Günlük arşivler: 20 Temmuz 2014

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ : TAYYİP ERDOĞAN VE EKMELEDDİN İHSANOĞLU KARŞILAŞTIRMASI


IŞİD DOSYASI : İslam Devleti Örgütü’nün Arkasında Kimler Var ?


Oytun Orhan

ORSAM Araştırmacısı

Eski adıyla Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ve yeni adıyla İslam Devleti (İD)’nin arkasında hangi gücün olduğuna ilişkin birbiri ile çelişen ancak her ikisinin de doğruluk payı içermesi mümkün iki ayrı iddia farklı taraflarca gündeme getirilmektedir. En yaygın kanaat İD’nin başta Suudi Arabistan ve Katar olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’teki bağışçılardan gelen ciddi miktardaki fonlar ile beslendiği yönündedir. Buna karşılık İslam Devleti’nin arkasındaki esas gücün Suriye rejimi olduğu iddiası gündeme gelmektedir. Bu iddiaya göre İD şimdiye kadar sadece muhaliflerin bölgelerine saldırmış ve Suriye’de kontrol ettiği bölgelerin tamamını muhaliflerin elinden almıştır. Buna karşılık Suriye ordusu da İD’nin kontrol ettiği yerlere hava saldırısı düzenlememiştir. Bu iddiayı destekleyen bir veri Suriye’de El Kaide’yi eskiden yönlendirenin Suriye istihbaratı olmasıdır. Suriye istihbaratı Irak işgali sonrasında ABD’ye karşı direnişi desteklemek üzere başta El Kaide ve eski Baasçılar olmak üzere birçok grubu desteklemişti. Şu anda İD’nin lider kadrosunda Saddam döneminin üst düzey Iraklı asker ve istihbaratçılarının olması da Suriye ile İD lider kadrosunun bir kısmı arasında bağlantı olabileceğine ilişkin iddiaları güçlendirmektedir.

Muhtemelen gerçek bu iki iddianın ortasında bir yerdedir. İki iddianın tümüyle gerçek olması mümkün değildir ancak her ikisi de kendi içinde gerçeklik taşımaktadır. Körfez sermayesinin uzun yılardır Afganistan-Pakistan dahil olmak üzere Ortadoğu’da Selefi cihatçı gruplara destek verdiği bilinmektedir. Körfez kaynaklı destek vakıflar, din adamları tarafından/üzerinden bölgede söz konusu gruplara aktarılmaktadır. Bu yardımların bir kısmının İD’ye gitmiş olması sürpriz olmayacaktır. Ancak Körfez ülkeleri Suriye’de esasen doğrudan kendilerine bağlı Ahrar-ı Şam, İslam Ordusu gibi Selefi grupları desteklemektedir. Hatta İD’nin Irak’taki son kazanımları Körfez ülkeleri tarafından da tehlike olarak algılanmıştır. İD mensuplarının çoğunluğunu Körfez ülkelerinden gelen savaşçılar oluşturmaktadır. Bu kişilerin ülkelerine dönerek istikrarsızlık yaratmasından çekinilmektedir. Suudi Arabistan bu sene başında eski adıyla IŞİD’i terörist örgüt listesine dahil etmiştir. Dolayısıyla İD’ye Körfez desteğinin gitmiş olması yüksek ihtimal olsa da bu ülkelerin örgütün tamamen arkasında olduğunu söylemek doğru değildir. Hatta Suriye’deki Selefi grupların önemli destekçilerinden Kuveytli bağışçı Muhammed Haif bu yılın başında IŞİD’i “Suriye cihadının tüm kazanımlarını yakmaya çalışmakla” dahi suçlamıştır. Dolayısıyla Körfez ülkeleri ve İD arasındaki ilişkinin niteliği net değildir.

İD’nin arkasında Suriye olduğu iddiası hakkında ise şöyle bir değerlendirme yapılabilir. Esad rejimi doğrudan İD’yi kuran ve yönlendiren aktör olmasa da İD’nin varlığı Esad rejiminin işine gelmekte ve kimi zaman önünü açarak dolaylı destek vermektedir. Bu yaklaşımı en iyi yansıtan Suriye’nin Birleşmiş Milletler Temsilcisi Beşar el Caferi’nin bir röportaj sırasında “IŞİD’in muhaliflerle savaşmasının işlerine gelip gelmediği şeklindeki soruya verdiği “iki muhalif birbirini öldürüyorsa, bu kimin işine gelmez?” şeklindeki yanıtıdır. Esad rejimi ortaya çıkan durumdan faydalanmanın ötesinde muhtemelen bunun oluşması yönünde çaba sarf etmiştir. Bu çerçevede Suriye muhalefetinin katı Sünni İslamcı kimliğini öne çıkarma yönünde pozisyon almıştır. Suudi Arabistan tarafından desteklenen ve Şam çevresinin en güçlü muhalif grubu olan İslam Ordusu lideri Zehran Alluş 2011 yılı ortasında rejim tarafından hapisten salıverilmiştir. Alluş verdiği bir röportajda, “Esad rejiminin kendilerini ayaklanma başladıktan sonra hapishaneden salıvermesinin gerekçesinin muhalefetin İslamcı kimliğini güçlendirmek ve ayaklanmayı radikalize etmek olabileceğini” belirtmiştir. Rejimin İD ile doğrudan irtibatı olduğu yönünde bir işaret söz konusu olmasa da aldığı pozisyon ile İD’nin güçlenmesine imkan sağladığını söylemek mümkündür. Rejimin birbiri ile mücadele eden iki düşman yapı arasındaki çelişkilere oynadığını söylemek doğru olacaktır.

İD’nin arkasındaki devlet desteği konusunda ancak iddialar gündeme getirilebilir. Ama kesin bilinen bir gerçek var ki mevcut durum itibarıyla İD kendi finansmanını sağlayacak imkanlara erişmiştir. İD dış desteğe bağımlı kalmadan savaşı sürdürecek imkanlara sahiptir. Şu anda Suriye-Türkiye, Suriye-Irak, Irak-Ürdün arasındaki sınır kapılarının bazılarını kontrol etmektedir. Suriye’de Rakka ve Deyr ez Zor’daki petrol bölgelerinin önemli bir kısmı İD’nin kontrolü altındadır. Irak’ta Musul’u ele geçirmesi ve sonrasında Bağdat’a doğru ilerleyişi sırasında “savaş ganimetleri” ele geçirmiştir. Suriye ve Irak’ta su kaynakları ve barajların bir kısmını kontrol etmektedir. Fırat Nehrinin Suriye kısmında elektrik üretimi yapan iki hidroelektrik santral İD’nin elindedir. Irak’ta Fırat nehri üzerindeki barajların önemli bir kısmını da İD kontrol etmektedir. Suriyeli muhalifler ve Irak ordusu ile gerçekleştirdiği çatışmalardan önemli miktarda ateş gücü, ağır silah ve tank ele geçirmektedir. Nusra Cephesi ve İslami Cephe’ye mensup grupların bazı bölge liderleri ve savaşçıları İD’ye biat ederek silahları ve adamları ile birlikte İD’ye katılmaktadır. İD birçok İslamcı/Selefi grup açısından çekim merkezine de dönüşmektedir. Bunun yanı sıra Suriye’de Rakka Vilayeti başta olmak üzere birçok yerde kalıcı otorite kurmuş ve devlet gibi hareket etmektedir. Bu çerçevede halktan vergi mantığı ile para toplamaktadır. Savaşçı bulma konusunda ise neredeyse hiç sıkıntı yaşamamaktadır. Artan popülaritesi ile dünyanın her ülkesinden Selefi cihatçı düşünceye sahip insanlar İD saflarında savaşmak üzere Suriye’ye akın etmektedir. İdeolojik çekiciliğinin yanı sıra sahip olduğu maddi kaynaklar ile diğer muhalifleri de kendine çekmeyi başarabilmektedir.

İD Irak menşeli bir örgüt olsa da popülaritesini Suriye’de kazanmıştır. Kökeni Irak El Kaidesi ve Irak İslam Devleti’ne dayanan İD son yıllarda Irak’ta etkisini kaybetmişti. Ancak Suriye iç savaşı örgüte yeni bir mücadele alanı sunmuş ve burada sağladığı başarılar son dönemde Irak’taki kazanımlarının önünü açmıştır. İD, El Kaide’den farklı olarak belli hedeflere yönelik terör saldırılarından ziyade bir coğrafyada kalıcı otorite kurmayı hedeflemektedir. Irak ve Suriye’de kontrol ettiği bölgeler arasında coğrafi bağ sağlamış ve sınırın belli bölümünün fiili olarak ortadan kalkmasını sağlamıştır. Şu anda her iki ülkedeki konumu bir diğerini besler hale gelmiştir. Suriye’deki kazanımlarının Irak’taki pozisyonunu etkilemesi gibi bundan sonraki dönemde Irak’taki kazanımlarının Suriye’deki konumunu daha da güçlendirmesi beklenebilir.

FİLİSTİN DOSYASI /// ORDAF : Gazze Kimin Umurunda ?


İsrail’in önce havadan sonra da karadan Gazze’ye karşı başlattığı askeri harekatın daha doğrusu topyekûn cezalandırma ve yok etme harekatının detayları ortaya çıkarken İslam Dünyası’nın ve özellikle de Arap dünyasının sessizliği, dikkatleri çekiyor. İsrail’in bu tavrı ilk değil. Bölgede bir Yahudi Devleti’nin kurulma niyetinin ortaya çıkmasından itibaren bölge halkını sindirmek için sürdürülen “Siyonist Terör” 1948 yılında devletleşerek daha etkin bir hal aldı. Nitekim yarım asır içinde toprağın çoğunluğuna sahip olan Filistinliler hem topraklarını ve hem de birliklerini kaybettiler.

Bu gelişmelere ABD ve Batı seyirci kaldı ve hatta destek verdi. Zira bölgede güçlü bir İsrail’in olması onların menfaatlerine de uygundu. Buna karşılık, gerek manda yönetimlerinden kurtulan ve gerekse ayakta durabilme yeterliliğine ulaşan Arap Devletleri, Batılı müttefiklerine rağmen İsrail karşısında durabilmişlerdir. Genel olarak Arap tabiatında var olan “ittifak edememe” anlayışını ortak düşman olarak belledikleri İsrail üzerinden dönüştürmeye çalışmışlardır. İsrail’in her askeri harekatına karşı tavır almakla yetinmemişler bilakis başarılı olmasalar bile savaşmışlardır. 1967 ve 1973 Arap-İsrail Savaşları hala hatırdadır. Bu savaşlarda özellikle Mısır ve Suriye’de her aileden bir şehit verildiği söylenirse abartılı olmayacaktır.

Araplar İnisiyatifi Batı’ya Kaptırdı

Araplar arasındaki ilk çatlama Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın bölgeye barışı getirmek ve esasında Sina’da kaybettikleri toprakları geri almak için rıza gösterdiği 1978 Camp David anlaşması ile meydana gelmiştir. Bu süreç başta Mısır olmak üzere bölge ülkelerine çok pahalıya mal oldu. Ülkeler birbirlerini boykot etti ve onları yeni ittifaklar arayışına sevk etti. Bu süreçte iki lider İsrail düşmanlığının bayraktarlığını üstlendi. Suriye’de Hafız Esed ve Irak’ta Saddam Hüseyin. Ancak her iki lider de bölgedeki diğer ülkeler ile kavgalı oldukları için başarılı olamadıkları gibi, İsrail’in saldırganlıklarına meşruluk kazandırdılar.

Araplar arasındaki bu çekişmeler devam ederken Filistinliler topraklarını, analar evlatlarını kaybettiler ama umutlarını yitirmediler. 1988 yılında sürgünde ilan ettikleri devletleri az da olsa onların bütün şartlara meydan okuyabileceklerini gösteriyordu. Bu ise İsrail ve destekçilerini endişelendiren en önemli gelişme oldu. Bir taraftan inisiyatifi elden kaçırmamak için o zamanki Filistin Kurtuluş Örgütü’ne meşru zemin kazandırırken diğer taraftan da Filistinliler arasında da bir ayrılığın oluşmasını beklediler hatta teşvik ettiler. Artık Yaser Arafat mücadelesini Filistin’e dönerek yapabilecekti. Böyle de oldu. Ama aslında Yaser Arafat ve Örgütü adeta açık bir hapishaneye alındı ve buradan Filistin Devleti’ni kurması istendi. Bu süreç aynı zamanda Arap liderlerin de bu konudaki inisiyatiflerini tamamen kaybetmesine sebep oldu. Artık mesele bütünüyle İsrail’in ve ABD’nin kontrolünde gelişti. Her ne kadar ihtiyaç duyulan maddi destek konusunda özellikle Körfez ülkeleri katkı sağladılar ise de siyasi bir destek verememişlerdir. 1991 Madrid, 1993 Oslo görüşmeleri ve varılan anlaşmalar bu yüzden başarısız olmuştur. Zira bu anlaşmalar birer dikte metinlerden başka bir şey değildi ve Filistin sorununa bir çözüm getirmekten uzaktaydılar. Üstelik bu görüşmeler İşgal altındaki Gazze’ye bir fayda sağlamıyordu ve burası “işgal altındaki bölgeler” kategorisinde devam edecekti.

Hamas’ı Şartlar Doğurdu

Doğal olarak bu gelişmeler yeni bir süreci de beraberinde getirdi. Özellikle İsrail’in asimetrik taarruzlarına karşı bir direniş hareketi olarak 1987 yılında Gazze’de kurulmuş olan Hamas, Oslo Görüşmelerine şiddetle muhalefet ederek, bütün Filistin için inisiyatif üstlenmeye kalkıştı. İsrail’in bitirmek istediği intifadaya en büyük desteği verdi. İsrail ve ABD tarafından terör örgütü ilan edilen bu hareket, maalesef diğer Arap Devletleri tarafından da kabul görmedi. Zira, doğrudan Filistin sorununa taraf; hem programı ve hem de oluşturduğu silahlı gücü ile içerden bir hareket olan Hamas, kısmen Arap liderlerin Filistin meselesindeki istismarını ve kendi toplumsal nabızlarını bu konu üzerinden tutma gayretlerini ellerinden almıştır. Bu gelişme Arapları tekrar bölmüştür. Zira Arap sokaklarında sempati ile karşılanan Hamas, Arap liderlerin kontrolü dışında gelişme göstermekteydi. Kendi halklarının tepkisinden çekinen liderler bir ikilem içinde kalmışlardır.

Hamas’a verilecek destek aynı zamanda Hamas’ın programına da verilecekti. Bu da Arap rejimlerinin sorgulanması anlamına geliyordu. Küçücük bir coğrafyada imkansızlıklar ve İsrail tehdidi altında bu hareketin başarılı olması Arap dünyasında yeni halk hareketlerine sebep olacaktı. İşte bu yüzden Hamas, Arap rejimleri tarafından hiçbir zaman benimsenmedi. Halklarına karşı Arap liderler tarafından zaman zaman desteklendi ise de esasında İsrail’in Hamas’ı ortadan kaldırma planları da görmemezlikten gelindi. Ancak beklenen olmadı ve İsrail 1967 yılından beri işgal altında tuttuğu Gazze’den 2005 yılında çekildi. Bunun yeni bir taktik olduğunda hiç şüphe yoktur. Dönemin Arap liderleri hiç bir inisiyatif alamadan, İsrail çekildiği Gazze’yi kuşatma altına aldı. Hedefi büyük bir mülteci kampı oluşturmak ve mümkünse muhalifleri küçük bir coğrafyada tutarak, Filistin meselesinde çözümün sadece kendi elinde olduğunu göstermekti. Ancak beklediğinden daha büyük direniş ile karşılaşınca 2007’den itibaren artık toptan yok etme politikalarını uygulamaya soktu. 1.7 milyona ulaşan nüfusun bir bölümünün açlık, hastalık ve insani felaketler ile boğuşmasını sağlayan ablukası, diğer taraftan canı istediğinde askeri harekat yaparak korku salma ve öldürme politikalarını hayata geçiren İsrail, karşısında Türkiye’den başka bir ülke bulmamıştır. Uzun yıllar stratejik ortağı olan Türkiye’yi de bu yüzden gözden çıkararak bugünkü Türk-İsrail ilişkilerine gelinmiştir.

Bugün icra edilen kara harekatında da durum değişmemiştir. Arap baharının doğurduğu şaşkınlığı üstlerinden atamayan başta Körfez ülkeleri olmak üzere bir çok Arap devleti, meseleye İsrail’in baktığı perspektiften bakmaktadırlar. Gelişmelere burada yaşayan iki milyona yakın kadın, çocuk, ihtiyar ve gençlerden oluşan halk açısından değil; Hamas’ın ideolojisi açısından bakılmaktadır. Hamas’ın ısrarla aynı söylemi sürdürmesinin kendilerine daha doğrusu kendi halklarına yapacağı etkiden korkmaktadırlar. Esasında liberal bir hareket olarak nitelenen Arap Baharı’nın gerek Tunus ve gerekse Mısır’da İslami bir söyleme dönüşmesi, Körfez ülkeleri ve diğer pek çok Arap liderlerinin uykularını kaçırmaktadır. Mısır’da Arap Baharı’nı kurtardıklarına inanan bu kesimler, Hamas’ı da bir tehdit olarak görmektedirler.

İşin ilginç olanı el-Fetih lideri ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da buna inandırılmıştır. Mısır’ın öne sürdürdüğü koşulsuz ateşkes çağrısını hemen kabul ederek Mısır’a gidip, Sisi ile bir ön anlaşma yapmıştır. Türkiye’ye gelişi ise Gazze meselesinde destek istemekten ziyade, Sisi’den aldığı talimata uygun olarak Hamas’ı da ateşkese ikna etmesi için Türkiye’nin baskı yapmasını talep etmektir.

Sisi’ye şimdilik özgür hareket etme desteği sunan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gelişmelere göre hareket edeceklerdir. Zira her ikisinin de Hamas’ı istememekle birlikte, İran’ın meseledeki tavrına göre hareket edecekleri anlaşılmaktadır. Suriye bu meselenin uzamasını lehinde değerlendirmektedir. Zira böylece üzerindeki gözler başka tarafa kayacaktır. Irak ve Libya’nın hali ortada. Onlar için şimdilik bir Gazze/Filistin meselesi yoktur.

Mısır, hiç şüphesiz Filistin meselesinde kilit bir ülkedir. Mısır olmadan bu sorunun çözülmesi mümkün değildir. Keşke bu konuda Türkiye-Mısır işbirliği sağlanabilse. Ancak şu anda Mısır’ın iç problemleri bu konuda doğru karar almasına imkan vermediği gibi, son gelişmeler karşısında yeterli siyasetlerinin oluştuğunu söylemek de mümkün değildir. Meseleye hem İhvan hareketinin geleceği ve hem de güvenlik açısından odaklanan Mısır, muhtemelen İsrailli danışmanların rotasını takip etmekten başka bir şey yapmamaktadır. İsrail’in ise kuşatma, hava ve kara harekatı ile iyice zayıflatacağı Gazze’nin, Mısır tarafından yeniden ilhakını sağlayarak, Filistin meselesini yepyeni bir boyuta taşıması da ihtimalden uzak değildir.

Yani diren Gazze sen yalnızsın.

The post Gazze Kimin Umurunda? appeared first on ORDAF.

KOMPLO TEORİLERİ : Uçakla ilgili komplo teorileri !


MH17 sefer sayılı yolcu uçağının düşürülmesiyle birlikte olayın nedenine ilişkin çok sayıda komplo teorisi de ortaya atıldı:

İsrail’in işi

Gazze operasyonu nedeniyle uluslararası kamuoyunun tepkisini üzerine çeken İsrail, dikkati başka noktaya çekmek için uçağı vurdu.

Hedef Putin’di

Rusya lideri Vladimir Putin’i öldürmek isteyen Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı ‘(CIA) ajanları, Malezya uçağını, Rus liderin aynı rotada ilerleyen başkanlık uçağı zannederek düşürdü.

‘Zaten ölüydüler’

Uçağın düşürüldüğünü teyit eden mesajıyla saldırının baş şüphelisi haline gelen isyancıların ‘Savunma Bakanı’ Igor Strelkov, enkaz ve çevresinde bulunan cesetlerin, olaydan günler önce ölmüş kişilere ait olduğunu öne sürdü. Girkin, buldukları cesetlerde hiç kan kalmadığını ve çürüme işaretleri görüldüğünü iddia etti.

Illuminati yaptı

Gizemli Illuminati topluluğu, ‘Yeni Dünya Düzeni’ni kurmak amacıyla Rusya’yla Batı arasında savaş çıkartmak için uçağı hedef aldı.

Düşen kayıp uçak

Ukrayna’da düşen Malezya uçağı, gerçekte Hint Okyanusu’na düştüğü söylenen MH370 sefer sayılı kayıp yolcu uçağıydı.

Tamamen düzmece

Uçaktaki yolculara ait pasaportların hasar görmemiş olması, 11 Eylül saldırılarını düzenleyen El Kaide militanlarının pasaportları gibi, olayın tamamen bir düzmece olduğunun göstergesi.

IRAK DOSYASI /// NECDET BULUZ : Türkmenler’den yükselen ses


Bugünkü AK Parti Hükümeti’nin Irak ve Suriye’de yaşam mücadelesi veren Türkmenlerle hiçbir şekilde ilgilenmemesinin yankıları sürüyor. Gerek Kerkük ve çevresinde yaşayan Türkmenler, gerekse Suriye’deki soydaşlarımızın lider kadroları “Türkiye bizi yalnız bıraktı. Hiçbir destek alamıyoruz. Tamamen buralarda IŞİD ve Kürt grupların merhametine bırakıldık” diyorlar.

Yerlerinden yurtlarından edilen, Barzani tarafından zulme uğrayan, evleri, tarlaları ve işyerleri ellerinden alınıp yağmalanan, daha sonra da IŞİD’ın hedefine oturtulan Kerkük ve Tuzhurmatu ile köylerinde katliamlara uğrayan Türkmenlerin çok zor koşullarda yaşam mücadelesi verdiği biliniyor. Söz konusu Araplar olunca mangalda kül bırakmayanlar, sıra Türk ve Türkmenlere geldiğinde suskunları oynuyorlar. Bu kardeşlerimize geçmişte de bugün de sahip çıkamadık.

Bugünlerde hiç dikkatinizi çekti mi? AK Parti kafa yapısını taşıyanlar, Gazze’de İsrail’in yaptıklarını kınamak ve protesto etmek için sokaklara taşmaya başladı. İsrail’in kan dökmesini ve terör estirmesini biz de kınıyoruz. Ancak, bu kafa yapısını taşıyanlar, acaba IŞİD’ın Türkmenleri katletmesi karşısında neden suskun kaldılar, niye seslerini çıkarmadılar? Dünya’nın birçok bölgesinde Türkler ve soydaşlarımız katlediliyor, zulüm görüyor bunlara neden sessiz kalınıyor? Söz konusu Arap olunca ayranı kabaranlar, konu Türk olunca dut yemiş bülbüle dönüyorlar.

Geçenlerde “Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük” Kitabının yazarı Ali Kerküklü bir yazısını bize gönderdi. “Sıra Türkiye”de başlığını taşıyan yazıda Türkmen Cephesi’nin kaygıları dile getiriliyor. Irak ve Suriye’den sonra sıranın Türkiye’nin karıştırılmasına geleceğine vurgu yapılıyor. Bu da bütün detayları ile anlatılıyor. Türkmenlerin sahipsiz bırakıldığı, yardım edilmediği, Kürt ve IŞİD’ın kollarına atıldığı belirtiliyor. Yazı uzun olduğu için sadece birkaç noktada alıntı yaparak Türkmen Cephesi’nin bu haykırışlarını sizlerle paylaşmak istedik.

“Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra ortaya çıkan otorite boşluğu pek çok grup tarafından fırsat bilinmiş, özellikle Kürt gruplar bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeye çalışan kesimlerden biri olmuştur, otoritenin sarsılması (Merkezi Hükümetin zayıflığı) ve işgal, Kürtler tarafından tarihi bir şans olarak algılanmıştır. Bu bağlamda ABD, İngiltere ve İsrail’in desteği ile Kürtler, bölgelerini genişletmek için de yeni topraklara göz dikmiştir. Irak’ta gelişecek ayrılıkçı bir Kürt hareketinin, hele bir Kürt devletinin bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü (Türkiye, İran, Suriye, Azerbaycan (Nahçivan) ve Ermenistan’ı) etkilemeyeceğini düşünmek mümkün müdür? Zaten düşünmemek saflık olur!”

“Kürtlerin hayal ettikleri Irak, Türkiye, İran, Suriye, Azerbaycan (Nahçivan) ve Ermenistan topraklarında sözde Kürt devletinin (ikinci İsrail’in) sınırları: İskenderun Körfezi’nin batısından başlayan sınır, Amanos’un doğu ucu ve Toros Dağı’nın otlakları boyunca kuzeydoğu yönünde, Kahramanmaraş ve Malatya’nın yanından geçerek Fırat Nehri’nin batı kıyısı boyunca kıvrılır. Kuzeye doğru ilerler ve Tunceli yaylalarını içine alarak Karasu’nun (Fırat Nehri’nin batısı) oluşturduğu halka boyunca doğuya döner. Buradan Karasu’nun yukarı kısımları boyunca, Erzurum’un içinden geçerek genişler. Bu noktada Kars ilinin bazı bölümlerini içine alarak kuzey-kuzeydoğu yönüne kayar, Türkiye sınırlarını geçerek Ermenistan’daki Alagöz Dağı boyunca ilerler. Nahçivan’ı içine alacak biçimde keskin bir dönüşle Erivan’ın güneyine yönelir, Koy’un doğusundan geçerek Salamas, Urmiye ve Uşnu’yu içine alacak biçimde Urmiye Gölü’nün batı kıyıları boyunca ilerler. Urmiye Gölü’nün güneyinden küçük bir açıyla doğuya yönelir; Miyandup ve Bicar’ın etrafını dolanır. Uzun Kızıl Nehir’in yukarı kısmını keserek Kangavar’a değin gider. Buradan güneybatıya doğru büyük bir yay çizerek Kirmanşah’ı içine alır ve Luristan’ın kuzey sınırındaki Maniş Kuh’ta sonlanır.”

“Kürtler, Sözde Türkiye’nin doğusu (Kuzey Kürdistan), Irak’ın kuzeyi (Güney Kürdistan), İran’ın kuzey batısı (Doğu Kürdistan) ve Suriye’nin kuzeyine (Batı Kürdistan) diye gönderme yapıyorlar.

Kürt grupları, elden ele ve internet sitelerinde dolaşan sözde Kürdistan haritasını dünyaya açıkça ilan ediyorlar. Sözde Kürdistan’ın resmi sınırları olarak gösteriliyor. Türkiye (Türkiye’nin 27 ili ), Suriye, İran, Azerbaycan (Nahçivan), Ermenistan ve Irak’ın toprakları da bu haritanın içinde yer alıyor. Bu haritada Türkiye topraklarını da içine alan 27 il şunlardır; Muş, Van, Adıyaman, Bitlis, Bingöl, Malatya, Hakkâri, Mardin, Erzincan, Kars, Siirt, Şanlıurfa, Tunceli, Mersin, Hatay, Kahramanmaraş, Ağrı, Elazığ, Şırnak, Batman, Iğdır, Osmaniye, Kilis, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep ve Sivas.”

“Irak gibi tarihi olan bir ülke etnik ve dini esaslara göre bölünürse Türkiye neden bundan muaf olsun. Aynısı İran, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen ve Ürdün’de de bölünme olur. Pandora’nın kutusu sadece Irak’ta değil, Türkiye dahil bütün bölgede açılacak.Vatansever Türkler durumu doğru analiz etmelidir! Aksi takdirde Türkiye’de bölünür ve parçalanır. Büyük Ortadoğu Projesi adım adım uygulanıyor, Türkiye’ye bir şey olmaz demeyin!”

Konu, aslında ciddiye alınması gereken bir konudur. Dünyanın her tarafında bu işlerin alt yapısı bu şekilde hazırlanıyor. Daha düne kadar “Türkiye parçalanamaz ve Kürtler ayrışamaz” deniliyordu. Bugünkü tabloya baktığımızda çok şeylerin değiştiği ve değiştirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Hüseyin MÜMTAZ : HAÇLILAR


Modern çağda tekrar, 11 Eylül 2001 olaylarından sonra hatırlatmıştı bize Başkan Bush Crusade/Haçlı kelimesini, kavramını, düşüncesini..
13 yıl olmuş..
“Bu bir Haçlı saldırısıdır, ya bizden yanasınız ya teröristlerden” demişti müttefiklerine..
“Ne senden yanayız, ne teröristlerden” deme fırsatını bile vermemişti.
Ezeli müttefikimiz, ebedi dostumuz, stratejik ortağımız ABD’ye cevap verememiş, sessizce “müsbet çekimser” bir tavır sergileyegelmiştik.
Hemen ertesinde gündeme düşen “BOP/GOP procesine” rağmen..
13 yıl sonra ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki bir gazetecinin, Türkiye’de İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ilişkin olarak dillendirilen; “Yeni bir haçlı ittifakı ile karşı karşıyayız” sözlerini hatırlatarak, “ABD, İslam’a karşı bu haçlı ittifakında bir rol oynuyor mu?” yönündeki sorusuna, “Bu, ABD’nin üstlendiği bir çaba değil” demiş.
Hangisi doğru?
ABD’nin ve Türkiye’nin 13 yıl önceki tavrı ve tutumu mu; yoksa şimdiki tavır ve tutumları mı?
Fotoğrafa neresinden bakıyorlar?
Beraber mi, ayrı ayrı mı bakıyorlar?
Aynı şeyi mi görüyorlar?
Ne değişti?
Hangisi Haçlı, hangisi değil?
Peki, her iki cenahta da “taraflar”ın düşünceleri ne merkezde?
Olayın merkezinde bu sefer Filistin-İsrail savaşı var..
İsrail’in, kurulduğu 1947’den bu yana Filistin’e/Gazze’ye ilk saldırısı değil.. Hiçbirinde de “Haçlı’lık” gündeme getirilmemişti.
Bu sefer ilk günden itibaren;
1.Obama, “İsrail’in kendisini savunma hakkını desteklediğini” vurguladı;
2.Merkel, “Almanya olarak İsrail’in tarafında olduklarını söyledi;
3.Fransa ise “Gazze’ye destek ve İsrail’i tel’in” mitinglerine ‘güvenliği’ gerekçe göstererek izin vermedi.
Türkiye, “Haçlı saldırısı” dedi.
Cümle Müslüman ülkeler “tepkisiz” kaldı.
Üstelik… Konuyla hiç ilgili olmasa da bazı ülkeler Türkiye’ye karşı ilginç bir tavır sergilediler.
Sergilediler ki; bizzat Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Irak ve Libya’nın ardından Kenya ve Yemen için de Türk vatandaşlarına bulundukları ülkeleri terk etme uyarısında bulundu.
Kenya hariç diğerleri Müslüman ülkelerdir.
Müslüman ülkelerle bile böyle “bol sorun” yaşıyorsak nerede yanlış yaptık?
Yanlışı kim yapıyor?
İstanbul’da toplanan “Dünya İslam Bilginleri Barış, İtidal ve Sağduyu İnisiyatifi” toplantısında söz alan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, son yıllarda yapılan bazı araştırmaların sonuçlarını açıklarken; “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin Müslüman katlediliyor. Bunun yüzde 90′u Müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor. Sadece Suriye’de, Irak’ta değil. Libya’da, Pakistan’da, Afrika’da, Myanmar’da… Buralarda ortaya çıkan hareketler var. Şebaplar, İŞİD’ler, Boko Haram’lar var. Bütün bunlar nasıl türedi. Müslüman kamuoyunda nasıl ortaya çıktı. Üzerinde durmamız gereken en önemli husus bütün bu yapılar nasıl ortaya çıktı. Yanlış yapılar nasıl oluştu. Asıl gaye ise temelinde mezhepçilik ya da fitne ateşini nasıl söndürebiliriz” dedi.
Bu bir durum tespitidir.
Acı bir tespittir. Çok acıdır.
Peki ya şuna ne dersiniz?
“Abbas’ın burada Türkiye’ye ateşkes sağlamak için yürütmeye çalıştığı müzakereler karşısında olduğumuzu söylemek için geldik. Çünkü Abbas baştan itibaren Filistin direnişiyle işgalci olan İsrail’i eşit olarak görüyor. Aynı zamanda Abbas, Hamas’ın karşısında duruyor. Abbas, Mısır ile işbirliğiyle beraber Filistin politikasını başka bir yöne İsrail’le işbirliği yaparak bunu yapmaya çalışıyor. Abbas bizi temsil etmiyor. Hiçbir şekilde bizim başbakanımız olmadığını söylemek için buradayız”.
Bunu, Abbas’ın Türkiye’yi ziyaretinde onu protesto etmek için toplanan “Türkiye’de bulunan Filistinliler” söylüyor.
“Abbas, Mısır ile işbirliğiyle beraber Filistin politikasını başka bir yöne İsrail’le işbirliği yaparak” diyorlar..
Aklınız mı karıştı?
Öyleyse şimdi karar verin bakalım..
Kim Haçlı, kim değil?
Kim Müslüman, kim “daha iyi” Müslüman, kim değil?
Ölçü ne?
İyiler mi kötüleri öldürüyor, kötüler mi iyileri?
Müslüman’ın Müslüman’ı öldürmesi nerede yazıyor?
Eğer öyleyse Haçlı’ya ne gerek var? 19 Temmuz 2014

57’İNCİ ALAY HER YERDE
HEPİMİZ 57’İNCİ ALAYIN NEFERİYİZ

FİLİSTİN DOSYASI /// Fidel Castro’dan sert sözler : İsrailli gençler şerefsiz ölümle yüz yüze


Küba’nın eski lideri Fidel Castro, İsrail’in Gazze saldırılarını ve Amerika’nın tutumunu da sert dille eleştirdi. Castro İsrailli askerlere… “Şerefsiz bir ölümle yüz yüzesiniz” dedi.

Castro, 17 Temmuz’da yayımladığı “Yüzsüz Provokasyon” başlıklı makalede İsrail’in Filistin’e karşı başlattığı saldırıları değerlendirdi. Binlerce yıl toprakları olan vatandan kendisine bırakılmış olanı savunan Filistin halkıyla birlik içinde olduğunu belirten Castro, İsrailli askerler için “İsrail’in çalışkan gençlerini şimdi şerefsiz ölümle yüzyüze bırakıyorlar” dedi. Castro, Obama’nın “Davut’a karşı Calut’un yanında durduğunu” kaydetti.

Castro, İsrail Ordusu’nu Hitlerin ordularına benzetti. Filistin’in İsrail’e karşı verdiği mücadeleyi İkinci Dünya Savaşı’nda Mihver ordularıyla Kızıl Ordu arasında, Stalingrad kenti için yapılan savaşa benzetti. Castro, “Filistinliler Stalingrad’ı savunanlar gibidir” ifadesini kullandı.

Venezuella’dan kınama

İsrail’in saldırılarına Venezuella ve Şili de sert tepki gösterdi. Venezuella, saldırıyı kınadı. Şili de İsrail ile bütün ticari ilişkilerini kesti. Güney Afrika, İsrail büyükelçisi Arthur Lenk dışişleri bakanlığına çağrıldı

%d blogcu bunu beğendi: