Günlük arşivler: 18 Temmuz 2014

TEKNOLOJİ : İkinci El Telefonlarda Önemli Tehlike


Dev güvenlik şirketinin ortaya çıkarttığı çıplak fotoğraflar, ikinci el telefonlardaki önemli bir tehlikeyi ortaya koyuyor.

Bir güvenlik firması, e-bay’de satılan kullanılmış akıllı telefonlardan bazılarını satın alarak yaptığı incelemede ilginç bir sonuca ulaştı.

Kullanıcıların, formatlayarak satışa sunduğu telefonları satın aldıktan sonra geri dönüştürme yazılımları ile telefonların hafızasını analiz eden güvenlik firması, telefon fabrika ayarlarına döndürülüp formatlandığı için silinmiş olduğu sanılan çok sayıda fotoğrafın kolayca geri döndürülebildiğini görmüş. Bunların arasında telefonların eski sahiplerine ait çok sayıda çıplak ve mahrem fotoğraf da bulunuyor. Dolayısıyla güvenlik firması, kullanıcıları telefonlarını satmadan önce, telefonun hafızasını daha güvenlik yollarla silmeleri için uyarıyor.

Çek güvenlik firması Avast’ın ilginç araştırmasına göre, ikinci elde satılan telefonlardan firma 40 bin fotoğrafı geri döndürmeyi başardı. Bunların 750’si kadın telefon kullanıcılarının kendilerini çıplak olarak çektiği selfie (özçekim) fotoğraflardan, 250’si erkek kullanıcıların çıplak fotoğraflarından oluşuyor. Avast, 1500 aile fotoğrafının yanında 1000 kadar kayıtlı Google araması ve 750 adet de özel yazışma ve SMS ele geçirmiş.

Avast, dosyaları sadece silmenin onları gerçekten yok etmediğinin altını çiziyor ve dosyaları gerçekten yok etmek için üzerlerine başka dosyaların kayıt edilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Bunun için de özel, "güvenli silme" uygulamaları bulunuyor ve farklı standartlarda, bir dosyanın üzerine, 2-3-5 veya 10 kez başka dosya yazarak, asıl dosyanın gerçekten bir daha geri dönüştürülemeyecek şekilde silinmesini sağlıyor.

FİLİSTİN DOSYASI : Yine Gazze, Yine Ölüm


Ortadoğu’nun diğer coğrafyalarındaki akan kanın sebeplerini anlamaya çalıştığımız ve Suriye ile Irak özelinden düşünmeye odaklandığımız bir sırada, tüm sorunların temelinde yatan asıl konu yeniden kendini ortaya çıktı: Filistin ve işgal sorunu

Filistin toprakları yine kan ağlıyor. Kaçırılan İsrailli 3 illegal yerleşimci gencin faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi ardından İsrail, boş bir alanda bulunan cesetlerin sorumluluğunu alelacele Filistinli Hamas’a atarak Filistin halkının üzerine bomba yağdırmaya başladı.

Filistin tarafı ve özellikle Hamas, bu olayla hiçbir şekilde alakası olmadığını ifade ettiği ve hiçbir Filistin direniş gurubu bu saldırıyı üstlenmediği halde, İsrail olayları saptırarak, hiç bir tahkikat sonucu beklemeden bildik katliam politikasına başladı. Oysa yaptıkları eylemleri açıkça üstlenme konusunda her hangi bir çekingenlikleri olmayan Filistinlilerin bu eylemi reddetmeleri ciddiye alınacak ve inanılacak tek seçenek.

Buna rağmen Yahudi yerleşimcilerin 17 yaşındaki Muhammed Ebu Hudyar’ı karıçıp benzin içirdikten sonra diri diri yakmaları olayı, sınır tanımayan yerleşimci terörünü gözden kaçıramayacak son canlı bir vahşeti olarak ortada duruyor. Olayla hiç ilgisi olmadığı halde Gazze’nin hedef alınması İsrail işgal rejiminin bildik taktiği olarak görünüyor. Kendi yasa dışılıklarını unutturmaya çalışan Siyonist liderler, bölgedeki gerilimi kendileri için avantaja dönüştürmeye çabalıyor. İşgal rejiminin en bildik diğer taktiği ise, dikkatleri başka yöne çekip olayları “terör” meselesi haline getirmek ve katliamlarına terörle mücadele adına meşruiyet kazandırmak. Oysa samimi Yahudiler de bu yalana inanmıyor artık. Maalesef her ne kadar kendileri ile Siyonizm arasında bir çizgi çekmek isteseler bile onlar da baskı altında yaşıyorlar.

Tüm bu yaşanan vahşet karşısında başta Türkiye olmak üzere, İslam dünyasının hatta uluslararası düzenin harekete geçmesi gerekmektedir. Zira, saldırıların derhal durdurulması konusunda uluslararası baskıların oluşturulmasını talep etme dışında bir seçenek görünmese de, en azından İsrail saldırganlıklarını vicdan dünyamızda mahkum ediyoruz.

Saldırıların zamanlaması ise ipuçları ile dolu. Herkesin hatırlayacağı gibi bundan bir ay önce Hamas ve Fetih anlaşarak ortak bir teknokrat hükümet kurdu. Filistin iç barışı açısından büyük bir adım olan bu hamle, İsrail ve dostları tarafından nefretle eleştirildi ve kabul edilemez bulundu. Filistin’in kendi içinde bölünmüşlüğünün sona ermesi sadece gereksiz bir enerji kaybını önlemekle kalmamış, barış masasına daha güçlü oturmalarını sağlayacaktı. Dünyanın tüm sağduyulu çevrelerinde sevinçle karşılanan bu adım, Filistin davasının bir adım daha ileriye gitmesi ve barışın gelmesi açısından İsrail’i ve onun ABD’li hamilerini mutlu etmemişti. Bu iç barışı sabote etmek için Hamas’ı yeniden terörle damgalayıp Fetih’i bu uzlaşmadan çekilmeye zorlamak İsrail’in ikinci hamlesi olacaktı ki, 3 Yahudi yerleşimcinin faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi aranan bahaneyi sundu.

Öte yandan Gazze hali hazırda uzun zamandır dünyanın en büyük açık hava hapishanesi konumunda. Mısır’da meydana gelen askeri darbenin ardından Gazze’nin dünyaya açılan kapısı olan tünellerinin de büyük bir kısmı kapatıldı. Böylesi bir yoksunluk içinde, İsrail işgal rejiminin Gazze’ye yönelik askeri operasyonu zaten büyük bir dramın yaşandığı Gazze’yi Ramazan ayı içerisinde daha da zor şartlara düşürecektir.

Operasyonun ilk günlerinde askeri alanları vuran İsrail işgal güçleri son birkaç gündür sivil hedefleri, evleri ve camileri de vurmaya başladı. Yapılan bombalamalarda sadece savaşçılar hayatını kaybetmiyor. Onlardan daha fazla siviller İsrail bombardımanlarının kurbanı olurken, binlercesi de yaralanıyor, evsiz kalıyor. Tüm bunların yaşandığı ambargo altındaki Gazze’de, sadece zorunlu insani ihtiyaç maddeleri değil aynı zamanda ilaç sıkıntısı da baş göstermiş durumda. Masum insanlar, kadınlar, yaşlılar ve bebekler basit tıbbı müdahalelerden yoksun kaldılar.

Gazze, uluslararası hukuka göre Filistin’in bağımsız bir parçasıdır. Ama İsrail işgal rejiminin aklına her estiği zaman operasyon düzenlediği bir tatbikat sahasına dönüşmüştür. Bu tatbikat sahasında en yeni silahlar ve savaş teknolojileri canlı hedefler üzerinde deneniyor. Amerikan yönetiminin ve tüm Batılı ülkelerin “güvenlik” gerekçesinin arkasına sığınarak olumladığı İsrail saldırganlığı Filistin’deki işgal sorununu daha da açmaza düşürmekle kalmayacak; bahane olarak kullanılan bölgesel ve uluslararası güvenliği de sağlamayacaktır.

Tüm bu yaşanan vahşet karşısında başta Türkiye olmak üzere, İslam dünyasının hatta uluslararası düzenin harekete geçmesi gerekmektedir. Zira, saldırıların derhal durdurulması konusunda uluslararası baskıların oluşturulmasını talep etme dışında bir seçenek görünmese de, en azından İsrail saldırganlıklarını vicdan dünyamızda mahkum ediyoruz.

The post Yine Gazze, Yine Ölüm appeared first on ORDAF.

AFRİKA DOSYASI /// Yükselen Afrika’nın Prangası : Boko Haram


Afrikalı Müslümanlar ve Terör

İslam Dünyasında çeyrek asırdır varlık gösteren ve adı Müslümanlıkla anılan pek çok terör örgütü ortaya çıktı. Ortaya çıkış sebepleri, faaliyet alanları vb. konular çok tartışıldı. Kimi toptancı bir yaklaşımla soruna İslamın bizatihi kaynaklık ettiğini iddia etti. Kimileri de sosyal sorunlar, çaresizlik ve dünyaya egemen azınlığa başka bir azınlığın isyanı olarak yaklaştı. Meseleyi kurulu düzenin sürdürülmesi adına geliştirilen politikalara yan destek arayan güçlerin organizasyonu olduğunu savunan görüşler de ortaya atıldı. Bu analizde bu konuda son zamanlarda ortaya çıkan ve Nijerya başta olmak üzere çeşitli Afrika ülkelerini tehdit eden Boko Haram üzerinden bakarak bir değerlendirme yapılacaktır.

2000’li yıllarda siyasi alanda önlerinin tıkandığına inanan Cezayir’deki rejim karşıtlarından bir gurubun oluşturduğu Mağrip el-Kaidesi (AQMI) tüm bölgeyi etkileyen acımasız saldırılarıyla o güne kadar tanınmayan yeni bir mücadele alanı açtı. Somali’de İslam mahkemelerinin uluslararası güçlerin katkısı ile etkisiz kılınmasıyla ortaya çıkan küçük ama terörü temel alan eş-Şebab örgütü ise Afrika kıtasının tanıdığı ikinci büyük terör örgütü oldu. Nijerya’da “Cihat ve Davet İçin Ehl-i Sünnet Cemaati” adıyla kendini tarif etse de Boko Haram olarak tanınan şiddet yanlısı üçüncü oluşum ise bugün gündemi işgal etmektedir. Nitekim bu sonuncu örgüt bugün aynı inancı paylaştıkları insanların hayatlarını çekilmez hale getirmiştir. Kıtada, Müslümanların bulunduğu her yerin bu tür radikalleştirilmiş oluşumlarla anılması; Kıta Müslümanlarının değil kendi halindeki geleneksel yaşantılarını koruyup geliştirmeleri bilakis onları her gün daha da kötüye sevk etmektedir.

Bu oluşumların ortaya çıkmasında iç dinamiklerin etkisi yadsınamaz ama genelde bu tür yapılanmaların ardında güçlü devletlerin gizemli tahrik edici güçleri, hatta el altından desteklemeleri gibi komplo teorileri de ileri sürülür. Tartışmaya değer bu algı bir yana, onları içinde bulundukları dar çevrelerinden ülkelerinin sınırlarını aşarak tüm dünyada tanınmalarında uluslararası medyanın bilinçli, ya da bilinçsiz, acemi muhabirleri eliyle dolaştırdığı haberlerin etkisi de azımsanmayacak önemi haizdir. Nefret uyandıran faaliyetlerinin medyada yaygın ilgi bulması onları şiddete daha da itmektedir. Bu durumda mahallinde benzeri binlerce hadise gibi unutulabilecek olayların ısrarla gündemde tutulmasının sebepleri de ayrı bir analizi gerektirmektedir.

Müslüman toplumların içinden çıkan bu iflah olmaz örgütlerin maalesef olduklarının çok daha üzerinde kapasiteleri varmış gibi sunulmaları rastlantı olamayacağı gibi, gazetecilik refleksi ile de izah edilemez. Afganistan’daki Taliban, Irak-Suriye hattındaki IŞİD ile tüm coğrafyalarda az veya çok etkin el-Kaide dışında Afrika’ya mahsus yukarıda zikredilen üç yapı sadece iç dinamiklerin ürünü sıradan birer oluşum olamayacakları şeklinde değerlendirilmektedir. Bunlar, sebep oldukları veya bizzat yaptıkları terör eylemleri ile karşı olduklarından ziyade kendi toplumlarına ve topyekûn Müslüman toplumlara zarar vermektedirler. Oysa İslam’da iman “başkasına zarar vermeme” felsefesi üzerine bina edilmiştir. Öyleyse bu gurupların kime hizmet ettikleri tartışılması gereken en önemli konular arasındadır. Sömürgecilik döneminde bile kendi kabuklarına çekilip varlıklarını sürdürebilen Afrikalı Müslüman topluluklar bugün bambaşka bir tehdit ile karşı karşıyadırlar. Burada önemli olan belli bir müddet sonra tamamen kaybolacakları veya yerlerini başkalarının alacağı bu oluşumların akıbeti değildir; bizzat bunların üzerinden sindirilen Müslümanların temel varlık sebeplerinden biri olan “cemaat ruhu”nu yitirecek olmalarıdır.

Boko Haram Bir Fikir Hareketi mi Bir Terör Örgütü mü?

Nijerya’nın kuzeydoğu ucunda 2002 yılında “Cihat ve Davet için Ehl-i Sünnet Cemaati” adıyla Muhammed Yusuf tarafından kurulduğu kabul edilen bu örgüt, İslami geleneği en köklü olan Bornu eyaletinde Boko Haram adıyla meşhur oldu. 20. Yüzyılın başında başlayan ve tüm acımasızlığı ile İngiliz-Fransız sömürgeciliğinin ortalığı kasıp kavurduğu noktada yer alan bu bölgede özellikle misyonerler yaygın eğitim faaliyetleri yapmaktaydılar. Batı tarzı eğitime bölgenin gelenekçi Müslümanlarınca geliştirilen tepkiler sırasında, modern batı eğitiminin haram olduğu anlamına gelen Boko Haram terimi ve bunu savunanlarca da Boko Haram grubu ortaya çıkmıştır. Bu gurubun önderi Muhammed Yusuf, Selefî çizgideki fikirleri ile yaklaşık yedi yıl Büyük Sahra’da çevresindeki diğer benzeri oluşumlar gibi müntesiplerini Hz. Peygamber dönemine özendiren konuşmalar yaparak vaktini geçirdi. Aşırı taşkınlıklar yapıp dikkatleri üzerine çekecek kadar aktif biri değildi. Kendi halinde kalsa bir süre sonra o da tabii değişimin sonuçlarına razı olacaktı.

Tarih boyunca ehl-i kitap diye adlandırılan bütün semavi din mensupları bir arada yaşama becerisi gösterirken, maalesef modern dünya oluşturulurken onların tabii kimlikleri de birer sınır olarak çizildi ve çatışmalara süreklilik kazandırıldı. Kimi yerde farklı dinler, kimi yerlerde de aynı dinin farklı mezhepleri arasında çatışma alanları yaratıldı. 1990’lı yılların sonunda Nijerya’da 36 eyaletten 19’unda şeriat ilan edildi. Bu süreçte Müslüman ve Hıristiyan topluluklar arasında yaşanan gerginliklerde iki taraftan da yüzlerce insan hayatını kaybetti. Ama yaşananlar önceden planlanmış örgütlü yapıların eylemlerinden ziyade tarafların “beyinlerinde yaratılan sınırların” korunması refleksine dayanan anlık taşkınlıkların eseri gibiydi. O şartlarda bile Nijerya’daki yoğun Müslüman nüfusa rağmen böylesine bir örgüt ortaya çıkmamıştı. Fakat ülkede, özelliklede Bornu ve çevresindeki gelişmişlik düzeyi diğer bölgelere göre çok düşüktü. Artan genç nüfusa bir türlü gerekli eğitim, sağlık, iletişim ve özellikle geçimlerini sağlayacak iş imkânlar oluşturulamadı ve oluşabilecek basit bir hareketin potansiyel temeli hazırlandı.

Geleneksel saygı ve itaat kültürünün güçlü olduğu Çad Gölü havzasındaki Müslüman toplumların kendine has yapıları buna alet edildi. Ama bilhassa Ortadoğu’da gittikçe yükselen Selefi söylemler, Afrika’da adeta tecrit edilmiş vaziyetteki bu toplumlar için bir kurtuluş yolu olarak takdim edildi. Aslında selefi anlayışın benimsenmesinin pratik yararları da oluyordu. Selefiliği destekleyen güçler bu guruplara maddi destek sağlıyorlardı. Yani Selefilik bir geçim kapısıydı. Ayrıca, İslam Peygamberinin ve ashabının örnek yaşantısının vurgulanan fikirleri genç beyinlerde sempatik bir alan oluşturuyordu. ABD de eski kutuplu dünyada Sovyet yayılmacılığına karşı bu tür hareketlerin yaygınlaşmasını her zaman destekliyordu. Nitekim Afrikalı ve özellikle Nijeryalı Müslüman gençler gelişen dünyanın imkanları ile donatılmak yerine kendi geleneksel çevrelerinden bile tecrit edilen bir akımın içine çekildiler.

21. Yüzyılın başında bile geleneklerinden kopmaya başlayan gençlere, özenilecek örnek hayat tarzını anlatacak kişiler ise eğitim yoksunuydu veya yeni nesli ikna edecek bilgilerden uzaktaydılar. Düşünce ve fikirleri doğrudan dinin ana kaynaklarına dayanmadığı ve ihtiyaca göre yorumlanamadığı için Modern Afrika toplumlarının içinde bulundukları sıkıntılara cevap veremiyorlardı. Buna rağmen, Muhammed Yusuf da kapıldığı bu düşüncelerin aşırı derecede tesirine bırakmamıştı kendini. Gelenekçi yanı ağır basıyordu ve tepkileri daha ılımlıydı. Ama etrafında toplanan gençlerden özellikle Ebubekir Şeyhu (Abakar Shekau) bu oluşum içinde aşırılığa kaçan fikirleri ile kurucudan sonra en etkin ismi oldu. O, frenlenemeyecek bir kişiliğe sahipti. Zaten Muhammed Yusuf’u ılımlı bir kişilik sahibi olması dolayısıyla daha hayattayken tenkit etmekten de geri durmuyordu ve onun bu tavrı genç nesillerde heyecan yaratmıştı. Ancak Ebubekir Şeyhu’nun geçmişi, harekatın içinde nasıl ikinci adam olduğu ve ilişkileri hala kafalarda soru işaretleri oluşturmaktadır.

Nijerya Devleti, bölgede gittikçe etkinliği artan İslami oluşumlara karşı sert yöntemler kullanmaya başlamıştı. 2009 yılı Ağustos ayında bir kontrol noktasında bu topluluğa mensup olanlarla güvenlik güçleri arasında çıkan ve çok sayıda kişinin yaralandığı silahlı çatışma bu oluşumu bir anda hedef haline getirdi. Kurucusu Muhammed Yusuf’un canlı olarak ele geçirilmesi ve birkaç saat süren sorgulaması sırasında öldürülmesi ile son beş yıldır süren ölümcül olayların fitili yeniden ateşlenmiş oldu. Nitekim bu tarihten sonra hareketin lideri olan Ebubekir Şeyhu, içindeki acımasız kişiliği ile asker ve polis noktalarını hedef almaya başladı. Yeni lideri ile örgüt kısa sürede ihtiyaç duyduğu silahları elde edebildi; saldırdıkları bankaların kasalarını boşaltarak maddi imkanlara kavuştu. Ayrıca bu hareketin, Bornu eyaleti ile çevresindeki etkin siyasi ve nüfuz sahibi kimseler arasındaki rekabetten de beslenerek önemi bir güce dönüştüğü anlaşılmaktadır. Örgütün, Nijerya’nın ve Kamerun’un kuzeyinde gerek misyoner gerek turist olsun dolaşan tüm Avrupalıları -son zamanlarda Çinliler de dahil- rehin alarak bunları serbest bırakma karşılığında ciddi miktarlarda paralar aldığı da dolaşan rivayetler arasındadır. Tabii olarak bu süreçte, aracı devletler, fidyeyi verenler vs. bir şekilde örgütün devamına da imkan sağlamış olmaktadırlar.

Bölgede (Bornu ve çevresinde) şer’î kurallara dayalı bir devlet kurma olduğu iddiasıyla en şiddetli ve ölümcül eylemleri gerçekleştirebilen Ebubekir Şeyhu, önünde en büyük engel olarak Batılıları ve onlara özenen herkesi görmektedir. Ülkesindeki yöneticilerin yolsuzluk ve rüşvetle içiçe olduklarını iddia ederek onlarla her ne pahasına olursa olsun çarpışmaktan geri durmayacağını söylemektedir. Özellikle Hıristiyanları hedef alsa da Müslümanların köylerine ve kasabalarına da saldırıp oraları yakıp yıkarak her tarafa korku salmakta, böylece yaydığı korku ile kimsenin asker ve polisle birlikte hareket etmelerine imkan vermemektedir. Kiliselere, camilere, Kur’ân kurslarına, okullara, karakollara, devlet dairelerine, otobüs terminallerine ve pazar yerlerine gözünü kırpmadan saldırmaktadır. Yaptığı şiddet eylemlerinden beslenmekte ve gün geçtikçe daha da radikalleşmektedir. Öyle ki geçmişte kendisiyle beraber hareket eden Ensar (Ansaru) grubu bile uygulanan şiddetten rahatsız olup ondan ayrılmıştır. Nijerya hükümetinin aldığı tüm önlemler Ebubekir Şeyhu’yu durdurmaktan ziyade daha fazla ölümcül ve de sıklıkla saldırılarda bulunmasına sebep olmaktadır.

2013 yılında Ebubekir Şeyhu’nun, askerlerin bir saldırısında öldürüldüğü haberleri yayılmıştır. Fakat bu rivayet doğru çıkmamıştır. 14 Nisan 2014 günü kaçırdığı 230 kız öğrenciyi bunca teknolojik imkânlara rağmen iki ay nerede tuttuğu bir türlü anlaşılamamıştır. Son beş yılda Nijerya asker ve polislerinin, sıradan masum insanların Boko Haram’n saldırılarıyla öldürülmeleri karşısında fazla tepki göstermeyen uluslararası toplum bu son olayda birden harekete geçti. 17 Mayıs 2014 günü Paris’te Nijerya, Nijer, Kamerun ve Çad olmak üzere dördü göl bölgesinden, ayrıca ABD ve ev sahibi Fransa olmak üzere altı ülke Boko Haram’a karşı ortak mücadele kararı aldılar. Bu süreçte en hızlı hareket eden ABD oldu ve kız öğrencilerin bulunması maksadıyla Çad’a 80 askerden oluşan bir birlik yolladı ve bölgeye insansız hava araçları yerleştirdi. Bugün Nijerya’dan sonra Kamerun’a sıçrayan Boko Haram tehdidi ilk defa Çad’ı da açık hedef haline getirdi. Örgüt Ramazan ayında Bornu eyaletinin merkezi Mayduguri’yi ele geçirip tüm ibadetleri bu şehirde ifa edeceklerini duyurmuştu. Ancak Ramazan ayı geldi ve Boko Haram’ın bu şehre saldırısı gerçekleşmedi. Ya da her an tetikte beklemeye devam etmektedirler, fırsatını bulunca belki de tarihin en acımasız saldırılarından birine girişeceklerdir. Zaten saldırı haberi bile binlerce Nijeryalı Müslüman’ın Mayduguri ve çevresini terk edip kırsal kesime gitmesine sebep oldu. Hatta şimdiden Çad’a iki bin kadar mültecinin yerleştiği söylenmektedir.

2013 yılında, Afrika’da ekonomik bakımdan birinci büyük güç olma özelliğini elinde tutan Güney Afrika’nın yerini Nijerya almıştır. Çevresindeki ülkelere göre yerli üretim ile birçok ihtiyacını yerinden karşılayabilmektedir. Önemli petrol gelirleri yanısıra genel olarak kıtanın en güçlü devleti olduğunun anlaşıldığı bu günlerde Boko Haram’ın şiddet içerikli saldırılarını arttırması yeni soruları beraberinde getirmektedir. Bu hareketin başlangıçta olsa bile bugün artık İslami söylemlerinin hiçbir anlamının kalmadığı, bölgeye Afganistan, Somali, Irak, Libya, Mali gibi ülkelerdeki yabancı güçlerin yerleşmesi için gereken alt yapıyı hazırladığı ve Müslümanları içinden çıkamayacakları bir sürecin içine çekmiş olduğu anlaşılmaktadır. ABD’nin bu vesile ile ilk defa Çad’a yerleşmesi bunun en belirgin göstergesi değil midir?

Robert Fisk Ne Demek İstiyor?

Bu analiz hazırlandığı sırada yeniden yayın hayatına başlayan NTV Tarih Dergisi’nde ünlü gazeteci, analist ve Ortadoğu uzmanı Robert Fisk ile yapılan bir röportaj yayımlandı (Temmuz 2014, Sayı 2). Onun nakledeceğimiz ifadelerinin yukarıdaki analiz ile ilişkisinin kurulup kurulmaması okuyucuya aittir. Ama bir şekilde bizim çoğu kere komplo veya kurmaca diye ifade ettiğimiz yargıları açık yüreklilikle ifade etmesi bu analizin onun fikirleri ile paralel okunması zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Robert Fisk mezkûr mülakatta Ortadoğu ülkelerini tanımlarken şöyle diyor:

“Ortadoğu ülkeleri doğaları gereği Batı ve Rus gücüne bağlı. Çünkü zayıflar, zayıf olmaları gerekiyor. Onları zayıf olarak biz kurduk. Amaç da talimatlarımızı takip ederek çıkarlarımıza uygun hareket etmelerini sağlamaktı…” Ortadoğu’daki Rus-Batı rekabetini anlatırken de “Rusların artan şekilde Batının Ortadoğu politikaları konusunda hayal kırıklığına uğradığını gördük. Önce Batı tarafından kandırılmış gibi gözükerek Kaddafi güçlerinin Libya’da bombalanmasına sessiz bir onay verdiler. Ardından da Suriye’de Batı’ya karşı Beşar Esad’ı desteklemeye karar verdiler.” diyen Fisk, ilginç tespitlerini şöyle sürdürmektedir: “Ama bütün sömürge düzeni ve onun yol açtığı çürüme Irak’taki mevcut savaşta net gözüküyor. Burada da silahlı İslami güçler, iki devleti devirmeye çalışıyor. Suriye ve Irak. Irak hükümetini korumak için askeri yöntemler kullanmaya hazırlanırken Suriye hükümetini devirmeye çalışan isyancıları hala destekliyoruz. İki ülkedeki isyancılar aynı örgütten olsa bile..”

Bu ifadelerin içine Afrika’yı ve Boko Haramı yerleştirdiğimizde nasıl bir manzara ortaya çıkar?

The post Yükselen Afrika’nın Prangası: Boko Haram appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : Irak Ordusunun Çöküşü


Baskıcı ve mezhepçi siyasetiyle şimşekleri üzerine çeken Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Amerikan kuvvetlerinin 2011’de ülkeyi terk etmesinden sonra bu tutumunu daha da şiddetlendirmişti. Bu siyasete ve dışlanmışlığa karşı ayaklanan Sünni kesimin, aşiretlerin, cihatçıların, eski Baasçıların ve daha birtakım muhalif unsurların desteklediği IŞİD militanlarının 10 Haziran’da Musul’u ele geçirmesiyle Irak, dünya gündemine bir kez daha oturdu. Ülkeyi, orta ve kuzeybatıdaki Sünni, orta ve güneydeki Şii ve kuzeydoğudaki Kürt blokları arasında parçalanmanın eşiğine getiren bu son gelişmeler, Irak Ordusu’nu da tartışmaların odağı haline getirdi.

Tarihler 10 Haziran 2014’ü gösterdiğinde, birkaç gündür şiddetlenen çatışmalar sonucunda, Musul’daki Irak ordu birlikleri vali Nuceyfi ile birlikte teslim bayrağını çekip kentten kaçtı. Amerikan yapımı Hummer jeepleri, tankları ve hatta askeri üniformaları bile sokak ortalarında bırakıp kaçan Iraklı subay ve askerler, böylece hem kendi ülkesini hem de tüm dünyayı şoke etti. Buradan hareketle, modern dönemde Irak ordusunu kısaca analiz etmenin, son gelişmeleri anlamada yararlı olacağını düşündük.

19. Yüzyılda Osmanlı Irak Ordusu

Taşrada bozulan merkezi otoriteyi yeniden tesis etmeye çalışan Osmanlı Devleti, İran’a karşı askerî harekatların merkezi olmak ve bölgede düzeni sağlamak üzere, 1848’de Irak ve Hicaz Ordusu’nu kurdu. Daha sonra adı 6. Ordu’ya dönüşecek olan bu ordu, Namık ve Midhat Paşaların Bağdat valilikleri döneminde düzene sokulmaya ve mevcudu arttırılmaya çalışılmıştır.

Bağdat merkezli 6. Ordu’nun en büyük problemi ise, yoğun aşiret yapısının etkisiyle asker kaçaklarının çokluğu ve dolayısıyla mevcudunun azalmasıydı. II. Abdülhamid döneminin Seraskeri Rıza Paşa’nın tespitine göre, Osmanlı Irak’ındaki Bağdat, Basra ve Musul Vilayetleri’ni kapsayan 6. Ordu’da önceki yıllardan birikmiş 49 bin bakaya, yani asker kaçağı bulunuyordu. Bu oldukça yüksek bir sayıydı ve nitekim, Irak’taki reform çalışmalarında, bu kaçakların toplanarak askere alınması ana hedeflerden biri olmuştur.

Yine, II. Abdülhamid dönemi ıslahat raporlarında; 6. Ordu’nun zayıf ve düzensiz durumu, kumandanların mülki işlere karışması, mahalli halktan bazılarını göçe zorlaması, artış gösteren aşiret ve asayiş problemleriyle başa çıkamaması yüzünden mevcut kumandan ve subaylarının yerlerine diğer ordulardan “ahlak ve âdât-ı Irakiye ile ta’alluk etmemiş” muktedir kumandan ve subayların istihdam edilmesi istenmiştir. Bu tür problemlerin yanında, yerel güçler/hanedanlar arasındaki mücadeleler; İran ile olan sınır anlaşmazlıkları ve İran’ın Şiiliği siyasî ve dinî bir koz olarak kullanıp Irak şiileri üzerinde nüfuz arayışlarına girmesi; Irak geneliyle 6. Ordu efradı arasında İran destekli Şiiliğin hızla yayılması gibi gelişmeler de yine 6. Orduyu zayıflatan etkenlerdi.

I. Dünya Savaşı başladığında Irak topraklarında düzenli bir ordudan ziyade, önemli bir kısmını Arap ve Kürt aşiret mensuplarının oluşturduğu 30 bin civarında bir kuvvet bulunuyordu. Bu yüzden İngilizler, Körfez girişindeki Fav’ı ve Kasım 1914’te de Basra’yı kolaylıkla ele geçirerek Bağdat’a doğru ilerledi. Bu süreçte, Irak ve Havalisi umum kumandanı olarak bölgeye gönderilen Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Süleyman Askeri Bey’in Basra Bercisiye’de alınan bir yenilgi üzerine intihar etmesi (14 Nisan 1915) ise, Irak cephesinin dramatik hadiselerinden biri oldu. Bununla birlikte, Bağdat’ın 160 km. güneyinde Kutülamare’deki uzun muhasaradan sonra General Townsend ile birlikte 13 bin İngiliz askerinin esir alınması (Nisan 1916), kuşkusuz bu cephenin en parlak zaferiydi. Sarsıcı yenilgi sonrasında zor toparlanan İngilizler, Bağdat’ı ancak 11 Mart 1917’de, Musul’u da Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra işgal ederek bütün Irak’ı ele geçirebildiler.

Modern Irak’ın Ordusu

I. Dünya Savaşı sonrasında sömürgeci devletler tarafından çizilen Ortadoğu siyasi coğrafyasındaki diğer pek çok devlet gibi Irak da “yapay” bir devlet olarak kuruldu. Sahip olduğu petrol zenginliği sebebiyle, ülke üzerindeki emperyalist mücadele hep sürdü. Bu durumun etkisiyle ortaya çıkan darbeler, diktatörler ve savaşlar ise, ülke tarihinden hemen hiç eksik olmadı.

Osmanlı sonrası döneme bakıldığında, başlarda İngiliz etkisi altında şekillenen Irak Ordusunun, bilahare Milliyetçi-Baasçılık ve Komünizm gibi farklı ideolojilerin yuvalanıp birbiriyle mücadele ettikleri ve aynı zamanda darbelerin odağı haline gelen bir kurum olduğu görülür. Sözde bağımsızlığını kazanmasına (1932) ve milliyetçi subayların zayıf direniş hareketlerine rağmen, ülkedeki İngiliz vesayeti II. Dünya Savaşı sonrasında da devam etmiştir. General Abdülkerim Kasım liderliğindeki Hür Subaylar Hareketi, 14 Temmuz 1958 darbesiyle kraliyetten cumhuriyet rejimine geçişi sağlamakla birlikte, darbeci geleneğin ordu içinde yerleşmesine de kapı aralamış oldu. Aynı yıllarda ordu ve siyasette komünistlerin güçlenmesi, 1963 darbesiyle milliyetçi-Baasçı subayların, komünistlere karşı etkisiz buldukları General Kasım’ı idam etmesiyle sonuçlandı. Abdüsselam Arif liderliğindeki milliyetçi-Baasçı cunta, komünistlere karşı şiddete başvurduğu gibi kuzeydeki Kürt isyanlarıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Bu arada, 1966’da Abdüsselam Arif’in yerine geçen kardeşi Abdurrahman Arif de bir Baas darbesiyle düşürüldü. Baasçılar, bu dönemde orduda kilit roldeki subaylarla ittifaklar yaparak iktidarı ele geçirmeyi başardılar.

Eski Başbakanlardan General Hasan el-Bekr’in başında olduğu bir kısım Baasçı subayın 17 Temmuz 1968 darbesinden sonra SSCB ile 1972’de onbeş yıllık bir anlaşmanın imzalanması, aynı yıl Irak petrollerinin millileştirilmesi ve 1973 Arap-İsrail Savaşıyla artan petrol gelirleri, Baas’ın popülaritesini hızla arttırıyordu. 1974’e gelindiğinde, Irak ordusu ile Kürtler arasında yoğun bir silahlı çatışma dönemi başladı. İran desteği sayesinde Kürtlerin modern silahlara sahip olması, onları Irak Ordusu karşısında güçlü hale getirdi. Ancak, Cezayir Antlaşması (1975), Kürt sorununu merkezi yönetim lehinde çözünce Kürt direnişi de söndü.

Baas partisi içinde gittikçe güçlenen Saddam Hüseyin’in, 1979’da Hasan el-Bekr’in çekilmesiyle devlet başkanlığını ele geçirmesi, Irak ordusunun “saldırgan” bir karakter kazanmasında etkili oldu. Sağlanan yüksek petrol gelirleri sayesinde Ortadoğu’nun en güçlü ordularından biri haline gelen Irak Ordusu, İran ile savaşın (1980-1988) ilk yıllarında gücünü göstermesine rağmen, ilerleyen yıllarda İran ordusunun hamlesiyle bu üstünlüğünü yitirdi.

Saddam ve Baas Partisi, güçlerini, siyasi önemi gittikçe artan ordudan aldılar. Ekonomik olarak İran ile savaştan zararla çıkan Irak, askeri açıdan güçlü çıkmış, asker sayısını 1 milyona çıkartarak vurucu gücünü de arttırmıştı. Fakat bu güç, aynı zamanda Saddam’ın iktidarını sağlamlaştırmasına ve saldırgan tavırlarla Arap dünyasının liderliğine oynamasına yaradı. Nitekim, İran ile yapılan uzun soluklu savaşta önemli tecrübeler kazanan Irak Ordusunun ilk hedefi, bir başka petrol ülkesi Kuveyt oldu. 100 binlik bir orduyla 2 Ağustos 1990’da vuku bulan işgal ve ilhak sürecinde, Kuveyt’i ve petrolünü kurtarmak (!) isteyen ABD ve müttefiklerinin yoğun hava bombardımanlarından sonra başlayan kara harekatıyla, Irak ordusu Kuveyt’ten sökülüp atıldı (Şubat 1991). Bu sert darbeyle ordu ilk ciddi prestij kaybını yaşasa da, savaş sonrasındaki otorite boşluğunda patlak veren Şii ve Kürt isyanlarını bastırabildi. Bununla birlikte, orduyu bekleyen asıl kötü gelişmeler, Irak’a uygulanan uçuşa yasak bölgeler, ekonomik ve askeri ambargolar olmuştur.

Saddam Hüseyin sorununu kesin olarak çözmek isteyen ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin 2003’teki saldırısıyla başlayan ikinci savaş ise, Irak Ordusunun bugün düştüğü durumun da asıl sebebini oluşturmaktadır. İlk andaki güçlü direnişten sonra gittikçe gevşeyen Saddam’ın savaş makinesi, çatışmalar bittiğinde tamamen dağılmıştı. Bu tarihten, ABD’nin Irak’tan çekildiği 2011 yılına kadar Irak’ta düzenli bir ordudan bahsedilemeyeceği gibi, ülke tam anlamıyla terör ve kaosun içine de düşmüştür. Derme çatma bir ordunun oluşturulmaya çalışıldığı bu dönemde, Iraklı askerler, ABD ordusunun bir nevi yardımcı sınıfı haline gelmiştir. Diğer yandan, Irak Savaşı öncesi ordunun silahları çoğunlukla SSCB yapımıyken, savaş sonrası batılı silahlar da kullanılmaya başlanmıştır.

Irak Ordusu IŞİD Karşısında Neden Başarısız Oldu?

IŞİD işgalleri karşısında neredeyse hiçbir varlık gösteremeyen Irak ordu birlikleri, daha önce vurgulandığı gibi Amerikalılar’dan kalan modern silahları ve hatta üniformaları da ortada bırakarak kaçtı. Musul’dan kaçanlardan Mahmud Nuri AFP’ye yaptığı açıklamada, “Ordu güçleri silahlarını bıraktı, kıyafetlerini değiştirdi, araçlarını terk etti ve kentten ayrıldı” diyordu. IŞİD’in, kaçamayanları yakalayıp kendilerine has yöntemlerle öldürmesi ise, ordunun düştüğü acıklı durumu bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermekteydi. Bu gelişmeler, yetenekli ve iyi eğitilmiş bir ordu olmadıkça, çok sayıda askerin ve gelişmiş silahların hiçbir işe yaramayacağını, hatta IŞİD gibi örgütlerin eline geçerek daha büyük tehlikelere sebebiyet vereceğini de göstermiş oldu.

Irak Ordusu’nun bugünkü durumuna baktığımızda, halihazırda silah altında 280 bine yakın askeri bulunuyor. 350 bine yakın da yedek askeri mevcut. Genel Kurmay Başkanı Kürt kökenli Babaker Şevket Zebari ve Savunma Bakanı da Casim el-Mifraci olup, ordunun bağlı olduğu en üst merci ise Başbakan, yani Nuri el-Maliki’dir. Bu büyük hayal kırıklığının ardından Maliki ordudan bazı generalleri emekli etti ve son haberlere göre de oğlunu silahlı kuvvetlerin başına getirdi. Mezhepçi politikalarıyla ülkenin bugünkü kaosa sürüklenmesinin başlıca müsebbiplerinden biri olan Maliki, ayrıca cepheyi terk eden askerlerin mahkemede yargılanacağını ve orduda geniş çaplı reorganizasyona gidileceğini de duyurdu.

Irak ordusunun kuzeyde ve özellikle de Musul’da ani çöküşü üzerinde yapılan spekülasyonlar bir yana, bugün gelinen noktada, 100 milyar dolara yaklaşan bir petrol gelirinin tek başına, ülke savunmasını üstlenebilecek bir orduyu vücuda getirmesi elbette beklenemez. Zira, gerçek anlamda bir ordu meydana getirebilme, her şeyden önce bir millet ve devlet olmaya/oluşturabilmeye bağlıdır. Yukarıda, Irak’ın yapay bir devlet olarak kurulduğunu ifade etmiştik. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Irak, yapay da olsa devlet olma vasfını büyük ölçüde yitirdiği gibi savaşma gücünü de kaybetti. Bu gelişmeleri, kozmopolit etnik, dini ve mezhebi yapının yanı sıra aşiret temelli sosyal yapının doğurduğu neticeler olarak da değerlendirmek mümkündür. Zira, Arap, Kürt, Türkmen gibi etnik unsurların; Şabak ve Yezidi gibi heterodoks dini toplulukların; varlıkları çok eskiye giden Keldani, Nesturi, Asuri ve Musevi gibi gayrimüslim gurupların yanı sıra tarih boyunca etkisini sürdüren Sünni-Şii mücadelesi, modern anlamda bir “Irak Milleti”nin oluşumunu büyük ölçüde engellemiştir. Şüphesiz bunda, ülke üzerinde Osmanlı sonrası dönemde de varlığını sürdüren uluslararası petrol ve nüfuz mücadelesi önemli rol oynamıştır.

Burada zikredilmesi gereken bir diğer husus da, belli bir aşirete mensup olmayı, bir üst otoriteye yani devlete mensup olmaktan üstün tutan aşiret temelli sosyal yapının ülkede etkisini hala sürdürüyor olmasıdır. Millet ve devlet olmayı ciddi ölçüde engelleyen bu etken, doğal olarak, ülke savunmasını üstlenebilen ve ülkü birliği olan güçlü bir ordunun teşkiline de imkan vermemektedir.

Daha önce bahsettiğimiz, Osmanlı döneminde Irak (6.) Ordusu içinde Şiiliğin yayılmasına endişeyle bakılması, itikadi bir yaklaşım olmayıp daha çok İran’ın temsil ettiği politik yaklaşıma bir tepki niteliğini taşıyordu. Ordu içinde geçmişte yaşanan bu durumun günümüze yansıyan taraflarına bakarsak, Maliki’nin mezhepçi politikalarına bir kez daha dikkat çekmemiz gerekiyor. Maliki yönetimindeki son yıllarda oluşturulan yeni Irak Ordusunun özellikle kritik mevkiler ve subay kadrosu açısından Şii ağırlıklı dizayn edildiğinde şüphe yoktur. Bu durumda, Irak asker ve subaylarının başta Musul gibi Sünni karakterli bölgelerde IŞİD’e karşı savaşmasını beklemek de biraz hayalcilik olur. Şii-Sünni ayrımının bu denli derinleştiği bir ülkenin ordusunda da benzer bir durumun ortaya çıkması, doğal bir netice olmakla birlikte, Irak’ın artık gerçekleşmesi çok zor olan bütünlüğünü sağlama önünde ciddi bir engel olarak durmaktadır. Başka bir ifadeyle Irak eğer tek bir devlet olarak varlığını sürdürecekse, siyaset ve coğrafyanın yanı sıra ordudaki dağınıklığı ve ikilikleri de ortadan kaldırmak zorundadır.

The post Irak Ordusunun Çöküşü appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : Türkiye Irak’tan El Çekmeli mi ?


Irak’taki gelişmeler bitişik evdeki yangından farklı değil. Üstelik rüzgar da bizim aleyhimize esiyor, ateşi bize doğru sürüklüyor. Böylesi durumlarda hiç şüphesiz soğukkanlılığı muhafaza ederek öncelikle kendi evimizi kurtarmamız aklın emrettiği doğru ve isabetli yoldur. Hatta iki evin birden yanmasından ise bir evin ayakta kalması yangından çıkan komşuya da fayda verir.

Ancak bugün görünen o ki, komşudaki yangın kısmen bize de sıçramıştır. Bu durumda iki kat dikkat kesilmemiz ve hem zarardan kurtulmanın yollarını aramamız ve hem de yangın sonrası küllerden doğacak yeni yapıyı da hızlı bir şekilde tahayyül etmemiz gerekiyor. Hülasa bugün Türkiye Irak’ta sadece kendisini ilgilendiren kriz ile yetinerek yangından çıkamaz. Çok daha fazlası lazım. Bunun için elbette daha önce oluşturulmuş dosyalar ve bilgiler hızlı ama dikkatli bir şekilde gözden geçirilmeli. Kendi siyasetimizin artı ve eksileri açıklıkla masaya yatırılmalı. Yangının daha fazla yaklaştığı sırada her kafadan bir ses çıkacak, çığırtkanlar çoğalacak akıl verenler artacaktır. İşte başarılı olup olmadığımızı ölçmenin zamanı bu zamandır. Kendi işimize odaklanırken dışardan gelen seslerin hangisi doğru hangisi yanlış onu da ayırt edebilecek bir mekanizma oluşturmalıyız.

Türkiye’nin Irak Politikaları

Modern Irak’ı Türkiye kurmadı. Tam aksine Irak, Türkiye hesabına kurulan yapay bir devlet oldu. Ama ne hikmetse Irak’ın bütünlüğünü en çok savunan ülke yine Türkiye olmuştur. Hiç şüphesiz yapay bir şekilde bölgemizde oluşan sözde “ulus devletlerin” bir şekilde dağılmasının bize de yansıyacağı korkusu bu siyasetin belki de temelini oluşturuyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordusuna karşı savaşan yegane Arap Lider olan Faysal b. Hüseyin (Irak kralı) ve oğulları ile en iyi ilişkiyi Türkiye kurdu. Onları Türkiye’de ağırladı. Geçmişe set çekilerek iyi komşuluk örnekleri verildi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Irak için endişelenen ülke yine Türkiye oldu. Hatta savaş sonrasında bu kaygısından hareketle ve yanlış bir hesapla Irak ile Bağdat Paktı’nın kurulması için can atan ülke de Türkiye olmuştur. İran-Irak Savaşı boyunca her iki tarafa kırk ülke birden silah satarken, üstelik müttefikleri de Irak’ın yanında yer alırken Türkiye barışı önermekte, iki taraf karşısında tarafsızlığını korumaktaydı. Halepçe katliamından sonra dünyanın gözü önünde cereyan eden hadislere ağlayan yegane ülke Türkiye idi. Kapılarını sonuna kadar açtı ve Irak’tan Türkiye’ye iltica edenlerin doğuracakları zararı bile bile insanî katkıyı sağlayan ülke oldu. Kendi vatandaşına veremediği imkanları mültecilere sunan o günkü yönetimin dünyanın aymazlığı karşısındaki haykırışları hala canlıdır. Hatta Irak’ın kuruluşunda İngilizlere yakınlık gösteren ancak daha sonra merkezi hükümetle başı derde düşen Kürt liderlere Türkiye sahip çıktı. Onlara dünyada Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile dolaşma imkanı sağladı.

ABD ve Avrupa’nın Irak politikalarından çark ederek oluşturdukları çekiç güçten ve 32. paralelden olumsuz anlamda etkilenen ülke de Türkiye oldu. O tarihlerde açık pazar ekonomisini keşfeden ve dış dünyaya açılmaya başlayıp ihracata yönelen Türkiye’nin önünü kesen I ve II. Körfez Savaşları’nın doğurduğu sıkıntılar hala mevcuttur. Türkiye’nin bölgeye olan ihracatı tamamen dururken, ABD ve Avrupalı şirketler ambargoyu delmek için Ürdün’de adeta üs kurarak ticaretlerini sürdürdüler. 2003’te ABD’nin bütün dünyayı hatta Irak’ın diğer Müslüman komşularını ikna ettiği bir zamanda Türkiye, hem insani gerekçeler ve hem de geleneksel refleksleri ile Irak’a yapılacak askeri harekatın karşısında durdu. O tarihte Arap liderleri ile yapılan temaslardan bir sonuç alınamadı ama meclis ilkeli duruşunu 1 Mart tezkeresi ile bir kere daha göstererek, ABD’ye Türkiye üzerinden bir cephe açmasına izin vermedi. Bunun bedelini de Türkiye ağır bir şekilde ödedi.

Türkiye Bugün Nerede Durmaktadır?

NATO’nun da iştiraki ile uçuşa yasak bölgeler bile oluşabilecektir ve oluşmalıdır da. Nitekim bugün bile taraflara sunulan bu destek sahada açıkça görülmektedir. Bütün mesele Türkiye’nin bu denge oyununda nerede yer alacağıdır?

Irak fiilen bölünmüştür. Kuzey’de Kürdistan Devleti sadece bağımsızlık törenini yapmamıştır. Güney’de zaten ortaçağlardan beri var olan Şii geleneksel idaresi Necef ve Kerbela’da yaşayan müçtehitlerin yeni fetvalarıyla İran ile irtibatı kumuştur. Belki de yakın gelecekte, İran himayesinde, tarihte ilk defa bir mezhep adı ile anılabilecek bir devlete (Şii Irak Devleti) doğru gitmektedirler. Zaten burada yaşayan halk, fiilen Irak Devleti’nin vatandaşı ise de esasında taklit ettikleri Şii müçtehitlerin tebaalarıdır. Onlara itikatlarının mecbur kıldığı humusu (kazançlarının 1/5ini) öderken, vatandaşlıklarından dolayı da Irak Devleti’ne karşı sorumluluklarını zorunlu olarak yerine getirmektedirler. Aslında bu ikilem Şiiler için bir zulümdür. Bu yüzden belki de ilk defa Maliki yönetimi ile -başkasının hesabına- bu ikilemden kurtulabilecekleri zehabına kapılmışlardır.

Türkiye’yi birinci derecede ilgilendiren Musul, Anbar ve Tikrit’te ise şimdi Bağdat’ı tehdit edebilecek potansiyele sahip yeni bir güç ortaya çıkmıştır. (Biz IŞİD terör örgütü desek de çoktan diğer partnerlerimiz onun Irak-Şam İslam Devleti veya sadece “İslam Devleti” adını benimsemişlerdir. Türkiye ile kan bağı olan Türkmenlerin konumu ise belirsizliğini korurken, Kerkük Barzani ve Talabani arasında geleceğin münazaalı konuları arasında yerini almıştır.

Bu manzara karşısında Türkiye’nin geleneksel politikalarını masaya yatırması zarureti doğmuştur. Bunun yapılmadığını söylemek büyük bir haksızlık olur. Ancak meseleyi sınırlı ve bugün için hayati önem taşıyan konu(lar) üzerinde yoğunlaşıp kapalı kapılar ardında sürdürmek yeterli olmayacaktır. Türkiye’nin zihin dünyasında mevcut olan Irak algısı yeniden tartışılmalı ve yeni gelişmeler topyekûn Türkiye’nin inanacağı ve karar verebileceği siyaset(ler) ile karşılanmalıdır.

Türkiye kendi Kürt meselesinde yakaladığı açılımı Irak konusunda da sürdürebilecek midir? Barzani bir devlet başkanı gibi hareket ediyor. Bu konuda Türkiye’nin her ne kadar tavrı net görülse de fiili durum karşısında ne yapacaktır? Kürdistan Devleti’ni ilan etmeye hazırlanan Barzani hangi rejimi planlamaktadır. Aşiret geleneklerinden gücünü alan üstü örtülü bir krallık mı, demokratik bir Cumhuriyet mi? Bu durumda bütün Kürtler onun etrafında birleşecekler midir? Her ne kadar başkanlığını iki yıl daha uzatan izni yerel parlamentodan almış ise de gerek kendi tabanı arasında ve gerekse Talabani taraftarları ve daha bir çok Kürt guruplar tarafından itirazlar yükselmektedir. Türkiye yangın yerindeki bu sesleri net bir şekilde duymakta mıdır?

Maliki ile en azından enerji nakli meselesi açısından önemli bir uzlaşma sağlayan Türkiye bu durumu gelecekte nasıl idare edecektir? Zira bu konuda Barzani veya diğer Kürt liderler ile yeniden masaya oturmak gerekecektir. Türkiye’nin “Irak’ta çekişen tarafların üstünde bir nüfuzunun olmadığını” kabul edelim, bunun böyle sürdürülmesi ne kadar isabetli olacaktır? 1920’lerde Modern Irak suni bir şekilde yaratılırken o tarihlerde bile sahadan çekilmekte olan Osmanlı Devleti veya İttihatçılar, kurdukları ilişkiler ile kendilerinden olan Nuri Said Paşa ve daha pek çok kişiyi yönetimin kilit noktalarına yerleştirebilmişlerdir. Bu örneğin ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır, ancak zannımızca Türkiye’nin bugünkü imkan ve şartları bundan daha ilerdedir ve oluşacak Yeni Irak’ın siyasi coğrafyasının oluşmasında etkili olabilecek güçtedir. Bugün Irak’ta yaşanan savaşın sınır çizme savaşı olduğunu anlamak gerekmektedir. Eğer Türkiye başta olmak üzere çevre ülkeler meseleye daha duyarlı yaklaşabilirler ise bu sınırların çizimi gurupların sadece nüfuz sahalarının tespiti ve kaynakların paylaşımı ile sınırlı kalabilir. Ancak kendi haline terkedilirse Irak uzun yıllar iç savaşlar ile boğuşmak zorunda kalacaktır.

Hiçbir tarafın diğerini alt edemeyeceği ve şehirlerin sık sık el değiştireceği bu savaş, başta Irak halkına ama aynı zamanda komşularına da büyük zarar verecektir. Bu durumda müdahil olan ülkeler (ABD, Rusya, S. Arabistan, İran) hiç şüphesiz bölge petrolünün sorunsuz bir şekilde pazarlanması için taraflara çatışmayı dengede sürdürebilecekleri yeterlilikte bir destek vereceklerdir. Hatta NATO’nun da iştiraki ile uçuşa yasak bölgeler bile oluşabilecektir ve oluşmalıdır da. Nitekim bugün bile taraflara sunulan bu destek sahada açıkça görülmektedir. Bütün mesele Türkiye’nin bu denge oyununda nerede yer alacağıdır?

The post Türkiye Irak’tan El Çekmeli mi? appeared first on ORDAF.

IRAK DOSYASI : 80 Yıl Önce Kerkük-Musul


Osmanlı dağıldıktan sonra eski Osmanlı eyaletleri birer birer manda yönetimine girdiler. Zaten I. Dünya Savaşı’nın amacı da bu değil miydi? Türkiye kendi İstiklal mücadelesini verdi ve yeni bir dünya inşa etmeye kalkıştı. Ancak Kerkük, Musul, Bağdat gibi esasında Türkiye’nin ayrılmaz parçaları -eskilerin deyimi ile cuz’un lâ yetecezzası- emperyalizmin kucağında kıvranmaya başladı. 1934’teki Ankara’dan Bağdat’a yaptığı seyahat izlenimlerini küçük bir kitapçıkta yayımlayan Selahattin Emin’in kaleminden Kerkük ve Musul’u hatırlatmak istedik.

Musul Vilayeti Haritası, Osmanlı Atlası

Musul Vilayeti Haritası, Osmanlı Atlası

KARATEPE, KERKÜK, MUSUL

Bağdat’a döndükten bir müddet sonra Selmanıpak ve Kût civarını gezdik ve birkaç gün Deliabbas, Karatepe taraflarında dolaştık.

Karatepe, küçük bir Türk kasabasıdır. Bütün halk Türkçe konuşuyor. Evine misafir olduğumuz münevver bir yerli, oraları hakkında bize malûmat verdi: Türkiye’ye canla bağlı olan Karatepe, son senelerde bizden yüz çevirmiştir. Yeni Türkiye buralarda artık Şeyh Sait gözlüğüyle görülüyor. Irkdaş yüzünde yalancı tebessüm, bize bir hakaret kadar ağır geldi. Fakat avluda peykelere oturmuş, kaba saba giyinmiş köylüler arasında kara Şii sarığı, bu uzak duruşu izâh ediyor: Necef’te Şii softa yetiştiren medreseler, son senelerde en kuvvetli propagandacılarını Türk mıntıkalarına yolluyorlar ve 10 yıl evvel %95 Sünni olan buraları, bugün %95 Şii’dir. Lâkin artık Şii hoca, vaazlarına imam Ali’nin zülfikarından değil, Türklerin şapkasından başlıyor ve Diyarbekir’e demir yolu yapan rejim, kara derili bir vahşi gibi meydanlarda linç ediliyor.

İngiliz İşgalinin İlk Yıllarından Kuzey Irak Etnografik Haritası

İngiliz İşgalinin İlk Yıllarından Kuzey Irak Etnografik Haritası

Karatepe’de bir yek İngiliz göremezsiniz. Fakat o, kullarını görmeğe çıkan tebdil bir Şark sultanı gibi, hergün buradadır, ve bu kerpiç evlerin arasında, Lahor sokaklarındaki adımlarla dolaşıyor.

Kânunisani girdi. Bağdat’ta şömineler yanıyor. Artık memlekete dönmek zamanı yaklaştı. Ve bir akşam bindiğimiz tren, ertesi sabah bizi Kerkük’e bırakıyor.

Kerkük de tam bir Türk şehridir. Dairelerde resmi dil bile Türkçe. Orada kaldığım bir kaç gün içinde bilhassa muallimlerle temas ettim. Bunlar, Türkiye’nin attığı geniş adımları cezbe içinde takip ediyorlar. Fakat bakışlarında terkedilmiş insanların hüznü var.

Bizi çok seven mutasarrıfı ziyaret ettiğimiz zaman yanında (müşavir-i idari) vardı. Fasih bir Arapça konuşan bu Britanyalı, sahnenin arkasındadır. Fakat Sünni ve Şii mücadelelerini idare eden iplerin onun elinde olduğunu, İngiliz emperyalizmini yakından tanıyan bizler, iyi biliriz.

Buralarda istilânın bugünkü en yakın gâyesi, Irak’ı Hindistan’a benzetmektir. Memlekete asfaltı bile İngiltere’den getirerek, iktisat kanallarını körelterek, halkı ne kadar kabilse o kadar fakirleştirerek, en karışık yollardan sabırla metanetle gidilen yol budur. Şii mezhebini bir kalkan gibi Toroslara karşı tutmak, Türklerle meskûn olan yerler içindir ve bu, yedi başlı suikastın yalnız bir silahıdır.

Kerkük’ten Musul’a giderken, sönmüş bir yanardağ tarlasını andıran büyük petrol mıntıkasında birçok kuyular gördük. Buralara dikilen siyah bacalar, yalnız tekniğin zaferi değil, istilânın da bayrağı idiler. Musul’dan Hayfa’ya döşenen demir borudan, petrolle birlikte şeref ve istiklâl aktığını gördük.

Petrol kuyularının civarında ebedî bir ateş var. Bu, yüzlerce seneden beri yanan ve söndürülemeyen bir petrol damarıdır. Bu ateş, asırlarca Osmanlı ülkesinde boş yere yandı. Bugün aynı ateş emperyalizmin piposunu yakıyor. Kötürüm saltanat bu renk renk kayaların yalnız üstünde, ve buralarda yalnız âsî te’dip ederek dolaştı.

Musul’da on gün kadar kaldım. Burası da sokakları asfaltlaşan eski bir Asya şehridir. Bizden kopan bu sokaklar, metruk bir mezar sandukası gibi, senelerin tozu altında kalmışlardır. Çarşıda bir dükkanın duvarlarında hala asılı duran Abdülhamit’in ve Kayzer’in resimlerine uzun uzun baktım. Buraya daha meşrutiyet bile tam manasıyla girememiştir…

……….

Fakat, bütün bu karanlığa rağmen, Iraklının gönlünde duyduğu Türk ve karakter sempatisini Musul’da çok yakından tanıdım. Askeri ve sivil mahfillerde, her akşam bir ziyafet sofrasında konuşuyorduk. Bu konuşmalar biraz kapalı, fakat gönülden gönüle idi.

Musul’daki münevver Iraklı, Bağdatlıdan daha özlü ve daha kuvvetlidir. Sanki yakın Türk hududundan gelen yayla havası, onları bir bahar diriliği içinde tutuyor.

Bu arkadaşlar istilâyı, yalnız etlerinde değil gönüllerinde ve kafalarında da hissediyorlar ve Iraklının kuvveti bu noktadadır. Geceleri Bağdat ile konuşan yabancı telsiz, onlar için artık esatirî bir kuvveti temsil etmiyor. Onlar bir günün geleceğine ve zafere inanıyorlar. Ve asıl o zaman hudut komşularına bakmak, onlara en büyük ümidi veriyor: Türk sevgisi Musul’da, memleket sevgisiyle iç içe yaşıyor.

Bazen çok uzun süren konuşmalarımızda, onlara, muhtelif vesilelerle şunları söyledim:

İnsan olarak şarklı, bir garplıdan çok yüksektir. Fakat bizi sefaletin her türlüsüne sürükleyen görünmez kollar var. Şark paslı zincirlerini kıracak ve ışığa çıkacaktır.

Garbın makinesini alacağız. Garp, bize insanlıkta değil, fabrikada üstün geliyor. Biz, demir tankı, demir tankları yapabildiğimiz gün yeneceğiz. Fakat onu “emekleyen beşeriyet” müzesine götüreceğiz, ve insanlığı ayağa kaldıracağız.

Makineyi alan ve insan kalan Şark, beşeriyetin büyük ideali bu olacaktır.

Bizim eski medeniyetlerimizi, el tezgâhlarımızı topa tutan demir yendi. Fakat bizim demirimiz onların kolunu bükecektir. Harp sonrasının asırlara sığmayan tarihine bakınız: Karakter ve kahraman, artık Şark inhisarıdır. Yüz milyonlarla esir dizin önünde büküldüğü asırlık City, politika sarayında usta diye bir canbaz oynatıyor. Garbın en kültürlü milletleri kahraman diye birer Kabakçı Mustafa verebildiler. Fakat ne Citynin usta canbazı, ne de eli kalkanlı ortaçağ kahramanları çöken Garbı kurtaramayacaktır.

….

Selahattin Emin, Ankara, Lübnan, Bağdat, Seyahat Notları, Matbaai Ebuzziya İstanbul 1934, s. 55-61 arasından

The post 80 Yıl Önce Kerkük-Musul appeared first on ORDAF.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Libya’da Silahlar Susmuyor


Libya’da ramazan ayının başlamasıyla sakin geçen günler son olaylarla tekrar yerini endişeli beklentilere terk etti. Oysa 25 Haziran’da yapılan seçimler Libya’da arzu edilen istikrar ortamı için yeni bir beyaz sayfa açılması umudunu doğurmuştu. Birkaç seçim bölgesinde ertelenen oy verme işlemleri dışında, seçimler başarılı bir şekilde tamamlanmıştı. Seçim sonuçları ilan edildiğinde liberal güçlerin kayda değer bir sonuç aldığı yorumları yapılmıştı. Böylelikle batıyla uyumlu ve bilinen sorunları çözebilecek yeni bir hükümetin kurulacağı beklentileri yaygınlık kazanmıştı. Başbakan Abdullah el-Seni’nin AB yetkilileriyle görüşmesi ve parlemento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararları tartışılırken Trablus havaalanındaki çatışmalar gündemi tamamen değiştirmiştir.

Ülkedeki beklentiler olumlu gelişmelerin olacağı yönündeyken Trablus havaalanından gelen çatışma sesleri hayal kırıklığı oldu. Trablus havaalanı, siyasal gücü ele geçirmenin son halkalarından biri olarak yeni bir çatışmaya zemin oldu. Halk istikrar ve emniyet umutlarını korumaktayken bu çatışma haberi kaçınılmaz olarak vatandaşların morallerini bozdu.

Diğer taraftan seçim sonrası kurulacak hükümete yerini bırakmak üzere olan mevcut Abdullah el-Seni hükümeti, kendi meşruiyeti tartışılırken hatta, yok sayılma aşamasının önündeyken AB ile yasadışı göçleri engelleme görüşmeleri yapmaktadır. Hükümet ile AB arasında, Libya’dan AB ülkelerine gerçekleştirilen yasadışı göçün önlenmesi amacıyla bir plan üzerinde müzakereleri sürdüren Başbakan Abdullah Seni ile AB yetkilileri arasında 10 Temmuz günü yapılan görüşmede Libya Devleti’nin göçmenlerin geldiği ülkeler ile eşgüdüm içerisinde çalışmaya hazır olduğu ifade edilmişti. Libya tarafı sınırların daha iyi korunması konusunda hemfikir olduğunu beyan etmekle birlikte, AB yetkililerinden eğitim ve teknoloji talebinde bulundu.

Bu arada, Libya ulusal parlemento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararı yeni sorunların çıkmasına neden olabilir. Doğu Libya’da emniyet tam olarak sağlanamamıştır ve Halife Haftar kuvvetleriyle el-Kaide vb. guruplar arasında sıcak çatışmalar sürmektedir. Her ne kadar Libya’daki bazı siyasi partiler bu kararı destekliyor olsa da bu kararı uygulanması bir takım sorunları derinleştirecektir. Adalet ve İnşa Partisi (AİP) Başkanı Muhammed Suvan’ın parlamento binasının Trablus’tan Bingazi’ye taşınması kararını desteklemektedir. Bu kararı ülkede federalizm yanlılarına karşı bir hamle olarak görenler azımsanmayacak kadar çoktur. Bingazi’deki parlamento binasının şehirdeki siyasi ve ekonomik hareketliliği artıracağını dile getirenler, Kaddafi döneminde 42 yıl boyunca ihmal edilen kentin böylece yaralarını sarabileceği görüşünü savunmaktadırlar.

Libya’daki sıradan insanlar, ramazan ayının sonrasında bir takım olumsuz gelişmeler olabileceğinden endişe ederken aniden Trablus havaalanında ortaya çıkan çatışmalar nedeniyle üzüntü ve endişeyi birlikte yaşadılar.

13 Temmuz sabah saatlerinde Zintanlı milis gruplarının kontrolünde bulunan Trablus Havalimanına yönelik bir operasyon başlatıldı. Operasyon dahilinde başlayan ve ağır silahların kullanıldığı çatışmalar devam etmektedir. Şehre 30 km. mesafede bulunan havalimanındaki çatışmalarda kullanılan ağır silahların sesleri şehir merkezinden işitilmektedir.

Operasyonun amacının, havalimanını Zintanlı grupların kontrolünden almak olduğu ifade edilmektedir. Bu kapsamda; Kaniva, El Berki, El Murgani, Fursan, Canzur, Misurata Hıttin isimli milis gruplarının, Libya Devrimcileri Odasının ve Orta Kalkan Kuvvetleri ile 27’nci Motorize Kuvvet’in havalimanına yönelik operasyona iştirak ettikleri belirtilmektedir. Basında sözkonusu gruplar “İslamcı” olarak nitelendirilmektedir.

Sabah erken saatlerde uçak pistlerinin bulunduğu bölgede başlayan çatışma, eski havalimanı bölgesine sıçramış olup, sivil araçların bulunduğu otopark bölgesinde bir araba havaya uçurulmuştur. Tüm uçuşlar iptal edilmiş, yolcular tahliye edilmiş ve havalimanı yolu trafiğe kapatılmıştır. İlk bilgilere göre havaalanı 5 günlüğüne kapatılmıştır. Ancak çatışmaların ne zaman biteceği silahlı milis guruplarının aralarında nasıl bir uzlaşma olacağı bilinmediğinden Trablus havaalanının ne zaman yolcu trafine açılacağı konusunda kesin bir tarih vermek mümkün değildir.

Diğer yandan, Zintanlı milis gruplarının bulunduğu Savunma Bakanlığına bağlı bazı kışlaların da kuşatıldıklarına dair haberler bulunmaktadır.

Bazı haber sitelerinde, bugün başlayan operasyonun, dün ABD Dışişleri Sözcüsünün “ABD’nin Libya’da devam eden ve yayılma ihtimali bulunan şiddet eylemlerinden duyduğu endişeyi” dile getirmesinin ardından başlatılmasının dikkat çekici olduğu kaydedilmiştir.

Bugün (13 Temmuz) sabah saatlerinde Zintanlı milis gruplarının Trablus Havalimanından çıkarılmaları için başlatılan operasyon (bazı mecralarda “Sabah (Fecr) Operasyonu” olarak isimlendirilmektedir), Zintanlı milislerin havalimanına komşu mahallelerdeki karargahlarını (polis karakolları ve kışlarlar) da kapsayacak şekilde devam etmektedir.

Trablus’a güneyden ve doğudan Misuratalı birliklerin giriş yaptığına dair bilgiler bulunmaktadır. Ayrıca, şehre batıdan girişlerin engellendiği belirtilmektedir. Çatışmalarda ölü ve yaralılar olduğu, sivillerin yaşadıkları bölgelerin de çatışmalardan etkilendiği kaydedilmektedir. Misuratalı Hittin Tugayı komutanlarından Salim Bin Şatvan’ın öldüğü, eski milletvekili ve Misuratalı milis liderlerinden Salah Badi’nin yaralandığı yönünde haberler bulunmaktadır.

Havalimanının uçak pistlerinin hasar gördüğü, gümrük deposu ve uçak bakım-tamir atölyesinde yangın çıktığı ifade edilmektedir.

Sosyal medya araçlarında, Müslüman Kardeşler yanlısı milislerin Trablus’un kontrolünü ele geçirmek için saldırıya geçtikleri yönünde haberler yer almaktadır.

Diğer yandan, “Sabah Operasyonu” basınla ilişkiler ofisinden yapılan açıklamada “Zintanlı Kaka, Savayik ve El Medeni milis grupları resmi güçlere katılmaya davet edilmiştir”.

Telefonla görüşülen THY yetkilisi; havalimanının faaliyetlerinin tamamen durması nedeniyle Misurata’dan gerçekleştirilecek uçuşların dahi yapılamadığını belirtmiştir.

Libya’nın gerçek gündemi, ülkedeki emniyet sorunu ve devlet kurumlarının görev ve sorumluluklarını yerine getirmedeki karşılaştığı güçlüklerdi. Trafikte seyir halinde iken aracı gasp edilen, evinde oturuken birkaç silahlı kişi tarafından fidye vb. talepler nedeniyle kaçırılan insanlar, kim olduğu belirsiz kişilerce haksız yere ve güç kullanılarak işletmelerine el konulan şirket sahipleri şikayetlerini iletecekleri polis birimi haklarını koruyacakları yargı mekanizmaları bulmakta zorlanıyorlardı. Bu sorunlar devam ederken ülkenin dış dünya ile iletişimini sağladığı, cargo seferleriyle acil ihtiyaçlarını temin ettiği havaalanının kapatılması, ülkede yaşanan istikrarsız ortamı iyice derinleştirmiştir.

The post Libya’da Silahlar Susmuyor appeared first on ORDAF.

%d blogcu bunu beğendi: