Günlük arşivler: 22 Temmuz 2014

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : ROCKEFELLER Atatürk Hakkında Ne Dedi ??


VİDEO LİNK :

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : Yahudi Yönetmen Aron Russo : 11 Eylül Saldırısını Rockefeller Ail esi organize etti


VİDEO LİNK :

SURİYE DOSYASI /// VİDEO : Suriyeli Teröristler Amerika’yı İşgale Davet Etti


VİDEO LİNK :

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ /// VİDEO : AKPLİ VEKİL – BOP YAHUDİ PROJESİDİR


VİDEO LİNK :

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ : Bir bilim adamı olarak Ekmel Bey


Ekmel Bey’in akademik kariyeri

Ekmel Bey’in adaylığının açıklanmasının ardından özellikle Atatürkçü kesimde “Kim bu Ekmeleddin İhsanoğlu? Kendisini tanımıyoruz bile…” sızlanmaları başladı.

Halbuki, Ekmel Bey İslam Konferansı Örgütü gibi 57 üyesiyle Birleşmiş Milletler’den sonraki ikinci büyük hükümetlerarası kuruluşun dokuz yıl genel sekreterliğini yapmış, üstelik bu görevinden daha yeni, iki yıl önce, ayrılmış birisi. Üstelik, çalışmalarıylla bütün dünya tarafından tanınan ve takdir edilen bir akademisyen.

Bu yüzden, Ekmel Bey’i tanımayanlar suçu onda veya onu aday gösterenlerde değil kendi “cahillik”lerinde aramalıdır.

Öyleyse bir bilim adamı olarak Ekmel Bey’in çalışmalarını bir inceleyelim. Sonuçta bilmemek değil öğrenmemek ayıp.

Bir kimyager olarak Ekmel Bey

Ekmel Bey’in bilim adamlığını iki dönemde incelemek gerekiyor. İlki bir “kimya doktoru” olarak çalışmaları, ikincisi bir “bilim tarihi profesörü” olarak araştırmaları…

Ekmel Bey artık tüm Türkiye’nin bildiği gibi 1943’te Kahire’de doğmuş bir Türk vatandaşı. Mısır’ın El Ezher’den sonraki en iyi üniversitesi sayılan Ayn Şems Üniversitesi’nde Kimya okumuş. İngilizce eğitim verilen bu bölümden 1966’da “pekiyi” derecesiyle mezun olduktan sonra El Ezher Üniversitesi’nde organik kimya yüksek lisansı yapmış.

1970 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde yine organik kimya alanında doktorasını bitirmiş.

1975-77 yıllarında İngiltere’nin önde gelen üniversitelerinden Exeter’de yine organik kimya üzerine post-doc (doktora sonrası araştırmalar) yapmış.

Ancak Ekmel Bey’i dünya çapında ünlü yapan bu “kimya kariyeri” değil, bilim tarihine merak salarak bu alanda yaptığı araştırmalar.

Ancak biz önce Türk Dili ve Edebiyatına yaptığı katkıları da anlatalım.

Nâzım Hikmet’i Arapçaya ilk çeviren Ekmel Bey!

Ekmel Bey, El Ezher’de yüksek lisans yaparken, babasını yitirmesi üzerine ailesini de geçindirmek zorunda kalır. Bu nedenle bir yandan eğitimini sürdürürken bir yandan da mezun olduğu Ayn Şems’te Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okutmanlık yapar. Kürsü, babası İhsan Efendi tarafından 1951’de kurulmuştur.

Babası aynı zamanda, Mısır Kraliyet Arşivi’ndeki Türkçe yazma ve basma kitapların kataloglanmasında yıllarca çalışmıştır. Ekmel Bey, bu çalışmayı da devam ettirir.

Bu süreçte, Ekmel Bey’in Mısır toplumuna Türk edebiyatını tanıtmak için büyük bir çabaya giriştiğini görüyoruz. Bu sadece “ev geçindirme” amaçlı bir mesai değildir. Zira, Fen Fakültesi’ni dereceyle bitirmiş biri olarak pek çok iş teklifi almıştır. Ancak bunları elinin tersiyle iter. Kim bilir, belki de Türkiye ve Türkçe üzerine çalışmalar yaparak “gurbet hasreti”ni bir nebze olsun dindirebilmektir amacı.

Ekmel Bey, bu dönemde Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret, Mehmed Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi şairlerin birçok eserini Arapçaya çevirir. Türk edebiyatıyla ilgili incelemeler yayınlar. Son çalışması 1970’te yayınlanan Türk Hikayeleri Antolojisi’dir. Aziz Nesin’den Sait Faik’e 13 Türk yazarın birer öyküsünün yer aldığı bu derleme, Mısır Kültür Bakanlığı tarafından, Müsteşar Necip Mahfuz’un önsözüyle yayınlanır. (Mahfuz, yıllar sonra 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Müslüman yazar olacaktır.)

Ekmel Bey’in yaptığı bir başka ilginç çeviri çalışması ise Nâzım Hikmet ile ilgilidir. 1968’de çevirisini yaptığı Ferhad ile Şirin isimli eseri muhtemelen Arapçada ilk Nâzım eseridir.

Aslında Ekmel Bey’in Mısır’da Türk Dili ve Edebiyatı üzerine yaptığı bu çalışmalar, aleyhinde yapılan pek çok propagandayı yanıtlayacak önemdedir.

Birincisi, Mısır’da gurbet ellerde, Türklüğünü yitirmemiş, hatta Türklüğü Mısır’a anlatma çabasına girişmiştir.

İkincisi, Türk edebiyatının “sol” ve “sağ” olarak göbekten ikiye bölündüğü, iki tarafın da birbirinin eserlerini okumaktan imtina ettiği bir dönemde, Necip Fazıl’dan Nâzım’a, Aziz Nesin’den Mehmed Akif’e çok geniş bir yelpazede yazarın eserlerini Arapçaya çevirmiş olmasıdır. Anlaşılan Ekmel Bey, Mısır’da yaşayan bir Türk olarak, Türkiye’deki ideolojik kamplaşmanın dışında konumlanmış, “sol” ya da “sağ” değil, “Türk” kimliğiyle çalışma yürütmüştür.

Türk Bilim Tarihi çalışmalarının öncüsü

İngiltere’deki çalışmaları sırasında, Müslümanların, özellikle de Türklerin dünya bilimine katkılarının küçümsendiğini, hatta hiç bilinmediğini görmüş olacak ki, Ekmel Bey, Türkiye’ye döndükten sonra çalışmalarına bir kimyagerden öte bir bilim tarihçisi olarak devam etmeye karar verir. Ekmel Bey’in Türk Bilim Tarihi’ne ilişkin çalışmaları saymakla bitmez. Bu kısa yazımızda Ekmel Bey’in bütün çalışmalarına yer vermemiz mümkün değil. Bırakın kitap ve makalelerini listelemeyi, aldığı fahri doktoraları yazmak bile bize ayrılan yeri tamamen bitirecektir.

Ekmel Bey, tabiri caizse Türk Bilim Tarihi çalışmalarının son 40 yıldaki en önemli ismidir. Üç önemli kurum onun tarafından sıfırdan yaratılmıştır: İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Kürsüsü, Türk Bilim Tarihi Kurumu ve Bilim Tarihi Müzesi.

En büyük başarısı İKÖ bünyesinde bir Bilim Tarihi Enstitüsü oluşturulmasını sağlamaktır: İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA). IRCICA’nın İKÖ bünyesinde kurulması hem araştırmalara daha fazla kaynak sağlamak hem bütün Müslüman devletlerin arşivlerinden yararlanabilmek hem de dünya çapındaki bütün Müslüman bilim adamlarının çalışmalarını koordine edebilmek açısından önemlidir.

IRCICA merkezinin Türkiye’de yer almasını sağlamak ise bir başka “zafer”dir. Çünkü o güne kadar İslam Bilim Tarihi genellikle Araplarla sınırlandırılmış, Türk bilim adamlarının katkıları “Müslümanlık” ortak paydasında eritilerek ikinci plana atılmıştır. Ekmel Bey, IRCICA’yı Türkiye’de kurarak aslında bir başka dogmayı daha yıkmakta, İslam Bilim Tarihindeki Arap hegemonyasını kırarak Türklerin katkılarının da araştırılmasını sağlamaktadır.

Ekmel Bey’i tanımamak Türk Bilim Tarihi’ne ilgisizlikten

Ekmel Bey’in Türk Bilim Tarihi üzerine çalışmaları daha önce de belirttiğimiz gibi saymakla bitmez. Pek çok Atatürkçünün “Ekmeleddin İhsanoğlu da kimmiş, tanımıyoruz.” diye yakınması aslında Türk Bilim Tarihi’ne ilgisizliğin, bu konudaki cahilliğin, daha doğrusu bu konuyu önemsememenin acı bir sonucudur. Burada iğneyi değil, çuvaldızı da kendimize batırmalıyız.

Maalesef, Atatürkçülerin Osmanlı Bilim Tarihine bakışı “Matbaayı 200 yıl geç getirdik” ve “Hezarfen Ahmet Çelebi’yi idam ettirdik”ten ibarettir. Nedense, yüzlerce yıl dünyanın en büyük, eknomik ve askeri açıdan en güçlü ülkesinin “bilimsel” olarak da en önde olmadan bunu nasıl gerçekleştireceği Atatürkçülerin hep üzerinden atladığı bir olgu olmuştur. İşte Ekmel Bey’in çabası Türklerin Bilim Tarihi’ndeki yerini hak ettiği şekilde vermek olmuştur.

Ekmel Bey, Türk Bilim Tarihi denince sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada akla ilk gelen isimlerden birisidir. Onlarca kitabının yanında, yüzlerce makalesi ve araştırması bulunmaktadır. Aklınıza gelebilecek bütün tarih ya da sosyal bilimler dergilerinin arşivlerini inceleyin, Toplum ve Bilim’den Türk Tarih Kurumu’nun Belleten’ine, Atatürk Araştırma Merkezi’nin Erdem’inden Tarih ve Toplum’a, Doğu Batı’dan Türkiye Günlüğü’ne, üniversite dergilerinden Kültür Bakanlığı yayınlarına kadar hemen hemen hepsinde makaleleri yayınlanmış birisidir. Türk Bilim Tarihi’yle ilgili herhangi bir yazı yayınlamak isteyen dergilerin ilk başvurduğu yazarlardan birisidir Ekmel Bey.

Ve dünya çapında o kadar önemli bir akademisyendir ki, Uluslararası Bilim Tarihi ve Felsefesi Birliği’nin (IUHPS) başkanlığını yürütmüştür. Hatta bu kurum tarafından adına dört yılda bir verilen bir ödül oluşturulmuştur: “İhsanoğlu Altın Madalyası”.

Bilim Tarihi alanında onlarca uluslararası kuruluşun yönetiminde, dergilerin yazı kurullarında yer alan Ekmel Bey, herhangi bir Bilim Tarihçi değil, Bilim Tarihi’nin dünya çapındaki öncülerinden birisidir.

Ekmel Bey Tayyip sayesinde İKÖ Genel Sekreteri olmadı

Ekmel Bey’in bir bilim adamı olarak çalışmalarını elimizden geldiğince özetlemeye çalıştık. Bir gazete yazısında elbette ki çalışmalarına bütün boyutlarıyla yer vermek mümkün değil. Ancak meraklı okurlarımız gerek İhsanoğlu’nun kişisel internet sitesi www.ihsanoglu.com’dan gerekse IRCICA yayınlarından Ekmel Bey’in on binlerce sayfa tutan öncü çalışmaları hakkında daha fazla bilgi sahibi olabilir.

Ancak yeri gelmişken, çok önemli bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Ekmel Bey’in İKÖ Genel Sekreterliğine AKP tarafından getirildiği gibi büyük bir yanlış anlaşılma ve çarpıtma söz konusu. Halbuki Ekmel Bey, 1970’lerden beri Türk ve İslam Bilim Tarihi üzerine dünya çapında bir uzman olarak ve 1980’den itibaren bir İKÖ kuruluşu olan IRCICA’nın kurucu başkanı olarak zaten İKÖ camiası tarafından tanınan ve sevilen birisidir.

2004’teki İKÖ Genel Sekreterliği seçimlerine elbette Türkiye bir devlet olarak Ekmel Bey’i desteklemiştir. Türkiye Devleti’nin zaten vermesi gereken, hatta iktidarda kim olursa olsun vereceği, bu desteği “AKP’nin adayıydı” diye yorumlamak art niyetten ve Ekmel Bey’in 40 yıllık Bilim Tarihi çalışmalarına saygısızlıktan başka bir şey değildir.

Özgür Erdem’in yazısı:
http://goo.gl/Y0XPzq

KIBRIS DOSYASI : KIBRIS BARIŞ HAREKATI KUTLAMA MESAJI


Türklerin uğradığı zulmü ortadan kaldırmak için Türk Silahlı Kuvvetlerince gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatının 40′ıncı yılı kutlu olsun. Aziz şehitlerimizi rahmet gazilerimizi şükran ve saygı ile anıyorum.

Türkiye; jeopolitik ve jeostratejik konumu nedeniyle sorunlu Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu üçgeni bölgenin ortasında bulunmakta, Avrupa-Atlantik ekseninde ve Orta Asya`ya gidiş güzergahında da anahtar ülkelerin başında gelmektedir.

Bölge; dünyanın en istikrarsız, geleceği belirsiz, çatışmaların yoğun, halkların tarihsel uzlaşmaz çelişkilerinin unutulamadığı bir coğrafya parçasıdır.

Bölge üzerinde; ABD-AB ve Rusya’nın çıkar çatışması ve güç ispat mücadelesi vardır.

Kıbrıs; bu bakımdan Doğu Akdeniz’de bir ada olarak stratejik konuma sahiptir. Tarih boyunca her devirde hakimiyet mücadeleleri içinde yer almış ve istilalara maruz kalmıştır.

M.Ö. 1450`de Mısır kralı III`üncü Tutmosis tarafından işgal edilir.

M.Ö. 1000 de; Fenikeliler Kıbrıs`ı ele geçirir.

M.Ö. 568de; Kıbrıs yeniden Mısırlılar tarafından ele geçirilir.

M.Ö. 525 de; Mısır`la birlikte Kıbrıs adası Pers hakimiyetine girer.

M.Ö. 336 da; Makedonya kralı Büyük İskender`in egemenliği altına girer.

M.Ö. 295 de; Mısır`a hakim olan Ptolome Kıbrıs`ı istila eder.

M.Ö. 59 da; Romalıların eline geçer.

M.S. 395 de; Roma İmparatorluğunun doğu ve batı Roma olmak üzere ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kalır. Romalılar devrinde Kıbrıs`ta Hıristiyanlık yayılır. Bu devirde Doğu Roma İmparatorluğu içinde Rumca resmi dil haline getirildiğinden pek çok kavimin karışımından meydana gelen Kıbrıslılar da aslen Rum olmadıkları halde Rumca konuşmaya başlar. Kilise ile devlet arasında yakın bir ilişki öngören Bizans siyasi düzeni Kıbrıs`ın Hıristiyan halkının kilise önderliğinde birleşmesi ve kilise tarafından yönetilmesi yolunu açar. Kıbrıs`ta Ortodoks kilisesi ilk defa Bizans devrinde kurulur.

649 da; Müslümanlık ise adaya, girer. 7`nci yüzyıl ortalarından 10`uncu yüzyıl ortalarına kadar 24 kez Müslümanlar sefer yapar.

1191 yılına kadar; Bizans İmparatorluğu egemenliğinde kalır.

1191 de; İngiliz haçlılarından kral I`inci Richard (Aslan yürekli Richard) tarafından fethedilir Adadaki İngiliz hükümranlığı çok kısa sürer Richard, adayı Templer şövalyelerine satar.

1426 da; Mısır`ın Memlûk sultanlarından Baybars Kıbrıs`a asker sevk ederek Luzinyan kralı Janus`u yener, Mısır`a vergi vermek zorunda bırakır.

1489`da; son Luzinyan hükümdarı Katerin Kornaro ada’yı Venedik idaresine alır. Venedik idaresi 1571 yılında Türklerin adayı ele geçirmesine kadar devam eder.

1571`de, 60,000 şehide mal olan Kıbrıs Türklerin eline geçer.

1878 yılına kadar Türk egemenliği sürer. Bu tarihte Abdülhamid İngilizlerle yaptığı anlaşma gereği Kıbrıs’ı İngilizlere verir.

1914 yılına kadar adada İngiliz egemenliği sürer. Bu yılda ilhak eder.

İngiltere; Akdeniz egemenliği için Akdeniz`in iki çıkış kapısı olan Cebelitarık ve Süveyş`le birlikte yarımadalar ve adaları da üs olarak kullanır.

Türkiye; Lozan anlaşması ile adayı hukuken İngiltere`ye devretmek zorunda kalır.

İngiliz vatandaşlığını kabul etmeyen 30.000 Türk Türkiye`ye göç eder.

Yunanistan; ada üzerinde hak iddia etmeye başlar. 1954 yılında BM gündemine getirir.

İngiltere, Yunanistan ve Türkiye sonunda taraflar adaya bağımsızlık vermeye razı olur.

Türkiye-Yunanistan, İngiltere ile Türk ve Rum toplumları liderleri tarafından 23 Şubat1959`daüç temel antlaşmaimzalanır.

1960-1963 arası bağımsız Kıbrıs cumhuriyeti dönemidir.

Türklere yönelik, tarihe Kanlı Noel olarak geçen 21 Aralık 1963 Rum saldırıları başlar.

Türkleri imha etmek üzere EOKA Akritas planını yürürlüğe koyar. Türk toplumuna saldırılar sonucu 146 kişi şehit edilir, 648 kişi yaralanır ve 103 Türk köyü yakılıp yıkılır.

Kıbrıs`ta Rumların Türklere saldırıları devam etmesi üzerine, 27 Mart`ta BM Barış Gücü göreve başlar. Barış Gücü adadaki Rum saldırılarını durduramaz.

1965 dan sonra Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ikili görüşmelerin konusu olur.

Yunanistan`da 21 Nisan 1967, Albay Papadopulos liderliğinde askeri bir darbe yapılır.

15 Kasım 1967 günü, Kıbrıs Rumları ve Rum Milli Muhafız kuvvetleri, Türklerin toplu olarak bulunduğu Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı harekete geçer

15 Temmuz 1974 da Nikos Sampson, Rum Milli Muhafız teşkilatı ile darbe yapar. Kıbrıs Elen Cumhuriyeti`ni ilan eder. Enosis, yani adanın fiilen Yunanistan`a ilhakı kararı alınır.

Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, İngiltere ile beraber Kıbrıs`a müdahale etmeye karar verir. İngiltere müdahaleye yanaşmaz.

20 Temmuz 1974 Türk Silahlı Kuvvetleri, Girne bölgesinden Kıbrıs`a ayak basar.

14 Ağustos da 2`nci Kıbrıs Harekatına başlar, 2 gün içinde Türk Silahlı Kuvvetleri Magosa-Lefkoşe-Lefke-Kokkina çizgisine ulaşarak adanın % 38`ini ele geçirir.

28 Aralık 1967 tarihinde kurulan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi’nin meclisi 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin oy birliği ile kurulduğunu ilan eder.

Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi, 15 Kasım 1983′de oy birliği ile aldığı bir kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan eder.

Kıbrıs davası için mücadele eden şehitleri, gazileri, kahramanları minnetle anıyoruz.

KIBRIS DOSYASI /// Hüseyin MÜMTAZ : KIRK YILLIK ŞAPKA


“Topçu” muydu, çifte kavrulmuş “Özerlat” mıydı bilmiyorum ama o orta şekerli kahveyi içeli kırk yıl olmuş.
Kırk yıllık o kahvenin hatırına beni birkaç “tayka” dinlemen lâzım ey Kıbrıs Türkü..
40 yıl sonra Türkiye’de çoğu cahillerin yaptığı gibi, şu an içinde bulunduğun hayat standardını asla tartışmıyorum.
Rum’la kıyaslıyorum, onun birkaç yıldır içinde bulunduğu ekonomik durum hiç iç açıcı olmasa da en az onun kadar yahut ondan daha iyi bir ortalama tutturman gerektiğine inanıyorum.
Kötüyle değil, daha iyiyle mukayese edilmezse ilerleme olmaz ki.
Devletin var, bayrağın var, sınırların var.
Ama neden hayatından memnun değilsin..
Haklısın, insan tabiatıdır; hep daha iyisini istiyorsun..
Arabası olmayan aile yok, yarısında iki tane var. Memnun değilsin.
Kira vermiyor, kendi evinde oturuyorsun, memnun değilsin.
Her bayram ve tatil günü yoğunluktan kapılar tıkanıyor, güneye akıyorsun, yüzbinlerce Euro harcıyorsun, memnun değilsin.
Rum kimliği, pasaportu alıyorsun; o pasaportla çocuğunu AB’de okutuyorsun, çocuğuna harçlığını güneyin bankalarından yolluyor, güneyin telefon operatörlerinin sim kartını kullanıyor, Avrupa’ya Larnaka’dan uçuyorsun; memnun değilsin.
Devlet dairelerindeki çalışma koşulları çok rahat, memur istediği zaman çalışıyor, istemediği zaman vatandaşın yüzüne bile bakmıyor. Kimin kaçta girip, kaçta çıktığı belli değil, haklı olarak memnun değilsin..
Memur’un gündüz 15.30’da mesaisi bitiyor, Aralık’ta da 13’üncü maaşı alıyor. Ama o da memnun değil.
Sağlık sistemi berbat.. Maaşından kesildiği halde doktora ilaca para veriyorsun. Eczanelerin açık olduğu saate denk gelirsen paranla ilaç bulabiliyorsun.. Tabii memnun değilsin.
Her kademede atamalar asla liyakate göre değil, siyasilerin kartvizitine göre yapılıyor. Onun için her bahar yeni bir seçim icat ediliyor, herkes ucundan kıyısından “siyasi” olmak istiyor..
Bütün çocuklar “masterlik” yapıyor, doktora yapıyor; herkes “üst düzey tahsil alınca” temizlik işçisi, garson, akaryakıt pompa görevlisi bulunmuyor, mecburen Hatay’dan geliyor; onlardan da memnun değilsin.
İşinden memnun değilsin, maaşından memnun değilsin, Rum’dan kalan kira vermediğin evinden memnun değilsin ama artık Akdeniz’in en güzel tatil adası, hattâ Türkiye turları bile kesmiyor seni, dünya turlarına çıkıyorsun..
Yine memnun değilsin.
Akrabalık ilişkileri dolayısı ile doğal olarak yılın üçte birini Avustralya, İngiltere’de, Yeni Zelanda’da geçiriyorsun.
Memnun değilsin..
Bitiyor bekle lütfen, bir fincan kahve ne kadar sürede içilir ki, iki yudumum, iki çift lâfım daha kaldı.
Türkiyeliler-Kıbrıslılar lafını sevmiyorum; aslı 1571-1974 göçmenleridir.
Kaynak aynıdır, ikisinin birbirinden farkı yoktur.
Ey Kıbrıs Türkü!
Saydığım, sayamadığım bütün bu sorunların temelinde 1974 sonrası göçmenleri ile “anavatan”ı görüyorsun..
Hep onlar bozdu, onlar gelmese çok daha iyi olacaktı.. Kurtardılar ama yeter, gitsinler artık..
Elini vicdanına koy lütfen..
Tam 40 yıldır; azınlıkta kaldığını, 1974’den sonra gelen(yerleşik)lerin artık çoğunluğu teşkil ettiğini iddia ediyorsun ya…
40 yılda kaç tane “yerleşik” milletvekili, bakan, başbakan hatırlıyorsun?
Memnun değilsin ama seçim icat edip ha bire “azınlıktan” muhtar, belediye başkanı, milletvekili, bakan, başbakan, Cumhurbaşkanı seçiyor, kendini “kendin” idare ediyorsun.
Ben bildim bileli sen kendi kendini yönetiyorsun.
Kimse sana bu kırık yılda listeye şunu koy, bunu bakan yap, başbakanı da böyle ata dedi mi?
Dedi de sen dinledin mi?
“Yöneten”lerden kimin tek bir şeye olsun itiraz ettiğini, protesto edip seçime girmediğini, istifa ettiğini duydun?
Denktaş hariç..
Herkes herşeyi “gabullandı”, başka mutfaklarda pişirilen yemeği tekrar ısıtıp sana servis yaptı.
Mutfaktaki şef(ler)in, garsonların hiç mi kusuru yok?
Kahve her zamanki gibi çok güzeldi.. Ellerine sağlık..
Ama lütfen kırk yıllık şapkanı artık başından çıkar, önüne koy da ona anlat bakalım derdini..
Hak verirse bana da söylersin.. 21 Temmuz 2014

(NOT; Bütün bu olumsuzluklara rağmen 20 Temmuz’un kırkıncı yılında bayram coşkusuna katılmak için Girne’yi ellerinde bayraklarla doldurman; 19 Temmuz akşamı da Şafak Nöbetine böyle büyük ilgi göstermen her türlü beklentinin üzerindeydi.. Türkiye’de çoktandır böyle coşku görmemiştik. Minnettarlık hislerimin kabulünü….)

57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

%d blogcu bunu beğendi: