Günlük arşivler: 22 Temmuz 2014

FETULLAH CEMAATİ DOSYASI : Anayasa Mahkemesi’ni Fethullahçılar ele geçirdi


Anayasa Mahkemesi Raportörü Emir Kaya yaptığı açıklamayla Başkan Haşim Kılıç’ı zehir zemberek sözlerle eleştirdi. Kaya açıklamasında, Anayasa Mahkemesi’nin halkın maruz kaldığı haksızlıkları öncelikli mesele olarak görmediğini iddia etti ve ilkesizlikle faaliyet göstermekle suçladı. Kaya bu zihniyetin Kılıç tarafından yaşatıldığını ifade ederek eleştirileri başkan üzerinden yapacağını kaydetti. Anayasa Mahkemesi’nin marjinalleştirildiğini öne süren Kaya, “Fethullah Gülen cemaati olarak bilinen oluşum, Mahkemenin tüm resmi ve gayriresmi noktalarını ele geçirmiştir” dedi.

Anayasa Mahkemesi Raportörü Emir Kaya’nın açıklamasının satırbaşları şöyle:

“HAŞİM KILIÇ ADALETE BAĞLI DEĞİL”

“Anayasa Mahkemesi, kendisine puan olarak döneceğini hesaplamadığı hususlara yeterli ciddiyet ve samimiyetle eğilememektedir. Mahkemenin Sayın Başkanımızın duygu ve düşünce dünyasına hapsolan puan algısı ise basit istatistiki sonuçlar elde etmeye, sosyal ve siyasal kuvvetler arasında yer tutmaya, sübjektif nedenlerle önemsenen bu kabilden kuvvetlerin iltifatını sağlamaya yöneliktir.

Anayasa Mahkemesinin içerideki ve dışarıdaki kimliğini ve politikalarını belirleme işlevini tekelleştiren, bu alandaki her kusurun sorumlusu olan Başkanımız Sayın Haşim Kılıç’ın adalet odağına bağlı olmadığını ifade etmeyi bir borç kabul ediyorum.

“KILIÇ ÇELİŞKİLERLE DOLU”

Başkanımız, ifade özgürlüğünü, kendisine uyan sözlü ve davranışsal dışavurumların kontrollü serbestliği, diğerlerinin otosansüre devamı olarak uygulamaktadır. Tutarsızlık ve kaygı dolu çevresel şartların kabullenilmesini düzen, hak vurgusunu oyunbozanlık, insanları ve sorunları dinlemeyi tenezzül, adaleti güçlünün ihsanı, yargıyı bir aygıt olarak değerlendirmektedir. Başkanımız, adalet ve eşitliğin felsefi kodlarına aykırı, iletişimsiz hiyerarşiye dayanan, disiplin kutsaması üzerinden haksızlığa meyyal, açıklıktan ürken, farklılıkları kabullenip pozitif enerjiye dönüştüremeyen, çok seslilikten hazzetmeyen ve demokrasinin dinamiklerinden habersiz bir yönetim profili çizmektedir. Özetle, Başkanımızın söylemleri ile eylemleri arasında ciddi çelişkiler mevcuttur.

“CEMAAT ANAYASA MAHKEMESİ’Nİ ELE GEÇİRMİŞ”

Bu çelişkilerin açtığı boşluklar, Anayasa Mahkemesinin, şeffaf ve adil bir anlayış yerine, hizipçi amaçların etkisi altına girmesine neden olmuştur. Fethullah Gülen cemaati olarak bilinen oluşum, Mahkemenin tüm resmi ve gayriresmi noktalarını ele geçirmiş, yumuşak-sert yöntemlerle nüfuzunu arttırmış, kendi plan ve gündemlerini en belirleyici unsur haline getirmiştir. Bu durum, kurum içi haksızlıklar sistematiğinin olduğu kadar, büyük ölçüde kontrol altında tutulan ve kamuya açık olmayan yargılama süreçlerinin de ana etkenidir.

“ANAYASA MAHKEMESİ MARJİNALLEŞTİRİLMİŞTİR”

Neticeten Anayasa Mahkemesi, stratejik bir araca dönüşmüştür: Araçsallık tartımına avantaj sunmayan her şey, atılması gereken bir yüktür. Nitekim Mahkemenin tüm gündem oluşturan kararlarında söz konusu organize gayretin müdahalelerini gözlemlemekteyiz. Kurumsal atmosferin ve iş hacminin kamuoyu gündeminden uzak kalan büyük bir kısmı ise bu yapının sessiz tahakküm sahasıdır.

Medyatik kararlara aldanarak Mahkemeye başvuran binlerce vatandaş, bir naiflik içinde bırakıldığını bilmelidir: Mevcut şartlar altında Mahkeme, doğrudan vatandaşların hukukuyla değil, dosyaların ne işe yaradığıyla ilgilenmektedir. Hak kaygısı ve vurgusu, Anayasa Mahkemesinde marjinalleştirilmiştir.

“FETHULLAH GÜLEN BAĞLILIĞI AKSİYONA DÖNÜŞTÜ”

Her tercih gibi Fethullah Gülen bağlılığını da olağan kabul ediyorum, saygıyla karşılıyorum. Yalnız, bu bağlılığın aksiyona dönüşmesi, ahlak ve hukuk problemlerini beraberinde getirdiğinde, devletin adaletle kaim olması gereken vakar ve insicamını bozarak umuma saygısızlığa yol açtığında, garazsız-ivazsız bir insan ve hukukçu olarak sesimi yükseltmek mecburiyetinde kalmaktayım.

Bu beklenti fazla iyimserlik taşıyor gibi görünebilirse de aslında, Mahkemenin bireysel başvuru ile birlikte artan insan hakları vurgusuyla tam uyum halindedir. Eşitlik ve özgürlük prensiplerine, katılımcı iletişim kültürüne, şeffaflığa ve hesap verebilirliğe, profesyonelliğe ve bilimselliğe, ehliyet ve liyakate, adaletten doğan iş barışı ile ortak memnuniyete dayanan huzur ortamına, halkımızın ihtiyaç ve beklentilerine, kirlenmemiş akli ve vicdani ilkelere tam uyum halinde olmayan Sayın Haşim Kılıç’ın yönetim anlayışıdır, Bu anlayışın kıskacındaki kurumsal vaziyettir. Sayın Haşim Kılıç, insanların onurlu yaşamalarını amaçlayan hukuk devleti mekanizmalarını, başkanı olduğu Anayasa Mahkemesinde hayata geçirmeyi başaramamışken, ülkemizin bu alandaki sorunlarını çözmek yetkisini ve ödevini üstlenmektedir.

Sayın Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesinin makul, profesyonel, hesap verebilir, çelişkisiz ve adil bir kurumsal kültüre kavuşmasının, halkımıza dürüstçe hizmet vermesinin önünde büyük bir engeldir. Bu nedenle Sayın Haşim Kılıç’ı Mahkemenin ve devletin sahibi olan halkımıza şikayet ediyor, hukuk ölçütlerini içselleştirmeye davet ediyorum.”

Can Özçelik

Odatv.com

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Rıdvan Karluk : Rahibe Teresa Tü rk müdür ?


Önceki hafta bir toplantı için Üsküp’te iken Rahibe Teresa’nın evini ziyaret ettim. Makedonlar, (Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evdeki eşyaların modern müzecilik bahanesiyle boşaltılmasının aksine) Rahibe Teresa’nın evini modern bir müze yapmışlar ve eşyalarını da müzeye koymuşlar.

Üsküp’e gitmeden önce Rahibe Teresa’nın orijinal adının Gonca Boyacıoğlu olduğunu bilmiyordum. Rehberimizin açıklamalarından ve de yaptığım araştırmalardan sonra kendisinin Türk kökenli olduğuna ve doğduktan sonra Hıristiyanlaştırıldığına kanaat getirdim. 26 Ağustos 1910 da Üsküp’te doğmuş, 5 Eylül 1997 tarihinde Kalküta’da ölmüştür.

1979 Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Teresa, kendini ”Kanım Arnavut, Tabiiyetim Hint, Dinim Katolik” diye tanıtmasına rağmen, müze evin girişinde gerçek adı Agnese Gonxhe Bojaxhiu olarak yazılmıştır.

Arnavutçada “xh” “c” okunur. “iu” ise oğlu. Yani Gonca Boyacıoğlu. 18 yaşına kadar kullandığı gerçek adı. 18 yaşında rahibe olmaya karar verip ve Hindistan’daki misyonerlik çalışmalarıyla bilinen Loretto Hemşirelerine katılmış, Teresa adını almış, Kalkütada’da St. Mary’s Lisesi’nde coğrafya ve temel katolik dersleri vermiştir.

1950 yılında Vatikan’ın izniyle Hayırsever Misyonerler Cemaati‘ni 12 kişiyle kurmuştur. Rahibe Teresa’nın kurduğu bu Cemaat günümüzde dünyanın 450 kentinde 4.000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline gelmiştir.

Orijinal ismine gelince. Müslüman Arnavutlar arasında Gonca ismi yoktur. Boyacıoğlu soyadı da yoktur. Üstelik müze girişinde Katolik olduğu iddia edilen babasının fesli fotoğrafı vardır. Katolikler, Osmanlı döneminde asla fes giymemişlerdir.

Rehberimiz Zekeriya Beyin iddiasına göre Rahibe Teresa Müslüman ve Türk bir aileden doğmuş, anne ve babası ölünce bir Katolik aileye evlatlık olarak verilmiş, onlar da ölünce bir Katolik yetiştirme yurdunda Hıristiyanlığı benimsemiştir.

Yine rehberimizin iddiasına göre hakkındaki gerçek bilgiler, İngiliz Kraliçesi izin vermediği için Prens Charles tarafından açıklanamıyormuş. Kraliçenin ölümünden sonra belki açıklanırmış.

Ben Balkanlardan ilk defa 1975 yılında Yugoslavya bölünmeden önce İngiltere’ye giderken geçtim. Belgrad’a kadar yol boyunca Osmanlı eserlerini görünce gurur duymuştum. Belgrat’tan yukarısında ise durum farklı idi. Avrupa’nın etkisini hemen hissediyordunuz.

Üsküp, özellikle Vardar nehrinin karşı yakası eski şehir tam bir Osmanlı ve Türk şehri. Yeni şehir ile eski şehir arasını 1451 yılında İkinci Murat’ın (Fatih Sultan Mehmet in babası) yaptırdığı Taş Köprü bağlıyor. Köprü hala sapasağlam ve kullanımda. Yeni yapılan köprü ise, sanki süs köprüsü.

Osmanlının bıraktığı tüm eserler; hamamlar, türbeler, tekkeler, camiler, çeşmeler eski şehirde. Bu eserlerden çoğu TİKA tarafından restore edilmiş ama bazı restorasyonlar çok kötü ve aslını yok etmiş.

Çifte Hamam, National Art Gallery of Macedonia olarak, eski şehir de yaya bölgesi olarak düzenlenmiş. Eski Çarşı Ankara’daki eski Hamamönü bölgesinin neredeyse aynısı. Dükkanların çoğunda Türk isimleri var ve Türkçeyi bu tarafta herkes konuşuyor, burası aslında bir Türk bölgesi.

Türkler bu topraklara Sultan Orhan’ın büyük oğlu Süleyman Paşa’nın 1352′de Tsympe (Cinbi) Kalesi’ni ele geçirmesiyle yerleşmeye başlamışlar, iki yıl sonra stratejik önemdeki Gelibolu’yu almışlar, beş yıl içinde Trakya’nın güney bölgesini fethederek, Anadolu’dan asker ve halk getirip yerleştirmişler. Böylece kısa zamanda Avrupa yakasında güçlü bir alan hakimiyeti sağlamışlar.

1975 yılında buralardan geçtiğimde burası tek bir devlet idi: Yugoslavya. Yugo Sırpçada güney anlamındadır. Yani Güney Slavların ülkesi. O zaman yaklaşık 20 milyon nüfusu olan bu devlet, şimdi yediye bölünmüş durumda: Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova. Hepsi, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) dağılmasından sonra YFSC’nin küllerinden doğmuştur.

Batı Balkanlar, coğrafi bakımdan, YSFC’den ayrılarak bağımsızlığını kazanan Slovenya dışındaki ülkeleri ve Arnavutluk’ukapsamaktadır. Her biri 1-6 milyonluk nüfusları, kendi koydukları ve başka yerde geçmeyen para birimleri, küçücük toprakları ile bağımsız ama minik devletler haline gelmişler.

Eski Yugoslavya’dan ayrılan Slovenya ve Hırvatistan Avrupa Birliği üyesi olmuştur. Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Sırbistan ve Kosova ise bu yolda hızla ilerlemektedir. Büyük bir olasılıkla da Türkiye’den önce AB üyesi olacaklardır. Zaten Arnavutlar dahil hepsi AB’de serbest dolaşım hakkına sahipler.

Avrupa Komisyonu’nun Dış İlişkilerden Sorumlu Üyesi Chris Patten Selanik Zirvesi’nden önce 18 Haziran 2003 tarihinde şu açıklamayı yapmıştır: “AB üyeliği perspektifi gerçektir ve biz, Birliğin haritasını, siz aramıza katılıncaya kadar tamamlanmış saymayacağız-The prospect of membership of the EU is real, and we will not regard the map of the Union as complete until you have joined us.

Bu konuyu haftaya ayrıca yazacağım.

Üsküp’te her yerde Türkçe konuşanlarla, Türk malını kullananlarla, Türk dizilerini izleyenlerle karşılaşınca çok mutlu oldum. Türklük ve Müslümanlık bu bölgede hakim ama Müslümanlığa tepki olarak hemen her yerde şehirlerin yakınlarındaki tepelere kocaman haçlar dikmişler. Müslümanlar da her yere cami ve tekke kuruyorlar.

Bu gelişme dinsel bir ayırımcılığın giderek ön plana çıktığının göstergesi ve de hiç hoş değil. İleride Balkanlar etnik bölünmenin ardından dinsel bir bölünme de yaşarsa, hiç şaşırmayalım.

Üsküp’te her yer kocaman, estetikten yoksun heykellerle donatılmış. Hepsi fiberglastan değil tunçtan yapılmış. Yerdeki heykeller sanki az gelmiş, yapıların üstlerini de heykellerle donatmışlar. Bu, sanırım bir kompleksin eseri ve bir milliyetçilik göstergesi. Özellikle çok büyük İskender heykeli.

Açıkçası, heykel yaparak bir ulus yaratmaya çalışıyorlar gibime geldi bana.

İDEALİST BİR YURTSEVER’İN (UĞUR SÜRMELİ) KUTSAL YOLCULUĞU /// DETAYLAR AŞAĞIDA


1975 Samsun Bafra doğumluyum.

1999 dan beri Bursa’da yaşıyorum. Fotoğraf sanatına ilgi duyan, çokça okumayı seven biriyim. Türkolog ve belgesel yapımcısı Servet Somuncuoğlu ağabeyle tanışma fırsatını yakaladım. Atalarımızın izlerine basıp, nefes aldığı havayı soluduğu için çok kıskanırdım. 1 Mayıs öncesi sistemin bir çarkı, iş-ev ev-iş döngüsünü sadece kitap okuyarak kırabilmiş biriyim. (2120. kitabımı okuyorum.) "Konuya meraklı genç arkadaşlarımız için yapılacak çok iş var" demişti Servet ağabey.

Kaya resimleri ve yazıtlar fotoğraflanmalı ve GPS ile haritaya işlenerek bir arşiv oluşturulmalı. Yükseklerde yolculuk edileceği için yaya ya da at ile yolculuk edilmeli. Sponsorumuz olursanız 2 kişi ömrümüzü bu işe adamaya ant içtik. Aşağıda rotam mevcut! Ağustos ayında Servet ağabeyin dediği gibi "çantamı sırtıma atıp" gideceğim. Servet ağabeyin destek alamaması sebebi ile de kırgın olduğunu çok iyi biliyorum. Şu an işsizim ve maddi gücüm de ekipmanım da yok. Çadır, uyku tulumu, kamp malzemeleri, kamera, fotoğraf makinesi, bilgisayar, at gibi ekipmanlar almalıyız. Bunun için de para gerekli.

Aşağıda yazdığım mesajı yakın arkadaşlarıma yollayıp para biriktirmeyi deniyorum. Referansım PARA değil. ZAMAN yani. Ağustosta yola çıkıyorum. Sonraki 10 ay için 800 TL işsizlik maaşım var. Baharlık bir çadırın içinde donarak ölecek olsam da yola çıkacağım. Ama gönlümden geçen, Tuva da şaman atalarımızdan aldığım bir şaman davulu derisini, Amerika’daki kızılderili bir Atabaşkan’a hediye etmek.

Bu da açmış olduğum bir kampanya, ilk bağışı bir Amerika’lının yapması zoruma gitti:

https://www.indiegogo.com/projects/silk-road-project/x/8130580

Arkadaşlarıma ön ödemeli, geç gösterimli bir seyyah-kaşif belgesel dizisi… 100 TL karşılığında, 10 sene sonra gösterime girecek bir belgesel dizisinin her bölümünün sonunda isimleriniz "Teşekkürler" kısmında yer alacak. Güzergah boyunca ziyaret edilen atalarımızca önemli ve saygın yerlerden (Mekke dahil) sizlere dua edeceğim. Belgeselden kazandığım paranın yarısını, geri döndüğümde bileti satın aldıklarım arasında bölüştüreceğim. 1 koyup 10 kazanmış olacaksınız!

Ağustos ayında, Moğolistan’ın baş kenti Ulan Batur’dan yolculuğa başlayacağım. Boydan boya İpek yolunu yürüyerek ya da at üzerinde geçeceğim. 10 ülke ve yaklaşık 40 000 kilometre yol kat edeceğim. Güzergahım üzerinde keşfedilmemiş ve haritaya işlenmemiş 9 kurgan ve 2 krater gölü var. Keşfedeceğim. Adım adım benden haberdar da olacaksınız!.

Ancak en en önemlisi, Moğollardan Uygurlara, Altaylardan Başkurtlara Özbeklere Tatarlara unutulmuş halklarımızın unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimizi öğrenip yaşatmaya çalışacağım. (Devletten herhangi bir yardım alamayacağımı biliyorum! Teleskop yaptığım sırada 1,5 sene uğraşmıştım!)

Her ne olursa olsun bu yolculuğa çıkacağım. Şartlar ve rota değişecek yalnızca.

1 Ağustos ‘a kadar 100 TL ayırabilirsen bütçenden, bir arkadaşının dualarını almak istersen:

PayPal aracılığı ile kredi kartınızla : ugursurmeli İnternet bankacılığı için IBAN : TR340001000686658088565001 Ziraat Bankası Garajlar/BURSA : 686-65808856-5001

Şimdiden teşekkür ederim…

Rotam…

https://mapsengine.google.com/map/edit?mid=zAA__4MlXmfc.kO84Hk37ei6Q

İSRAİL DOSYASI : İsrail’in Güvenliği ?


Doç. Dr. Şaban Kardaş

ORSAM Başkanı

18 gün boyunca kaçırılan gençleri bulma iddiasıyla binlerce evin aranması, cesetlerin bulunmasından sonra da krizin hızla tırmandırılıp kara harekâtına kadar gelinmesinde, İsrail’in ortaya çıkan fırsatı Hamas’ın Batı Şeria’daki varlığını sona erdirmek için bir bahane olarak kullanma arzusu yatmaktaydı. Filistin birlik hükümetinin oluşturulmasına duyulan tepkinin de bu şekilde dışa vurumu mümkün olabilecekti. Bu yönde beklentilerin yükseltildiği bir ortamda, Batı Şeria’yı müteakip Gazze’de Hamas’a karşı daha kapsamlı bir adım hedeflenmiş, bunun için de rövanş cinayetlerine ve İsrail ordusunun hunharlığına Filistinlilerin verdikleri haklı tepkiyle sokağa dökülmelerinin yarattığı fırsat kullanılmıştır.

Kısaca, adli bir ‘suç’ kategorisinde ele alınıp çok daha düşük düzeyde kolluk kuvvetleri kullanarak yönetilebilecek İsrailli gençlerin kaçırılması sürecini, kontrolsüz biçimde tırmandırarak yeni bir savaşa dönüştüren bir devlet ve bunu yöneticilerine dayatan bir toplumsal psikoloji ile karşı karşıyayız. Elindeki askeri ve ekonomik gücü dünya tarihinde ender rastlanan orantısızlıkla savunmasız bir halk üzerine uygulayan, kuvvet kullanımına ilişkin en temel evrensel normları çiğneyerek işlenmeyen savaş suçu bırakmayan, uluslararası toplum kavramını ayaklar altına alan bir devlet-toplum. Aynı zamanda, bir o kadar da tıkanmış bir devlet ve bu çaresizliğin dışa vurumu karşı karşıya olduğumuz insanlık dışı şiddetin temel sebebi.

Mutlak güven(siz)lik

Sivillerin topyekûn cezalandırılması, duvar örülmesi veya füze kalkanı inşası gibi adımlar, İsrail’in kendi güvenliğini bencilce merkeze koyarak, muhatabına hiçbir yaşam alanı bırakmayan ve bu doğrultuda asimetrik güç dengesi elde etmeyi ve bunu sonuna kadar kullanmayı önceleyen güvenlik anlayışının ürünü. Fakat, mutlak güvenlik her ne kadar kulağa hoş gelse de kendi öncülleriyle çelişen bir arayış. Kendi konumunuzu tahkim için attığınız her adım eğer muhataplarınızı tehdit ediyorsa, sizin de güvenliğinizi arttırmanız imkânsız ve İsrail bunu geçmişte intifada ve Lübnan’da Hizbullah direnişiyle yakından tecrübe etti. Mutlak korunmanın elde edilemeyişinin doğurduğu hayal kırıklığı ve karamsarlık daha ileri düzeyde güvenlik önlemlerine yol açarken, adil bir barışa açılan kapıları kapıyor. Burada özellikle İsrail toplumunun ve siyasetinin sağa kayışı ve güvenlikçi paradigmanın alternatif sesleri bastırması sürecin en büyük kaybı. İki toplum arasındaki güven inşasına dönük atılan çekingen adımların kazanımları bu sürecin bir başka kurbanı.

Mutlak güvenliği neredeyse topyekûn yok etme diye okuyan bu yaklaşım nedeniyle İsrail, tarihinde görece az kayıp yaşadığı 2007 sonrası dönemde barış için açılan fırsat pencerelerini değerlendiremedi. Bu dönemde gerek Türkiye gibi bölgesel aktörlerin gerekse de ABD’nin ciddi siyasi maliyeti göze alarak başlattıkları barış girişimlerini hoyratça harcayan İsrail birbiri ardına kırılgan ateşkes-şiddet sarmalını tercih etti. İçerdeki radikalleşmeyle birlikte çözüme katkıda bulunacak dış aktörlerin güveninin de kaybedilmesi, İsrail’in derin yalnızlığını ve güvensizlik hissini güçlendiren en önemli sebep.

İsrail’in varlığını ve yaşamsal ihtiyaçlarını devam ettirme iddiasıyla geliştirdiği güvenlik anlayışı, giderek kendisini bir güvensizlik sarmalının mahkûmu yapıyor. Sahip olduğu ekonomik ve askeri gücü veya eşsiz uluslararası desteği ancak başına buyruk, orantısız biçimde kuvvet kullanımına tahvil edebilen, bölgede yaşadığı güvensizlik algısını sona erdirecek alternatif çözümleri üretemeyen aciz bir İsrail var karşımızda. Bu acziyet İsrail iç siyasetinde karamsarlığın ve daimi savaş varsayımıyla hareket eden sağın güçlenmesine neden olmakla kalmıyor, imza attığı insanlık dramıyla bölgedeki güvensizlik sarmalını derinleştiriyor. İsrail’in makul bir yaşamsal güvenlik arayışında ise bunun yolu muhataplarının ihtiyaçlarını da dikkate alan adil bir barışı bir an önce hayata geçirmek ve işgal ve ablukaya son vermektir. Aksi takdirde bölgede derinleşen güvenlik krizi içinde İsrail’in huzur bulması da zor olacaktır.

* Bu yazı Sabah Gazetesinde yayınlanmıştır.

DOĞAL YAŞAM DÜNYASI : DENiZ ATINI HiÇ DOĞUM YAPARKEN GÖRDÜNÜZ MÜ ?


VİDEO LİNK:

http://news.bbc.co.uk/earth/hi/earth_news/newsid_8330000/8330818.stm

GÜVENLİK DOSYASI : KAMU GÜVENLİĞİNDE İSTİHBARAT SİSTEMİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ


KAMU GVENLNDE STHBARAT SSTEMNN DEERLENDRLMES.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : I. BEŞ YILLIK KALKINMA PLANI (1963 – 1967) KAPSAMINDA KALKINMA POLİTİKALARI & TÜRK DIŞ POLİTİKASI İLİŞKİSİ


I. BE YILLIK KALKINMA PLANI (1963 – 1967) KAPSAMINDA KALKINMA POLTKALARI & TRK DI POLTK ASI LKS.pdf

%d blogcu bunu beğendi: