Günlük arşivler: 19 Temmuz 2014

KİTAP ANALİZİ : Arap Baharı


“Arap Baharı” adlı bu çalışma Turan Kışlakçı tarafından kaleme alınmış ve 2011 Ekim ayında ikinci basımına hazırlanmıştır. Turan Kışlakçı, kitabında Tunus ve Mısır’da başlayan ve çok kısa süre içerisinde tüm bölgeyi etkisi altına alan halk hareketlerini ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Kitabın kapağında, eylemci kitlelerin hangi talepler etrafında bir araya geldiğinin bir yüzünü teşkil eden “Eş-Şa’b Yurid İskate’n Nizam” (Halk rejimin düşmesini istiyor) cümlesine yer verilmekte ve yazar bu eylem tarzının ilk kez görüldüğünü belirterek, söz konusu coğrafyada yeni bir siyaset dilinin oluştuğunu söylemektedir.

Altı bölümden müteşekkil olan kitapta yazar, ilk olarak Arap devrimlerinin tarihsel geçmişi, Arap coğrafyasının nasıl çizildiği ve Soğuk Savaş sonrası oluşan dünyadaki değişimden bahsetmektedir. 2010 yılı sonu ile başlayan Arap Baharı sürecinin altından yatan nedenleri önceki dönemleri de göz önünde bulundurarak veren yazar, Arap dünyasındaki aile iktidarlarından Libya, Suriye ve Yemen örneklerini de okuyucuya sunmaktadır. Kitap, Arap Baharının nasıl okunması gerektiği ve bu süreçten hangi sonuçların çıkarılabileceği kısmı ile son bulmaktadır.

İlk olarak yazar Arap tarihindeki devrimleri ele almış, isyan, ayaklanma ve devrimlerin tarih boyunca hem yön hem de yöntem açısından kendilerini oluşturan sosyo-politik koşulları yansıttığını belirtmiştir. 18 Ocak 1919 Paris Barış Konferansı ve 28 Haziran 1919 Versay Antlaşmasında, Arap dünyasının masaya yatırıldığını yeni bir dünya düzeninin ortaya çıktığı toplantılar da aktarılarak, tüm coğrafyanın anlaşılmasında önemli bir husus olan bu konu üzerine genel bir bilgi verilmesi hedeflenmiştir. Arap dünyasında isyanların ve devrimlerin bazen bir grup, kabile bazen bir ideoloji, bazen de halk kitlelerinin katılımıyla ortaya çıktığını ifade eden yazar, Batılı güçlerin bu topraklara ayak bastığı dönemler dahil olmak üzere, 1800’lü yılların birçok ayaklanmaya tanıklık ettiğini belirtmektedir. Arap dünyasının geçmişte yaşamış olduğu bu hadiselerin 2011 yılından itibaren gerçekleşen olaylar ile tamamen olmasa da benzerlik gösterdiği düşüncesini taşıyanların bulunduğunu söyleyen yazar, genel olarak 1907 – 1970 yılları arasında yaşanan devrimlerin bir benzerlik arz ettiğini öne sürmektedir. Yazar aynı zamanda Prof. Dr. Kemal Karpat’ın görüşlerine de yer vererek, ünlü tarihçinin Ortadoğu’daki reformist devrimlerin amaçlarını siyasi ve sosyo-kültürel olarak ikiye ayırdığını belirtmektedir. Bu benzer ortamın 1970’li yıllarda yaşanmasının ideolojik nedenlere dayandırılabileceğini söyleyen yazar, 21. yüzyılda büyük çoğunlukla “Cuma Devrimleri” olarak anılan olayların ise “İslami” bir görünüm sergilediğini öne sürmektedir.

Arap Baharı’nın arka planı başlığı altında inceleme alanı bulan bölümde Kışlakçı, Arap dünyasındaki tarihi ayaklanmalardan bahsetmiştir. Burada Tunus ve Mısır da başlayıp tüm Arap coğrafyasını etkisi altına alan isyan ateşi bölgeyi adım adım etkisi altına almıştır. Çok büyük kalabalıklar giderek çoğalarak, sokağa çıkmıştır. Bununla birlikte çok ciddi ölümler meydana gelmiştir. Arap dünyası 2011 yılında tarihi bir dönem yaşamıştır. Burada korkunun yer değiştirdiğini ve halkın gücünün farkına vardığını dile getirmiş, dine dayalı muhalefetin tarihin görmediği bir ağırlıkla bastırıldığına dikkatleri çekmiştir.

Kışlakçı, halkları isyana sürükleyen etkenleri anlattığı üçüncü bölümde siyasi nedenler, toplumsal nedenler, ekonomik ve dış etkenler olmak üzere dört ana başlık üzerinde durmuştur. Yazar siyasi nedenler arasında, liderlerin ömür boyu iktidarda kalma mücadelesi, reformların geciktirilmesi, babadan oğla intikal eden iktidar, seçimlerde adaletin olmayışı, tek parti iktidarında çok partili sistemin olmasını sıralamıştır. Toplumsal temelli faktörler arasında işsizlik, toplumsal haksızlık, idari ve ekonomik yolsuzluklar olduğu görüşünü öne sürmüştür. Ekonomik etkenlerin de ciddi bir rol oynadığını, Mısır’daki ayaklanmaların iktisadi şartlardan dolayı olduğu örneğini vererek açıklamıştır. Dış etkenlere bağlı nedenler arasında ise uluslararası sivil toplum örgütlerinin rolü, Erdoğan’ın Davos çıkışı ve Mavi Marmara olayı, son dönemdeki yabancı güçlerin dolaylı ya da dolaysız dış müdahalelerinin sert bir boyut kazanması gösterilmiştir.

Yazar dördüncü bölümde Arap isyanlarının yakın geçmişini incelemiştir. Siyasi protestoların İkinci Filistin İntifadasıyla başladığını ve bu protestoların Mısır toplumunda ikinci merhalenin başlamasına zemin teşkil ettiğini belirtmiştir. Yazara göre protesto eylemlerinin niteliğinde de bir profesyonelleşme gözleniyordu. Böylelikle protestolar sürecinin üçüncü basamağı olan genel grev gelip çatmış, Nisan 2008’de Mısır halkı hayat ve geçim şartlarının düzeltilmesi için evden çıkmama gibi pasif ama geniş katılımlı protesto eylemine katılmışlardır.

Yazar, “Arap Dünyasını Neler Bekliyor’’ ana konusu altında, Arap dünyasındaki üç büyük siyasi çatlağı ele almıştır. İlk ciddi çatlağın Mısır ile İsrail arasında yapılan Camp David Antlaşmasından sonra gerçekleştiğine dikkat çeken Kışlakçı, bu dönem sonrasında şiddet yanlısı İsrail Devlet Başkanı Netanyahu yerine ılımlı olarak ifade edilen İsrail İşçi Partisi hükümetin gelmesiyle liderler arasında düzenli olarak görüş alışverişi yapılmaya başlandığını kaydetmiştir. Ve böylece Afrika Birliği’nin, Avrupa Birliği ve NATO gibi senede bir düzenli olarak toplanma kararı aldığını belirtmiştir.

Son olarak sonuç kısmında yazar, Arap baharından çıkabilecek sonuçları geniş bir yelpazede açıklamıştır. Tunus’un Arap devletler sistemindeki ağırlığının önemli olmadığını fakat Arap baharını başlatanın Tunus olduğunu kaydeden yazar, adil bir rejim kurmanın sosyal adalet ve ekonomik kalkınma için tek başına yeterli olmadığını ve sosyal adaleti sağlamanın bir rejimi yıkmaktan daha zor olacağını belirtmiştir. Ayrıca Arap ayaklanmalarında Cuma namazlarının etkisinin inkâr edilemez olduğunu ancak bunun, olaylarda İslamcıların büyük rolü olduğu anlamına gelmeyeceğini de ifade etmiştir. Yazar Arap dünyasında şimdiye kadar meydana gelmiş en önemli olayın Mısır’daki devrim olduğunu, bununla birlikte devrimlerin önemli bir boyutunun da Arap baharının Araplar arasında bir birlik ve yoğun etkileşime yol açması kaydetmiştir. Arap baharının başlamasında gençlerin büyük rolü olmasına rağmen bu süreci halk devrimi olarak adlandırmanın daha doğru olacağını bildiren yazar aynı zamanda İsrail’in Mısır ve Tunus’taki gelişmelerde panik yaşadığı ve artık Suriye’deki değişimlerin onları daha çok endişelendirdiğine dikkat çekmiştir. Bununla birlikte hem Rusya hem de Çin’in net bir pozisyon almaktan çekindiğini ifade etmiştir.

Eserin tümünde yazar, sentezlerinden yola çıkarak konuları geniş açıdan ve tarihi arka planı ile ele almış, kendi tecrübelerinden yararlanarak farklı bir bakış açısı ortaya koymuştur. Kitap nesnellik ve öznelliğin birlikte harmanlandığı çalışma olarak okuyucuya sunulmuştur. Yazar bu eserinde okuyucuyu sorgulamaya ve düşünmeye yönlendirdiği gibi, aynı konuları farklı bölümlerde yeniden ele almaya gerek duymuştur. Bu yaklaşım tarzı, konuların öğrenilmesini pekiştirmesi yönünden iyiye yorumlanabileceği gibi, kitabın eleştirilebilir olmasını da beraberinde getirmektedir.

Eda KENDİR

UİÇ Derneği Stajyeri

Kitabın Adı: Arap Baharı

Kitabın Yazarı: Turan KIŞLAKÇI

Mana Yayınları, Ekim 2011

KİTAP ANALİZİ : Nataşa’nın Dansı Rusya’nın Kültürel Tarihi


“Nataşa’nın Dansı” isimli bu çalışma Orlando Figes tarafından kaleme alınarak 2002 yılında basıma hazırlanmış olup, Figen Dereli tarafından Türkçe’ye çevrilerek Türkiye’de ilk olarak 2009’da yayınlanmıştır. Figes çalışmasında Rusya’nın kültürel tarihini inceleme konusu yaparak anlatıma değişik motifler katmayı seçmiş ve böylelikle bahsettiği konuları okuyucunun kafasında tüm inceliğiyle canlandırabilme yoluna gitmiştir. Tolstoy’un ünlü romanı Savaş ve Barış’daki bir dans sahnesinden ismini alan bu büyüleyici kitaptaki konular siyaset, ideoloji, sosyal gelenek, inanç, folklör, din ve gelenekler, kültür ve yaşam biçimini oluşturan tarihle bir araya gelerek ulusal bilincin izlenimleri etrafında toplanmıştır.

Figes eserinde Rusya’nın Dünya’daki yeri ve amacı üzerine derin bir anlatıma girerek gerçek Rusya’nın nasıl ve nerede olduğunu okuyucuya yansıtmaya çalışıyor. Puşkin’den Paşternak’a kadar Rus kültürünün altın çağındaki bütün iyi yazarların, tarihçilerin, edebiyat eleştirmenleri ve filozofların ve bunların yanı sıra daha birçok kişinin aklını meşgul eden, hatta ‘lanetli soru’ olarak akıllarda yer edinmiş olan ‘asıl Rusya’nın nerede olduğu’ sorusuna kitabında yanıt buluyor. Her bölgesinde farklı bir Rusya anlayışını tüm derinliğiyle gözler önüne sermek çabasında olan yazar, asıl Rusya’nın Avrupa’da mı, Asya’da mı, Moskova’da mı ya da St. Petersburg’da mı olduğu üzerine yoğun paradigmalara giriyor.

Figes sadece Nataşa’nın Dansı’nda ele alınan çalışmaların bir fikir ve davranışlar tarihini, bu ulusun kavramlarını, Rusya’nın kendisini anlamaya çalıştığı kavramları simgelemekle kalmayıp, eğer onlara dikkatli bakarsak bir ulusun iç yaşantısına bir pencere olabilecek nitelikte olduğunu rahatlıkla görebileceğimizi belirtiyor. Merkezinde tamamen iki farklı dünyanın, üst sınıfın Avrupai kültürü ve köylü sınıfının Rus kültürü karşılaştırması bulunan çalışmanın en önemli parçası, bu iki dünya arasındaki karmaşık etkileşimin hem ulusal bilinci hem de on dokuzuncu yüzyılda sanatı ciddi biçimde etkilemesidir. Avrupalı Ruslar için kişisel davranışın iki farklı üslubu olduğunu ve bunların St. Petersburg’un balo salonlarında, sarayda veya tiyatroda görgü kurallarına uygun Avrupai davranışlarını halk sahnesindeki bir aktör gibi sergilediklerini ama başka ve belki de farkında olmadıkları bir düzlemde yaşadıkları özel hayatın daha az resmi alanlarında yerli Rus davranış alışkanlıklarının galip gelmekte olduğunu her ayrıntısıyla okuyucuya sunuyor.

İlk bölümde Avrupalı Rusya konusunu incelemeye alan yazar, Petro döneminde St. Petersburg şehrinin Rus peri masallarındaki sihirli şehir gibi akıl almaz bir hızla nasıl büyüdüğünü okuyucuya etkili bir şekilde anlatıyor. Esere göre St. Petersburg birçok şehirden çok daha farklı olmakla beraber, Rus insanını Avrupalı olarak yeniden yapılandıracak geniş ve neredeyse ütopik denilebilecek kültürel bir mühendislik projesiydi ve Petrsburg vatandaşı olmak ‘karanlık’ ve ‘geri kalmış’ Moskova adetlerini geride bırakıp Avrupalı bir Rus olarak ilerleme ve aydınlanmanın modern, Batı dünyasına girmekti. Nihayetinde ise Figes, Petro’nun toplumu iyileştirmesi ile soylu, Rusya’nın Avrupa adetleriyle tanıştığı bir makam, sarayı ise bunun gerçekleştiği bir arena olarak nitelendirirken bunların bulundukları yerin medeniyet merkezleri sayıldığını vurguluyor.

‘1812 Çocukları’ adını taşıyan ikinci bölümde Orlando Figes, Napolyon’un Rusya’yı işgaliyle başlayıp, Prens Volkonski’nin köylülerin her birini birer vatansever olarak nitelendirmesi ve ilk kez aristokrat sınıfına ait olmaktan utandığını bildirerek hayatının dönüm noktasını yaşadığı dönemi, ulusal kendini bulma çağında ülkesi ve sınıfının hikayesini anlatan bir hayatı ele almıştır. Bu dönemde yaşanan olayları ve bu olaylar sonrasında basit bir köylü hayatı sürdürme dürtüsünün pek çok soylu tarafından paylaşılır hale gelmesini, ‘Rusların’ bu gerçek hayat arayışının Avrupa’nın diğer yerlerindeki kültürel hareketleri doğuran ‘kendiliğindenlik’ ve ‘organik’ varoluş ile ilgili romantik arayıştan daha derin olduğunu okuyucuya yansıtıyor. Sonrasında ise 18. Yüzyılda Fransızca ve Rusça dillerinin kullanımlarının tamamen farklı iki alana yayıldığı ve bu yayılmanın Rus kültürünü kökünden etkilediğini geniş bir anlatımla dile getiriyor.

“Petersburg titiz, dakik bir insan, mükemmel bir Alman, her şeye hesaplı şekilde bakan biridir. Bir parti vermeden önce hesaplarına bakacaktır. Moskova bir Rus soylusudur, eğer iyi vakit geçirecekse, sonunda yere yığılana kadar gider ve cebinde ne kadar olduğu konusunda endişe etmez. Moskova yarı ölçüleri sevmez… Petersburg, Moskova’nın acayipliği ve zevksizliği ile dalga geçer. Moskova Rusça konuşmayı bilmediği için Petersburg’u kınar… Rusya’nın Moskova’ya ihtiyacı vardır, Petersburg’un ise Rusya’ya.” Gogol’un bu büyüleyici betimlemesinin yer aldığı ‘Moskova Moskova’ adlı üçüncü bölümde yazar, Moskova’nın bir Rus şehri olduğu fikrinin Petersburg’un yabancı bir medeniyet olduğu düşüncesinden çıktığını öne sürerken, St Petersburg’un yabancı ve sahte bir yer olduğu, edebi anlayışının bile 1812’den sonra gerçek bir şekilde yaygınlaştığı fikrini benimsiyor. Bununla birlikte yazar Moskova’nın her şeyiyle tam bir Rus kültürü taşımasına ve ayrıca yemeğin başkenti sayılmasına da oldukça geniş bir yer veriyor.

Eserin dördüncü bölümü ‘Köylü Evliliği’ ismini taşıyor. Figes bu bölümde Orta Rusya’da tek caddeli tipik bir köyü ele alırken asıl irdelemek istediği konuyu Dostoyevski’nin ‘Her Rus önce Rus’tur, ancak ondan sonra bir sınıfa ait olur’ sözüyle özetliyor. Eğitimli sınıfların kendi ‘Rusluklarını’ tanımaya ve kültürel bir misyon olarak köylülere yönelmeye, onları birer vatandaş olarak eğitip Rusya’yı ulusal edebiyat ve sanat temelinde bir araya getirmeye davet edilmelerinin, öğrencilere halka gitme ilhamı veren bir vizyon olduğunu öne sürüyor. Kitabın bu kısmında yazar daha çok köylüler üzerinde durarak, bu dönemde her teorinin köylüye belirli erdemler yüklediğini ve bunların daha sonra ulusal karakterin özünü oluşturduğunu vurguluyor. Köy düğünlerinden bahsederken köylü kadının kaderini çilekeş bir hayatın beklediğini ve bu yüzden düğünlerde ‘vah vah vah! Vah yazık bana!’ şeklinde evlilik ağıtlarının yakıldığını belirten yazar, bu ağıtların Rus yaşantısının en kötü taraflarını vurgulamak için kullanıldığını söylüyor. Bu bölümün önemli anlatımlarından biri de 1905 devrimidir. Figes 1905 baharında bütün ülkeyi demokratik haklarını talep etme konusunda birleşmiş gören, 1890’dan bu yana devrimin hayalini kurmuş liberaller ve sosyalistlerin bayram sevinci yaşadığını ve sonrasında da devrimin evrelerine, devrim sonrası sanatsal ve kültürel alandaki değişikliklere yer veriyor.

Rus Ruhunu Arayış… Bu bölümde yazar, on dokuzuncu yüzyıldaki gerçek Rus inancı arayışının ortaçağ keşişlerinin mistisizmine bakışını, burada Rus inancına etki ediyormuş gibi görünen bir dini bilinç biçiminin hüküm sürdüğünü ve bu bilincin resmi kilisenin şekilci dininden çok daha gerçek ve duygusal olarak yüklü bir bilinç biçimi gibi göründüğünü okuyucuya aksettiriyor. Dini ritüellerin Rus inancının ve ulusal bilincin tam ortasında yer aldığını dile getiren yazar, Rus ulusunu ikiye ayıran Ortodoks cemaatinin hizipleşmesinin en önemli nedeninin bu olduğunu öne sürüyor. Ayrıca bu bölümde yazar Dostoyevski, Karamazov, Tolstoy, Çehov gibi Rus yazarların eserlerinde bu enstantenelere yer verişlerini de örneklemelerle paylaşıyor.

‘Cengiz Han’ın Varisleri’ adını taşıyan altıncı bölümde yazar, Ruslar ve Moğollar arasında olan her olayı, Moğolların pervasız ve durdurulamaz güçlerinin önüne o dönemin sağlam Rus ordusunun dahi geçemeyeceği düşüncesiyle, neredeyse hiçbir Rus Prensi’nin Moğollar’a karşı çıkmak için harekete geçmediğini derinlemesine anlatıyor. Bunun yanı sıra çoğu ulusun gözünde ‘geri kalmış’ olarak nitelendirilen Moğol kavimlerinin hiç de geri kalmış olmadıkları, aksine başka şeylerde olmasa bile özellikle askeri teknolojide ve organizasyonda topraklarını uzun zaman idare ettikleri Rus halkından çok daha ileri olduklarını bildiriyor. Bu akımlardan kalan Moğol etkisinin Rus halkının kültürünün köklerinde derinlere işlendiğini ve en temel kelimelere dillerinde rastlanıldığını belirtiyor. Tatar göçünden etkilenenin sadece Rus dilini değil, aynı zamanda Rus geleneklerini de kapsadığını ve bunu Rus konukseverlik adetlerinin hanların kültüründen etkilendiğinin açık olduğunu, saray ve yüksek sosyete seviyesinde belirlemenin sıradan Rus halkı seviyesinde belirlemekten daha kolay olduğunu söyleyerek ince bir anlam gizliyor. Bu bölümde Cengiz Han, Lenin, Korkunç İvan, Büyük Katerina ve onların serüvenlerine de değinen Figes, tarihi onların gözünden bir kez daha canlandırıyor.

Sovyet Merceğinden Rusya’yı anlatan yedinci bölüme gelindiğinde, genelde bütün ayrıcalıklara karşı bir savaş olarak görülen Rus Devrimi’nin uygulanabilir ideolojisinin Marks’tan çok köylü sınıfın eşitlikçi adetlerine ve ütopik özlemlerine borçlu olduğunu, Marks tarafından yazılmasından önce Rus halkının artan zenginliğinin ahlaka aykırı olduğunu, bütün mal mülkün hırsızlık olduğunu ve tek gerçek değerin el emeği olduğu fikri ile yaşadıklarını kaleme alıyor. Yazar devrimin ilk yıllarında konut stoğunun sosyalleştirilmesi adına ailelerin tek odalı eski apartman bloklarına, bazen de daha azına atandığını, mutfak ve banyoyu diğer ailelerle paylaşmak zorunda kaldıklarını, 1920’den itibaren ise iç çamaşırları da dahil olmak üzere her şeyi paylaşır duruma düştüklerini, herkesin aynı yatakhanede uyuduğunu ve cinsel ilişki için de ‘Komünü Evleri’ inşa ederek özel alanın tamamen yok edilmesine kadar gidildiğini anlatıyor. Devletin sanatın ahlaken didaktik bir rol oynaması endişesinin sinemada sosyalist realist filmin yükselişi için bir kritik oluşturduğunu savunan Figes, aksiyon dolu macera ya da romantik komedi filmlerinin, Vertov ve Einstein’a olduğu gibi, propaganda filmlerine her zaman tercih edildiğini gösteriyor. Bu bölümde yazar olayların baş aktörleri olarak Lenin, Korkunç İvan ve Stalin’i ağırlıyor.

Son bölümde Yurtdışındaki Rusya’yı inceleme konusu yapan yazar eserinde Rusya’dan yurtdışına yapılan göçler ve sürgünler sonrasında Rus vatandaşlarının ülkelerine duyduğu derin özlemden bahsederken, Berlin’i Rus göçmenlerin başkenti olarak addediyor. Yazara göre, göçmen topluluklarındaki sanatsal yeteneğin sırf hacmi bile onları içinde bulundukları toplumdan ayırmaya yetecek derecedeydi. Yıllar sonra Rusya dışına çıkarılan bu göçmenlerin kendilerinden sonra gelmekte olan soylarının kendi dillerinden önce yaşadığı ülkenin dilini öğrenmesi onlara derin bir hüzün yaşatıyor ve farklı ülkelerde farklı zorluklarla karşılaşmak durumunda kalan bu vatandaşlar nihayetinde vatan sevgilerini içten içe, gizliden gizliye yaşamak zorunda bırakılıyor. Hikaye Brejnev dönemiyle sona eriyor.

Sonuç olarak; Orlando Figes’in kaleme aldığı bu muhteşem eser okuyucuyu tarihlerin derinliklerine kadar götürüyor. Yapı olarak çok kapsamlı bir tarih kitabı olmamasına karşın kültürel figürler ve geleneksel motiflerle süslenmiş bu çalışma bir kültürün yorumudur. Bölümlerde 18. Yüzyıldan 20. Yüzyıla doğru ilerlerken kronolojik sıralamaya uyulmadığı gözleniyor. Her bölümünde Rus kimliğinin bir başka aşamasının incelendiği bu kitapta bütünsellik korunmaya dikkat edilmiş, ayrıca Rus tarihi konusunda detaylı bilgiye sahip olmayan okuyucular için Figes bazı açıklamalara da yer vermiştir. Akademik olmayan bir dille sunulan bu eserde baştan itibaren ortaya konan kültürel gelenek döngüsü sonuna kadar sürdürülüyor. Yinelemelerle ele alınan bazı tema ve varyasyonları kitabın eleştirilebilir bir yönü olarak değerlendirmekle beraber, eserin bütününde sunulan etkileyici üslup sayesinde bu tekrarlar hikayenin anlaşılmasına ayrıca kolaylık sağlıyor.

Yelda ÖZTAŞ

Kocaeli Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrencisi

Kitabın Adı: Nataşa’nın Dansı, Rusya’nın Kültürel Tarihi

Yazarı: Orlando Figes

İnkılap Kitabevi, 2009

Çeviren: Fiden Dereli

KİTAP ANALİZİ : Struma Bir Dramın İç Yüzü


Struma gemisi 2. Dünya Savaşı yıllarında, 12 Aralık 1941’de Romanya’nın Köstence limanından yola çıktı. Nazi yanlılarının iktidarda olduğu Romanya’da yaşayan Yahudiler, İngiliz idaresindeki Filistin’e kaçmayı ümit ediyordu.

Gemide yüzü çocuk, yedi yüz altmış dokuz Yahudi yolcu vardı. İstanbul Boğazı’nda gemi diplomatik nedenlerle yetmiş gün bekletildi, yolcular hiç karaya ayak basmadı. Gemi, İstanbul’dan Karadeniz’e geri dönmek üzere yola çıktı.

25 Şubat 1942 sabahı, İstanbul Yön Burnu’nun 4-5 mil açığında bir patlama sonucunda battı. Bir kişi dışında kurtulan olmadı. Geminin bombalandığı ya da torpillendiği düşünüldü.

Struma, İngiltere’nin engellemesi ve Türk Hükümeti üzerindeki baskısı nedeniyle İstanbul Boğazı’ndan geçerek Filistin’e doğru yoluna devam etme olanağı bulamamış, patlamanın asıl nedeni anlaşılamamıştı.

Prof. Dr. Çetin Yetkin’in uzun yıllar süren çalışmalarının sonucu olarak kaleme aldığı, ‘Struma, Bir Dramın İçyüzü’ adlı eser, genişletilmiş ikinci baskısıyla Gürer Yayınları tarafından yayımlandı.

Prof. Yetkin, kitabın varlık kazanmasındaki ilk ve en önemli etkenin büyük gazeteci Turhan Aytul’un Güneş gazetesinde çalıştığı dönemde, kendisine Struma olayı ile ilgili yaptığı araştırma notlarını vermesi olduğunu aktarıyor.

Konu ilk biçimiyle Cumhuriyet gazetesinde 12-19 Aralık 1993’te “Struma Olayının İçyüzü” başlığı altında yayımlandı. Yetkin, Milliyet gazetesinde çalışırken Struma olayıyla ilgili gerçeklerin peşine düştü. İlk incelemeyi 1993’te yaptı. Ardından Tel Aviv Üniversitesi’ne bir konferans için davet edilen Prof. Yetkin, üniversitenin kitaplığında çalışmalarını sürdürdü.

Türkiye’den İsrail’e giden Yahudiler ona İbranice metinleri tercüme etti; akademisyenlerle temas etti. Columbia Pictures, Türkiye’deki temsilcisi aracılığıyla, Struma olayını film yapmak istediğini belirtti. Prof. Yetkin, konu üzerinde yeniden çalışmaya başladı. Fransızca, Almanca, İngilizce, Rusça ve İbranice belgeleri ve gazeteleri inceledi.

Sonunda, filmin çekilmesinden vazgeçildi. Zira Struma dramının içyüzü, olayın sanılandan çok daha farklı geliştiğini gösterecekti.

Yazarın kitabın önsözünde yer verdiği , “Olayı araştırdıkça, uygarlık, insan hakları, özgürlük vb. sözleri dillerinden düşürmeyen, herkese bu konularda ders vermeye kalkışıp duran Avrupalıların ve Amerikalıların gerçekte ne denli uygarlıktan uzak olduklarını, insan hakları ve özgürlük kavramlarının onlar için hiçbir değerinin olmadığını bir kere daha ama daha açıkça görüyordum. Struma olayı, onların barbarlıklarını somut bir biçimde ortaya koyuyordu. Struma trajedisini tüm boyutlarıyla sergilemek, bu gerçeği somut olarak kanıtlamak olacaktı” ifadeleri, insan hakları savunuculuğunun, çıkar çatışmasına dönüşmesinin tehlikeli boyutlarına dikkat çekmesi bakımından da önem taşıyor.

‘Struma, Bir Dramın İçyüzü’ adlı çalışmada yazar, İngiltere’nin Filistin Siyasası, Almanya ve İngiliz-Arap-Yahudi İlişkileri, olayların gelişiminin kronolojik sıralaması, David Stoilar’ın anlatımları, Sir Mac Michael’e suikast girişmleri ile Lord Moyne’un öldürülmesi olaylarını analitik ve kronolojik yöntemlerle titizlikle inceliyor.

Bu eser, Nazi soykırımından kaçarak Filistin’e gitmek isteyen yedi yüz altmış dokuz Romanya Yahudisi’nin köhne Struma gemisine kimler tarafından ve nasıl doldurulduğunu, İstanbul limanında 70 gün alıkonulmasını, Filistin yerine Karadeniz’e gönderilip torpillenerek batırılması sürecini tarihi fotoğraflar, belgeler ve röportajlara dayanarak gün yüzüne çıkarıyor. Struma faciası, bir yandan Nazilerle savaşırken Naziler ölçüsünde Yahudi düşmanlığı ve kıyımı yapan ‘uygar(!)’ batılı ülkelerin, insan hakları sicilinde kara bir leke oluşturmasının yanı sıra insan hakları ihlallerinin önlenmesinde uluslararası siyasi çıkarların müdahalelerine kapalı mekanizmaların oluşturulmasının gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Asude Yardımcı

Araştırmacı –Gazeteci

Kitabın Adı: Struma Bir Dramın İç Yüzü

Yazarı: Prof. Dr.Çetin Yetkin

Gürer Yayınları, 2. baskı

KİTAP ANALİZİ : Yugoslavya Neden Parçalandı ?


Yayın yılı 2003 ve yayın hakkı Şeçkin yayıncılığa ait olan, Yugoslavya Neden Parçalandı- Balkan Dramının Perde Arkası, Doç.Dr. İrfan Kaya Ülger’in en önemli kitaplarından biridir. Bu kitapta Ülger dil, mezhep, etnisite ve kültür bakımından dünyanın en karmaşık bölgesi olan Yugoslavya’nın neden parçalandığı sorusuna cevap aramaktadır.

Tito, kendi döneminde tek partili yönetim altında “Yugoslav” üst kimliği ile bir bütünlük sağlamaya çalışmış, fakat “Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasal parti ve bir Yugoslav’dan(Tito) ibarettir.” sözünden de anlaşılacağı gibi bu konuda pek başarılı olamamıştır. Özellikle Tito’nun son dönem politikaları, milliyetçi faaliyetleri arttırmaya başlamış, Tito başarısız görülmüş, 1980 de ölümü de dağılmayı hızlandıran etken olmuştur. Tito dönemine daha fazla yer ayrılan kitap, alt başlıkları da içerisinde barındıran dört bölüm ve üç ekten oluşmaktadır. Tahmin edildiği gibi birinci bölümde, Yugoslavya halklarının kısa tarihinden söz edilerek Osmanlı öncesinde Balkan coğrafyasında yaşayan topluluklardan, bölgenin hem stratejik önemi hem de zenginlikleri bakımından Gotlar, Hunlar, Bulgar ve Arapların yapmış olduğu akınlardan bahsedilmiştir. Sonrasında bölgede Osmanlı hâkimiyetinin kurulmasıyla birlikte artan göç oranından bahseden Ülger, bundaki etkenin Osmanlı’daki “millet sistemi” olduğuna da değinmiştir.

İlber Ortaylı’nın ‘Osmanlı da Millet Sistemi’ başlıklı konferans tebliğinden alıntı yaptığı açıklamasında Ülger, ”Cemaat üzerinde dini liderin hem eğitiminde hem de hukuksal sorunlarda karar verici olduğu sistem, gayrimüslim teba’aya günlük yaşamlarında ve inançlarında serbestlik öngörüyordu. Bu sistem de devletin temel görevi vergi toplamak ve düzeni korumaktı. Reaya konumunda bulunan halklar askerlik hizmetinden muaf tutuluyor ve buna karşılık Müslümanlardan farklı olarak vergi ödüyorlardı.”diyerek heterejon yapı içerisindeki düzenin nasıl sağlandığı konusunda, Roma hukukunda “Türkokratia” olarak geçen ‘millet sistemi’ hakkında bizleri bilgilendiriyordu. Ayrıca bu bölümde Ortadoksluk ve Katoliklik arasına sıkışmış olan, Bogomil öğretisine yakınlığı nedeniyle de Müslümanlığı tercih eden Bogomillerden yani günümüz Boşnak Müslümanlarından, ulusçuluk hareketleriyle beraber çok uluslu devletlerin yıkılışına ve en önemlisi de Birinci Yugoslavya olarak anılan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın kurulmasında da bahsetmiştir.

Avusturya-Macaristan egemenliğinde Cermenleşme tehdidi altında olan Slovenlerin, Macarlaşma tehdidi altında olan Hırvatların tek bir çatı altında birleşme fikri, kendi kimliklerini ortaya koyabilme umudu idi. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte 1918 yılında Birinci Yugoslavya’nın kurulmasıyla ünlü Sırp Devlet adamı Iliya Grasinin, 1800’lü yıllarda ilk defa ortaya attığı”Tüm Sırpların tek bir devlet altında birleştirilmesi” anlayışını fiiliyata geçirmeye çalışılan Karayorgiyeviç Hanedanlığı önderliğindeki Sırplar, Sırp milliyetçiliğini arttırdığı gibi tepkilere de neden oluyordu. Ustaşa, Partizan ve Çetnik hareketleriyle artan karmaşa İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüş ve Tito’nun iktidarlığı ile de engellenmiştir.

Anlaşılacağı üzere kitabın ikinci bölümü tamamen Tito dönemine ayrılmıştır. Tito dönemi kesinlikle 1918-1941 döneminden farklıydı. Uluslara ve azınlıklara eşit mesafeli yaklaşılmış, sosyalist piyasa ekonomisi, öz yönetim, federalizm, bağlantısız dış politika gibi anlayış ve reformlar sosyalist ideolojinin birçok alanda ‘ilk’ örnekleri olmuştur. Tito’nun iş başında olduğu 1945-1980 yılları ‘Yugoslav’ halkının altın yılları olarak tabir edilir. Stalinist anlayışa daha doğrusu Sovyet tipi standart ve merkeziyetçi komünist örgütlenmeye bir tepki niteliğinde olan Tito reformları, başlarda “Stalinist politikalar” olarak anılmış sonraları “sosyalizmden sapma” olarak değerlendirilmiştir. Böylelikle Tito’nun amacının yeni bir ideoloji yaratmak olduğu açıktır.

Tito’nun 1980’de ölümüyle birlikte sistem yürümemiş, ayrılık sesleri yükselmeye başlamıştır.

Kitabın üçüncü bölümünde de dağılmanın gerisinde yatan faktörler dile getirilmiştir. 1981 Mart ve Nisan aylarında Arnavutların eylemi ve eylemin bastırılması, Sırpların hâkimiyetçi ve merkeziyetçi anlayışları, Sırplar tarafından Tito döneminde Kosova ve Voyvodina’ya verilen özerkliğin kaldırılması, Hırvat ve Slovenlerin ekonomik sıkıntıların yükünü çekmek istemedikleri gibi birlikten ayrılmak istemeleri, Bosna, Makedonya ve Karadağ’da yükselen sesler, Milliyetçiliğin hat safhaya ulaştığının göstergesi olduğu gibi dağılmanın da adımlarıdır.

Çok partili siyasal yaşama geçiş birliği ayakta tutmaya yetmemiş aksine, milliyetçi akımlar siyasi parti şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Hem ordu hem partiler hem de cumhuriyetler arasında ciddi fikir ayrılıkları olan bu aşamada Ülger, kitabın dördüncü bölümünde Uluslararası Toplumun İkilemi ve Adım Adım Parçalanma başlığı altında Hırvatistan’ın gerek Federal ordu gerekse Sırp baskılarına aldırış etmeden bağımsızlık ilanını ve Almanya’nın da bu bağımsızlığı tanımasıyla parçalanmanın uluslararası bir boyut kazanarak devam etmesini dile getirmiştir.

Avrupa Topluluğu, cumhuriyetlerin ayrılık talepleri karşısında uluslararası sınırların ve toprak bütünlüğünün korunmasına vurgu yaparak “Yugoslavya sınırlarının güç kullanılarak değiştirilmesinin asla kabul edilmeyeceğini” dile getirse de bağımsızlık ilanlarını tanımaktan da geri kalmamıştır. Bu ikilem Dayton Anlaşmasına hatta sonrasına kadar sürecek, derinlikten yoksun bir tavırdır. Belki de bu durumun en büyük nedeni ulusların kendi geleceğini belirleme (self determinasyon)ilkesinin sınırlarının ne olduğunun Yugoslavya için kestirilememesidir.

Hırvatistan ile birlikte Slovenya’ da bağımsızlığını ilan etmiş, sıra Bosna Hersek’e geldiğinde bu iki devletin bağımsızlığını hazmedemeyenler sanki tüm hıncını bu devletten çıkarmaya çalışmıştır. Tüm baskılara rağmen 3 Mart 1992’de Bosna Hersek bağımsız olmuş, Makedonya ve geriye kalan iki devlet Sırbistan ve Karadağ’da Yeni Yugoslavya adıyla bağımsızlıklarını ilan ederek uluslararası kamuoyuna duyurmuştur.

Bu ayrılığı bir türlü kabullenmek istemeyen Sırbistan ve kendilerini Yugoslavya’nın toprak bütünlüğünün teminatı olarak gören Federal ordu, bir tek Sırp’ın dahi olduğu her yerde eylemler ve ayaklanmalar yapmış, Hırvatistan’da başlayan ve Bosna Hersek’e sıçrayan çatışmalar iç savaş boyutuna ulaşmıştır. Ülger’in ‘Bosna Hersek Dramı’ olarak bahsettiği ‘olay’ da böylece Avrupa’nın göbeğinde duyarsızlaşan dünyanın gözü önünde cereyan etmiştir. Geri dönülmez bir şekilde Yugoslavya Cumhuriyetlerinin konfederal bir çatı altında bir araya gelme ihtimali de ortadan kalkmıştır.

Üç buçuk yıl boyunca kanlı bir şekilde devam etmiş olan bu savaşı ayrıntılı bir şekilde incelemiş olan ve sorumlusunun Sırpların olduğunu söyleyen Ülger, kitabın son kısmında da Kasım 1995’de Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman, Bosna Hersek Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Slobodon Miloşeviç’in ABD’nin Dayton kentinde bir araya gelerek Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Anlaşması’nın hem Türkçesine hem İngilizcesine yer vererek günümüz Bosna Hersek’in idari ve siyasi yapısını anlamamızı sağlamıştır. Ayrıca Anlaşma metinlerine ek olarak tarafların birbirlerine ve gözlemci ülkelerin yetkililerine, anlaşma hükümlerine uyacaklarını taahhüt ettikleri mektupların orijinallerine de yer verilmiştir.

Sonuç olarak kitap çok uzun olmamakla birlikte modern tarihe damgasını vuran Yugoslavya’nın dağılma sürecini genel hatlarıyla ve akıcı bir üslupla incelemiş, ders kitabı olma misyonunu da üslenmiştir. Balkanlara genel bir giriş yapmak, Balkan coğrafyasının dününü anlamak bugününe ışık tutmak ve Yugoslavya’nın dağılışını ele alınan farklı başlıklar altında okumak isteyenler için güzel bir başlangıç olacağı düşüncesindeyim.

TUİÇ-BALKAM Genel Sekreter

Dilek KÜTÜK

KİTAP ANALİZİ : Orta Doğu’dan Orta Asya’ya 2009-2012 Yılları Arasında Farklı Bir Bakış


Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim üyesi olarak görev yapan Abbas Karaağaçlı’nın çeşitli makalelerinin ve gözlemlerinin yer aldığı Ortadoğu’dan Orta Asya’ya adlı kitabı Yeniyüzyıl yayınları tarafından Ocak 2013’de yayınlandı. Köken olarak İran doğumlu olan Abbas Karaağaçlı yaklaşık 12 yıl Orta Asya’nın çeşitli üniversitelerinde akademik unvanlarla çalıştı. Her iki bölgeyi de kapsamlı değerlendirmelerle ele aldığı bu kitapta ülkelerin siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısına ilişkin bilgi ve değerlendirmeler sunmuştur.

Özellikle uluslararası ilişkiler konusuyla ilgilenenler başta olmak üzere farklı disiplinlerde çalışma yürütenlerin de yararlanabileceği bu çalışma Orta Doğu ve Orta Asya devletlerinin siyasal sistemleri, anayasal düzenleri, uluslararası sorunları, kültürel yapıları, çatışmaları, müzakereleri ve bu bağlamda daha birçok toplumsal konuyla birlikte geniş bir yelpaze içinde sunulmuştur.

Kitap Orta Doğu ve Orta Asya olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Soğuk savaşın ardından özellikle Sovyet bloğunun çökmesiyle liberal politikalarının hızlandığı ve çoğunlukla ABD yanlısı bir tutumun sergilendiği küreselleşen dünyada İsrail ve ABD dış politikalarının Ortadoğu devletlerine etkileri incelenmiştir.

İran Nükleer Politikası ekseninde yakın zamanda Türkiye, Brezilya ve İran arasında gerçekleşen Nükleer Takas Antlaşmasının özellikle Türkiye açısından ehemmiyeti üzerinde durulmuştur. Türkiye, Brezilya gibi geleceğin süper güç olma potansiyeline haiz bir devleti de yanına alarak batılı süper güçlerin çözemediği ‘’İran nükleer programlarının’’ en önemli aşamalarından birinin çözümünü başarmıştır. Ayrıca İran’ın nükleer enerji serüveni ve nükleer müzakereleri bu bağlamda ele alınmıştır. 1979 İslam devriminden sonra İran’ın İslam cumhuriyeti olarak dönüşümünün nasıl ve ne şekilde olmuştur? Son yapılan cumhurbaşkanı seçimleri nasıl bir atmosferde gerçekleşmiştir? Ayrıca nükleer politika için önemli mücadeleler veren İran’ın nükleer enerji çabası neden bu kadar göze batmaktadır? İsrail ve Suudi Arabistan devletlerinin İran’a karşı tutumları nasıl ve yöndedir? Bütün bu soruların yanıtı bilimsel dipnotlarla verilmeye çalışılmış ayrıca kültürel ve tarihi olarak İran Türkiye ilişkilerinin nasıl şekillendiği, aralarındaki barışı nasıl korudukları, ekonomik ve kültürel olarak iki devletin etkileşimi ve Tebriz kentinin bu duruma etkisine değinilmiştir.

Bu bölümde ele alnına diğer önemli konulardan biri Afganistan’da yıllardır süregelen savaş ve oluşan kaos nedeniyle ülkede huzurun ve güven ortamının oluşamayacağına dair tereddütlerdir. Afganistan’daki Taliban sorununa paralel olarak Irak, Bahreyn, Sri Lanka ülkelerindeki istikrarsızlık ve bu devletlerin hangi sorunlarla mücadele ettiği konusuna değinilmiştir.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinde diktatörlerin devrilmesine ve halk ayaklanmasına yol açan ‘’Arap baharı’’ son derece kanlı ve şiddetli olaylara neden olmuştur. Tunus, Libya, Mısır gibi ülkelerde halkın diktatörlere tepkisi ve şiddet olayları bütün kamuoyunun gündeminde yer almıştır. Fakat Bahreyn halkının uzun zamandan beri Ali Halife ailesine karşı tepkisi sert bir şekilde bastırılmış ve bütün bu ayaklanmalara ve Manama’da yaşanan olaylara ayrıca Suudi Arabistan’ın uyguladığı baskı eklenmiş; medya, ABD, batılı yönetimler bu duruma kısmen duyarsız kalma yoluna gitmiştir. Bu konudaki tereddütler ve Bahreyn halkının tepkisinin önemine değinilmiştir.

Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir sorununun başlangıcından günümüze dek ele alındığı incelemede; bu iki devletin nükleer denemeleri dönem dönem soğuk bir ortama zemin hazırlamış fakat diyalog ortamının daima korunması gerektiği belirtilmiştir. Ayrıca Hindistan’ın gelecekteki bir süper güç olacağı, askeri ve teknolojik sahalarda önemli gelişmeler göstereceği yolunda analizler yapılmıştır.

Kitapta bir diğer önemli mesele çeşitli yönleriyle ele alınan Suudi Arabistan’ın yönetim yapısı, Arap Baharı sonrası Suriye müdahaleci yaklaşımı ve diğer Ortadoğu devletlerine yönelik uyguladığı dış politikadır. Katar ve Suudi Arabistan devletlerinin ABD ve İsrail eksenli bakış açıları ve bu durumun başta Suriye olmak üzere İran, Irak, Bahreyn ve bölgedeki diğer ülkeler üzerindeki etkisi incelenmiştir. Karaağaçlı Suudi Arabistan’ın Arap baharı sürecinden tedirginlik duyduğunu ve bu hareketlerin kendi ülkelerine sirayet edeceğinden korktuğu için engelleyici tavır sergilediğini belirtmektedir. Bütün bunların yanı sıra Suudi Arabistan’ın kendi içyapısındaki çalkantılar ele alınmıştır. ‘’…Ama görülüyor ki Suriye’yi, İran’ı, Irak’ı ve diğer ülkeleri istikrarsızlaştırmayı, Filistin davasını zayıflatmayı ve direnişini kırmayı hedefleyen, Bahreyn ve diğer diktatör emirliklerde halk ayaklanmalarını bastırmaya çalışan Suudi Rejimi içten çürümüştür ve sallanmaktadır.’’

Kitabın ikinci bölümü Orta Asya devletlerinin kültürel yapısı ve çeşitli sorunlarına ilişkin değerlendirmeler sunmaktadır. Yazar bu bölgede görev yaptığı 12 yıl boyunca bölgeyi yakından izleme imkânı bulmuş ve önemli tespitlerde bulunmuştur. Bu tespitlerden ilki Kırgızistan devletinin tarihi, coğrafi ve kültürel yapısına ilişkin bir inceleme yazısıdır. Kırgızistan’ın coğrafi güzellikleri, tarihi birikimi, Manas Destanını yaratan bir medeniyet olarak önemi ve Cengiz Aytmatov’u dünya edebiyatına armağan etmesi gibi daha birçok konuda takdir edilmesi gereken bir ülkedir. Bütün bunlara ek olarak Kırgızistan’ın geçmiş ve bugünkü durumu karşılaştırmalı olarak ele alınmış eskiye nazaran daha istikrarsız bir ortamın varlığına dikkat çekilmiştir. Kırgızistan’ın geleceğini etkileyecek yabancı yatırımlara ihtiyacı vardır. Bu durum ekonomik gelişmeyi arttıracak ve akabinde sosyal gelişme toplumsal huzuru getirecektir.

Bunun yanı sıra Özbekistan siyasal sistemi, Sovyetler Birliği öncesi ve sonrası olarak ele alınmıştır. Özbekistan bulunduğu konum itibariyle büyük önem arz etmektedir. Türkiye ile Özbekistan ilişkilerinin gelişmesi her iki ülke açısından büyük önem taşımaktadır. Özbekistan’ın uyguladığı sıkı vize politikası Taşkent, Semerkand, Buhara gibi önemli şehirlerinin tanıtılması açısından olumsuz bir faktördür.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kazakistan’daki siyasal gelişmeler, sosyal ve anayasal yapısı anlatılmış ayrıca kültürel zenginliğine ve sanatsal faaliyetlerine değinilmiştir. Karaağaçlı, Kazakistan’ın yakından gözlemcisi olarak bu halkın çalışkanlık, tarihten gelen ulusal bilinç ve bilimsel yaklaşımlarla gelişmiş ve demokratik bir ülke inşa edeceğine inanmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra kitabın Orta Asya bölümünde bölgenin diğer önemli devletleri olan Türkmenistan ve Tacikistan devletlerinin anayasal yapıları ve bu ülkelerde yaşanan siyasal gelişmeler anlatılmıştır. Yazar Dağlık Karabağ sorununa ilişkin tarihsel yaklaşımıyla başladığı günden beri daha karmaşık hale dönüştüğünü belirtmekte bu sorunun varlığına hukuksal ve uluslararası yönüyle dikkat çekmektedir.

Orta Asya bölümünde yazarın önemle üzerinde durduğu nokta; her biri çeşitli özellikleriyle dikkat çeken bu ülkelerle ekonomik ve kültürel işbirliğimizi arttırmamız ve daha ılımlı kamu diplomasisi yürütmemiz şeklindedir. ‘’Türkiye ekonomik gelişmişliğinin yanı sıra çağdaş demokrasisi, demokratik kurumların gelişmesi, siyasal istikrarı, temel hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunması yönleriyle bugün bütün Müslüman ülkelere rol model olacak konuma yükselmiştir. Dileriz ülkemiz bu yönleriyle dost ve kardeş ülkelere de katkı sağlayarak önümüzdeki asrın birbirlerinden çağdaş ve demokratik, bağımsız pek çok Türk devletinin bulunduğu bir dünyaya şahit oluruz.’’

Sonuç olarak elimizdeki bu kitap Dr. Abbas Karaağaçlı’nın zengin bilgi birikimini anlaşılır ve akıcı bir üslupla aktardığı, özellikle Orta Doğu ve Orta Asya bölgelerinde uzmanlaşmak ve bu bölgeleri yakından tanımak isteyen öğrencilerin ve öğretim elemanlarının yararlanabileceği bir çalışmadır.

Serap TEMİZEL

TUİÇ Stajyeri

KİTAP ANALİZİ : Ulusların Zenginliği


Adam Smith ilk önce felsefeyle ilgilenmiş zamanla iktisatla ilgili kitaplar da yazmaya başlamıştır. ’Görünmez El Kuramı’ ise ona ün kazanmıştır. İncelememize konu olan Ulusların Zenginliği kitabı 2 ciltten oluşmaktadır. Burada ele alacağımız 1.ciltte yazar ekonomik gelişmenin aşamalarını aktarmış, geçmişten bugüne ekonomik değişimleri incelemiştir. Roma Dönemi’nin çöküşüyle ve Avrupa’da burjuvanın güçlenmesiyle ilk cildi sonlandırmıştır.

Ulusların Zenginliği(1) kitabı dünyayı iktisadi bir şekle göre açıklayan ilk kitaptır. İçeriği 5 farklı kitabın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. İlk dört bölüm halkın gelirinin neler içerdiğini, ya da farklı çağlarda ve uluslarda yıllık tüketimin neler olduğunu açıklamaktadır. Beşinci ve son bölümde ise hükümdarların ya da imparatorluğun harcamalarına ve ihtiyaçlarının ne kadarını toplumun hangi kısmından elde ettiğine değinmiştir.

Ulusların Zenginliği kitabının 1. Cildinde kapitalizm için önemli bir dönem olan Amerika kıtasının keşfiyle çıkarılan madenlerin piyasalardaki etkisine değinmiştir. Eski zamanlarda kullanılan paralar ve para değerindeki önemli ürünlerin yaşantısının kesiştiği döneme kadar olan kısmını ele almıştır. Eğer dünyada mülk diye bir şey olmasaydı işbirliğiyle ürünlerin bollaşacağını fakat ürün bolluğundaki değişimlerin insanlar arasındaki farkı açabileceğini söylemiştir. Avrupa’nın iktisat tarihi üzerinde dururken Çin ve Hindistan örnekleriyle karşılaştırmalı mukayeseler yapmıştır. Geçmişlerin Avrupa’sındaki ürün değerlerinin zamansal değişimini açıklayarak aradaki farkları göstermek istemiş ve nedenleri üzerinde durmuştur. Kitap çokça örnekler vermiştir.

Smith, Hayvanlar ve İnsanlar arasındaki çıkar farklılıklarına da değinmiştir. Hayvanların konuşmadıkları için yiyeceklerini paylaşmadıklarını öne sürmüştür. Bazı durumlarda köpeğin yemek yiyebilmesi için sahibinin sevgisinin kazanması gerektiğini hatırlatarak insanlarla benzerlik kurmuştur. İnsanın herkesle dost olmaya ömrü yetmeyeceği için kitlelerin bencil duygularına seslenmesi gerektiğini belirtmiştir. Kitlenin sevgisini kazanan ve çıkarlarına hitap edebilen kişinin çıkar duygularını kendi lehine harekete geçirebileceğini vurgulamıştır. Ayrıca olgunlaştıkça bağımsızlaşan hayvan türüne karşılık olgunlaştıkça yardıma ihtiyaç haline gelen bir insan figürü ortaya atmıştır. İnsanların değişim ve farklılıklara açık olmasını, kendi emekleriyle ihtiyaçlarının küçük bir kısmını karşılayabilmelerine bağlamıştır

Adam Smith, İnsanların basit bir toplu iğneyi tek başına ürettiğinden daha fazla miktarda toplu iğneyi işbirliği ile üretildiğine kitabında yer vermiştir. İnsanların bir ürünün tamamını tek başına yapmak yerine bir ürünü iş bölümü halinde sadece tek bir noktaya odaklanarak ustalaşması gerektiğini belirtmiştir. Makinelerin tek iş yapmak için tasarlanmış olmasının nedeni olarak bunu öne sürmüştür. Makinelerin icadı konusunda da makineyi kullanan hiçbir işçinin bir makine icat etmediğini, icat edenlerin ise felsefeci ya da spekülatörler olduklarını söylemiştir.

İşçiler ve patronlar arasındaki farklı tavırlara da değinen yazar, işçilerin birleşmesinin yasaklanmasına karşılık patronların bir araya gelmesini engelleyen bir yasa bulunmamasının ayrımcılıktan kaynaklandığını belirtmiştir. Diğer taraftan patronlar arasındaki toplantıya bir patronun katılmamasının o kişinin ayıplanması için yeterli bir neden olduğuna değinmiştir. İşçilerin ücret indiriminde açlık ve uzlaşma arasında kalarak o anki açgözlülüğün etkisiyle şiddetli bir eylem gerçekleştirilmeleri ile sonuçlanacağını ön görmektedir.

Adam Smith, servetin tanımlanmasında ‘servet güçtür’ diyen Hobbes’a katıldığını belirterek serveti ‘emekler üzerindeki hakimiyet’ olarak değerlendirir. Lüksü ise toplumun en alt tabakalarına kadar yayılan, yoksul ve emekçinin kendisini tatmin etmek için temel ihtiyaçları karşılamakla yetinmemesi ve emeğin reel hayatta da ürün olarak görmek istenilmesi olarak tanımlamıştır.

Yazar feodal dönemden burjuvaya geçiş dönemini iyi analiz etmiş; soylular burjuva çatışmasının içeriği hakkında bilgi vermiştir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra kentte yaşayanların kırsal kesime göre iyi bir durumda olmamasına karşın özgürlüklerini kırsal kesimden önce elde ettiklerini belirtmiştir. Geçiş aşamalarını ise burjuvaların toprak kiralamaya başlamaları, zamanla bir yıllık kiralanan arazileri ömür boyu kullanma hakkı elde etmeleri, özel mülkiyete sahip olmaları, askeri disipline etmeleri ve savunma konusunda yaptıkları yardımlarla ülkelerine hizmet etmeleri, kendilerine ayrı mahkemeler kurarak farklı biçimde yargılanmaları olarak betimlemiştir.

Soylularla burjuva çekişmesinin ortaya çıkmasında soyluların burjuvayı özgür köleler olarak görmelerinin etkisine değinen yazar, servetin soylularda kıskançlık ve nefret duygusu yarattığını ifade etmiştir. Kralın soylulara karşı duyduğu endişe, burjuvayı kralı destekleyerek ‘düşmanı düşmanla kırdırma’ stratejisine yöneltmiştir. İtalya, Venedik gibi otoritesi zayıf kentlerde bağımsız cumhuriyetler ilan edilmesine ve Fransa, İngiltere gibi ülkelerde ise burjuvanın isteklerini krala yöneltmesine ve kralın bu tutum karşısında burjuvadan izin almadan vergi koyamamasına kadar otoritenin zayıfladığına dikkat çekmiştir.

Melda Vatancı

TUİÇ Stajyeri

Kitabın Adı: Ulusların Zenginliği(1)

Kitabın Yazarı: Adam Smith

Palme Yayıncılık, 2012

KİTAP ANALİZİ : Stratejik Derinlik’te İsrail’in Bölgesel İlişkileri – Ahmet Davutoğlu


Stratejik Derinlik (Türkiye’nin Uluslararası Konumu) Prof.Dr. Ahmet Davutoğlu’nun uluslararası konjonktürde Türk dış politikasını ele aldığı kitaptır. 2001 yılında piyasaya sürülen eser 2009 yılında Küre Yayınları tarafından son baskısı (61.) yapılıp 584 sayfa şeklinde tanzim edilerek okurlarla buluşturulmuştur. Eserin müellifi Ahmet Davutoğlu, birçok akademik çalışmaya imza atmakla birlikte Malezya’daki Uluslararası İslam Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi bölümünün kurulmasına büyük katkı sağlamış, Marmara, Beykent ve Malezya Uluslararası İslam Üniversitesi’nin yanında Türkiye’de Silahlı Kuvvetler Akademisi ile Harp Akademileri’nde dersler vermiştir. Nihayetinde 2003 yılında büyükelçilik görevine getirilen Davutoğlu, 2009 yılında da bugün hala sürdürmüş olduğu TC Dışişleri Bakanlığı görevine atanmıştır.

Kitap oldukça yoğun bir içeriğe sahip olduğundan analizin kitaptaki bölümler üzerine yapılması düşüncesinden hareketle sık sık gündemde tartışmalara da konu olan İsrail’in bölgesel siyasetini ve Türkiye ile olan ilişkilerini genel haliyle değerlendireceğim. İlgilendiğimiz konu başlığı, kitapta yer alan üç ana kısımdan üçüncüsünü oluşturan Stratejik Araçlar ve Bölgesel Politikalar bölümüne yer almaktadır.

İsrail’in Dünya’da yer yer karşılaşılan hegemonyatik siyasi olaylar karşısında ki tutumundan hareketle genel olarak Yahudilik hakkında öz bir açıklamayla başlayan bölüm, İsrail’in siyasi olaylara yaklaşımında inanç faktörünün ne derece etkili olduğunu da örnekleriyle birlikte okuyucuya sunmakta. İsrail’in Yahudilik ile olan güçlü inanç bağına vurgu yapan Davutoğlu, bunun karşıt unsurlarda/toplumlarda/devletlerde yaratmış olduğu anti tutumlara da yer vermiştir. Avrupa’da başlayan etkin Yahudi oluşumlarına karşı Alman Nasyonal Sosyalizmi ile zirve yapan antisemitizm ile İslam ülkelerindeki Yahudi etkisine karşı olan antisiyonizmi oluşum süreçleri ve belirleyici etkenleriyle birlikte inceleyen yazar, bunların birbirinden oldukça farklı anlamlandırmalar olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Avrupa’da başlayan antisemitizmin ırkçı boyutuna dikkat çekildiğini ve süreç sonunda bunun Hitler Almanyasıyla bir soykırıma dönüştüğünü ancak İslam dünyasında böyle bir örneğe rastlanılmadığını, aksine Avrupa’da ki ırkçı tutum ve davranışlardan kaçan Yahudilerin büyük yardımlar gördüğü başta Osmanlı Devleti olmak üzere diğer İslam ülkelerine göç ettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla İslam ülkelerinde ki tepkinin doğrudan İsrail yönetimine ve yönetim anlayışına olduğunu, İsrail veya Yahudi halkına karşı herhangi bir hasmane tutum içerisinde olunmadığını söyleyebiliriz.

İsrail’in Ortadoğu coğrafyasına yerleşmesini ve bu süreçle birlikte başlayan politikalarını da kritik eden Davutoğlu süreci başlatan kıvılcımı İkinci Paylaşım Savaşı’nda Almanya tarafından katliama uğrayan Yahudilere karşı Avrupa’nın vicdan paklaması ve Avrupa’da ki Yahudi etkinliğini kırmak için gerçekleştirilen bir hamle olarak yorumlamaktadır. Böylece Avrupa yıllardır karşısına konulan Yahudi sorununu Yahudilerce vaat edilmiş topraklar olarak görülen Ortadoğu’ya taşımış olmaktaydı. Böylece Avrupa’daki Yahudi Sorunu şekil ve mekan değiştirerek artık İsrail-Filistin özeliyle bir Arap-İsrail sorunuydu. Nihayetinde bölgede kurulan ve bir ulus devlet olarak tanımlanan İsrail ilk etapta kendini kabullenmeyen bu Arap komşularına kendini kanıtlama zorunluluğu hissetti. Aralıklarla yoğun bir şekilde yaşanan çatışmalar sonucunda İsrail, Arap komşularına karşı yaşanan bu savaşları kazanmış, üstelik topraklarını da büyütmüştür. Bu süreçte İsrail politikalarında dikkat çekici bir başka unsur ise kendisine yakın bölgede etkin olabilen ve Arap olmayan komşularıyla başlatmış olduğu diplomatik ilişkiler olmuştu. Bu ilişkilerinde devrim sonrası İran ile istenilen hedeflere ulaşamasa da Müslüman halkın büyük çoğunluğu oluşturduğu Türkiye ile geliştirdikleri ilişkiler Arap toplumlarında tepki uyandırsa da kayda değer bir boyut kazanmıştır.

Türkiye ile olan ilişkilerde başlangıcın kurulan bu yeni ülkeyi Türkiye’nin tanıdığını açıklamasıyla resmi bir havada başladığını söyleyebiliriz. Türkiye ile İsrail’in bölgede sıkı bir çalışma grafiği yakaladığı ve ilişkilerin çok yönlü olarak siyasi, askeri, teknik vs. gibi konularda yoğunlaştığını görmekteyiz. Ancak burada akıllara gelen bir takım sorular var, İsrail’in vaat edilmiş topraklar olarak tabir ettiği coğrafyanın bir kısmına sahip olan Türkiye ile olan ilişkilerinde ki samimiyeti ne derecede? Bu doğrultuda İsrail’in Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı olan tutumu ne boyuttadır?

Bunun yanında özellikle 21.yüzyıl politiğinde, coğrafyasında ihtiyaç duyduğu yer üstü ve yer altı zenginliklere devamlı bir çatışma profiliyle sahip olamayacağını anlayan İsrail’in bölgesel politikalarını Soğuk Savaş sonrası yeniden düzenleyip komşularıyla daha dostane ilişkiler sürdürmeye başlayarak sonradan katıldığı Ortadoğu coğrafyasında aracı güç olmaktan kısa sürede sıyrılıp bölgeye doğrudan etkide bulunan ana güçlerden biri olduğunu görmekteyiz. Ayrıca beynelmilel çok yönlü bir politika izleyen İsrail’in uluslararası arenada sıkı müttefikler bulması ve bu müttefikleri aracılığıyla küresel kuruluşları da etkisi altına aldığı aşikar bir durum olarak gözler önündedir. İsrail’in bu uluslararası ilişkilerinde dikkat çeken bir nokta ise hiçbir ülkeye birbirinin alternatifiymiş gibi bakmayıp aralarında sorun bulunan iki ülkeyle de birbirinden bağımsız politikalarla ilişkiler kurmasıdır. Nitekim aynı anda hem Türkiye ile hem Yunanistan ile ve hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile gerçekleştirdiği ilişkiler bunu başat bir şekilde göstermektedir.

Tüm bunların yanında Yahudi sermayesine ve bu sermayenin İsrail ulus devleti tarafından özellikle Amerika ve ABD’de olmak üzere dünya siyasetinde etkin şekilde kullanmasına da dikkat çeken Ahmet Davutoğlu ilgili bu ülkelerin Yahudi lobi ve sermaye sahipleriyle de olan ilişkilerini ele almaktadır. Son olarak Türkiye-İsrail ilişkilerine yönelik çıkarımlarını da paylaşan yazar, bu ülke ile yürüteceğimiz politik ilişkilerde uygulamamız gereken siyasi angajmana yönelik düşüncelerini dile getirmektedir.

Kitabın yer yer ağırlaşan ifadelerinin yanında kurulan uzun cümlelerin anlatıma ve anlamaya kısmen de olsa negatiflik katma olasılığı olmasına rağmen çalışmanın son derece geniş hacimli bir akademik çalışma olması itibariyle bunun normal bir durum olduğu kanaatindeyim. Kavramsal açıklamaların baskın olduğu bölümleri de göz önüne aldığımızda okuyucunun kavram bilgisinin kitabın anlaşılır olması açısından etkili olacağını belirtmek isterim.

Deniz DEMİR

TUİÇ Stajyeri

Kitabın Adı: Stratejik Derinlik

Kitabın Yazarı: Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU

Yayın Evi: Küre Yayınlar

%d blogcu bunu beğendi: