmasını sağlamamız lazım “diyerek bu son derece hassas konuyu gündeme taşıyarak Türkmenlere sahip çıktı. Çünkü özellikle Irak’taki Türkmenler güvenli olmayan yerlerde yaşam mücadelesi veriyor. Hastalık ve ilaçsızlıktan çocuklar ölüyor. Yapılan yardım çığlıkları da havada kalıyor.

AK PARTİ DOSYASI /// FEVZİ KÜÇÜKKAHVECİ : AKP ŞOKTA…


Türk Milleti tarihinde ilk kez Devlet Başkanını oylarıyla seçecektir. Adayın seçilebilmesi için %50′nin üzerinde oy alması gerekiyor.Cumhurbaşkanı partinin değil Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olmalıdır.

Son seçimde AKP gerçekte daha düşük olan oyunu her yolu deneyerek 2.5 milyon oy kaybıyla %42,87 zar zor gösterebilmiştir. YSK’nın resmi sonuçlarına göre: AKP %42,87, CHP%26,34, MHP%17,82 yani CHP ve MHP oylarının toplamı %44.16 AKP’yi geçiyor. AKP %7 nin üzerindeki oy ihtiyacını yollarına “AÇILIM” halıları serdiği pkk ve siyasi uzantılarının oylarıyla bile tamamlayamamaktadır.

Resmi sonuçlara göre %42,87 olan AKP’nin oyunu Başbakan ve korosu, %45.5 diyerek seçim akşamını AKP Genel Merkezinde geçiren AA’nın ilan ettiği hayali bir oranı hala daha buçuğuna kadar vurgulayarak sabah akşam söylemekte, pkk’nın ve siyasi uzantılarının desteğine güvenmektedir. İmralı’daki uyuşturucu satıcısı, bebek katili cani “seni Cumhurbaşkanı yaparım ama…” durumundadır. Genelde gizli saklı yürütülen bu pazarlık sonucunda Akp’nin pkk ve siyasi uzantılarıyla beraberliği, desteği de sayısal olarak yetmeyecek zararı karından fazla olacaktır. Erdoğan işin içinden çıkamamaktadır.

Başbakan, geçmişte Özal’ın uyguladığı modeli 2. Akbulut modeli olarak uygulayıp köşke çıkmak istemesine rağmen, kendinden sonra partisindeki güç ve çıkar çatışmasına engel olamayacağını AKP’nin bitişinin hızlanacağını bilmektedir. Kendisi köşkte, bir eli hükümette ve bir eli AKP’de tek adam saltanatını meşrulaştıracak ucube bir başkanlık sistemi kurma hayalleri görmektedir.

Sayısal olarak aleyhine olan durumu, Cumhurbaşkanlığı seçim dönemine denk getirilmiş mahkeme kararları, torba yasa ve pkk’lılara af yasaları, havuz medyasının sağladığı propaganda üstünlüğü, devletin imkanlarını pervasızca kullanmak, Ramazanda dozu arttırılmış din tüccarlığı ve seçim hileleriyle garantilemek çalışması içindeyken; MHP’nin başlattığı CHP ve diğer partilerin desteklediği 77 milyonun tamamını içine alan ÇATI ADAY çalışması sonucunda Prof. Dr. Ekmeleddin İHSANOĞLU ismiyle ŞOK geçirmiştir.

Muhalefetten ve pkk’dan oy alma planları yaparken AKP tabanının tanıdığı, sevdiği ve saygı duyduğu İHSANOĞLU çantada saydıkları AKP oylarını da tehlikeye düşürmüştür. Bu yazı kaleme alındığı ana kadar AKP’nin açıklamaları ŞOK, ŞAŞKINLIK ve ÇARESİZLİĞİN ifadesi olan sözlerdir.

İHSANOĞLU, AKP’nin tabanındaki oyları da alarak ezici bir çoğunlukla 1.turda kazanır. AKP’ye oy verenlerde dahil tek adamın keyfi yönetiminden seçmenin büyük bölümü rahatsızdır ve yönetimde bu dengeyi kuracaktır. Türk seçmeni kritik durumlarda doğru kararlar vererek dur! demesini bilir.

Erdoğan’ın önce 17 ve 25 Aralık 2013′de ortaya çıkan Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk iddialarından medyayı ve kendine bağlı kurumları değil, HUKUKU İŞLETEREK AKLANMASI gereklidir. Cumhurbaşkanlığı makamı bu kadar ağır iddia ve ithamları taşıyamaz. Aday olduğu için mecburen yaptığı mal beyanıda gerçeği yansıtmalıdır.
Cumhurbaşkanına tanınan mahkumları af yetkisi Erdoğan’ın önündeki en büyük engeldir. Tayip Erdoğan bu yetkiye sahip olduğunda kimi affeder, salıverir? sorusu AKP seçmenine bile sorulsa aklına ilk gelecek isim İMRALI CANİSİ olacak, bu yetkiyi ona seçmen vermeyecektir.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde partiler değil adaylar yarışacak kişilikleri, karakterleri, birikimleri ve liyakatleri öne çıkacaktır. Bu durumda Erdoğan, İHSANOĞLU karşısında bütün taktik ve avantajlarını yitirmektedir. Erdoğan’ın aksine İHSANOĞLU milliyetçi, muhafazakar, modern, laik ve demokrat yönüyle SEÇMENİN TAMAMINA hitap eden bir kişiliğe sahiptir.
Türk Milleti çatısını çatmıştır. Hepimizin gönlünden geçen birçok aday var ama siyaset şartları ve imkânları en iyi şekilde değerlendirerek başarıyı yakalama sanatıdır. İhsanoğlu ismi AKP’nin bütün kirli oyunlarını bozmuştur. Erdoğan’ın İHSANOĞLU karşısında rekabet ve seçilme şansı ortadan kalkmıştır. Partili adaylarla % kaç oy alınabilir?

Cumhurbaşkanlığının Erdoğan’a altın tepside sunulması istenmiyorsa adaylık beklentisi olup aday olamayanların kızgınlık ve kırgınlıklarına, seçilme şansı olmasa da gönlümdeki aday olmadı feveranına ve AKP’nin yayacağı fitnelere kapılmadan hareket edilmelidir. SANDIĞA GİTMEMEK, Erdoğan’a OY VERMEKTİR.

AKP şoktan çabuk çıkacak çıkarları dışında hiçbir etik değer taşımadıkları için en iyi bildikleri iş olan yalan, bölücülük, fitne-fesat ve karalama çalışmasının içine girmekte gecikmeyecektir. Özellikle suret-i haktan görünen aslında kendi hizmetlilerini devreye sokacak başta CHP ve MHP’nin içini karıştırmak için ellerinden geleni yapacaktır. AKP’nin Vatanımızı getirdiği şartlarda DUYGUSAL DAVRANMA lüksümüz yoktur.

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olamayacağına aslında SEVİNMESİ gerekir. Başbakanlık sürecinde neredeyse tamamını çiğnediği Cumhurbaşkanlığı andını “Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda” içmek zorunda kalmayacaktır. “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, Vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, Milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”

2014 Antalya M. Fevzi KÜÇÜKKAHVECİ
fevzikucukkahveci

VİDEO : NSA chief General Keith Alexander officially retires


VİDEO LİNK :

VİDEO : 90’LIK DEDE’NİN ÇILGIN DANSI :))


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=B0AWXA1PTDc#t=12

VİDEO : NSA Collecting Millions of Photos from Web for Facial Recognition System


VİDEO LİNK :

LİBYA DOSYASI : Libya’da Çıkar Hesapları


Geçen hafta Libya’nın başkenti Trablus’taki uluslararası havalimanı silahlı gruplar arasında yaşanan çatışmalara sahne olmuş, yaşanan çatışmalarda 10’a yakın ölü, 40’a yakın yaralı olduğu basına yansımıştı.

Peki, yaşanan bu çatışma neyin işareti olabilir, Libya’daki siyasi dengeler bağlamında neyi ifade ediyor olabilir? Bu soruyu anlamak için önce olayın aktörlerine bir bakalım. Basına yansıyan bilgilere göre saldırıyı gerçekleştirenlerin Libya Savunma Bakanlığı’na bağlı Libya Orta Birlikleri ve Libya Devrimci Operasyon Kurulu mensubu silahlı güçler olduğu, havalimanında bulunanların ise devrik lider Kaddafi’nin düşmesinin ardından havalimanını kontrol etmeye başlayan devrimciler olduğu kaydedilmişti. Saldırının amacının ise havalimanının kontrolünün devlet hiyerarşisi altında bulunmayan bu milis guruplardan alınması olduğu ifade edilmiştir.

Aslında basına yansıyan bu bilgiler Libya kamuoyuna verilmek istenen mesajı çok iyi özetlemektedir. Çünkü saldırıyı gerçekleştirenler eski Misrata milletvekili Salah Badi liderliğindeki Misrata, Kekle, Gıryan ve Cenzur gibi bölgelerden müteşekkil silahlı birlikler, hava limanını koruyanlar ise Zintan bölgesinden silahlı birliklerdir. Zintan bölgesi milis birlikleri darbeci olarak nitelenen Halife Haftar’ın operasyonlarına destek vermiş, hatta o Bingazi’de şiddeti yöntem olarak kullanan radikal İslami hareketlerle çatışırken, Zintanlı milisler de Haftar’ın hedef tahtasına oturttuğu Libya parlamentosunu basarak oturumlarına ara vermesine sebebiyet vermişti. Tabi Mısrata Kartalları Tugayı’nın şaibeli bir olay sonrası Trablus’u terk etmek zorunda kaldığını, Trablus’ta Trablus dışından tek organize silahlı milis birliği olarak Zintanlıların kaldığını hatırlayacak olursak; Zintan’ın diğer bölgelerde uyandırdığı rahatsızlığı tahmin etmek zor değildir. Halife Haftar, illegal milis guruplara karşı operasyon başlattığını ilan edince parlamento, Zintanlı milislere karşı kendisini koruması için Misrata’da bulunan “Orta Bölge Birlikleri”‘ni Trablus’a çağırmıştı. O tarihten beri Trablus’ta bulunan Misratalı milisler, Haftar ile aynı meşruiyet söylemini kullanarak, hava limanının Zintanlıların elinde bulunmasının illegal olduğu, bu nedenle onlardan alınması gerektiğini iddia ederek havalimanına bir saldırı gerçekleştirdiler. Bunu yaparken de yalnız değillerdi. Gıryan, Kekle ve Cenzur gibi bölgeler de Misrata’ya destek veriyordu. Yani Haftar’ın operasyonları başladığında Mısrata dışında hepsi Haftar’ın yanında imiş gibi görünen bölgeler yavaş yavaş kendi arasında kamplaşmaya başlıyordu.

Ülkedeki çeşitli gurupların Halife Haftar’a destek vermesine rağmen bu kesimlerin aralarında hiyerarşik bir yapı bulunmaması ve Haftar’ın ise bunları idare edecek bir yapı kuramaması nedeniyle iç çıkar hesaplarının yaşanacağını önceki yazılarda belirtmiştik. Nitekim öyle de oldu. Artık Halife Haftar ve radikal İslami guruplar değil, ülkede mevcut çeşitli grupların çıkarları çatışmaktadır. Nihayetinde hava limanı noktasında taraflar, hava limanının tarafsız güçlere teslim edilmesi yönünde anlaştılar. Ancak Salah el-Badi’nin sözcüsü anlaşmanın sadece hava limanı için yapıldığını belirterek, farklı noktalarda yeni çatışmaların olabileceğinin sinyalini de vermiş oldu.

Haftar, çok büyük bir hata yapmıştı, zira kendi operasyonu ve destekçileri en az savaştığı taraflar kadar ulusal ve uluslararası hukuk açısından gayrı meşru idi ve kullandığı meşruiyet dili rakipleri tarafından da kullanılmaya başlandı. Özellikle Mısrata en başından beri “hukuku korumak” şiarını ön plana çıkartarak, Haftar’ın karşısında imiş imajı vermekten kaçınarak, meşruiyet vurgusu yaptı. Silahlı birliklerinin Savunma Bakanlığı’na bağlı olması gibi bir de avantajı vardı. Bu imkanlardan hareketle yukarıda belirtilen propaganda ile en güçlü rakibi Zintan karşısında bir koalisyon oluşturmaya gitti. Nispeten başarılı olduğunu da görüyoruz.

Temmuz 2012 seçimleri öncesinde ülkede güvenlik krizi en az şimdiki kadar derindi, ancak seçimlerin ardından yönetimi ele alan resmi parlamento ve meşru hükümet ancak bir yıl kadar ülkede sükûneti sağlayabildi. Elbette çok önemli başarılara imza atarak değil, tarafların düzelmeye dair ümidi ve meşruiyet arayışları çerçevesinde kendisine olan güveni neticesinde bir sonuç alabildi. Fakat sürecin sonunda hem parlamentonun hem de hükümetin Libya’nın siyasi, güvenlik, ekonomik sorunlarına dair neredeyse somut hiçbir adım atmaması, parlamentonun görev süresi bitmesine rağmen çalışmaya devam etmesi, başbakanın yolsuzluk iddiaları nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalması, yeni başbakan seçilememesi, seçilen başbakanın göreve gelememesi ülkede bütün meşruiyet zeminlerine derin hasarlar verdi. Neticede ülke 2012 Temmuz öncesine, daha derin bir güvenlik krizi ile geri döndü. Ancak bir farkla; artık seçilmiş parlamentoya ve seçilmiş hükümete olan güven daha sınırlı, darbeci olarak nitelenen bir general ve radikal İslami gruplar arasında üç ayı aşkın bir süredir devam eden çatışmalar var ve devrimi gerçekleştiren milis gruplar arasında da çıkar çatışmaları had safhaya ulaştı.

Dış Müdahale ve Bingazi’nin Durumu

Bütün bu anlattıklarımızın idrakinde olan geçici Abdullah el-Sini Hükümeti, son zamanlarda sık sık dış müdahale talebinde bulunacağını dillendiriyor. Öyle ki, Libya Dışişleri Bakanı Mahmud Abdulaziz , BMGK’da uzun bir konuşma yaparak, Libya’nın halen 7. Madde kapsamında olduğunu hatırlattı, ülkede güvenliğin sağlanması adına uluslararası desteğe ihtiyaçları olduğuna vurgu yaptı.

Basına yansıyan bilgilere; göre el-Sini ve kabinesi en son gerçekleştirdiği toplantıda kendilerine ulaşan istihbarat raporlarını masaya yatırmış, istihbaratın içinde silahlı gruplara destek veren çok sayıda unsur olduğu ve kendilerine yönelik suikast planları yapıldığı bilgileri müzakere edilmiştir.

Ayrıca sorun sadece Libya’yı bağlamıyor. Güvenlik zafiyeti nedeniyle sınırlarını koruyamayan Libya’dan çevre ülkelere her türlü kaçak malzeme ve insan girebiliyor. Bu sadece silah ve terörist anlamında değil, illegal göçmenlerin Avrupa’ya en rahat geçebildiği ülke şu an için Libya’dır. Bu nedenle Nijer, Çad, Sudan, Mısır, Tunus ve Cezayir Dışişleri Bakanları Tunus’ta Libya’da yaşanan kriz ve çözüm önerilerini konuşmak üzere bir araya geldiler. Toplantının sonucunda alınacak önemler işe yarayacak mı bunu zaman gösterecek ancak bu toplantı bölge ülkelerinin Libya hakkındaki endişelerinin düzeyini göstermektedir.

Örneğin Cezayir’in güneyinde faaliyet gösteren El-Kaide’nin bölgedeki lideri Muhtar Belmuhtar’ın şu an için Libya sınırları içinde bulunduğu ve karargâhını Fizan bölgesinin merkezi şehri Sebhe civarlarında kurduğu kaydediliyor. Özellikle Halife Haftar’ın radikal İslami guruplara savaş açmasının ardından Irak ve Suriye’den yüzlerce cihatçı Libyalı’nın ülkelerine geri dönerek Haftar’a karşı mücadelenin saflarına katıldığı belirtiliyor. Bu durum sadece yüz kişi anlamına gelmez, Suriye ve Irak’ta elde edinilen tecrübenin Libya’ya aktarımı anlamına gelir ki Irak ve Suriye’nin son yıllardaki yaşadıklarına bakılırsa Libya’yı nelerin beklediğini ön görmek zor değil.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki cihatçı/selefi akımların bölge dengeleri içinde neye tekabül ettiğini anlamak, anlamlandırmak belki de bölgeye tutulacak herhangi bir projeksiyonun en önemli sacayağı olacaktır. Çünkü gerek Libya örneğinde, gerek diğer Arap ülkelerinde, siyasi ve güvenlik denklemlerini derinden sarsan cihatçı/selefilik bağlamında bölgedeki siyasi ve kültürel sınırlar yeniden çizilecek gibi görülüyor.

Bu da dünyanın zoru ile Libya’ya taşınan Arap Baharı’nın bir işe yaramadığını göstermektedir.

The post Libya’da Çıkar Hesapları appeared first on ORDAF.

ORTADOĞU DOSYASI : Ortadoğu Neden Vazgeçilmezdir ?


Ortadoğu’ya Tersinden Bakmak

Ortadoğu bizim ürettiğimiz bir kavram değil, hatta coğrafi bir tanımlama da değildir. Ortadoğu terimi literatüre “Yakındoğu” bölgelerini tanımlama maksadı ile 1902 yılında girmiş ise de daha ziyade II. Dünya Savaşından sonra yaygın kullanım alanı bulan siyasal bir anlatımdır. Dönemsel olarak daraltılabilen veya genişletilebilen bu kavram etnik bakımdan Arap, Fars, Türk ve bunlar ile birlikte yaşayan Kürt, Çerkez gibi unsurları anlatırken; din olarak da hangi mezhepten olursa olsun çoğunlukla ve kesintisiz Müslümanların yaşadığı coğrafyayı tanımlamaktadır. Bugün Ortadoğu coğrafyasına baktığımızda bu tanıma girmeyen tek topluluk veya devlet İsrail’dir ve zaten o da bu kavramdan sonra yaratılmış bir devlettir. Ortadoğu’da Müslüman olmayan guruplar bu coğrafyada Müslümanlardan daha eski olmalarına rağmen nerede ise bu kavramın içinde değil, batının uzantısı olarak algılanmaktadırlar.

Bu durumda Türkiye bunun neresindedir veya biz Ortadoğulu muyuz? gibi soruların ne denli yersiz ve hatta abes olduğu açıkça ortadadır. Ortadoğu’nun öneminden bahsedenler çoğunlukla sahip olduğu enerji kaynakları ile bu kaynakların ulaşımını sağlayan geçiş yollarından bahsederler. Bazı sığ uzmanlar tarafından Türkiye’nin, bölgede petrol imtiyazlarına sahip olmadığına ve esasında hala gelişmekte olan ülkeler sınıfında olduğundan gelişmiş ülkeler kadar enerji tüketmediğine göre Ortadoğu’nun kenarında kalması gerektiği ileri sürülür. Halbuki bu yaklaşımlar ana tanıma göre çelişkiler ve mantık hatalarıyla doludur. Türkiye yönünü ne kadar Batıya dönmüş olsa, AB içinde kendisine yer bulmaya çalışsa da dünya veya en azından bu kavramı üretenler nazarında bir Ortadoğu ülkesidir. Türkiye bu gerçek ile yaşamak zorundadır.

Bütün milletlerin iştahını kabartan bu bölge, “Cevelangâh-i Musa” yani Hz. Musa’nın dolaştığı güzergah; “Mehd-i İsa” yani Hazreti İsa’nın doğduğu yer, “Kıblegah-i İslam” yani İslam’ın ilk kıblesi ve asırlardan beri pek çok önemli İslami hâtıranın da bulunduğu bir yerdir.
Esasında zannedildiği gibi Ortadoğulu olmak veya ilgili bulunmak bir eksiklik değildir. Türkiye’yi bu kavramın dışında tutanlar maalesef tarih bilgisinden de yoksundurlar. Eğer bu uzmanlar tarihe kısaca bir göz atacak olur iseler bugün Türkiye’nin ulaşmaya ve benzemeye çalıştığı refah düzeyi yüksek Batılı devletlerin tarih boyunca kadim imparatorlukların coğrafyası olan Ortadoğu ile ilgilenerek gelişmiş olduklarını görürler. Ortaçağlarda Roma ve Bizans, yeni ve yakın çağlarda Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya ve modern dönemlerde Amerika hep bu bölge ile ilgilenmediler mi? Bu bölgelerin iç işlerine karışmadılar mı, bölgede kendilerine yakınlık duyanları himaye edip, diğerlerine karşı ittifaklar oluşturmadılar mı?

Zihniyet sadece görünenler ile beslenirse, başka bilgileri ve hele tarihi tecrübeyi ihmal ederse çıkmaz yola girmek kaçınılmazdır. Bu yüzden bir kere daha hatırlatalım ki, yukarıda Türkiye’ye örnek gösterilen ülkelerin hiç biri sadece doğal kaynaklar ve zenginlikleri esas alarak Ortadoğu ile ilgilenmemişlerdir. Tabii ki burada hemen savunma reflekslerinin bu ilginin emperyalist ilgi olduğunu, oysa Türkiye’nin böyle bir amacının olamayacağını, hatta bunun bir utanç vesilesi olduğu da söylenecektir. Bu yargıya katılmamak olası değil, ama bu ne geçmiş ve ne de bugünkü durumu açıklamaya yetecektir. Bu konu pek çok yazıyı ve tartışmayı gerektirmektedir. Ama güncel bir konu üzerinden ele alınarak maksadın anlaşılmasına katkı sağlanabilir: Filistin meselesi…

Filistin meselesi, yirminci asrın kanayan yaralarından biri. Dünya gündeminde sürekli olarak yer tutuyor ve çözüme kavuşturulamıyor. Bunun kuşkusuz en önemli sebeplerinden biri de bütün dinler nazarında mukaddes sayılan Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın bu topraklar üzerinde bulunması. Burada çatışma veya tartışma için başka kaynağa gerek yok. Asırlarca buranın sorumluluğunu üstlenmiş olan Osmanlı Devleti, Kudüs’te yaşayan bütün dinlerin mensuplarına belirli kurallar dairesinde adil davranıyor, herkesin mukaddes mekânları rahatlıkla ziyaret edebilmesine ve inançlarının gereğini yerine getirmelerine imkan veriyordu. Bu konuda yapılanlar ve takip edilen siyaset yerli ve batılı bir çok araştırmalar ile tarihin sahifelerine kaydedilmiştir.

Çok gerilerde kalmış olan Haçlı Seferleri bir yana, Türk entelijansiyasının bildiğini umduğumuz “Şark Meselesi”,19. yüzyılda Kudüs ve etrafı ile ilgilenmek adına ortaya atılmış olan ve bölgede hakim güç Osmanlı Devleti’ni içten çökertme planlarını içeren bir stratejidir. Osmanlı Devleti, Kudüs konusunda çift yönlü bir saldırıya maruz kalmıştır. Bir yandan Avrupa devletleri (özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya) mukaddes makamları bahane ederek müdahale zeminleri oluşturmaya çalışırken bir yandan da Siyonistler tarihî emellerini gerçekleştirme uğrunda planlar yapmışlardır. Osmanlı Devleti hassasiyeti ve denge politikalarıyla, bu planlar karşısında uzun zaman dayanmış ve Kudüs’ün muhafazası mümkün olabilmiştir. Ancak herkesin bildiği çıplak gerçek şudur ki savaşı çıkaran olmamakla ve toprakları birinci derecedeki cepheleri oluşturmamakla birlikte, Birinci Dünya Savaşı sonunda Şark meselesinin ve Siyonist emellerin tamamı gerçekleşmiştir. Bugün artık yeni bir coğrafya yani Ortadoğu coğrafyası vardır. Dolayısıyla içinden çıktığımız bir bütünden kendimizi ne kadar ayrı tutabiliriz?

Ortadoğu Filistin’dir

1917 yılından günümüze ulaşan Filistin sorunu Dünya barışının sağlanmasını kilitlemiştir. Filistin sorununun çözülmeden dünya barışının sağlanamayacağı yargısı artık klasik bir hüküm olmuştur. Peki öyleyse bu derece önemli olan bir meselede neden ilerleme sağlanamamaktadır, mesele sadece Yahudilerin geleceği ve kanun tanımaz, dünyanın şımarık devleti İsrail midir? Bu sorunun cevabı aslında zihinlerde bilinmekte fakat ifade edilememektedir. İsterseniz bunu da Osmanlı döneminden yapacağımız bir alıntı ile izah edelim. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önce, Osmanlı’nın Kudüs Mutasarrıfı olan Ahmed Macid b. Şevket’in dönemin Dâhiliye Nazırı Talat Paşa’ya sunduğu bir raporda bu sorunun cevabı bulunduğu gibi, devletlere ve milletlere yön çizecek nitelikte bir “stratejik tahayyül” de verilmektedir.

Kudüs mutasarrıfı Ahmed Macid, 16 Ağustos 1913 tarihli raporuna Filistin kıtasının dinler tarihi açısından taşıdığı fevkalâde önemi vurgulayarak başlamaktadır. Bütün milletlerin iştahını kabartan bu bölge, “Cevelangâh-i Musa” yani Hz. Musa’nın dolaştığı güzergah; “Mehd-i İsa” yani Hazreti İsa’nın doğduğu yer, “Kıblegah-i İslam” yani İslam’ın ilk kıblesi ve asırlardan beri pek çok önemli İslami hâtıranın da bulunduğu bir yerdir. Salt bu yüzden bütün dünyanın dikkatlerinin bu bölgede yoğunlaştığını söyleyen Osmanlı mutasarrıfını bugüne kadar yalanlayacak hiç bir gelişme olmamıştır. Dünyanın hemen her yerinde yaşayan insanların dolaylı veya dolaysız bir şekilde yönlerinin bu coğrafya olduğunu inkar etmek mümkün müdür? Her ne kadar Müslüman coğrafyasında bir çatışma alanı olarak görülse bile; Siyonist olan veya olmayan bütün Yahudilerin; monofizit olan veya olmayan bütün Hristiyanların zihin dünyasında bu coğrafya yok mudur? Müslümanlar ilk kıblelerini düşünürken, Yahudiler Süleyman Mabedini, Hristiyanlar da Doğuş Kilisesini düşünmemekte midirler?

Aslında Siyonistlerden önce Batılılar, geçmişlerinin hatıralarını canlı tutmak adına 19. yüzyıl boyunca bu bölgede kıyasıya rekabet etmişlerdir. Sadece Hristiyanlık adına değil, farklı mezhep ve inançlar adına giriştikleri nüfuz mücadeleleri tarihin sahifelerinde canlılıklarını hala korumaktadırlar. Kudüs’te nüfûz ve nüfuslarını arttırmak için, Avrupa devletleri himayelerinde inşa edilen kilise, mektep, hastane, manastır ve misafirhane gibi yüzlerce odası olan büyük müesseseleri, hemen hemen her gün çoğaltmak için büyük gayretler sarf etmediler mi?

Filistin’de Katolik-Ortodoks Rekabeti

Kudüs’teki tarihî Hristiyan-Hıristiyan çekişmelerinin izleri hala hatırdadır. Uzun yıllar Kudüs, Ortodoks ve Katolikler arasındaki Kamame ve Beytullahm kiliseleri şiddetli çekişmelere ve rekabete sahne olmuş, ve yıllarca İstanbul’u meşgul etmiştir. Ortodoks Kilisesi’ni Kudüs’teki Rum Patrikhanesi; Katolik Mezhebini ise Kırım muharebesinden sonra Ruslara karşı rekabet için ihdas edilen ve Küşûdî denilen Latin papazlarından oluşan ruhbanlar (Latin patrikhanesi) temsil etmekteydiler. Aynı dönemde, Hz. Ömer’in Kudüs’ü fethi sırasında Rumlara bahşettiği, Osmanlı Sultanları tarafından da fermanlarla teyid edilen müsaade ve imtiyazlardan istifade etmekte olan Rum Patrikhanesi doğrudan Osmanlı Devleti’ne bağlı olmasına rağmen tartışmaların dışında kalamamıştır. Fransızların “Kutsal Makamların Muhafızları” diye isimlendirdiği çıplak ayaklı Küşûdî rahipleri ile Latin Patrikhanesi’nin arkasında hep Fransızlar yer alırken; Ortodoksları Ruslar, Rum Patrikhanesini de Hellenizm sevdalıları Yunanlılar ve İngilizler tahrik etmekteydiler.İsrail’in kurulmasından önce bütün bu rekabet ve çatışmaların tartışmaları Paris, Londra, Moskova ve Atina’da yapılmaktaydı. Nihayet hep birlikte icat ettikleri Kutsal Mekanlar meselesi ile uzun yıllar sürecek Kırım Savaşı’nın çıkmasına sebep olmuşlardı. Hatta bu savaş bu coğrafya üzerindeki batı tasavvurlarını öyle belirginleştirmiştir ki, batılı Katolik ve Protestanlar tarihte ilk defa Müslümanlar ile birlikte Ortodokslar ile savaşmışlardır. Aynı süreçte Avrupa kendi içinde antisemitizmi yani Yahudi karşıtlığını geliştirmiştir. Ancak bundan hareketle bir önceki tecrübeyi kendi topraklarında denemeye cesaret edememişlerdir.

Büyük Savaş’a Doğru

Bu çıkmaz sokaktan yürüyen Batılılar, sonunda kendi içlerinde çözemeyecekleri Yahudi meselesini Filistin coğrafyasına taşıyarak şimdilik zaman kazanmışlardır. Müslümanlar ile Yahudilerin karşı karşıya getirilmesi antisemitik bir algı ve anlayışın ürünüdür. Fakat bu şekilde iki taşla bir kuş avlamayı hesaplayan bu proje tutmamıştır. Zira iki önemli hususu hesaplayamamışlardır.

Birincisi Siyonizm’in bu derece katı ve saldırgan bir tutumla bölgede kalıcı olamayacağını zannetmeleridir. İkincisi husus ise antisemitizmin Müslümanlar arasında da kendilerinde olduğu gibi rağbet göreceğini düşünmeleridir. Oysa İslamiyet sahip olduğu değer yargıları ile kendisinden önce gelen dinleri kabul etmesinden dolayı antisemitizmi reddeder. Bu yüzden Siyonistlerin saldırgan tavırları ve yarattıkları devlet terörüne rağmen hala Müslümanlar arasında sınırlı bazı radikal gurupların dışında, Almanya gibi Filistin dahil antisemitizmi benimseyen bir devlet veya topluluk çıkmamıştır.

Şimdi asıl iddiamızı söyleyebiliriz. Filistin’deki çatışma bugün bir Müslüman Filistin-Siyonist İsrail çatışması gibi görülse de aslında Batılıların Yahudilikle bir hesaplaşmasıdır. Bütün Arap-Yahudi veya Arap-İsrail savaşlarına rağmen hala bu bölgede kutsal mekanlar bahanesi ile yapılan Kırım Savaşı ölçeğinde bir savaş yaşanmamıştır. Savaş kışkırtıcılığı yapmak ahlaki bir şey değildir. Ancak tarihi okumalarımızdan yaptığımız çıkarımları saklamak da aynı derecede gayr-i ahlakidir. Maalesef bizlere bugün Müslümanlık-Yahudilik (Siyonizm) çatışması olarak gösterilen bu mesele yakın gelecekte Hristiyanlık-Yahudilik çatışması eksenine taşınacaktır. Başka bir ifadeyle “Büyük Savaş” o zaman yaşanacaktır.

Bu durumda her halükarda Türkiye, Ortadoğu veya Batı ittifakı içinde bile olsa meseleye taraftır ve taraf olmaya devam edecektir. Burada asıl mesele Türkiye’nin bu büyük krizi nasıl yönetmesi gerektiğidir. Bu yüzden Türkiye’nin nerede duracağı üzerinde değil, nasıl davranacağı üzerinde kafa yormak daha isabetli olacaktır.

The post Ortadoğu Neden Vazgeçilmezdir? appeared first on ORDAF.

%d blogcu bunu beğendi: