Günlük arşivler: 19 Temmuz 2014

KİTAP ANALİZİ : Arap Baharı


“Arap Baharı” adlı bu çalışma Turan Kışlakçı tarafından kaleme alınmış ve 2011 Ekim ayında ikinci basımına hazırlanmıştır. Turan Kışlakçı, kitabında Tunus ve Mısır’da başlayan ve çok kısa süre içerisinde tüm bölgeyi etkisi altına alan halk hareketlerini ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Kitabın kapağında, eylemci kitlelerin hangi talepler etrafında bir araya geldiğinin bir yüzünü teşkil eden “Eş-Şa’b Yurid İskate’n Nizam” (Halk rejimin düşmesini istiyor) cümlesine yer verilmekte ve yazar bu eylem tarzının ilk kez görüldüğünü belirterek, söz konusu coğrafyada yeni bir siyaset dilinin oluştuğunu söylemektedir.

Altı bölümden müteşekkil olan kitapta yazar, ilk olarak Arap devrimlerinin tarihsel geçmişi, Arap coğrafyasının nasıl çizildiği ve Soğuk Savaş sonrası oluşan dünyadaki değişimden bahsetmektedir. 2010 yılı sonu ile başlayan Arap Baharı sürecinin altından yatan nedenleri önceki dönemleri de göz önünde bulundurarak veren yazar, Arap dünyasındaki aile iktidarlarından Libya, Suriye ve Yemen örneklerini de okuyucuya sunmaktadır. Kitap, Arap Baharının nasıl okunması gerektiği ve bu süreçten hangi sonuçların çıkarılabileceği kısmı ile son bulmaktadır.

İlk olarak yazar Arap tarihindeki devrimleri ele almış, isyan, ayaklanma ve devrimlerin tarih boyunca hem yön hem de yöntem açısından kendilerini oluşturan sosyo-politik koşulları yansıttığını belirtmiştir. 18 Ocak 1919 Paris Barış Konferansı ve 28 Haziran 1919 Versay Antlaşmasında, Arap dünyasının masaya yatırıldığını yeni bir dünya düzeninin ortaya çıktığı toplantılar da aktarılarak, tüm coğrafyanın anlaşılmasında önemli bir husus olan bu konu üzerine genel bir bilgi verilmesi hedeflenmiştir. Arap dünyasında isyanların ve devrimlerin bazen bir grup, kabile bazen bir ideoloji, bazen de halk kitlelerinin katılımıyla ortaya çıktığını ifade eden yazar, Batılı güçlerin bu topraklara ayak bastığı dönemler dahil olmak üzere, 1800’lü yılların birçok ayaklanmaya tanıklık ettiğini belirtmektedir. Arap dünyasının geçmişte yaşamış olduğu bu hadiselerin 2011 yılından itibaren gerçekleşen olaylar ile tamamen olmasa da benzerlik gösterdiği düşüncesini taşıyanların bulunduğunu söyleyen yazar, genel olarak 1907 – 1970 yılları arasında yaşanan devrimlerin bir benzerlik arz ettiğini öne sürmektedir. Yazar aynı zamanda Prof. Dr. Kemal Karpat’ın görüşlerine de yer vererek, ünlü tarihçinin Ortadoğu’daki reformist devrimlerin amaçlarını siyasi ve sosyo-kültürel olarak ikiye ayırdığını belirtmektedir. Bu benzer ortamın 1970’li yıllarda yaşanmasının ideolojik nedenlere dayandırılabileceğini söyleyen yazar, 21. yüzyılda büyük çoğunlukla “Cuma Devrimleri” olarak anılan olayların ise “İslami” bir görünüm sergilediğini öne sürmektedir.

Arap Baharı’nın arka planı başlığı altında inceleme alanı bulan bölümde Kışlakçı, Arap dünyasındaki tarihi ayaklanmalardan bahsetmiştir. Burada Tunus ve Mısır da başlayıp tüm Arap coğrafyasını etkisi altına alan isyan ateşi bölgeyi adım adım etkisi altına almıştır. Çok büyük kalabalıklar giderek çoğalarak, sokağa çıkmıştır. Bununla birlikte çok ciddi ölümler meydana gelmiştir. Arap dünyası 2011 yılında tarihi bir dönem yaşamıştır. Burada korkunun yer değiştirdiğini ve halkın gücünün farkına vardığını dile getirmiş, dine dayalı muhalefetin tarihin görmediği bir ağırlıkla bastırıldığına dikkatleri çekmiştir.

Kışlakçı, halkları isyana sürükleyen etkenleri anlattığı üçüncü bölümde siyasi nedenler, toplumsal nedenler, ekonomik ve dış etkenler olmak üzere dört ana başlık üzerinde durmuştur. Yazar siyasi nedenler arasında, liderlerin ömür boyu iktidarda kalma mücadelesi, reformların geciktirilmesi, babadan oğla intikal eden iktidar, seçimlerde adaletin olmayışı, tek parti iktidarında çok partili sistemin olmasını sıralamıştır. Toplumsal temelli faktörler arasında işsizlik, toplumsal haksızlık, idari ve ekonomik yolsuzluklar olduğu görüşünü öne sürmüştür. Ekonomik etkenlerin de ciddi bir rol oynadığını, Mısır’daki ayaklanmaların iktisadi şartlardan dolayı olduğu örneğini vererek açıklamıştır. Dış etkenlere bağlı nedenler arasında ise uluslararası sivil toplum örgütlerinin rolü, Erdoğan’ın Davos çıkışı ve Mavi Marmara olayı, son dönemdeki yabancı güçlerin dolaylı ya da dolaysız dış müdahalelerinin sert bir boyut kazanması gösterilmiştir.

Yazar dördüncü bölümde Arap isyanlarının yakın geçmişini incelemiştir. Siyasi protestoların İkinci Filistin İntifadasıyla başladığını ve bu protestoların Mısır toplumunda ikinci merhalenin başlamasına zemin teşkil ettiğini belirtmiştir. Yazara göre protesto eylemlerinin niteliğinde de bir profesyonelleşme gözleniyordu. Böylelikle protestolar sürecinin üçüncü basamağı olan genel grev gelip çatmış, Nisan 2008’de Mısır halkı hayat ve geçim şartlarının düzeltilmesi için evden çıkmama gibi pasif ama geniş katılımlı protesto eylemine katılmışlardır.

Yazar, “Arap Dünyasını Neler Bekliyor’’ ana konusu altında, Arap dünyasındaki üç büyük siyasi çatlağı ele almıştır. İlk ciddi çatlağın Mısır ile İsrail arasında yapılan Camp David Antlaşmasından sonra gerçekleştiğine dikkat çeken Kışlakçı, bu dönem sonrasında şiddet yanlısı İsrail Devlet Başkanı Netanyahu yerine ılımlı olarak ifade edilen İsrail İşçi Partisi hükümetin gelmesiyle liderler arasında düzenli olarak görüş alışverişi yapılmaya başlandığını kaydetmiştir. Ve böylece Afrika Birliği’nin, Avrupa Birliği ve NATO gibi senede bir düzenli olarak toplanma kararı aldığını belirtmiştir.

Son olarak sonuç kısmında yazar, Arap baharından çıkabilecek sonuçları geniş bir yelpazede açıklamıştır. Tunus’un Arap devletler sistemindeki ağırlığının önemli olmadığını fakat Arap baharını başlatanın Tunus olduğunu kaydeden yazar, adil bir rejim kurmanın sosyal adalet ve ekonomik kalkınma için tek başına yeterli olmadığını ve sosyal adaleti sağlamanın bir rejimi yıkmaktan daha zor olacağını belirtmiştir. Ayrıca Arap ayaklanmalarında Cuma namazlarının etkisinin inkâr edilemez olduğunu ancak bunun, olaylarda İslamcıların büyük rolü olduğu anlamına gelmeyeceğini de ifade etmiştir. Yazar Arap dünyasında şimdiye kadar meydana gelmiş en önemli olayın Mısır’daki devrim olduğunu, bununla birlikte devrimlerin önemli bir boyutunun da Arap baharının Araplar arasında bir birlik ve yoğun etkileşime yol açması kaydetmiştir. Arap baharının başlamasında gençlerin büyük rolü olmasına rağmen bu süreci halk devrimi olarak adlandırmanın daha doğru olacağını bildiren yazar aynı zamanda İsrail’in Mısır ve Tunus’taki gelişmelerde panik yaşadığı ve artık Suriye’deki değişimlerin onları daha çok endişelendirdiğine dikkat çekmiştir. Bununla birlikte hem Rusya hem de Çin’in net bir pozisyon almaktan çekindiğini ifade etmiştir.

Eserin tümünde yazar, sentezlerinden yola çıkarak konuları geniş açıdan ve tarihi arka planı ile ele almış, kendi tecrübelerinden yararlanarak farklı bir bakış açısı ortaya koymuştur. Kitap nesnellik ve öznelliğin birlikte harmanlandığı çalışma olarak okuyucuya sunulmuştur. Yazar bu eserinde okuyucuyu sorgulamaya ve düşünmeye yönlendirdiği gibi, aynı konuları farklı bölümlerde yeniden ele almaya gerek duymuştur. Bu yaklaşım tarzı, konuların öğrenilmesini pekiştirmesi yönünden iyiye yorumlanabileceği gibi, kitabın eleştirilebilir olmasını da beraberinde getirmektedir.

Eda KENDİR

UİÇ Derneği Stajyeri

Kitabın Adı: Arap Baharı

Kitabın Yazarı: Turan KIŞLAKÇI

Mana Yayınları, Ekim 2011

KİTAP ANALİZİ : Nataşa’nın Dansı Rusya’nın Kültürel Tarihi


“Nataşa’nın Dansı” isimli bu çalışma Orlando Figes tarafından kaleme alınarak 2002 yılında basıma hazırlanmış olup, Figen Dereli tarafından Türkçe’ye çevrilerek Türkiye’de ilk olarak 2009’da yayınlanmıştır. Figes çalışmasında Rusya’nın kültürel tarihini inceleme konusu yaparak anlatıma değişik motifler katmayı seçmiş ve böylelikle bahsettiği konuları okuyucunun kafasında tüm inceliğiyle canlandırabilme yoluna gitmiştir. Tolstoy’un ünlü romanı Savaş ve Barış’daki bir dans sahnesinden ismini alan bu büyüleyici kitaptaki konular siyaset, ideoloji, sosyal gelenek, inanç, folklör, din ve gelenekler, kültür ve yaşam biçimini oluşturan tarihle bir araya gelerek ulusal bilincin izlenimleri etrafında toplanmıştır.

Figes eserinde Rusya’nın Dünya’daki yeri ve amacı üzerine derin bir anlatıma girerek gerçek Rusya’nın nasıl ve nerede olduğunu okuyucuya yansıtmaya çalışıyor. Puşkin’den Paşternak’a kadar Rus kültürünün altın çağındaki bütün iyi yazarların, tarihçilerin, edebiyat eleştirmenleri ve filozofların ve bunların yanı sıra daha birçok kişinin aklını meşgul eden, hatta ‘lanetli soru’ olarak akıllarda yer edinmiş olan ‘asıl Rusya’nın nerede olduğu’ sorusuna kitabında yanıt buluyor. Her bölgesinde farklı bir Rusya anlayışını tüm derinliğiyle gözler önüne sermek çabasında olan yazar, asıl Rusya’nın Avrupa’da mı, Asya’da mı, Moskova’da mı ya da St. Petersburg’da mı olduğu üzerine yoğun paradigmalara giriyor.

Figes sadece Nataşa’nın Dansı’nda ele alınan çalışmaların bir fikir ve davranışlar tarihini, bu ulusun kavramlarını, Rusya’nın kendisini anlamaya çalıştığı kavramları simgelemekle kalmayıp, eğer onlara dikkatli bakarsak bir ulusun iç yaşantısına bir pencere olabilecek nitelikte olduğunu rahatlıkla görebileceğimizi belirtiyor. Merkezinde tamamen iki farklı dünyanın, üst sınıfın Avrupai kültürü ve köylü sınıfının Rus kültürü karşılaştırması bulunan çalışmanın en önemli parçası, bu iki dünya arasındaki karmaşık etkileşimin hem ulusal bilinci hem de on dokuzuncu yüzyılda sanatı ciddi biçimde etkilemesidir. Avrupalı Ruslar için kişisel davranışın iki farklı üslubu olduğunu ve bunların St. Petersburg’un balo salonlarında, sarayda veya tiyatroda görgü kurallarına uygun Avrupai davranışlarını halk sahnesindeki bir aktör gibi sergilediklerini ama başka ve belki de farkında olmadıkları bir düzlemde yaşadıkları özel hayatın daha az resmi alanlarında yerli Rus davranış alışkanlıklarının galip gelmekte olduğunu her ayrıntısıyla okuyucuya sunuyor.

İlk bölümde Avrupalı Rusya konusunu incelemeye alan yazar, Petro döneminde St. Petersburg şehrinin Rus peri masallarındaki sihirli şehir gibi akıl almaz bir hızla nasıl büyüdüğünü okuyucuya etkili bir şekilde anlatıyor. Esere göre St. Petersburg birçok şehirden çok daha farklı olmakla beraber, Rus insanını Avrupalı olarak yeniden yapılandıracak geniş ve neredeyse ütopik denilebilecek kültürel bir mühendislik projesiydi ve Petrsburg vatandaşı olmak ‘karanlık’ ve ‘geri kalmış’ Moskova adetlerini geride bırakıp Avrupalı bir Rus olarak ilerleme ve aydınlanmanın modern, Batı dünyasına girmekti. Nihayetinde ise Figes, Petro’nun toplumu iyileştirmesi ile soylu, Rusya’nın Avrupa adetleriyle tanıştığı bir makam, sarayı ise bunun gerçekleştiği bir arena olarak nitelendirirken bunların bulundukları yerin medeniyet merkezleri sayıldığını vurguluyor.

‘1812 Çocukları’ adını taşıyan ikinci bölümde Orlando Figes, Napolyon’un Rusya’yı işgaliyle başlayıp, Prens Volkonski’nin köylülerin her birini birer vatansever olarak nitelendirmesi ve ilk kez aristokrat sınıfına ait olmaktan utandığını bildirerek hayatının dönüm noktasını yaşadığı dönemi, ulusal kendini bulma çağında ülkesi ve sınıfının hikayesini anlatan bir hayatı ele almıştır. Bu dönemde yaşanan olayları ve bu olaylar sonrasında basit bir köylü hayatı sürdürme dürtüsünün pek çok soylu tarafından paylaşılır hale gelmesini, ‘Rusların’ bu gerçek hayat arayışının Avrupa’nın diğer yerlerindeki kültürel hareketleri doğuran ‘kendiliğindenlik’ ve ‘organik’ varoluş ile ilgili romantik arayıştan daha derin olduğunu okuyucuya yansıtıyor. Sonrasında ise 18. Yüzyılda Fransızca ve Rusça dillerinin kullanımlarının tamamen farklı iki alana yayıldığı ve bu yayılmanın Rus kültürünü kökünden etkilediğini geniş bir anlatımla dile getiriyor.

“Petersburg titiz, dakik bir insan, mükemmel bir Alman, her şeye hesaplı şekilde bakan biridir. Bir parti vermeden önce hesaplarına bakacaktır. Moskova bir Rus soylusudur, eğer iyi vakit geçirecekse, sonunda yere yığılana kadar gider ve cebinde ne kadar olduğu konusunda endişe etmez. Moskova yarı ölçüleri sevmez… Petersburg, Moskova’nın acayipliği ve zevksizliği ile dalga geçer. Moskova Rusça konuşmayı bilmediği için Petersburg’u kınar… Rusya’nın Moskova’ya ihtiyacı vardır, Petersburg’un ise Rusya’ya.” Gogol’un bu büyüleyici betimlemesinin yer aldığı ‘Moskova Moskova’ adlı üçüncü bölümde yazar, Moskova’nın bir Rus şehri olduğu fikrinin Petersburg’un yabancı bir medeniyet olduğu düşüncesinden çıktığını öne sürerken, St Petersburg’un yabancı ve sahte bir yer olduğu, edebi anlayışının bile 1812’den sonra gerçek bir şekilde yaygınlaştığı fikrini benimsiyor. Bununla birlikte yazar Moskova’nın her şeyiyle tam bir Rus kültürü taşımasına ve ayrıca yemeğin başkenti sayılmasına da oldukça geniş bir yer veriyor.

Eserin dördüncü bölümü ‘Köylü Evliliği’ ismini taşıyor. Figes bu bölümde Orta Rusya’da tek caddeli tipik bir köyü ele alırken asıl irdelemek istediği konuyu Dostoyevski’nin ‘Her Rus önce Rus’tur, ancak ondan sonra bir sınıfa ait olur’ sözüyle özetliyor. Eğitimli sınıfların kendi ‘Rusluklarını’ tanımaya ve kültürel bir misyon olarak köylülere yönelmeye, onları birer vatandaş olarak eğitip Rusya’yı ulusal edebiyat ve sanat temelinde bir araya getirmeye davet edilmelerinin, öğrencilere halka gitme ilhamı veren bir vizyon olduğunu öne sürüyor. Kitabın bu kısmında yazar daha çok köylüler üzerinde durarak, bu dönemde her teorinin köylüye belirli erdemler yüklediğini ve bunların daha sonra ulusal karakterin özünü oluşturduğunu vurguluyor. Köy düğünlerinden bahsederken köylü kadının kaderini çilekeş bir hayatın beklediğini ve bu yüzden düğünlerde ‘vah vah vah! Vah yazık bana!’ şeklinde evlilik ağıtlarının yakıldığını belirten yazar, bu ağıtların Rus yaşantısının en kötü taraflarını vurgulamak için kullanıldığını söylüyor. Bu bölümün önemli anlatımlarından biri de 1905 devrimidir. Figes 1905 baharında bütün ülkeyi demokratik haklarını talep etme konusunda birleşmiş gören, 1890’dan bu yana devrimin hayalini kurmuş liberaller ve sosyalistlerin bayram sevinci yaşadığını ve sonrasında da devrimin evrelerine, devrim sonrası sanatsal ve kültürel alandaki değişikliklere yer veriyor.

Rus Ruhunu Arayış… Bu bölümde yazar, on dokuzuncu yüzyıldaki gerçek Rus inancı arayışının ortaçağ keşişlerinin mistisizmine bakışını, burada Rus inancına etki ediyormuş gibi görünen bir dini bilinç biçiminin hüküm sürdüğünü ve bu bilincin resmi kilisenin şekilci dininden çok daha gerçek ve duygusal olarak yüklü bir bilinç biçimi gibi göründüğünü okuyucuya aksettiriyor. Dini ritüellerin Rus inancının ve ulusal bilincin tam ortasında yer aldığını dile getiren yazar, Rus ulusunu ikiye ayıran Ortodoks cemaatinin hizipleşmesinin en önemli nedeninin bu olduğunu öne sürüyor. Ayrıca bu bölümde yazar Dostoyevski, Karamazov, Tolstoy, Çehov gibi Rus yazarların eserlerinde bu enstantenelere yer verişlerini de örneklemelerle paylaşıyor.

‘Cengiz Han’ın Varisleri’ adını taşıyan altıncı bölümde yazar, Ruslar ve Moğollar arasında olan her olayı, Moğolların pervasız ve durdurulamaz güçlerinin önüne o dönemin sağlam Rus ordusunun dahi geçemeyeceği düşüncesiyle, neredeyse hiçbir Rus Prensi’nin Moğollar’a karşı çıkmak için harekete geçmediğini derinlemesine anlatıyor. Bunun yanı sıra çoğu ulusun gözünde ‘geri kalmış’ olarak nitelendirilen Moğol kavimlerinin hiç de geri kalmış olmadıkları, aksine başka şeylerde olmasa bile özellikle askeri teknolojide ve organizasyonda topraklarını uzun zaman idare ettikleri Rus halkından çok daha ileri olduklarını bildiriyor. Bu akımlardan kalan Moğol etkisinin Rus halkının kültürünün köklerinde derinlere işlendiğini ve en temel kelimelere dillerinde rastlanıldığını belirtiyor. Tatar göçünden etkilenenin sadece Rus dilini değil, aynı zamanda Rus geleneklerini de kapsadığını ve bunu Rus konukseverlik adetlerinin hanların kültüründen etkilendiğinin açık olduğunu, saray ve yüksek sosyete seviyesinde belirlemenin sıradan Rus halkı seviyesinde belirlemekten daha kolay olduğunu söyleyerek ince bir anlam gizliyor. Bu bölümde Cengiz Han, Lenin, Korkunç İvan, Büyük Katerina ve onların serüvenlerine de değinen Figes, tarihi onların gözünden bir kez daha canlandırıyor.

Sovyet Merceğinden Rusya’yı anlatan yedinci bölüme gelindiğinde, genelde bütün ayrıcalıklara karşı bir savaş olarak görülen Rus Devrimi’nin uygulanabilir ideolojisinin Marks’tan çok köylü sınıfın eşitlikçi adetlerine ve ütopik özlemlerine borçlu olduğunu, Marks tarafından yazılmasından önce Rus halkının artan zenginliğinin ahlaka aykırı olduğunu, bütün mal mülkün hırsızlık olduğunu ve tek gerçek değerin el emeği olduğu fikri ile yaşadıklarını kaleme alıyor. Yazar devrimin ilk yıllarında konut stoğunun sosyalleştirilmesi adına ailelerin tek odalı eski apartman bloklarına, bazen de daha azına atandığını, mutfak ve banyoyu diğer ailelerle paylaşmak zorunda kaldıklarını, 1920’den itibaren ise iç çamaşırları da dahil olmak üzere her şeyi paylaşır duruma düştüklerini, herkesin aynı yatakhanede uyuduğunu ve cinsel ilişki için de ‘Komünü Evleri’ inşa ederek özel alanın tamamen yok edilmesine kadar gidildiğini anlatıyor. Devletin sanatın ahlaken didaktik bir rol oynaması endişesinin sinemada sosyalist realist filmin yükselişi için bir kritik oluşturduğunu savunan Figes, aksiyon dolu macera ya da romantik komedi filmlerinin, Vertov ve Einstein’a olduğu gibi, propaganda filmlerine her zaman tercih edildiğini gösteriyor. Bu bölümde yazar olayların baş aktörleri olarak Lenin, Korkunç İvan ve Stalin’i ağırlıyor.

Son bölümde Yurtdışındaki Rusya’yı inceleme konusu yapan yazar eserinde Rusya’dan yurtdışına yapılan göçler ve sürgünler sonrasında Rus vatandaşlarının ülkelerine duyduğu derin özlemden bahsederken, Berlin’i Rus göçmenlerin başkenti olarak addediyor. Yazara göre, göçmen topluluklarındaki sanatsal yeteneğin sırf hacmi bile onları içinde bulundukları toplumdan ayırmaya yetecek derecedeydi. Yıllar sonra Rusya dışına çıkarılan bu göçmenlerin kendilerinden sonra gelmekte olan soylarının kendi dillerinden önce yaşadığı ülkenin dilini öğrenmesi onlara derin bir hüzün yaşatıyor ve farklı ülkelerde farklı zorluklarla karşılaşmak durumunda kalan bu vatandaşlar nihayetinde vatan sevgilerini içten içe, gizliden gizliye yaşamak zorunda bırakılıyor. Hikaye Brejnev dönemiyle sona eriyor.

Sonuç olarak; Orlando Figes’in kaleme aldığı bu muhteşem eser okuyucuyu tarihlerin derinliklerine kadar götürüyor. Yapı olarak çok kapsamlı bir tarih kitabı olmamasına karşın kültürel figürler ve geleneksel motiflerle süslenmiş bu çalışma bir kültürün yorumudur. Bölümlerde 18. Yüzyıldan 20. Yüzyıla doğru ilerlerken kronolojik sıralamaya uyulmadığı gözleniyor. Her bölümünde Rus kimliğinin bir başka aşamasının incelendiği bu kitapta bütünsellik korunmaya dikkat edilmiş, ayrıca Rus tarihi konusunda detaylı bilgiye sahip olmayan okuyucular için Figes bazı açıklamalara da yer vermiştir. Akademik olmayan bir dille sunulan bu eserde baştan itibaren ortaya konan kültürel gelenek döngüsü sonuna kadar sürdürülüyor. Yinelemelerle ele alınan bazı tema ve varyasyonları kitabın eleştirilebilir bir yönü olarak değerlendirmekle beraber, eserin bütününde sunulan etkileyici üslup sayesinde bu tekrarlar hikayenin anlaşılmasına ayrıca kolaylık sağlıyor.

Yelda ÖZTAŞ

Kocaeli Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi

Kitabın Adı: Nataşa’nın Dansı, Rusya’nın Kültürel Tarihi

Yazarı: Orlando Figes

İnkılap Kitabevi, 2009

Çeviren: Fiden Dereli

KİTAP ANALİZİ : Struma Bir Dramın İç Yüzü


Struma gemisi 2. Dünya Savaşı yıllarında, 12 Aralık 1941’de Romanya’nın Köstence limanından yola çıktı. Nazi yanlılarının iktidarda olduğu Romanya’da yaşayan Yahudiler, İngiliz idaresindeki Filistin’e kaçmayı ümit ediyordu.

Gemide yüzü çocuk, yedi yüz altmış dokuz Yahudi yolcu vardı. İstanbul Boğazı’nda gemi diplomatik nedenlerle yetmiş gün bekletildi, yolcular hiç karaya ayak basmadı. Gemi, İstanbul’dan Karadeniz’e geri dönmek üzere yola çıktı.

25 Şubat 1942 sabahı, İstanbul Yön Burnu’nun 4-5 mil açığında bir patlama sonucunda battı. Bir kişi dışında kurtulan olmadı. Geminin bombalandığı ya da torpillendiği düşünüldü.

Struma, İngiltere’nin engellemesi ve Türk Hükümeti üzerindeki baskısı nedeniyle İstanbul Boğazı’ndan geçerek Filistin’e doğru yoluna devam etme olanağı bulamamış, patlamanın asıl nedeni anlaşılamamıştı.

Prof. Dr. Çetin Yetkin’in uzun yıllar süren çalışmalarının sonucu olarak kaleme aldığı, ‘Struma, Bir Dramın İçyüzü’ adlı eser, genişletilmiş ikinci baskısıyla Gürer Yayınları tarafından yayımlandı.

Prof. Yetkin, kitabın varlık kazanmasındaki ilk ve en önemli etkenin büyük gazeteci Turhan Aytul’un Güneş gazetesinde çalıştığı dönemde, kendisine Struma olayı ile ilgili yaptığı araştırma notlarını vermesi olduğunu aktarıyor.

Konu ilk biçimiyle Cumhuriyet gazetesinde 12-19 Aralık 1993’te “Struma Olayının İçyüzü” başlığı altında yayımlandı. Yetkin, Milliyet gazetesinde çalışırken Struma olayıyla ilgili gerçeklerin peşine düştü. İlk incelemeyi 1993’te yaptı. Ardından Tel Aviv Üniversitesi’ne bir konferans için davet edilen Prof. Yetkin, üniversitenin kitaplığında çalışmalarını sürdürdü.

Türkiye’den İsrail’e giden Yahudiler ona İbranice metinleri tercüme etti; akademisyenlerle temas etti. Columbia Pictures, Türkiye’deki temsilcisi aracılığıyla, Struma olayını film yapmak istediğini belirtti. Prof. Yetkin, konu üzerinde yeniden çalışmaya başladı. Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça ve İbranice belgeleri ve gazeteleri inceledi.

Sonunda, filmin çekilmesinden vazgeçildi. Zira Struma dramının içyüzü, olayın sanılandan çok daha farklı geliştiğini gösterecekti.

Yazarın kitabın önsözünde yer verdiği , “Olayı araştırdıkça, uygarlık, insan hakları, özgürlük vb. sözleri dillerinden düşürmeyen, herkese bu konularda ders vermeye kalkışıp duran Avrupalıların ve Amerikalıların gerçekte ne denli uygarlıktan uzak olduklarını, insan hakları ve özgürlük kavramlarının onlar için hiçbir değerinin olmadığını bir kere daha ama daha açıkça görüyordum. Struma olayı, onların barbarlıklarını somut bir biçimde ortaya koyuyordu. Struma trajedisini tüm boyutlarıyla sergilemek, bu gerçeği somut olarak kanıtlamak olacaktı” ifadeleri, insan hakları savunuculuğunun, çıkar çatışmasına dönüşmesinin tehlikeli boyutlarına dikkat çekmesi bakımından da önem taşıyor.

‘Struma, Bir Dramın İçyüzü’ adlı çalışmada yazar, İngiltere’nin Filistin Siyasası, Almanya ve İngiliz-Arap-Yahudi İlişkileri, olayların gelişiminin kronolojik sıralaması, David Stoilar’ın anlatımları, Sir Mac Michael’e suikast girişmleri ile Lord Moyne’un öldürülmesi olaylarını analitik ve kronolojik yöntemlerle titizlikle inceliyor.

Bu eser, Nazi soykırımından kaçarak Filistin’e gitmek isteyen yedi yüz altmış dokuz Romanya Yahudisi’nin köhne Struma gemisine kimler tarafından ve nasıl doldurulduğunu, İstanbul limanında 70 gün alıkonulmasını, Filistin yerine Karadeniz’e gönderilip torpillenerek batırılması sürecini tarihi fotoğraflar, belgeler ve röportajlara dayanarak gün yüzüne çıkarıyor. Struma faciası, bir yandan Nazilerle savaşırken Naziler ölçüsünde Yahudi düşmanlığı ve kıyımı yapan ‘uygar(!)’ batılı ülkelerin, insan hakları sicilinde kara bir leke oluşturmasının yanı sıra insan hakları ihlallerinin önlenmesinde uluslararası siyasi çıkarların müdahalelerine kapalı mekanizmaların oluşturulmasının gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Asude Yardımcı

Araştırmacı –Gazeteci

Kitabın Adı: Struma Bir Dramın İç Yüzü

Yazarı: Prof. Dr.Çetin Yetkin

Gürer Yayınları, 2. baskı

KİTAP ANALİZİ : Yugoslavya Neden Parçalandı ?


Yayın yılı 2003 ve yayın hakkı Şeçkin yayıncılığa ait olan, Yugoslavya Neden Parçalandı- Balkan Dramının Perde Arkası, Doç.Dr. İrfan Kaya Ülger’in en önemli kitaplarından biridir. Bu kitapta Ülger dil, mezhep, etnisite ve kültür bakımından dünyanın en karmaşık bölgesi olan Yugoslavya’nın neden parçalandığı sorusuna cevap aramaktadır.

Tito, kendi döneminde tek partili yönetim altında “Yugoslav” üst kimliği ile bir bütünlük sağlamaya çalışmış, fakat “Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasal parti ve bir Yugoslav’dan(Tito) ibarettir.” sözünden de anlaşılacağı gibi bu konuda pek başarılı olamamıştır. Özellikle Tito’nun son dönem politikaları, milliyetçi faaliyetleri arttırmaya başlamış, Tito başarısız görülmüş, 1980 de ölümü de dağılmayı hızlandıran etken olmuştur. Tito dönemine daha fazla yer ayrılan kitap, alt başlıkları da içerisinde barındıran dört bölüm ve üç ekten oluşmaktadır. Tahmin edildiği gibi birinci bölümde, Yugoslavya halklarının kısa tarihinden söz edilerek Osmanlı öncesinde Balkan coğrafyasında yaşayan topluluklardan, bölgenin hem stratejik önemi hem de zenginlikleri bakımından Gotlar, Hunlar, Bulgar ve Arapların yapmış olduğu akınlardan bahsedilmiştir. Sonrasında bölgede Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasıyla birlikte artan göç oranından bahseden Ülger, bundaki etkenin Osmanlı’daki “millet sistemi” olduğuna da değinmiştir.

İlber Ortaylı’nın ‘Osmanlı da Millet Sistemi’ başlıklı konferans tebliğinden alıntı yaptığı açıklamasında Ülger, ”Cemaat üzerinde dini liderin hem eğitiminde hem de hukuksal sorunlarda karar verici olduğu sistem, gayrimüslim teba’aya günlük yaşamlarında ve inançlarında serbestlik öngörüyordu. Bu sistem de devletin temel görevi vergi toplamak ve düzeni korumaktı. Reaya konumunda bulunan halklar askerlik hizmetinden muaf tutuluyor ve buna karşılık Müslümanlardan farklı olarak vergi ödüyorlardı.”diyerek heterejon yapı içerisindeki düzenin nasıl sağlandığı konusunda, Roma hukukunda “Türkokratia” olarak geçen ‘millet sistemi’ hakkında bizleri bilgilendiriyordu. Ayrıca bu bölümde Ortadoksluk ve Katoliklik arasına sıkışmış olan, Bogomil öğretisine yakınlığı nedeniyle de Müslümanlığı tercih eden Bogomillerden yani günümüz Boşnak Müslümanlarından, ulusçuluk hareketleriyle beraber çok uluslu devletlerin yıkılışına ve en önemlisi de Birinci Yugoslavya olarak anılan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın kurulmasında da bahsetmiştir.

Avusturya-Macaristan egemenliğinde Cermenleşme tehdidi altında olan Slovenlerin, Macarlaşma tehdidi altında olan Hırvatların tek bir çatı altında birleşme fikri, kendi kimliklerini ortaya koyabilme umudu idi. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte 1918 yılında Birinci Yugoslavya’nın kurulmasıyla ünlü Sırp Devlet adamı Iliya Grasinin, 1800’lü yıllarda ilk defa ortaya attığı”Tüm Sırpların tek bir devlet altında birleştirilmesi” anlayışını fiiliyata geçirmeye çalışılan Karayorgiyeviç Hanedanlığı önderliğindeki Sırplar, Sırp milliyetçiliğini arttırdığı gibi tepkilere de neden oluyordu. Ustaşa, Partizan ve Çetnik hareketleriyle artan karmaşa İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüş ve Tito’nun iktidarlığı ile de engellenmiştir.

Anlaşılacağı üzere kitabın ikinci bölümü tamamen Tito dönemine ayrılmıştır. Tito dönemi kesinlikle 1918-1941 döneminden farklıydı. Uluslara ve azınlıklara eşit mesafeli yaklaşılmış, sosyalist piyasa ekonomisi, öz yönetim, federalizm, bağlantısız dış politika gibi anlayış ve reformlar sosyalist ideolojinin birçok alanda ‘ilk’ örnekleri olmuştur. Tito’nun iş başında olduğu 1945-1980 yılları ‘Yugoslav’ halkının altın yılları olarak tabir edilir. Stalinist anlayışa daha doğrusu Sovyet tipi standart ve merkeziyetçi komünist örgütlenmeye bir tepki niteliğinde olan Tito reformları, başlarda “Stalinist politikalar” olarak anılmış sonraları “sosyalizmden sapma” olarak değerlendirilmiştir. Böylelikle Tito’nun amacının yeni bir ideoloji yaratmak olduğu açıktır.

Tito’nun 1980’de ölümüyle birlikte sistem yürümemiş, ayrılık sesleri yükselmeye başlamıştır.

Kitabın üçüncü bölümünde de dağılmanın gerisinde yatan faktörler dile getirilmiştir. 1981 Mart ve Nisan aylarında Arnavutların eylemi ve eylemin bastırılması, Sırpların hâkimiyetçi ve merkeziyetçi anlayışları, Sırplar tarafından Tito döneminde Kosova ve Voyvodina’ya verilen özerkliğin kaldırılması, Hırvat ve Slovenlerin ekonomik sıkıntıların yükünü çekmek istemedikleri gibi birlikten ayrılmak istemeleri, Bosna, Makedonya ve Karadağ’da yükselen sesler, Milliyetçiliğin hat safhaya ulaştığının göstergesi olduğu gibi dağılmanın da adımlarıdır.

Çok partili siyasal yaşama geçiş birliği ayakta tutmaya yetmemiş aksine, milliyetçi akımlar siyasi parti şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Hem ordu hem partiler hem de cumhuriyetler arasında ciddi fikir ayrılıkları olan bu aşamada Ülger, kitabın dördüncü bölümünde Uluslararası Toplumun İkilemi ve Adım Adım Parçalanma başlığı altında Hırvatistan’ın gerek Federal ordu gerekse Sırp baskılarına aldırış etmeden bağımsızlık ilanını ve Almanya’nın da bu bağımsızlığı tanımasıyla parçalanmanın uluslararası bir boyut kazanarak devam etmesini dile getirmiştir.

Avrupa Topluluğu, cumhuriyetlerin ayrılık talepleri karşısında uluslararası sınırların ve toprak bütünlüğünün korunmasına vurgu yaparak “Yugoslavya sınırlarının güç kullanılarak değiştirilmesinin asla kabul edilmeyeceğini” dile getirse de bağımsızlık ilanlarını tanımaktan da geri kalmamıştır. Bu ikilem Dayton Anlaşmasına hatta sonrasına kadar sürecek, derinlikten yoksun bir tavırdır. Belki de bu durumun en büyük nedeni ulusların kendi geleceğini belirleme (self determinasyon)ilkesinin sınırlarının ne olduğunun Yugoslavya için kestirilememesidir.

Hırvatistan ile birlikte Slovenya’ da bağımsızlığını ilan etmiş, sıra Bosna Hersek’e geldiğinde bu iki devletin bağımsızlığını hazmedemeyenler sanki tüm hıncını bu devletten çıkarmaya çalışmıştır. Tüm baskılara rağmen 3 Mart 1992’de Bosna Hersek bağımsız olmuş, Makedonya ve geriye kalan iki devlet Sırbistan ve Karadağ’da Yeni Yugoslavya adıyla bağımsızlıklarını ilan ederek uluslararası kamuoyuna duyurmuştur.

Bu ayrılığı bir türlü kabullenmek istemeyen Sırbistan ve kendilerini Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün teminatı olarak gören Federal ordu, bir tek Sırp’ın dahi olduğu her yerde eylemler ve ayaklanmalar yapmış, Hırvatistan’da başlayan ve Bosna Hersek’e sıçrayan çatışmalar iç savaş boyutuna ulaşmıştır. Ülger’in ‘Bosna Hersek Dramı’ olarak bahsettiği ‘olay’ da böylece Avrupa’nın göbeğinde duyarsızlaşan dünyanın gözü önünde cereyan etmiştir. Geri dönülmez bir şekilde Yugoslavya Cumhuriyetlerinin konfederal bir çatı altında bir araya gelme ihtimali de ortadan kalkmıştır.

Üç buçuk yıl boyunca kanlı bir şekilde devam etmiş olan bu savaşı ayrıntılı bir şekilde incelemiş olan ve sorumlusunun Sırpların olduğunu söyleyen Ülger, kitabın son kısmında da Kasım 1995’de Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman, Bosna Hersek Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Slobodon Miloşeviç’in ABD’nin Dayton kentinde bir araya gelerek Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Anlaşması’nın hem Türkçesine hem İngilizcesine yer vererek günümüz Bosna Hersek’in idari ve siyasi yapısını anlamamızı sağlamıştır. Ayrıca Anlaşma metinlerine ek olarak tarafların birbirlerine ve gözlemci ülkelerin yetkililerine, anlaşma hükümlerine uyacaklarını taahhüt ettikleri mektupların orijinallerine de yer verilmiştir.

Sonuç olarak kitap çok uzun olmamakla birlikte modern tarihe damgasını vuran Yugoslavya’nın dağılma sürecini genel hatlarıyla ve akıcı bir üslupla incelemiş, ders kitabı olma misyonunu da üslenmiştir. Balkanlara genel bir giriş yapmak, Balkan coğrafyasının dününü anlamak bugününe ışık tutmak ve Yugoslavya’nın dağılışını ele alınan farklı başlıklar altında okumak isteyenler için güzel bir başlangıç olacağı düşüncesindeyim.

TUİÇ-BALKAM Genel Sekreter

Dilek KÜTÜK

KİTAP ANALİZİ : Orta Doğu’dan Orta Asya’ya 2009-2012 Yılları Arasında Farklı Bir Bakış


Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim üyesi olarak görev yapan Abbas Karaağaçlı’nın çeşitli makalelerinin ve gözlemlerinin yer aldığı Ortadoğu’dan Orta Asya’ya adlı kitabı Yeniyüzyıl yayınları tarafından Ocak 2013’de yayınlandı. Köken olarak İran doğumlu olan Abbas Karaağaçlı yaklaşık 12 yıl Orta Asya’nın çeşitli üniversitelerinde akademik unvanlarla çalıştı. Her iki bölgeyi de kapsamlı değerlendirmelerle ele aldığı bu kitapta ülkelerin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısına ilişkin bilgi ve değerlendirmeler sunmuştur.

Özellikle uluslararası ilişkiler konusuyla ilgilenenler başta olmak üzere farklı disiplinlerde çalışma yürütenlerin de yararlanabileceği bu çalışma Orta Doğu ve Orta Asya devletlerinin siyasal sistemleri, anayasal düzenleri, uluslararası sorunları, kültürel yapıları, çatışmaları, müzakereleri ve bu bağlamda daha birçok toplumsal konuyla birlikte geniş bir yelpaze içinde sunulmuştur.

Kitap Orta Doğu ve Orta Asya olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Soğuk savaşın ardından özellikle Sovyet bloğunun çökmesiyle liberal politikalarının hızlandığı ve çoğunlukla ABD yanlısı bir tutumun sergilendiği küreselleşen dünyada İsrail ve ABD dış politikalarının Ortadoğu devletlerine etkileri incelenmiştir.

İran Nükleer Politikası ekseninde yakın zamanda Türkiye, Brezilya ve İran arasında gerçekleşen Nükleer Takas Antlaşmasının özellikle Türkiye açısından ehemmiyeti üzerinde durulmuştur. Türkiye, Brezilya gibi geleceğin süper güç olma potansiyeline haiz bir devleti de yanına alarak batılı süper güçlerin çözemediği ‘’İran nükleer programlarının’’ en önemli aşamalarından birinin çözümünü başarmıştır. Ayrıca İran’ın nükleer enerji serüveni ve nükleer müzakereleri bu bağlamda ele alınmıştır. 1979 İslam devriminden sonra İran’ın İslam cumhuriyeti olarak dönüşümünün nasıl ve ne şekilde olmuştur? Son yapılan cumhurbaşkanı seçimleri nasıl bir atmosferde gerçekleşmiştir? Ayrıca nükleer politika için önemli mücadeleler veren İran’ın nükleer enerji çabası neden bu kadar göze batmaktadır? İsrail ve Suudi Arabistan devletlerinin İran’a karşı tutumları nasıl ve yöndedir? Bütün bu soruların yanıtı bilimsel dipnotlarla verilmeye çalışılmış ayrıca kültürel ve tarihi olarak İran Türkiye ilişkilerinin nasıl şekillendiği, aralarındaki barışı nasıl korudukları, ekonomik ve kültürel olarak iki devletin etkileşimi ve Tebriz kentinin bu duruma etkisine değinilmiştir.

Bu bölümde ele alnına diğer önemli konulardan biri Afganistan’da yıllardır süregelen savaş ve oluşan kaos nedeniyle ülkede huzurun ve güven ortamının oluşamayacağına dair tereddütlerdir. Afganistan’daki Taliban sorununa paralel olarak Irak, Bahreyn, Sri Lanka ülkelerindeki istikrarsızlık ve bu devletlerin hangi sorunlarla mücadele ettiği konusuna değinilmiştir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinde diktatörlerin devrilmesine ve halk ayaklanmasına yol açan ‘’Arap baharı’’ son derece kanlı ve şiddetli olaylara neden olmuştur. Tunus, Libya, Mısır gibi ülkelerde halkın diktatörlere tepkisi ve şiddet olayları bütün kamuoyunun gündeminde yer almıştır. Fakat Bahreyn halkının uzun zamandan beri Ali Halife ailesine karşı tepkisi sert bir şekilde bastırılmış ve bütün bu ayaklanmalara ve Manama’da yaşanan olaylara ayrıca Suudi Arabistan’ın uyguladığı baskı eklenmiş; medya, ABD, batılı yönetimler bu duruma kısmen duyarsız kalma yoluna gitmiştir. Bu konudaki tereddütler ve Bahreyn halkının tepkisinin önemine değinilmiştir.

Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorununun başlangıcından günümüze dek ele alındığı incelemede; bu iki devletin nükleer denemeleri dönem dönem soğuk bir ortama zemin hazırlamış fakat diyalog ortamının daima korunması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Hindistan’ın gelecekteki bir süper güç olacağı, askeri ve teknolojik sahalarda önemli gelişmeler göstereceği yolunda analizler yapılmıştır.

Kitapta bir diğer önemli mesele çeşitli yönleriyle ele alınan Suudi Arabistan’ın yönetim yapısı, Arap Baharı sonrası Suriye müdahaleci yaklaşımı ve diğer Ortadoğu devletlerine yönelik uyguladığı dış politikadır. Katar ve Suudi Arabistan devletlerinin ABD ve İsrail eksenli bakış açıları ve bu durumun başta Suriye olmak üzere İran, Irak, Bahreyn ve bölgedeki diğer ülkeler üzerindeki etkisi incelenmiştir. Karaağaçlı Suudi Arabistan’ın Arap baharı sürecinden tedirginlik duyduğunu ve bu hareketlerin kendi ülkelerine sirayet edeceğinden korktuğu için engelleyici tavır sergilediğini belirtmektedir. Bütün bunların yanı sıra Suudi Arabistan’ın kendi içyapısındaki çalkantılar ele alınmıştır. ‘’…Ama görülüyor ki Suriye’yi, İran’ı, Irak’ı ve diğer ülkeleri istikrarsızlaştırmayı, Filistin davasını zayıflatmayı ve direnişini kırmayı hedefleyen, Bahreyn ve diğer diktatör emirliklerde halk ayaklanmalarını bastırmaya çalışan Suudi Rejimi içten çürümüştür ve sallanmaktadır.’’

Kitabın ikinci bölümü Orta Asya devletlerinin kültürel yapısı ve çeşitli sorunlarına ilişkin değerlendirmeler sunmaktadır. Yazar bu bölgede görev yaptığı 12 yıl boyunca bölgeyi yakından izleme imkânı bulmuş ve önemli tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlerden ilki Kırgızistan devletinin tarihi, coğrafi ve kültürel yapısına ilişkin bir inceleme yazısıdır. Kırgızistan’ın coğrafi güzellikleri, tarihi birikimi, Manas Destanını yaratan bir medeniyet olarak önemi ve Cengiz Aytmatov’u dünya edebiyatına armağan etmesi gibi daha birçok konuda takdir edilmesi gereken bir ülkedir. Bütün bunlara ek olarak Kırgızistan’ın geçmiş ve bugünkü durumu karşılaştırmalı olarak ele alınmış eskiye nazaran daha istikrarsız bir ortamın varlığına dikkat çekilmiştir. Kırgızistan’ın geleceğini etkileyecek yabancı yatırımlara ihtiyacı vardır. Bu durum ekonomik gelişmeyi arttıracak ve akabinde sosyal gelişme toplumsal huzuru getirecektir.

Bunun yanı sıra Özbekistan siyasal sistemi, Sovyetler Birliği öncesi ve sonrası olarak ele alınmıştır. Özbekistan bulunduğu konum itibariyle büyük önem arz etmektedir. Türkiye ile Özbekistan ilişkilerinin gelişmesi her iki ülke açısından büyük önem taşımaktadır. Özbekistan’ın uyguladığı sıkı vize politikası Taşkent, Semerkand, Buhara gibi önemli şehirlerinin tanıtılması açısından olumsuz bir faktördür.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kazakistan’daki siyasal gelişmeler, sosyal ve anayasal yapısı anlatılmış ayrıca kültürel zenginliğine ve sanatsal faaliyetlerine değinilmiştir. Karaağaçlı, Kazakistan’ın yakından gözlemcisi olarak bu halkın çalışkanlık, tarihten gelen ulusal bilinç ve bilimsel yaklaşımlarla gelişmiş ve demokratik bir ülke inşa edeceğine inanmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra kitabın Orta Asya bölümünde bölgenin diğer önemli devletleri olan Türkmenistan ve Tacikistan devletlerinin anayasal yapıları ve bu ülkelerde yaşanan siyasal gelişmeler anlatılmıştır. Yazar Dağlık Karabağ sorununa ilişkin tarihsel yaklaşımıyla başladığı günden beri daha karmaşık hale dönüştüğünü belirtmekte bu sorunun varlığına hukuksal ve uluslararası yönüyle dikkat çekmektedir.

Orta Asya bölümünde yazarın önemle üzerinde durduğu nokta; her biri çeşitli özellikleriyle dikkat çeken bu ülkelerle ekonomik ve kültürel işbirliğimizi arttırmamız ve daha ılımlı kamu diplomasisi yürütmemiz şeklindedir. ‘’Türkiye ekonomik gelişmişliğinin yanı sıra çağdaş demokrasisi, demokratik kurumların gelişmesi, siyasal istikrarı, temel hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunması yönleriyle bugün bütün Müslüman ülkelere rol model olacak konuma yükselmiştir. Dileriz ülkemiz bu yönleriyle dost ve kardeş ülkelere de katkı sağlayarak önümüzdeki asrın birbirlerinden çağdaş ve demokratik, bağımsız pek çok Türk devletinin bulunduğu bir dünyaya şahit oluruz.’’

Sonuç olarak elimizdeki bu kitap Dr. Abbas Karaağaçlı’nın zengin bilgi birikimini anlaşılır ve akıcı bir üslupla aktardığı, özellikle Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinde uzmanlaşmak ve bu bölgeleri yakından tanımak isteyen öğrencilerin ve öğretim elemanlarının yararlanabileceği bir çalışmadır.

Serap TEMİZEL

TUİÇ Stajyeri

KİTAP ANALİZİ : Ulusların Zenginliği


Adam Smith ilk önce felsefeyle ilgilenmiş zamanla iktisatla ilgili kitaplar da yazmaya başlamıştır. ’Görünmez El Kuramı’ ise ona ün kazanmıştır. İncelememize konu olan Ulusların Zenginliği kitabı 2 ciltten oluşmaktadır. Burada ele alacağımız 1.ciltte yazar ekonomik gelişmenin aşamalarını aktarmış, geçmişten bugüne ekonomik değişimleri incelemiştir. Roma Dönemi’nin çöküşüyle ve Avrupa’da burjuvanın güçlenmesiyle ilk cildi sonlandırmıştır.

Ulusların Zenginliği(1) kitabı dünyayı iktisadi bir şekle göre açıklayan ilk kitaptır. İçeriği 5 farklı kitabın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. İlk dört bölüm halkın gelirinin neler içerdiğini, ya da farklı çağlarda ve uluslarda yıllık tüketimin neler olduğunu açıklamaktadır. Beşinci ve son bölümde ise hükümdarların ya da imparatorluğun harcamalarına ve ihtiyaçlarının ne kadarını toplumun hangi kısmından elde ettiğine değinmiştir.

Ulusların Zenginliği kitabının 1. Cildinde kapitalizm için önemli bir dönem olan Amerika kıtasının keşfiyle çıkarılan madenlerin piyasalardaki etkisine değinmiştir. Eski zamanlarda kullanılan paralar ve para değerindeki önemli ürünlerin yaşantısının kesiştiği döneme kadar olan kısmını ele almıştır. Eğer dünyada mülk diye bir şey olmasaydı işbirliğiyle ürünlerin bollaşacağını fakat ürün bolluğundaki değişimlerin insanlar arasındaki farkı açabileceğini söylemiştir. Avrupa’nın iktisat tarihi üzerinde dururken Çin ve Hindistan örnekleriyle karşılaştırmalı mukayeseler yapmıştır. Geçmişlerin Avrupa’sındaki ürün değerlerinin zamansal değişimini açıklayarak aradaki farkları göstermek istemiş ve nedenleri üzerinde durmuştur. Kitap çokça örnekler vermiştir.

Smith, Hayvanlar ve İnsanlar arasındaki çıkar farklılıklarına da değinmiştir. Hayvanların konuşmadıkları için yiyeceklerini paylaşmadıklarını öne sürmüştür. Bazı durumlarda köpeğin yemek yiyebilmesi için sahibinin sevgisinin kazanması gerektiğini hatırlatarak insanlarla benzerlik kurmuştur. İnsanın herkesle dost olmaya ömrü yetmeyeceği için kitlelerin bencil duygularına seslenmesi gerektiğini belirtmiştir. Kitlenin sevgisini kazanan ve çıkarlarına hitap edebilen kişinin çıkar duygularını kendi lehine harekete geçirebileceğini vurgulamıştır. Ayrıca olgunlaştıkça bağımsızlaşan hayvan türüne karşılık olgunlaştıkça yardıma ihtiyaç haline gelen bir insan figürü ortaya atmıştır. İnsanların değişim ve farklılıklara açık olmasını, kendi emekleriyle ihtiyaçlarının küçük bir kısmını karşılayabilmelerine bağlamıştır

Adam Smith, İnsanların basit bir toplu iğneyi tek başına ürettiğinden daha fazla miktarda toplu iğneyi işbirliği ile üretildiğine kitabında yer vermiştir. İnsanların bir ürünün tamamını tek başına yapmak yerine bir ürünü iş bölümü halinde sadece tek bir noktaya odaklanarak ustalaşması gerektiğini belirtmiştir. Makinelerin tek iş yapmak için tasarlanmış olmasının nedeni olarak bunu öne sürmüştür. Makinelerin icadı konusunda da makineyi kullanan hiçbir işçinin bir makine icat etmediğini, icat edenlerin ise felsefeci ya da spekülatörler olduklarını söylemiştir.

İşçiler ve patronlar arasındaki farklı tavırlara da değinen yazar, işçilerin birleşmesinin yasaklanmasına karşılık patronların bir araya gelmesini engelleyen bir yasa bulunmamasının ayrımcılıktan kaynaklandığını belirtmiştir. Diğer taraftan patronlar arasındaki toplantıya bir patronun katılmamasının o kişinin ayıplanması için yeterli bir neden olduğuna değinmiştir. İşçilerin ücret indiriminde açlık ve uzlaşma arasında kalarak o anki açgözlülüğün etkisiyle şiddetli bir eylem gerçekleştirilmeleri ile sonuçlanacağını ön görmektedir.

Adam Smith, servetin tanımlanmasında ‘servet güçtür’ diyen Hobbes’a katıldığını belirterek serveti ‘emekler üzerindeki hakimiyet’ olarak değerlendirir. Lüksü ise toplumun en alt tabakalarına kadar yayılan, yoksul ve emekçinin kendisini tatmin etmek için temel ihtiyaçları karşılamakla yetinmemesi ve emeğin reel hayatta da ürün olarak görmek istenilmesi olarak tanımlamıştır.

Yazar feodal dönemden burjuvaya geçiş dönemini iyi analiz etmiş; soylular burjuva çatışmasının içeriği hakkında bilgi vermiştir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra kentte yaşayanların kırsal kesime göre iyi bir durumda olmamasına karşın özgürlüklerini kırsal kesimden önce elde ettiklerini belirtmiştir. Geçiş aşamalarını ise burjuvaların toprak kiralamaya başlamaları, zamanla bir yıllık kiralanan arazileri ömür boyu kullanma hakkı elde etmeleri, özel mülkiyete sahip olmaları, askeri disipline etmeleri ve savunma konusunda yaptıkları yardımlarla ülkelerine hizmet etmeleri, kendilerine ayrı mahkemeler kurarak farklı biçimde yargılanmaları olarak betimlemiştir.

Soylularla burjuva çekişmesinin ortaya çıkmasında soyluların burjuvayı özgür köleler olarak görmelerinin etkisine değinen yazar, servetin soylularda kıskançlık ve nefret duygusu yarattığını ifade etmiştir. Kralın soylulara karşı duyduğu endişe, burjuvayı kralı destekleyerek ‘düşmanı düşmanla kırdırma’ stratejisine yöneltmiştir. İtalya, Venedik gibi otoritesi zayıf kentlerde bağımsız cumhuriyetler ilan edilmesine ve Fransa, İngiltere gibi ülkelerde ise burjuvanın isteklerini krala yöneltmesine ve kralın bu tutum karşısında burjuvadan izin almadan vergi koyamamasına kadar otoritenin zayıfladığına dikkat çekmiştir.

Melda Vatancı

TUİÇ Stajyeri

Kitabın Adı: Ulusların Zenginliği(1)

Kitabın Yazarı: Adam Smith

Palme Yayıncılık, 2012

KİTAP ANALİZİ : Stratejik Derinlik’te İsrail’in Bölgesel İlişkileri – Ahmet Davutoğlu


Stratejik Derinlik (Türkiye’nin Uluslararası Konumu) Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun uluslararası konjonktürde Türk dış politikasını ele aldığı kitaptır. 2001 yılında piyasaya sürülen eser 2009 yılında Küre Yayınları tarafından son baskısı (61.) yapılıp 584 sayfa şeklinde tanzim edilerek okurlarla buluşturulmuştur. Eserin müellifi Ahmet Davutoğlu, birçok akademik çalışmaya imza atmakla birlikte Malezya’daki Uluslararası İslam Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi bölümünün kurulmasına büyük katkı sağlamış, Marmara, Beykent ve Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nin yanında Türkiye’de Silahlı Kuvvetler Akademisi ile Harp Akademileri’nde dersler vermiştir. Nihayetinde 2003 yılında büyükelçilik görevine getirilen Davutoğlu, 2009 yılında da bugün hala sürdürmüş olduğu TC Dışişleri Bakanlığı görevine atanmıştır.

Kitap oldukça yoğun bir içeriğe sahip olduğundan analizin kitaptaki bölümler üzerine yapılması düşüncesinden hareketle sık sık gündemde tartışmalara da konu olan İsrail’in bölgesel siyasetini ve Türkiye ile olan ilişkilerini genel haliyle değerlendireceğim. İlgilendiğimiz konu başlığı, kitapta yer alan üç ana kısımdan üçüncüsünü oluşturan Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar bölümüne yer almaktadır.

İsrail’in Dünya’da yer yer karşılaşılan hegemonyatik siyasi olaylar karşısında ki tutumundan hareketle genel olarak Yahudilik hakkında öz bir açıklamayla başlayan bölüm, İsrail’in siyasi olaylara yaklaşımında inanç faktörünün ne derece etkili olduğunu da örnekleriyle birlikte okuyucuya sunmakta. İsrail’in Yahudilik ile olan güçlü inanç bağına vurgu yapan Davutoğlu, bunun karşıt unsurlarda/toplumlarda/devletlerde yaratmış olduğu anti tutumlara da yer vermiştir. Avrupa’da başlayan etkin Yahudi oluşumlarına karşı Alman Nasyonal Sosyalizmi ile zirve yapan antisemitizm ile İslam ülkelerindeki Yahudi etkisine karşı olan antisiyonizmi oluşum süreçleri ve belirleyici etkenleriyle birlikte inceleyen yazar, bunların birbirinden oldukça farklı anlamlandırmalar olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Avrupa’da başlayan antisemitizmin ırkçı boyutuna dikkat çekildiğini ve süreç sonunda bunun Hitler Almanyasıyla bir soykırıma dönüştüğünü ancak İslam dünyasında böyle bir örneğe rastlanılmadığını, aksine Avrupa’da ki ırkçı tutum ve davranışlardan kaçan Yahudilerin büyük yardımlar gördüğü başta Osmanlı Devleti olmak üzere diğer İslam ülkelerine göç ettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla İslam ülkelerinde ki tepkinin doğrudan İsrail yönetimine ve yönetim anlayışına olduğunu, İsrail veya Yahudi halkına karşı herhangi bir hasmane tutum içerisinde olunmadığını söyleyebiliriz.

İsrail’in Ortadoğu coğrafyasına yerleşmesini ve bu süreçle birlikte başlayan politikalarını da kritik eden Davutoğlu süreci başlatan kıvılcımı İkinci Paylaşım Savaşı’nda Almanya tarafından katliama uğrayan Yahudilere karşı Avrupa’nın vicdan paklaması ve Avrupa’da ki Yahudi etkinliğini kırmak için gerçekleştirilen bir hamle olarak yorumlamaktadır. Böylece Avrupa yıllardır karşısına konulan Yahudi sorununu Yahudilerce vaat edilmiş topraklar olarak görülen Ortadoğu’ya taşımış olmaktaydı. Böylece Avrupa’daki Yahudi Sorunu şekil ve mekan değiştirerek artık İsrail-Filistin özeliyle bir Arap-İsrail sorunuydu. Nihayetinde bölgede kurulan ve bir ulus devlet olarak tanımlanan İsrail ilk etapta kendini kabullenmeyen bu Arap komşularına kendini kanıtlama zorunluluğu hissetti. Aralıklarla yoğun bir şekilde yaşanan çatışmalar sonucunda İsrail, Arap komşularına karşı yaşanan bu savaşları kazanmış, üstelik topraklarını da büyütmüştür. Bu süreçte İsrail politikalarında dikkat çekici bir başka unsur ise kendisine yakın bölgede etkin olabilen ve Arap olmayan komşularıyla başlatmış olduğu diplomatik ilişkiler olmuştu. Bu ilişkilerinde devrim sonrası İran ile istenilen hedeflere ulaşamasa da Müslüman halkın büyük çoğunluğu oluşturduğu Türkiye ile geliştirdikleri ilişkiler Arap toplumlarında tepki uyandırsa da kayda değer bir boyut kazanmıştır.

Türkiye ile olan ilişkilerde başlangıcın kurulan bu yeni ülkeyi Türkiye’nin tanıdığını açıklamasıyla resmi bir havada başladığını söyleyebiliriz. Türkiye ile İsrail’in bölgede sıkı bir çalışma grafiği yakaladığı ve ilişkilerin çok yönlü olarak siyasi, askeri, teknik vs. gibi konularda yoğunlaştığını görmekteyiz. Ancak burada akıllara gelen bir takım sorular var, İsrail’in vaat edilmiş topraklar olarak tabir ettiği coğrafyanın bir kısmına sahip olan Türkiye ile olan ilişkilerinde ki samimiyeti ne derecede? Bu doğrultuda İsrail’in Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı olan tutumu ne boyuttadır?

Bunun yanında özellikle 21.yüzyıl politiğinde, coğrafyasında ihtiyaç duyduğu yer üstü ve yer altı zenginliklere devamlı bir çatışma profiliyle sahip olamayacağını anlayan İsrail’in bölgesel politikalarını Soğuk Savaş sonrası yeniden düzenleyip komşularıyla daha dostane ilişkiler sürdürmeye başlayarak sonradan katıldığı Ortadoğu coğrafyasında aracı güç olmaktan kısa sürede sıyrılıp bölgeye doğrudan etkide bulunan ana güçlerden biri olduğunu görmekteyiz. Ayrıca beynelmilel çok yönlü bir politika izleyen İsrail’in uluslararası arenada sıkı müttefikler bulması ve bu müttefikleri aracılığıyla küresel kuruluşları da etkisi altına aldığı aşikar bir durum olarak gözler önündedir. İsrail’in bu uluslararası ilişkilerinde dikkat çeken bir nokta ise hiçbir ülkeye birbirinin alternatifiymiş gibi bakmayıp aralarında sorun bulunan iki ülkeyle de birbirinden bağımsız politikalarla ilişkiler kurmasıdır. Nitekim aynı anda hem Türkiye ile hem Yunanistan ile ve hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile gerçekleştirdiği ilişkiler bunu başat bir şekilde göstermektedir.

Tüm bunların yanında Yahudi sermayesine ve bu sermayenin İsrail ulus devleti tarafından özellikle Amerika ve ABD’de olmak üzere dünya siyasetinde etkin şekilde kullanmasına da dikkat çeken Ahmet Davutoğlu ilgili bu ülkelerin Yahudi lobi ve sermaye sahipleriyle de olan ilişkilerini ele almaktadır. Son olarak Türkiye-İsrail ilişkilerine yönelik çıkarımlarını da paylaşan yazar, bu ülke ile yürüteceğimiz politik ilişkilerde uygulamamız gereken siyasi angajmana yönelik düşüncelerini dile getirmektedir.

Kitabın yer yer ağırlaşan ifadelerinin yanında kurulan uzun cümlelerin anlatıma ve anlamaya kısmen de olsa negatiflik katma olasılığı olmasına rağmen çalışmanın son derece geniş hacimli bir akademik çalışma olması itibariyle bunun normal bir durum olduğu kanaatindeyim. Kavramsal açıklamaların baskın olduğu bölümleri de göz önüne aldığımızda okuyucunun kavram bilgisinin kitabın anlaşılır olması açısından etkili olacağını belirtmek isterim.

Deniz DEMİR

TUİÇ Stajyeri

Kitabın Adı: Stratejik Derinlik

Kitabın Yazarı: Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU

Yayın Evi: Küre Yayınlar

KİTAP ANALİZİ : Siyasetname


Selçuklu Devleti veziri Nizamülmülk’ün kaleme aldığı Siyasetname, yöneticilik ve hükümdarlık konularını dini kaynaklar ile temellendiren bir kitaptır. Kitapta, Allah’ın her asırda halkın içinden birini toplumun başına getirdiği hak ve adaletle yönetmesini emrettiği ve sorumlu kıldığı anlatılmaktadır. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de ayetlerle sabittir. Ayrıca padişah emri altındakileri dürüst ve sadık kişilerden seçmesi gerekir. Zalimler ise cezalandırılır. Allah’ın emirlerine uyup, nimetlerini tanıyan padişahları Allah kıymetli kılar, ahrette de saadete erdirir. O sultan da emri altındaki tüm insanların ahrette haklarını isteyeceklerini bilmelidir.

Padişah haftanın iki günü adalet divanını kurar, mazlumların şikâyetlerini dinler ve suçluları cezalandırır. Vergi memurlarına halka iyi davranmalarını, hasta veya öküzü için tohum ihtiyacı olanlara borç vermelerini tavsiye eder. Kendilerine ıkta (gelir) verilen Sipahiler eğer halka kötü davranırlarsa tüm malları ellerinden alınır. Halkın şikâyetlerini engelleyemezler. Sipahiler ve Valiler halkın başında emniyet müdürü gibidirler. Kadınlar alim olmak zorundadır, zahit ve zalim olmamalıdırlar. Onlara bütçeden gündelik ve aylık verilmelidir. Rüşveti önlemek için bu hususa dikkat edilmelidir. Bir kişi kibirlenip kadınının huzuruna çıkmazsa bu kişi büyük de olsa cebren çıkarılır. Padişahlar bile kadının huzuruna çıkmışlardır. Adaletin sağlanması için suçlular mutlaka cezalandırılmalıdır. Aynı şehirde dinine bağlı, Allah’tan korkan, müşfik, kindar olmayan birileri vergi memurunun (amilin), kadının, emniyet müdürünün (şahne) belediye reisinin hal ve hareketleri padişaha bildirilmelidir. Bu vazifeyi kabul etmiyorsa hapis pahasına zorla kabul ettirilmelidir. Padişahların din âlimlerine hürmet etmesi, farz ve sünnetleri koruması, Allah’ın emirlerini yerine getirmesi vaciptir. Din alimlerinin nafakaları beytül-maldan verilir, bu alimler haftada bir veya iki defa saraya çağrılır, dini sohbetler yapılıp sorular cevaplandırılır. Böylece adalet ve ceza konusunda isabetli kararlar alınır. Saraya girip çıkan itimatlı kişilere işe “eşraf” denir.

Padişahın halkın durumunu uzaktan ve yakından bilmesi için muhbirler ve postacılar kullanılır. Bu suretler halkı zulümden korur ve adaletli olur. Kötü niyetli insanlar da padişahın her şeyden haberdar olduğunu bildiklerinden çekinir ve korkarlar. Saray divanında yazılan fermanlar az, öz ve emredici olmalıdır. Elinde padişah fermanı olmayan köleler saraydan gönderilmemelidir. Köle halktan fazla bir şey alırsa cezalandırılmalıdır. Bir köle yedi yılda eğitilip iyi yerlere gelebilir. Dünyanın dört bir tarafına çeşitli kılıklarda casuslar gönderilmelidir, bu casuslar hayır haberleri şer şekilde ulaştırırsa padişah tarafından cezalandırılırlar. Önemli yollarda haber merkezleri kurulmalı ve bununla görevli olanların yollukları muntazam bir şekilde ödenmelidir ve başlarında tımar sahibi nakipler bulunmalıdır. Vilayetin ihtiyaçları için gelen elçiler divandan kimseyle görüşmeden padişaha fermanlarını arz etmelidir. Padişahın özel işleri için saygın ve güvenilir kişiler tayin edilir, bunlara “vekil-i has” denir. Mutfağın, şaraphanenin, çocukların, ahırların ve hayvanların durumları ile ilgilenirler. Ayrıca padişahın dertleşeceği ve yanında rahat hareket edebileceği kimselere “nedim denir. Nedimler temiz giyimli, güler yüzlü olmalıdır. Padişaha bilgiçlik taslamamaları gerekmektedir. İyi derecede satranç bilmelidirler. Padişahlar alimlerle, tecrübeli kişilerle meşveret etmelidir.

Peygamberimize de Allah tarafından meşveret etmesi emredilmiştir. Sarayda “müfret” denilen iki yüz adam olmalı ve bunların yüzü Horasanlı yüzü Deylemli olmalıdır. Padişahın elçileri kabulü sırasında yirmi tane seçme köle, güzel elbise ve silahla donatılarak tahtın çevresinde dururlar. Dünyanın dört bir tarafından gelen elçiler için sınırda görevli memurlar olmalı ve kılavuzluk yapmalıdırlar. Elçilerin uğrayacağı şehirler temiz ve bakımlı olmalı ve buralarda kılavuzluk yapacak olan mihmandarlar görevlendirilmelidir. Padişahların göndereceği elçiler ise geçtikleri güzergâhtaki askeri, ekonomik ve siyasi durumu, gittiği yerdeki padişahın karakterini, zaaflarını, tutum ve davranışlarını tespit eder ve padişahına bildirir. Padişahlar ıkta sahibi askerlerin mallarını tespit etmeli ve tasarruf etmelerini sağlamalıdır. Kölesi olup da ıkta sahibi olmayanların köle miktarları senede iki defa bildirilmelidir. Sipahiler de sahiplarinin malını nasıl temin ettiğini bildirmelidirler. Saray muhafızları da beş yüzden aşağı olmamalıdır. Bir yıl hizmetten sonra gönül hoşluğu ile gönderilmelidirler. Sarayda oğlu veya kardeşi olanlan muhafzlığa alınmamalıdır. Türkmenler devlet hizmetinde kullanılmamalıdır. Kölelere iyi muamele edilmelidir.

Sarayda kabul merasimleri bir düzen içinde olmalıdır. Haftada bir veya iki gün şarap meclisi kurulur ve ileri gelenler davet edilir. Kullar ve büyükler sarayda duracağı yerleri bilmelidirler. Ordunun tüm ihtiyaçları ordu kumandanı tarafından açıklanır. Üst makamlara gelmiş kişiler hata yaptıklarında uygun lisanla gizlice ikaz edilmelidir. İyi işler mükâfatlandırılmalı, kusurlar ölçülü olarak cezalandırılmalıdır. Saray muhafız ve bekçileri tımar sipahileri tarafından kontrol edilmelidir. Bir bölgede dağılma, yıkılma, kargaşa görülürse padişah yakınlarından birisi gönderilir, araştırma yapar ve rapor eder. Yapılan işler aceleye getirilmemelidir. Ceza infaz emirliği (emanet-i hares) cezalandırılacak kişinin infazını saraya uygun ihtişamla yapardı. Olağanüstü durumlarda devlete sadık kişilere görev verilmeli, nankörlük edenler cezalandırılmalıdır. İhtiyarlar, savaş tecrübesi olanlar dinlenilmelidir. Bir işe iki kişi görevlendirilmemelidir, aksi halde çok hatalar yapılır. İşi dindar ve liyakatli kişilere vermelidir. Ülke harici, Bâtıni haremi ve Mecusi isyanlarda zarar görmüş fakat sonunda bu isyanlar bastırılmıştır. Vilayetlerin hesapları belirlenmeli ve her işte Allah rızası gözetilmelidir.

Elif Sarpkaya

TUİÇ Stajyeri

Kitabın adı: Siyasetname

Kitabın yazarı: Nizamülmülk

KİTAP ANALİZİ : Geçmişten Günümüze Yahudi Tarihi ve Kültürü


Yoğun bir şekilde çalışmalarına başlayan ekibimiz, bu hafta Rabi Benjamin BLECH’in yazmış olduğu, ”Geçmişten Günümüze Yahudi Tarihi ve Kültürü” isimli kitabı ile okumalarına devam etmektedir.

Bu kitap Yahudiliğin ilk ortaya çıkışından itibaren güncel tarihe kadar olan süreçte yaşadıkları bütün hadiseleri genel bir bakış açısıyla anlatmış olup, Yahudilikte ve Musevilikte önemli olan kavramlar üzerinde de detaylı bir şekilde durmuştur. Tüm dünyada yanlış anlaşılmalara sebep olmuş ve doğru bilinen fakat gerçeği ifade etmeyen çoğu detay, gün geçtikçe daha güçlü bir hale gelen ”Antisemitizm” kavramını ortaya çıkarmıştır. Kitapta tarihsel boyutlar ve dipnotlarla bu yanlış anlaşılmalar, yerini doğru bilgilere bırakmış ve sosyo-psikolojik yapıyı kavramayı kolaylaştırarak, araştırma öğrencileri için geniş bir bakış açısı oluşturmuştur.

Serap Merve DOĞAN

İlk olarak "Yahudiler kimdir?" sorusunu cevaplayan Rabi Blech, çoğumuzun aslında yanlış kullandığı İbrani, Yahudi, Musevi, İsrailoğulları ve İsrailli sözcükleri arasındaki farklara dikkat çekmiş. Bununla birlikte "Yahudiler bir ırk değildir, bir ulus değildir ve seçilmiş bir halk değildir; daha çok, seçen halktır." ifadesiyle de yine yanlış bilinen doğrulara değinmiş. Kitabın ortaya koyduğu gerçeklerden bir diğeri de sayıca çok fazla olduğunu düşündüğümüz Yahudilerin aslında dünya nüfusuna baktığımızda beklediğimizden az olduğunu görüyoruz. Bunun nedeni olarak da Yahudilerin başarılarından dolayı göz önünde bulunmaları gösteriliyor. Özellikle sinema ve komedyenlik alanında çok başarılı olduklarını bildiğimiz Yahudilerin, bunların yanında tıptaki başarıları da vurgulanıyor. Doktorluğun Yahudiler için kutsal bir meslek olduğu çünkü Tanrı tarafından kendilerine "dünyayı onarma" görevinin verildiğine inandıkları belirtiliyor.

Şeyda AYAZ

Birkaç nokta beni inanılmaz derecede şaşırtmıştır ki bu noktalar; İbranice dilinde sadaka sözcüğünün karşılığının olmamasıdır. Hayırseverliğin asil bir eylem değil de ilahi bir emir olarak bilinmesi beni mutlu etmiştir. Yahudi halkın mabetlerinin yıkılması sonucu hiçbir ümitsizliğe düşmeden ilerleyen yıllarda sinagogu yaratmaları, bunu düşünmeleri ve yapmaları o zamanda ne kadar çok hasret, özlem vs. duyduklarının en büyük kanıtıdır.

Ayrıca dünyada kesin bilgilere dayanarak Yahudi halkıyla yaşıt hiçbir halkın bulunmaması beni şaşırtmış ama maalesef bu kadar uzun süre ayakta kalmayı başarabilen bir halkın günümüzde dahi ‘Yahudi’ tanımı konusunda kararsızlık ve tartışma içinde olması maalesef beni üzmüştür. Şüphesiz Yahudi’lerin Dünya Tarihi’ne birçok bakımından siyasi, politika, spor, bilim, sanat, mizah, tıp vs. konularda katkı yaptıkları tartışılmazdır. Yahudi halkının dünyaya şimdiye kadar yaptıkları katkı insanlarımıza açık bir şekilde anlatılmalı ve böylelikle önyargıların önüne geçmeye çalışmalıyız.

Arif Kayahan POLAT

Tanrı dünyayı 7 günde yaratmış, 8. gün ve sonrasında mükemmelleştirme görevini insanlara vermiştir. Her insan dünyayı mükemmelleştirmelidir. Doktorluk mesleğinin de Yahudiler tarafından daha çok tercih edilmesinin sebebi, bu mükemmelleştirme sürecine katkıda bulunmaktır.

Kutsal kitapları Tora’yı günlük hayatlarını düzenleyen bir anayasa olarak kabul etmiş ve öğretilerini hayatlarının her aşamasında uygulamayı kendilerine görev edinmişlerdir.

Moşe Yahudiler için önemli kişiler listesinde ilk sıradadır. O yaratılıştan mükemmel bir kişiliğe sahipti. Yahudiler için kutsaldı fakat sadece tanrının hizmetkârıydı. David de Moşe kadar kutsal ve sevilen bir peygamberdi. İkisinin de bu kutsallığı Tanrı statüsünde oldukları anlamına gelmemektedir. Peygamber de olsalar sonuçta insanlardı. Moşe’nin peltek olması, David’in yaşadığı yasak ilişki onların da hataya düşebileceğinin göstergesiydi.

Aysu ÖZER

Geçmişten günümüze Yahudi Tarihi ve Kültürü isimli kitap, Rabi Benjamin Blech tarafından kaleme alınmış ve Tora haricinde Yahudilikle ilgili okumaya başladığımız ilk kitap olması nedeniyle öncelikle yerinde bir seçim. Çünkü kitap sohbet eder tarzında ki basit ve akıcı diliyle çok kolay anlaşılabilir. Öte yandan kitabın içerisinde yer alan Yahudiliğe ve tarihsel olarak bu zamana kadar duymadığımız dünyanın pek çok farklı uygarlığına ve bunların Yahudilikle ilişkisine dair bilgiler oldukça önemli ve ilgi çekicidir. Bununla birlikte yine kitabın içerisinde yer alan kürsü konuşması nine nasihati gibi çeşitli kutucuklar okurken akılda kalıcı bilgiler sunmakta ve ileri de Yahudilikle ilgili bir konudan bahsederken bolca kullanacağımız güzel anekdotlar bizlere sunmaktadır.

Ahmet ATAŞ

Yahudi halkı geçmişte diğer devletler tarafından toprakları işgal edilince bulundukları yurtlarından çıkmak zorunda kaldılar. Çünkü toprağı işgal edilen bir halkın başka bir seçeneği yoktur. Yahudilerin bulundukları yerden sürgüne gönderilmeleri ve yurtlarından ayrılarak başka yerlere gitmek zorunda kalmaları başlarına daha büyük dertler açmıştır. Gittikleri yerlerde dışlanmışlar ve aşırı baskı altına alınmışlardır. Bazen bulundukları ülkedeki idari yönetim değişince daha ılımlı bir politika ile karşılaşırlardı ama kimi zaman ise bu durumun tam tersi ile karşılaşmışlardır. Bu durum aslında bir nevi Yahudilere bir hayat görüşü kazandırdı. Birlikte aynı çatı altında yaşamaya mecbur kaldıkları ulusların iyi yönlerini benimsemelerine, kötü yönlerini ise kulak arkası etmelerine olanak sağladı. Nitekim Yahudiler çeşitli nedenlerden ötürü gezgin olmuşlar ancak daima ‘‘Vaat edilmiş topraklara’’ geri dönebilmek için dua etmişlerdir.

Emrah İLTER

Yahudilerin ekmek çalmaktan, kara hummanın bir numaralı suçluları olmaya kadar toplumun başına gelen tüm felaketlerin ana nedeninin iktidar tarafından Yahudilere addedilmesi, toplumdaki Yahudi karşıtlığını ortaya çıkartmış, antisemitizmi beslemiş ve bunun sonuncunda Yahudi halkı toplu kıyımlara, soykırımlara tabi tutulmuştur. Fransız Devrimiyle tüm halkların eşit kabul edilmesiyle Yahudi halkı bir nebze de olsa özgürleşmiş ise de, devrimin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının vurgulanmasına rağmen Dreyfus olayı patlak vermiş ve Yahudiler tekrardan antisemitizmle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu ilk olmadığı gibi sonda olmamış ve yirminci yüzyıl Avrupa’sının göbeğinde Holokost gerçekleştirilmiştir. Milyonlarca Yahudi’nin katledildiği bu olay Yahudi halkının belleğinde derinlemesine yer edinmiş ve Yad Vaşem ile Holocaust Memorial Museum müzeleriyle hatırlatılmaya devam edilmektedir.

Zeynep YOKMAÇ

*Sünnet, Tora’da anlaşmanın işaretidir, sağlık açısından değil, semboliktir. Yahudiler, Tanrı’nın dünyayı yedi günde bitirdiğini ama sekizinci gün ve sonrasında mükemmelleştirme görevini insanlara bıraktığını kabul eder.

*İbrani, nehrin karşı kıyısına geçen Avraam’ın soyundan gelen biridir, İbranice İvri, Yahudi, Yakoov’un 12 oğlundan biri olan Yeuda’nın soyundan gelen kişidir. İsrailoğlui ismi İsrail olarak değiştirilen Yaakov’un 12 oğlundan birinin soyundan gelen kişidir. İsrailli, İsrail toprağında yaşayan bir kişidir.

*Yahudi geleneğine göre Yisrael,yeryüzündeki en kutsal yerdir. ‘Filistin, dünyanın merkezi, Yeruşalayim, Filistin’in merkezi, Mabet, Yeruşalayim’in merkezidir, Kadeş Akadeşim’de (Mabetin en kutsal yeri), dünyanın temeli olan kutsal bir taş vardı. (Midraş)

*Yisrael’de putperest bir çoğunluğun arasında yaşamak, Yisrael dşında Yahudi bir çoğunluğun arasında yaşamaktan iyidir.( Talmud)

*Tora, İbrani alfabesinin ilk harfi olan ‘alef’ ile değil, ikinci harfi ‘bet’ile başlar (Bereşit, Başlangıçta sözcüğü ile); çünkü bizden önce bir başkası vardı.

Seren YILMAZ

TUİÇ- Yahudi Çalışmaları Merkezi

Kitabın Adı: Geçmişten Günümüze Yahudi Tarihi ve Kültürü

Kitabın Yazırı: Rabi Benjamin BLECH

KİTAP ANALİZİ : Arap Milliyetçiliği /// ADİD DAVİŞA


Arapça öğrenmeye başladığınızda zayıf hadis olarak kabul edilen şu cümleyle karşılaşırsınız:

‘’من يتكلم اللغة العربية وهو عرب’ꞌ Türkçesi: ’Kim Arapça konuşursa o Arap‘tır.’ Yani Araplığın kanla değil, dille olduğu vurgulanır. Pek çok âlim de bunu böyle kabul etmiştir. Peki biz bunu neresinden okumalıyız?

Osmanlı devletinin çok uluslu yapısında ‘millet sistemi’ din ve mezhep esasına göreydi. Resmi din İslamiyet olduğundan Müslüman ve Gayri Müslimleri ayırmak için bu esasları kullanmıştır. Etnik bir ayrım yapmadan Müslüman olanlar bir milletten sayılmıştır. Yani millet kavramını daha basite indirgersek ‘Kardeş’ topluluk bir millet sayılmıştır. Bu da Kur-an-ı Kerimde geçen (Hucurat 10) ‘Müslümanlar ancak kardeştir’. Ayet-i kelimesine binaen oluşmuştur.

Bu gün ise yaygınca kullanılan ‘Natio’ kelimesi millet kavramının Latincesidir ve bu kavram Romalılar tarafından yabancıları aşağılamak için kullanılıyordu. Fakat daha sonra Avrupa da yayılan bu kavram Yüzyıl savaşlarının ardından Fransa’da devlet inşası için kullanılmıştır. İngiliz ve Fransız filozoflarına göre milleti tamamen devlet oluşturur, onları kalıba sokarak biçim verir ve hatta bazen sakat bırakarak inşa ederdi. Yani millet kavramı devletten ayrı düşünülemezdi. Almanlar da ise bu kavram farklıydı. Şöyle ki; Milletler siyasal yapılar değil, Kültürel oluşumlardı. Milletler çağlar öncesinde vardı. Sonrasında aynı dili konuşan topluluklar olarak ortaya çıkmıştı.

Yazar Adid Davişa, kitabında ‘millet’in kavramsal olarak farklı toplumlardaki algılanışına detaylı bir şekilde yer vermiş, Şark ve Garb’tan çeşitli siyasal bilimci, filozoflardan örnekler vererek karşılaştırmalı bir biçimde anlatmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi.

Birazda yazarı tanıyalım; Adid Davişa, Irak’ta doğup büyümüş. Hala Miami Üniversitesinde Siyaset Bilimi Profesörüdür. Egypt in the Arap World ve Syria and the Lebanese Crisis adlı kitapların yazarıdır. Arap dünyası ve Ortadoğu üzerine pek çok kitabın editörlüğünü yapmıştır.

Yazar kitabında bölüm bölüm Arap Milliyetçiliği hakkında bürokratların teorilerinden bahsetmiş ve tarihsel sıralama ile Arap Milliyetçiliği’nin nelerden müteşekkil olduğunu anlatmıştır.

Ben biraz da buradan yola çıkarak günümüze gelmek istiyorum. Son yaşanan Arap Bahar’ı neticesinde devletler kendi içinde en ufak etnik yapılara bölünme tehlikesi geçirmiştir. Bunu daha iyi anlamak için ’Arap milliyetçilik’ söyleminin günümüz yakın tarihinde nerede doğduğuna bir göz atalım:

Mısır’la pek alakalı olduğum için her insanın aklına da Nasır dönemi geleceğini düşünerek konuyu bu yönden ele alacağım. Mesela bir soruyla başlayalım: Arap milliyetçiliğinin ana vatanı sayılan Mısır etnik kimlik olarak Arap mı?

Mısır, Ömer bin Hattab döneminde, Amr bin Asr komutasında fetih edilerek islamiyetle tanışmış ve islamiyeti kabul etmiştir. Bölgeye çok fazla göçer Arap kabileleri yerleşmiş, böylece halklar birbirine karışmıştır. Daha öncesinde kendine özgü bir dili olan ‘Kıpti’ etnik yapısındayken bu yapı değişmiş ve günümüzde Kıptiler bile Arapça konuşmakta ve kendilerini Arap olarak tanımlamaktadırlar. Kitapta olduğu gibi burada da görüyoruz ki dil birliği ile İslam birliği özleştirilmiş ve bu siyasi argümana dökülerek Arap milliyetçiliği şiarını oluşturulmuştur. Konuya bir de şu şekilde bakalım:

Arap milliyetçiliği karşımıza iki terim olarak çıkmıştır:

1.

Pan-Arabizim: Etnik köken ve dine bakılmaksızın Arapça konuşan herkesin bir olması gerektiğini savunan bir yaklaşımı içerir. Milliyetçiliğin entelektüel temasını oluşturmasına rağmen halk nezdinde bu anlayış pek de kabul görmemiştir. Bunu 1963 savaşlarında yenik düşen Mısır’ın Filistin meselesine top yekûn ortak olmak ve kendini kanıtlamak için edindiği İslamcılık söyleminden anlıyoruz.

Pan-Arabizim, Hıristiyan aydın kademesinin gelişmesinde büyük katkı sağlamıştır. Tabii sürekli olmamıştır. Ömrü Nasır’ın ömrü kadardır.

2. İslamcı Arapçılık: İslam, coğrafyanın ortak kesişim noktalarının en tesirlisi olduğu için hemen hemen her Arap devleti içinde barındığı etnik yapısı farklı insanları bir arada tutabilmek için bu şiarı çokça kullanmıştır. Fakat tesir etkisi oldukça sınırlı kalmıştır. Çünkü Müslümanlar kendilerini itikadi mezhepler düzleminde parçalamış, birbirlerini kendilerine düşman edinen gruplar Ümmet olabilme ekseninden uzaklaşmıştır.

90 derecede kaynamakta olan Arap toplumu,100 dereceye geldiğinde yaşadığı hayal kırıklığı hızlı düşüşe sebebiyet vermiştir. Böylesine birbiri içine geçmiş toplumda yaşanan fay hattı depremi büyük kayıpların verilmesine sebep olmuş ve ciddi bir kültür emperyalizmine dönüşmüştür. Çünkü artık edebi hareketlerin başkenti Bağdat veya Kahire değil, New York, Paris ve Londra olmuştur. Kurulan kulüplerle buralardaki fikirsel değişmeler topluma uygunluğuna bakılmaksızın aktarılarak uygulamaya geçilmiştir.

Sonrasında askeri darbelerle başa gelenler umut vaat ettiyse de hüsrana giden yol olmuştur.

‘Hür Subaylar’ Karizmatikliği

23 Temmuz 1952 ‘de Cemal Abdul Nasır’ın Mısır’da Hür Subayların yaptığı darbe başkanlığı ile başlayan ‘Arap Milliyetçiliği’ söylemi, milliyetçi Arap örgütü olan Baas Partisi tarafından 1947’de parti programının birinci maddesi olarak şöyle ifade edilmişti: ‘’Araplar tek millettir. Bu millet doğal bir hak olan tek devlet olarak yaşama hakkına sahiptir.(Böylece)Arapların anavatanı bölünemez siyasal ve ekonomik bir bütündür. Hiçbir Arap ülkesi diğerinden ayrı yaşayamaz.’’ Bu kaideler meydanlarda şiarlara dönüşüyordu. Anderson hayali cemaat olarak tanımladığı millet kavramı Yakındoğu coğrafyasında pek de yer edinememişti. Çünkü bir kavram olarak ‘Arap Milliyetçiliği’, Ortadoğu siyaseti ve tarihiyle ilgili literatürde, kültürel yakınlıkla siyasal eylem arzusunu da bir arada içerecek biçimde, Arapçılık, Pan- Arapçılık ve hatta bazen Arap radikalizmi kavramları yerine de kullanılabilmektedir. Birisinin Arap olduğunu söylemek onun Arap milliyetçisi olduğunu söylemekten farklı bir çağrışım uyandırmalıdır. İlki ’Arapçılık’ kavramında en iyi biçimde ifade edilen kültürel mirası esas alırken, ikincisi kültürel bütünlüğü siyasal tanınma unsurunu ekler.

Mısır siyaset biliminin piri Ali Hillal Dessouki, Pan –Arapçılık ve Arapçılığı, Arap devletini de aşan ’daha geniş bir insani ve sosyal organ’a siyasal bağlılık duygusunu belirtmek için kullandı.

Arapçılık halk tarafından ‘Ummet’, yani ‘İslami’ birlik gibi anlaşıldı. Çünkü coğrafi olarak mesafeler ne kadar fazla olsa da din bütünlüğü ve dil bütünlüğü halk nezdinde yeterli gerekçelerdi. Sömürgeleşmenin arttığı, kendi topraklarında misafirliğe zorlanan halk bu söylemleri bir çıkış yolu sandı. Pan-Arapçılık söylemi ise sadece siyasal bütünlüğü kapsıyordu. İp üstünde cambazlık! Halkı harekete geçirmek için kullanılan İsrail meselesi Haziran 1967’ deki Arap -İsrail savaşıyla son buldu.

Nasır‘ın hayli karizma sahibi olduğu bu dönem Mısır’ın kültürel hayatına ve aydın kesim yetişmesinde büyük katkısı vardır. Ortak coğrafyanın ürünü olan Feyruz söylediği şarkılarla

Herkesin gönlünde taht kurmuş, birleşme fikrinin topluma yerleşmesinde en önemli rolü oynamıştır.

Arap coğrafyası umutla başladığı bu yolda umutsuzluğa sürükleniştir.

Rumeysa TERZİOĞLU

TUİÇ YADAM

Kaynakça

[1] Baas Partisi Anayasası’nın İngilizce çevirisi için bkz.,Sylvia Haim(der.),Arab Nationalism:An Anthology(Berkeley:Universty of California Press,1962),s.233-241.Buradan yapılan alıntı için bkz,s.233.

[2] Davişa Adid,Arap Milliyetçiliği-Zaferden Umutsuzluğa,Literatür yayınları,Birinci basım,Aralık,2004,Beyoğlu,İstanbul.

[3] Ali E. Hillal Dessouki,’The New Arab Political Order:Implications fort he 1980s,’Rich and Poor States in the Middle East:Egypt and the New Arab Order,der:Malcom H.Kerr ve el-Said Yasin(Boulder,Colorado:westview Press,1982),s.326-327.

İSLAMİ TERÖRİZM DOSYASI : Bütün Teröristler Müslümandır.% 99.6’sı hariç


EUROPOL (Avrupa Polis Departmanı): Bütün Teröristler Müslümandır… %99.6’sı Hariç

“Avrupa Polis Departmanı’nın raporu üzerine yazılmış bu yazıyı direk Türkçeye çevirip, siz değerleri okurların takdirine, özellikle Avrupa’nın ters köşe olduğu şu günlerde sunmayı çok uygun buluyorum. ‘İçlerindeki İrlandalılar’.” (Hamidullah Bayram)

28 Ocak 2010’da Danios tarafından yayımlandı.

Europol yıllık terörizm çalışmasını yayınlamıştır; sonuçlar "(neredeyse) tüm Müslümanlar teröristtir” iddiasını desteklemiyor.

“Bütün Müslümanlar terörist değildir, ama neredeyse bütün teröristler Müslümandır” iddiası bir İslam fobi olarak popülerlik kazanmış durumda. Bu iddianın bazı camialarda aksiyom (ispatı gerektirmeyen, akıl yoluyla doğruluğu kabul edilen önermeler) olmasına rağmen, bu oldukça basit bir gerçek dışılıktır. Bir önceki “Bütün teröristler Müslümandır… %94’ü hariç” başlıklı yazımda, 1980 ile 2005 arasında %6’lık kısmın aşırı İslamcılar tarafından Amerikan ruhuna yapılan saldırılar olduğunu göstermek için FBI’ın yasal verilerini kullandım. Kalan %94’lük kısım diğer gruplar tarafındandı (%42 Latinler tarafından, %242’ü aşırı sol görüşlü gruplar tarafından, %7’si koyu Yahudiler tarafından, %5’i komünistler tarafından ve %16’sı ise diğer gruplar tarafından).

Ya gölün diğer tarafı? Europol tarafından toplanan veriler görüşlerimi/iddialarımı güçlendiriyor. Europol “Avrupa Terörizm Durumu ve Trendler” adlı yıllık bir rapor yayınladı. Kendi resmi web sitelerinde, 2007, 2008, ve 2009raporlarına erişebilirsiniz. (Eğer herhangi birisi daha önceki raporları elde etmek isterse, lütfen bildiriniz ki hepsini kapsayacak şekilde paylaşayım.)

Sonuçlar, bütün teröristlerin Müslüman olmadığı üzerinde kati surette basit ve ispatlanmıştır. Aslında, Avrupa’daki terörist saldırılarının koskocaman bir kısmı olan %99,6’sı Müslüman olmayan gruplardı; büyük bir kısmı olan saldırıların %84,8’i ayrılıkçı gruplar tarafındandır ve İslam’la tamamen bağlantısızdır. Solcu gruplar ise, radikal İslamcı gruplar kadar, 16 kez terörizme bulaştığı saptanmıştır. Terörist saldırılarının, cimri denilecek kadar ufak bir rakam olan, yalnızca %0,4’ü aşırı Müslümanlara atfedilmiştir.

İşte burada, raporda kanıtlanmış resmi tablolar bulunmakta…

2006 için:

2007 için:

2008 için:

(Rapora göre, 2008’de İngiltere’de 1 tane “İslami saldırı” olmuş fakat o da listeden çıkarılmıştır, yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi. Bu saldırı, çubuk grafiği verilerine dâhil edilmiştir.)

Sadece şu tablolara göz atmak bile “bütün teröristler Müslümandır” iddiasının ne kadar saçma olduğunu anlamaya yeter. Bu söylem hiçbir yerde gerçeğe yakın değildir. Eğer ki verileri derleyip toparlarsak, buna açığa çıkarırız.

Europol 2009 raporunun 7. Sayfası şunları içermektedir:

“İslami terörizm, Avrupa’nın yalnızca 2008’de 1 İslami teröristle karşı karşıya gelmesine rağmen, dünya çapında hala en büyük tehdit olarak algılanıyor. Bu bombalı saldırı İngiltere’de olmuştu… Avrupa’nın çoğu terör bölgesindeki olaylar ayrılıkçı terörizm tarafından sürdürülüyor. Bu, İspanya’da ve Fransa’da olan ayrılıkçı terörizm olan Bask ve Fransa’da Korsikalı terörizmidir… ETA (Bask Vatanı ve Özgürlük) ve FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) arasındaki geçmiş bağlantılar, Avrupa dışında da ortak çıkarlara dayalı işbirliği ortaklığını öngören ayrılıkçı terörist organizasyonların varlığını örneklemektedir. İngiltere’de, muhalif İrlanda Cumhuriyeti grupları, başlıca RIRA (Gerçek İrlanda Cumhuriyet Ordusu) ve CIRA (Devamlı İrlanda Cumhuriyet Ordusu), ve diğer askeri nitelikli gruplar suç ve şiddete başvuruyorlar.

Algılama gerçek dışı. Sağcıların etki ve propagandası yüzünden, insanlar Batı dünyasında en büyük tehdidin İslami terörizm olduğunu düşünüyor. İslami terörizmin var olan tehdidin sembolü olduğuna dair yaygın bir inanış olsa bile – bu, Batı dünyasının hayat mücadelesinin tehlikede olmasıdır. Elbette ki, gerçeklik şunu gösteriyor; daha geniş çaplı ölçekte terörizmle uğrasan diğer gruplar var ve hala bu terörist olayları minimize edilemedi. Bu terör saldırılarıyla, Müslümanlar tarafından yapıldığına dair kasıtlı sansasyonel ve odaklı, hesaplı düşüncelerle “(neredeyse) tüm teröristler Müslümandır” imajı yaratılıyor.”

Aşırı İslamcılardan gelen terörizm elbette ki bir endişe sebebi olabilir ama büyük bir histeri (topyekûn sinir bozukluğu) yaratmasına gerek bile yok. Böyle kritik bir meselenin ne ideallerimizin korku için kurban edilme istemine izin vermeliyiz ne de sivil haklarımızın. Ne de mutlak “sissitude” olmak zorunda bırakılmamalıyız. Biz Avrupa ve Amerikan verilerini analiz ettik (büyük kısmı Batı dünyasından), ve İslami terörizm korkusunun yaygın olan varsayımlardan çok daha az olduğunu gördük; Amerika’da % 6 ilken Avrupa’da % 0,5 bile değil.

Bu sadece, sansasyonalizm (doyumculuk) ve korku tüccarlığı yoluyla, İslami-terörizm başlığının, yani Batı’da azınlık durumunda olan bir din toplumunun, şeytanlaşmasına olanak sağlamak içindir. Böyle bir çılgınlıkla karşılaştırıldığımızda, hemen doğru ve gerçeklerle cevabını vermeliyiz.

Bir sonraki makalede, görüşlerimizi daha güçlü hale getirmek için dünyadaki, terörizm verilerini inceleyeceğiz.] by Donios.

Yazının Orijinali: http://www.loonwatch.com/2010/01/terrorism-in-europe/

Çeviri:

Hamidullah Bayram

Uluslararası Saraybosna Üniversitesi

Uluslararası ve Halkla İlişkiler

İRAN DOSYASI : İran Diplomasinin Başarılmasına Nasıl Yardım Edebilir ?


İran’ın nükleer programındaki tutumu üzerine yapılan uluslararası görüşmelerin bir sonraki turu yapılırken, her iki tarafta kendilerini yerinde sayar vaziyette bulmuştur. Tedricen karşılıklı anlayış tabanı üzerine kurulu nükleer silahların yaygınlaşmasını önleme anlaşmasının kabulüne rağmen, altı küresel güç sadece İran’ın nükleer programına odaklanmayı tercih ederken, İran bölgesel güvenlik konularını içerecek şekilde gündemi genişletmek için bastırıyor.

Bu yeni olan bir şey değil, İran çeşitli vesilelerle kendi çıkarlarını yineleyerek, masada duran nükleer programının ötesinde ayrıca Suriye, Bahreyn, Afganistan ve Irak gibi ek bölgesel konuları tartışmıştır. Bu meselelerle ilgili bir diyalog temeli oluşmuşken, İranlı yetkililer doğrudan doğruya Amerikalı meslektaşlarıyla görüşmezse, bu tür müzakereler yaşanmayacaktır.
Moskova’da İran 2011 yılının Ocak ayı ve 2012 yılının Nisan ayında İstanbul’da yapılan ve yine 2012 yılının Nisan ayında Bağdat’ta peş peşe üç kez yaptığı hatayı tekrar etmemelidir. Bu görüşmeler zarfıda, İran’ın başmüzakerecisi Said Celili, Amerikalı meslektaşıyla ikili görüşme yapmaktan kaçınması için doğrudan doğruya hep talimat altındaydı.

Yaraya tuz basan gerçek ise İran’ın endişelerini dikkate alabilecek bir avuç üst düzey yetkililerden sadece iki isim şuanda Dışişleri Bakan yardımcısı olan William Burns ve şimdiki siyasi işler müsteşarı Wendy Sherman’dır. Burns ve Celili, 2009 yılında Cenevre’de yapılan görüşmelerin arasında verimli bir görüşmelerin arasında yapıcı bir toplantı gerçekleştirdiler. Sürekli bahsedilen Tahran araştırma reaktörü anlaşmasının görüşmesine ilaveten, Burns Celiliye bu görüşmenin sadece İran’ın nükleer programının görüşülmesi değil, bir dizi sorunlara yeni yollar bulma konusunda olduğunuzda açıklığa kavuşturmuştur.

Trajik olan, Obaman’ın başkanlık döneminde olan görüşmeler doğrudan doğruya olan görüşmelerdir.

Eğer İranlı müzakereciler Sheirman’la Moskova’da görüşmezse, Washington’da diğer geriye kalanlardan hemen hemen kimsenin onları dinlemeyeceği garantisi verilebilir. Tahran orada bir fırsatın olduğunu biliyor. Eğer İran’ın kara vericileri kendilerinin kasten açtığı yarayı yönetmekte ısrar ederse, Obama yönetimi İran yönetiminin samimiyeti konusunda şüphe etmeye başlayacatır.

İranlı ve Amerikalı yetkililer tekrar görüşmelere devam etmek zorunda ve bu nükleer programdan daha da çok şey ifade ediyor. Vashington Moskova’daki görüşmelere hazırlanırken, P5+1 mekanizmasını devreye sokarak özellikle bir kilit mesaj vermelidir: Wendy Sheirman, Said Celili ile 30 dakika’dan 1 saate kadar olacak bir görüşmeyi dört gözle beklemektedir. Bu artık devredilemez ve Sheirman tüm konularıyla İran’ın tüm endişelerini dinlemeye hazırdır. Moskova görüşmesinin hemen akabinde Sheirman, ilgili başkentlere rapor sunduktan sonra olası işbirliği alanlarını ve müzakereyi kolaylaştıracak zemini keşfetmeye çalışacaktır.

Üst düzey İran diplomasindeki disiplin konusunda birtakım şüpheler var. Ama ne zaman bu disiplin tarzı az yaratıcı veya marifet tarzı ile gergin bir diplomasi stili sunarsa, bu İranlı müzakerecileri tek yönlü yapar. Günleri tarih olan eski baş müzakereci Hasan Rohani, İran çıkarlarının güçlü bir savunucusuydu fakat az bir işbirliğini bir nebze hayatta tutabilmek için belagat ve güvenilirliği ile idare etmek için yeterince pragmatikti.

İran ve Amerika arasındaki çekişme bir savaş hattına vardı, bunun olması içinde yeterince sebep bulunmaktaydı. İki taraf arasındaki iletişimsizlik, yanlış algılama, hesapsızlık kendiliğinden daimi bir gerginlik döngüsü oluşturmaktadır. Şimdi yıllardır ilk defa sürdürülebilir bir diplomasi sürecine iştigal edilmiştir. Baş gösteren Amerikan seçimlerinin belirsizliğiyle, bu belki İran’ın şeytanileşen ikili sürtüşmeyi düzeltmesi bağlamında son şansı olabilir. İran artık kararını vermek zorundadır. Bu kararıyla Amerika ile doğrudan doğruya her neye girişeceği söylenmiş olacak.

Reza MARASHİ

Ulusal İran-Amerikan Konseyinde Araştırma Direktörü

ARAŞTIRMA DOSYASI : Şiddet Ve Psikopolitika-Araçsallaşan Korkunun Şiddete Dönüşümü


Özet

Devletlerin gerek iç ve dış gerek uluslararası politikasının birincil önceliğinin ‘’Terörle Mücadele’’ olduğu günümüz uluslararası alanda, devletler terörle mücadele adı altında politikalar yürütüyor, gücü yetebilen bir diğerinin toprağına giriyor, savaşlar yapılıyor…

Terörizm olarak tanımlanan bu küresel sorunu çözme süreci sonucunun da küresel boyutlara ulaşması, birçok akademisyeni Terörizmle ilgili araştırmalar yapmaya itmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalardan birçoğu Terörizmin sebeplerini anlamaya yönelik olmakla beraber, halen de devam etmektedir. Ben de bu çalışmamla başta Terörizm tanımlamasını irdelemekle beraber, büyük toplumsal travmalara yol açan ‘’Terörizme’’ neden olan etkenlere; şiddeti tetikleyen sebeplere ilişkin geliştirilmiş Terör Yönetimi Kuramı ve Sosyal Kimlik Kuramı çerçevesinde dikkat çekeceğim.

Giriş

Terör, Latince kökenli Fransızca bir sözcük olup, ‘’korkudan titreme’’ anlamına gelmektedir. Klasik tanımıyla ‘’toplumda endişe, korku, huzursuzluk, güvensizlik ve karmaşa yaratan fiziksel ve psikolojik şiddet içeren her türlü eylem’’ olarak bilinmektedir.

Terör terimi ilk kez Fransız ihtilali sırasında uygulanan şiddet olayları için kullanılmıştır. Fransız Devrimi’nin ilk yıllarında Fransa’da yürütme yetkisine sahip Convention, ülkenin dış güçler tarafından işgal edilmesinden duydukları endişeden ve içteki sivil huzursuzluğun devrime zarar verebileceğini düşündükleri için olağanüstü önlemler alma gereği görürler. Bu amaçla kamu güvenliğinden sorumlu komiteyi (Comité de salutpublic) neredeyse diktatörlüğe varan yetkilerle donatırlar. 5 Eylül 1793 günü Convention, bir bildiri ile devrim karşıtlarına karşı Terörü (la Terreur) açıklar: "Komplo kuran tüm kişileri dehşete düşürmenin zamanı geldi. Kanun adamları, Terörü başlatın!" Kamu güvenliğinden sorumlu komitenin başındaki Maximilien Robespierre terörün ateşli bir savunucusu olacaktır ve görevlendirilmesinden bir yıl sonra, 28 Temmuz 1794 günü despotluk suçundan idam edilene kadar binlerce kişinin infazına öncülük edecektir. Bu olay, yargısız karar verilen idamlara kadar giden uygulama şekli ve halk üzerinde bıraktığı korku ile tarihe devlet eliyle gerçekleştirilmiş bir terör örneği olarak geçer.

Ne var ki zamanla ‘’izm’’ ile siyasi bir içerik kazandırılan terörizm, resmi tanımlara göre: ‘’Bir ideoloji etrafında, mevcut sistemi şiddet yoluyla tahribe yönelmiş, yani mevcut siyasi iktidarı ve rejimi hedef alan faaliyetlerdir.’’ şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre terörizm bir devleti hedef alabilir, ancak bir devlet tarafından yürütülemez![1] Terörist kelimesinin kullanımındaki saiklere işaret eden Tomis Kapitan şöyle diyor: ‘’Terörist kelimesi, atfedildiği kişileri ya da grupları gayri-insanileştirir, iletişim kurulması imkansız insanlar olarak gösterir. Onları bu eyleme sürüklemiş olabilecek politikaların gözardı edilmesine neden olur. Bu kişi ya da gruplara karşı şiddet kullanılmasının önünü açar ve insanların korkularını istismar ettiği için, devlete tam bir hareket serbestisiyle davranma olanağı sağlar.’’[2] 11 Eylül olayları sonrası yaptığı bir konuşmasında Bush, bundan sonraki birincil hedeflerinin ‘’terörle mücadele’’ olacağını söylemiş ve ABD bundan sonraki politikalarını ‘’terörle mücadele’’ adı altında yürütmüştür: Olaylar sonrası Afganistan ve Irak’ı işgaline getirdikleri ‘’terörizm ve onunla mücadele’’ tanımlamaları ile yasal zemin hazırlamış ve bundan sonra, uluslararası hukuku hiçe sayan ve ‘’korku ve dehşet’’ uyandıran politikalar yürütmüştür.

Anarşik bir yapıya sahip uluslararası alanda güvenliği ve de barışı korumak adına oluşturulan uluslararası hukukun, yine aynı güçlerce hiçe sayılması da Foucault’nun iktidar ve bilginin karşılıklı birbirini desteklemekte olduğu düşüncesini doğrulamaktadır. Bilgi- iktidar ve soybilimsel yaklaşımı göz önüne aldığımızda, post-yapısalcılığın önemli görüşlerinden bir tanesi, uluslararası ilişkilerde ele alınan birçok problem ve meselenin sadece epistemolojik ve ontolojik boyutlara sahip olmadığı; aynı zamanda iktidar ve otoriteyle ilişkili olduğudur.[3] Yani bilgi üretim süreci bilişsel değil, normatif ve siyasi bir meseledir; güçlü olan tarafından üretilir ve yine ona hizmet eder. Öyle ki ABD’ye yapılan saldırılar, ABD’nin, hatta küresel jeopolitik düzenin tarihinde çarpıcı bir dönüm noktası olmuş[4] ve terörizm uluslararası- küresel sorunların orta yerine oturmuştur.

Varoluşsal Kaygı ve Şiddet: Terör Yönetimi Kuramı

Modernizmle beraber gelişen ve hızla ilerleyen teknolojinin, iletişimde sağladığı kolaylık, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir olayın kilometrelerce uzakta olan başka bir yerde de etki yaratabilmesine, dolayısıyla ulusal- küçük çapta bir olayın ya da sorunun büyüyüp uluslararası küresel bir sorun haline gelmesine neden olmuştur. Ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla, ilk kez, devlet eliyle(Fransız Devleti) uygulanan şiddetin tanımlanmasında kullanılan Terör eylemlerinin, küreselleşen dünyada artık hızla yayılabiliyor ve yankı uyandırabiliyor olması akademisyen ve araştırmacıların Terörizmle ilgilenmeye ve bu konuda araştırmalar yapmaya yöneltmiştir. Fazlaca Güvenlik ve Terörizm çalışması olmakla birlikte, birçok araştırmacı, birey ya da grupları şiddet eylemlerine iten sebepleri, Terörizmin altında yatan psikolojik etkenleri araştırmıştır ve bu yönde kuramlar geliştirmiştir. Bunlardan biri, kişileri terörize eden psikolojik kaygılara dikkat çeken Terör Yönetimi Kuramı’dır.

İnsanların ölümlü olduklarının bilincinde olmalarının onlarda bir terör yarattığını ifade eden Terör Yönetimi Kuramı, Jeff Greenberg, Tom Pyszczynski ve Sheldon Solomon tarafından, Ernest Becker’in ‘’The Denial of Death (Ölümü İnkar, 1973)’’ adlı eserinden esinlenerek, 1986 yılında ortaya atılmıştır. Kuramda, insanoğlunun kendini diğer canlı türlerinden ayıran özelliklerinin olumlu ve olumsuz yönlerine dikkat çekilmektedir. Gerçekte insan aklı ve bu aklın kendine sağladığı farkında olma yeteneği, ona birçok avantaj sağlarken aynı zamanda kendisine oldukça sıkıntı da verebilmektedir. Çünkü aklı sayesinde insan, yaşadığının ve varolduğunun farkında olduğu gibi ölümlü olduğunun da farkında olur ve bu onda ruhsal bir terör yaratır. Yani insanoğlu, kendisine sunulan idrak edebilme yeteneğinin bedelini, ölümlü olduğunun farkındalığıyla ödemektedir.[5] Dolayısıyla bilinç seviyesi yükselen insanlar, bu ölümlülük duygusunu aşmak ve içlerindeki terörü engellemek için daha büyük bir şeyle özdeşleşme ihtiyacı duyarlar; bu da genellikle dünya görüşleri olur. Çünkü ölümlü olduğu bilgisi her bireye varoluşsal bir kaygı vermektedir ve davranışsal terör, bu kaygının bireyin içinde yarattığı terörün dışarıya yansıtılmasıdır.

Tehdit ve belirsizliklerle dolu bu dünyaya doğduğumuz ilk andan itibaren dünyayı anlamanın, olup bitenleri açıklamanın telaşının zihnimizi allak bullak ettiğini, çünkü zihnimizin her şeyi anlamlandırmaya programlanmış olduğunu ve birbiriyle uyumsuz, çelişkili ve çatışmalı bilgileri aynı anda geçerli bilgi olarak kodlayamadığını ifade eden psikiyatri profesörü Süheyla Ünal’a göre, zihnimiz, bunun yaratacağı bilişsel çelişkiyi bir şekilde gidermeye çalışır. İnsan belirsizlik durumunda en ideal olanı yapar, durumu kolektif olarak tanımlar ve sosyal bir geçerlilik alanı yaratır: Çok sayıda insanla benzer olduğunu kurgular, bu da bireye emniyet duygusu verir, öz saygısını arttırır ve olumlu bir kimlik duygusu oluşturur. Ancak zamanla başka gruplarla karşılaşır ve özellikleri karşılaştırır. Başka dünya görüşlerinin varlığından haberdar olan bireyin, görüşünü yanlışlayan, kendi dünya görüşlerini alçaltıcı davranışlar sergileyen diğerlerine kızgınlığı artar; çünkü bu, kendi görüşünün kesin doğru olmayabileceği bilgisini içerir ve dünya görüşü yanlışlanan birey evrene yüklediği anlamı yitirir. Çevrelerindeki diğer insanların kendilerininkinden farklı inançlara sahip olması, yaşamın anlamlı olduğu düşüncesini tehdit ederek bireylerin kendilerine güvenlerini düşürür ve bireyler, bu olumsuz duygudan kurtulmak için farklı yollar izlerler: Diğerlerinin inançlarını ve düşüncelerini reddedebilirler; bu inançları ve inançların sahiplerini küçümseyebilirler; ya da bu farklı inanç sahiplerini kendi inançlarına çekmeye çalışabilirler.[6]

ABD’deki 11 Eylül saldırısının üzerinden iki hafta geçtikten sonra, ABD’deki bir üniversite kampüsünde yapılan bir araştırmada, katılımcıların 11 Eylül saldırısına karşı gösterdikleri reaksiyon incelenmiştir. Araştırmada, bu kişilerin şok içerisinde oldukları, hayatın anlamını sorguladıkları, daha çok birbirleriyle konuşarak zaman geçirdikleri ve Arap Müslümanları bağnazlıkla suçladıkları tespit edilmiştir. Bu araştırmadan elde edilen en önemli bulgu ise; kişiler arası iletişimin mevcut endişeyi, başka bir deyişle bireyin içinde yaşadığı terörün elimine edilmesi (saf dışı bırakılması ) veya azaltılmasında önemli bir etken olduğudur.[7]

Diğer taraftan, Terör Yönetim Kuramı’nın öne sürdüğü ‘’her şeyin ölümün getirdiği endişeyi engellemede kullanılabileceği’’ düşüncesini bir ironi olarak değerlendiren Baron, dünyanın birçok yerindeki teröristlerin, bu endişeden kurtulmanın yerine, kendileri gibi düşünmeyenleri yok etmek için ölüme gidebildiklerini belirtmektedir.[8] Baron’a göre, bu kişilerin düşüncesi; ait oldukları grubun devamlılığını kendi varlıklarının devamlılığından daha önemli görmeleridir. Kuramın, üniversite öğrencilerinden veri toplanarak yapılan yaklaşık yüz elli küçük ölçekli çalışmanın sonuçlarına bağlı kalarak geliştirilmiş olması da kurama yapılan başlıca eleştiridir. Yapılan bir diğer eleştiri ise, grup etkisine yöneliktir. Yine Baron’un da belirttiği gibi, grubun rolü yeterince açıklanmamış ve her şeyin bireysel motivasyondan kaynaklandığı belirtilmiştir. Ancak, kişisel davranışın açıklanmasında grup etkisinin iyi tespit edilmesi gerekir.

Toplumsallaşan İnsan: Sosyal Kimlik Kuramı

İlkel çağlarda, vahşi doğaya karşı kendini koruma içgüdüsüyle, türdeşleriyle bir araya gelen insanlar için, zamanla, belirli bir grubun üyesi olma, ‘’bireyin benlik kavramının bir parçası olan ve sosyal bir gruba üyeliği ve bu gruba üyeliğin beraberinde getirdiği algısal ve bilişsel temelleri ifade eden’’[9] sosyal kimlikleri tanımlar oldu ve benlik kavramının önemli bir parçası haline geldi.

Çoğu zaman kendilerini üyesi oldukları gruplar ile tanımlayan, diğer gruplar tarafından da bu şekilde tanımlanan bireyler, kişisel özelliklerini grubun değerleri içinde eriterek grubun normlarına uygun davranışlar sergilemeye başlarlar. Sosyal Kimlik Kuramı’na göre, toplum içerisinde bireyler, belirli özellikleriyle farklı bir grubun üyesi olabilir ve bazen de kendi iradeleri dışında, söz konusu özellikleri nedeniyle diğer insanlar tarafından bir grubun üyesi olarak değerlendirilebilirler. Örneğin[10] büyük çoğunluğu belirli bir etnik kökenden gelen vatandaşlardan oluşan bir ülkede, farklı bir etnik kökene sahip olan bireyler, sahip oldukları bu özellikleri nedeniyle, etnik bir grubun üyesi haline gelmektedirler. Böyle grupların yer aldığı toplumlarda, “biz” ve “onlar” yaklaşımının ortaya çıkması, sosyal kimlik kuramında işaret edildiği gibi, olasıdır ve oldukça kolaydır. Etnik kimlik gibi belirli bir özellik, toplumun normları ve değerleri gereği ön planda olan bir özellikse, etnik kökene dayanan gruplar arasında çatışma ve ayrımcılık muhtemel hale gelmektedir. Terörizm ise, bu çatışmanın en uç noktasını ifade etmektedir.

Oslo’da 2003 yılında yapılan ‘’Terörizmin Kökenleri’’ başlıklı konferansta belirtildiği üzere; Demokrasi, kişisel özgürlükler ve hukuk kurallarının yetersizliği, etnik- dini ayrımcılık, sosyal adaletsizlik, uç noktalardaki dini ve laik ideolojiler vs. gibi durumlar terörizmin ortaya çıkışına sebeplerdir. Tetikleyici sebepler ise ayrımcılığa uğrayan ve yas tutan bir alt grubun varlığı, politik faaliyetlerde yer alamama, kimlik gelişimi için güçlü bir gruba ihtiyaç duyma ve devletin şiddet uyguladığı katalizör olaylar (İrlanda’da yaşanan ‘’kanlı Pazar’’ olayı gibi) olarak tanımlanmıştır.[11]Örneğin Esman, ortak bir kimlik olarak etnik kimliğin tanımlanmasının birçok ‘’terörist örgütün’’ temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir.[12] Modernizmle özdeşleşen bir ulus-devlet oluşturma çabasıyla, hakim bir etnisite, din, mezhep veya başka bir grupsal olguya dayanarak, toplumu homojenleştirme sürecinde çok sayıda gelenek ve kültür ya soykırım ya da asimilasyon yöntemiyle yok edilmeye çalışılmış, ancak tüm tarihsel varlıkların, kültür ve geleneklerin ‘’tek dil, tek bayrak, tek kültür’’ milliyetçiliğine kurban edilmesi demek olan bu süreç halk isyanlarına ve halkın içinden ‘’terörist grupların’’ ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Burada terimin ya da kavramın siyasi açıdan taşıdığı göreliliğe de dikkat çekmek gerekmektedir. Öyle ki devlet tarafından terörist kabul edilen grup, içinden çıktığı ve haksızlığa uğrayan halk için özgürlük savaşçılarıdır. Diğer yandan, bütün dikkat çektiğim noktalar; incelendiğinde, bunların bireyler ve gruplar üzerinde psikolojik etkilerinin olabileceği; geniş gruptan etnik, dini gibi çeşitli nedenlerle ayrılan bir alt grubun varlığı ve uğradıkları ayrımcılığın, aşağılanmanın, sosyo-kültürel gelişmişlikten yoksunluğun grupta yarattığı öfkenin şiddete dönüşmesine sebep olabilir. Böylece toprakları istila edilmiş, dilsizleştirilmiş halklar, kendilerini boğan şiddet sarmalından, istilacıları gibi, daha fazla şiddetle kurtulabileceklerini düşünürler.[13]

Sonuç

Aslında burada dikkat çekmek istediğim nokta; terörizmi yaratanın da onunla savaşanın da devletlerin kendisinin olduğudur. Devletlerin bu şizofrenik yapısı, Klein’in ileri sürdüğü ‘’devletlerin ontolojik yapısının oluşumunda şiddetin olmazsa olmaz bir unsur olduğu’’[14] savında bir parça anlaşılabileceği gibi, karşı bir şiddete neden olabildiği gerçeği de kabul edilmelidir. Çünkü varoluş kaygısının neden olduğu şiddet, yine benzer bir korkunun tetiklediği karşıt bir şiddeti doğurur. Öyle ki 11 Eylül’ün teröre karşı mücadeleye neden olduğunu söylemektedirler. Sanki 11 Eylül, bir nedene sahip olmayan bir ‘’nedenmiş’’ gibi veya Judith Butler’ın ifadesiyle, sanki 11 Eylül olaylarının öncesinde tarihi bir süreç yokmuş gibi.[15] Bu yaklaşım, olayın anlaşılması için gerekli olan önemli bir tarihi süreci görmezden gelmektir. Kaldı ki, modern anlamda, şiddetin yaratıcıları ve de ‘’terörizmin’’ üreticilerinin -her ikisi de aynı güçlerin ürünü- aslolan emperyal hedeflerine ulaşmak için öne sürdükleri sebepler sudan, tahmin edileceği üzere yarattıkları sonuçlar da sorumsuz ve duyarsızca olabilmektedir.

2,974 kişinin öldüğü, 24 kişinin ise kayıp olarak listelendiği 11 Eylül olaylarından sonra Amerika’nın Afganistan ve Irak’a girmesiyle başlayan olaylar sonucunda sadece Afganistan’da, daha az olduğu iddialarının yanında, 3,700 ve belki de 5,000 sivilin hayatını kaybettiği ileri sürülmüştür. Ancak Amerika’nın her fırsatta ekranlarda dile getirdiği saldırıların sonuçlarına, Amerikan toplumunda yarattığı travmaya karşılık, Afganistan’da ölen insanların, oralardaki kaosun görmezden gelişi ise terörizm tanımlamasının kişileri gayri-insanileştirdiği savını doğrulamaktadır. Ölümü ilan edilmeyen, yası tutulmayan ‘’teröristler’’ değersizdir, bu yüzden korumaya değer yaşamları da yoktur.[16]

Ancak öyle görünüyor ki şiddete yönelten psikolojik sebepler, şiddeti anlamlandırmada da aklı dışarda bırakabilmekte ve toplumun, çıkar gözeten hakim güçlerin bu yöndeki politikalarını göz ardı edebilmelerinin de önüne geçebilmektedir. Sonuç olarak, ne zaman aşırıya kaçan ya da olağanın dışına taşan bir davranış anlamlandırılmaya çalışılsa, insan psikolojisinin karşısına çıkan zorluk şu olmaktadır: Gördüğümüz şey nitelik ve önemini sonradan anlayabildiğimiz birbiriyle bağlantılı birçok etkinlik ve olayın sadece sonucunu yansıtmaktadır. Terör saldırılarının sebep olduğu yıkımın miktarı ve bu saldırılara maruz kalan insanların ıstırabının derecesi gibi sahneler, televizyon ortamında, zihinlerimizde uzun süreli etki yaratabilmek amacıyla dramatize edilmektedir. Bu saldırıların sorumlularını anlamaya çalıştığımızda ise algılarımız genelde bu drama demirlenip kalmaktadır.[17] Bu algı ise, kitleyi, algıyı yönetebilen devletin mevcut düzenine yaklaştırmaktadır.

Toplumun, güvenliği sağlamak için, bir araç olarak kurduğu devlet; sosyal kimliklerin oluşumu, toplumun ayrışması ve nihayetinde bir millet kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte bireylerin kendilerini devletle özdeşleştirmesi ve aynı zamanda otoriteyi ulaşılamaz bir yerde konumlandırması sonucu amaca dönüşmüştür ve devletin varlığı ve bekası karşında insan hayatının bir önemi yoktur artık!

Ayşegül Yıldırım

TUİÇ Stajyeri

ARAŞTIRMA DOSYASI : BÖLGESEL GÜVENLİK VE BÖLGESEL ÇATIŞMA EKSENİNDE ASEAN ÖRNEĞİ


Bölgesel Güvenlik

Ulusal ve uluslararası güvenlik kavramı tarihsel perspektif içerisinde değişikliğe uğramıştır. Bu kavramların değişime uğraması hem etki alanlarını hem de kavramların oluşturduğu sonuçları yeniden düşünmemizi sağlamaktadır. Güvenlik olgusu uluslararası ilişkilerin ana nedensel mekanizmalarından birisi olmakla birlikte; bugün algılanan güvenlik parametreleri ile geçmişte yer alan algılar farklılık göstermektedir.

Uluslararası ilişkilerde ele alınan güvenlik stratejileri geleneksel anlayıştan farklı olarak çeşitlilik göstermektedir. İşte bu noktada; Kopenhag Okulu’nun önemli temsilcilerinden olan Barry Buzan’ın güvenlik kavramına getirdiği yeni ve eleştirel bakış ile birlikte; ulusal ve uluslararası güvenlik arasında yer alan “bölge” düzlemini ve “bölgesel güvenliği” tanımlamaya çalışacağım.

Devletler dışarıdan herhangi bir tehdide maruz kaldıklarında ve bundan bir zararları söz konusu olduğunda, temel tercihleri; ya bu zararın azaltılması için kendi başlarına bazı tedbirler alma konusunda faaliyete geçmek, yani bir ulusal güvenlik stratejisi izlemek, ya da tehdidin kaynağındaki gerçek nedenlere inerek tehlikeyi tümden ortadan kaldırmaya çalışmak, yani bir uluslararası güvenlik stratejisi takip etmek şeklinde olur.(Buzan 1991) Bu stratejileri belirlerken geleneksel anlayışında dışında kalan farklı bir düzlem söz konusu olmaktadır. Kopenhag Okulu tarafından “bölge” kavramı; ulusal güvenliğin alt düzlemi olarak tanımlanmaktadır. Ulusal güvenlik ve uluslararası güvenlik arasında kalan düzlem olarak da tanımlanan bölge; analiz edilirken farklı düzeylerde tanımlanmaktadır.

Bölge Tanımının Gelişimi

Bölge kavramı; geçmişten bugüne çok fazla değişime uğramıştır. Geçirdiği evreler nedeniyle farklı disiplinlere ve kriterlere göre tanımlanmaktadır. Politik, sosyal, coğrafi ve ekonomik açıdan pek çok parametrenin karşılıklı ilişkisinden çıkan sonuçlara göre değerlendirilmektedir. Bu nedenle; bölgenin tanımında tek bir kesin hükümden bahsetmek mümkün değildir. Bölgenin sınırlarının neler olduğu ve içeriğinin nasıl doldurulduğu hala bir tartışma konusudur. Kopenhag Okulu; uluslararası güvenlik çalışmalarında “bölge”yi farklı tanımlamaktadır. Bölgenin ulusal güvenlik ve uluslararası güvenlik stratejileri arasında kalan bir düzlem olduğunu belirtmiştik. Bu 3 dinamik birbirleriyle etkileşim halindedir ve karşılıklı bağımlılığı yüksektir.

Bölgesel güvenlik ilişkileri; diğer değişkenlerden bağımsız olarak göreceli özerk bir alan şeklinde ele alınıp, sonuçları devlet ve sistem düzeyinde tanımlanmaktadır. Devletlerin fiziksel ve ideolojik olarak sahip oldukları güç analizi bölgesel güvenliğin anlaşılması açısından çok önemlidir. Tarihsel süreç içerisinde üretilmiş bölgesel motiflerin ve modellerin; bölgesel ve büyük güçler tarafından nasıl algılandığı ve bu güçlerin birbirleriyle nasıl ilişkide olduğu; bölgesel dinamiklerin değişimi ile yakından ilgilidir. Uluslararası sistem ve devlet düzeyindeki sistem analizi ulusal güvenlik meselelerinin anlaşılması için önemli olmakla birlikte; bölgesel güvenlik alanında yer alan değişimler genellikle önemsenmemekte hatta bir veri olarak kullanılmamaktadır. (Buzan 1991)

Kapsamlı çalışmalarda; bölgesel düzey analizi yapılmaktadır. Devletlerin birbirleriyle olan ilişkileri ve bölgesel güç olan devletlerin uluslaararası arenada oynadıkları rol ile ilgili araştırmalar yapılmaktadır. Realist görüşe göre ki Waltz örneğinde bunu görebiliyoruz. Waltz; bölgesel güvenlik düzlemini sisteme dahil etmemektedirler. Devletlerin birbirleriyle kurduğu örgütler, bölgesel işbirlikleri ve uluslararası örgütlenmeleri tanımamaktadırlar. Devletlerin anarşik sistemdeki mücadelesi onlar için önemlidir. Bölgesel güvenlik çalışmaları, liberaller ve eleştirel okul tarafından çalışılmaktadır.

Güvenlik kapsamında “bölge”nin anlamı; geleneksel görüşte daha çok tarihsel bir düzlemde ele alınıyordu. Avrupalı devletlerin ortaya koyduğu güç dengesi teorisine referans verilerek açıklanıyordu. Çünkü; Avrupalı devletler büyük güçler ve o güçlerin oluşturduğu taraflar çerçevesinde bölgesel gücü tanımlıyordu. Fakat bu bölgesel güç; kendi fiziksel veya siyasi gücünden dolayı değil, uydusu olduğu büyük devletlerin politikalarına bağlılığı ile belirleniyordu. Örneğin; Danimarka ve İtalya coğrafi olarak güvenli bir konumda olmalarına rağmen; o dönemdeki şartlar dahilinde bölgesel güvenlik alanı içerisinde kendilerini aynı tarafın içerisinde bulmuşlardır. (Buzan 1991)

Bölgenin ve bölgesel güvenliği yeniden tanımlandırılması üzerine Ayoob, Buzan ve Rizvi bazı çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalar daha erken analizlerde görülen; bölgeleri sadece güvenlik ekseninde değerlendiren yorumları eleştirmektedir. Bölgesel güvenlik Buzan ve arkadaşlarına göre; salt coğrafi güvenlikten çok daha detaylı bir kavramdır. Bölgesel güvenlik devletler arasındaki dostluk ve düşmanlık ilişkilerinden ortaya çıkmaktadır. Şüphe ve korku bölgesel güvenliğin oluşmasında etkilidir. (Buzan 1991)

Ulusal ve uluslararası bölgelerin güvenlik kaygıları ve konuları birbirleriyle bağlantılı olarak değişmektedir. Bölgesel değişiklikler ulusal algıları değiştirmektedir. Bu parametreler etkileşim içerisindedir. Bölgesel düzlemdeki aktörler ve tehditlerin değişirken diğer aktörlerin sabit kalması beklenemez. Bölgesel güvenlik algısında; Karl Deutch’ın “güvenlik toplulukları” kavramını görebiliriz. Güvenlik toplulukları ve bu topluluğu oluşturan devletler “biz” kimliğini oluşturmaktadırlar. Özellikle; liberal anlayışın genelinde hakim olan anlayış; devletlerin birbirleriyle örtüşen hayati çıkarları olduğudur. Bu hayati çıkarları korumak ve maliyeti azaltmak için devletler birbirleriyle örgütlenmektedirler. Savunma sisteminin geliştirmesi, enformasyon ve teknolojinin paylaşılması alanında devletlerin bölgesel güvenliğin de yaratılmasına katkı sağlayacak çalışmaları vardır. Deutch’ın işaret ettiği diğer bir kavram “spill over effect”tir. Bir alanda başlayan işbirliği diğer alanlarada yansır ve önlenemez bir etki oluşturmaya başlar. Karl Deutch’a göre; Avrupa Birliği bir güvenlik topluluğudur. Biz kimliğinin ve ortak değerlerin içselleştirilmesi ile birlikte; ortak bir güvenlik alanı oluşturulmuştur. (Snyder)

NATO savunma örgütü; aslında bir bölgeyi temsil etmektedir. Coğrafyası ve belli sınırları yoktur ancak Buzan’ın da vurguladığı gibi bölgesel güvenliğe hizmet etmektedir. Ancak bu bölgesellik bir coğrafyadan ve bir güvenlik algısından çok ötede bir anlayıştır. NATO ekseninde biraraya gelen ülkeler belli bir dünya görüşünü, serbest piyasa ekonomisi ve uluslararası topluma ait olan devletleri temsil etmektedir. Böylece bir güvenlik toplumu ve bir bölgesel güvenlik tanımı oluşturulmuştur. Geliştirilmiş ortak güvenlik duygusu ve biz kimliği ülkelerin birbirleriyle çatışmasına izin vermez. Örneğin; Türkiye- Yunanistan ilişkileri gerilimli dönemler geçirse de bu ülkeler arasında sıcak çatışmalar yaşanmamıştır.

Kopenhag Okulu ve Barry Buzan; bölge tanımını yaparken; Karl Deutch’un ileri sürdüğü güvenlik toplumundan (security community) yararlanıyor. NATO örneğinde olduğu gibi esas mesele; bölgesel güvenlik kavramı ideolojik olarak kurumsallaşan NATO’da şekilleniyor. Coğrafi yakınlığın ötesinde Buzan’a göre; bölgenin rastgele bir tanımı yoktur. Bölge tanımının yapılabilmesi için ortak noktaların olması, güvenlik önceliklerinin ve güvenlik dinamiklerinin örtüşmesi gerekmektedir. Bu unsurlar devletlerin arasında bir bağlayıcılık ve bağımlılık yaratmaktadır.

Bölgesel Güvenlik ve Güvenlik Kompleksi

Bölgesel güvenliğin tanımlanması ile birlikte; güvenlik kompleksi kavramı daha önemli hale gelmiştir. Güvenlik kompleksinin oluşması için en önemli kriterler şu şekilde belirlenmiştir. Öncelikle; devleler arasında ortak bir tehdit algısının olması gerekmektedir. Bu tehdi algısı karşılıklı olarak bağımlılığı olan devletler arasında bir işbirliği sağlayacaktır. Güvenlik açısından kompleksin içerisinde yer alan devletler arasındaki dostluk ve güvenlik ilişkileri önemlidir. Kurulan güvenlik komplekslerini oluşturan dinamikler zaman içerisinde ve uluslararası aktörlerin bölgelere etkilerine göre de değişebilmektedir. Örnek olarak; Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve Amerika’nın 2 süper güç olarak ortaya çıkması fakat daha sonra bu güçlerin karşısında alternatif olarak bulunan Çin, Hindistan gibi güçler yeni güvenlik kompleksleri içerisinde yer almışlardır.

Güvenlik kompleksi meselesinde; coğrafi yakınlığın esas olduğunu ama olmazsa olmaz bir kriter olmamaktadır. Kompleks içerisinde yer alan devletlerin ihtiyaçlarının birbirlerine paralel olması ilk kriterdir. Örneğin; Kürt meselesinde; Türkiye- Suriye- Irak hattı içerisinde yer alan bölge; bu meseleye farklı açılardan bakmaktadırlar. Henüz netleşmiş ve sınırları çizilmiş bir tanım yoktur. Bölgesel güvenlik kavramını incelemek için birtakım ilişkilerin olması gerekiyor, uzun dönem dostluk- düşmanlık ilişkileri gerekiyor, bölgedeki devletler ya ortak tehdidi algılayacaklar ya da başka birilerini düşman olarak görecekler. Uluslaararası arenada bazen devletler arasında ortak tehdit, ortak düşman algısı olmasa da tarihsel çatışmalar devletlerin güvenlik kompleksi oluşturmasına neden olmaktadır.

Bölgesel güvenliğin önemli olduğu coğrafyalarda; güvenlik kompleksinin oluşturulmasının ana hedefi; devletleri işbirliğine teşvik ederek; çatışmaların azaltılmasını sağlamaktır. İleride göreceğimiz ASEAN örneğinde de bu şekilde bir güvenlik kompleksi oluşturularak, bölgesel çatışmaların azaltılması sağlanmıştır. Kompleksin ortaya çıkmasını hızlandıran bazı faktörler vardır. Güvenlik kompleksi dediğimiz yapı; dinamik ve dıştan gelen etkilere karşı tepki vermektedir. Kompleks içerisinde ülkeler birbirinden farklı olarak diğer devletlerin ortak güvenliklerini etkileyen anlaşmalar yapabilirler.

Kopenhag Okulu; bir devletin aynı anda birden fazla kompleks içerisinde yer alabileceğini savunur. Çünkü; ülkelerin paylaştıkları güvenlik ihtiyaçları çeşitlilik göstermektedir. Özellikle küreselleşme ile birlikte artan farklı tehdit kaynakları devletleri bu işbirliklerine yöneltmiştir. Güvenlik ilişkileri içerisinde sınır çatışması sorunu için en makul çözüm; tekrardan güvenlik kompleksinin oluşturulmasıdır. Devletler; ulusal güvenliklerini tehdit eden bir düşmana karşı; daha üst düzlemde bir koruma sağlıyorlar. Güvenlik kompleksine girilen andan itibaren; her devlet ortak güvenliği sağlayan bir yapının parçası haline gelmektedir. Sadece devletin kendi ulusal güvenliğinin maximizasyonu değil; ortak platformun bütününün çıkarları önemli hale gelmektedir.

Güvenlik kompleksi; içerisinde yer alan devletlerin güçlerine göre düzeyi değişmektedir. Yüksek güvenlik kompleksi; bir süper güçle birden fazla devletin birararaya gelmesi ile oluşan bir yapıdır. Soğuk Savaş dönemi şartları ve NATO’nun kurulma sürecinde bu bağlamda değerlendirebiliriz. Alçak güvenlik kompleksi; gelişmekte olan bir kavramdır. Daha küçük devletlerin birararaya gelmesi ile oluşturulan yapılardır. Buzan’a göre; küçük devletlerin ulusal güvenlik stratejileri izlemekten sakınmaları gerektiğini ve daha üst bir düzlemde güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaları gerekmektedir. Reel dünyada takip edilen güvenlik politikaları, ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinin bir karışımı görünümündedir. Dolayısı ile bütünlüköü bir güvenlik anlayışından bahsedilebilir. Nitekim pek çok ülke, ulusal güvenlik stratejilerinin uluslararası güvenlik stratejisine bağlı olduğunu kabul etmektedir. (Buzan 1991)

Güvenlik kompleksi; üye devletler için çok güçlü sembolik bir anlamı olmaktadır. Ortak metinler imzalanır, kurumsal dialog alanları yaratılır ve kompleksin değerleri deklare edilir. Üyelerin güvenlik ihtiyaçları, ortak değerleri ve birbirleriyle olan bağımlılık ilişkileri garanti altına alınmaktadır. Uluslararası rejim olarak da güvenlik kompleksinin prensipleri önemlidir. Uluslararası rejimlerin korunması ve saygı gösterilmesi düşüncesi; devletlerarasında çıkan sorunların çözümü için güvenlik kompleksini oluşturmaktadır.

Barry Buzan’a göre; realistlerle anlaştığı nokta; uluslararası sistemin kuralsız ve düzensiz olduğudur. Buzan’a göre; bu sistemin teminatı güvenlik kompleksleri ile sağlanmalıdır. Bölgesel güvenliği tehdit eden kaynaklara karşı oluşturulan güvenlik kompleksleri barış oluşturulması ve barışın korunması açısından önemlidir. Güvenlik kompleksi yaklaşımı; Soğuk Savaş sonrası dönemi güvenlik problemlerini açıklamak için faydalı olmaktadır. (Buzan 1991)

Bölgeselcilik Üzerine Tartışmalar

Bölgesel güvenlik ve bölgesel çatışma kavramları günümüzde iç içe geçmiştir. Louis Kriesberg; tüm uluslararası çatışmaların temelinde bölgesel bazı anlaşmazlıkların ve güç çatışmaların varolduğunu savunur. Bölge ve bölgeselcilik tanımı da özellikle ikinci dünya savaşından sonra gelişmeye başlamıştır. Bjorn Hettne’nin tanımladığı “yeni bölgeselcilik teorisi” bölgeselcilik anlayışına yeni bir boyut getimiştir. Eskiden bir bölge diğer bölgelerde oluşturulan gücün bir parçasıydı. Yeni bölgeselcilikte ise; bölgelerin kendi başlarına güçleri ön plandadır. Aynı coğrafyayı paylaşan devletler, sivil toplum ilişkileri, sosyal ilişkilerin gücü, meşruiyet, kapasite ve ortak kültürel değerler yeni bölgeselciliğin vurguladığı kavramlardır. (Snyder)

Bölgeselciliğin kademeleri coğrafi birlik, karışık sosyal bağlar, bölgesel kurumların oluşumu, bölge halkları arasındaki paylaşım ve bölge devletine dönüştür. Bölgecilik belli zamanlarda ve yerlerde artarken; yine aynı zaman ve yerlerde azalabilir. Sabit bir ilerleme ve değişim görülmemektedir. Bölgeselcilikle ilgili farklı görüşler de vardır. Peter Katzenstein; bölgeselcilikte; coğrafi faktörleri reddetmektedir. Sosyal ve bilişsel inşaya çok önem verir ve bunların değiştirilebileceğini savunur. Devletlerin birbirinden farklı olmalarına rağmen; ortak özelliklerini ön plana çıkarttıkları takdirde; birlikte ortak işler yapabilirler. Örneğin; İtalya ve Türkiye; her iki ülke de NATO üyesi ve NATO şemsiyesi altında ortak işler yapmaktadırlar. Diğer bir örnek; ABD, Avustralya, Birleşik Krallık ve Kanada örneğidir. Farklı devletler olmalarına rağmen pek çok ortak değere sahiptirler.

Bölgesel güvenlik ve bölgeselcilik ile ilgili diğer bir görüş de kurumsalcılara aittir. Keohane ve Martin; kurumların, işbirliklerinin uluslararası sistemde varolan anarşiyi azalttığını düşünmektedirler. Kurumsalcılara göre; ekonomik ve politik çıkarlar en az askeri hedefler ve ihtiyaçlar için önemlidir. Bölgesel güvenliğin sağlanmasında da bölgesel işbirlikleri ve bölgesel kurumlara ihtiyaç vardır. (Snyder)

Uluslararası güvenlik çalışmaları içerisinde; bölgesel güvenlik tehditleri; çok boyutlu tehditler,ülkeler arası problemler, göç hareketleri, çevre sorunları, etnik milliyetçilik ve düşük yoğunluklu savaşlardır. Bununla birlikte; dünyanın çeşitli yerlerinde; bölgeselcilik artmaktadır. Örneğin; Avrupa ve Asya- Pasifik bölgesinde çeşitli bölgesel işbirlikleri kurulmaktadır. Avrupa’daki bölgeselcilik; Soğuk Savaş döneminde NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği gibi kurumsallaşmalar nedeniyle hızla artmıştır. Ronald Rumsfeld; Irak işgaline destek veren NATO’cu AB ülkeleri için yeni Avrupa, diğerleri için ise eski Avrupa diyerek, yeni Avrupa’yı yeğlediğini belirtmiştir. Ortadoğu’da ise; devletler arasında varolan problemler ve yoğun çatışmalar yüzünden çok fazla bölgesel politika yapılamamaktadır.

ASEAN Deneyimi

Bölgesel güvenlik ve bölgsel güvenliğin yönetilmesinde önem bir örnek olarak karşımıza çıkan; ASEAN(Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği) sayesinde; üye ülkeler arasında; başarılı ekonomik ve politik bir entegrasyon süreci yaşanmıştır. Açıkca olmasa da güvenlik konularındaki işbirliğini arttırma çabalarında bulunulmuştur. Bölgesel bir güvenlik alanı ve bölgesel güvenlik kompleksi oluşturmak için çalışmanın başında; gereken kriterlerden bahsedilmişti. ASEAN örneğinde ise ana argüman; örgütün başarılı bir şekilde kurulduğu ancak; üye ülkelerin değişen ve farklılaşan çıkarları ile büyük güçlerin bölgedeki etkisinin; örgütün başarılarını kısıtlamasıdır. İşlevleri, üyeleri ve amaçları açısından global örgütlerden farklılıklar gösteren ve bölgesel bir örgüt olan ASEAN; Asya bölgesinde varolan önemli bir devletlararası yapılanmadır. (Narine 1998)

ASEAN kurulduğu ilk günden bu yana; belli başlı büyük güçlerin etkisinde kalmıştır. Örgüt üyeleri genel olarak gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırılmaktadır. Coğrafyası ve sahip olduğu bölgesel önem nedeniyle ASEAN; dış tehditlere açık bir örgüt haline gelmiştir. Güneydoğu Asya Birliği Ülkeleri, 8 Ağustos 1967 tarihinde Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland biraraya gelerek Bankok Deklarasyonu’nu yayınlayarak ASEAN’ı kurduklarını ilan etmişlerdir. ASEAN’ın kuruluş amaçlarının başında; sosyal ve kültürel işbirliğinin sağlanması, bölgede istikrarlı yapıların oluşturulması ve ekonomik işbirliği için hem siyasi hem de güvenli bir alan şekillendirilmesi hedeflenmiştir. Bölgesel güvenlik alanında da ASEAN; Soğuk Savaş sonrasında; Asya- Pasifik hattında kurulması muhtemel bir güvenlik koridoru oluşturmaktadır. Bölge ülkeleri üzerinde olan Çin tehdidi ve iç karışıklıklar da örgütün hassasiyetleri arasındadır. (Narine 1998)

ASEAN üyeleri; 1992 yılında ekonomik ve siyasal işbriliğinin bölgesel bir bütünleşmeye yönelmesi amacı ile Singapur anlaşmasını imzalamışlardır. Bu anlaşma ASEAN’ın uluslararası güvenlik ve bölgesel işbirliği alanında tanınmasını sağlamıştır. Dünya arenasında önem kazanan bir örgüt haline gelmiştir. Siyasal ve askeri alanda üye ülkelerin işbirliği içerisinde bulunmaları ASEAN’nı etkin bir aktör olarak ön plana çıkarmıştır. Bu anlaşmadana iki sene sonra; Singapur Deklarasyonu ilan edilmiştir. Deklarasyon ASEAN’ın siyasi amaçlarını ortaya koymakla birlikte; ASEAN bölgesel forumu oluşturulmuştur. Bu forum ile Asya- Pasifik bölgesi ile ilişkilerin geliştirileceği fikri onaylanmıştır. 1995 yılında diğer bir işbirliği anlaşması olan; Bankok Deklarasyonu yayınlanarak ASEAN üyelerinin “ Dostluk ve İşbirliği Antlaşması” ile birlikte; “Güneydoğu Asya Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge Antlaşması” imzalayacaklarını uluslararası kamuoyuna duyurmuşlardır.

Güneydoğu Asya Birliği Ülkeleri’nin ortak bir platformda bulunması ve bölgesel işbirlikleri ile birlikte; başarılı anlaşmalara imza atmalarını etkileyen önemli bir prensibin olduğu bilinmektedir. “Asean Way” denilen bu ilke; uzlaşmaya dayanmaktadır. Üyelerin bazı konularda birbirlerinden farklı çıkarları da olsa; ortak bir zeminde karar verme süreçleri vardır. Birbirlerini ikna edene kadar tartışmalar sürer ve en sonunda üyelerin üzerinde uzlaştıkları bir karar ortaya çıkmaktadır.

ASEAN’ın tam olarak istenilen başarıyı gösterememesinin iki önemli nedeni vardır. Bunlardan birincisi; örgütün kendi üyelerinden kaynaklanan sorunlar, diğeri de dış faktörlerdir. Özellikle; üye ülkelerin dış müdahale konusunda izledikleri farklı tutumlar birliğin ortak kararlar almasını engellemiştir. Örgütü olumsuz yönde etkileyen dış aktörler; Amerika ve Çin’dir. İki güçlü ülkenin Asya- Pasifik bölgesindeki rekabeti; bölgedeki güvenlik dengelerinin iyileştirilmesi yönünde; Amerika’nın bölgeye askeri güç göndermesi Çin’i harekete geçirmiştir. Bölgedeki etkileşimde büyük güçlerin rolü, bireysel olarak ülkelerin diğer büyük güçlerle ilişkisi ve kendi çıkarlarını daha ön planda tutmaları ASEAN’ın güçlü bir bölgesel örgüt olması önündeki engellerdir. (Narine 1998)

Sonuç olarak; uluslararası ilişkilerde güvenliğin boyutu değişmiştir. Ulusal ve uluslararası güvenlik stratejilerinin zayıf kaldığı noktada; bölgesel güvenlik kavramının ön plana çıktığını görmekteyiz. Bölgeye özgü çatışmaların ve sorunların uluslararası stratejik işbirlikleri ile çözümünden farklı olarak; bölge düzeyinde belirli; askeri, siyasi ve ekonomik işbirliği anlaşmaları ile bölgenin güvenliği sağlanabilmektedir. Çatışma alanı olarak tanımlanan bölgelerdeki devletlerin birbirlerine olan bağımlılıkları; sorunların çözümünde etkili olabilmektedir. Bu devletlerin sahip oldukları ortak tehdit ve ortak güvenlik çıkarları ile oluşturdukları güvenlik komplekslerinin nihai sonucu daha istikrarlı bir bölgedir. Uzun dönem devam etmiş dostluk ve düşmanlıkların etkileri bu güvenlik komplekslerinin oluşmasında etkili olmuştur.

ASEAN örneği; bölgesel güvenliğin amaçlanması yolunda önemli bir insiyatiftir. Ancak; bölge dışı bazı güçlü aktörlerin; bölgedeki çıkarları ve istekleri örgütün işlevini olumsuz anlamda etkilemiştir. Ayrıca; üye ülkelerin gelişmekte olan ülkeler olması da örgütü dışa açık ve savunmasız bir hale getirmektedir. Uluslararası anlaşmazlıkların ve problemlerin temelinde; bölgesel bir takım faktörlerin ve sebeplerin yer aldığınız düşündüğümüzde; bölgesel güvenlik alanlarının oluşturulması ve bir kurumsal kimlik kazandırılması sonucu çok önemli olmaktadır. Bu çalışmada ve makalelerde de gördüğümüz üzere; Kopenhag Okulu ve temsilcileri tarafından; güvenlik kavramı yapısal ve kurumsal öğelerle açıklanmıştır. Bölgesel güvenliğin başarılı olabilmesi için oluşturulan örgütler; güvenlik ihtiyacı ile birlikte; siyasi, ekonomik ve sosyal bir entegrasyonu da sağlayarak bölgelerinde bir direnç noktası oluşturmaktadırlar. Uluslararası güvenlik ve ulusal güvenliğin arasında varolan bölgesel güvenlik düzlemi iyi entegre olmuş ve dış tehditlere kapalı bir alanda varolmaya çalıştığı sürece başarılı olacaktır.

Selma Bardakcı

Bahçeşehir Üniversitesi

Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler (Master)

MİT DOSYASI : MİT Fuat Avni’nin kim olduğunu buldu !


MİT Fuat Avni’nin kim olduğunu buldu! Twitter üzerinden Başbakan Erdoğan hakkında yazdıklarıyla fenomen ola fuatavni hesabının kime ait olduğu bulundu. MİT kaynaklı haberlere göre @fuatavni hesabını yöneten kişi Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu. 17 Temmuz 2014 Perşembe 14:03 Twitter üzerinden Başbakan Erdoğan hakkında yazdıklarıyla fenomen ola fuatavni hesabının kime ait olduğu bulundu. MİT kaynaklı haberlere göre @fuatavni hesabını yöneten kişi Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu. Sabah gazetesinden Nazif Karaman’ın haberine göre, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) savcılığa Fuat Avni mahlası ile gerek sosyal medyada gerekse de bazı internet sitelerinde boy gösteren kişinin Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu olduğunu bildirdi. MİT, bu bilgiyi Fuat Avni’nin köşe yazısı yazdığı bir sitede, kuruma yönelik çeşitli iftiralar ortaya attığı gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı şikâyetin dilekçesinde verdi.

Emre Uslu’nun bu isimle yazı yazıp MİT’i yıpratmaya çalıştığı kaydedilen yazıda, Uslu hakkında işlem yapılması istendi. Bu başvuru üzerine Uslu hakkında Fuat Avni imzası ile kaleme alınan ve MİT’i konu edinen bazı yazıları sebebiyle soruşturma açıldı. Soruşturma dosyası Ankara Cumhuriyet Savcısı Serdar Coşkun tarafından söz konusu internet sitesinin yayın yeri İstanbul olduğu gerekçesiyle İstanbul Savcılığı’na gönderildi. Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunduğu bilinen Emre Uslu Türkiye’ye dönerse ifadesine başvurulacak. Bilindiği gibi Emre Uslu 30 Mart seçimlerinden hemen önce Brüksel’e gitmiş, bir süre burada kalacağını açıklamıştı. Uslu askerlik sorunları sebebiyle de daha önce ABD’den bir süre Türkiye’ye gelememişti.

TAYYİP ERDOĞAN CUMHURBAŞKANI OLAMAZ ÇÜNKÜ DİPLOMASI YOK /// TAYYİP’İN DİPLOMA KURNAZLI ĞI


VİDEO LİNK :

Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğinin şartları şunlardır:

1. Türk Vatandaşlığı

Cumhurbaşkanı olmak için gereken bir şart Türk vatandaşlığına sahip olmaktır. Milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin olarak vatandaşlık şartı hakkında yaptığımız açıklamalar burada da tekrarlanabilir. Çifte vatandaşlık, kanımızca Cumhurbaşkanı seçilmeye engel değildir. Keza, kanımızca, vatandaşlığın sonradan kaybı da Cumhurbaşkanı sıfatının düşmesi sonucunu doğurmaz. Bu konudaki tartışmalar için yukarıda milletvekili seçilme yeterliliğine ilişkin yaptığımız tartışmalara bakılabilir.

2. Kırk Yaşını Doldurmuş Olmak

Bu Cumhurbaşkanının "olgunluğunu" sağlamaya yönelik bir şarttır. Anayasa kırk yaşını "doldurmuş" olmayı aradığına göre, bu yaşa girmek yetmez, bu yaşı bitirip 41 yaşından gün almış olmak gerekir.

3. Yüksek Öğrenim Şartı

Anayasamıza göre Cumhurbaşkanı seçilebilmek için "yükseköğrenim yapmış" olmak gerekir. Buna göre, ilkokul, ortaokul ve lise mezunları Cumhurbaşkanı olamazlar. Acaba iki yıllık meslek yüksek okulu mezunları, yahut bir dört yıllık bir fakültenin ilk iki yılını tamamlayıp ön lisans diploması alıp ayrılanlar "yükseköğrenim yapmış" olarak kabul edilip Cumhurbaşkanı adayı olabilirler mi? Kanımızca, "yüksek öğrenim"den ne anlaşılacağını 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa göre belirlemek gerekir. Yükseköğretim Kanunu, yüksek öğretimi ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora aşamalarına ayırarak düzenlemiştir. Buna göre, iki yıllık bir programı bitirip ön lisans diploması alanları da yüksek öğrenim yapmış olarak kabul etmek gerekir. Anayasa sadece yüksek öğrenimden bahsetmekte, lisans öğreniminden bahsetmemektedir. Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı harp okulları, akademileri, emniyet teşkilâtına bağlı Polis Akademisi mezunlarını da "yüksek öğrenim yapmış" kişi olarak kabul etmek gerekir. Çünkü bu kurumlar da Anayasanın 132’nci maddesine göre, bir "yükseköğretim kurumu"dur.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Türk Dünyası ve Diasporası Vizyon 2023


Trk Dnyas ve Diasporas Vizyon 2023.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Doç. Dr. Gül CELKAN : Kırk Yıllık Mektup Açıklanınca


“Bir asker olmak, bir komutan olmak değildir ona çağını aşacak bir lider özellikleri taşıtan. O bir lider, ama kitleleri sürükleyebilen, insanları kenetlemeyi başarmış bir siyasi lider.” İşte İngiltere’nin Muhafazakâr Parti lideri Michael Stevens Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Türk İstiklal ve Bağımsızlığının sembolü Mustafa Kemal Atatürk için böyle diyordu.
Andrew Mango Atatürk adlı eserinde bağımsızlık ve evrensel uygarlığa katılımı Mustafa Kemal’in ikiz idealleri olarak görmekte[1] ve O’nu yetenekli bir komutan, akıllı bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamı olarak anlatmaktadır. Ve O’nu Aydınlanma çağının yani bir başka deyişle Türk Rönesans’ının yaratıcısı olarak görmektedir[2].

İngiltere Büyükelçisi olarak 1934-1939 yılları arasında Türkiye’de yaşayan Percy Loraine Ulu Önder’in ölümünün onuncu yılında, 10 Kasım 1948’ de yapmış olduğu bir konuşmada Atatürk’ü şu şekilde anlatmaktadır:

“Nasıldı! Aslını söylemek gerekirse dik, mağrur, kendinden emin, iyi giyimliydi; belirgin yüz hatları, insanın sanki içine kadar görebilen mavi gözleri, kalın kaşları, yüzünde bazı derin çizgiler ve çoğunlukla ciddi ve sert bakışlar; ancak her bakışında, yüz ifadesinde ve hareketlerinde dahi bir hayat, bir canlılık vardı. Aklından geçirdikleri ve vücudu harekete geçmeye hazır sarılmış yaylara benziyordu?”[3]

Atatürk elbette Türk milletinin kurtarıcısı, aydınlığa çıkmasını sağlayan; egemenlik, bağımsızlık, hürriyet kavramlarını öğrenmesini ve yaşatmasını sağlayan kişiydi. Ancak onun değerini yabancıların sözlerinden duymak, Türk Milleti olarak bizlere Atatürk’le ne kadar övünsek azdır dedirtecek kadar etkileyici olmaktadır. İstiklal Savaşında Güneydoğu Anadolu’yu işgal eden Fransa’nın Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, “Mustafa Kemal’den öğreneceğimiz çok şey var,” derken, Amerikalı General Mac Arthur , “zamanın en önde gelen devlet adamı ve askeri dehası olarak” Atatürk’ü tanımlamaktadır. 1922 yılında Cumhuriyet Türkiyesi’nin Ankara’sına gelen ilk İngiliz olan Grace Ellison, Atatürk’ü öğrencilerine sürekli olarak milletin, milliyetçiliğin ne demek olduğunu öğretmek durumunda kalan bir profesöre benzetmektedir[4].

Atatürk geleceği gören, ülkesiyle milletiyle gurur duyan ve ona derin bir sevgi besleyen, parlak bir geleceğe doğru yol alabilmesi için tüm mesaisini bu amaç uğruna harcamış emsalsiz bir devlet adamıydı. “Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler milletlerini yaşamak ve ilerlemek imkânlarına kavuştururlar”. İşte Atatürk kendi felsefesini bu kelimelerle özetlemekteydi. Mustafa Kemal mütevazılıği elden bırakmayan ve kendisinin olağanüstü bir kişi olarak yorumlanmasını asla istemeyen bir kişiliğe sahipti. Ona göre doğuşundaki en büyük olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmiş olmasıydı.

Atatürk ve onun efsanevi kahramanlığı, öğretileri Türk ulusunun ve dünyadaki tüm milletlerin hafızalarından asla silinmeyecektir. Türk milleti için bir sembol haline gelen gizli bir kahramandı. Türk Rönesansını yapmış olduğu inkılaplarla başlatmıştır. Kadınların çağdaş dünyaya ayak uydurması, ekonomik zaferler, eğitimin modernleşmesi,… bunlar Atatürk sayesinde Türk milletinin sahip olduğu onlarca imtiyazdan sadece birkaçıdır.

Atatürk Türkiye’si laik ve insancıl milliyetçilik kavramları sonucu uyumlu, hoşgörülü bir ortam yakalamayı başarmıştır. Elbette savaşlardan, fakirlikten, yorgunluktan elinde avucunda bir şey kalmamış bir milleti kalkındırmak azim, sebat, fedakârlık ve strateji geliştirme işiydi. İşte Atatürk bunları başarmış ve yabancı diplomatların da hayret, şaşkınlık ve hayranlıkla izlediği dünyaca saygın bir devlet adamı olmuştur.

1934-1939 yılları arasında önce İstanbul’da daha sonra da Ankara’da Büyükelçi olarak bulunan Percy Loraine 25 Kasım 1938’de Londra’ya gönderdiği ve kırk yıl açılmayacak şerhi koyduğu mektup, ibret dolu anlatımıyla Atatürk’ün yabancı bir diplomat gözünde nasıl muazzam bir kişiliğe sahip olduğunu göstermesi açısından okunması gereken bir mektup olmasının yanı sıra objektif anlatımıyla araştırmacılar için de bir kaynak belge niteliği taşımaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra’ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine “40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak” damgası vurulan mektubun tam metnidir .

Telgraf No: 608
İngiltere Büyükelçiliği, Ankara,
25 Kasım 1938

Aziz Lordum,

1. Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk’ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların birçoğu, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine’deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde “çift karakterlilik” olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C. Armstrong’un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tespiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir.

On beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

8. Atatürk’ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdir de harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı’da “yes-men” ve uzun süredir Türkiye’de “evetçi” olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini yerine getiremedikleri kanaatına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz.

Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hâkimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk’ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.

O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır

İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.

Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım.

Percy Loraine

[1] Andrew Mango, Atatürk, Sabap Kitapları, 1999, 507.
[2] A.g.e. 507.
[3] Turkish Daily News, TDN-ee, Sanat ve Kültür Köşesi, 25 Ekim 1998
[4] Grace Ellison, An Engilish Women in Angora, 1922.
[5] Newsletter, British Council, November 1998.

İSRAİL DOSYASI /// NECDET BULUZ : “Kahrolsun İsrail” demekle olmuyor.


İsrail’in Ramazan ayını bile dinlemeden, Gazze’de başlattığı bombalama ve kara harekâtında ölenlerin sayısı giderek artıyor. İsrail’in bu kanlı saldırılarına ise tüm dünya seyirci kalıyor. Özellikle Arap ilkelerinden ses yükselmiyor. Bizim Başbakan ve Cumhurbaşkanı adayımız Erdoğan, gittiği her yerde mangalda kül bırakmıyor, İsrail’e veriyor veriştiriyor. “Yaptıklarının er veya geç hesabını verecekler” diyor.

Bu satırlar yazılırken, İsrail’in Gazze’ye attığı bombaların 500 tonu geçtiği,220 masum insanın hayatını kaybettiği, 2000’in üzerinde yaralının bulunduğu haberleri geliyordu.

Erdoğan yandaşları ise, gösterilerde İsrail bayraklarını yakıyor. “Kahrolsun İsrail” sloganları atıyor. Büyükelçilik önünde protesto gösterilerine de katılanlar “Katil İsrail” diye bağırıyor. Ölenler için toplu cenaze namazları kılınıyor. İsrail için söylenmedik, edilmedik beddua bırakılmıyor. Ancak, sonucun değiştiğini söyleyebilir miyiz? Hâlbuki sonucu değiştirebilecek adımlar atılabilir, bunlar atılmıyor.

Başbakan son yaptığı konuşmada Amerika ve Batı’dan çok İslam alemine seslendi ve “Ey İslam alemi hiç mi canınız acımıyor? Nerede İslam Dünyası?”diye sitem dolu sözlerini dile getirdi.

Erdoğan yandaşları, ”Filistin halkına karşı en gür ses Erdoğan’dan geliyor” diyor. Doğrudur, konuşma ile “Kahrolsun İsrail” demekle, protestolarla, bayrak yakmalarla bu iş çözüme kavuşacaksa Erdoğan’a hak veririz. Ancak, şüpheniz olmasın, hiç kimse Erdoğan’ı ne dinliyor ne de takıyor.

AK Parti döneminde İsrail ile olan ticaret 3 katına çıkmış. Türk tarımında İsrail üretimi hibrit tohumlar kullanılıyor. Yerli tohum kullanımı yasaklanmış. Malatya Kürecik’teki füze kalkanlarının İsrail’in güvenliğini sağlamak için kurulduğunu bilmeyen kalmadı. İnsansız uçaklar ve bunların teknik bakımları İsrail’den alınıyor ve yapılıyor. Adana İncirlik Üssü, böylesi durumlarda İsrail için çalışıyor.

Bunları niye yazıyoruz? Eğer, İsrail’e karşı gerçekten ortaya bir tavır koyacaksanız, yukarıda saydıklarımızı bir kalemde sileceksiniz ya da donduracaksınız. Böyle bir cesareti ortaya koyamadığınız sürece, söylemlerin hiçbir şey ifade etmediğini geçmiş yıllarda da gördük.

Çok önem verdiğiniz ve güvendiğiniz Arapları Filistin için tek yumruk haline getirebiliyor musunuz? Belirleyici ve güçlü olmak bunları gerektiriyor.

Konu ile ilgili çok yazdık, çok uyardık. İsrail, bölgede küçük Amerika’dır. Bugün, yaptıkları hem Amerika, hem de Batı tarafından onaylanıyor, İsrail haklı gösteriliyor. BM Güvenlik Teşkilatı bile aldığı kararlarla İsrail’i durduramıyor. Bugüne kadar BM Güvenlik Teşkilatı’nın aldığı kararları İsrail’in uyguladığını gördünüz mü?

Biz, burnumuzun dibinde soydaşlarımıza karşı girişilen vahşice işlenen cinayetleri bile seyredip, ilgilenmiyoruz. Türkmenler katlediliyor umursamıyoruz. Doğu Türkistan’daki Türklere görülmemiş işkenceler yapılıyor, katlediliyorlar sesimizi yükseltmiyoruz. Varsa yoksa bizim için Araplar ön plana çıkıyor. Hâlbuki bu tür katliam ve cinayetlerde ayırım yapmamak ve hepsinin karşısında olmak gerekiyor.

Ural Ateşer adlı bir arkadaşımız “Gazze ve timsah gözyaşları” başlığı altında bizimle paylaştığı yazının bir bölümünde bakınız neler diyor, biz de sizlerle paylaşarak bugünkü yazımızı noktalamak istiyoruz:

“Bu canice saldırılar bir kez daha bize ders olmalı… Sadece canı yananın canı yandığında değil, sadece “yılan kendisini ısırdığında” değil… Dünyada olan tüm nefret, cinayet olaylarına karşı tüm vicdanlı insanlar, tüm güzel insanlar el ele vererek karşı çıktıklarında böylesi cinayetler geriletilebilir… Ama hiç bir hesap, hiç bir dinsel, politik, ideolojik, ekonomik hesap gözetilmeden insanlık düşmanı odaklara, devletlere karşı çıkılmadıkça; “bana ne, orada ölenler Hıristiyan”, “bana ne, orada ölenler Müslüman…”, “bana ne orada ölenler Afrikalı siyahlar…”, “bana ne, orada ölenler, saldırıya uğrayanlar eşcinseller…”, “bana ne, orada katledilenler Aleviler/Sünniler…”, “bana ne, orada ölenler Kürtler…” demeden hep birlikte cinayetlere karşı çıkılmadıkça kim olursa olsun, döktüğü gözyaşları timsah gözyaşlarıdır…

Kendisine demokrat diyen, demokrasi için mücadele ediyorum diyen; ama sadece kendi takımından birine bir haksızlık olduğunda ayağa kalkan, ama kendi dışındakiler için kılını kıpırdatmayan bu ülke insanı artık timsah gözyaşları dökmeyi bırakıp, gerçek demokratlar, gerçek barışçılar olma yoluna girmelidirler… Kısa bir süreden beri Irak’da insanları, çoluk-çocuk demeden en vahşi ve ilkel şekilde boğazlayan ve kendine bilmem ne İslam devleti adı veren haydutları kınamayanların İsrail’in vahşeti karşısında gözyaşı dökmeleri sahtekârlıktır… Aynı şekilde O haydutları lanetleyip Suriye diktatörüyle fotoğraf çektirenler de aynı sınıftan sahtekârlardır…”

necdetbuluz

necdetes

IRAK DOSYASI : Kerkük’ten Bağdat’a ölüm yolculuğu


Kamyonlara doldurulan çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 2 binden fazla Türkmen gözyaşı ve dualarla Bağdat’a uğurlandıTelaferli Şii Türkmenlerin, terör örgütü IŞİD’e bağlı silahlı teröristlerden kaçış çilesi sürüyor. Kerkük’te otobüslere bindirilen 2 bin Türkmen, Bağdat’a uğurlandı. Ancak güzergahta gözü dönmüş IŞİD teröristlerinin bulunması nedeniyle yolculuğun tehlikeli olduğu belirtildi. Alınan bilgiye göre, daha güvenli olan Şii bölgesine gitmek isteyen Türkmenler, çocuk, kadın, yaşlı, hasta günlerdir yollarda. Erbil’den Kerkük’e kamyon ve buldukları diğer araçlarla gelen 2 bin Türkmen’in amacı Bağdat üzerinden Necef’e ulaşmak. Kerkük’teki hüseyniyelerde dün gece ihtiyaçları karşılanan Türkmenler, dün sabah erken saatlerde kendilerine tahsis edilen otobüslerle Bağdat’a doğru yola çıktı. Türkmenler, IŞİD tehlikesi nedeniyle 3 saatlik yol yerine 20 saatlik uzun yoldan Bağdat’a ulaşmaya çalışacak.

Necef’e gitmek istiyorlar

Telaferli 70 yaşındaki Fevziye Adnan, yaptığı açıklamada, bir aydır kamplarda ve göç yollarında hayatta kalma mücadelesi verdiklerini söyledi. Önce Musul’un peşmerge kontrolündeki Sincar ilçesine sığındıklarını anlatan Adnan, burada bir ay kampta kaldıktan sonra Erbil ve Kerkük’e geldiklerini belirtti. Adnan, IŞİD teröristlerinin havan topu saldırısında, kızının ve bir torununun gözleri önünde yanarak öldüğünü ifade ederek “Bombalar evlerimize isabet ediyordu. Telafer’i terk etmek zorunda kaldık. Şimdi Necef’e gitmek istiyoruz. Tabii IŞİD teröristlerine yakalanmazsak. Çok tehlikeli bir yolculuğa çıkacağımızın farkındayız. Ama başka çaremiz kalmadı. IŞİD zulmü karşısında ölümü göze aldık” dedi.

“Ölüm yoluna çıktık”

Evini 7 çocuğuyla terk etmek zorunda kalan Süheyip Halaybekli de “Ölüm yoluna çıktığımızı düşünüyorum. Önümüze IŞİD teröristleri çıkabilir. Ama başka çaremiz yok. IŞİD’in bizim için ne tür bir bela olduğunun farkındayız. Her şeyi göze aldık” diye konuştu. Kerkük Polis Müdür Yardımcısı General Turhan Abdulrahman, kente giriş yapan sığınmacı sayısının bir gecede 2 bini aştığını söyledi. Abdulrahman, sığınmacıların, Kerkük’teki hüseyniyelerde konuk edildiğini, yiyecek ve içecek ihtiyaçlarının temin edildiğini belirtti. Otobüslerle Bağdat’a gönderdikleri Türkmenlerin, herhangi bir korumaları olmadığını kaydeden Abdulrahman, “Üç saatlik Kerkük-Bağdat yolu IŞİD militanları nedeniyle güvenli değildi. Bunun yerine onları daha uzun fakat daha güvenli olan güzergahtan Bağdat’a gönderdik. Fakat yine de endişeliyiz. İnşallah IŞİD teröristlerine yakalanmazlar” ifadesini kullandı. (A.A)
Emirli’ye de gözünü dikti

Terör örgütü Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) öncülüğündeki silahlı güçlerin, Irak’ın Salahaddin ilinin Tuzhurmatu ilçesine bağlı Emirli kasabasına saldırıya geçtiği bildirildi. Bağımsız Türkmen Milletvekili Niyazi Mimaroğlu, IŞİD öncülüğündeki teröristlerin önceki geceden bu yana havanla vurduğu Emirli nahiyesine karadan saldırıya geçtiğini söyledi. Mimaroğlu, “Emirli yaklaşık bir aydır muhasara altında. Buna rağmen IŞİD’e bağlı teröristlere direniyorlar. Halk yardım bekliyor. Aşiretler kendilerine IŞİD teröristleriyle mücadele etmek için silah desteği yapılmasını istiyor” dedi. Bir süredir çatışmaların ve otorite boşluğunun yaşandığı Irak’ta, IŞİD’e bağlı silahlı terörist gruplar, Musul ve Tikrit gibi bazı kentlerde kontrolü ele geçirmiş, çatışmalar yüzünden yaklaşık 1 milyon sivil, bölgeden göç etmek zorunda kalmıştı. Salih Bilici

Yeniçağ

%d blogcu bunu beğendi: