Günlük arşivler: 18 Temmuz 2014

TEKNOLOJİ : İkinci El Telefonlarda Önemli Tehlike


Dev güvenlik şirketinin ortaya çıkarttığı çıplak fotoğraflar, ikinci el telefonlardaki önemli bir tehlikeyi ortaya koyuyor.

Bir güvenlik firması, e-bay’de satılan kullanılmış akıllı telefonlardan bazılarını satın alarak yaptığı incelemede ilginç bir sonuca ulaştı.

Kullanıcıların, formatlayarak satışa sunduğu telefonları satın aldıktan sonra geri dönüştürme yazılımları ile telefonların hafızasını analiz eden güvenlik firması, telefon fabrika ayarlarına döndürülüp formatlandığı için silinmiş olduğu sanılan çok sayıda fotoğrafın kolayca geri döndürülebildiğini görmüş. Bunların arasında telefonların eski sahiplerine ait çok sayıda çıplak ve mahrem fotoğraf da bulunuyor. Dolayısıyla güvenlik firması, kullanıcıları telefonlarını satmadan önce, telefonun hafızasını daha güvenlik yollarla silmeleri için uyarıyor.

Çek güvenlik firması Avast’ın ilginç araştırmasına göre, ikinci elde satılan telefonlardan firma 40 bin fotoğrafı geri döndürmeyi başardı. Bunların 750’si kadın telefon kullanıcılarının kendilerini çıplak olarak çektiği selfie (özçekim) fotoğraflardan, 250’si erkek kullanıcıların çıplak fotoğraflarından oluşuyor. Avast, 1500 aile fotoğrafının yanında 1000 kadar kayıtlı Google araması ve 750 adet de özel yazışma ve SMS ele geçirmiş.

Avast, dosyaları sadece silmenin onları gerçekten yok etmediğinin altını çiziyor ve dosyaları gerçekten yok etmek için üzerlerine başka dosyaların kayıt edilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bunun için de özel, "güvenli silme" uygulamaları bulunuyor ve farklı standartlarda, bir dosyanın üzerine, 2-3-5 veya 10 kez başka dosya yazarak, asıl dosyanın gerçekten bir daha geri dönüştürülemeyecek şekilde silinmesini sağlıyor.

FİLİSTİN DOSYASI : Yine Gazze, Yine Ölüm


Ortadoğu’nun diğer coğrafyalarındaki akan kanın sebeplerini anlamaya çalıştığımız ve Suriye ile Irak özelinden düşünmeye odaklandığımız bir sırada, tüm sorunların temelinde yatan asıl konu yeniden kendini ortaya çıktı: Filistin ve işgal sorunu

Filistin toprakları yine kan ağlıyor. Kaçırılan İsrailli 3 illegal yerleşimci gencin faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi ardından İsrail, boş bir alanda bulunan cesetlerin sorumluluğunu alelacele Filistinli Hamas’a atarak Filistin halkının üzerine bomba yağdırmaya başladı.

Filistin tarafı ve özellikle Hamas, bu olayla hiçbir şekilde alakası olmadığını ifade ettiği ve hiçbir Filistin direniş gurubu bu saldırıyı üstlenmediği halde, İsrail olayları saptırarak, hiç bir tahkikat sonucu beklemeden bildik katliam politikasına başladı. Oysa yaptıkları eylemleri açıkça üstlenme konusunda her hangi bir çekingenlikleri olmayan Filistinlilerin bu eylemi reddetmeleri ciddiye alınacak ve inanılacak tek seçenek.

Buna rağmen Yahudi yerleşimcilerin 17 yaşındaki Muhammed Ebu Hudyar’ı karıçıp benzin içirdikten sonra diri diri yakmaları olayı, sınır tanımayan yerleşimci terörünü gözden kaçıramayacak son canlı bir vahşeti olarak ortada duruyor. Olayla hiç ilgisi olmadığı halde Gazze’nin hedef alınması İsrail işgal rejiminin bildik taktiği olarak görünüyor. Kendi yasa dışılıklarını unutturmaya çalışan Siyonist liderler, bölgedeki gerilimi kendileri için avantaja dönüştürmeye çabalıyor. İşgal rejiminin en bildik diğer taktiği ise, dikkatleri başka yöne çekip olayları “terör” meselesi haline getirmek ve katliamlarına terörle mücadele adına meşruiyet kazandırmak. Oysa samimi Yahudiler de bu yalana inanmıyor artık. Maalesef her ne kadar kendileri ile Siyonizm arasında bir çizgi çekmek isteseler bile onlar da baskı altında yaşıyorlar.

Tüm bu yaşanan vahşet karşısında başta Türkiye olmak üzere, İslam dünyasının hatta uluslararası düzenin harekete geçmesi gerekmektedir. Zira, saldırıların derhal durdurulması konusunda uluslararası baskıların oluşturulmasını talep etme dışında bir seçenek görünmese de, en azından İsrail saldırganlıklarını vicdan dünyamızda mahkum ediyoruz.

Saldırıların zamanlaması ise ipuçları ile dolu. Herkesin hatırlayacağı gibi bundan bir ay önce Hamas ve Fetih anlaşarak ortak bir teknokrat hükümet kurdu. Filistin iç barışı açısından büyük bir adım olan bu hamle, İsrail ve dostları tarafından nefretle eleştirildi ve kabul edilemez bulundu. Filistin’in kendi içinde bölünmüşlüğünün sona ermesi sadece gereksiz bir enerji kaybını önlemekle kalmamış, barış masasına daha güçlü oturmalarını sağlayacaktı. Dünyanın tüm sağduyulu çevrelerinde sevinçle karşılanan bu adım, Filistin davasının bir adım daha ileriye gitmesi ve barışın gelmesi açısından İsrail’i ve onun ABD’li hamilerini mutlu etmemişti. Bu iç barışı sabote etmek için Hamas’ı yeniden terörle damgalayıp Fetih’i bu uzlaşmadan çekilmeye zorlamak İsrail’in ikinci hamlesi olacaktı ki, 3 Yahudi yerleşimcinin faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi aranan bahaneyi sundu.

Öte yandan Gazze hali hazırda uzun zamandır dünyanın en büyük açık hava hapishanesi konumunda. Mısır’da meydana gelen askeri darbenin ardından Gazze’nin dünyaya açılan kapısı olan tünellerinin de büyük bir kısmı kapatıldı. Böylesi bir yoksunluk içinde, İsrail işgal rejiminin Gazze’ye yönelik askeri operasyonu zaten büyük bir dramın yaşandığı Gazze’yi Ramazan ayı içerisinde daha da zor şartlara düşürecektir.

Operasyonun ilk günlerinde askeri alanları vuran İsrail işgal güçleri son birkaç gündür sivil hedefleri, evleri ve camileri de vurmaya başladı. Yapılan bombalamalarda sadece savaşçılar hayatını kaybetmiyor. Onlardan daha fazla siviller İsrail bombardımanlarının kurbanı olurken, binlercesi de yaralanıyor, evsiz kalıyor. Tüm bunların yaşandığı ambargo altındaki Gazze’de, sadece zorunlu insani ihtiyaç maddeleri değil aynı zamanda ilaç sıkıntısı da baş göstermiş durumda. Masum insanlar, kadınlar, yaşlılar ve bebekler basit tıbbı müdahalelerden yoksun kaldılar.

Gazze, uluslararası hukuka göre Filistin’in bağımsız bir parçasıdır. Ama İsrail işgal rejiminin aklına her estiği zaman operasyon düzenlediği bir tatbikat sahasına dönüşmüştür. Bu tatbikat sahasında en yeni silahlar ve savaş teknolojileri canlı hedefler üzerinde deneniyor. Amerikan yönetiminin ve tüm Batılı ülkelerin “güvenlik” gerekçesinin arkasına sığınarak olumladığı İsrail saldırganlığı Filistin’deki işgal sorununu daha da açmaza düşürmekle kalmayacak; bahane olarak kullanılan bölgesel ve uluslararası güvenliği de sağlamayacaktır.

Tüm bu yaşanan vahşet karşısında başta Türkiye olmak üzere, İslam dünyasının hatta uluslararası düzenin harekete geçmesi gerekmektedir. Zira, saldırıların derhal durdurulması konusunda uluslararası baskıların oluşturulmasını talep etme dışında bir seçenek görünmese de, en azından İsrail saldırganlıklarını vicdan dünyamızda mahkum ediyoruz.

The post Yine Gazze, Yine Ölüm appeared first on ORDAF.

AFRİKA DOSYASI /// Yükselen Afrika’nın Prangası : Boko Haram


Afrikalı Müslümanlar ve Terör

İslam Dünyasında çeyrek asırdır varlık gösteren ve adı Müslümanlıkla anılan pek çok terör örgütü ortaya çıktı. Ortaya çıkış sebepleri, faaliyet alanları vb. konular çok tartışıldı. Kimi toptancı bir yaklaşımla soruna İslamın bizatihi kaynaklık ettiğini iddia etti. Kimileri de sosyal sorunlar, çaresizlik ve dünyaya egemen azınlığa başka bir azınlığın isyanı olarak yaklaştı. Meseleyi kurulu düzenin sürdürülmesi adına geliştirilen politikalara yan destek arayan güçlerin organizasyonu olduğunu savunan görüşler de ortaya atıldı. Bu analizde bu konuda son zamanlarda ortaya çıkan ve Nijerya başta olmak üzere çeşitli Afrika ülkelerini tehdit eden Boko Haram üzerinden bakarak bir değerlendirme yapılacaktır.

2000’li yıllarda siyasi alanda önlerinin tıkandığına inanan Cezayir’deki rejim karşıtlarından bir gurubun oluşturduğu Mağrip el-Kaidesi (AQMI) tüm bölgeyi etkileyen acımasız saldırılarıyla o güne kadar tanınmayan yeni bir mücadele alanı açtı. Somali’de İslam mahkemelerinin uluslararası güçlerin katkısı ile etkisiz kılınmasıyla ortaya çıkan küçük ama terörü temel alan eş-Şebab örgütü ise Afrika kıtasının tanıdığı ikinci büyük terör örgütü oldu. Nijerya’da “Cihat ve Davet İçin Ehl-i Sünnet Cemaati” adıyla kendini tarif etse de Boko Haram olarak tanınan şiddet yanlısı üçüncü oluşum ise bugün gündemi işgal etmektedir. Nitekim bu sonuncu örgüt bugün aynı inancı paylaştıkları insanların hayatlarını çekilmez hale getirmiştir. Kıtada, Müslümanların bulunduğu her yerin bu tür radikalleştirilmiş oluşumlarla anılması; Kıta Müslümanlarının değil kendi halindeki geleneksel yaşantılarını koruyup geliştirmeleri bilakis onları her gün daha da kötüye sevk etmektedir.

Bu oluşumların ortaya çıkmasında iç dinamiklerin etkisi yadsınamaz ama genelde bu tür yapılanmaların ardında güçlü devletlerin gizemli tahrik edici güçleri, hatta el altından desteklemeleri gibi komplo teorileri de ileri sürülür. Tartışmaya değer bu algı bir yana, onları içinde bulundukları dar çevrelerinden ülkelerinin sınırlarını aşarak tüm dünyada tanınmalarında uluslararası medyanın bilinçli, ya da bilinçsiz, acemi muhabirleri eliyle dolaştırdığı haberlerin etkisi de azımsanmayacak önemi haizdir. Nefret uyandıran faaliyetlerinin medyada yaygın ilgi bulması onları şiddete daha da itmektedir. Bu durumda mahallinde benzeri binlerce hadise gibi unutulabilecek olayların ısrarla gündemde tutulmasının sebepleri de ayrı bir analizi gerektirmektedir.

Müslüman toplumların içinden çıkan bu iflah olmaz örgütlerin maalesef olduklarının çok daha üzerinde kapasiteleri varmış gibi sunulmaları rastlantı olamayacağı gibi, gazetecilik refleksi ile de izah edilemez. Afganistan’daki Taliban, Irak-Suriye hattındaki IŞİD ile tüm coğrafyalarda az veya çok etkin el-Kaide dışında Afrika’ya mahsus yukarıda zikredilen üç yapı sadece iç dinamiklerin ürünü sıradan birer oluşum olamayacakları şeklinde değerlendirilmektedir. Bunlar, sebep oldukları veya bizzat yaptıkları terör eylemleri ile karşı olduklarından ziyade kendi toplumlarına ve topyekûn Müslüman toplumlara zarar vermektedirler. Oysa İslam’da iman “başkasına zarar vermeme” felsefesi üzerine bina edilmiştir. Öyleyse bu gurupların kime hizmet ettikleri tartışılması gereken en önemli konular arasındadır. Sömürgecilik döneminde bile kendi kabuklarına çekilip varlıklarını sürdürebilen Afrikalı Müslüman topluluklar bugün bambaşka bir tehdit ile karşı karşıyadırlar. Burada önemli olan belli bir müddet sonra tamamen kaybolacakları veya yerlerini başkalarının alacağı bu oluşumların akıbeti değildir; bizzat bunların üzerinden sindirilen Müslümanların temel varlık sebeplerinden biri olan “cemaat ruhu”nu yitirecek olmalarıdır.

Boko Haram Bir Fikir Hareketi mi Bir Terör Örgütü mü?

Nijerya’nın kuzeydoğu ucunda 2002 yılında “Cihat ve Davet için Ehl-i Sünnet Cemaati” adıyla Muhammed Yusuf tarafından kurulduğu kabul edilen bu örgüt, İslami geleneği en köklü olan Bornu eyaletinde Boko Haram adıyla meşhur oldu. 20. Yüzyılın başında başlayan ve tüm acımasızlığı ile İngiliz-Fransız sömürgeciliğinin ortalığı kasıp kavurduğu noktada yer alan bu bölgede özellikle misyonerler yaygın eğitim faaliyetleri yapmaktaydılar. Batı tarzı eğitime bölgenin gelenekçi Müslümanlarınca geliştirilen tepkiler sırasında, modern batı eğitiminin haram olduğu anlamına gelen Boko Haram terimi ve bunu savunanlarca da Boko Haram grubu ortaya çıkmıştır. Bu gurubun önderi Muhammed Yusuf, Selefî çizgideki fikirleri ile yaklaşık yedi yıl Büyük Sahra’da çevresindeki diğer benzeri oluşumlar gibi müntesiplerini Hz. Peygamber dönemine özendiren konuşmalar yaparak vaktini geçirdi. Aşırı taşkınlıklar yapıp dikkatleri üzerine çekecek kadar aktif biri değildi. Kendi halinde kalsa bir süre sonra o da tabii değişimin sonuçlarına razı olacaktı.

Tarih boyunca ehl-i kitap diye adlandırılan bütün semavi din mensupları bir arada yaşama becerisi gösterirken, maalesef modern dünya oluşturulurken onların tabii kimlikleri de birer sınır olarak çizildi ve çatışmalara süreklilik kazandırıldı. Kimi yerde farklı dinler, kimi yerlerde de aynı dinin farklı mezhepleri arasında çatışma alanları yaratıldı. 1990’lı yılların sonunda Nijerya’da 36 eyaletten 19’unda şeriat ilan edildi. Bu süreçte Müslüman ve Hıristiyan topluluklar arasında yaşanan gerginliklerde iki taraftan da yüzlerce insan hayatını kaybetti. Ama yaşananlar önceden planlanmış örgütlü yapıların eylemlerinden ziyade tarafların “beyinlerinde yaratılan sınırların” korunması refleksine dayanan anlık taşkınlıkların eseri gibiydi. O şartlarda bile Nijerya’daki yoğun Müslüman nüfusa rağmen böylesine bir örgüt ortaya çıkmamıştı. Fakat ülkede, özelliklede Bornu ve çevresindeki gelişmişlik düzeyi diğer bölgelere göre çok düşüktü. Artan genç nüfusa bir türlü gerekli eğitim, sağlık, iletişim ve özellikle geçimlerini sağlayacak iş imkânlar oluşturulamadı ve oluşabilecek basit bir hareketin potansiyel temeli hazırlandı.

Geleneksel saygı ve itaat kültürünün güçlü olduğu Çad Gölü havzasındaki Müslüman toplumların kendine has yapıları buna alet edildi. Ama bilhassa Ortadoğu’da gittikçe yükselen Selefi söylemler, Afrika’da adeta tecrit edilmiş vaziyetteki bu toplumlar için bir kurtuluş yolu olarak takdim edildi. Aslında selefi anlayışın benimsenmesinin pratik yararları da oluyordu. Selefiliği destekleyen güçler bu guruplara maddi destek sağlıyorlardı. Yani Selefilik bir geçim kapısıydı. Ayrıca, İslam Peygamberinin ve ashabının örnek yaşantısının vurgulanan fikirleri genç beyinlerde sempatik bir alan oluşturuyordu. ABD de eski kutuplu dünyada Sovyet yayılmacılığına karşı bu tür hareketlerin yaygınlaşmasını her zaman destekliyordu. Nitekim Afrikalı ve özellikle Nijeryalı Müslüman gençler gelişen dünyanın imkanları ile donatılmak yerine kendi geleneksel çevrelerinden bile tecrit edilen bir akımın içine çekildiler.

21. Yüzyılın başında bile geleneklerinden kopmaya başlayan gençlere, özenilecek örnek hayat tarzını anlatacak kişiler ise eğitim yoksunuydu veya yeni nesli ikna edecek bilgilerden uzaktaydılar. Düşünce ve fikirleri doğrudan dinin ana kaynaklarına dayanmadığı ve ihtiyaca göre yorumlanamadığı için Modern Afrika toplumlarının içinde bulundukları sıkıntılara cevap veremiyorlardı. Buna rağmen, Muhammed Yusuf da kapıldığı bu düşüncelerin aşırı derecede tesirine bırakmamıştı kendini. Gelenekçi yanı ağır basıyordu ve tepkileri daha ılımlıydı. Ama etrafında toplanan gençlerden özellikle Ebubekir Şeyhu (Abakar Shekau) bu oluşum içinde aşırılığa kaçan fikirleri ile kurucudan sonra en etkin ismi oldu. O, frenlenemeyecek bir kişiliğe sahipti. Zaten Muhammed Yusuf’u ılımlı bir kişilik sahibi olması dolayısıyla daha hayattayken tenkit etmekten de geri durmuyordu ve onun bu tavrı genç nesillerde heyecan yaratmıştı. Ancak Ebubekir Şeyhu’nun geçmişi, harekatın içinde nasıl ikinci adam olduğu ve ilişkileri hala kafalarda soru işaretleri oluşturmaktadır.

Nijerya Devleti, bölgede gittikçe etkinliği artan İslami oluşumlara karşı sert yöntemler kullanmaya başlamıştı. 2009 yılı Ağustos ayında bir kontrol noktasında bu topluluğa mensup olanlarla güvenlik güçleri arasında çıkan ve çok sayıda kişinin yaralandığı silahlı çatışma bu oluşumu bir anda hedef haline getirdi. Kurucusu Muhammed Yusuf’un canlı olarak ele geçirilmesi ve birkaç saat süren sorgulaması sırasında öldürülmesi ile son beş yıldır süren ölümcül olayların fitili yeniden ateşlenmiş oldu. Nitekim bu tarihten sonra hareketin lideri olan Ebubekir Şeyhu, içindeki acımasız kişiliği ile asker ve polis noktalarını hedef almaya başladı. Yeni lideri ile örgüt kısa sürede ihtiyaç duyduğu silahları elde edebildi; saldırdıkları bankaların kasalarını boşaltarak maddi imkanlara kavuştu. Ayrıca bu hareketin, Bornu eyaleti ile çevresindeki etkin siyasi ve nüfuz sahibi kimseler arasındaki rekabetten de beslenerek önemi bir güce dönüştüğü anlaşılmaktadır. Örgütün, Nijerya’nın ve Kamerun’un kuzeyinde gerek misyoner gerek turist olsun dolaşan tüm Avrupalıları -son zamanlarda Çinliler de dahil- rehin alarak bunları serbest bırakma karşılığında ciddi miktarlarda paralar aldığı da dolaşan rivayetler arasındadır. Tabii olarak bu süreçte, aracı devletler, fidyeyi verenler vs. bir şekilde örgütün devamına da imkan sağlamış olmaktadırlar.

Bölgede (Bornu ve çevresinde) şer’î kurallara dayalı bir devlet kurma olduğu iddiasıyla en şiddetli ve ölümcül eylemleri gerçekleştirebilen Ebubekir Şeyhu, önünde en büyük engel olarak Batılıları ve onlara özenen herkesi görmektedir. Ülkesindeki yöneticilerin yolsuzluk ve rüşvetle içiçe olduklarını iddia ederek onlarla her ne pahasına olursa olsun çarpışmaktan geri durmayacağını söylemektedir. Özellikle Hıristiyanları hedef alsa da Müslümanların köylerine ve kasabalarına da saldırıp oraları yakıp yıkarak her tarafa korku salmakta, böylece yaydığı korku ile kimsenin asker ve polisle birlikte hareket etmelerine imkan vermemektedir. Kiliselere, camilere, Kur’ân kurslarına, okullara, karakollara, devlet dairelerine, otobüs terminallerine ve pazar yerlerine gözünü kırpmadan saldırmaktadır. Yaptığı şiddet eylemlerinden beslenmekte ve gün geçtikçe daha da radikalleşmektedir. Öyle ki geçmişte kendisiyle beraber hareket eden Ensar (Ansaru) grubu bile uygulanan şiddetten rahatsız olup ondan ayrılmıştır. Nijerya hükümetinin aldığı tüm önlemler Ebubekir Şeyhu’yu durdurmaktan ziyade daha fazla ölümcül ve de sıklıkla saldırılarda bulunmasına sebep olmaktadır.

2013 yılında Ebubekir Şeyhu’nun, askerlerin bir saldırısında öldürüldüğü haberleri yayılmıştır. Fakat bu rivayet doğru çıkmamıştır. 14 Nisan 2014 günü kaçırdığı 230 kız öğrenciyi bunca teknolojik imkânlara rağmen iki ay nerede tuttuğu bir türlü anlaşılamamıştır. Son beş yılda Nijerya asker ve polislerinin, sıradan masum insanların Boko Haram’n saldırılarıyla öldürülmeleri karşısında fazla tepki göstermeyen uluslararası toplum bu son olayda birden harekete geçti. 17 Mayıs 2014 günü Paris’te Nijerya, Nijer, Kamerun ve Çad olmak üzere dördü göl bölgesinden, ayrıca ABD ve ev sahibi Fransa olmak üzere altı ülke Boko Haram’a karşı ortak mücadele kararı aldılar. Bu süreçte en hızlı hareket eden ABD oldu ve kız öğrencilerin bulunması maksadıyla Çad’a 80 askerden oluşan bir birlik yolladı ve bölgeye insansız hava araçları yerleştirdi. Bugün Nijerya’dan sonra Kamerun’a sıçrayan Boko Haram tehdidi ilk defa Çad’ı da açık hedef haline getirdi. Örgüt Ramazan ayında Bornu eyaletinin merkezi Mayduguri’yi ele geçirip tüm ibadetleri bu şehirde ifa edeceklerini duyurmuştu. Ancak Ramazan ayı geldi ve Boko Haram’ın bu şehre saldırısı gerçekleşmedi. Ya da her an tetikte beklemeye devam etmektedirler, fırsatını bulunca belki de tarihin en acımasız saldırılarından birine girişeceklerdir. Zaten saldırı haberi bile binlerce Nijeryalı Müslüman’ın Mayduguri ve çevresini terk edip kırsal kesime gitmesine sebep oldu. Hatta şimdiden Çad’a iki bin kadar mültecinin yerleştiği söylenmektedir.

2013 yılında, Afrika’da ekonomik bakımdan birinci büyük güç olma özelliğini elinde tutan Güney Afrika’nın yerini Nijerya almıştır. Çevresindeki ülkelere göre yerli üretim ile birçok ihtiyacını yerinden karşılayabilmektedir. Önemli petrol gelirleri yanısıra genel olarak kıtanın en güçlü devleti olduğunun anlaşıldığı bu günlerde Boko Haram’ın şiddet içerikli saldırılarını arttırması yeni soruları beraberinde getirmektedir. Bu hareketin başlangıçta olsa bile bugün artık İslami söylemlerinin hiçbir anlamının kalmadığı, bölgeye Afganistan, Somali, Irak, Libya, Mali gibi ülkelerdeki yabancı güçlerin yerleşmesi için gereken alt yapıyı hazırladığı ve Müslümanları içinden çıkamayacakları bir sürecin içine çekmiş olduğu anlaşılmaktadır. ABD’nin bu vesile ile ilk defa Çad’a yerleşmesi bunun en belirgin göstergesi değil midir?

Robert Fisk Ne Demek İstiyor?

Bu analiz hazırlandığı sırada yeniden yayın hayatına başlayan NTV Tarih Dergisi’nde ünlü gazeteci, analist ve Ortadoğu uzmanı Robert Fisk ile yapılan bir röportaj yayımlandı (Temmuz 2014, Sayı 2). Onun nakledeceğimiz ifadelerinin yukarıdaki analiz ile ilişkisinin kurulup kurulmaması okuyucuya aittir. Ama bir şekilde bizim çoğu kere komplo veya kurmaca diye ifade ettiğimiz yargıları açık yüreklilikle ifade etmesi bu analizin onun fikirleri ile paralel okunması zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Robert Fisk mezkûr mülakatta Ortadoğu ülkelerini tanımlarken şöyle diyor:

“Ortadoğu ülkeleri doğaları gereği Batı ve Rus gücüne bağlı. Çünkü zayıflar, zayıf olmaları gerekiyor. Onları zayıf olarak biz kurduk. Amaç da talimatlarımızı takip ederek çıkarlarımıza uygun hareket etmelerini sağlamaktı…” Ortadoğu’daki Rus-Batı rekabetini anlatırken de “Rusların artan şekilde Batının Ortadoğu politikaları konusunda hayal kırıklığına uğradığını gördük. Önce Batı tarafından kandırılmış gibi gözükerek Kaddafi güçlerinin Libya’da bombalanmasına sessiz bir onay verdiler. Ardından da Suriye’de Batı’ya karşı Beşar Esad’ı desteklemeye karar verdiler.” diyen Fisk, ilginç tespitlerini şöyle sürdürmektedir: “Ama bütün sömürge düzeni ve onun yol açtığı çürüme Irak’taki mevcut savaşta net gözüküyor. Burada da silahlı İslami güçler, iki devleti devirmeye çalışıyor. Suriye ve Irak. Irak hükümetini korumak için askeri yöntemler kullanmaya hazırlanırken Suriye hükümetini devirmeye çalışan isyancıları hala destekliyoruz. İki ülkedeki isyancılar aynı örgütten olsa bile..”

Bu ifadelerin içine Afrika’yı ve Boko Haramı yerleştirdiğimizde nasıl bir manzara ortaya çıkar?

The post Yükselen Afrika’nın Prangası: Boko Haram appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : Irak Ordusunun Çöküşü


Baskıcı ve mezhepçi siyasetiyle şimşekleri üzerine çeken Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Amerikan kuvvetlerinin 2011’de ülkeyi terk etmesinden sonra bu tutumunu daha da şiddetlendirmişti. Bu siyasete ve dışlanmışlığa karşı ayaklanan Sünni kesimin, aşiretlerin, cihatçıların, eski Baasçıların ve daha birtakım muhalif unsurların desteklediği IŞİD militanlarının 10 Haziran’da Musul’u ele geçirmesiyle Irak, dünya gündemine bir kez daha oturdu. Ülkeyi, orta ve kuzeybatıdaki Sünni, orta ve güneydeki Şii ve kuzeydoğudaki Kürt blokları arasında parçalanmanın eşiğine getiren bu son gelişmeler, Irak Ordusu’nu da tartışmaların odağı haline getirdi.

Tarihler 10 Haziran 2014’ü gösterdiğinde, birkaç gündür şiddetlenen çatışmalar sonucunda, Musul’daki Irak ordu birlikleri vali Nuceyfi ile birlikte teslim bayrağını çekip kentten kaçtı. Amerikan yapımı Hummer jeepleri, tankları ve hatta askeri üniformaları bile sokak ortalarında bırakıp kaçan Iraklı subay ve askerler, böylece hem kendi ülkesini hem de tüm dünyayı şoke etti. Buradan hareketle, modern dönemde Irak ordusunu kısaca analiz etmenin, son gelişmeleri anlamada yararlı olacağını düşündük.

19. Yüzyılda Osmanlı Irak Ordusu

Taşrada bozulan merkezi otoriteyi yeniden tesis etmeye çalışan Osmanlı Devleti, İran’a karşı askerî harekatların merkezi olmak ve bölgede düzeni sağlamak üzere, 1848’de Irak ve Hicaz Ordusu’nu kurdu. Daha sonra adı 6. Ordu’ya dönüşecek olan bu ordu, Namık ve Midhat Paşaların Bağdat valilikleri döneminde düzene sokulmaya ve mevcudu arttırılmaya çalışılmıştır.

Bağdat merkezli 6. Ordu’nun en büyük problemi ise, yoğun aşiret yapısının etkisiyle asker kaçaklarının çokluğu ve dolayısıyla mevcudunun azalmasıydı. II. Abdülhamid döneminin Seraskeri Rıza Paşa’nın tespitine göre, Osmanlı Irak’ındaki Bağdat, Basra ve Musul Vilayetleri’ni kapsayan 6. Ordu’da önceki yıllardan birikmiş 49 bin bakaya, yani asker kaçağı bulunuyordu. Bu oldukça yüksek bir sayıydı ve nitekim, Irak’taki reform çalışmalarında, bu kaçakların toplanarak askere alınması ana hedeflerden biri olmuştur.

Yine, II. Abdülhamid dönemi ıslahat raporlarında; 6. Ordu’nun zayıf ve düzensiz durumu, kumandanların mülki işlere karışması, mahalli halktan bazılarını göçe zorlaması, artış gösteren aşiret ve asayiş problemleriyle başa çıkamaması yüzünden mevcut kumandan ve subaylarının yerlerine diğer ordulardan “ahlak ve âdât-ı Irakiye ile ta’alluk etmemiş” muktedir kumandan ve subayların istihdam edilmesi istenmiştir. Bu tür problemlerin yanında, yerel güçler/hanedanlar arasındaki mücadeleler; İran ile olan sınır anlaşmazlıkları ve İran’ın Şiiliği siyasî ve dinî bir koz olarak kullanıp Irak şiileri üzerinde nüfuz arayışlarına girmesi; Irak geneliyle 6. Ordu efradı arasında İran destekli Şiiliğin hızla yayılması gibi gelişmeler de yine 6. Orduyu zayıflatan etkenlerdi.

I. Dünya Savaşı başladığında Irak topraklarında düzenli bir ordudan ziyade, önemli bir kısmını Arap ve Kürt aşiret mensuplarının oluşturduğu 30 bin civarında bir kuvvet bulunuyordu. Bu yüzden İngilizler, Körfez girişindeki Fav’ı ve Kasım 1914’te de Basra’yı kolaylıkla ele geçirerek Bağdat’a doğru ilerledi. Bu süreçte, Irak ve Havalisi umum kumandanı olarak bölgeye gönderilen Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Süleyman Askeri Bey’in Basra Bercisiye’de alınan bir yenilgi üzerine intihar etmesi (14 Nisan 1915) ise, Irak cephesinin dramatik hadiselerinden biri oldu. Bununla birlikte, Bağdat’ın 160 km. güneyinde Kutülamare’deki uzun muhasaradan sonra General Townsend ile birlikte 13 bin İngiliz askerinin esir alınması (Nisan 1916), kuşkusuz bu cephenin en parlak zaferiydi. Sarsıcı yenilgi sonrasında zor toparlanan İngilizler, Bağdat’ı ancak 11 Mart 1917’de, Musul’u da Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra işgal ederek bütün Irak’ı ele geçirebildiler.

Modern Irak’ın Ordusu

I. Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci devletler tarafından çizilen Ortadoğu siyasi coğrafyasındaki diğer pek çok devlet gibi Irak da “yapay” bir devlet olarak kuruldu. Sahip olduğu petrol zenginliği sebebiyle, ülke üzerindeki emperyalist mücadele hep sürdü. Bu durumun etkisiyle ortaya çıkan darbeler, diktatörler ve savaşlar ise, ülke tarihinden hemen hiç eksik olmadı.

Osmanlı sonrası döneme bakıldığında, başlarda İngiliz etkisi altında şekillenen Irak Ordusunun, bilahare Milliyetçi-Baasçılık ve Komünizm gibi farklı ideolojilerin yuvalanıp birbiriyle mücadele ettikleri ve aynı zamanda darbelerin odağı haline gelen bir kurum olduğu görülür. Sözde bağımsızlığını kazanmasına (1932) ve milliyetçi subayların zayıf direniş hareketlerine rağmen, ülkedeki İngiliz vesayeti II. Dünya Savaşı sonrasında da devam etmiştir. General Abdülkerim Kasım liderliğindeki Hür Subaylar Hareketi, 14 Temmuz 1958 darbesiyle kraliyetten cumhuriyet rejimine geçişi sağlamakla birlikte, darbeci geleneğin ordu içinde yerleşmesine de kapı aralamış oldu. Aynı yıllarda ordu ve siyasette komünistlerin güçlenmesi, 1963 darbesiyle milliyetçi-Baasçı subayların, komünistlere karşı etkisiz buldukları General Kasım’ı idam etmesiyle sonuçlandı. Abdüsselam Arif liderliğindeki milliyetçi-Baasçı cunta, komünistlere karşı şiddete başvurduğu gibi kuzeydeki Kürt isyanlarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Bu arada, 1966’da Abdüsselam Arif’in yerine geçen kardeşi Abdurrahman Arif de bir Baas darbesiyle düşürüldü. Baasçılar, bu dönemde orduda kilit roldeki subaylarla ittifaklar yaparak iktidarı ele geçirmeyi başardılar.

Eski Başbakanlardan General Hasan el-Bekr’in başında olduğu bir kısım Baasçı subayın 17 Temmuz 1968 darbesinden sonra SSCB ile 1972’de onbeş yıllık bir anlaşmanın imzalanması, aynı yıl Irak petrollerinin millileştirilmesi ve 1973 Arap-İsrail Savaşıyla artan petrol gelirleri, Baas’ın popülaritesini hızla arttırıyordu. 1974’e gelindiğinde, Irak ordusu ile Kürtler arasında yoğun bir silahlı çatışma dönemi başladı. İran desteği sayesinde Kürtlerin modern silahlara sahip olması, onları Irak Ordusu karşısında güçlü hale getirdi. Ancak, Cezayir Antlaşması (1975), Kürt sorununu merkezi yönetim lehinde çözünce Kürt direnişi de söndü.

Baas partisi içinde gittikçe güçlenen Saddam Hüseyin’in, 1979’da Hasan el-Bekr’in çekilmesiyle devlet başkanlığını ele geçirmesi, Irak ordusunun “saldırgan” bir karakter kazanmasında etkili oldu. Sağlanan yüksek petrol gelirleri sayesinde Ortadoğu’nun en güçlü ordularından biri haline gelen Irak Ordusu, İran ile savaşın (1980-1988) ilk yıllarında gücünü göstermesine rağmen, ilerleyen yıllarda İran ordusunun hamlesiyle bu üstünlüğünü yitirdi.

Saddam ve Baas Partisi, güçlerini, siyasi önemi gittikçe artan ordudan aldılar. Ekonomik olarak İran ile savaştan zararla çıkan Irak, askeri açıdan güçlü çıkmış, asker sayısını 1 milyona çıkartarak vurucu gücünü de arttırmıştı. Fakat bu güç, aynı zamanda Saddam’ın iktidarını sağlamlaştırmasına ve saldırgan tavırlarla Arap dünyasının liderliğine oynamasına yaradı. Nitekim, İran ile yapılan uzun soluklu savaşta önemli tecrübeler kazanan Irak Ordusunun ilk hedefi, bir başka petrol ülkesi Kuveyt oldu. 100 binlik bir orduyla 2 Ağustos 1990’da vuku bulan işgal ve ilhak sürecinde, Kuveyt’i ve petrolünü kurtarmak (!) isteyen ABD ve müttefiklerinin yoğun hava bombardımanlarından sonra başlayan kara harekatıyla, Irak ordusu Kuveyt’ten sökülüp atıldı (Şubat 1991). Bu sert darbeyle ordu ilk ciddi prestij kaybını yaşasa da, savaş sonrasındaki otorite boşluğunda patlak veren Şii ve Kürt isyanlarını bastırabildi. Bununla birlikte, orduyu bekleyen asıl kötü gelişmeler, Irak’a uygulanan uçuşa yasak bölgeler, ekonomik ve askeri ambargolar olmuştur.

Saddam Hüseyin sorununu kesin olarak çözmek isteyen ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin 2003’teki saldırısıyla başlayan ikinci savaş ise, Irak Ordusunun bugün düştüğü durumun da asıl sebebini oluşturmaktadır. İlk andaki güçlü direnişten sonra gittikçe gevşeyen Saddam’ın savaş makinesi, çatışmalar bittiğinde tamamen dağılmıştı. Bu tarihten, ABD’nin Irak’tan çekildiği 2011 yılına kadar Irak’ta düzenli bir ordudan bahsedilemeyeceği gibi, ülke tam anlamıyla terör ve kaosun içine de düşmüştür. Derme çatma bir ordunun oluşturulmaya çalışıldığı bu dönemde, Iraklı askerler, ABD ordusunun bir nevi yardımcı sınıfı haline gelmiştir. Diğer yandan, Irak Savaşı öncesi ordunun silahları çoğunlukla SSCB yapımıyken, savaş sonrası batılı silahlar da kullanılmaya başlanmıştır.

Irak Ordusu IŞİD Karşısında Neden Başarısız Oldu?

IŞİD işgalleri karşısında neredeyse hiçbir varlık gösteremeyen Irak ordu birlikleri, daha önce vurgulandığı gibi Amerikalılar’dan kalan modern silahları ve hatta üniformaları da ortada bırakarak kaçtı. Musul’dan kaçanlardan Mahmud Nuri AFP’ye yaptığı açıklamada, “Ordu güçleri silahlarını bıraktı, kıyafetlerini değiştirdi, araçlarını terk etti ve kentten ayrıldı” diyordu. IŞİD’in, kaçamayanları yakalayıp kendilerine has yöntemlerle öldürmesi ise, ordunun düştüğü acıklı durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermekteydi. Bu gelişmeler, yetenekli ve iyi eğitilmiş bir ordu olmadıkça, çok sayıda askerin ve gelişmiş silahların hiçbir işe yaramayacağını, hatta IŞİD gibi örgütlerin eline geçerek daha büyük tehlikelere sebebiyet vereceğini de göstermiş oldu.

Irak Ordusu’nun bugünkü durumuna baktığımızda, halihazırda silah altında 280 bine yakın askeri bulunuyor. 350 bine yakın da yedek askeri mevcut. Genel Kurmay Başkanı Kürt kökenli Babaker Şevket Zebari ve Savunma Bakanı da Casim el-Mifraci olup, ordunun bağlı olduğu en üst merci ise Başbakan, yani Nuri el-Maliki’dir. Bu büyük hayal kırıklığının ardından Maliki ordudan bazı generalleri emekli etti ve son haberlere göre de oğlunu silahlı kuvvetlerin başına getirdi. Mezhepçi politikalarıyla ülkenin bugünkü kaosa sürüklenmesinin başlıca müsebbiplerinden biri olan Maliki, ayrıca cepheyi terk eden askerlerin mahkemede yargılanacağını ve orduda geniş çaplı reorganizasyona gidileceğini de duyurdu.

Irak ordusunun kuzeyde ve özellikle de Musul’da ani çöküşü üzerinde yapılan spekülasyonlar bir yana, bugün gelinen noktada, 100 milyar dolara yaklaşan bir petrol gelirinin tek başına, ülke savunmasını üstlenebilecek bir orduyu vücuda getirmesi elbette beklenemez. Zira, gerçek anlamda bir ordu meydana getirebilme, her şeyden önce bir millet ve devlet olmaya/oluşturabilmeye bağlıdır. Yukarıda, Irak’ın yapay bir devlet olarak kurulduğunu ifade etmiştik. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Irak, yapay da olsa devlet olma vasfını büyük ölçüde yitirdiği gibi savaşma gücünü de kaybetti. Bu gelişmeleri, kozmopolit etnik, dini ve mezhebi yapının yanı sıra aşiret temelli sosyal yapının doğurduğu neticeler olarak da değerlendirmek mümkündür. Zira, Arap, Kürt, Türkmen gibi etnik unsurların; Şabak ve Yezidi gibi heterodoks dini toplulukların; varlıkları çok eskiye giden Keldani, Nesturi, Asuri ve Musevi gibi gayrimüslim gurupların yanı sıra tarih boyunca etkisini sürdüren Sünni-Şii mücadelesi, modern anlamda bir “Irak Milleti”nin oluşumunu büyük ölçüde engellemiştir. Şüphesiz bunda, ülke üzerinde Osmanlı sonrası dönemde de varlığını sürdüren uluslararası petrol ve nüfuz mücadelesi önemli rol oynamıştır.

Burada zikredilmesi gereken bir diğer husus da, belli bir aşirete mensup olmayı, bir üst otoriteye yani devlete mensup olmaktan üstün tutan aşiret temelli sosyal yapının ülkede etkisini hala sürdürüyor olmasıdır. Millet ve devlet olmayı ciddi ölçüde engelleyen bu etken, doğal olarak, ülke savunmasını üstlenebilen ve ülkü birliği olan güçlü bir ordunun teşkiline de imkan vermemektedir.

Daha önce bahsettiğimiz, Osmanlı döneminde Irak (6.) Ordusu içinde Şiiliğin yayılmasına endişeyle bakılması, itikadi bir yaklaşım olmayıp daha çok İran’ın temsil ettiği politik yaklaşıma bir tepki niteliğini taşıyordu. Ordu içinde geçmişte yaşanan bu durumun günümüze yansıyan taraflarına bakarsak, Maliki’nin mezhepçi politikalarına bir kez daha dikkat çekmemiz gerekiyor. Maliki yönetimindeki son yıllarda oluşturulan yeni Irak Ordusunun özellikle kritik mevkiler ve subay kadrosu açısından Şii ağırlıklı dizayn edildiğinde şüphe yoktur. Bu durumda, Irak asker ve subaylarının başta Musul gibi Sünni karakterli bölgelerde IŞİD’e karşı savaşmasını beklemek de biraz hayalcilik olur. Şii-Sünni ayrımının bu denli derinleştiği bir ülkenin ordusunda da benzer bir durumun ortaya çıkması, doğal bir netice olmakla birlikte, Irak’ın artık gerçekleşmesi çok zor olan bütünlüğünü sağlama önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır. Başka bir ifadeyle Irak eğer tek bir devlet olarak varlığını sürdürecekse, siyaset ve coğrafyanın yanı sıra ordudaki dağınıklığı ve ikilikleri de ortadan kaldırmak zorundadır.

The post Irak Ordusunun Çöküşü appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : Türkiye Irak’tan El Çekmeli mi ?


Irak’taki gelişmeler bitişik evdeki yangından farklı değil. Üstelik rüzgar da bizim aleyhimize esiyor, ateşi bize doğru sürüklüyor. Böylesi durumlarda hiç şüphesiz soğukkanlılığı muhafaza ederek öncelikle kendi evimizi kurtarmamız aklın emrettiği doğru ve isabetli yoldur. Hatta iki evin birden yanmasından ise bir evin ayakta kalması yangından çıkan komşuya da fayda verir.

Ancak bugün görünen o ki, komşudaki yangın kısmen bize de sıçramıştır. Bu durumda iki kat dikkat kesilmemiz ve hem zarardan kurtulmanın yollarını aramamız ve hem de yangın sonrası küllerden doğacak yeni yapıyı da hızlı bir şekilde tahayyül etmemiz gerekiyor. Hülasa bugün Türkiye Irak’ta sadece kendisini ilgilendiren kriz ile yetinerek yangından çıkamaz. Çok daha fazlası lazım. Bunun için elbette daha önce oluşturulmuş dosyalar ve bilgiler hızlı ama dikkatli bir şekilde gözden geçirilmeli. Kendi siyasetimizin artı ve eksileri açıklıkla masaya yatırılmalı. Yangının daha fazla yaklaştığı sırada her kafadan bir ses çıkacak, çığırtkanlar çoğalacak akıl verenler artacaktır. İşte başarılı olup olmadığımızı ölçmenin zamanı bu zamandır. Kendi işimize odaklanırken dışardan gelen seslerin hangisi doğru hangisi yanlış onu da ayırt edebilecek bir mekanizma oluşturmalıyız.

Türkiye’nin Irak Politikaları

Modern Irak’ı Türkiye kurmadı. Tam aksine Irak, Türkiye hesabına kurulan yapay bir devlet oldu. Ama ne hikmetse Irak’ın bütünlüğünü en çok savunan ülke yine Türkiye olmuştur. Hiç şüphesiz yapay bir şekilde bölgemizde oluşan sözde “ulus devletlerin” bir şekilde dağılmasının bize de yansıyacağı korkusu bu siyasetin belki de temelini oluşturuyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusuna karşı savaşan yegane Arap Lider olan Faysal b. Hüseyin (Irak kralı) ve oğulları ile en iyi ilişkiyi Türkiye kurdu. Onları Türkiye’de ağırladı. Geçmişe set çekilerek iyi komşuluk örnekleri verildi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Irak için endişelenen ülke yine Türkiye oldu. Hatta savaş sonrasında bu kaygısından hareketle ve yanlış bir hesapla Irak ile Bağdat Paktı’nın kurulması için can atan ülke de Türkiye olmuştur. İran-Irak Savaşı boyunca her iki tarafa kırk ülke birden silah satarken, üstelik müttefikleri de Irak’ın yanında yer alırken Türkiye barışı önermekte, iki taraf karşısında tarafsızlığını korumaktaydı. Halepçe katliamından sonra dünyanın gözü önünde cereyan eden hadislere ağlayan yegane ülke Türkiye idi. Kapılarını sonuna kadar açtı ve Irak’tan Türkiye’ye iltica edenlerin doğuracakları zararı bile bile insanî katkıyı sağlayan ülke oldu. Kendi vatandaşına veremediği imkanları mültecilere sunan o günkü yönetimin dünyanın aymazlığı karşısındaki haykırışları hala canlıdır. Hatta Irak’ın kuruluşunda İngilizlere yakınlık gösteren ancak daha sonra merkezi hükümetle başı derde düşen Kürt liderlere Türkiye sahip çıktı. Onlara dünyada Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile dolaşma imkanı sağladı.

ABD ve Avrupa’nın Irak politikalarından çark ederek oluşturdukları çekiç güçten ve 32. paralelden olumsuz anlamda etkilenen ülke de Türkiye oldu. O tarihlerde açık pazar ekonomisini keşfeden ve dış dünyaya açılmaya başlayıp ihracata yönelen Türkiye’nin önünü kesen I ve II. Körfez Savaşları’nın doğurduğu sıkıntılar hala mevcuttur. Türkiye’nin bölgeye olan ihracatı tamamen dururken, ABD ve Avrupalı şirketler ambargoyu delmek için Ürdün’de adeta üs kurarak ticaretlerini sürdürdüler. 2003’te ABD’nin bütün dünyayı hatta Irak’ın diğer Müslüman komşularını ikna ettiği bir zamanda Türkiye, hem insani gerekçeler ve hem de geleneksel refleksleri ile Irak’a yapılacak askeri harekatın karşısında durdu. O tarihte Arap liderleri ile yapılan temaslardan bir sonuç alınamadı ama meclis ilkeli duruşunu 1 Mart tezkeresi ile bir kere daha göstererek, ABD’ye Türkiye üzerinden bir cephe açmasına izin vermedi. Bunun bedelini de Türkiye ağır bir şekilde ödedi.

Türkiye Bugün Nerede Durmaktadır?

NATO’nun da iştiraki ile uçuşa yasak bölgeler bile oluşabilecektir ve oluşmalıdır da. Nitekim bugün bile taraflara sunulan bu destek sahada açıkça görülmektedir. Bütün mesele Türkiye’nin bu denge oyununda nerede yer alacağıdır?

Irak fiilen bölünmüştür. Kuzey’de Kürdistan Devleti sadece bağımsızlık törenini yapmamıştır. Güney’de zaten ortaçağlardan beri var olan Şii geleneksel idaresi Necef ve Kerbela’da yaşayan müçtehitlerin yeni fetvalarıyla İran ile irtibatı kumuştur. Belki de yakın gelecekte, İran himayesinde, tarihte ilk defa bir mezhep adı ile anılabilecek bir devlete (Şii Irak Devleti) doğru gitmektedirler. Zaten burada yaşayan halk, fiilen Irak Devleti’nin vatandaşı ise de esasında taklit ettikleri Şii müçtehitlerin tebaalarıdır. Onlara itikatlarının mecbur kıldığı humusu (kazançlarının 1/5ini) öderken, vatandaşlıklarından dolayı da Irak Devleti’ne karşı sorumluluklarını zorunlu olarak yerine getirmektedirler. Aslında bu ikilem Şiiler için bir zulümdür. Bu yüzden belki de ilk defa Maliki yönetimi ile -başkasının hesabına- bu ikilemden kurtulabilecekleri zehabına kapılmışlardır.

Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiren Musul, Anbar ve Tikrit’te ise şimdi Bağdat’ı tehdit edebilecek potansiyele sahip yeni bir güç ortaya çıkmıştır. (Biz IŞİD terör örgütü desek de çoktan diğer partnerlerimiz onun Irak-Şam İslam Devleti veya sadece “İslam Devleti” adını benimsemişlerdir. Türkiye ile kan bağı olan Türkmenlerin konumu ise belirsizliğini korurken, Kerkük Barzani ve Talabani arasında geleceğin münazaalı konuları arasında yerini almıştır.

Bu manzara karşısında Türkiye’nin geleneksel politikalarını masaya yatırması zarureti doğmuştur. Bunun yapılmadığını söylemek büyük bir haksızlık olur. Ancak meseleyi sınırlı ve bugün için hayati önem taşıyan konu(lar) üzerinde yoğunlaşıp kapalı kapılar ardında sürdürmek yeterli olmayacaktır. Türkiye’nin zihin dünyasında mevcut olan Irak algısı yeniden tartışılmalı ve yeni gelişmeler topyekûn Türkiye’nin inanacağı ve karar verebileceği siyaset(ler) ile karşılanmalıdır.

Türkiye kendi Kürt meselesinde yakaladığı açılımı Irak konusunda da sürdürebilecek midir? Barzani bir devlet başkanı gibi hareket ediyor. Bu konuda Türkiye’nin her ne kadar tavrı net görülse de fiili durum karşısında ne yapacaktır? Kürdistan Devleti’ni ilan etmeye hazırlanan Barzani hangi rejimi planlamaktadır. Aşiret geleneklerinden gücünü alan üstü örtülü bir krallık mı, demokratik bir Cumhuriyet mi? Bu durumda bütün Kürtler onun etrafında birleşecekler midir? Her ne kadar başkanlığını iki yıl daha uzatan izni yerel parlamentodan almış ise de gerek kendi tabanı arasında ve gerekse Talabani taraftarları ve daha bir çok Kürt guruplar tarafından itirazlar yükselmektedir. Türkiye yangın yerindeki bu sesleri net bir şekilde duymakta mıdır?

Maliki ile en azından enerji nakli meselesi açısından önemli bir uzlaşma sağlayan Türkiye bu durumu gelecekte nasıl idare edecektir? Zira bu konuda Barzani veya diğer Kürt liderler ile yeniden masaya oturmak gerekecektir. Türkiye’nin “Irak’ta çekişen tarafların üstünde bir nüfuzunun olmadığını” kabul edelim, bunun böyle sürdürülmesi ne kadar isabetli olacaktır? 1920’lerde Modern Irak suni bir şekilde yaratılırken o tarihlerde bile sahadan çekilmekte olan Osmanlı Devleti veya İttihatçılar, kurdukları ilişkiler ile kendilerinden olan Nuri Said Paşa ve daha pek çok kişiyi yönetimin kilit noktalarına yerleştirebilmişlerdir. Bu örneğin ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır, ancak zannımızca Türkiye’nin bugünkü imkan ve şartları bundan daha ilerdedir ve oluşacak Yeni Irak’ın siyasi coğrafyasının oluşmasında etkili olabilecek güçtedir. Bugün Irak’ta yaşanan savaşın sınır çizme savaşı olduğunu anlamak gerekmektedir. Eğer Türkiye başta olmak üzere çevre ülkeler meseleye daha duyarlı yaklaşabilirler ise bu sınırların çizimi gurupların sadece nüfuz sahalarının tespiti ve kaynakların paylaşımı ile sınırlı kalabilir. Ancak kendi haline terkedilirse Irak uzun yıllar iç savaşlar ile boğuşmak zorunda kalacaktır.

Hiçbir tarafın diğerini alt edemeyeceği ve şehirlerin sık sık el değiştireceği bu savaş, başta Irak halkına ama aynı zamanda komşularına da büyük zarar verecektir. Bu durumda müdahil olan ülkeler (ABD, Rusya, S. Arabistan, İran) hiç şüphesiz bölge petrolünün sorunsuz bir şekilde pazarlanması için taraflara çatışmayı dengede sürdürebilecekleri yeterlilikte bir destek vereceklerdir. Hatta NATO’nun da iştiraki ile uçuşa yasak bölgeler bile oluşabilecektir ve oluşmalıdır da. Nitekim bugün bile taraflara sunulan bu destek sahada açıkça görülmektedir. Bütün mesele Türkiye’nin bu denge oyununda nerede yer alacağıdır?

The post Türkiye Irak’tan El Çekmeli mi? appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : 80 Yıl Önce Kerkük-Musul


Osmanlı dağıldıktan sonra eski Osmanlı eyaletleri birer birer manda yönetimine girdiler. Zaten I. Dünya Savaşı’nın amacı da bu değil miydi? Türkiye kendi İstiklal mücadelesini verdi ve yeni bir dünya inşa etmeye kalkıştı. Ancak Kerkük, Musul, Bağdat gibi esasında Türkiye’nin ayrılmaz parçaları -eskilerin deyimi ile cuz’un lâ yetecezzası- emperyalizmin kucağında kıvranmaya başladı. 1934’teki Ankara’dan Bağdat’a yaptığı seyahat izlenimlerini küçük bir kitapçıkta yayımlayan Selahattin Emin’in kaleminden Kerkük ve Musul’u hatırlatmak istedik.

Musul Vilayeti Haritası, Osmanlı Atlası

Musul Vilayeti Haritası, Osmanlı Atlası

KARATEPE, KERKÜK, MUSUL

Bağdat’a döndükten bir müddet sonra Selmanıpak ve Kût civarını gezdik ve birkaç gün Deliabbas, Karatepe taraflarında dolaştık.

Karatepe, küçük bir Türk kasabasıdır. Bütün halk Türkçe konuşuyor. Evine misafir olduğumuz münevver bir yerli, oraları hakkında bize malûmat verdi: Türkiye’ye canla bağlı olan Karatepe, son senelerde bizden yüz çevirmiştir. Yeni Türkiye buralarda artık Şeyh Sait gözlüğüyle görülüyor. Irkdaş yüzünde yalancı tebessüm, bize bir hakaret kadar ağır geldi. Fakat avluda peykelere oturmuş, kaba saba giyinmiş köylüler arasında kara Şii sarığı, bu uzak duruşu izâh ediyor: Necef’te Şii softa yetiştiren medreseler, son senelerde en kuvvetli propagandacılarını Türk mıntıkalarına yolluyorlar ve 10 yıl evvel %95 Sünni olan buraları, bugün %95 Şii’dir. Lâkin artık Şii hoca, vaazlarına imam Ali’nin zülfikarından değil, Türklerin şapkasından başlıyor ve Diyarbekir’e demir yolu yapan rejim, kara derili bir vahşi gibi meydanlarda linç ediliyor.

İngiliz İşgalinin İlk Yıllarından Kuzey Irak Etnografik Haritası

İngiliz İşgalinin İlk Yıllarından Kuzey Irak Etnografik Haritası

Karatepe’de bir yek İngiliz göremezsiniz. Fakat o, kullarını görmeğe çıkan tebdil bir Şark sultanı gibi, hergün buradadır, ve bu kerpiç evlerin arasında, Lahor sokaklarındaki adımlarla dolaşıyor.

Kânunisani girdi. Bağdat’ta şömineler yanıyor. Artık memlekete dönmek zamanı yaklaştı. Ve bir akşam bindiğimiz tren, ertesi sabah bizi Kerkük’e bırakıyor.

Kerkük de tam bir Türk şehridir. Dairelerde resmi dil bile Türkçe. Orada kaldığım bir kaç gün içinde bilhassa muallimlerle temas ettim. Bunlar, Türkiye’nin attığı geniş adımları cezbe içinde takip ediyorlar. Fakat bakışlarında terkedilmiş insanların hüznü var.

Bizi çok seven mutasarrıfı ziyaret ettiğimiz zaman yanında (müşavir-i idari) vardı. Fasih bir Arapça konuşan bu Britanyalı, sahnenin arkasındadır. Fakat Sünni ve Şii mücadelelerini idare eden iplerin onun elinde olduğunu, İngiliz emperyalizmini yakından tanıyan bizler, iyi biliriz.

Buralarda istilânın bugünkü en yakın gâyesi, Irak’ı Hindistan’a benzetmektir. Memlekete asfaltı bile İngiltere’den getirerek, iktisat kanallarını körelterek, halkı ne kadar kabilse o kadar fakirleştirerek, en karışık yollardan sabırla metanetle gidilen yol budur. Şii mezhebini bir kalkan gibi Toroslara karşı tutmak, Türklerle meskûn olan yerler içindir ve bu, yedi başlı suikastın yalnız bir silahıdır.

Kerkük’ten Musul’a giderken, sönmüş bir yanardağ tarlasını andıran büyük petrol mıntıkasında birçok kuyular gördük. Buralara dikilen siyah bacalar, yalnız tekniğin zaferi değil, istilânın da bayrağı idiler. Musul’dan Hayfa’ya döşenen demir borudan, petrolle birlikte şeref ve istiklâl aktığını gördük.

Petrol kuyularının civarında ebedî bir ateş var. Bu, yüzlerce seneden beri yanan ve söndürülemeyen bir petrol damarıdır. Bu ateş, asırlarca Osmanlı ülkesinde boş yere yandı. Bugün aynı ateş emperyalizmin piposunu yakıyor. Kötürüm saltanat bu renk renk kayaların yalnız üstünde, ve buralarda yalnız âsî te’dip ederek dolaştı.

Musul’da on gün kadar kaldım. Burası da sokakları asfaltlaşan eski bir Asya şehridir. Bizden kopan bu sokaklar, metruk bir mezar sandukası gibi, senelerin tozu altında kalmışlardır. Çarşıda bir dükkanın duvarlarında hala asılı duran Abdülhamit’in ve Kayzer’in resimlerine uzun uzun baktım. Buraya daha meşrutiyet bile tam manasıyla girememiştir…

……….

Fakat, bütün bu karanlığa rağmen, Iraklının gönlünde duyduğu Türk ve karakter sempatisini Musul’da çok yakından tanıdım. Askeri ve sivil mahfillerde, her akşam bir ziyafet sofrasında konuşuyorduk. Bu konuşmalar biraz kapalı, fakat gönülden gönüle idi.

Musul’daki münevver Iraklı, Bağdatlıdan daha özlü ve daha kuvvetlidir. Sanki yakın Türk hududundan gelen yayla havası, onları bir bahar diriliği içinde tutuyor.

Bu arkadaşlar istilâyı, yalnız etlerinde değil gönüllerinde ve kafalarında da hissediyorlar ve Iraklının kuvveti bu noktadadır. Geceleri Bağdat ile konuşan yabancı telsiz, onlar için artık esatirî bir kuvveti temsil etmiyor. Onlar bir günün geleceğine ve zafere inanıyorlar. Ve asıl o zaman hudut komşularına bakmak, onlara en büyük ümidi veriyor: Türk sevgisi Musul’da, memleket sevgisiyle iç içe yaşıyor.

Bazen çok uzun süren konuşmalarımızda, onlara, muhtelif vesilelerle şunları söyledim:

İnsan olarak şarklı, bir garplıdan çok yüksektir. Fakat bizi sefaletin her türlüsüne sürükleyen görünmez kollar var. Şark paslı zincirlerini kıracak ve ışığa çıkacaktır.

Garbın makinesini alacağız. Garp, bize insanlıkta değil, fabrikada üstün geliyor. Biz, demir tankı, demir tankları yapabildiğimiz gün yeneceğiz. Fakat onu “emekleyen beşeriyet” müzesine götüreceğiz, ve insanlığı ayağa kaldıracağız.

Makineyi alan ve insan kalan Şark, beşeriyetin büyük ideali bu olacaktır.

Bizim eski medeniyetlerimizi, el tezgâhlarımızı topa tutan demir yendi. Fakat bizim demirimiz onların kolunu bükecektir. Harp sonrasının asırlara sığmayan tarihine bakınız: Karakter ve kahraman, artık Şark inhisarıdır. Yüz milyonlarla esir dizin önünde büküldüğü asırlık City, politika sarayında usta diye bir canbaz oynatıyor. Garbın en kültürlü milletleri kahraman diye birer Kabakçı Mustafa verebildiler. Fakat ne Citynin usta canbazı, ne de eli kalkanlı ortaçağ kahramanları çöken Garbı kurtaramayacaktır.

….

Selahattin Emin, Ankara, Lübnan, Bağdat, Seyahat Notları, Matbaai Ebuzziya İstanbul 1934, s. 55-61 arasından

The post 80 Yıl Önce Kerkük-Musul appeared first on ORDAF.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Libya’da Silahlar Susmuyor


Libya’da ramazan ayının başlamasıyla sakin geçen günler son olaylarla tekrar yerini endişeli beklentilere terk etti. Oysa 25 Haziran’da yapılan seçimler Libya’da arzu edilen istikrar ortamı için yeni bir beyaz sayfa açılması umudunu doğurmuştu. Birkaç seçim bölgesinde ertelenen oy verme işlemleri dışında, seçimler başarılı bir şekilde tamamlanmıştı. Seçim sonuçları ilan edildiğinde liberal güçlerin kayda değer bir sonuç aldığı yorumları yapılmıştı. Böylelikle batıyla uyumlu ve bilinen sorunları çözebilecek yeni bir hükümetin kurulacağı beklentileri yaygınlık kazanmıştı. Başbakan Abdullah el-Seni’nin AB yetkilileriyle görüşmesi ve parlemento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararları tartışılırken Trablus havaalanındaki çatışmalar gündemi tamamen değiştirmiştir.

Ülkedeki beklentiler olumlu gelişmelerin olacağı yönündeyken Trablus havaalanından gelen çatışma sesleri hayal kırıklığı oldu. Trablus havaalanı, siyasal gücü ele geçirmenin son halkalarından biri olarak yeni bir çatışmaya zemin oldu. Halk istikrar ve emniyet umutlarını korumaktayken bu çatışma haberi kaçınılmaz olarak vatandaşların morallerini bozdu.

Diğer taraftan seçim sonrası kurulacak hükümete yerini bırakmak üzere olan mevcut Abdullah el-Seni hükümeti, kendi meşruiyeti tartışılırken hatta, yok sayılma aşamasının önündeyken AB ile yasadışı göçleri engelleme görüşmeleri yapmaktadır. Hükümet ile AB arasında, Libya’dan AB ülkelerine gerçekleştirilen yasadışı göçün önlenmesi amacıyla bir plan üzerinde müzakereleri sürdüren Başbakan Abdullah Seni ile AB yetkilileri arasında 10 Temmuz günü yapılan görüşmede Libya Devleti’nin göçmenlerin geldiği ülkeler ile eşgüdüm içerisinde çalışmaya hazır olduğu ifade edilmişti. Libya tarafı sınırların daha iyi korunması konusunda hemfikir olduğunu beyan etmekle birlikte, AB yetkililerinden eğitim ve teknoloji talebinde bulundu.

Bu arada, Libya ulusal parlemento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararı yeni sorunların çıkmasına neden olabilir. Doğu Libya’da emniyet tam olarak sağlanamamıştır ve Halife Haftar kuvvetleriyle el-Kaide vb. guruplar arasında sıcak çatışmalar sürmektedir. Her ne kadar Libya’daki bazı siyasi partiler bu kararı destekliyor olsa da bu kararı uygulanması bir takım sorunları derinleştirecektir. Adalet ve İnşa Partisi (AİP) Başkanı Muhammed Suvan’ın parlamento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararını desteklemektedir. Bu kararı ülkede federalizm yanlılarına karşı bir hamle olarak görenler azımsanmayacak kadar çoktur. Bingazi’deki parlamento binasının şehirdeki siyasi ve ekonomik hareketliliği artıracağını dile getirenler, Kaddafi döneminde 42 yıl boyunca ihmal edilen kentin böylece yaralarını sarabileceği görüşünü savunmaktadırlar.

Libya’daki sıradan insanlar, ramazan ayının sonrasında bir takım olumsuz gelişmeler olabileceğinden endişe ederken aniden Trablus havaalanında ortaya çıkan çatışmalar nedeniyle üzüntü ve endişeyi birlikte yaşadılar.

13 Temmuz sabah saatlerinde Zintanlı milis gruplarının kontrolünde bulunan Trablus Havalimanına yönelik bir operasyon başlatıldı. Operasyon dahilinde başlayan ve ağır silahların kullanıldığı çatışmalar devam etmektedir. Şehre 30 km. mesafede bulunan havalimanındaki çatışmalarda kullanılan ağır silahların sesleri şehir merkezinden işitilmektedir.

Operasyonun amacının, havalimanını Zintanlı grupların kontrolünden almak olduğu ifade edilmektedir. Bu kapsamda; Kaniva, El Berki, El Murgani, Fursan, Canzur, Misurata Hıttin isimli milis gruplarının, Libya Devrimcileri Odasının ve Orta Kalkan Kuvvetleri ile 27’nci Motorize Kuvvet’in havalimanına yönelik operasyona iştirak ettikleri belirtilmektedir. Basında sözkonusu gruplar “İslamcı” olarak nitelendirilmektedir.

Sabah erken saatlerde uçak pistlerinin bulunduğu bölgede başlayan çatışma, eski havalimanı bölgesine sıçramış olup, sivil araçların bulunduğu otopark bölgesinde bir araba havaya uçurulmuştur. Tüm uçuşlar iptal edilmiş, yolcular tahliye edilmiş ve havalimanı yolu trafiğe kapatılmıştır. İlk bilgilere göre havaalanı 5 günlüğüne kapatılmıştır. Ancak çatışmaların ne zaman biteceği silahlı milis guruplarının aralarında nasıl bir uzlaşma olacağı bilinmediğinden Trablus havaalanının ne zaman yolcu trafine açılacağı konusunda kesin bir tarih vermek mümkün değildir.

Diğer yandan, Zintanlı milis gruplarının bulunduğu Savunma Bakanlığına bağlı bazı kışlaların da kuşatıldıklarına dair haberler bulunmaktadır.

Bazı haber sitelerinde, bugün başlayan operasyonun, dün ABD Dışişleri Sözcüsünün “ABD’nin Libya’da devam eden ve yayılma ihtimali bulunan şiddet eylemlerinden duyduğu endişeyi” dile getirmesinin ardından başlatılmasının dikkat çekici olduğu kaydedilmiştir.

Bugün (13 Temmuz) sabah saatlerinde Zintanlı milis gruplarının Trablus Havalimanından çıkarılmaları için başlatılan operasyon (bazı mecralarda “Sabah (Fecr) Operasyonu” olarak isimlendirilmektedir), Zintanlı milislerin havalimanına komşu mahallelerdeki karargahlarını (polis karakolları ve kışlarlar) da kapsayacak şekilde devam etmektedir.

Trablus’a güneyden ve doğudan Misuratalı birliklerin giriş yaptığına dair bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca, şehre batıdan girişlerin engellendiği belirtilmektedir. Çatışmalarda ölü ve yaralılar olduğu, sivillerin yaşadıkları bölgelerin de çatışmalardan etkilendiği kaydedilmektedir. Misuratalı Hittin Tugayı komutanlarından Salim Bin Şatvan’ın öldüğü, eski milletvekili ve Misuratalı milis liderlerinden Salah Badi’nin yaralandığı yönünde haberler bulunmaktadır.

Havalimanının uçak pistlerinin hasar gördüğü, gümrük deposu ve uçak bakım-tamir atölyesinde yangın çıktığı ifade edilmektedir.

Sosyal medya araçlarında, Müslüman Kardeşler yanlısı milislerin Trablus’un kontrolünü ele geçirmek için saldırıya geçtikleri yönünde haberler yer almaktadır.

Diğer yandan, “Sabah Operasyonu” basınla ilişkiler ofisinden yapılan açıklamada “Zintanlı Kaka, Savayik ve El Medeni milis grupları resmi güçlere katılmaya davet edilmiştir”.

Telefonla görüşülen THY yetkilisi; havalimanının faaliyetlerinin tamamen durması nedeniyle Misurata’dan gerçekleştirilecek uçuşların dahi yapılamadığını belirtmiştir.

Libya’nın gerçek gündemi, ülkedeki emniyet sorunu ve devlet kurumlarının görev ve sorumluluklarını yerine getirmedeki karşılaştığı güçlüklerdi. Trafikte seyir halinde iken aracı gasp edilen, evinde oturuken birkaç silahlı kişi tarafından fidye vb. talepler nedeniyle kaçırılan insanlar, kim olduğu belirsiz kişilerce haksız yere ve güç kullanılarak işletmelerine el konulan şirket sahipleri şikayetlerini iletecekleri polis birimi haklarını koruyacakları yargı mekanizmaları bulmakta zorlanıyorlardı. Bu sorunlar devam ederken ülkenin dış dünya ile iletişimini sağladığı, cargo seferleriyle acil ihtiyaçlarını temin ettiği havaalanının kapatılması, ülkede yaşanan istikrarsız ortamı iyice derinleştirmiştir.

The post Libya’da Silahlar Susmuyor appeared first on ORDAF.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Afrika’ya vurulan Osmanlı mührü


Afrika’daki Müslüman Halkları ve İslam Medeniyetini Afrika ve özellikle de Mısır hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Afrika’daki Osmanlı hakkında konuştu.

Osmanlı Devleti niçin Afrika’da var olmuştur dersek, neler ifade edersiniz?

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika ülkeleriyle ilişkisi, Endülüs’ün yıkılması sürecinde başlamıştır. Bölgeyi yeniden Hıristiyan yapmak amacıyla hareket eden “Reconquisita”, Haçlı Seferlerinin İber Yarımadası ve Kuzey Afrika ayağıdır. İspanyolların Cezayir taraflarında Mersâ el-Kebîr, Vehrân (Oran) ve Bicâye’yi ele geçirmeleri, Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’deki çıkarlarını da tehdit ediyordu. İspanyolların Kuzey Afrika’yı ele geçirme ihtimalleri karşısında ünlü Türkdenizcileri Oruç Reis ile Hızır Reis, bu bölgelerde Türk hâkimiyetini tesis etme hedefine yöneldiler. İlk olarak 1516’da Cezayir şehrini Osmanlı topraklarına kattılar. Türklerinbölgeye gelişinden sonra Hıristiyan ilerlemesi durdu. Böylece Afrika’daki Müslümanlar kendilerine bir hâmî buldular. Oruç Reis’in ölümünden (1518) sonra Osmanlıların hizmetine giren Hızır Reis, sağladığı maddî ve manevî destekle Avrupa’dan gelen Haçlı akınlarını başarıyla püskürttü. Osmanlı Devleti ile Fas Sultanlığı arasındaki münasebetler, Kanunî Sultan Süleyman döneminde (1520- 1566) başlamış ve bir süre yoğunlaşarak devam etmiştir. Daha sonraları ise karşılıklı iyi niyet elçileri ve hediye teâtîsinden öteye geçmeyen bu münasebetler, Osmanlı Devleti’nin Cezayir’deki gücü ile orantılı olarak gelişme göstermiştir.

Peki, Afrika’nın içlerinin durumu nedir bu arada?

Uzak ve uçsuz bucaksız İnka ve Moğol İmparatorlukları, kısa bir süre zarfında Avrupalıların eline düşmüştü. Bu imparatorlukların böyle kolay bir şekilde ele geçirilmesine rağmen, Avrupa ile birbirlerine pek çok bölgeden ve yönden daha yakın olan Kuzey Afrika’nın birçok zayıf devleti, neden çok uzun bir zaman Avrupalı sömürgeci güçleri uğraştırdı? Çünkü Ortaçağ’da Kuzey Afrika’nın gücü, saldırıları püskürtmekten daha fazlasına yetiyordu. Emevîler (661- 750), Abbasîler (750-1258), Murâbıtlar (1049-1145) ve Muvahhidler (1146-1248) döneminde Kuzey Afrika, Batılı Hıristiyan dünyasına karşı şemsiye görevini görüyordu. Ne var ki, bu devletlerin zaafı, İspanya’da vandalizmin zirveye çıktığı dönemle aşağı yukarı paralel denilebilecek bir dönemde ortaya çıkmıştı. Bu dönemde Osmanlı Devleti, Portekiz ve İspanyollara karşı Kuzey Afrika ve Doğu Afrika’da pozisyon almış; bu bölgelerde Endülüs’te yaşanan medeniyet vandalizmi, insan kırımı, kültürel ve dinî hezîmetin, o bölgelerde yaşanmasına izin vermemiştir.

Yukarıda İslam dünyasının Batılı Hıristiyan dünyaya karşı durumuna değinmiştik. Bu duruma bağlı olarak; Osmanlı Devletinin Afrika’daki varlığını, kendisinden önce ve sonra orada var olmuş diğer medeniyetlerle mukayese ettiğimizde ne gibi benzerlikler ve farklılıklar görebiliriz?

Bu sorunuza somut olarak vakıflardan örnek verebilirim: Vakıflar, İslâm’ın yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya verdiği önem sayesinde, Müslümanların yaşadığı ve hüküm sürdüğü her bölgede dikkate değer sivil kurumlardan biri olmuştur. Bu kurumlar, kadîm uygulamaları sürdüren Osmanlılar zamanında sosyal hayatın her alanında faaliyete geçerek daha fonksiyonel hâle gelmiştir. Memlûk sultanları, Mısır’da her alanda vakıfları işler hâle getirmiştir. Kahire’nin silüetini dönüştürecek şehircilik projelerinde vakıf kurumundan faydalanarak köklü başarılar elde etmişlerdir. Memlûkler zamanında, özellikle Sultan Baybars (1260-1277) devrinden itibaren Mekke, Medine, Kudüs, el-Halil gibi kutsal şehirlerin bakımı, din, eğitim ve belediye hizmetlerinin sağlanmasının yanında, silah fabrikası gibi bazı askerî kurumlar, vakıflardan sağlanan kaynaklarla işletiliyordu. Osmanlı vakıf sistemi; eğitim alanında Selçuklu’daki Nizamiye medresesi uygulamasını örnek aldığı gibi, Fatımîlerin kurduğu el-Ezher ve ondan önce kurulan Zeytûna Medreselerinin geleneğini de geliştirerek yaşatmıştır. Vakıfların gelişmesinde, özellikle aile vakıflarının kurulmasında, Ebû Yusuf’un fetvalarına dayanan Osmanlı vakıf anlayışı, bütün İslâm dünyasında bir ölçüde model alınmıştır. Örneğin Cezayir, Fas ve Tunus gibi Kuzey Afrika topraklarında vakıf kurmak isteyenler, kendileri Şafiî veya Malikî oldukları hâlde, Osmanlıların geliştirdiği şekliyle Hanefî fıkhı esaslarına dayalı vakıflar kurmuşlardır. Vakıf sistemi, Batı’yı da etkilemiştir. Hatta Memlûkler döneminde Mısır’da Hıristiyanların İslâm vakıf usûlünü taklit ederek, kiliseleri için vakıflar tesis ettikleri ifade edilmektedir. Eğitim hizmetlerinin vakıflar tarafından yerine getirilmesi, İslâm devlet geleneğinin hizmet sunma biçiminin bir örneğidir. Devlet; adalet ve savunma hizmetleri dışındaki bayındırlık, eğitim, sağlık vb. kamu hizmetlerini sivil toplum kurumlarına yani vakıflara bırakmıştır.

Önemli bir farkı ortaya koymak için özellikle sorma ihtiyacı hissediyoruz. Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki varlığı ile Avrupa’daki varlığı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki varlığı; İslâm medeniyeti açısından Amr b. Âs, Ukbe b. Nafî ve Tarık b. Ziyad’dan başlayan, Murâbıtlar, Muvahhidler, Endülüs Emevîleri, Fatımîler, Eyyubîler, Memlûk Sultanlığı gibi kimi zaman güçlerini ortaya koyan devletlerin katkıda bulunduğu bir birikimden sonra başlamıştır. Osmanlı Devleti, Afrika’daki İslâm halklarını ve medeniyetini korumak için harekete geçti. Avrupa’da ise bizzat kendisi bir medeniyet tesis etti. Yeniden şehirler kurdu, adalet ve eğitim sistemini Avrupa’ya taşıdı.

Afrika’daki Osmanlı politikası için, bir nevi koruma ve İslamî varlığın devamını sağlama dersek; Afrika’nın, fiilî olarak coğ- rafyasına dâhil olmayan bölgelerinde, Osmanlı Devleti’nin nasıl bir etkisi vardır veya bir etkisi olmuş mudur?

Osmanlı Devleti’nin, XVI. yüzyıldaki Afrika ve Arap Yarımadası siyaseti, sadece güney sınırlarını güvenlik altına almak üzerine kurulmamıştı. Bundan daha önemlisi, Kutsal Kentler yani Mekke-i Mükerreme, Medîne-i Münevvere ve adı geçen coğrafyada yaşayan Müslümanların güvenliğini sağlamak idi. Ayrıca, Timbuktu, Kayrevan ve Kahire’de gelişip serpilen İslâm medeniyetini zenginleştiren kültürel, sosyal ve mimarî değerleri korumaktı. Kültürel etkileşim bahsi ise diğer bir konudur. Müslüman devletler içerisinde en güçlü devlet yapısına sahip olan Osmanlı Devleti’nin, Portekiz ve İspanyolların kendi aralarında dünyayı paylaşıp Akdeniz ve Kızıldeniz sahillerinde sömürgecilik yapmalarına izin vermesi beklenemezdi. Osmanlı Devleti “imdat” diyenlerin seslerine kulak vermiştir. Osmanlı Devleti, güçlü olduğu dönemlerde, kendi kendini yönetebilen ve herhangi bir tehdit karşısında zayıf kalmayan devletleri ve emirlikleri ele geçirme gayreti gütmemiştir. Faslılar, Osmanlı Devletinin yardımına ihtiyaç duymadan yaşayabilmişlerdir. Zanzibar, Harar Emirliği ve Darfur Sultanlığı da aynı şekildedir. Bu son ikisi, ihtiyaç duyulunca Osmanlı’ya bağlanmışlardır. Ama hepsi halifelik bağı ile Osmanlı’ya bağlıdır. Osmanlı Devleti, Fas Sultanı’nın halifelik iddiasında bulunmasına rağmen Fas ile de ilişki kurmuştur. Avrupalı güçler karşısında, Fas ile “sen-ben” kavgasına tutuşmaktan kaçınmıştır.

Osmanlı topraklarına dâhil olmayan Afrika coğrafyası, Osmanlı’nın coğrafî olarak gidemediği yerler midir?

Hem doğal olarak gidemediği hem de kendisine ihtiyaç duyulmayan yerlerdir. Bugünkü Somali, Etiyopya ve Kenya topraklarının bir kısmında egemen olan Harar emirliği buna örnek gösterilebilir. Zenzibar Sultanlığı da böyledir. Zenzibar Sultanlığı, Umman Sultanlığı’nın ikiye ayrılmasıyla XVIII. yüzyılın başından itibaren güçlenmiştir. İngiliz sömürgeciler bölgeye gelip faaliyete başlayana kadar etkin olmuş bir devlettir. 1880’li yıllara kadar Darüsselam’dan Uganda’ya kadar yayılmıştır. Osmanlı da Uganda’ya kadar gitmiş, orada durmuştur. Çünkü kendisine o bölgede ihtiyaç yoktur. 19. yüzyıl sonlarında kendisine ihtiyaç duyulduğunda ise yeterince destek olamamıştır, buna gücü yetmemiştir.

Peki, Osmanlı bölgeyle ilgilenmeyi bıraktı mı?

Elbette hayır. Özellikle ticarî ve tasavvufî hareketlere destek vermiştir. İslâm, tasavvufî hareketler vesilesiyle, ticaret ve evlilik yoluyla Afrika’nın kuzeyinde, güneyinde ve iç bölgelerinde yayılmıştır. Örneğin, Tanzanya, Malavi ve Mozambik devletlerinin ortak sınır bölgelerinde yaşayan etnik gruplar arasında İslâm dininin yayılmasına Şâ zeliyye ve Kadiriyye tarîkatına mensup şeyhler ve tüccarlar katkıda bulundu. Zenzibarlı tüccarlar, bugünkü Tanzanya sahilinde bulunan Bagamoyo’dan başlayarak iç bölgelere doğru hareket ettiler. 1860-1895 yılları arasında Tanganika Gölü’nün batısındaki Fizi’den itibaren Kasongo ve Nyangve’ye, Uvira’dan Kirundu, Kisangani ve Katanga’ya kadar geniş bir coğrafyada hem ticaret yaptılar hem de tebliğde bulundular. Bugün hâlâ sözkonusu bölgede Türkî isimli yerleşim birimleri, Moralı, Bursalı, İstanbullu gibi soyadları vardır. Hatırı sayılır bir kesim, kendilerinin Türk kökenli olduğunun bilincindedir. Tüccarlar, gittikleri bölgelere, yerlilere tebliğ yapacak ve dinî bilgileri öğretecek din adamlarını da beraberlerinde götürüyorlardı. Zaman zaman oradaki kadınlarla evleniyorlardı. Böylelikle yerel insan kaynağına katkıda bulunuyorlardı.

Onları sosyo- kültürel ve ekonomik açıdan zenginleştiriyorlar, hem din tebliği yapıyorlar hem de ticarî kârlar elde ediyorlardı. Kısacası her bakımdan maddî ve manevî kazançlar elde ettiklerini düşünüyorlardı. Bununla beraber diğer taraftan, burada sömürgeci saldırılara karşı ortak bir bilinç gelişiyordu. O yüzden Afrika’daki birçok ulusal kurtuluş mücadelesi, dinî ve tasavvufî karakter içerir. Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’nın insan kaynağına bir başka katkısı da Anadolu’dan Müslüman delikanlıları bahriyeli olarak görev yapmak üzere Tunus, Cezayir ve Libya’ya götürmeleridir. Prof. Dr. İbrahim Güler’in bu konuda çok sayıda kıymetli çalışmaları vardır. Anadolu’nun içlerinden, ama çoğunlukla Ege, Karadeniz ve Akdeniz sahillerinden genç delikanlılar, hem meslek edinmek hem de kariyer sahibi olmak için denizci olarak Garp ocakları olarak adlandırılan Cezayir, Tunus ve Libya’ya gidiyor, orada yerli Müslüman kadınlarla evleniyorlar ve yaşamlarını orada sürdürüyorlardı. Böylelikle, bölgedeki yaşam tarzı, İstanbul örnek alınarak dönüştürülmeye, bölgenin savunma gücü artırılmaya çalışılmıştır. Hepsini kapsayacak şekilde kültürel ve sosyal bağları kuvvetlendirme siyaseti ve gayreti ortaya konmuştur. Sonuçta Kuloğlu denilen asker evlâtlarından oluşan, sayıları milyonlarla ifade edilen bir nesil ortaya çıkmıştır. Sömürgeci güçlere karşı, bu neslin içinden çıkanlar, ciddî tepkiler ortaya koymuşlardır. Bugün hâlâ söz konusu bölgede Türkî isimli yerleşim birimleri, Moralı, Bursalı, İstanbullu gibi soyadları vardır. Hatırı sayılır bir kesim, kendilerinin Türk kökenli olduğunun bilincindedir.

Yukarıda bahsettiğimiz coğrafya, koskoca Güney Akdeniz ve Afrika coğrafyası. Biz bu coğrafyada 300 yılı aşkın devam eden bir yönetim tarzından bahsediyoruz.Buna binâen, Mısır’ın İstanbul’dan yönetilmesiyle birlikte Osmanlı Medeniyetinin Afrika’ya kattığı idarî, siyasi, malî vs. yapılar nelerdir?

Osmanlıların Afrika’ya ulaşmaları, XVI. yüzyılda gerçekleşti ve ilk adım Mısır’a oldu. 1517’de Mısır’ın alınmasıyla oradaki Memlûk dönemi sona erdi. Türk denizcileri Oruç, Hızır (Barbaros) ve İshak kardeşler, 1516’da Cezayir’i İspanyollardan alarak Osmanlı hâkimiyetine soktular. Bu, aynı zamanda VII. yüzyıldan beri süren, ancak İspanyol saldırıları ile tehdit altında bulunan Müslüman idarenin devamını sağladı. Barbaros’un Osmanlı hizmetine kabul edilmesiyle birlikte Cezayir 1520’de, daha sonra Tunus 1534’te ve Trablusgarp 1551’de Osmanlı hâkimiyetine girdi. Böylece Kuzey Afrika tarihi bakımından yeni bir dönem başladı. VIII. yüzyılın başlangıcından 1830 yılına ve bir anlamda günümüze kadar Kuzey Afrika; Arap, Berberî ve Türk hâkimiyetinde, Müslüman yaşamında ve düşüncesinde, Asya’nın ve Doğu Akdeniz’in bir parçası oldu. Ortaçağ’daki Fez ve Semerkand üniversiteleri, aralarındaki iki bin millik mesafeye rağmen, temelde Oxford ve Paris üniversiteleri gibiydiler. Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı fethetmesinin, Batı Asya ve Kuzey Afrika açısından önemli sonuçları olmuştur. Bu gelişme, Osmanlıları, Akdeniz’de deniz yollarını denetim altına almaya ve öteki Kuzey Afrika ülkelerini fethetmeye yöneltmiştir. Ayrıca, Müslümanlığın kutsal kentleri olan Mekke ve Medine’yi sınırları içine alması, Osmanlı Devleti’ne İslâm dünyasında prestij kazandırmıştır.

Osmanlı Devleti’nin Irak ve Mısır’da yerleşmesi, Hindistan yolu üzerinde etkide bulunmasına da kuşkusuz yol açmıştır. Irak’ı alan Osmanlı Devleti, Basra Limanı’na sahip olarak stratejik bir avantaj sağlamıştır. Bu durum; Portekiz tehdidi karşısında, Hindistan’dan gelen çağrılar üzerine Osmanlıların, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak için Kızıldeniz’e deniz seferleri düzenlemesine sebep olmuştur. Daha önce Mısır’da egemen olan Memlûk Sultanlığı, Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan yolunu ele geçirmeye çalışan Portekizlilerin Doğu Afrika ve Kızıldeniz’de yarattığı tehdidi önlemede yardımcı olması yolundaki çağrılara yanıt vermekle birlikte başarı sağlayamamıştı. Sonuç olarak Osmanlı Devleti, Avrupalıların Asya’ya girmelerine engel olamamakla birlikte, Doğu Afrika’ya (bugünkü Sudan ve Etiyopya kıyılarına, Somali, Eritre ve Cibuti’ye) yerleşmiştir. Kuşkusuz bu gelişmede Osmanlı Devleti’nin Mısır’da egemen olmasının rolü büyüktür. Avrupalıların Ümit Burnu’nu dolaşıp Hint Okyanusu’na çıkarak Hindistan’a varmalarının oluşturduğu tehdit karşısında; Osmanlı Devleti bu güçlerle gerek Okyanus’ta, gerek Afrika kıtasında mücadeleye başladı.

Bu münasebetle, Kanunî Sultan Süleyman devrinde IV. Hint Seferi sırasında Habeşistan fethedilerek Habeş Eyaleti kuruldu. (1554-1560) Kızıldeniz’deki Osmanlı faaliyetleri, Hindistan seferi için hazırlanan donanmanın Süveyş’ten kalkarak Sevâkin’e çıkarma yapması ve burada ileri bir deniz üssü kurmasıyla başladı ve gelişti. Kızıldeniz sahilleri ve Habeşistan üzerinde tam kontrol sağlanarak Zeyla’da yeni bir deniz üssü kuruldu. Osmanlı Devleti’ni Asya ve Avrupa’da uğraştırmakta olan meseleler, merkeze uzak kalan bu bölgelerde yeni teşebbüslere geçilmesine fırsat vermedi. Osmanlı Devleti, Doğu ve Batı Akdeniz’de Hristiyan devletlere karşı İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendi. Cezayir ve Kuzey Afrika, Türkler sayesinde İspanya ve Portekiz’den kaynaklanan büyük bir felaketten kurtuldu. Aynı dönemde, İspanya’nın Güney Amerika’da işgal ettiği devletlere uyguladığı politika, tam bir soykırım idi. Eğer İspanya, Cezayir’den başlayarak Kuzey Afrika’yı işgal etmeye muvaffak olsaydı, Endülüs ve Güney Amerika’da yaptıklarını orada da yapması kuvvetli bir olasılıktı. Osmanlı egemenliği altındaki üç yüzyılda, Cezayir Devleti’nin gelecekteki sınırları belirlenmiş ve idare geleneği bu dönemde başlamıştır. Benzeri durum, Tunus ve Libya için de geçerlidir.

Batı eksenli kaynaklarda aksi iddialar da var, bilhassa Osmanlı dönemini karanlık dönem olarak tarif eden çokça literatür görmekteyiz.

Bu iddialar, doğru değildir. Kuzey Afrika’da Türk hâkimiyeti devrinin, bölgenin geri kalmasına sebep teşkil ettiği, zorba bir dönem olduğu ve Türklerin genelde idareleri altına aldıkları yerleri geliştirme düşüncesine sahip olmadıkları şeklinde bazı suçlamalar; Osmanlı arşiv kaynaklarının yeterince incelenmediğini veya konuya maksatlı yaklaşıldığını göstermektedir. Zira ırkçılığa dayanan ve kendi kültürünü empoze eden Fransız sistemiyle, mahallî kültürlerin gelişmesine yardımcı olan ve yönetimi altındaki bölgelere idarî özerklik tanıyan Osmanlı sisteminin karşılaştırılması halinde Türk devri hakkında daha objektif değerlendirmeler yapılacaktır.

O hâlde bir medeniyet ve mirastan bahsedebiliriz. Afrika’daki Osmanlı medeniyeti ve bugünkü mirası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Maalesef bugün, ne bu coğrafyada yaşayanlar ne de Türkiye’de yaşayanlar, tam olarak bu mirastan haberdarlar. Hâlbuki mûsikiden edebiyata, tarih kayıtlarına, arşiv belgelerine kadar ortak çok şey var. Çok sınırlı denebilecek sayıda akademik eserler var, ancak akademik işbirlikleri çok az. Daha önce de söylediğim gibi Kuzey Afrika ve Arap ülkelerinin tarihi, Osmanlı belgeleri ve kaynakları kullanılmadan yazılamaz. Ama yazılmış. Ve Osmanlı asırları, Batılı ve yerel tarihçiler tarafından ya önemsenmemiş ya da kayıp asırlar suçlamasına maruz bırakılmış. Hakkaniyet ölçüsünde yazanlar ise kenarda kalmış. Bundan sonra, Türkiye’de yapılan akademik araştırmalar, çeşitli destek projeleri ile hızlıca Arapça’ya ve Fransızca’ya çevrilmelidir. Ortak bilimsel toplantılar, sergiler, kültürel faaliyetler yapılmalıdır. Tunus’ta, geçenlerde Rus kültür haftası düzenlendi. Tunus’ta Rusya’nın çok az ilgilisi var. Buna rağmen, yükselen Rusya, her alanda, her yerde görünür olmaya çalışıyor. Ama henüz, Türk kültür haftası niye düzenlenememiştir? Düzenlenen kitap fuarları vb. etkinliklere de marjinal ve ideolojik gruplar katılmaktadır.

Bu medeniyete ve bölgeye birileri liderlik ettiğine göre Osmanlı Afrikası’nın edebî, dinî, siyasī vb. alanlarda öncüleri kimlerdir?

Hemen aklımıza gelen birkaç tanesini söylersek… Siyasî aktörlerden Kuzey Afrika’da İspanyol ve Fransız sömürgeci güçlerine karşı hareket başlatanlardan Fas Rif’te Abdülkerîm el-Hattâbî (ö. 1963), Libya’da Ahmed Şerif es-Senusî (ö.1933), Cezayir’de Emir Abdülkadir (ö. 1883), Cezayir Konstantin Emiri Ahmed Bey, Sudan ve Somali’de Mehdî hareketlerinden bahsedebiliriz. Bunlar hem dinî hem de tasavvufî bağlantıları olan hareketlerdir. İşgaller karşısında siyasî olarak inisiyatif almışlardır.

Bu durumda işgaller karşısındaki Osmanlı refleksine de değinmek gerekebilir. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Afrika, Batılı devletlerce işgal edilmeye başlamıştır. Afrika’nın direnişinde Osmanlı Devletinin rolü neydi? Ülkelerin bağımsızlığında böyle bir miras söz konusu mudur?

19. yüzyılda yeni sömürgecilik hareketi başladığında, Osmanlı Devleti Avrupa’daki topraklarını Rusya ve Avusturya ordularına karşı savunma konusunda çeşitli zaaflar gösterdi ve dramatik mağlubiyetlerle karşılaştı. Bu bakımdan Kuzey Afrika’da Avrupalı devletlerin başlattıkları saldırgan ve yayılmacı politikaları önlemek konusunda yetersiz kaldı. Kuzey Afrika’da kendi egemenliğindeki toprakları hedef alan, başta Fransız sömürgeciliği olmak üzere, İtalyan ve İngiliz saldırılarına arzu ettiği şekilde karşılık veremedi. Yerel direniş hareketlerinin başarılı olması için el- Cevâib gibi gazetelerde kamuoyu desteği sağlandı. İtalyanların Trablus’u işgalinden sonra ise burada halkı örgütlemek ve Senusî hareketine destek vermek üzere bölgeye gizlice subaylar gönderildi. Balkan savaşlarına kadar Osmanlı Devleti, çeşitli kanalları kullanarak bölgeyle ilgisini sürdürmeye çalışmıştır. Osmanlı subayları, memurları Libya örneğinde olduğu gibi, yerli halkı Batılı emperyal güçlere karşı organize etmeye çalışmıştır.

Afrika ve özellikle Kuzey Afrika deyince aklımıza güncel konular da gelmektedir. Bu bağlamda Batılıların hürriyet, müsavât, özgürlük gibi çarpıtılmış kavramlar ile işgal edip sömürgesinde tuttuğu Kuzey Afrika’daki sıkıntı hâlâ devam etmektedir. Buna sebep olan eksiklikler nelerdir?

Batı sömürgeciliği, Afrika’da çok acımasız bir şekilde, insan haklarına aykırı uygulamalara imza atmıştır. Belçika Afrikası denilen bölgede yeterli miktarda kauçuk toplamadığı için eli ve ayağı çapraz kesilen 5 yaşındaki kız çocuğu fotoğrafı hâlâ zihinlerdedir. Mısır’da 1907 yılındaki Danşüvay Olayı sebebiyle haksız yere idam edilen kişiler olmuştu. Mısır’da İngiliz Konsolosu olan ama fiilen vali gibi hareket eden Cromer, falaka ve kırbaç cezasını işgalden sonra kaldırmakla övünüyordu. Ama bu cezaları haksız yere tüm köylülere uyguladı. Bu iki olay, Belçika ve İngiliz sömürgeciliğine büyük darbe vurmuştu. Fransızların sömürgeci yöntemleri, Cezayir, Tunus ve Batı Afrika’da zaten işkence ve katliamların çokça uygulandığı, zalimliklerle dolu bir tarihtir. Bugüne gelince, zalimlikler bir ölçüde devam ediyor. Ancak sahnedeki oyuncular farklı. Ne yazık ki dış güçlerin yazdığı senaryolar, yerli aktörler tarafından oynanıyor ve uygulanıyor. Nijerya’da Müslümanlar, Müslümanlara eza cefa ederken Orta Afrika’da Hristiyan dinci fanatizm, Müslümanları etnik temizlikten geçirmeye devam ediyor.

Durumu her gün matbuattan ve görsel medyadan ibretle izliyoruz efendim. Bir iki sorum daha olacak… Osmanlı öncesi Afrika mı, Osmanlı Afrikası mı, yoksa işgal ve sömürü dönemi Afrikası mı daha müreffehti? Elimizde bunlarla ilgili bir veri var mı?

Şüphesiz Osmanlı asırları, -XIX. asırdaki tüm Osmanlı bünyesini rahatsız eden buhran dönemi dışında- daha mutlu ve güvenli geçen asırlardı.

Osmanlı asırları denilince Kuzey Afrika’da aklımıza gelen unsurlardan birisi de tasavvufî gelenektir. Afrika’daki tasavvufî hareketler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Bu sorunun cevabı, birkaç satırla bitecek bir durum değil. Tarihî ve güncel boyutları içeren geniş bir alan. Afrika’da sömürgeci ve istilacı güçlere karşı XIX. Ve XX. yüzyılda tasavvuf hareketi önderleri etkili olmuştur. Bunlardan Şazeliyye Tunus’ta, Senûsiyye Libya’da, Ticaniyye de Cezayir’de doğup Afrika ve İslâm dünyasında etkili olan tarikatlardır.

En eskisi ve en yaygını Şazeliyye tarikatı mı?

Evet, XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde, Tunus’ta Zağvan Dağı eteklerinde Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî’nin 34-35 yaşlarında iken kurduğu tarikat, zamanla geniş bir coğrafyada etkin olmuştur. Memlûk Devleti zamanında, Mısır’da İskenderiye ve Kahire’de geniş kitleleri etkilemiş, sonra da Kuzey Afrika’da hızla yayılmıştır. Kahire o zaman İslâm dünyasının hilafet merkezi ve en güçlü devletidir. Seçkin bir ulemâ topluluğunun bulunduğu yerdir. Burada ulemâ tarafından tarîkatlere en ciddi tepkilerin yöneldiği ve aralarında farklı yorumlar sebebiyle bir rekabetin de olduğu açıktır. Bu bakımdan Şazelî tarikatının Mısır’da talep görmesi dikkate değerdir. Şazelî şeyhleri fıkıh ilmi bakımından da donanımlı olduklarından dolayı Moğol saldırıları sonrasında toprakları işgal edilmiş, düzenleri bozulmuş ve onurları kırılmış Müslümanlara manevî destek vermiş, adeta onlara yeni bir ruh aşılamıştır. Moralleri tarikat kardeşliği sayesinde düzelmiş, maddî olarak kayıpta olmalarına rağmen mânen güçlenmişlerdir. Sultan Kutuz ve Baybars’ın 1260’ta Moğollara karşı Ayn-ı Calut Savaşı’nı kazanmasıyla bu bölgede Şazeliyye yayılma imkânı bulmuştur. Haçlı Savaşları ve Moğol saldırıları bertaraf edildikten sonra Suriye ve Arap dünyasında yayılan tarikat, Hindistan, Malezya ve Endonezya’ya kadar ulaşmıştır. XVI. yüzyılda Anadolu’da Meymûniyye kolu vasıtasıyla görülmeye başlayan Şâzeliyye, Balkanlar ve Avrupa içlerine doğru yayılmasını sürdürmüştür. Şâzeliyye, ehl-i sünnet sınırları içinde kalmayı önemseyen bir tarikattır. Ni’metullahiyye gibi Şiî renkler taşıyan sadece bir kolu vardır. Başka bir benzeri ortaya çıkmamıştır. Şimdi ise Şâzeliyye 100’ün üzerindeki alt koluyla İslâm dünyasında en yaygın tarikatlardan biridir.

İstanbul’da ve Anadolu’daki durumu nedir?

ll. Selim zamanında Ebü’l- Mekârim el-Bekrî İstanbul’a geldi. Ancak bilinen ilk Şazelî dergâhı, hicrî 1200 (m.1786) yılında Silahdar Abdullah Ağa’nın yaptırdığı Alibeyköy Şazelî Dergâhı’dır. İstanbul’daki Şazelî dergâhlarından bugün iki tanesi ayakta kalmıştır: Beşiktaş’taki Ertuğrul Tekkesi ve Unkapanı’ndaki Dergah. Osmanlı Devleti’nin Şazelî Şeyhi, Şeyh Zilfir diye tanınan Muhammed Zafir el-Medenî’dir. (ö.1903) ll. Abdülhamid, el-Medeni için Beşiktaş’ ta Ertuğrul Tekkesi olarak bilinen tekkeyi yaptırdı. Bu tekkeye zengin vakıf kaynakları verdi. Yıldız Sarayı’nın hemen eteğindeki bu tekkeyi arasıra ziyaret eden II. Abdülhamid, buradaki dua ve zikirlere de katıldı.

Bu kadar yaygın bir tarikatın meşhurlarından bir iki örnek verebilir misiniz?

Dünyanın hemen her yerinde müntesibi bulunan Şâzeliyye, XX. yüzyılda Batı’da yani Avrupa ve Amerika kıtasında en fazla ilgi gören tasavvuf ekollerinden biridir. Hattâ İslâm’a giren birçok Batılı aydın ve mütefekkir, Şâzeliyye mensubudur. Bunlardan bir çırpıda sayabieceklerimiz şunlardır: Rene Guenon (Abdülvahid Yahya), Michel Valsan, Frithjof Schuon (lsa Nureddin), Martin Lings (Ebubekir Siraceddin), Titus Burckhardt, Gai Eaton ve lan Dallas (Abdülkadir es-Sufi).

Senusîlik hareketi veya tarikatı hakkında neler ifade edebilirsiniz?

Senûsîlik, XIX. yüzyılda Muhammed b. Ali es-Senûsî (ö.1859) tarafından başlatılan bir tasavvuf hareketidir. İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin Afrika kıtasında rekabete giriştikleri yıllara rastlayan hareketin doğuşu ve gelişimi, bir bakıma ulusal kurtuluş hareketlerine maddî ve manevî destek olma hikâyesidir. Başta Kuzey Afrika olmak üzere, kıtanın diğer bölgelerinde özellikle Sudan’da ve Sahra’da etkinlik kazanmıştır. Libya ile Büyük Sahra’da Avrupa sömürgeciliğine karşı yerel direnişi Senüsiyye hareketi örgütledi. Direniş, aynı zamanda Senûsîlik tarikatının şeyhi olan Muhammed b. Ali es- Senûsî liderliğinde harekete geçti. Tarikatın “Büyük Senûsî” olarak bilinen ilk lideri, Mekke’de Abdullah b. İdrîs el-Fâsi’nin şeyhlik ettiği tarikata girdi. Şeyhin ölümü üzerine, ortaya çıkan gruplardan birinin lideri oldu. 1840 yılında Kuzey Afrika’ya dönerek Senûsîlik hareketini başlattı. 1843 yılında tarikatın ilk zaviyesini Derne ile Bingazi arasındaki Beydâ’da kurdu. Daha önce terk etmek zorunda kaldığı Mekke’ye 1846’da tekrar gitti. Burada 1853 yılına kadar kaldı. Libya’ya geri döndüğünde hareketini yeniden organize etti. Zaviyeleri büyütüp daha müstahkem yerler olan ribatlara dönüştürdü ve hareketin merkezini Mısır’ın yakınındaki Cağbub’a nakletti. Bu sırada, Sultan Abdülmecid’den yakın ilgi ve destek gördü. Büyük Senûsî ölünce yerine oğlu Muhammed el-Mehdî (ö.1902) geçti. Şeyhin diğer oğlu, Muhammed eş-Şerif (ö. 1896) ise Cağbub’daki medresenin başına geçti. Senûsîlik hareketi, şehirlerde yayılmayı hedef almasına rağmen Sahra kabileleri arasında daha fazla rağbet gördü. 1870’te Bingazi, 1882’de Trablusgarp zaviyeleri kurulmuştu. XIX. yüzyılın son çeyreğinde Senûsîlik, Sahra kabilelerinin yarısından fazlasının sempatisini kazandı. XIX. yüzyılın sonunda Senûsîlik hareketi, sömürgeci güçlere karşı daha etkin olmak amacının da etkisiyle, yeni bir yapılanmayı zorunlu gördü.

Yönetim merkezi Cağbub’dan Kufrah’ya nakledildi. Kuzey Afrika kıyılarından uzaklaşan Senûsîler, bir yandan Kufrah’da, Çad Gölü’ne doğru ilerleyen Fransızlar’a karşı koyarken, bir yandan da Sudan’daki İngilizlerin sömürgeci emellerine karşı koymaya çalıştılar. Yabancı güçlere karşı mücadelenin kızıştığı yıllarda hareketin iki lideri de hayatını kaybetti. 1900’de Sahra bölgesinde 150 zaviyesi bulunan hareket, bu yerleri bir tarikat mekanı olarak kullandığı gibi, direniş amaçlı olarak da kullanıyordu. Direnişçiler, zaviyeleri tüccarlar için mola yeri, direniş kuvvetleri için de haberleşme ve ulaşım noktası olarak değerlendiriyordu. 1902’de Ahmet eş-Şerif (1873- 1933) Senûsîlik hareketinin üçüncü lideri oldu. 1902-1912 yılları arasında, Sahra’da Fransızlara karşı direnişi daha etkili bir biçimde devam ettirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. 1911 yılında Trablusgarp’ın İtalyan işgaline uğramasıyla, Ahmet eş-Şerif, Fransızlara karşı mücadelesini sürdürürken İtalyanlara karşı daha büyük bir direnişi örgütlemeye başladı. İtalyanlar’ın Libya’ya girmeleri üzerine (1911) Osmanlı kuvvetleriyle birleşerek sömürgeciliğe karşı mücadelesini sürdüren Senüsîlik hareketi 1920’ye kadar Büyük Sahra’da gücünü korumaya devam etti.

İfadelerinizden tasavvufî yapıdan ziyade, tasavvufi yönü olan mücadele hareketini anlıyoruz dersek, doğru bir ifade kullanmış olur muyuz, bilemiyorum. Ancak bu tarikatların İstanbul ve Anadolu ile işbirliği yaptığını görüyoruz.

Tabi, zaten Ahmet Şerif es-Senûsî, resmen Trablusgarp ve Bingazi Valisi idi. Aynı zamanda Afrika içinde “Emirü’l-Mü’minîn” sıfatını ve “Trablusgarp ve Bingazi Nâibü’s-Sultanı” unvanını taşıyordu. Istanbul’a büyük bir sadakatle bağlı kalarak savaşan ve düşmanlarının tek hedefi haline gelen Ahmed Şerif es-Senusî’nin Libya’da kalması, İtalyanların işine gelen bir durumdu. Böylece, direnişin büyük lideri, kendi arzusuyla İstanbul’a gitmek üzere Carabub’tan ayrıldı. Sirt Körfezi’nde Ageyle’ye gelerek orada hazır bulunan bir Alman denizaltısıyla 1918’de Pola üzerinden İstanbul’a geldi. Burada başta Enver Paşa olmak üzere devlet katında büyük itibar gördü. İstanbul’dan Trablusgarp’a dönmesine savaş şartları izin vermediği için padişahın şeref konuğu olarak Bursa’ya gönderildi. Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra bu mücadeleye tam destek verdi. Daha sonra Atatürk onu Ankara’ya davet etti. Kalabalık bir heyetle Eskişehir’de karşılandı. Bundan sonra tüm nüfûzunu Türk Kurtuluş Savaşı’na destek olmakta kullandı. Doğu ve Güneydoğu illerinde yaptığı gezilerde de halkı Millî Mücadele’ye destek olmaya çağırdı.

Anlaşılan sömürgeye direnişte Senûsîlik etkili bir hareket olmuş.

Evet, Senûsiyye, Fas’tan Yemen’e kadar geniş bir coğrafyada etkili olmuş, dört Sünnî mezhep ile tarikatlar içinde kendine göre aşırılıklardan kaçınıp orta yolda yürümüştür. İngiliz, Fransız, İtalyan ve İspanyol sömürgecilere karşı cesaretle karşı koymaya çalışmış, kendi kimliklerini korumak ve ekonomik kaynaklarını elden çıkarmamak için destansı mücadeleler vermişlerdir. Bunların içinde çok bilinen, kahraman Ömer Muhtar’dır. Senûsîlerin ilk zâviyeleri, ticaret ve ziraat açısından stratejik önemi olan yerlerde inşa edilmiştir. Akdeniz sahili ve Büyük Sahra’nın güneyindeki bölgelere sıklıkla kurulan zaviyeler, kervan ticareti, hac ibadeti ve eğitim açısından önemli olduğu kadar, haberleşme, konaklama ve fakirlerin hayata tutunmasında da yardımcı olmuştur. Bu durum, diğer zaviye ve tekkelerde de görülen, ancak bu boyutta olmayan her zaviyenin yanında ziraat yapılacak bir arazi teminiyle mümkün olmuştur. Hatta bu ziraî faaliyetler ve yerleşim imkânı, zaviyelerin bulunduğu yerleri, zamanla yerleşenlerin çoğalmasıyla köylük ve ücra yer olmaktan çıkarıp kasaba haline dönüştürmüştür. Bu şekilde zaviyeler şehirleşmeye de katkı sağlamışlardır. Ahmet Kavas hocanın belirttiği gibi, bunun en güzel örnekleri Bingazi’deki Beyza zaviyesi ile Cağ- bub’daki ve Kufrah’daki zaviyelerdir.

Ticanîler nasıl bir hareket veya tarikattır?

Ticanilerin kuruluşu da yakın dönemdedir, diyebiliriz. Ticaniyye’nin kurucusu, Ebü’l-Abbâs Ahmed b. Muhammed b. Muhtâr b. Sâlim et-Ticânî (1737-1815) Cezayir’in Tilimsân (Tlemsen) kentinde doğdu. Ticanîler, zaman zaman Osmanlı Devleti otoritesine karşı tavır aldılar. Bununla beraber, hem Cezayir’de hem de Afrika’da Fransızların sömürgeci ve istilacı saldırılarına karşı koydular. Senegal’de el-Hâc Ömer el-Fûtî,Ticâniyye tarikatının en bilinen lider veya şeyhlerinden biridir. 1825’te hac ibadeti yaparken, Mekke’de Ahmed et-Ticânî’nin Hicaz bölgesi halifesi olan Şeyh Muhammed el-Galî’ye intisap ederek tarikate dâhil oldu. Burada bir müddet şeyhinden âdâp erkân öğrenip eğitim aldıktan sonra, Batı Afrika’ya halife olarak geri döndü. Ömer el-Fûtî, etkili bir irşat faaliyetine girişti ve müritlerinden 30.000 neferlik bir ordu kurdu. Bu ordu ile Fransızlara karşı 1852 yılında Senegal direnişini başlattı. Ömer el-Fûtî, hem Fransızlara karşı müritleri vasıtasıyla bir direniş ve uyanış hareketi başlattı hem de Senegal’deki yerel inanç mensupları arasında İslam dininin yayılmasına önderlik etti. Ticâniyye’yi Senegal’den Timbuktu ve Sierra Leone’ye kadar yayan bu kuvvetli şeyh-lider, Tekrûr Devleti adıyla bir devlet kurdu. 1864’te Mâsînâ’da sömürgecilere karşı savaşırken şehid oldu. Kurduğu devlete kendisinden sonra oğulları liderlik etti.

Bu devlet, Fransızlara karşı 1893- 1894 yıllarına kadar direnebilmiştir. Ticâniyye, Moritanya’da da yayılmış ve sömürgecilere karşı koymuştur. Bu bölgede Moritanyalı Muhammed el-Hâfız el-Muhtâr irşat faaliyetini başlatmıştır. Mekke’den hac dönüşünde, Fas’ta Ahmed et-Ticânî’ye intisap ederek ülkesinde irşat için görevlendirilen Muhammed el-Hâfız (ö.1830), kısa zamanda başarılı oldu. Hatta Ticaniyye’yi İdev Ali kabilesinin de desteğiyle Moritanya’da neredeyse tüm halkın dahil olduğu millî bir tarikat hâline getirdi. Ticâniyye daha sonra İdev Ali kabilesinin etkin çalışmalarıyla, Batı Sudan ve Senegal’de daha da büyüdü. Moritanya, Nijer, Nijerya, Gambia, Gine Bissau, Fildişi Sahili, Gana ve Togo’da büyük bir mürit kitlesi bulunan İbrâhim Niyâs da Senegalli önemli bir Ticânî şeyhidir. Batı Afrika’da etkili olan Ticânî şeyhlerinden Şeyh Hamallah, Fransızlara karşı kahramanca mücadele etmiştir. 1935’te gözaltına alınmış ve Fransa’ya götürülmüştü. 2 yıl sonra serbest bırakılsa da peşpeşe tutuklamalara ve sürgünlere maruz kalmış, 1943’te Fransa’da hapiste iken hastanede hayatını kaybetmiştir.

Ticanîlerin de Senusîler gibi mücadeleci karakteri ön plana çıkıyor. Aslında bu durum, bize Sultan II. Abdülhamid’i hatırlatıyor. Ne dersiniz?

Evet, Ticâniyye, II. Abdülhamid’in “İslam Birliği” politikası ve sömürgecilere karşı “yumuşak güç” politikası çerçevesinde İstanbul’un ilgisini çekmiştir. 1897’de Istanbul’a gelen Sîdî Muhammed el-Ubeydî ile görüşen Abdülhamid, daha sonra Ticânî şeyhi Muhammed b. Fâzıh ile de bir araya gelip ona tüm Osmanlı ülkesinde irşat faaliyeti yapma imkânı vermiştir. Bu destekle, Ticâniyye’nin Sudan’daki Şeyhi Muhammed Muhtâr, Dârfûr Sultanı Ali Dînâr’ın elçisi olarak İstanbul’u ziyaret etti. Görüldüğü gibi Ticâniyye, Kuzey Afrika ve Sudan’dan Senegal’e uzanan hat üzerinde Fransız ve İngiliz sömürgecilere karşı cesur ve onurlu bir direniş göstermiştir.

Bu röportaj haber7.com‘da yayınlanmış ve oradan alınmıştır.

The post Afrika’ya vurulan Osmanlı mührü appeared first on ORDAF.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Sykes-Picot Sınırları Yeniden mi Çiziliyor ?


Yezid Sayigh

(Tercüme: Zeynep Demir)

Kuzey Irak şehri Musul’un, Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) öncülüğündeki bir Sünni-Arap koalisyonu tarafından ilginç bir şekilde ele geçirilmesi Irak tarihinin -belki de- çok önemli bir dönüm noktasını gösteriyor. Pek çokları daha da ileri giderek, 1916’da İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız meslektaşı François Georges-Picot’un Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap topraklarının Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki nihai kaderini gizlice planlayarak şekillendirdiği tüm ulus devlet sisteminin şimdi silinmekte olduğunu iddia ediyorlar.

Ayrıca bölge devletlerine yönelen tehdit, artan bir şekilde, nüfusunun çoğunluğu Sünni olan birçok Arap ülkesini de içerecek şekilde İslam’ın Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki bir çatışma gibi ele alınıyor. ABD’nin Irak’ı 2003’te işgal etmesi ve sonrasında, mezhepçiliğin bölgesel ve iç siyasette ana etken olarak ortaya çıkmasının, bir çok Iraklı Sünni tarafından Şii egemenliği olarak nitelendirilen çoğunluk yönetimi kurmasıyla zemin bulması anlatısı, Suriye’de 2011’den beri süren çatışma sayesinde daha baskın bir hale gelmiştir.

Her iki paradigma değişikliğinin anlatısı de dikkat çekici, ancak görünüşler asıl nedenler ile karıştırılmaktadır. Şüphesiz bölge devletlerinin çoğu sosyal bütünlüğü tehdit eden ve iç politika uyumundaki istikrarı bozan derin ve yapısal krizler yaşıyorlar. Ancak bunu Sykes-Picot’la çizilen sınırlara radikal bir meydan okuma ve kapsamlı bir Sünni-Şii bölünmesi açılarından ele almak uygun politik adımlar için yetersiz bir model sunarken, mevcut ulus devletlere olan tehdidi abartır ve ortaya çıkan siyasi sorunların arkasındaki sosyal dinamikleri basitleştirir.

İlk olarak, meydan okuma genel olmaktan ziyade daha çok bölgeseldir. Sykes ve Picot tarafından çizilen haritaya ciddi bir meydan okuma Kürtlerin gelişen özerkliğinden gelmektedir. Bölgesel Kürt Hükümeti Ordusu’nun, Peşmerge’nin, 12 Haziran’da Kuzey Irak’taki stratejik, petrol yönünden zengin Kerkük şehrine intikali, eskiden beri süregelen bir hedefi gerçekleştirmiştir ve Kürtleri tam bağımsızlığa yaklaştırmıştır. Irak’ın Kürdistan Demokrat Partisi ve Suriye’nin baskın Demokratik Birlik Partisi arasındaki siyasi gündem ve toplumsal yapılardaki farklılıkların iki ülkedeki Kürt bölgelerinin birleşimini engelleyebilecekse de, yakın bir zamanda ulaşılsın ya da ulaşılmasın, bu durum Suriye Kürtlerinin özerkliğini genişletir.

Bu süreçte şimdiye kadar silinmiş görülen tek sınır, yıllardır Arap aşiretlerinin, tüccarların, kaçakçıların ve silahlı grupların her iki istikamette hareket halinde olduğu doğu Suriye ve batı Irak arasında uzanmakta olan sınırdır. Ancak burada bile, bir Selefi ve cihatçı militanlık kuşağının ortaya çıkmasına ve birbirlerinin çatışmalarında savaşmalarına rağmen, doğu Suriye’deki siyasal ve sosyal dinamikler batı Irak’takilerle tümüyle denk değildir.

Örneğin sınırın Suriye tarafındaki aşiretler, genel olarak Esed rejimi ya da iktidar mücadelesi tümüyle Suriye’ye odaklanmış olan El-Kaide bağlantılı El-Nusra Cephesi de dahil olmak üzere isyancı gruplar ile işbirliği yapmaktadır. Aşiretler IŞİD’e bağlılıklarını beyan ettiklerinde bile bunu yerel rakiplerine karşı koymak için yaparlar, ama maddi çıkarları ve uzun vadeli siyasi hesapları hala eyalet merkezleriyle ve Şam’la ilişkileri etrafında dönmektedir. Sınırın diğer tarafında ise, isyancı Irak aşiretleri ve diğer milisler benzer şekilde hedeflerini ulusal başkent Bağdat ile olan ilişkilere sıkı bir şekilde doğrultmuşlardır.

Irak mevcut çatışmaların sonucu olarak Sünni ve Şii bölgeleri arasındaki fiili bölünmeye uğrayabilir, ama bunun istikrarlı ve uzun ömürlü olması pek muhtemel değildir. Bölgesel özerklik için arayışta olanlar, sermaye ve petrol gibi kilit değerlerin paylaşımında kazanım için ısrar ediyorlarken, her iki toplumdaki önemli siyasi partiler ve dini liderler hala bir arada yaşama ve bütünleşme konularında ısrar etmektedirler, işte bu yüzden diğer topluluklarla müşterek kabul edilebilir uzlaşmaya ulaşılmak zorunda kalınacaktır.

Toplumsal barış ve yeniden ulusal yapılanma acı verici bir şekilde zor ve yavaş olsa bile, yaygın korkutucu tahminlere rağmen Suriye Savaşı’nın resmi bölünmeyle sonuçlanması muhtemel değildir. Suriye’nin Halep’ine ve Türkiye’nin güneydoğusuna sosyo-kültürel ve ekonomik bağları için daima ilgiyle bakan ve şimdi belki bir federal Irak Devleti içinde özerklik tercih edecek olan Musul’un Sünni Arap yerlilerinin tersine, Halep’teki muadilleri kendilerini yalnızca üniter bir Suriye devleti çerçevesi içerisinde görmeyi bırakmamışlardır.

Aslında sınır ötesi hareket olarak eylemde bulunan IŞİD bile ağırlıklı olarak ilk ortaya çıktığı yer olan Irak’a odaklanmış olarak durmaktadır. Suriye’dekiler ne Halep’in batısındaki bir toprağı elinde tutabilmiş, ne de kontrolü altında olan Rakka, Deyr-i Zor ve Hasiçi şehirlerinin doğusundaki hakiki temelleri denetim altında tutabilmiştir. Kaldı ki IŞİD coğrafi açıdan Irak-Suriye sınırıyla kısıtlanmıştır. Şimdiye kadar Lübnan’da ya da Ürdün’de varlık göstermemiştir ve her iki ülkede önemli bir yerel taban kazanma ihtimali çok azdır. Bu kısmen de Lübnan’daki toplumsal ve mezhepsel oluşuma ve Ürdün’deki güçlü devlet kurumlarına bağlıdır, ancak bu aynı zamanda yerel nüfusun yanı başındaki şiddet olaylarına ve son on yıldır Suriyeli ve Iraklı mültecilerin kitleler halinde olan akınına karşı tepkisini de yansıtmaktadır.

İkinci olarak, mevcut sisteme olan tehdit, Sünni-Şii mezhepçiliğinden değil, geçmiş 20 yıl belki de daha fazlasında yürütülen üç süreçten gelir. İlki, paralel bir siyasal “baskı azaltma” ile beraber götürülemeyen düzensiz ekonomik liberalleşme formlarının arasında devletin eğitim ve sağlık gibi önemli kamu hizmetlerini ve diğer sosyal refah formları ve güvenlik ağlarını tedarik edememesidir. İkinci olarak, Arap Baharı’nın başlamasından önceki on yılda olan yıkıcı özelleştirme, Arap ülkelerindeki nüfusun %20 ile 40’ını yoksulluk sınırına (kişi başı günlük 2$ olarak hesaplanmıştır) veya altına taşıyarak, gelir dağılımı eşitsizliğini daha 1990’larda öngörülemeyen seviyelere getirmiştir.

Bu süreçlerin etkisi birçok durumda mezhebî ya da etnik çizgilerin ötesine geçmiştir. Bunların, siyasi erişim, sosyal refah ya da ekonomik fırsatlar açısından bazı toplulukları ayrıcalıklı kılan ya da diğerlerini marjinalleştiren devlet politikaları ile birleşmesi, sistem karşıtı karşı güçler doğurmuştur. Bir yandan bu daha kötü yoksulluk oranı yaşayan toplulukların niçin militanlığa dönmeyeceğini ancak daha az etkilenenlerin döneceğini açıklar: mesela bazı güney Ürdün şehirleri büyük Amman bölgesinden dört kat daha fazla oranda yoksullukta yaşayan insan oranına sahiptir, ancak onlar kamu sektöründe iş güvenliği konforuna sahiptirler, ve böylece hükmeden iç ve bölgesel düzeni yıkmak isteyen cihatçılar yoksul Mafrak, Ma’an ya da Tafila’dan değil de Amman-Zarka’nın düşük gelirli mahallelerinden gelmeye meyillidirler.

Öte yandan, Maliki idaresindeki Bağdat hükümetinin ilişkilerinin çoğunluğu Sünni olan batı Irak bölgeleriyle kasti güvenlik esasına bağlanması, ki o bunu gücünü yoğunlaştırma aracı ve Şii rakiplerini kendi arkasında ikinci ve sonrasında üçüncü defa seçilebilmek için zorlamak üzere kullanmıştır, ancak bu bir Sünni ayaklanmasını diriltmiş körüklemiştir. Aynı şekilde, Suriye şehirlerinin etrafındaki geniş yoksulluk kemerlerinin 2011’den beri olduğu gibi Lübnan şehirleri olan Trablus ve Sayda’nın şehir içi mahallelerini hükümetin ihmal etmesi Sünni militanlığını doğurmuştur.

Mezhepçilik, tartışılır şekilde, bu süreçlerin salt bir sonucu olmaktan daha fazlası haline gelmiştir, ama onun büyük potansiyeli hala yukarıdaki üç sürecin bir noktada kesişmesinden kaynaklanmaktadır. Suriye-Lübnan bölgesinin ulus devletlerinin kırılganlığı ve sınırlarının boşluklu yapısı keskin bir odak haline getiriliyor, ama Sykes-Picot sistemine asıl tehdit bölge toplum ve siyasetlerini mezhep ve etnik yönetimlere göre yeniden çerçevelemekte ısrar edenlerden geliyor. Bu durum onları sosyo-ekonomik gerçekleri göz ardı ederek, aynı ölçüde kusurlu ve en azından istikrarsız olması muhtemel yeni siyasi düzenlemeler bulmaya veya uygulamaya itiyor. Irak gibi devletlerin dahili bölgesel ya da toplumsal sınırları belki yeniden çizilebilir ama harici sınırları yeniden çizilemez.

Bu yazı ilk olarak Carnegie Middle East Center‘da yayınlanmıştır.

Buradaki görüşler yazara ait olup, ORDAF’ın görüşlerini yansıtmayabilir.

The post Sykes-Picot Sınırları Yeniden mi Çiziliyor? appeared first on ORDAF.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Mali Tuaregleri ve Dünya Kamuoyu


Fransa’nın Tuaregleri, yirmi yıldır silahlandırması, diğer taraftan Muammer Kaddafi’nin onlardan milis birlikler kurması geleceğe yönelik yatırımlardı. Haliyle Kuzey Afrika’da, özellikle de Libya’da rejim değişikliğinin en tabii sonucu olarak ilk tehlike hattına Mali Cumhuriyeti girdi. Peşinden Nijer’in aynı sıkıntılara düçâr olmasının sebebi buydu. Tuareglerin Cezayir, Libya, Nijer ve Mali sınırları içinde; azınlık olarak da Nijerya, Burkina Faso, Çad, Moritanya ve Tunus’ta olmak üzere dokuz ülkede yaşamaları ise bu ülkeleri de tehlike çemberine dahil etti. Bu ülkelerde oluşturulan el-Kaide uzantılı yapılanmalara şimdi de eş-Şebab, Boko Haram, Ensaruddin, Mağrib el-Kaidesi ve Batı Afrika Cihad Birliği Hareketi de eklenerek, 21. yüzyılda büyük güçler tarafından oluşturulan korku atmosferi üzerinden bilhassa Mali, Nijer ve Çad devletlerini hizaya getirme siyaseti güdülmektedir. Çad’ın hemen yanı başındaki Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki yaşananlar ise bölgedeki korku atmosferini tetiklemeye sürdürmektedir.

Özellikle bu süreçte Afrika’nın kuzeyini ve Sahra bölgesini bir tehlike coğrafyasına çeviren “el-Kaide” ve benzeri yapılanmaların, “Made in America” olarak algılandıkları da gözlerden ırak tutulmamalıdır. Özellikle Sahra bölgesi ve Tuareglerin nüfuz sahalarıyla ilgili çalışmalarıyla öne çıkan Antropolog Jeremy Keenan, “Dark Sahara” adlı kitabında George W. Bush döneminde ABD’nin (Cezayir istihbaratının da yardımıyla) Sahra bölgesindeki marjinal gruplara sızarak bu grupları yönlendirdiğini, hatta yer yer bazı terörist saldırıları bizzat CIA’in düzenlediği tezini de güçlü kılmaktadır.[1] Böylelikle ABD’nin bölgede askeri anlamda var olabilmesi için meşru bir zemin oluşacağını savunan Keenan’a göre; AFRICOM’un kuruluşu da bu politikanın bir parçasıdır. Bu durum Zbigniew Brzezinski’nin, “Büyük Satranç Tahtası’ tezini doğrular niteliktedir. Zira ABD’nin bu satranç tahtası üzerindeki öncelikli oyuncu olarak görevi Avrupa, Asya ve Ortadoğu (Kuzey Afrika) üzerinden Batı ve Sahra-altı Afrika’daki anlaşmazlıkları başka herhangi bir rakip gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirmektir. Bu durum, Arap Baharı sürecinin Tunus’ta bir isyan dalgası şeklinde başlaması ve sonrasında Mısır’a yayılarak arka arkaya Libya, Bahreyn ve diğer Arap coğrafyasında devam etmesini anlamlı kılmaktadır. ABD’nin özellikle Libya’da Kaddafi’nin devrilmesinde etkin bir rol üstlenmesi, Afrika’da dinamo etkisi meydan getirmiştir. Bu süreç sonrasında Tuaregler üzerinde oynanan oyun, Mali’yi ve çevre ülkeleri son derece önemli kılmaktadır.[2]

Afrika’da yaşanan son gelişmeler ve ortaya çıkan farklı grupların, isyanı başlatan çekirdek kadrolarını Tuareglerden oluşturmalarına rağmen; sonrasında Songay ve Fulani gibi farklı etnik grupları içerisinde barındırması ve bunların gelişmiş silahlarla ve daha fazla maddi imkânla ortaya çıkmaları dikkat çekmektedir. Bu grupların dile getirdikleri nihai hedeflerinin farklılık arz etmesi, bağımsızlık yanlısı Tuaregler ile el-Kaide bağlantılı olduğu iddia edilen grupların aynı görülmemesi için başka bir sebeptir. Dolayısıyla, bağımsızlık talebinde bulunarak isyanı başlatan Tuareg halk grupları ile daha sonra ortaya çıkan ve “Cihadist” veya “el-Kaide” olarak nitelendirilen grupların birbirleriyle karıştırılmaması gerekmektedir. Zira bu tür oluşumların en büyük zaafı, güç elde edince fanatikleşebilmesi ve bölgesinde var olan yapılarla mücadeleye girerek muhalifleri saf dışı bırakma eğiliminde olmasıdır. Bu tür oluşumların meydana getirdiği kargaşa ve anarşi ortamına bakılacak olursa, Selefilik’ten beslenen ve birçok Afrika ülkesinde farklı tonlarıyla, her geçen gün güçlendiklerini hissettiren bu illegal yapılar gözlerden ırak tutulmamalıdır.[3]

Mali Cumhuriyeti, ABD tarafından başlatılan yeni sürecin ilk öncü hamlesidir. Bu tür isyan hareketlerini diğer ülkelerin yaşayacağı süreçler takip edecektir. Örneğin Çin 20 yıldır Afrika ülkelerini kendi safına çekmek için yüzlerce milyarlık yardım paketleri ve kredi imkânları sağlayarak epeyce yol kat etmişti. Çok değil bundan yedi sene önce Çin’de yapılan Afrika zirvesine 47 devlet başkanı katılmıştı. Bir müddet bu son gelişmeleri uzaktan seyreden Çin ciddi kaynak sıkıntısına girdiğinde Afrika’da sağladığı itibarını ve menfaatleri uğruna kendilerini ortaya koyacak odaklarını harekete geçirecek ve kıta kuvvetle muhtemel ABD’nin ihtirasları uğruna büyük iç savaşlar dönemine girecektir. Bugün Çin’in Afrika’da temsil ettiği konumu 1960-1990 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Afrika’daki konumunu hatırlatmaktadır.

Fransa, Afrika’dan çekildikten sonra bir müddet uluslararası ilişkiler bağlamında etkinliği Sovyetler Birliğine kaptırdı. Sovyetler Birliği’nin dağılması Afrika’da bir rahatlama atmosferi oluşturdu ve kıta hızlı bir şekilde toparlanmaya başladı. Kendi imkânları ve kaynaklarını özellikle Çin’in yatırımları[4] ile daha karlı hale getirince, Avrupa ülkeleri devreye girerek farklı Afrika ülkelerinde yapay gündemler oluşturdular. Mali’nin payına hiç tasvip etmediği halde kuzey bölgesinde insan ve silah kaçakçılığı, uyuşturucu trafiği ve adam kaçırarak fidye alma girişimleri düştü. Aslında bu yapılanların hiçbirisinde etkinliği olmasa da Avrupa devletleri, özellikle Fransa daima Mali’yi suçladı. Oysaki herkes Tuaregleri silahlandıran ve kuzeyi kontrol dışına itenin bizzat Fransızlar olduğunu bilse de o suçu, hep Mali merkezi hükümetinin üzerine attı. Özellikle 2012 seçimlerini kaybeden Nicolas Sarkozy, Mali’yi Somali yoluna sokmak için epeyce gayret gösterdi. Fransa’da yapılan seçimler, Sarkozy’nin talihini bitirdi ve yerine geçen François Hollande ise daha yumuşak bir tavır sergileme emareleri gösterse de; Mali’yi kargaşa ortamına sürükleme süreci devam etti. Hatta bu gün Fransızların müdahaleleri Sarkozy dönemini aratmayacak bir gayretle ve tüm hızıyla devam etmektedir. Fransa, dış politikasındaki bu tavrıyla Mali’nin kuzeyindeki Azawad bölgesini ülkenin güneyine bağlayacak projeler geliştirmek yerine; kuzey-güney ayrışmasını derinleştiren politikalar izlemesi sonrasında, bugünkü operasyonları için meşru zemin oluşturmaya devam edecek gözükmektedir.

Fransa başta olmak üzere ABD, Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Almanya, Kanada, Avustralya, İtalya, İspanya, Cezayir, Libya, Güney Afrika ve daha bilemediğimiz birçok ülke Afrika’ya yakından ilgi duymaktadırlar. Soğuk Savaş süresince çift kutuplu bir uluslararası sahnede cereyan eden bu hegemonik düzen, Soğuk Savaş sonrası düzende de bir güçler dengesi içinde etkisini sürdürmeye devam etmektedir. ABD, Afrika içindeki diğer büyük güçlerin konumlarını ve stratejik tercihlerini yeni dengeler kurarak yönlendirmeye devam ettiği müddetçe küresel dengeleyici konumunu korumayı güçlendirerek devam ettirecektir. Bu süreçte, BM dengeleyici ve belirleyici konumunun meşruiyet altyapısını sağlarken, NATO vurucu gücünü ve askerî garantörlük kurumunu oluşturacaktır. Aralık 2012’de Güvenlik Konseyi, BM Bildirgesi’nin yedinci maddesinde ilk etapta bir yıllığına Afrika komutasında uluslararası güç gönderilmesine izin veren 2085/2012 sayılı kararı[5] çıkartsa da, bazı oluşumları direkt terör listesine dahil ederken, Ensâruddin gibi örgütlere hiç temas etmemesi de manidardır. NATO’nun Fransa eliyle Mali’ye müdahalesi bu yönüyle hem bölgesel hem de küresel anlamda özel bir anlam ifade etmektedir. Bu süreçte Cezayir’in Fransız savaş uçaklarına kendi hava sahasını açması, ilkesel bir karar olmaktan ziyade; hem kendi ülkesinin güneyindeki Tuareglerin ayaklanmasından korkması hem de Kuzey Mali’deki petrol sektöründeki yatırımlarının zarar görmesinden duyduğu endişeden kaynaklanmaktadır.

Maalesef Mali’deki yaşananlar karşısında dünyaya adalet dağıtan büyük devletler (!) ve insan haklarının savunucuları, uluslararası denklemde Tuareglerin haklı mücadelesini hem itibarsızlaştırıyor, hem de tüm kamuoyunda kötü bir imajla sunmak için elinden geleni ardına koymuyor. Medya ve basında Tuaregler, hep kötü hep kötü. Mali’deki Tuareglerin yaşadıkları bölgelerde yaşananlardan da anlaşılan o ki; maksat “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek!”.

[1] Detaylı bilgi için bkz. Jeremy Keenan, The Dark Sahara: America’s War on Terror in Africa, Pluto Press, 2009.

[2] Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Dairesi verilerine göre; Avrupa’ya gelen kokainin % 60’ı Sahel olarak adlandırılan Tuareglerin yoğun olduğu bölgeden geçmektedir. Söz konusu kokain miktarının Fransa sokaklarındaki fiyatının astronomik rakamlara [11 milyar ABD $] ulaştığı ve 2 milyar ABD $ tutarında kokainin ise bölgede kaldığı ve çevre ülkelerde kullanıldığı belirtilmektedir. Detaylı bilgi için bkz: Jeremy Keenan, How Washington helped foster the Islamist uprising in Mali, New Internationalis Magazine, http://www.newint.org/features/2012/12/01/us-terrorism-sahara/, Erişim tarihi: 26.05.2014; Buna ek olarak Tuareglerin nüfuz bölgeleri, Avrupa’ya dönük insan kaçakçılığının yapıldığı güzergâhlardan birisidir. Mali’nin kuzeyindeki Gao ve Nijer’deki Agadez şehri, kaçakçıların Cezayir üzerinden Fas ve Libya’ya kolaylıkla geçmelerine olanak sağlamaktadır. Diğer bir ifadeyle askeri açıdan böylesi stratejik bir alanda kendi isteği dışında bir devlet kurulması Fransa’yı memnun etmeyecektir. Ayrıca Mali’de uyuşturucu trafiğinin büyük kısmını Belmuhtar’ın başında olduğu ve İslami Mağrip el-Kaidesi olduğu iddia edilen MUJAO’nun yaptığı bilinmektedir. Bu yönüyle Batı Afrika, Avrupa’ya geçiş görevini üstlenmekte ve dağıtıcı işlevi görmektedir. Uluslararası nakliyeyi gerekli kılan ve 11 milyar ABD doları değerindeki böylesi bir işi organize eden örgütün emrinde silahlı kuvvetler bulundurması, kanunsuz işlere girişmesi ve istihbarat örgütleriyle yakın ilişkiler kurması kaçınılmazdır.

[3] “Libya Raporu 2013”, http://www.ordaf.org/libya-raporu-2013/, ORDAF Resmi Sitesi, Erişim Tarihi: 26.05.2014.

[4] Dauoda Cisse, “The Malian crisis – China’s reaction capacity at a test again?”, 5 Nisan 2012, http://www.ccs.org.za/wp-content/uploads/2012/04/Malian-Crisis-and-its-impacts-on-the-Chinese-presence Daouda_5April2012.pdf, Erişim: 26.06.2014.

[5] Detaylı bilgi için bkz. 20 Aralık 2012 tarihli, 2085/2012 sayılı karar metni,

http://www.un.org/ga/search/view_doc.asp?symbol=S/RES/2085%20%282012%29, Erişim tarihi: 03.07.2014.

The post Mali Tuaregleri ve Dünya Kamuoyu appeared first on ORDAF.

FİLİSTİN DOSYASI /// YANDAŞ MEDYA : Gazze’nin Savunma Hakkı Yok mu ?


İsrail’in 7 Temmuz 2014 tarihinde başlattığı hava saldırılarında hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı her geçen gün artarken, Gazze’de zaten kötü olan insani durum dayanılamaz boyutlara doğru gidiyor. Havadan, denizden ve karadan gelen saldırılarda hayatını kaybedenlerin yüzde 80’lik bölümünü siviller oluşturuyor. İsrail vurulan ya da zarar gören evlerin roket fırlatılan yerler olduğunu ileri sürse de, enkazdan çıkan kadın ve çocuk cesetleri bu bölgelerin büyük bölümünün roketlerle ilgisi olmayan evler olduğunu gösteriyor.

Aşırı güç kullanımı, sivil bölgelerin ayrım gözetmeden bombalanması, çocuk ve kadınların öldürülmesi ve daha bir sürü “uluslararası hukuk” alanına giren tabirler havada uçuşuyor ama İsrail ve onun âli menfaatleri söz konusu olduğunda hiçbir anlam ifade etmiyor.

Büyük İllüzyon

Kimilerine göre bölgedeki sorun Gazze’den atılan roketler. Bu roketler olmasa her şey güzel olacak ve barış gelecek. Son 7 yıldır atılan bu roketlerin 70 yıllık bir işgal sorununun sebebi değil sonucu olduğu görülmez ise, yukarıdaki hüsnü kuruntuya inanacak çok kişi bulunabilir. Hatta Filistinliler mevcut işgal durumunu kabul etseler hiç kimse belki de ölmeyecek! Dolayısıyla bütün sorun Filistinliler!

Bu roketlerin İsrailliler üzerinde yol açtığı psikolojik rahatsızlık, siren sesleri içinde sığınaklara koşma görüntüleriyle bize sunulurken, Gazze’de korkunç gürültüyle patlayan bombalar ve ölen yakınları sebebiyle şu an travma geçiren 25 binden fazla çocuğun durumu çok da önemli görülmeyebilir!

Ya da son 10 yıldır bu roketlerle hayatını kaybeden İsrailli sayısı sadece 64 iken, aynı sürede İsrail saldırıları sebebiyle ölen Filistinli sayısının 4700’ü (en az 1500’ü çocuk) aşmış olması da büyük bir sorun değil. Sayısına bakmadan her insanın hayatı değerli kuşkusuz ancak rakamlar bu değerin ne kadar aşağılandığını göstermesi bakımından çok anlamlı.

Son katliamların sebebi olarak gösterilen 3 Yahudi yerleşimci gencin öldüğü hadise BM İnsan Hakları Komisyonu’na kadar gitti. Ama bu olaydan iki gün sonra Batı Şeria’da başlayan operasyonlarda sorgusuz sualsiz öldürülen 10 kişi haber bile olmadı. Bunlardan sadece işkence edilip benzin içirildikten sonra yakılarak vahşi biçimde öldürülen 16 yaşındaki Muhammet’i duyabildik.

Peki Sebep Ne?

İsrail ölüm dolu trajedileri algı operasyonları ile siyasi kazanca dönüştürme ve aynı anda katliamlar yapmakta oldukça başarılı. Propagandaların ötesinde, yaşananların sanki hiç düşünülmeden rastlantısal olarak sadece 3 kişinin ölümü ardından başladığına inanmak nasıl fazla naiflik ise Gazze’ye yönelik saldırıların bir misilleme olduğunu kabul etmek de düşünce sakarlığından başka bir şey değildir.

İsrail’in de içinde bulunduğu merkezi Arap coğrafyası, Arap Baharı sonrası büyük bir kaos ve iç savaş sürecine girmiş ve tamamen içine kapanmış durumda. Çevre ülkeler de bu kapalı alanda hesaplaşmakla meşgul. Bu olumsuz havayı biraz dağıtan haber, Filistin’de yıllardır özlenen ulusal hükümetin kurulmuş olması ile geçen Nisan ayında gelmişti. BM platformlarında devletleşme süreci hızla ilerleyen Filistin tarafı, İsraillilerce kesilen barış pazarlıklarına daha güçlü oturmaya ve tam bağımsızlıkta son dönemece hazırlanıyordu.

Ama öbür yanda, stratejik derinlikten yoksun İsrail, hemen yanı başında yeni bir Arap devletinin doğuşuna başkaları kadar sempatik bakmıyordu. Özellikle de devrik Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi döneminde HAMAS’ın askeri alt yapısını güçlendirdiğine inanan İsrail, başka önceliklere sahipti. Konjonktür birkaç ilgisiz olayın belirli bir senaryo ile birleştirilmesi ardından istenilen fırsata dönüştürülebilirdi. Batıda ve bölgede IŞİD olgusunun yarattığı nefret duyguları, İsrail’e HAMAS konusunda, “İslami terör” psikolojik zemini üzerinden yeni bir operasyon fırsatı sunuyordu.

Son Filistin barış görüşmelerinin tıkandığı noktanın “İsrail’in yasa dışı yerleşim birimlerini inşasını sürdürme ısrarı” ve “Filistinli tutsakları serbest bırakmaması” olduğu düşünülürse, Tel Aviv’in ciddi bir baskı altında olduğu görülüyordu. İsrail, ABD’nin bile sabrını taşıran bu inadını, gündemi değiştirip kendisi için bir “terör” operasyonuna ve desteğe dönüştürmeyi başardı.

Yeni Strateji Ne?

Yaptıkları eylemleri üstlenme konusunda hiç de çekingen olmayan Filistinli grupların ısrarla reddettiği 3 yerleşimci olayı, sonunda döndü dolaştı, bu hadiseyle ilgisi olmayan Gazze’ye haddini bildirme seansına dönüştü. Filistinli kaynaklar İsrail’in yeni politikasının sadece direnişçileri hedef almak olmadığını asıl hedefin direnişçilerin ailelerini ve sevdiklerini yok ederek intikam almak olduğunu söylüyorlar. Şu ana kadar hedef alınan evlerin büyük bölümü, İsrail’in öldürmek istediği direnişçilerin aile ya da akrabalarına ait evler. İsrailli fanatik milletvekili Ayelet Şaked’in “Filistinli anneler de oğulları gibi ölmeliler” sözleriyle açığa vurduğu bu strateji yalanlama görmediği gibi, Batılı ülkelerden de her hangi bir tepki almadı. Batı Şeria’da şu ana kadar gözaltına alınanların sayısı bine yaklaştı. Bunların sadece birkaç tanesi yerleşimci olayıyla ilgili olarak sorgulandı. Diğerleri ise, Batı Şeria’da olası gelişmelere karşı koz olarak elde tutuluyor.

Peki Vurulan Hedefler ve Hasar?

Gazze’de şu ana kadar sivillere ait 1000’e yakın ev yerle bir edildi. En az 100 bin kişi yaşadıkları mahalle ve evleri terk ederek daha güvenli gördükleri yerlere sığındı. Şehrin elektrik santralleri ve su tesisleri vurulduğu için en az 350 bin kişi su sıkıntısı ile karşı karşıya. Saldırılarda 8 tane sağlık tesisi ile 4 ambulans vuruldu. Hava saldırılarında bir doktor hayatını kaybederken, 19 sağlık çalışanı ağır yaralı. Vurulan yerlere yakın civarda bulunan 66 okul hasar gördü. Okulların tatilde olması can kaybını önlese de tamiratları, zaten fakir olan Gazze ekonomisine büyük bir külfet. Yine insanların geçimini temin ettiği birçok dükkan yerle bir olurken, balıkçılık için kullanılan 32 tekne de imha edildi.

Utandıran Tablo

Gazze 7 yıldır var olan bir ablukanın mağduru. 1 milyon 800 bin nüfusun üçte ikisi mültecilerden oluştuğundan sürekli insani yardımla yaşamlarını sürdürmek zorunda. İşsizlik en az yüzde 60’lar düzeyinde. Bölgeye silah girmesin diye tüm giriş kapıları kapatıldığı için gıda ve ilaç girişi de yüzde 95’e yakın oranda azaldı. Fakirlik oranı yüzde 80’lere ulaştı. 5 yaş altı çocuk ölüm oranları iki kat arttı. Beslenme sıkıntısı çeken çocukların oranı yüzde 65’i buluyor. Uluslar arası hukukta sivil halkı kitlesel olarak cezalandırmak yasak olduğu halde tüm bölge İsrail ablukası altında acılar çekiyor.

Tüm bunları sadece İsrail’in kendini savunma hakkı ile izah etmek bu çocukların ölümünü onaylamak demektir. Dünya, İsrail’in kendini savunma hakkı konusunda geliştirmiş olduğu ilkel, yasadışı ve keyfi uygulamaları anlamak ve kabul etmek zorunda değil.

Diğer taraftan bir halkın kendini savunma hakkından bahsedecek isek, Filistinlilerin kendilerini ve işgal altındaki yurtlarını savunma hakkı ne olacak?

The post Gazze’nin Savunma Hakkı Yok mu? appeared first on ORDAF.

FETULLAHÇI POLİSLER DOSYASI : Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastinde önemli iddia


Cinayetten önce son görüşme o imamla

Suikasttan önceki son görüşmesi Cemaat’in ‘Türkiye İmamı’ Mustafa Özcan ile oldu

Köstebek’i yazma!

Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun, öldürülmeden önce en son Gülen cemaatinden Mustafa Özcan ile görüştüğü iddia edildi. Cemaat, Hablemitoğlu’na ‘Köstebek’ kitabını çıkarmaması için para teklif etmiş

Ankara’daki evinin önünde 18 Aralık 2002 tarihinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybeden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu’nun saldırıdan önce üst düzey bir Cemaat mensubuyla görüştüğü ileri sürüldü. Hablemitoğlu’nun “suikasttan önce görüştüğü son kişi” olarak tanımlanan üst düzey cemaat yöneticisi Mustafa Özcan’ın Hablemitoğlu’ndan “Köstebek” kitabını çıkarmamasını istediği belirtildi.

İddiaya göre olay şu şekilde gelişti: Bilindiği üzere Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, Emniyet içinde Fethullah Gülen cemaatinin yoğun faaliyetlerini kitaplaştırmak için çalışmaya başladı. Kitaba son şeklini veren Hablemitoğlu’nun bu çalışmasından F tipi örgüt haberdar oldu. Bunun üzerine Cemaat’in örgüt yapılanmasında ‘Türkiye İmamı’ olarak geçen Mustafa Özcan, Hablemitoğlu ile görüşmek istedi. Hablemitoğlu bu görüşmeyi kabul etti. İkilinin görüşmesinde Mustafa Özcan, Hablemitoğlu’ndan kitabı çıkarmamasını istedi. Bunun karşılığında da yüklü bir miktarda para teklif etti. Ancak Hablemitoğlu bu teklifi reddetti. Hablemitoğlu’nun, suikasttan önceki son görüşmesi bu oldu.

BÖLGEDE 3 SAATLİK TELEFON KESİNTİSİ

Aydınlık’ın o dönem bölgede görev yapan emniyetçilerden ulaştığı bilgiye göre, suikasttan bir saat önce ve suikasttan 2 saat sonra olmak üzere 18 Aralık 2002 akşamında bölgede toplam 3 saatlik bir cep telefonu kesintisi oldu. Bu üç saat boyunca GSM operatörlerinin devreden çıkarılmasının, operasyonun büyüklüğünü gösterdiğini belirten cinayet masası polisleri “Bu kesinlikle çok büyük bir gücün yapabileceği operasyondu” değerlendirmesini yaptı.

‘GÖZÜNDEN VURULMASI MESAJ MI?’

Bir başka kaynak da, Hablemitoğlu’nun gözünden vurularak öldürüldüğünü belirterek şu değerlendirmeyi yaptı: “Kullanılan silah Parabellum Ruger. Gözünden vuruluyor. Bu bile mesaj olabilir. Neden gözünden vuruluyor, bunun da araştırılması gerekiyor. Benzer şekilde işlenen suikastlara, cinayetlere bakmak gerekiyor.”

‘GÜLEN TSK’YA KARŞI EMNİYET’İ HAZIRLIYOR’

Necip Hablemitoğlu’nun “Köstebek” kitabı da suikasttan sonra piyasaya çıktı. Kitapta, Fethullah Gülen’ in “hasım cephe” diye tanımladığı cumhuriyetçi ve farlı kurumlar ve kişiler içerisinde en fazla çekindiği kurumun TSK olduğu, bu nedenle Gülen’in Emniyet teşkilatı ve istihbarat birimlerinin içine sızmayı birincil strateji olarak gördüğü belirtilerek F tipi örgütün sızma faaliyetleri anlatıldı. Hablemitoğlu kitabında, Fethullah Gülen’in Emniyet teşkilatı içindeki örgütlenmeyi TSK’ya alternatif silahlı bir güç olarak gördüğünü vurgulamıştı.

DOSYA YENİDEN Mİ AÇILIYOR?

Geçenlerde cemaatin basına sızdırdığı bir genelgeye göre, Emniyet Genel Müdürlüğü, aralarında Hablemitoğlu suikastının da olduğu çok sayıda suikastı yeniden araştırmaya başlamıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi’nden 30 ilin Emniyetine gönderilen 23 maddelik yazıda bu suikastları F tipi örgütün yaptığı yönünde varsa bilgi ve belge paylaşımı talep edilmişti.

CHP MİLLETVEKİLİ ATİLLA KART : Yalan üstüne yalan…


18 Temmuz 2014

TBMM Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

Atilla Kart

CHP Konya Milletvekili

Başbakanın aile bireylerinin, kan ve sıhri akrabalarının, çocuklarının arkadaşlarının, dünürlerinin, AKP’li Milletvekillerinin, iş adamlarının yönetim ve genel kurul üyesi oldukları TÜRGEV’le ilgili iddia ve bulguların, tahmin ve tasavvurun ötesinde boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır.

Başbakanlık Müşaviri İbrahim Eren’in; TRT Genel Müdür Yardımcısı, Türk Telekom Yönetim Kurulu Üyesi, Turkuvaz grubunda Genel Müdür olarak ve nihayet Türgev üyesi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu tablo, “Milletin Adamı” sloganıyla aday olan R.Tayyip Erdoğan’ın ve Hükümetin; devlet yetkilerini ve kamu kaynaklarını acımasızca istismar ve talan ettiklerini gösteren bir tablodur.

Bu tablonun oluşmasında, Bakanlar Kurulunun tüm üyelerinin siyasi ve anayasal sorumluluğu vardır.

“Devlet Memuru” olma şartlarını kazanmadığı için Başbakanlık Müşaviri olmaması gereken bir Kişinin; TRT mevzuatı, Anayasanın 133.maddesi ve Anayasa Mahkemesinin kararlarına rağmen, TRT Genel Müdür Yardımcılığı görevine getirilmesi hukuk adına, siyasi etik adına ihlalden öte utanç verici bir durumdur.

TRT ve kamu yayıncılığı konusunda “temayüz” etmesi söz konusu olmayan bir kişinin, tüm bu ihlallerin dışında ayrıca Türk Telekom Yönetim Kurulu Üyesi olarak görevlendirilmesi ve ticaret siciline göre Turkuvaz grubunda halen Genel Müdür olarak görev yaptığının sabit olmasına göre; Hükümet adına birilerinin, bu hukuksuzluğa ve talana açıklama getirmesi gerekir.

Türkiye, AKP’nin Kamu yönetiminde 10-11 yıldan bu yana yarattığı tahribata rağmen; Muz Cumhuriyeti olmamıştır, herhangi bir 3. Dünya ülkesi haline gelmemiştir. Türkiye’nin, bu keyfilikleri sorgulayacak vicdanı, ortak aklı ve sağduyusu vardır.

Önerge konusunun, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın görev alanına girmesi ve ayrıca Hükümet sorumluluğunu gerektiren ihlallerin varlığı sebebiyle; işbu önergenin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yöneltilmesi gereği doğmuştur.

Buna göre;

Adı geçenin, 1 günlük kamu görevi olmadığı sabit olduğuna göre; Ticaret Sicili ve RTÜK kayıtlarına göre halen Turkuvaz grubunda Genel Müdürlük, Türk Telekom Yönetiminde ve Başbakanlık Müşavirliğinde görev yaparken; bir taraftan da TRT Genel Müdür Yardımcılığı görevini sürdürmesi hangi hak, hukuk, adalet ve takdir yetkisiyle bağdaşır?

Bu görevlendirmenin yasal ve takdiri gerekçesi nedir?

17 Temmuz 2014 Yalan stne yalan….pdf

17 Temmuz 2014 Yalan stne yalan….docx

DUYURU /// Sempozyum Çağrısı : Uluslararası Türklerde Tarih Bili nci ve Tarih Yazıcılığı ve Sempozyumu


Sempozyum Çağrısı: Bülent Ecevit Üniversitesi’nde 23 Ekim 2014 – 25 Ekim 2014 tarihinde I. Uluslararası Türklerde Tarih Bilinci ve Tarih Yazıcılığı Sempozyumu düzenlenecektir.

Ayrıntılı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşılabilir.

Sempozyum Bilim Kurulu Adına ;

Yrd. Doç. Dr. Zekiye TUNÇ

Yrd. Doç. Dr. Canan KUŞ

http://karsamsempozyumu.beun.edu.tr/

ORTADOĞU DOSYASI /// Süleyman ŞENSOY : Kaos Suudi Arabistan dâhil Bölge’ye Yayılabilir


TASAM Başkanı / Chairman

Radikal terörün Orta Doğu’da yükselişine baktığımız zaman nasıl değerlendirmemiz lâzım? Yani önce Irak’ta başlamış ve yapılanmış bir örgütlenmeden bahsediyoruz. 2003 Amerikan işgaliyle beraber direnişe katılmış olan bir El Bağdadi unsuru var ve ardından da Suriye’deki otorite boşluğu ile birlikte iyice büyüyen ve şu anda da bu noktaya gelen bir örgütten bahsediyoruz; bu yükselişi nasıl değerlendirmek lâzım?

Irak’taki sorun, 2003 yılında Amerikan işgali altındayken Bağdat’ta Yeşil Bölge’de yapılan Federal Anayasa ile başladı. Bu Federal Anayasa, ruhu itibariyle Irak’ın üçe bölünmesini öngören bir anayasadır. Çünkü dünyada geçerli federal anayasalarda “yerel yasalarda sorun çıktığında federal kanunların geçerli olduğu” yazılıdır. Fakat bu, Irak Anayasası’nda söz konusu değil. Dolayısıyla Irak’taki bu bölünme hikâyesini 2003’te Amerikan işgali altında hazırlanan anayasa ile başlatmak gerekir kanaatimce.

Bir diğeri de – bizim 21. yüzyıl için sıklıkla söylediğimiz – Doğu’daki yeni güçlerle Batı’daki geleneksel güçler arasındaki rekabette en sık kullanılan araç olan mikro-milliyetçiliğin teşviki söz konusu. Özellikle son üç dört yılda Şii kökenli bir Başbakan olarak Maliki Yönetimi’nin; Sünnileri dışlayarak onlarla kavgalı hâle geldiğini, birçoğunun yurt dışına kaçması yahut tutuklanması gibi olaylar neticesinde IŞİD gibi oluşumların alt yapısının güçlenmesini sağladığını görüyoruz. Dolayısı ile IŞİD’i sadece birkaç bin kişilik askerî gücü olan bir örgüt olmaktan çok Irak’ta dışlanmış, Amerikan işgaliyle birlikte batıya ve kuzeye doğru kaçmış ve Saddam Dönemi ordu mensupları ile devlet yöneticilerinin de içerisinde olduğu bir blok olarak görmek gerektiği kanaatindeyim.

Zaten gasp yoluyla elde ettikleri araçları sisteme soktuklarını ve savaş alanlarına götürdüklerini yahut Rakka’da özellikle yaptıkları o şov dolayısıyla nasıl kullandıklarını da görebiliyoruz. Burada mutlaka uzmanlar, mühendisler, mekânikçiler ve bunları da sevk ve idare edecek bir emir-komuta zinciri içerisinde yer alacak asker kökenli insanların olması lâzım ki bu kadar kıvrak bir şekilde belli kilometreleri aşarak, tabii ki bir ikmâl sayesinde bu noktalara kadar getirilebilsin… IŞİD’in içinde yer aldığı o organizasyonda bulundurduğu unsurlar lojistik açıdan da gayet üstün vaziyette bir görüntü arz ediyor.

Devlet organlarında görev almış ve savaşta ya da bizatihi ordu kariyeri içerisinde yetişmiş çok sayıda insan var. Bu Nakşibendî ordusu ve Baascılar olarak da tarif edilen bir oluşum. Özellikle Irak’ın işgaliyle, kuzeye ve batıya doğru kaçan insanlardan oluşan, adeta düzenli orduya benzer bir şekilde hareket edebilecek alt yapıları ve bilgi donanımları olan insanlar.

Peki, Bölge’deki hedefleri nedir? Yani nereden nereye kadar elde etmek istiyorlar? Biliyorsunuz “Hilafet devleti kurduk” açıklamaları var. Amaçları nereden nereye kadar ulaşmak?

Şiiliğe karşı çok katı yorumu olan bir hareket söz konusu. Burada iki duruş var. Birincisi IŞİD’in temsil ettiği duruş; Şiiliği, Hıristiyanlık ve Yahudilikten daha da kötü olarak görüp bunların katledilmelerinin, öldürülmelerinin caiz olduğuna dair bir yaklaşım. İkincisi diğer grupların duruşu; Irak içerisinde Şii Yönetim tarafından dışlanmış, haksızlığa uğramış, yer yer kendi ifadeleriyle büyük zulümlere uğramış kitlelerin, Şii unsurlara olan bir kızgınlığı. Ama onların kızgınlığı tabi IŞİD kadar radikal değil. Dolayısı ile görece farklılıklar olsa da ortak çıkış noktaları Şii karşıtlığı. Bu da mikro-milliyetçilik anlamında bir tanıma oturuyor. Ve temelde belli bir bölgede, ilan ettikleri Sünni devleti kurmak istiyorlar. Bu, birkaç bin kişinin yapabileceği iş değildir, kendi çapında ciddi bir toplumsal destek ve tabanla da hareket eden bir yapılanma. Dolayısıyla belli devletlerin de IŞİD’le ilgili söylemlerinde dengeli davranmaya çalıştığını görüyorum. Çünkü süreç kontrolden çıkarsa terörizm lafının üzerinde ısrarla durulacak, fakat bir şekilde herhangi bir yapılanmaya doğru giderse de yumuşayacaklar gibi gözüküyor. Ama mevcut hareket Irak, Suriye mümkünse Lübnan ve Ürdün’den de belli bölgeleri içine alan bir Sünni devleti kurmak istiyorlar. Buradaki turnusol kâğıtlarından bir tanesi Irak’ın kuzeyindeki Kürt Oluşumu ile ilgili; herhangi bir müdahele yapıp yapmayacakları, bunların varlığına hayatına kastedip etmeyecekleri gibi… Uluslararası anlamda da görecekleri tepkinin buna bağlı olduğunu düşünüyorum. Açıkçası herkes bunu bekliyor. Şu ana kadar da bazı lokal hadiseler dışında Irak’ın kuzeyindeki oluşuma, Bölgesel Yönetim’e karşı da ciddi bir taarruzları olmadı.

Peki, cihatçı gruplar? Hedef kitleleri? Yani cihatçı gruplardan beslenen bir örgütten bahsediyoruz. Özellikle geçtiğimiz ay İngiltere’den yapılan açıklamalarda, 400’den fazla cihatçının militan olarak IŞİD saflarına katılmak üzere Suriye ya da Irak sınırlarını geçtiği belirtiliyordu. Benzer şekillerde militan toplama bakımından politikasını değerlendirdiğimizde IŞİD’e nasıl bakmalı?

Sadece Suriye’de – bizdeki genel bilgilere göre – 1200 farklı milis grup var. Yani Irak’ta da azımsanmayacak sayıda farklı gruplar var. Çünkü burada bir otorite boşluğu, bir iç savaş ortamı var. IŞİD’in başarılı olması durumunda birçoğu doğal olarak bunlara katılacaktır. Ancak sonrasında bir iç hesaplaşmanın yaşanması da – benzer bütün hareketlerde olduğu gibi – muhtemeldir. Fakat IŞİD başarılı oldukça, özellikle tanınmasa bile bir coğrafyada etkinliğini ve hâkimiyetini sağladıkça radikal gruplardan da katılım artacaktır. Çünkü her şeyin doğasında olduğu gibi; “başarı ve cazibe katılımı hızlandırır”.

Irak’ta da rafineri elde ediyorlar, kaybediyorlar tekrar kazanıyorlar, petrol bölgelerini işgal ediyorlar. Şimdi de Suriye’de El-Ömer bölgesini ele geçirmiş durumdalar ve bununla beraber de Suriye’nin belirli petrol üretme alanlarından biri El Nusra’dan IŞİD’e geçmiş durumda. Yani bir zamanlar beraber hareket eden veya dirsek temasında olan iki örgüt şu an çatışır vaziyette. Suriye’nin bu bölümündeki rant kavgasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Orada görüş ayrılıkları var. Bu gibi hareketlerin yaklaşımı, emir – komuta anlayışı çok katı bir yoruma dayalı olduğu için, bunu iç bütünlüğü sağlama olarak yorumluyorlar anladığım kadarıyla. Şüphesiz örgüt de olsanız, terör örgütü de olsanız mutlaka finansmana ihtiyacınız var. Dolayısı ile belirli bir bölgede Sünni devleti kurmak istediğini söyleyen bir yapının da mutlaka gelir kaynaklarına, tabii kaynaklara ve işleyen bir finansal sisteme ihtiyacı vardır. Kendileri açısından bunları kontrol etmek istemelerinden daha doğal bir şey olamaz. Burada iki önemli husus var. Bunlardan ilki, bu kaynakları kontrol etmeleri bu kaynaklardan yararlanan diğer bölgeleri Suriye ve Irak’ta çok zor durumda bırakacak ve onlara karşı IŞİD’in stratejik üstünlüğünü teyit ettirecektir. İkincisi ise, buradan çıkarılacak kaynakların ne şekilde ve hangi yolla paraya çevrileceğidir. Şu an için bu kaynakların paraya çevrilebilirliği çok da olası gözükmüyor. Belki çok ilkel yollarla bir takım kapasiteler oluşturuluyor ama bunun uluslararası sisteme arz edecek şekilde bir alt yapı, kendileri meşru olmadıkları için şu an söz konusu değil.

Bir de Kerkük meselesi var. Maliki kendi ordusuna bir türlü laf geçiremediği için yahut sevk – komuta aşamasında çok büyük problemler yaşadığı için IŞİD Kerkük’ün kapılarına kadar gelip dayandı ve Peşmerge’nin devreye girmesiyle birlikte Kerkük düşmekten son anda kurtuldu. Ancak Kerkük’e de Peşmerge yerleşti ve bir daha da oradan çıkmayacak gibi gözüküyor. Bunun sonucunda Türkmenler ve Araplar azınlıkta olsalar da bu durumdan şikâyetçi durumdalar. Kerkük’ün pozisyonunu nasıl değerlendirmek lâzım?

Kerkük olayı biraz oldu bittiye geldi. Açıkçası IŞİD’in de bunu desteklediği kanaatindeyim. Çünkü herhangi bir çatışmaya girerek Kerkük’ü almaya çalışmadılar. Tabi Kerkük bizim açımızdan çok şey ifade ediyor. Hem stratejik anlamda, hem de Misak-ı Millî içerisinde yer alan bir bölge olması nedeniyle. En azından tarihî nostalji açısından. Aynı zamanda, çokça Türkmen nüfusunu barındıran bir bölgedir. Ama şu an, Irak’ın kuzeyindeki Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından kontrol ediliyor ve edilecek gibi gözüküyor. Çünkü bunu engelleyecek bir merkezi otorite yok. Irak’ta güvenlik gücü olarak maaş alan 950 bin kişi var. Bunların yaklaşık yarısının hiç işe gelmeden maaşlarını aldığı söyleniyor. Aslında bu, Irak’taki bir çürümenin neticesidir. 5-6 bin kişilik bir silahlı gruba karşı dünyadaki en iyi silahlarla donatılmış bir ordunun böyle birkaç gün, birkaç saat içerisinde mevzilerini bırakıp gitmesi, oradaki kurumsal yapının çürümüşlüğü ile ilgili. Bunu Irak’ın kendi iç siyasi dengeleri açısından da söyleyebiliriz. Çünkü Irak’ta – rakamlar sürekli değişiyor ama yakın tarihte Bağdat’a gitme fırsatım olduğu için edindiğim son bilgiye göre – 276 parti ve 70 farklı koalisyon var. Bu koalisyonlar arasındaki transferler de her gün değişiyor. Bu 70 koalisyonun tamamı da seçimlerden önceki hükümette yer alıyordu. Dolayısı ile böyle karmaşık bir paylaşıma dayalı yapının kurumsal beceri üretmesi, kurumsal direniş üretmesini de çok beklememek gerekir. Bu çürümüşlük de açıkçası IŞİD’in ve onu destekleyen unsurların başarısı açısından temel dayanak oldu.

Amerikan Kongresi’nin bir araştırma grubunun hazırladı 17 sayfalık bir rapor var. Uzmanlar farklı dört senaryo üzerinde duruyorlar: Bağdat düşerse Irak’ın bölünmesi hâlinde yapılacaklar, uzun süreli iç savaş durumunda yapılacaklar, IŞİD’in ilerleyişinden önceki aşamaya dönülürse yapılacaklar veya ortaya çıkabilecek senaryolar üzerine… Yani Amerikan cephesinde çok olumlu bir düşünce de yok gibi. Aslında bölünme ve getireceği şartlara göre uyum tarzı geliştirme yolunda politika izlemeye aday bir zamanlama gibi gözüküyor. Lafı şuna getirmek istiyorum, Barzani de bir taraftan “bağımsızlık için referanduma gideceğiz” diyor. Yani bölünme konusuna destek artıyor gibi gözüküyor. Ne dersiniz?

Kişisel kanaatim, Amerikan Yönetimi’nin Maliki’ye kızgın olduğu yönündedir. Bu kızgınlık uzun yıllardır var çünkü Federal Anayasa ile öngörülen üçe bölünme sürecinin doğal seyri içinde yapılmasına izin vermedi. Oldukça milliyetçi bir yaklaşımla – kendi açısından haklı olabilir – Irak’ı bir arada tutmaya çalıştı. Bu bir arada tutma çabasının neticesi, aşama aşama yaşananlarla IŞİD noktasına kadar geldi. Bu açıdan Amerikan Yönetimi’nin Maliki’ye karşı ikili oynadığını düşünüyorum. Zaman zaman hem onun sırtını sıvazlarken öte yandan da istediği hiçbir şeyi yerine getirmedi. Örneğin müdahale istediğinde Başkan Obama “Biz sizin işinizi yapamayız” dedi, parasını ödediği uçaklar teslim edilmedi vs. Dolayısı ile elini de rahatlatacak bir şey yapmıyorlar. Ama buradaki en temel senaryonun şu olabileceğini düşünüyorum; Eğer Kuzey Irak’ta Kerkük’ü de içine alacak şekilde ve güvenli bir biçimde Kürt Devleti oluşumu ortaya çıkarsa batıda ve güneyde Sünnilerin ve Şiilerin birbirleriyle savaşmalarından kimse rahatsız olmaz. En mantıklı senaryo bu gözüküyor ama kuzeye doğru ne zaman ki bir taarruz söz konusu olursa güneydeki ve batıdaki Şii ya da Sünni unsurlardan dolayı o zaman tablonun değişebileceğini söyleyebilirim. Mesut Barzani’nin kendi açısından herhangi bir bağımsızlık referandumunu ya da bağımsızlık ilânını engelleyebilecek bir otorite kalmadı.

Bir iki yıl önce de hatırlarsınız benzer krizler yaşandı ve Maliki hemen Dicle Ordusu’nu Kuzey Irak’ın sınırına konuşlandırarak bunu büyük ölçüde engelledi. Fakat bugün Kerkük’ü de kontrol eden bir Kuzey Irak Yönetimi içinde, Musul’u da terk ederek kaçıp gitmiş bir merkezî Irak Ordusu şartlarında bunu engelleyebilecek herhangi bir merkezî otorite yok. Ancak Bölge ülkelerinin ve uluslararası güçlerin buna nasıl bir tepki koyacağı önemli. Şu andaki Bölgesel Yönetim açısından bağımsızlık ilan etmek ya da bu anlamda mesafe kat etmek için çok ideal bir zamanlama. Ancak resmî olarak orası henüz bir Arap toprağıdır. Yani Irak Devleti’nin toprağı ve şu andaki yönetim de oradaki üç federal yönetimden birisi. Dolayısı ile buna Arap ya da İslâm Dünyası’nın da nasıl tepki vereceğini çok iyi senaryolarla analiz etmek gerekiyor. Yani mevcut Kürt yaklaşımına Arap ülkeleri, Türkiye, İran ve uluslararası güçler nasıl tepki verir? İkincisi güneyde ve batıda yaşanan bu Şii Sünni çatışması ne kadar yayılabilir? Ben bu konuda biraz kötümserim ve bunun Suudi Arabistan’ı bile içine alabilecek şekilde genişleyebileceğini düşünüyorum. Çünkü bunun alt yapısı mevcut.

IŞİD’in Irak içindeki ilerleyişini engellemek üzere atılan adımlar var. Ama tabiî ki yetersiz. Maliki’nin kafasındaki nokta veya hareket noktası, Amerika’dan gelecek askerî destekle beraber bu işi çözmek noktasındaydı belki de. Ama Amerika da sadece danışman bazında ve o danışmanları korumak için insansız araçlarını yollayınca bütün bu denklem bir anda eksiye dönmüş oldu. İnsansız hava araçlarını kullanmama sebepleri olarak karşımızda üniformalı veya belirgin ayırıcı özellikleri olan bir unsur yok.

Pakistan’da da aynı durumu yaşıyorlar.

Evet, yani “Gidip kimi vuracağız, böyle bir nokta atışı yapmamız imkân dâhilinde değil” diye bir savunmaları da söz konusu zaten. Durum böyle iken IŞİD gerçekten de durdurulabilecek mi? Veya nasıl durdurulabilir?

Bu kontrollü bir bunalım. Çok durdurulabilir gibi gözükmüyor. Dediğim gibi IŞİD sadece 5-6 bin kişiden oluşan bir örgüt veya silahlı bir yapılanma değil. Çok ciddi bir Sünni desteği var arkasında. Bunu teyit eden eski üst düzey Iraklı siyasetçilerin de açıklamaları oldu. Dolayısı ile Maliki Yönetimi için burada iki seçenek olur; birincisi bir şekilde anlaşarak Şii ve Sünni bölgeleri oluşturmak. Yani o fiili bölünmeyi bir anlaşma dâhilinde gerçekleştirmek. İkincisi de bu çatışmayı devam ettirmek. Çatışmanın devam etmesi ihtimali daha yüksek gözüküyor. Çünkü Bağdat gibi bölgeler çok homojen değil. Yani oralarda da zaten çok büyük güvenlik sorunu var. Şiilerle Sünniler bir arada yaşadığı için oralarda güvenlik sağlanamıyor. Daha öncesinde Şii ya da Sünni veya Kürt olarak homojen olan bölgelerde güvenlik çok daha kolay sağlanıyordu ve patlamalar, silahlı saldırılar yok denecek kadar azdı. Ancak Bağdat gibi nüfusun karışık olduğu, iç içe girdiği bölgelerde güvenliği sağlamak çok daha zor. Onun için örneğin Bağdat’ın Sünni bölgelerinden başlayarak IŞİD’in bir saldırısı veya mevzi tutması olabilir. Ama iki seçenek mevcut; ya bir anlaşma olabilir ki bu günkü şartlarda çok zor gözüküyor veya çatışmanın devam etmesi söz konusu. Ama bu çatışma devam ederse Bölge’ye yayılma riskinin çok daha büyük olduğunu düşünüyorum.

Peki, Amerika – Irak işbirliği bu kadar açmazda gibi gözükürken ve savaş uçaklarından diğer silahlara kadar her şeyin teslimi geciktirilirken, Rusya devreye girebilir mi? Yani farklı bir rol üstlenmek üzere denkleme dâhil olabilir mi? Meselâ Belarus ve Rusya’dan ikinci el savaş uçakları satın alındı Irak tarafından ama bu durum işbirliğine dönüşüp de farklı bir noktaya gidebilir mi sizce?

Zaten Rusya’nın, sürecin içinde olduğunu düşünüyorum. Rusya çok ses çıkaran bir aktör değil. Özellikle Çeçenistan tecrübesini ve Çeçenistan’daki ilk dönemde başarılı olmuş olan mücadeleyi ikinci döneminde başarısız kılma tecrübesini önce Suriye’ye aktardığını düşünüyorum. Dolayısıyla Rusya’nın çok ses çıkaran bir aktör olmadan sürecin içinde olduğunu ve özellikle Çeçenistan deneyimiyle Suriye ve Irak Yönetimlerine kendince ışık tuttuğunu düşünüyorum. Rusya da bu denklem ve bu karmaşa içinde, yani Amerikan Yönetimi silah vermiyorken ikinci el de olsa, az sayıda da olsa, sembolik de olsa uçak göndermesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ama şu andaki durum Amerika Birleşik Devletleri için de, İsrail için de, Türkiye için de, Rusya için de öngörülebilir bir durum değil. Onun için dikkat ederseniz herkes belli bir temkinlilik ve sessizlik içinde; Libya’da yahut Mısır’da olduğu gibi çok hızlı ve agresif açıklamalar yok. Çünkü her an her şey değişiyor. Öngörünün neredeyse sıfır olduğu bir dönem. Ama şu anda bu denklem içinde en avantajlı konumda olan da Irak’ın kuzeyindeki Kürt yönetimi.

Peki, Orta Doğu’ya etkisi nasıl olacak IŞİD’in? Radikal terör bundan nasıl beslenecek? Meselâ Suriye; onlarca yıldır terör kamplarını besleyen, yataklık eden, PKK başta olmak üzere hem sağ hem de sol örgütleri barındıran bir ülke… Buna benzer ülkeler de söz konusu. Böyle bir ortamda IŞİD daha da güçlendiği takdirde Orta Doğu’da dengeleri nasıl etkiler? Neleri tetikler meselâ?

Bu biraz da uluslararası sistemin nasıl işleyeceğiyle ilgili bir husustur. Biliyorsunuz 2008’de başlayan bir finansal kriz var ve hâlâ da neticelenmiş değil. Yani “tamam bitti, her şey yoluna girdi” denilebilen bir süreç değil. Açıkçası “borç – para – borç” sistemi içinde tıkanmış bir Batılı finansal sistem var. Şu anda da devlet sübvansiyonu ve merkez bankalarının aşırı likiditesi ile ayakta duran bir uluslararası sistem var. Yani uluslararası sistemde yaşanacak herhangi bir kaos veya kriz bu olayları çok daha fazla tetikleyecektir. Çünkü eleştirsek de sistem şu anda işliyor. İslâm ülkelerinde, Orta Doğu’da hem görece Ülke yönetimlerine karşı hem de dünyadaki Batı merkezli ülkelerin uygulamalarına karşı büyük kızgınlık duyan kitleler var. Dolayısıyla yorumları aşırı olan grupların hepsi bu sürece bir süre sonra dâhil olabilecektir. Bunun içine uluslararası aktörlerin birbirleriyle çelişen menfaatlerinin getirdiği rekabet ve provokasyonlar da eklendiğinde bu süreç daha hızlı yayılabilir. Çünkü Şii – Sünni ekseninde İslâm tarihinde kutuplaşmalar ve zaman zaman çatışmalar var fakat bu kadar derinden ve ciddi olarak yaygınlaşan bu sistematik süreci daha önce yaşamadığımızı zannediyorum. Çünkü bugünkü teknoloji birçok şeyin de canlı olarak yaşanmasını sağlıyor. Bu yüzden İslâm Dünyası için özellikle de Orta Doğu’da bulunan ülkeler için çok riskli bir dönem! Bu anlamda Türkiye’nin hem köklü devlet yapısı, hem demokrasi birikimi, hem de güçlü ordusu ve teknolojik birikimiyle bu sürecin kolay atlatılmasına, bütün İslâm Dünyası’nı kapsayacak bir kaosa yol açmayacak bir şekilde atlatılmasına yönelik yapabileceği çok ciddi katkılar var.

Daha uzunca bir süre IŞİD’i ve Bölge’deki problemleri tartışacak gibi gözüküyoruz.

Zaman içinde birçok IŞİD çıkabilir. Çünkü altyapı buna müsait.

Süleyman Bey, yayınımıza katıldığınız için çok teşekkürler.

Ben teşekkür ediyorum, sağ olun.

MK ULTRA PROJESİ /// ZİHİN KONTROLÜ : ELEKTROMANYETİK MİKRODALGANIN ASKERİ KULLANIMI


Dr. Armen Victorian

Lobster Magazine`den.

`Bu zavalli iblisler istirap vermeyi ancak ruhunuzu kaybettiginizde durdururlar.`

Psikotronik Çag

Eski Sovyetler Birligi, Bati dünyasinda psikotronik olarak bilinen, enerji biliminde ve psikoenerji teknolojisinde uzun bir programlar tarihine sahipti. Son zamanlara kadar, bu teknolojiyi temellendiren baslangiç çalismalarinin büyük çogunlugu Bati`da yapildi ve Sovyetler Birligi`ne kaçirildi. Yillarca Bati`nin bilimsel toplumu, Moray, Abrams, Hieronymous, Tesla, Dela Warr, Down ve Reich gibi kisilerin çalismalarini önemsemeyerek, Sovyetler`e psikotronik silahlardaki durumlarini pekistirmek için en azindan 30 yillik bir öncelik verdi. Brejnew, 1978 SALT görüsmelerinde, ` insan aklinin kavrayabileceginden daha korkunç ` silahlarin yasaklanmasini önerdiginde Baskan Carter`in önerilen sey hakkinda bir fikri bile yoktu.

Pandora Projesi

Moskova`daki Amerikan Elçiligi 1960 dan 1965 e kadar orada çalisan Amerikali personel arasinda, Amerikan Elçisi`nin daha sonra ölmesini de içeren, çok çesitli fiziksel ve zihinsel hastaliga neden olan elektromanyetik ve migrodalganin bir karisimi ile kusatildiginda, Amerikan yönetimi psikotronik gerçegine uyandi. Bir zamanlar Savunma Bakanligi`nin Bilim Danismani, simdi emekli olan, Dr. Stephen Possony bana dedi ki:

` Moskova `daki elçinin ve diger çalisanlardan bir çiftin, lösemi nedeniyle orada ölmesinden sonra orada ne olduguna çok dikkatle arasrirmamiz için ani bir emir geldi. Dev bir proje yürürlüge girdi. Bu tümüyle PANDORA Projesi olarak bilinen hale geldi ve bu CIA` yi, Ileri Arastirma Proje Ajansi ( ARPA ) yi, Devlet Departmani`ni, Donanma`yi ve Ordu`yu da içeren TUMS, MUTS, ve BAZAR Projeleri gibi çok sayida paralel projeyi ihtiva etti. Bunlar yayilan Sovyet mikrodalgalarinin hayvanlar ve insanlar üzerindeki etkilerini incelemek için görevlendirildi. Sonradan ` Moskova Sinyaleri ` olarak adlandirilan elektomanyetik sinyaller, Moskova`daki Amerikan Elçiligi`ni her gün hedefledi. Kisa ` S ` ve uzun ` L ` spektromda bu sinyaller bazilari rastgele olan gelisme örnekleri ile karmasik modülasyona sahipti. ARPA`nin 20 Aralik 1966 tarihli Çok Gizli notu bu projenin önemini gösteriyor. Tehtidin ne oldugunu belirlemek için Beyaz Saray, Birlesik Devletler Haberalma Heyeti ( USIB ) vasitasiyla, Devlet Departmani, CIA ve Savunma Bakanligi için de bir arastirma çalismasinin yürütülmesi için direktif verdi. Ulusal Programin koordinasyonu " TUMS " kod adiyla Devlet Departmani tarafindan yapildi. ARPA insan üzerinde düsük seviyeli elektromanyetik radyasyon etkileri bulunan potansiyel tehditlerden birisiyle ilgilenen tüm programin seçilmis bir kisminda temsil edilmekte ve bunun üzerinde arastirma yürütmektedir. Bu not PANDORA diye adlandirilan bu programdan elde edilen ilk sonuçlari özetlemektedir.

1976 yilinda Devlet Sekreteri Henry Kissinger Amerika`nin Moskova`daki Elçiligi`ne Moskova Sinyali ile ilgili çalismalarin sonuçlarini özetleyen asagidaki telgrafi gönderdi.
Konu: Radrasyon ve Ultra Yüksek Frekans ( UHF ) ve Elektromanyetik Tehlikeler 16 Nisanda AFSA baskani John Hemenway AFSA`nin yönetim kuruluna asagidaki raporu sunmustur. 1960 dan baslayarak Sovyetler Birligi Amerika` nin Moskova Elçilgi`ne akli kaybettirmeyecegi hesaplanan fakat personel üzerinde psikolojik etkilere neden olan yüksek frekansli radrasyon huzmesi gönderdi. Sovyetlerin çalisan personelde ( en azindan 1960 a kadar ) basarmayi hesapladigi etkiler, (A) Kiriklik – keyifsizlik, (B) Sinirlilik – alinganlik, (C) Asiri yorgunluk – bitkinlik hallerini içermektedir. Bu zamanlarda Sovyetler neden olunan etkilerin geçici olduguna inandilar. Daha sonra bu etkilerin geçici olmadigi dogrulanmistir. Böyle radrasyona ve Ultra Yüksek Frekansli / Çok yüksek Frekansli ( UHF/VHF ) elektromanyetik dalgalara kesinlikle baglanan seyler: (A) Katarakt, (B) Kalp atisini etkileyen kan degismeleri, (C) Habis urlar (D) Dolasim problemleri, ve (E) Sinir sisteminin sürekli gerginlgi. Birçok durumlarda, sonraki etkiler isin verildikten on yil veya daha uzun süre sonra asikar hale gelir.

1974 yilinda V. P. Kaznacheyev ispat etmistir ki, ölüm uzak bir mesafeden ultraviyole isinlar kullanilarak nakledilir. Ayni yilda, bir Çek mühendis, Robert Pavlita böcekleri uzak bir mesafeden psikotronik cihazlkar kullanarak öldürebildigini gösterdi. Amerikan Haberalma Servisinin raporuna göre Pavlita – güçlü ve kontrol edilemez heyecanlara, hastalik nöbetlerine, felce ve ölüme neden olacak kapasiteye sahip olan biri 320 km. digeri daha uzun mesafeden etkili olan iki psikotronik silah gelistirdi. O zaman Pavlita`nin psikotronik üreteçlerin yapimi konusunda 30 yilik bir tecrübesi oldugu rapor edildi. Benzer islerin delilleri Bati`da ortaya çikmaya devam etti.

1979 yilinda degisim programiyla Prag Üniversitesi`nde çalisan bir Amerikali biyofizikçi fazla bir süre önce dedi ki, " Benim varmamdan hemen önce bir Dogu Alman yüksek lisans ögrencisi süper iletken dalga klavuzu ( büyük bir hassaslikla radyodalgalarini hedefleyen ve onlari siraya sokan ve sogutucu bir mahlutla sogutulan bir cihaz) kullanan bir projede çalisirken öldürüldü. Asil sasirtici olan bundan sonra olandir. Sovyetler fizik laboratuarinin tüm duvarlarini yiktilar, sogutma cihazlarini, dalgaklavuzlarini ve diger donanim Çek- SSCB siniri yakinindaki bir kaleye nakledildi " . Biyofizikçi dedi ki, " Projeye yardim eden diger proföserlerden ögrendigime göre birkaç ay sonra Sovyet bilim adamlari bir kilometre ötedeki bir mesafeden keçileri öldürebilmisler ve keçilerin kafasinin görünüs açisina bagli olarak iki kilometreden fazla bir mesafeden keçilerde yanlis yönlenme ve kapasite düsüklükleri etkilerine neden olmuslardir ".

Sovyet ` Agaçkakan ` sinyali. ` Moskova Sinyali`nden sonra Amerika`da alarma neden olan ve ` Agaçkakan ` sinyali olarak adlandirilan ikinci Sovyet aktivitesi ilk olarak 1975 in sonlarinda kesfedildi. Ülkedeki 21 MHz. de yayin yapan radyolarda toplanabilen bu yüksek frekansli sinyaller bir agaçkakanin çikardigi sesler gibi ` tak, tak, tak ` seslerine haizdi. Bunlarin kaynaklarinin en sonunda Riga, Latvia`daki üç istasyonda izi bulundu. Yayilan sinyaller 7-7,5 Hz olan yerkürenin dogal zemin elektromanyetik alanindan 25-30 defa daha kuvvetli olabilmekteydi. Dünyadaki memelilerin beyni tabii olarak 7-7,5 Hz. lik frekansla yüklüdür. Fakat memelilerin %25 nin beyinleri Agaçkakan sinyallerinin 10 Hz. lik modülasyonlariyla etkilenebilir. Sira ile bu modülasyonlar dogrudan insan beynine yollanacak bir mesaj tipini tasimak için adapte edilebilirler. Yayin frekansinda oldugu gibi yayinlanan pulsun karakteristiginde sik sik vuku bulan degismeler birilerine bunun uzaktan kontrol veya telemetri için kullanilabildigi fikrini verdi. Bununla birlikte Savunma Haberalma Servisi tarafindan toplanilan istihbarat gösterdi ki; ` Agaçkakan ` Sovyetlerin – ufuk – radari ( OTHR ) üzerindeki gelistirmelerinin ilk tesebbüsleriydi. Ilk radar sitesi 1975 yilinda insa edildi. Atölye testleri basladi ve birkaç yil sürdü. Elektromanyetik sinyallerin Kutup Iyonosferi`nden geçerken zayifladigi ortaya çikti. Atilan 10 füzeden, radar yanlizca birkaçinin kesfini ( bulunmasini ) garanti eder. ` Agaçkakan `, daha sonra Bilimsel Arastirma Enstitüsü ( N I I )`nin direktörü olan, bas tasarimci F. Kuzminsky`nin beyninin ürünüdür. Kuzminsky ile bir teknik bilim danismani olan Vladimir Ivanovich Markov arasindaki güç mücadelesi projeyi bir durma noktasina getirdi. Sistemin problemlerini açikca çözmesine ragmen, Kuzminsky Sovyet rejiminin destegini almayi basaramadi ve onun sistemi asla tamalanmadi.

` Agaçkakan ` sistemi üzerine DIA` nin raporu bir ` silahlar sistemi ` olarak Kuzminsky`nin çalismasina defalarca atifta bulunmasina ragmen, simdi ` agaçkakan `nin insan beynini bozmak için düsünülerek tasarlanmadigi açiktir. Bunun henüz kesfi üzerine, bunun ` dünyanin iklimini kontrol etme veya SSCB disindaki insanlarin üzerinde fiziksel ve psikolojik etkiler yaratmak için ` bir araç olacagi farzedildi.

Benzer mesnetler simdi Amerika`da Alaska`da insa halinde olan Amerikan Savunma Bakanligi`nin HAARP programina atfedilmektedir.

Savunma Bakanliginin Programlari

Arkadan yetismeye çalisan Amerikan Ordusu ve Donanmasi elektromanyetik, mikrodalgalar, radyo frekanslari v.s. üzerine yogun arastirma programlari baslatti. Bu programlarin çogu çok gizliydi ve hala öyle olmaya devam ediyor. Baslangicta gizli olmayan bazi bölümler 1970 lerin sonunda gizli hale getirildi. Bu programlarla ilgili alanlar nerede ve ne zaman varsa CIA oraya ayagini basti ve bunlari fonlayarak arastirmanin boyutlarini genisletti ve sonuçlarini paylasti. Kamu tarafindan yapilacak sorusturmalari önleyecek kanunlar getirildi. Bu programlarla mesgul olan akademik elemanlarin üniversite yetkilileri tarafindan sorgulanmasi önlendi. Egitim degerleri ve ahlak yersiz hale geldi. Benzer bir durum bazi Ingiliz Üniversiteleri`nin kampüslerinde de görüldü. Bazi deneysel programlarin sonuçlari sok ediciydi. Çesitli askeri ve haberalma kuruluslarinin iyonlastirmayan radyasyonun ve mikrodalgalarin insan üzerindeki mümkün zarali etkileri konusunda süpheleri vardi. Savunma Haberalma Servisi, CIA ve Ordu, eski Sovyetler Birligi tarafindan yapilan ilerlemeleri ve onlarin uydularini yillarca gözlüyordu. Elektromanyetik Frekanslar (EMF)`nin ve mikrodalgalarin zarali etkileri üzerine istihbarat raporlarina ragmen, onlar gerçekleri kendileri tesbit etmeye çalismaya karar verdiler. PANDORA Programi neticede bir atlama tasiydi.Genisletilmis deneyler anlasma yapilan müteahhit kuruluslar vasitasiyla veya kendi laboratuarlarinda Ordu`da, Donanma`da, Hava Kuvvetleri`nde ve CIA` da gerçeklestirildi.

Müteahhitler onlara gönülsüz insan deney standini tedarik ettiler. Bazi askeri anlasmalar oldukça tehlikeli çevrelerdeki çalismalari ihtiva etti. Bazilari hala böyle devam etmektedir. Bazi zamanlar, onlarin çalisanlari bunun farkina vardilar ve hala bunun devam etmesine izin veriyorlar. Iki ana sebep vardi: (a) karli anlasmanin maddelerine razi olmak; (b) radyasyonun insan üzerindeki etkileri hakkinda veri toplamak. Seneler sonra habersiz kurbanlar tarafindan getirilen davalarin bollugu bir kez daha ciddi soruyu seslendirdi: son, araçlarin suçsuzlugunu ispatlayacak mi? Hepsinden sonra, çesitli durumlarda sorumlu olanlar gerçekten elektromanyetik alanin zararli etkilerinin farkina vardi ve hala gerçekleri kurbanlarindan ve çalisanlarindan kasden gizlediler. Birçok hayat kaybedildi, henüz kuruluslar ve onlarin müteahhitleri tarafindan hiçbir sorumluluk kabul edilmedi.

Amerikan Ordusu`nun elektromanyetige olan ilgisi iyi tayin edilmistir. Üç-Servisli Elektromanyetik Danisma Paneli (TERP) Amerika`daki üç askeri servisin hepsinin ilgilerini temsil etmektedir.

TERP`in 1990 durumlari ile ilgili anlayisini gösteren notu: AMAÇ:

Bu Üç – Servisli Panel, Iyonlastirici olmayan Elektromanyetik Radyasyon ( EMF )` nin insan üzerindeki biyolojik etkileri üzerine yürütülen arastirma ve gelistirme çalismalarini yapan ve herbirinin genel ve kendisine özel gereksinmeleri olan askeri bölümlerin çalismalari arasinda görünür ve etkili bir koordinasyon saglamak için yeniden yapilandi ve imtiyaz verildi.

AMACA AIT:

a. Üç askeri bölüm için ortak olan iyonlastirmayan elektromanyetik radyasyonun biyolojik etkilerini ilgilendiren tibbi arastirma ve gelistirme çalismalarini ve her ayri bölümün göreve özel ihtiyaçlarini, teshis etmek ve periyodik olarak gözden geçirmek.

b. Askeri operasyon kuvvetlerinin, sistem gelistiricilerinin ve askeri bilimsel ve teknik toplulugun ihtiyaçlariyla ilgili tibbi arastirma ve gelistirmeleri teshis etmek.

c. Imkanlarin, malzemenin, personelin ve ihtiyaç duyulan arastirma ve gelistirmenin zamaninda ve etkili bir sekilde tamamlanmasi için ayrilan fonlarin koordinasyonu.

d. Iyonlastirmayan elektromanyetik radyasyonun insan üzerindeki etkileri üzerine devam eden arastirma ve gelistirmelerin bütün yönleri üzerine servislerarasi bilgi degisimini sürdürmek için islemleri gelistirme.

e. Üç askeri bölüm ile diger servisler tarafindan bu alanda yapilan arastirma ve gelistirmelerin koordinasyonu için islemler gelistirmek. TERP, Ordu, Donanma, Hava Kuvvetleri ve Deniz Sirketleri tarafindan seçilen asker ve sivilllerden olusan üç full-time gruptan mütesekkildir. Panel daha ileri tavsiye ve gelismeler için bilimsel toplumun temayüz etmis üyelerini düzenli olarak davet eder. TERP Savunma Sekreterligi Dairesi ( OASD )` nin içindeki diger dairelere istisare heyeti olarak hizmet verir. TERP arastirmalarini orduyla sinirlandirmaz, ulusal arastirmalara karsi da aktif bilgisi vardir. TERP`in arastirmasi 1990` da genis bir alani kapladi. Örnegin, Ordu`nun nükleer olmayan elektro-manyetik pulslarin bioetkilerine ilgisi su gibi alanlarda çalisma ve arastirmayi baslatmistir:

Insan dozimetrisi ve maksimum yüksek pulslu elektromanyetik alanlarin biyoetkileri, ve çevresel nükleer-olmayan elektromanyetik hasar veri tabaninin gelismesi.

Bunlari basarmak için böyle alanlarin insanlar üzerinde sahip oldugu etkileri ögrenmek hayati önemdedir. Simdiden hem Avrupa`da hem de Amerika`da çok sayida sivil bu alanda yapilan gizli deneylerin hedefleri oldular, fakat onlar kendilerine yapilan bu yanlis muamelenin kaynagini teshis etmekte basarisiz kaldilar. Bunlarin kendi politikacilarindan ve Uluslararasi Af Örgütü ve Iskence Kurbanlarinin Himayesi için Tibbi Kurum gibi degisik uluslararasi kurbanlari destekleme kuruluslarindan destek almak için sarfettikleri çabalar bir sonuç vermedi.

Amerikan Hava Kuvvetleri * Milimetre dalga sistemi ile olusturulan gözle görülebilir hasarlar * Alçak mikrodalga bölgesinde ( S bandinda ) ki Yüksek Güçlü Mikrodalganin Biyoetkileri, üzerine arastirma yürütmekteydi. 27/28 Subat 1987 de, Teksas, Brooks Hava Üssü`ndeki Hava Kuvvetleri, Hava ve Uzay Tibbi Okulu`nda devam eden Üç – servisli Elektromanyetik Radyasyonu Istisare Paneli ( TERP )`in tutanaklari davranis kontrolüne verilen önemi gösterdi. Sayfa 2 de sunlari buluruz: ` Walter Reed Army Arastirma Enstitüsü ( WRAIR ) deki Radyo Frekansi Radyasyonu ( RFR ) davranis programi yüksek öncelikle müteala edilir.`

Her askeri servis tarafindan Los Alamos, Lawrence Livermore`da Sandia Laboratuari`nda gelitirilen, Yüksek Güçlü Mikrodalga (HMP) nin kullanilmasi herkesin bildigi bir seydir. 10-13 Subat 1986 da yapilan TERP toplantisiyla ilgili 18 Mart 1986 tarihli bir mektup isaret etmektedir ki, ` Ordu, Sandia Laboratuarinda gelistirilen 2,5 GHz.lik bir sistemin 3 Mart 1986 da teslimini isteyecektir.` Yine ayni mektup isaret etmektedir ki, `Biyoilojik çalismalar göz, kalp ve davranis üzerinde israrla duracaktir.` Savunma bölümü bu alandaki tibbi arastirmalarin pesini birakmamaktadir. TERP`in 1 Mayis 1989 tarihli toplanti tutanaklari, yararlanabilirlik, hayatta kalabilirlik ve Elektro-manyetik Isinlarin Etkileri Üzerine ` herhangi bir tibbi kriterin ` arastirmanin neticesinde nihai rolü rolü oynamasini tavsiye etmektedir. Amerikan Donanmasi servislerin en ilgilisi gibi görünmektedir. Donanma Arastirma Bakanligi Dairesi ( OCNR ) tarafindan verilen elektromanyetik dalgalarin biyolojik etkileri üzerine programlarin listesi muazzamdir. Nisan 1989 da yalnizca fihrist bes ciltten olusuyordu.

Bu programlar, – Çok Düsük Frekans ( VLF ) li ve Çok Yüksek Frekans ( VHF ) li yayinlarin absorbiyon oranlarini tayin etmek için vücut akiminin kullanilmasi, manyetik alanlarin biyolojik etkileri, etkili elektromanyetik alan gözetiminin gelistirilmesi ve elektromanyetigin genler ve DNA üzerindeki etkilerinden, Elektro tasima – elektroportation – ( teleportation kelimesiyle anlamdas bir kelime ) gibi bilim kurguya benzer mevzulara kadar degismektedir. Bilimsel bir degeri bulunmayan bu çalismalarin maksatlari ve sonuçlari saldiri amaciyla kullanilmak üzere modifiye ( tadil ) edilirse bunun korkutucu neticeleri olabilecektir. Elektromanyetik Alan ( EMF ) teknolojisinin avantajini kullanarak, degisik haberalma servisleri müthis yetenekler gelistirdiler. NSA, EEG den celbedilen potansiyeli uzaktan izlemek için gelistirilen teknolojilere büyük ilgi gösterdi.Böyle bir teknoloji gelistirilmeli mi, hedeflenen bir bireyin EEG si kodlanmali mi? Bu gizli servise yalnizca hadeflenen bireyin düsünce islemlerinin çalismasi imkanini vermekle kalmayip ayni zamanda bu hedeflerin karar verme islemlerinin düsünce örneklerini de etkileyebilir. Halihazirda ön ilerleme yapildi. Konusma güçlerini kaybetmis olan, zihnine tesir edilmis kurbanlara yardim etmek gayesiyle, Missuri Üniversite`sinden bir noropsikolog olan Dr. Donald York ve bir konusma patolojisti olan Dr. Thomas Jensen özgün beyin dalga örneklerindeki 27 kelime ve heceyi teshis etmeyi ve kodlamayi basardilar. Onlar, 40 kurbanda, bu EEG örnekleriyle hem konusulan kelimeler hem de sessiz düsünce kelimeleri arasindaki karsilikli iliskiyi kurabildiler. Onlar beyin dalga lugatiyla bir bilgisayar programi yaptilar.

Uzaktan Görüntüleme programlarinin tepesinde bulunan, CIA, Ordu ve DIA gibi birkaç haberalma teskilati uzaktan izleyen kisilerin EEG leri üzerine yogun çalisma baslattilar. Fikir, gözleyen kisiler tarafindan bilginin nasil elde edilecegini ve islemin tersine çevrilmesiyle, gözleyene verilen bilgilerin hedefi etkilemek için ona (hedefe ) geçirilip geçirilemeyecegini tahkik etmeye çalismakti. Los Alamos Ulusal Laboratuari ( LANL ) bu alanda genis arastirma programlari yürüttü.

Modern elektromanyetik saçilma teorisi, insan beyni vasitasiyla saçilan çok kisa pulsun, merkezi sinir sisteminin canlanma ( uyanma ) derecesinin güvenilir bir hesabini yapmak için kullanilabilecek yansitilan sinyallerle sonuçlanabilecegi, ümidini uyandirmaktadir. Bunun gerisindeki kavram; " Uzaktaki EEG " hareket potansiyellerini veya daha büyük sinir sistemi bölgesindeki hareket potansiyelleri toplulugunu saçmalidir. Maharetlerimizin nasil tesir biraktiklarini ve nasil hatirlandiklarini anlayacagimizi varsayarak bu kavrami bir adim daha ilerletmek ve diger bir bireyde bulunan bir deneyimi kopyalamak mümkün olabilir. Bir " oradaydi – bunu yapti " bilgi tabani saglama ümidi, uzmanlik egitimi için bizim yaklasimimizda devrimci bir degisim temin edebilir. Basarinin pekismesi zihni ürkütecektir. Son yillarda, öldürücü olmayan silahlar kavramiyla birlesen çok sayida zihin kontrol programlari gelistirildi. Böyle bir rol için adaylar arasinda bulantiya, kusmaya ve karninda spazma neden olan Çok Düsük Frekans ( VLF ) ile ve Radyo Frekansi ( RF ) ile birlesen infrases silahlari vardir. 1969 a kadar Fort Believer, Virginia`daki Amerikan Ordusu Hareketlilik Donanim Arastirma ve Gelistirme merkezi infrasonik sistemlerin insan üzerinde sahip olabilecekleri etkilerini detaylandirdi: Bu etkiler sinir sisteminin bozulmasindan ölüme kadar uzanmaktadir.

Kayitlar göstermektedir ki Los Alamos Ulusal Laboratuari 1994 te Amerikan ordusu Arastirma, Gelistirme ve Mühendistlik Merkezi ( ARDEC ) in destegiyle Migrodalga silahlarin tasarimi ve yapilmasi üstüne bir arastirma ve gelistirme programi yürüttü.

Bu silahlardan bazilari evvelce Amerikan servisleri ve bölümleri tarafindan Amerika`da ve Ingiltere`de gizli olarak kullanilmis olabilir.

Bundan baska, akustik ( ses ) jeneratörleri ( personele karsi ve malzemeye karsi), yüksek güçlü mikrodalga jeneratörler, sinir gerici ve telsiz sersemletici teknolojiler için Bilginin Hareket Özgürlügü dilekçelerimden, 1994 yilindan beri cevaplandirilmayan, bir tanesine Amerikan Savunma Departmani`ndan son zamanlarda gelen bir cevapta arastirdigim bilginin simdi, daha önceden bilnmeyen, Öldürücü Olmayan Silahlar Müdürlügü`nün sahasinda oldugu konusunda aydinlatildim.

16-17 Kasim 1993 te Amerikan Savunma Hazirlik Dernegi`nin destegiyle, Los Alamos Ulusal Laboratuari tarafindan organize edilen gizli bir konferansta, asagidaki konusmacilar yeni – öldürücü olmayan silahlar kavraminin bir bölümü olarak zihin kontrolünün degisik konulari üzerinde makaleler sundular:

Dr. George Baker (Savunma Nükleer Ajansi – – simdi Savunma Özel Silahlar Ajansi, DSWA): Radyo Frekans Silahlari – – çok çekici bir öldürücü olmayan tercih…

Dr. John Derring (Bilimsel Uygulamalar Arastima Birligi – – SARA): ` Akustik Teknolojisi `.

Dr. Clay Easterly ( Oak Ridge Ulusal Laboratuari: ` Asiri Düsük Frekans ( ELF ) Alanlarinin öldürücü olmayan silahlara uygulanmasi `

Ms. Astrid Lewis (Birlesik Devletler Ordusu Kimyasal Arastirma ve Gelistirme Amiri)` Kimyasal / Biyolojik Anti-Terorizm`.

Birlesik Krallik`ta savunma meseleleriyle ilgili mikrodalga çalismalarinda rol oynadi. Kraliçe Elizabeth Koleji`nden Profösör E. H. Grant ve Dr. R. J. Sheppard bu alanda çalisiyordu. Grant Amerikan Hava Kuvvetleri, Sheppard ise Donanma tarafindan tayin edilen çok sayida is yapti. Grant, NATO Ileri Arastirma Grubu`nda sef bilim adami olarak çesitli konferanslar verdi. 1983-4 süresinde Sheppard, Amerikan Hava Kuvvetleri, Toory Arastirma Istasyonu ve GEC. Ltd. Sti. ile çalisiyordu. Savunma meselelerinde pulslanmis mikrodalgalarin kullanisi ile ilgili mevcut programlar hakkinda Genel Haberlesme Karargahi ( GCHQ ) na sordugum sorular, uzun bir aradan sonra, böyle programlarin çesitli üniversitelere teslim edildigi ve GCHQ` nun bu konularda bagimsiz hiçbir arastirma yürütmedigi konusunda beni aydinlatan Vthe Yabanci ve Memleket Halki Dairesi ( Vthe Foreign and Commonwealth Office ) tarafindan cevaplandirildi. Birlesik Krallik`taki Amerikan Üslerindeki Cruise mevzilerinin tepesinde Greenham Commen`da baris mücadelelerini silme, kadin baris mücadelecileri Amerikan Üslerinin disinda bir dizi bariscil protesto eylemi gerçeklestirdiler. 1985 in sonunda Greenham Common` daki baris kampinda yasayan kadinlarda – degisik bas agrilari, menapozdan sonra zamansiz adet kanamalarindan – geçici felç nöbetleri ve hatali konusma koordinasyonuna kadar gelisen alisilmamis hastalik örnekleri görülmeye basladi. Iki tane de erken bebek düsürme olayi – besinci ayda – görüldü, elektromanyetik biyolojik silahlarin kullanildigi süphesiyle, yardim aradilar. Elektronics Todey dergisi birçok ölçüm yapti ve raporu Aralik 1985 de yayinladi. Raporun sonucu söyledir: Genis alanli bir sinyal güç ölçeri ile yapilan ölçümler, hastalik etkilerine maruz kaldiklarini iddia ettikleri bir zamanda, kadin kamplarinin birisinin yakininda zemin sinyal seviyesinde önemli bir artis oldugunu göstermistir.` Kadinlar gürültü yaptiklari ve karisiklik çikardiklarinda, sinyallerin aniden yükseldigine isaret edilmistir.

10 Mart 1986 tarihli Guardian` da ` Baris Kadinlari Üs `de elektronik silmeden korkuyorlar, Gareth Parry demektedirki, Amerikan Ordusu`nun ( Greenham Common`da ), çitin çevresinin yakininda hareket eden bir insanin vücudundan radar dalgalarini sektirmek için oldukça yüksek bir frekansta çalisan, Üs Tesisi Emniyet Sistemi ( BISS ) oarak adlandirilan rahatsiz edici bir dedektör sistemi vardir. Amerikan Temsilciler Meclisi Tahsisatlar Komisyonu`nun 1985 yili için Askeri Insaat Altkomisyonundan önceki bir oturumda, General Schnidel Greenham Common`da mikrodalga teknolojisinin kullanilmasi ihtimalini ima etti.

` Bizim operasyon mefhumumuz üsde bulunan en yüksek degerli kaynaklari korumaktir… Biz, garnizonda ve savas zamaninda tesisat mevzilendirildigi ve operasyonel hale getirildigi zaman bunun emniyetini saglayacak bir takim anlayisina sahibiz… Sistemin gereksinilen algilayicilar, çitler ve isikla tamamen techiz edilmedigi durumlarda insanlar bunun yetersizligini telafi etmek için görevlendirilecektir.` ( eklenen siddet )

Mikrodalga emniyet sisteminin yerlestirilmesinden sonra, tesisi korumakla görevli Amerikan personeli sayisinda önemli bir azalma oldu. Bu emniyet yayilmasinin ölçüsü daha sonra Hava Kuvvetleri Karargahi Departmaninin 501. Güvenlik Polis Grubunun yil sonu raporu vasitasiyla dolayli olarak teyit edilmistir: ` Geerham Common nizamnamesi tatbik edildi, süper çitler insa edildi… ( eklenen siddet )

Greenham kadinlarinin bir mikrodalga silahiyla mi hedeflendikleri yoksa mikrodalga emniyet çitine uzun süre yakin durmalari nedeniyle mi radyasyona maruz kaldiklari açik degildir. Fakat Greenham`daki Amerikan yetkilileri böyle bir çitin tehlikelerine karsi protestoculari uyarmadiklari için ayni sey çok sik görülmeltedir. Iyonlastirmayan radyasyonun insan üzerindeki etkileri Amerikali yetkililer tarafindan iyi bilinmektedir.

Uzun yillar baris mücadelesi yapan ve Greenham Common`u sik sik ziyaret eden Kim Besly 30 Ekim 1986 tarihinde yazilan elektromanyetik radyasyon üzerine raporun sonucunda sordu, ` Biz " çirkin bir kanit " için üç nesil beklemek zorunda miyiz? `

Peace ve Emergengy` den Liz Westmoreland son zamanlarda bana Greenham Common`dan birkaç kadin baris mücadelecisinin degisik kanser tiplerinden istirap çektiklerini söyledi. Amerika`nin soguk savastaki bir muhalifinden ögrendigi dersi en yakin müttefiklerinden birisinin vatandaslari üzerine geçirmis olmasi mümkün mü?

Sessiz ses- Birçok kisinin isitmesi için beyinde sesler yani elektronik teknolojisinin yardimiyla insan zihnini degistirme ve/veya etkileme teknolojisi, batidaki özellikle Amerika`daki askeri ve haberalma teskilatlari tarafindan yürütülen çesitli projelerin ve programlarin konusu olmustur. Iste bazi örnekler:

Psiko – Akustik Projektör

Yaygin olarak bu açiklama mücadele durumlari sirasinda, düsmanda isitsel psikolojik karisikliklar ve kismi sagirlik üretmek için bir sisteme yöneltilir. Esasen yüksek bir yönlendirilmis huzme farkli güç çeviricilerin birlikteliginden yayilir ve bir gürültü, sifre veya konusma vuru sinyaliyle tadil edilir. Bulus degisik biçimleri faydali kilabilir, bir araca monte edilen hareketli yayicilari ve tesbit edilmis bir frekansa göre akustik huzmesini tadil etmek için kullanilan vasitalari içerebilir.

Şuur Degistirme Için Metodlar ve Sistem

Savunma Departmani degisik projeler ve programlar vasitasiyla evvelce bu teknolojiyi kazanmisti. Böyle bir programdan hülasa: ` insan suurunun durumlarini degistirmek için bir sistem; katli dürtülerin, tercihan degisik frekanslara ve dalga sekillerine haiz seslerin eszamanli uygulanmasini içerir ` demektedir. Bir digerinden: `Arastirmacilar, hususi beyin dalga ritimleri göstermek ve bu vasitayla bireyin suur durumunu degistirmek için beyni tahrik etmek için bir sistemler çesidini kurdular`.

Sessiz Suuralti Mesajlari

Dr. Oliver M. Lowry, Amerikan Yönetimi için askeri ve haberalma dünyasinda Sessiz Ses Yayilma Spektrumu ( SSSS ), bazen de SQUAD olarak adlandirilan degisik gizli projeler yapti. Sistem Irak` a karsi mevzilendirildi. `Esir alinan ve firar eden Irakli askerlerin söylediklerine göre, en fazla harap eden ve en fazla moral bozan programlama, ultra – yüksek – frekansli, " Sessiz Sesler " veya " Sessiz Suuraltilar " olarak bahsedilen suuralti mesajlarin yeni ileri teknoloji tipinin bilinen ilk askeri kullanimiydi. Insan kulagina göre tamamen sessiz olmasina ragmen, Psikolojik Operasyon ( Psy Ops ) psikologlari tarafindan isitsel programlamanin yaninda bulunan bantlara yerlestirilen olumsuz ses mesajlari, Irakli askerlerin suuralti zihinleri tarafindan açik olarak algilandi ve sessiz mesajlar onlarin moralini tamamen bozdu. Onlarin zihinlerine sürekli bir korku ve ümitsizlik duygusunu tamamen yerlestirdi.

Oliver Lowry bu sistemin daha teknik tanimini kendi patetinden veriyor:

` Içinde isitsel tasiyicilar olmayan, çok düsük veya çok yüksek ses frekansi sahasinda veya komsu ( bitisik ) ultrasonik frekans spektrumunda, bir sessiz iletisim sistemi arzulanan bilgi ile yükseltilir veya frekans modülasyonuna ( tadilatina ) ugratilir ve beyinde tahrik için akustik olarak veya titresimle yayilir. Tadil edilen (modulasyona ugrayan ) tasiticilar gerçek zamanda dogrudan nakledilirler veya dinleyici için tehir edilmis veya tekrarlanan yayinlar için, mekanik, manyetik veya optik ortamlarda uygun sartlarda kaydedilir veya saklanir.`

Özel bir dalga sekliyle modulasyona ugrayan ( tadil edilen ) 100 ile 10.000 Mhz. Araligindaki mikradalgalarla kafayi isinlayarak, bir insanin kafasinda ses hasil edilebilir. Dalga sekli frekans modulasyonlu patlamalardan ibarettir. Her patlama, birbiriyle çok siki gruplanmis on ya da oniki taneden olusan muntazam sirali pulslardan tertip edilmistir. Patlama genisligi 500 nanosaniye ile 100 mikrosaniye arasindadir. Puls genisligi 10 nanosaniye ile 1 mikrosaniye sinirlari içindedir. Patlamalar, kafasi isinlanan kiside isitme meraki uyandirmak için ses girdisiyle sik sik module edilirler.

EEG Klonlama

Korku ve zihin kontrolu teknolojisindeki en son gelisme, hedeflenen herhangi bir kurbanin veya gruplarin zihninin kontrolu amaciyla insan EEG sin i klonlamadir. Güçlü bilgisayarlarin kullanilmasiyla öfke, aci, endise, küçümseme, ümitsizlik, dehset, sikinti, kiskançlik, korku, hayal kirikligi, keder, günahkarlik, kin, ilgisizlik, kizginlik, merhamet, hiddet, pismanlik, gücenme, üzüntü, utanç, garez ve terörü içeren insani duygularin kisimlari teshis edilmis ve ` duygu imza kümeleri ` olarak EEG den ayrilmistir. Bunlarin ilgili frekanslari ve genlikleri ölçülmüstür ve sonra muayyen frekans / genlik kümesi sentezlenip ve diger bir bilgisayarda biriktirilmektedir. Bu olumsuz duygularin her biri uygun bir sekilde ve ayri ayri etiketlenmektedir. ` Bunlar daha sonra Sessiz Ses Tasiyici frekanslara yerlestirilir ve diger bir insanda bazi temel duygularin ortaya çikmasi için tetiklenecektir.`

Kafasinda sesler duydugunu iddia eden, birçok zihin kontrol kurbaninin psikiyatrik yardima ihtiyaç duymasina yol açilmistir. Fakat eldeki kanit ` kafada sesler ` üretmek için gerekli teknolojinin mevcut oldugu fikrini vermektedir. Benim burada tanimladigim sey muhakkak ki ordunun gelistirmis oldugu veya halen gelistirmekte oldugu seylerin bir kismidir.

Her akili insanin uyandirilmasi ve gerçeklerin teslim edilmesi bizim için önemlidir. Gerçek ` Mançuryali Aday ` çagi simdiden buradadir. Verdigi destekler ve deneme yazisinda yer alan bazi bilgiler için, Resonance`den Judy Wall`a tesekkür ederim. Zihinleri degistirmek için ön lop lobotimisini tatbik eden ilk kisi Dr. Walter Freeman`dir. Freeman 3.500 den fazla lobotomi yürütmüstür. Lobotomi, bugün hala genis ölçüde Iskoçya`da ve Isveç`te kullaniliyor. Bilhassa V. P. Kaznachayev ve arkadaslari, ` Iki Hücre Grubu Arasinda Görülür Bilgi Aktarimi `, Psiko-enerjik Sistem, Cilt 1, Aralik 1994 ve ` Iki Doku Kültüründen Olusan Bir Sistemde Farkli Hücrelerarasi Etkilesimler ` , Psiko-enerjik Sistem, Cilt 1, Sayi 3, Mart 1996. Ölümcül Olmayan Silahlar kavraminin kurucusu olan John Alexander`in da bu konuya ilgisi kuvvetlidir. Uzak mesafeden hastaliga neden olan imkanlari inceleyen, degisik Amerikali arastirmacilarla yaptigi kaydedilmis konusmalarindan bazilari, benim Savunma Haberalma Servisi Raporum, DST-1805-387-75, ` Sovyet ve Çekoslavak Parapsikoloji Arastirmalari `,1988 de verilmistir.

4 The Atlantic, Cilt 259, Mart 1987, sayfa…

Ticari radyo sistemlerinin yayinlarini bozan günes lekelerinin faaliyete geçtigi onbir yillik günes döneminin baslangicinda çalistirilmaya baslanan ` Agaçkakan ` sinyalleri kendi zirve noktasindadir. Bunun, ` Agaçkakan`i günesin bu faaliyeti ile gizlemek için Sovyetler tarafindan yapilan bir tesebbüs mü yoksa Agaçkakanin etkilerini arttirmada günes faaliyetinin katalizör rolü mü oynadigi bilinmemektedir.

5 Savunma Haberalma Servisi Raporu, Sovyetler Birligi; Askeri Isler, 3 Mayis 1991, F. C. Judd, ` Rus Agaçkakani: Bu soyu tükenmis bir tür mü oldu?` Short Wave Magazine Mart 1991.

Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarlari ( LLNL )`in bu programinin bazilari insan zihnini etkileyen öldürücü-olmayan silahlarin gelistirilmesi için sarfedilen gayretlerle daha uyumlu oldugu görünse bile, acayip bir sekilde, LLNL`nin de ` Agaçkakan ` ismi verilmis bir programi vardir. ( Lawrence Livermore ile muhtelif muhabereler Ingiliz Ordusu`nun üniversitelerdeki faaliyetleri üzerine daha fazla bilgi için Kampüs Baglantisi- – Kampüste Askeri Arastirma, Rob Evans, Nicola Butler ve Eddie Gonsalves, Ögrenci Kanada, Londra 1991 – -`na bakin.

Pensacola, Florida`daki Donanma Uzay ve Hava Tibbi Arastirma Laboratuari, Clam Lake`te SANGUINE Projesi`nde gerçeklestirdikleri deneyler sonucunda, SANGUINE anteninin, 45-75 Hz. araligindaki asiri düsük frekansli alanin manyetik bilesenine maruz kalmanin asiri alkol tüketiminde karsilasilana benzer bir strese yol açtigini tespit etti. SANGUINE Projesinde yapilan ölçümler Amerikan Donanmasi tarafindan bu makalenin yazarina verildi. Robert Becker, Cross Currents, Jeremy P. Tarcher Inc., Los Angeles, USA, 1990, sayfa 202 ye de bakin. Benim Open Eye sayi 3, 1995 te yayinlanan ` Robert Strom`un Öldürülmesi ` isimli yazima bakin. Strom`un hikayesi, 5 Mart 1989 da David Aummel tarafindan yapilan CBS haberlerinin ` Altmis Dakika`sinda, `Strom Boeng`e karsi` da verildi. TERP kuruldugu zaman 21 Temmuz 1980 tarihli ilgili muhtira, askeri temsilciler tarafindan imzalandi.

Uluslararasi Af Örgütü`nün Merkezi ve Iskence Kurbanlarinin Himayesi için Tip Kurumu (the Medical Foundation For the Care of Victims of Torture) ile olumlu sonuçlar vermeyen mektuplasmalarimiz oldu. Arsivimde, elektromanyetik araçlarla günlük iskencelere maruz kalan ve bazi durumlarda hala bu iskencelere maruz kalmaya devam eden, üstün zekali bazi kisilerin dosyalari vardir. Bugüne kadar hiçbir organizasyon bunun sorumlulugunu kabul etmemistir. Bunlarin kötü hali hiçbir kurbanlara destek organizasyonu tarafindan dinlenmemistir.

TERP`in toplanti Raporu, 1 Mayis 1989

Iyonlastirmayan Elektromanyetik Radyasyonun Biyolojik Etkileri, cilt XII, sayilar 1 den 5e , Aralik 1988; Donanma Arastirma Baskanligi Dairesi, Arlington,Virginia, Nisan 1989 da yayinlandi.

Bir bilim-kurgu tipi proje örnegi, 441k708-04 Proje kodludur.

Elektronakil ( Elektroportation ): Temel Mekanizmanin Teorisi – Ilerleme: nicel teori, iki tabakali zarin büyük elektrik pulsuna bagli olarak tersinir elektriksel çöküntüsünü ve küçük pulsa bagli olarak yüklerin alikonmasi ile pasif yüklenmesini basariyla tanimlar.

Bir nükleer arastirma merkezi olan Lawrence Livermore Ulusal Laboratuarlarindaki bilim adamlari, böyle seylerden nükleer silahin enerjisini tutabilen ve bunu elektromanyetik spektrumun daha düsük ucunun seçilme kismina odaklayabilen ve bu enerjiyi düsmanin beynini etkilemek içn kullanabilen beyin bombalari olarak söz etmektedir. Düsünce düsman askerlerine kendi izlerini ziyaret ettirecektir. ` The Atlantic, cilt 259, Mart `

` Bir Infrases Sistemi ` , B. D. Ordu Hareketlilik Donanim Arastirma ve Gelistirme Merkezi, Fort Believer, Va, 1969. ` Etkiler Insan ` bölümüne bakin.

Yakinda çikacak olan kitabi, Gelecek Savas`ta – öldürücü olmayan silahlar kavraminin destekçilerinden, önde gelenlerinden ve kurucu babalarindan birisi olan – John Alexander bu yikici silahlarin iktisabini ve mevzilendirilmelerini mesrulastirmak için çalismaktadir. LA-CP-94-0061, Mikrodalga Silah Tasarim ve Icra Zarfi; B. D. Ordu Arastirma Gelistirme ve Mühendislik Merkezi ( ARDEC ), Picatinny Arsenal, New Jersy – tarafindan desteklenen is.

Yüksek Güç Mikrodalga Teknolojisi Konferansi ( Harry Diamond Laboratuari, Aldephi, Maryland, 1-3 Mart 1983)`na sunulan LA-UR-83-150, ` Los Alamos Ulusal Laboratuari`nda Mikrodalga Ile Ilgili Çabalar `

Deniz Kuvvetleri Sistemler Komutanligi vekili William A. Longwell`den yazara gelen ve 1994 te dosyalanan bir istekle ile ilgili 2 Ekim 1997 tarihli mektup. Inside the Air Force`daki ` öldürücü – olmayan Teknolojilerdeki önceligi tayin etmek için Pentagon: Hava Kuvvetleri programlari, tedarik ve politika olusturma üzerine gizli haftalik rapor-Cilt 5, sayi 15, Nisan 1994e bakin. Grant, saglik için tehlike yaratabilecek yerlerde mikrodalga kulesinin yerlestirilmesine müsaade etmek için Manchester Sehir Konseyi tarafindan verilen red cevabina karsi 1971 Sehir ve Kir Planlama Hareketi altindaki basarili temyizinde Mercury Haberlesme Ltd. Sirketi`nin baslica bilimsel sahidiydi. FCO`dan yazara mektup, 1993

Donanma Satih Silahlar Merkezi, USN`de çalisan bir bilimadami olan Eldon Byrd, mikrodalganin etkileri üzerine 1986 da verdigi bir konferansta sunlari söyledi: ` Biz dokularin, hücrelerin, organlarin ve bütün organizmanin davranisini degistirebiliriz… Laboratuar hayvanlarinda alti kat daha fazla cenin ölümlerine ve dogum kusurlarina neden olabilirsiniz ve bu manyetik alanlar öyle zayiftir ki bunlari güçlükle sezebilirsiniz… Genetik mühendisligi yapmak için sik sik uygulanan mikro-cerrahi teknikleri olmaksizin, ELF ( asiri düsük frekans ) li zayif manyetik alanlarla genetik mühendisligi yapabilirsiniz. Insan hücrelerinde ölümcül hastaliklarin nasil hasil edildigi ve bunlarin nasil iyilestirildigi bilinmektedir. Insanin beyin dalgalarini bir odanin içinde çok düsük bir manyetik alanla dolastirabilirsiniz.` Yazar`in mülkünde teybe kaydedilen konferanslar

Ön Rapor-Arka plan malumati

Mikrodalga / Elektromanyetik Kirlilik: az bilinen bir tehlike

Ekim 1986, güncellestirilmis Haziran 1988

Besly 1996 da kanserden öldü.

30 Psiko- Akustik Projektör, Patent 3, 566,347, B. D. Patent Dairesi, 23 Subat 1971

31 32 33 Suuru degistirmek için Metod ve Sistem, Patent 5, 123, 899, 23 Haziran 1992 tarihli

34 ` Yüksek Teknolojik Psikolojik Savas Orta Dogu`ya ulasti `, Bülten, 23 Mart 1991, ITV ( Londra ) News Bureau Ltd.“en. Newsweek 30 Temmuz 1990, sayfa 61

35 Sessiz suuralti Takdimi, Patent 5, 159, 703, B. D. Patent Dairesi, 27 Ekim 1992

36 Bu paragraf, ` Sentezlenmis Sessiz Beyindalga Demetleri TM `, – Silent Sound Inc., 5188 Falconwood Court, Narcross, GA 30071, USA`dan alinan iktibaslarin bir tefsiridir.

TÜM “TURKISH FORUM” AİLESİ İLE GURUR DUYUYORUZ /// HER ZAMAN YANINIZDAYIZ /// DAİMA DESTEKÇİ NİZ OLACAĞIZ


Sayın Hocam, Değerli Kayaalp bey merhaba;

Grup olarak yıllardır gerek TURKISH NEWS’ı gerekse TURKISH FORUM’u yakından takip ediyor ve başarılarınızla kıvanç duyuyor, mutlu oluyoruz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU olarak tüm faaliyetlerinizi ve başarılarınızı üyelerimizle ve bizi takip edenlerle sürekli paylaşıyoruz. Sizler, bizim ve tüm KEMALİST YURTSEVERLERİN yurtdışındaki neferleri olarak Ata’nın miras bıraktığı güzide vatanımıza hizmet ediyorsunuz ve Türkiye’nin sizlere şu anda her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Çünkü artık rejimimiz tehlike altındadır. İktidar da bulunan radikal İslamcı yönetim attığı her adımda Ata’nın miras bıraktığı izleri hedef alıyor ve yok etmeye çabalıyor. Ama bizler ve sizler var oldukça bu kale asla düşmeyecektir.

Bu amaçla tüm imkanlarımızla sizlerin yanında ve her zaman destekçisi olduğumuzu bildirmek adına bu mektubu kaleme almaya karar verdik. Çünkü bugüne kadar yaptığınız olağanüstü hizmetlerle her türlü takdiri hakkediyorsunuz. Sizlerle gurur duyduğumuzu bilmenizi isteriz.

Eğer beraber çalışabileceğimiz projeler olursa grubumuzun Skype adresinden görüşebiliriz.

Sözlerime son verirken tüm TURKISH FORUM AİLESİ’nin bayramını şimdiden kutlar, başta yönetim olmak üzere saygı ve şükranlarımızı sunarım.

Erkut ERSOY

ÖZEL BÜRO GRUBU SÖZCÜSÜ

Skype : Private.Post

+90-539-570-2295

ÖZEL BÜRO KİMDİR ? (TIKLAYIN)

VİDEO : Leuren Moret – DHS uses Berkeley, CA template to overthrow USA — Gangstalking, EMF, Grid Changes


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=2ZMvhm6dns8

MK ULTRA PROJECT : HUMAN RESEARCH SUBJECT PROTECTION ACT


STATEMENTS ON INTRODUCED BILLS AND JOINT RESOLUTIONS (Senate – January 22, 1997)

Mr. GLENN. Madam President, I rise today to introduce the Human Research Subject Protection Act of 1997. I send the bill to the desk.

The PRESIDING OFFICER. The bill will be received and appropriately referred.

Mr. GLENN. Madam President, if I approached any Senator here and I said, `You did not know it, but the last time they went to the doctor or went to the hospital, your wife or your husband or your daughter or your son became the subject of a medical experiment that they were not even told about. They were given medicine, they were given pills, they were given radiation, they were given something and were not even told about this, were not even informed about it, yet they are under some experimental research that might possibly do them harm–maybe some good will come out of it, but maybe it will do them harm also–but they do not know about it,’ people would laugh at that and say that is ridiculous. That cannot possibly happen in this country. Yet, that very situation is what this piece of legislation is supposed to address.

I have been in public life and have served this country for many years. Frankly, I do not think too many things that I see surprise me anymore about our laws and about Government. Three years ago, though, I began to learn about a gap in our legal system that does truly concern me. In 1993 the Governmental Affairs Committee began to investigate the cold war radiation experiments. These experiments are one of the unfortunate legacies of the cold war, when our Government sponsored experiments involving radiation on our own citizens without their consent. They did not even know the experiments were being run on them. It was without their consent.

One of the most infamous of these experiments took place in my own State of Ohio, when scores of patients at the University of Cincinnati were subjected to large doses of radiation during experimental treatments, without their consent, without their informed consent. During the course of this investigation, I began to ask the question, what protections are in place to prevent such abuses from happening again? What law prohibits experimenting on people without their informed consent?

What I found, when I looked into it, is there is no law on the books requiring that informed consent be obtained. More important, I believe there is a need for such a law, as there continue to be cases where this basic right–I do view it as a basic right–is abused. As I started out, I would like to put this on a personal level for everyone of my colleagues. You just think about your own family, your own son, your own daughter, or grandchildren who might be, the next time they go to a doctor, the subject of some medical experiment that they are not even told about. I do not think there can be many things more un-American than that.

With the introduction of this bill today I hope to begin the process of correcting some serious gaps in our legal system. I want to make clear right now I am not seeking to bring medical research to a screeching halt. Please do not anybody at NIH, or anybody doing research throughout this country, think we are trying to stop that. We are not. That is not my intent and not the intent of this bill.

This country has the very finest health care system in the world, in part because of basic research. In fact, in large part because we have put more effort, more resources, more of our treasure into health research than any other nation in this world. In fact, I believe most people are not opposed to participating themselves in scientific research, if they are told about the pros and the cons. That is the goal of this legislation, to make sure that people have the appropriate information to make an informed choice about their medical treatment.

Everyone listening today probably has heard of the Nuremberg Code. That is the list of 10 ethical research principles which were produced as part of the judgment against Nazi physicians who engaged in truly heinous medical experiments during World War II.

The first principle of the Nuremberg Code states that the voluntary consent of the human subject of research is absolutely essential. Unfortunately, as we look back through our history since the late 1940’s, it appears that researchers in America may not have taken all that Nuremberg lesson completely to heart.

I ask my colleagues what the following names might have in common: thalidomide, Tuskegee, and Willowbrook?

Well, the answer is that these are all sad examples of unethical research conducted in the United States, and in the United States well after the Nuremberg Code was issued, adopted and worldwide attention had been focused on some of the abuses of that time during World War II.

Given this history, I find it astounding that even after Nuremberg, the thalidomide babies, Willowbrook, Tuskegee and the cold war radiation experiments, and who knows how many other cases, we still don’t have a law on our books requiring that informed consent–those two words, `informed consent’–be obtained prior to conducting research on human subjects.

I have had research conducted on me because of my past activities before I came to the Senate in the space program and so on, but I knew what was being looked at, what was being tried. I knew the objectives of it, and I was willing to do that. I was happy to do it. But it was informed consent that I had personally, and I knew what I was getting into and glad to do it.

I think most people feel the same way. If they know what they are getting into and they feel there is a good purpose to it, they are willing to do it. But to do research on people when they don’t even know what the research or the medicines or the radiation is that is being tried on them, I think is unconscionable.

What it comes down to is there are no criminal fines or penalties for violating the spirit or the letter of that Nuremberg Code that should be the basis of all of our informed consent in this country.

In fact, our own Constitution says, `The right of the people to be secure in their persons . . . shall not be violated.’

So there is no explicit statutory prohibition against improper research. I must add that just because there is no law on the books does not mean there are no protections for people from unethical medical or scientific research.

These tragic incidents I have mentioned have resulted in changes in the way human research subjects are treated. I don’t want to misrepresent this, because there is a very elaborate system of protections that have developed over the years. Unfortunately, though, this system does have some gaps and, if enacted, I believe this legislation will close those gaps.

Let me briefly describe the system that is currently in place.

Regulations governing the protection of human research subjects were issued by the Department of Health, Education, and Welfare in 1974 and may be found at part 46 of title 45 of the Code of Federal Regulations.

In 1991, 10 years after a recommendation of a congressionally chartered Presidential advisory board, 16 other agencies adopted a portion of this rule, a portion of the rule to apply to research that these agencies sponsored. And at that point, these regulations became known as the common rule.

The common rule requires research institutions receiving Federal support and Federal agencies conducting research to establish committees, and these are known as–the shorthand version is IRB’s–Institutional Review Boards. Their job is to review research proposals for risk of harm to human subjects and to perform other duties to protect human research subjects.

The common rule also stipulates requirements related to informed consent, how researchers must inform potential subjects of the risks to which they, as study participants, agree to be exposed.

It should also be noted that HHS regulations contain additional protections not included in the common rule for research involving vulnerable populations; namely, pregnant women, fetuses, subjects of in vitro fertilization research, prisoners and children. No other Federal agency has adopted these additional protections.

Several mechanisms have been developed by HHS and research institutions over the years to extend the common-rule protections to more people. For example, many, but not all, research institutions which receive some Federal support voluntarily apply common-rule guidelines to all research conducted at their institutions.

Additionally, in order to receive approval for a drug or device from the Food and Drug Administration, a research institution or pharmaceutical company must comply with the requirements of the common rule as administered by the FDA.

In addition to the Federal regulations, most professional medical societies and associations have adopted ethical codes of conduct regarding research.

The first such ethical code, called the Helsinki Code, was adopted by the World Medical Association in 1964. So it has been on the books for a long time. Since that time, other prominent organizations, like the American Medical Association, the American Society for Clinical Investigation, and the American Federation of Clinical Research have also adopted such ethical codes.

Most recently, in October 1995, the President exhibited, I believe, strong leadership and established the National Bioethics Advisory Commission, NBAC. This had been a long time coming. It had been suggested, but no one had ever gone ahead and done this, and the President exerted the leadership and established the NBAC.

Quite simply, the scientific and ethical issues which the NBAC are supposed to evaluate represent some of the most important, some of the most complex and controversial questions of our time. NBAC’s input will be critical to informed policymaking for both the legislative and executive branches.

The two primary goals of NBAC are to, first, evaluate the current level of compliance of Federal agencies to the common rule, and, second, evaluate the common rule and advise both the executive and legislative branches on any changes that might be needed to it.

I very strongly support the work of the NBAC but recently have become extremely concerned to hear that more than 15 months after its establishment, the NBAC is still operating with a volunteer staff. It was my understanding that a number of Federal agencies supported the creation of the NBAC and agreed to back up their support with resources and staff. Some NBAC members have stated in public meetings that they are frustrated with the progress the Commission is making and attribute the slow pace to the lack of resources. Additionally, the resource problem may be limiting the number of meetings of the Commission.

Further, if this problem is not resolved in the near term, the Commission may have to stop meeting altogether. I sent a letter to the President’s science adviser a few days ago, Dr. John Gibbons, to express my concerns about this. Dr. Gibbons was working to resolve this funding problem, which I view as an urgent priority.

I am very glad to announce–as a matter of fact, it was just today–that these groups in Government that are interested in this had a meeting under Dr. Gibbons’ leadership, and the $1.6 million that was supposed to accrue from these different agencies to be used by the NBAC is now forthcoming. So the NBAC is now funded so they can do the job they were originally supposed to do.

We are very glad to say that has happened just today, and I am glad it happened today, just when I am introducing this bill, because it looks as though we now truly are moving to support the NBAC that did not receive the kind of monetary support, the kind of funding that we thought it was going to have when it was first formed a year and a half ago.

There are a number of existing mechanisms that do protect human research subjects today. In fact, in March of 1996, the GAO reported to me that the testing protection system has reduced the likelihood of serious abuses from occurring. However, the GAO also pointed out a number of weaknesses and gaps in the current system.

There are at least four areas, four major gaps.

First, not all agencies have adopted the common rule, including agencies that currently sponsor research involving human subjects. The Department of Labor and the Nuclear Regulatory Commission are examples of agencies that sponsor such research but those agencies have not adopted the common rule, which I think they should have.

Second, the common rule’s research is voluntarily applied in many cases. Most institutions which receive Federal funds will voluntarily apply the common rule to all research conducted at their institution. However, not all research institutions adopt this policy. And in any case, if any improper research is discovered at these institutions, there are very few steps available to the Federal Government to do much about it.

Third, a private institution or a researcher who conducts nonfederally funded research or is not seeking approval of a drug or device with the FDA does not have to apply the principles of the common rule to its research. In other words, there is a huge area of all the private medical research out there that is not under the common rule unless they just choose themselves to just voluntarily do it.

Fourth, no Federal agency, other than HHS, has applied the additional protections described in 45 CFR 46 for vulnerable populations–pregnant women and their fetus, children, prisoners–to their own research. So the purpose of this legislation is to help close the gaps that exist within the current system for protecting research subjects.

Well, is there really a problem out there?

Is this just a paper loophole that I am trying to close?

Unfortunately, Mr. President, there are ongoing problems with inappropriate, ethically suspect research on human subjects. It is difficult to know the extent of such problems because information is not collected in any formal manner on human research.

The Cleveland Plain-Dealer in my home State of Ohio has recently reported in a whole series of articles, after much investigation of this issue. And I quote from them:

What the government lacks in hard data about humans, it more than makes up for with volumes of statistics about laboratory animals. Wonder how many guinea pigs were used in U.S. research? The Agriculture Department knows: 333,379. How many hamsters in Ohio? 2,782.

So we have all this data on animals and little on human beings. I would hasten to add that the guinea pigs the Plain-Dealer refers to are the four-legged kind too and not the guinea pigs that are humans being used for research.

The reason we know so much about the use of animals in research is that we have laws governing the handling and treatment of them.

For example, the Animal Welfare Act requires that certain minimum standards be maintained when using animals in research.

Let me give you some recent examples which indicate why, notwithstanding the common rule and the other protections that are in place, I think additional protections are needed in statute.

In 1994-95, in an effort to explore the rights and interests of people currently involved in radiation research conducted or sponsored by the Federal Government, the Presidential Advisory Committee on Human Radiation Experiments conducted an in-depth review of 125 research projects funded by HHS, DOE, DOD, VA, and NASA. According to the ACHRE report:

Our review suggests that there are significant deficiencies in some aspects of the current system for the protection of human subjects.

The ACHRE found that documents provided to IRB’s often did not contain enough information about topics that are central to the ethics of research involving human subjects. In some cases the committee found it was difficult to assess the scientific merit of a protocol based on the documentation provided.

ACHRE’s report states that some consent forms studied by the committee are–and I quote–

. . . flawed in morally significant respects, not merely because they are difficult to read but because they are uninformative or even misleading.

The report states further:

Our review also raises serious concerns about some research involving children and adults with questionable decision-making capacity.

And the ACHRE concludes:

All told, the documents of almost half the studies reviewed by the committee that involved greater than minimal risk [to the subject] raised serious or moderate concerns.

That is a horrible indictment.

As I mentioned earlier, from December 15 to 18, 1996, the Cleveland Plain-Dealer published a series of articles entitled `Drug Trials: Do People Know the Truth About Experiments.’

And I want to give credit to the people that worked on that. Keith Epstein, has covered Capitol Hill here and has written much and done much investigative reporting working on this, as did Mr. Sloat, S-l-o-a-t, Bill Sloat. Those two fellows worked on this and did a great job in pointing out some of the problems that still exist. And we have talked to them about some of these things.

The Plain-Dealer uncovered a number of disturbing cases, very disturbing cases as a matter of fact, where people were either unaware of the fact that they were involved in research or were not provided full information about potential side effects of research. The series raises very serious questions about the adequacy of our current system of protecting human research subjects.

The Plain-Dealer found, for example, of `4,154 FDA inspections of researchers testing new drugs on people [since 1977] . . . more than half the researchers were cited by FDA inspectors for failing to clearly disclose the experimental nature of their work.’

Another serious finding in this series is that researchers who receive the most severe penalty by the FDA, being designated `Disqualified Investigators,’ have little fear of this fact being found out by their peers or patients. One of the articles discusses potentially serious problems in the way research conducted outside of the United States is incorporated into applications for drug approvals in the United States.

The Plain-Dealer uncovered much evidence to suggest that the Federal Government continues to sponsor research where informed consent is not obtained. And this fact disturbed me greatly also.

On November 14, 1996, the Wall Street Journal published an article that examined the practice at one pharmaceutical firm, Eli Lilly and Co. in using homeless alcoholics in their clinical trials. The article raises some disturbing questions about the quality of the phase I trials conducted by this one company. Also serious ethical questions are raised concerning the appropriateness of paying homeless alcoholics significant sums to be human guinea pigs. It is not clear from the article whether these tests were reviewed by any IRB.

On December 27, 1996, the New York Times reported on a New York State appeals court ruling which found that the State’s rules governing psychiatric experiments on children and the mentally ill were unconstitutional. The court found that the rules did not adequately protect people who, because of age or illness, cannot give informed consent to take part in drug tests or other experiments. The article mentions 10 to 15 of the 400 psychiatric experiments covered by the ruling as being `privately financed’ and therefore outside the coverage of Federal rules.

How would you like it if your father, mother, son or daughter, husband, wife was in one of those institutions and was having experiments conducted on them without your knowing about it or without them knowing about it? That is what we are up against.

On August 15, 1994, the New York Times reported on ethical and legal questions regarding a company’s efforts to promote a drug that can make some children grow taller than they otherwise would. The drug in question, Protropin, has been approved by FDA for use in children whose bodies do not make sufficient quantities of human growth hormone. However, once approved, doctors may prescribe it for other purposes at their discretion. In this case the company was apparently surveying schools for short children and then trying to funnel those children to doctors who would prescribe the drug whether or not the children lacked the human growth hormone. This unapproved research was occurring without the oversight of an IRB. And at least 15,000 children have taken this drug.

Another illustration of the precarious coverage of the common rule occurred in 1995 when it became known that researchers from the Center for Reproductive Health at the University of California Irvine, were fertilizing humans and implanting theses in different mothers without the consent of the donor. This research was not being funded by any Federal agency; however, NIH was funding more than $20 million worth of other research at the university. Even though several internal and external investigations by the university and the district attorney were being conducted on this experiment, a clarifying moment occurred when investigators from OPRR visited UC Irvine early last year. These investigators reminded university officials of the common rule; the fact that the university had agreed to apply it to all research conducted there–through OPRR’s assurance process; and that NIH was currently funding a good deal of research at the institution. Within a week of OPRR’s visit, the university took public action to halt the research and formally investigate the researchers.

On October 10, 1994, the New York Times reported on a New York doctor who adopted two types of drugs approved by FDA for cancer treatment and stomach ulcers for an unapproved use to perform nonsurgical abortions. The article quotes the doctor saying that in 121 of 126 cases his approach was successful. The remaining five cases required surgery to complete the procedure. Because the drugs were FDA approved and the doctor was not funded or connected to federally sponsored research, no IRB or approved informed consent procedures were required. Apparently, each patient signed a three-page consent form, but this was not approved by an IRB. According to the Times, once FDA approves a drug, physicians are generally allowed to use it for off label purposes.

Now Mr. President, some of the issues discussed in these articles are problems with how the common rule itself is being applied. Some of these examples illustrate the gaps in the common rule coverage. My legislation will address both the coverage and the application of the common rule.

Now how precisely would the legislation work?

It would require all research facilities to register with HHS. Registration shall include: First, statement of principles governing the research facility in its conduct of human subject research; second, designation of the official responsible for all human subject; third, designation of membership roster of IRB(s); and fourth, attestation that the research facility is complying with the protection requirements of the common rule.

The legislation includes a grandfather provision for all research entities which currently have negotiated project assurances with HHS. The vast majority of research facilities have such assurances.

The legislation contains a 3-year reregistration requirement.

The legislation includes criminal penalties for failure to comply with the act. Therefore, if enacted it would be a felony offense to experiment on someone without their informed consent.

The intent therefore of this legislation is twofold: First, to fill in the gaps of coverage of the common rule by requiring all research involving human subjects to abide by the rule; and second, to elevate the importance of conducting research ethically, the bill provides criminal fines and penalties for failure to comply with the requirements of this law, and by extension 45 CFR 46.

Finally Mr. President, my legislation would codify a recommendation which the Advisory Committee on Human Radiation Experiments made regarding the conduct of classified research involving human subjects.

Specifically, the advisory committee recommended that informed consent of all human subjects of classified research be required, and that such requirement not be subject to waiver or exemption. Under current rule and executive order, it is possible to waive informed consent and IRB review for classified research. Title II of this legislation would prohibit the waiver of either informed consent or IRB review for classified research.

The advisory committee also recommended that human subjects of classified research be provided with certain information regarding that research. My legislation would require that such subjects be information concerning: First, the identify of the sponsoring Federal agency; second, a statement that the research involves classified information; and third, an unclassified description of the purpose of the research.

Mr. President I have tried today to briefly lay out the case for the need for the legislation I am introducing. I know that my colleague from Ohio, Senator DeWine, is also concerned about the issues I have raised today, and about those that appeared last month in the Plain Dealer. I believe that he has requested that the chairman of the Labor and Human Resources Committee hold hearings on this subject. I think that is entirely appropriate. And I hope that this legislation could be considered in that process. I look forward to working with the Labor Committee in this regard.

I do not claim to have the magic bullet solution with this bill. However, I believe there are some key principles which should guide the Senate’s consideration of this legislation. These principles are:

First, informed consent and independent review of experiments involving human subjects must be required.

Second, anyone who violates the right of research subject to have informed consent, should be held criminally responsible for that violation.

I want to put this in personal terms once again. You can imagine your spouse, husband, wife, father, mother, children, being experimented on without your knowledge or their knowledge. That is unconscionable, and we should not permit that. This legislation will close many of the loopholes that permit that to happen now.

As the legislative process moves ahead, it is certain that the bill will undergo scrutiny and amendments. But I think the outcome, if this legislation is enacted into law, will be improved protections for all Americans.

Madam President, obviously, I welcome any cosponsors on this legislation. I will be sending out a `dear colleague’ letter to all the offices, and I hope we get a good response to that. I think there are very few Senators who will not back this when they hear what can happen then to them, their families, and their constituents back home, if we do not pass something like this.

I think this is many years overdue. I don’t want to scare people to death with this, because I think most of the research in this country is conducted in a way that is good and is with informed consent–in most cases. But just the few examples that I have mentioned here today, as well as the articles in the Cleveland Plain Dealer and New York Times I quoted from, indicate there is still a very major problem in this area and one that we want to close the gaps on so that no American is subjected to experiments like this, unless they know exactly what is going on and have given informed consent.

Thank you. I yield the floor.

FİLİSTİN DOSYASI /// DR. NEJAT TARAKÇI : Gazze’nin Gizemi


Gazze’nin Gizemi.pdf

%d blogcu bunu beğendi: