Günlük arşivler: 17 Temmuz 2014

TARİH : TALMUD’UN DOGUŞU VE YAHUDİLER ÜZERİNDEKİ TESİRİ


TALMUD’UN DOGUU VE YAHUDLER ZERNDEK TESR.pdf

TARİH : 1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanması ve Mithat Paşa


1864 Vilayet Nizamnamesinin Tuna Vilayetinde Uygulanmas ve Mithat Paa.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI /// SERAP DURUSOY : AB’NİN ZAYIF EKONOMİK HALKASI YUNANİSTAN’IN EKONOMİK KRİZİ D İNECEK Mİ ?


AB’NN ZAYIF EKONOMK HALKASI YUNANSTAN’IN EKONOMK KRZ DNECEK M.pdf

TARİH : XIX. YÜZYILIN İLK YARISINDA ANTAKYA’DA YERLEŞME VE NÜFUS


XIX. YZYILIN LK YARISINDA ANTAKYA’DA YERLEME VE NFUS.pdf

TARİH : ABDÜLHAMİD’İN SELANİK’TEN İSTANBUL’A ALMAN GEMİSİ İLE NAKLİ /// Alman Belgelerine Gör e ///


ABDLHAMD’N SELANK’TEN STANBUL’A ALMAN GEMS LE NAKL – Alman Belgelerine Gre.pdf

TARİH : Osmanlı Son Döneminde Kosova’da İhtidâ (İslâmlaşma Süreci) Üzerine Bazı Değerlendirmeler


Osmanl Son Dneminde Kosova’da htid (slmlama Sreci) zerine Baz Deerlendi rmeler.pdf

TARİH : LAİK DEVLET DÜZENİMİZİN İLK YASAL DAYANAĞI


LAK DEVLET DZENMZN LK YASAL DAYANAI.pdf

TARİH : XVIII. YÜZYIL İZMİR TİCARETİ HAKKINDA DÜŞÜNCELER VE VEZİR HANLARI


XVIII. YZYIL ZMR TCARET HAKKINDA DNCELER VE VEZR HANLARI.pdf

TARİH : 1923 TÜRK-YUNAN NÜFUS MÜBADELESİ VE GÜNÜMÜZDE MÜBADİL KİMLİK VE KÜLTÜRLERİNİ N YAŞATILMASI


1923 TRK-YUNAN NFUS MBADELES VE GNMZDE MBADL KMLK VE KLTRLERNN YA ATILMASI.pdf

TARİH : NİŞANCI HAMZA PAŞA’YA İLİŞKİN YENİ BİLGİLER


NANCI HAMZA PAA’YA LKN YEN BLGLER.pdf

Hackers’ Mysterious Death Prompts Conspiracy Theories, Concerns About Pacemakers


The mysterious death of a San Francisco "ethical hacker," who was set to give a speech on infiltrating wireless implantable medical devices, has caused speculation that he was the victim of a targeted attack, and raised alarm about the safety of devices such as pacemakers.

Professional hacker Barnaby Jack, who famously demonstrated how to make ATMs spit out cash, was set to reveal the secrets of how implantable medical devices, specifically pacemakers, can be hacked, in a talk scheduled for last Thursday at the Black Hat security conference in Las Vegas.

"He was able to remotely exploit them, and this talk was really dedicated to how the manufacturers could improve the security of the device," IOactive CEO Jennifer Steffens said.

But his girlfriend found the 35-year-old dead in his San Francisco home July 25. The cause of death is still under investigation, according to the San Francisco coroner’s office.

Police say they have ruled out foul play, but the cause of death might not be determined by the medical examiner for another month.

Jack dedicated his career to exposing the vulnerabilities hackers can exploit. The title of his scheduled talk at the Black Hat security conference was "Implantable Medical Devices: Hacking Humans," and he planned to discuss how these devices "operate and communicate, and the security shortcomings of the current protocols," according to the Black Hat website.

"He wanted to know, how could that stuff down there fail, and especially how it could fail if there were some not nice people out there trying to make it crash," security researcher Dan Kaminsky said.

Jack’s research into the possibility of hacking medical devices is reminiscent of the plot twist in the end of the second season of the Emmy-award winning series "Homeland," in which the fictional vice president was killed when his pacemaker was hacked by terrorists.

That scene got people wondering whether it is possible to hack implantable medical devices. In an interview with Bloomberg News before his death, Jack said that the answer is yes.

"Once I took a look, I was actually shocked to see how many vulnerabilities existed," Jack said.

The FDA said in a statement that there is no cause for alarm for the nearly 3 million Americans who have pacemakers.

"[The FDA] is not aware of any patient injuries or deaths associated with these incidents, nor do we have any indication that any specific devices or systems in clinical use have been purposely targeted at this time," the regulatory agency said.

Meanwhile, questions — and even conspiracy theories

KAMPANYA : ‘GDO’ya ve Yerel Tohumlarımızın Yok Olmasına Hayır. Temiz Su ve Gıda İstiyoruz’


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Avrupa Birliğine uyum adı altında kabul edilen Biyogüvenlik Yasası malesef 26/09/2010’da yürürlüğe girmiştir. Bunun sonucunda GDO’lu ürünler ülkemize serbestçe girmekte, etiket zorunluluğu olmadığından biz ve çocuklar haberimiz olmadan yemekteyiz. Biyogüvenlik yasası ulusal çıkarlarımıza ve halk sağlığına aykırıdır.

Bu nedenle;

1- 26/09/2010’da onaylanan Biyogüvenlik Yasasının iptali ve değiştirilmesi

2 – 08/11/2006 yılında Resmi Gazete’de yayınlanarak yürülüğe giren yasa Anadolu’nun ata yadigari tohumlarının yok olmasına ve biyo çeşitliliğe geri dönülmez zararlar verecektir. Ulusal çıkarlarımıza uygun olmayan 5553 no’lu yasanın iptal edilmesi ve tüketicinin lehine değiştirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla konuyu anlatan bilgi ve belgeleri ilgili makamlara sunmak için bir çalışma başlatmak gerekli olmuştur.

Saygılarımla.

BARZANİ DOSYASI /// NECDET BULUZ : Barzani rüyasında görse inanamazdı.


Türk ve Türkiye düşmanı Barzani, şimdi rüyasında bile görse inanamayacağı gelişmeleri yaşıyor. Son olarak geçenlerde Ankara’ya bir heyetle gelen Peşmergebaşı, her zaman olduğu gibi yine önüne kırmızı halılar serilerek karşılandı, kuçaklandı. Ankara’da Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından da kucaklanarak ağırlandı.

Burada bir ayrıntıya değinelim:

Barzani, ilk kez Türkiye’ye yanında askeri yetkililerini de getirdi. Bunun ne anlam taşıdığının deyatlarına girmeyeceğiz.

Ortadoğu uzmanları ve dış basından yansıyan iddialar göre, Irak’taki taraflar gerçek bir ulusal ortaklık hükümeti kuramazlarsa, Kuzey Irak’taki Bağımsız bir Kürt Devleti’ni Türkiye’nin tanıyacağı ifade ediliyor. Ankara’daki görüşmelerin ana noktasının da bu olduğu, bunun yanında IŞİD ve Irak’ta gelişen olayların da değerlendirildiğine dikkat çekiliyor.

Barzani, dikkat edilecek olursa, kısa bir süre önce bağımsızlık ilanı için gün saydıklarını, bunun ana temellerinin oluşturulduğunu söylemişti. Bu hainin kafasının içinde yıllardır bağımsızlık hayallerinin olduğu biliniyor. Geçenlerde bu konu için Amerika’ya giden Barzani heyetine Beyaz Saray yetkililerinin “Bağımsızlık için henüz erken” uyarısı yapılmış, şimdilik beklenen destek verilmemişti.

Bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz noktaya gelelim:

Barzani, PKK’nın en azgın dönemlerinde Türkiye’yi tehdit etmiş, ülkeyi karıştırabileceğini bile söylemişti, bunlar nasıl unutuldu? Kaldı ki, Kuzey Irak’taki yapılaşmada İsrail ön plana çıkmış, Barzani-İsrail işbirliği ile peşmerge ordusu eğitilmiş, İsrail’in kurulacak Bağımsız Kürt Devleti’ni ilk tanıyanların başında yer alacağı söylenmişti. Eğer iddialar doğruysa, İsrail’in ardından Barzani’nin devletini tanıyacak ikinci ülke Türkiye’dir.

Barzani’nin Kuzey Irak’ta Kandil’de yuvalanan PKK militanlarına bugüne kadar nasıl destek ve yardım yaptığını herkes biliyor. Bunun bilgileri ve belgeleri arşivlerdedir. Bunlar unutulabilir mi?

Kuzey Irak’tan Türkiye üzerinden yapılan kaçakçılıkta Barzani-PKK işbirliği halen devam ediyor. Özellikle sahte üretilen sigara, içki, ilaç gibi maddelerin yanı sıra, uyuşturucu ticaretinde de Türkiye’yi geçiş noktası olarak kullanmaktadır. Bugün ülkemizde de satılan sahte sigara ve içkilerden elde edilen paralar Barzani’nin kasasına girmektedir. Kaldı ki yıllardan bu yana bugünkü hükümet bunlara bile göz yummaktadır.

Bitmedi, Barzani Kerkük’te soydaşlarımız Türkmenlere karşı bugüne kadar Saddam’ın bile yapmadığı zulmü yapmış, Kerkük’ün yapısını değiştirmiş, Türkmenleri yerlerinden yurtlarından etmiştir. Kerkük’ün bir Kürt kenti olduğunu iddia ederek, Türkmenlerin en seçkin liderlerini suikastlar kurdurarak ortadan kaldırmıştır. Adam kaçırma, bombalama ve sindirme ile Türk adının ortadan kaldırılmasında başrol oynamıştır.

Sicili bu kadar belli olan, Türk ve Türkiye düşmanı, ağzından salyalar akan bu adamı el üstünde tutmak, ayaklarının altına kırmızı halılar sererek karşılamak ve kucaklamak bize göre Türk’e ve Türkiye’ye yalpan haksızlıktır, ihanettir. Yazımızın başında değindiğimiz “Barzani bu gelişmeleri rüyasında görse inanmazdı” vurgumuz bundandır.

Bugün çıkarı ve beklentileri için kapımıza gelen bu hain, eline yine fırsat geçtiğinde nasıl bir Türk ve Türkiye düşmanı olduğunu hiç kimsenin şüphesi olmasın, yine ortaya koymaktan kaçınmayacaktır.

Açık söylemek gerekirse, biz bugün Barzani ile olan bu yakınlaşmadan büyük rahatsızlık duyuyoruz, yapılanları içimize sindiremiyoruz.. Zaten, konu ile ilgili yazdığımız her yazımızda da Barzani’yi tam bir Türk ve Türkiye düşmanı olarak tanımladık. Bugün de bu görüşümüzde bir farklılık olmamıştır. Özellikle Kerkük üzerinde oynanan oyunlar ve Barzani’nin Türkmenlere karşı beslediği kin ve düşmanlık unutulabilecek gibi değildir. Bugün, bu haine böylesine bir desteğin özellikle bizi yönetenler tarafından verilmiş olması da ayrıca hem üzücü, hem de düşündürücüdür.

necdetbuluz

necdetes

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ZAHİDE UÇAR : Kıssadan Hisse, Almak İsteyene.


2006 Yılından bu yana yazıyorum. Karanlıklara bir mum tutmaya çalışıyorum. Hırsızın, arsızın, hainin, yalancının üzerine fenerimi tutup, işte burada diyorum. Ülkeyi, geleceğimizi elimizden alıp emperyalizme peşkeş çekenleri gösteriyorum. Önceleri hırsızın-arsızın-yolsuzun-hainin-münafığın-yalancının ortakları, yalakaları suçüstü olmanın paniği ile saldırıp ağzından salyalar akıtarak küfürler ediyordu. Şimdi Cumhura seçtirmeyip dayatılan adaylara itiraz ettiğim için parti kuşları saldırıyor.

Bir anda hain olduk… Zannedersiniz ki mahkemeler ile uğraşan bizler değil, bu klavye kahramanı parti kuşlarıydı. Elini değil, gövdesini taşın altına koyanları parti müritleri“ hainlikle” suçluyor. Komik. Elma şekeri elinden alınan çocuklar gibi… Zannedersiniz ki onların maaşlı yazarlarıyız. Görüşlerimizi yazmayacağız ki, onların vicdanı rahat etsin… Gazozlarına katılan ilacı söylemezsek, uyandıklarında “bilmiyordum, tuzağa düştüm” diyebilecek bir bahaneleri olsun istiyorlar…

Zannedersiniz ki Abdullah Gül’ü Çankaya’ya biz çıkardık. Zannedersiniz ki Kemal Derviş gibi küresel bir oyuncuyu dışarıdan biz ithal edip bakan yaptık. Zannedersiniz ki Libya’yı soyguncu Haçlıya peşkeş çekmeye meclis kararı ile biz onay verdik. Zannedersiniz ki, diktatör hastalandığında; “O’na bir şey olursa kaos çıkar” diyen bizdik. Yani Zat diyor ki; “Ona bir şey olursa biz ülke falan yönetemeyiz(!)”… Sanki diğeri ülke yönetiyor da… Ülkeyi bölüp parçalamanın, soyup soğana çevirmenin adı da ülke yönetmek oldu.

Söyleyin, yukarıda yazdığım fiillerin sahibine hiç “hain” dediniz mi?

Y-CHP’nin başındaki zat Atatürk’ü Tunceli’de “Dersim katili” ilan ederken nerede idiniz? Partinin üst kısmını Soros’un elemanlarıyla, etnik Kürtçülerle doldurduğunda nerede idiniz? Kılıçdaroğlu’nun eşinin akrabası olan Hüseyin Aygün Türk Devletini Yunan soykırımı yapmakla suçladığında, yani bir milletin meşru bir hak olan vatan savunmasına soykırım diyerek iftira ettiğinde nerede idiniz? Daha dün AKP ve BDP ile birlikte bölücü yasayı onaylayan bizler değil, Kılıçtaroğlu ve partisiydi. AB’nin dayattığı şehir devletçikler yasasına AKP gibi bir parti bile şerh koymuşken, biz şartsız kabul ediyoruz diye söz veren Kılıçdaroğlu hakkında ne düşünüyorsunuz? Ha, bir de “akil denen soytarıları kendisinin önerdiğini beyan etmişti” zat-ı yandaş muhalefet başkanı değil mi? Ayrıca bölünmeye meşruluk kazandıracak olan “ikiz yasaları” AKP ile CHP birlikte kabul ettiler, unutmayın.

Biz AKP ve politikaları ile keyfimizden, özel kinimizden falan mücadele etmedik. Bu ülkeye karşı işledikleri cinayetler nedeniyle mücadele ettik. Ülkeyi talan ettikleri, bütün kurumları çökerttikleri için mücadele ettik. Şeytana asker oldukları için, karanlığa ve kötülüğe hizmet ettikleri için mücadele ettik, etmeye de devam edeceğiz. Bizim asıl mücadelemiz zihniyetledir. Şeytanın değirmenine su taşıyan kim olursa olsun mücadele etmek boynumuzun borcudur.

Yürüdüğümüz yolda şunu gördük:

Rüzgar ilk çıktığında en çürükler döküldü. Rüzgar hızlandıkça kökü zayıf olan, iradesi zayıf olan, direnci zayıflayanlar teslim olup tek tek düşmeye başladı. Ve bizler giderek azalmaya başladık. Bu duruma şaşırmadık. Çünkü doğruları söyleyenler insanlık tarihi boyunca ya yalnız kalmıştır, ya taşlanmıştır, ya da Engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum edilmiştir. Yakılmıştır.

Dünyanın yuvarlak olduğu kadar basit bir ifade bile, birçok insanın okyanusların döküleceğine inandığı için imkansiz görülerek dalga geçilmiştir. Şimdi bize saldıranların da okyanusların sularının döküleceğine inananlardan pek farkı yok. Ufku dar olanlar, olayları miyop-astiğmat bir bakışla yorumlar. Doğruyu söyleyenlere de ufku ve ufkun ötesini göremediği için saldırırlar. Çölde serap görmek iyidir de, susuzluğu gidermez.

Galileo dünya yuvarlaktır dediği için giyotinle idam edilmiş, İtalyan bilim adamı ve rahip Giordano Bruno ise dünya bir gezegendir ve güneşin etrafında dönmektedir dediği için yakılarak öldürülmüştür. Enginizisyon mahkemesi Galileo’ya “eğer dünya düz bir tepsi gibidir dersen seni affederiz” diyor. Günümüz Engizisyon ekibi de bize “dünya tepsi gibidir deyin” diye dayatıyor. Yazık!!.

Hatırlayalım!!.

Hüseyin Kıvrıkoğlu… Genelkurmay Başkanları içinde Amerika’ya gitmeyen ve milli diyebildiğimiz bir isimdir. Küresel güçlerin Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerini anladığı için millileşme çalışmaları yapan ve yüzünü Doğu’ya çeviren ilk Genelkurmay Başkanıdır. Çevik Bir herkesçe malum olan bir isimdir. 28 Şubat sürecinde Amerikalı Yahudi kökenli askerlerin yönlendirmesiyle hareket edip, AKP’nin doğmasına sebep olan şahıstır. Amerika’da bir Yahudi sevgilisi olduğunu gören tanıdıklarım var. Milli olduğundan emin olduğum Kıvrıkoğlu Çevik Bir’den kurtulmak için Hilmi Özkök’ün önünü açmıştır. Yani; “ehven-i şer” denmiştir. Kıvrıkoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığı iki yıl uzatılabilseydi, yani Ecevit ile Yılmaz’ın imzaladığı uzatma kararını Bahçeli de imzalamış olsaydı Hilmi Özkök emekli olmuş olacaktı.

Ehven-i Şer denilen Hilmi Özkök şer olanın iyisi olmadı. Türk Ordusu’na kurulan tuzağa Hilmi Özkök olur vermemiş olsaydı bu duruma gelinmezdi. Darbe iddiaları için; “var da diyemem, yok ta diyemem” diyerek silah arkadaşlarını satan Hilmi Özkök… Hain Fetullah’ın “Hilmi Özkök gelince her şey değişir(lehlerine)” diyerek referans olduğu şahıs… Sabahattin Önkibar’a “Kıbrıs sırtımızda kambur” diyecek kadar gayri milli, Amerikan çıkarlarını kollayan zat… İzmir’de bir yemekte bir tanıdığıma; “Amerika ile çıkarlarımız ortak” diyebilecek kadar Türkiye ve Ortadoğu gerçeklerine Fransız olup Amerikan gözlükleri ile bakan zat… Türk askerinin başına çuval geçirildiğinde kılını kıpırdatmayan, başında çuvalla gezen Genelkurmay Başkanı eskizi… Bu yaşanmış “ehven-i şer” tercihi sizlere belki bir fikir verir.

Amerikan mandasıyla İngiliz mandası arasına sıkışan beyinler, bizleri de mandacı olmaya ikna için çabalıyor. Ve mandacı olmadığımız için bizi suçluyor. Çünkü Kurtuluş Savaşını bilmiyor. Çünkü “ya istiklal, ya ölüm” diyen Atatürk’ü hiç anlamamış. Kendini yok sayan, görüşlerine zerre kadar değer vermeyen yandaş muhalefetin başkanlarının emrivakisine boyun eğiyor. Milletin tercih hakkını yok sayanlar onuruna dokunmuyor ama biz eleştirince mesele yapıyor.“ Tıpış tıpış gidip oy vereceksiniz” diyecek kadar edep yoksunu şahsın buyruğuna alınmıyor da, bizim yazdıklarımızdan rahatsız oluyor…

Bir de Balyoz kumpasından içeride olup ta çıkan bazı askerlerin konuşmasına şahit olduğumda epeyce şaşırmıştım. İki hafta şehir dışında olduğum için konuşmaları yorumlamak bu yazıya kaldı.

Adını hatırlayamadığım bir Albay çıktığında Cumhurbaşkanı adayı için aynen şunu söylemişti:

“İçeride idik, tam izleyemedik. Yalnız bir şey söylemek istiyorum. Bir insan babası nedeni ile suçlanamaz(!)..”

Bu Albay kime selam çaktı bilmiyorum ama kendisine şunu sormak isterim;

Beyefendi, askeri okullara öğrenci alırken, polis okullarına öğrenci alırken yapılan güvenlik soruşturmasında ailede bir suçlu kişi olduğu zaman öğrenci neden kabul edilmiyor? MİT eleman alacağı zaman neden yedi sülalesini araştırıyor o zaman? Ayrıca yabancı istihbaratlar neden devletle sorunlu ailelerin çocuklarına ulaşıp eğitiyor. Bir örnek vereyim:

1974 yılı Kıbrıs çıkarmasında Rumların yanında yer alan, yani ihanet eden hain Kıbrıs Türkleri TMT tarafından öldürülür. Çocukları üzülmesin, kin duyguları ile büyümesinler diye şehit oldukları söylenir. Günümüze geldiğimizde o çocukların “Türk askeri adada işgalci” diyenlerin arasında yer almasını nasıl açıklıyorsunuz? Aynı çocukların “yes be annemci” olması bir tesadüf mü?

Ne yazık ki hayat iyi temenniler üzerine kurulu değildir. Tarihte yaşananlar uyarıcı değilse, günümüzde yaşadıklarınızdan ibret almadıysanız, bu bedelleri neden ödediniz? Sadece asker olduğunuz için mi?

Bengi Türk televizyonunda Engin Alan Paşa’yı izledim. Kendisine Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı sorulduğunda dedi ki;

“Aday açıklandığında ben içeride idim. Bizim aldığımız eğitimde karardan önce şiddetle tartışılır. Karar verildikten sonra alınan kararın gereği için var gücünle çalışılır.”

Bu cevabı yüreğinden verdi ise çok yazık. O zaman kendisine sormak isterim.

“Sayın Alan, Mustafa Kemal’i ASKERİN SİLAHLARINI TOPLASIN DİYE Anadolu’ya Vahdettin ile Damat Ferit göndermişti. Bu mantığa göre Atatürk var gücüyle silahları toplamalı, halkın direnişini engellemeli, İngilizleri memnun etmeliydi öyle mi? Gene bu mantığa göre Kazım Karabekir Paşa askerlikten atılmış olan Mustafa Kemal ile birlikte hareket ederek yanlış yapmıştır öyle mi? Çünkü bu cevaptan bu sonuç çıkıyor.”

Siz artık bir ordu mensubu olarak görev yapmıyorsunuz. Emir-komuta zinciri içinde değilsiniz. Vekil, milletin vekilidir. Yani bizler asılız, siz vekilsiniz. Gösterilen aday hakkında siz vekaletini aldığınız vatandaşa görüşlerini sordunuz mu? Sormadınız. Soracak zamanınız da zaten olmadı. Yalnız verdiğiniz cevap ta olmadı.

Bizi eleştiren, hızını alamayıp hain ilan edenlere;

Atatürk mandayı kabul etmedi. Biz de etmiyoruz. Yazarın görevi kişileri mutlu etmek değildir. Doğru bildiğini söylemek, uyarma görevi yapmaktır. İster alırsınız, ister almazsınız. Oyunuzu Ekmel’e vermek istiyorsanız, verin. Yalnız oyunuzu verirken şunu unutmayın:

Bu ülkenin kurtuluşu Cumhurbaşkanlığı seçimiyle değil, Kuva-i Milliye ruhu taşıyan ve Kurtuluş savaşı öncesinde olduğu gibi köy köy, kasaba kasaba, il il örgütlenerek ülkenin kaderini değiştirme iradesi göstermekle başarılır. Her seçim bir kandırmaca, sahte bir yaşam öpücüğüdür. Seçimlere umut bağlamak sadece tedbir almamızı geciktirir.

İLK KURŞUN

TARİH : Vagon-Li Olayı


Vagon-Li Olayı,

1933 yılında Vagon-Li Şirketi’nin müdürünün Türkçe konuşan memuruna şirketin resmi dilinin Fransızca olduğunu bildirerek, para ve işten uzaklaştırma cezaları vermesiyle başlamış olaylardır.

Olay

Yataklı ve yemekli vagonları bulunan Fransız demiryolu işletmesi Vagon-Li (Wagons-Lits) şirketinde, 22 Şubat 1933 tarihinde Belçikalı müdür Jannoni, telefonda Türkçe konuşan memur Naci Bey’e şirketin resmi dilinin Fransızca olduğunu bildirerek, 25 kuruş para cezası ve 15 gün işten uzaklaştırma cezası vermiştir.

Bu olay dönemin gazetelerine yansıyınca 25 Şubat 1933 günü aralarında Peyami Safa, Cahit Arf gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu Darülfünun ve Milli Türk Talebe Birliği öğrencileri, toplanıp şirketin Beyoğlu’nda bulunan şirket bürosu önünde protesto gösterileri yapmaya başlamışlar daha sonra olaylar büyümüş, camları kırarak büroya giren öğrenciler, Mustafa Kemal’in duvarda asılı olan resmini aldıktan sonra büroyu tahrip etmişlerdir. Grup, ellerinde Mustafa Kemal resmi ve Türk bayraklarıyla şirketin Karaköy bürosuna gelmiş, aynı şekilde Mustafa Kemal’in resmini duvardan aldıktan sonra büroyu tahrip etmişlerdir. En sonunda İstanbul Valiliği’nin önüne gelen kalabalık, gazete binalarının önünde bir süre daha gösteriyi devam etmişler ve ellerindeki Mustafa Kemal resimlerini Halkevine teslim ettikten sonra dağılmışlardır.

Sonrası

Yaşanan olaylar üzerine şirket, Naci Bey’i işe başlatmış, Azınlıkların ve gayri müslimlerin yoğun olarak yaşadığı Pera civarında birçok yabancı şirket, Türkçe isim kullanmaya başlamış ve yeniden “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmıştır. Vagon-Li şirketi daha sonra Osmanlı Devleti döneminden kalan birçok yabancı şirket gibi devletleştirilmiştir.

Slide33.jpg

BİR DÜNYA DAHİSİ VE DEVLET ADAMI /// Atatürk Kısa Ömründe Neler Yapmadı ?


9253-1

Yazan: Paul B. HENZE**

Ceviri: Doc. Dr. Gul Celkan

Tarihe mal olmuş kişiler, yani büyük devlet adamları genellikle başarılarıyla anılırlar. Mustafa Kemal’inde başarıları sayılamayacak kadar çoktur. Onun en büyük eseri demokratik ve ekonomik dinamizmin en güzel örneği olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti 75.yılını kutlamaktadır. Her ne-kadar onu kaybedeli 60 yıldan fazla olmuşsa da, Türk ulusu onu her zaman saygıyla hatırlayacak ve yolundan yürümeye devam edecektir. 2O.yüzyılda yaşamış başka hiçbir liderin başarıları bu denli unutulmaz olamamıştır. Pek çoğu halklarını sürükledikleri felaketlerden dolayı nefretle anılmaktadır: Lenin, Stalin, Hitler, Mussolini, Horthy, Nasser, Nkrumah, Toure, Peron, Franco, Castro en bariz örneklerdir.

Amerikalı ve Avrupalı hayranları tarafından, sanki birer aziz gibi tapılıp yükseklere çıkarılan bu kişiler daha sonra hem kendi ülkelerinde hem de yurt dışında akıl almaz vahşet örnekleri göstermişler ve hem kendi ülkelerinin insanlarına hem de başkalarına yaptıkları kötülük büyük olmakla kalmamış ve etkileri çok uzun sürmüştür. Atatürk çağdaşlarının içine düştüğü bu tuzaklara düşmemiştir.

Aşırı Milliyetçilik

Atatürk bir zamanlar dünyaya hakim olan bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmış ve halkının Türk olarak tanınmaktan gurur duymasını sağlamıştır. Geçmişlerinin bilincinde olarak yaşamalarını ve mükemmel bir istikbalin onları beklediğine inanmalarını sağlayabilmiştir. Ancak Atatürk’ün dikkat ettiği nokta her iki dünya savaşları sırasında Doğu Avrupa’yı etkisi altına alan ve birbirlerinden nefret ettiren baskı yöntemi uygulayan 20. Yüzyılın ilk yarısında ki milliyetçilik hareketlerinden kaçınmıştır. Atatürk’ün tasvip etmediği milliyetçilik Balkanları ve de Arap dünyasını kasıp kavurmuştur. Bugün de katliamlara yol açarak varlığını sürdürmektedir. Atatürk ise Türk gençliğine komşularından nefret etmelerini öğretmemiştir. Atatürk her çeşit aşırılığa karşı koymuş ve yabancı ülkelerde maceralara atılmak isteyenleri bu isteklerinden vazgeçilmiştir. Türk ulusuna 1923 Lozan Anlaşması ile çizilmiş olan hudutlar dahilinde kalan topraklarda mutlu bir hayat sürmelerini telkin etmiş ve başka yerlerde bunu aramamalarını öğütlemiştir.

Saltanatın Yenilenmesi

Atatürk Osmanlı İmparatorluğunu yeniden diriltmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. İmparatorluğun sahip olduğu doğudaki, batıda ki, güneydeki topraklara hiç bir zaman göz dikmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Balkanlarda, Orta Asya da veya Kafkaslarda yaşayan Türkleri temsil etmediğini söylemiştir. Atatürk Türklerin sahip olduğu toprakları ekip biçmeleri mamur hale getirmeleri gerektiği inancını taşımaktaydı. Dönemin Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos ile anlaşıp uluslararası gözlemcilerin denetiminde nüfus mübadelesini gerçekleştirmiştir. Musul ve Hatay konularında alınan uluslararası kararlara saygı duymuş ve Kabul etmiştir. Halbuki aynı dönemde Mussolini yeni bir Roma İmparatorluğu kurmaya çalışıyor ve Etyopya’ya çok kötü davranıyordu. Atatürk emperyalizm gibi yanlış uygulamalara sapmamış ve milletini bu gibi hatalı maceralar uğruna peşinden sürüklememiştir. Atatürk, Hitler’in ırkçılığından ve Semitizm karşıtlığından nefret ediyordu. Onun Türk gençliğine hitabesinde söylediği çalışkanlık, gururlu ve kendinden emin olma gibi vasıflar ırkçı anlamda kibirli olmak demek değildi.

Ütopik Ekonomi

Yeni ve genç Türkiye gelişirken ve modernleşirken çok az dış yardım almıştır. 1920′lerde 30′Iarda ne Dünya Bankası, ne IMF, ne UNDP ne de maddî katkı sağlayacak başka bir uluslararası kuruluş vardı. Gelişmiş ülkelerin maddî katkı sağlamaya yönelik ekonomik programları yoktu. Atatürk Türkiyesi kendi yağıyla kavrulmaya mecburdu. Atatürk devlet sistemine başvurmaktan başka bir şey yapamazdı. Devlet iktisadî kuruluşların öncülüğünü yapmış, ancak bunları en ideal çözüm olarak göstermemiş veya bunların kalıcılığını haklı gösterecek bir dogma geliştirmemiştir. Sosyalizm, anonim şirketçilik veya bunlar gibi dönemin moda olan ekonomik doktrinleri onun ilgisini çekmemişti. Sovyetler Birliği’nden biraz maddî katkı almış ancak Sovyet sistemini taklit onu sıkmıştır. Özel girişimcilik Atatürk’ün zamanında yayılmaya başlamış ve ülkenin gayri safı hasılasının yarısı Atatürk’ün yaşamının son yıllarında özel sektörden gelmekteydi. Türkiye bu gün sahip olduğu zenginlikleri o günlere borçludur.

Şiddet

Lenin ve takımı iktidarı ele geçirir geçirmez şiddeti siyasî yöntem haline getirmiştir. Daha az komünizm taraftarı liderler onu taklit etmişlerse de Stalin’in daha sonra da Mao Zedong ve Pol Pot’un uyguladığı şiddet aşırılığa kaçmıştır. Hitler şiddeti kendi toplumuna ve daha sonra da ele geçirdiği ülke topraklarını idare etmek için bir vasıta olarak kullanmıştı. Her ne kadar şiddet miras aldığı toplumda varolan bir olgu olsa da Atatürk bundan kesinlikle kaçınmış ve sınıf kavgalarının çıkmasına meydan vermemiştir. Ne toplu tutuklamalar yapmış, ne toplama kampları kurmuş ne de köylüleri topluca köylere sürüklemiştir. İnsanlar Atatürk Türkiye’sinden kaçmamışlardır. Aksine Hitler’den kaçan Yahudiler gibi Komünizmden kaçan mülteciler de Türkiye’ye sığınmışlardır. Atatürk muhalifleri idam ettirmemiştir. Çok nadir durumlarda, ki bu isyan veya vatana ihanet şeklinde tezahür ederdi, en ağır cezaî müeyyideleri uygulatmıştır. Hukuka karşı saygılı olmuş ve vatandaşların kanunlar karşısında eşit olduğunu kabul etmiştir. Türk hayatına getirdiği yenilik hareketlerini güç kullanmak yerine örneklemelerle ikna yoluna gitmiştir. Kuralcıydı ancak uyguladığı metodlarında sabırlıydı. Reformlarının gerçek anlamda kabulü ve hayatın bir parçası olması kendisinden sonra gelen nesiller sayesinde olmuştur.

Şanlı Ordu

Atatürk askerî dehasıyla büyük başarılara imza atmış bir lider olsa da orduyu toplumun üzerinde tutmamıştır, yükseklere çıkartmamıştır. Cumhurbaşkanı seçilince üniformasını çıkartmış ve sivil görevlere gelen tüm askerlerin de aynı tutum ve davranış içinde olmalarını istemiştir. 20. yüzyılda alışılagelmiş olan askerî devlet otoritesi onun kurduğu hükümette mevcut değildi. Atatürk Türkiye’sinde askerin imtiyazı yoktu ama sorumluluğu çok fazlaydı. Onlara öğretilen kendilerini ülkenin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşması için gereken fedakarlık ve bağlılık timsali olmalarıydı. Onlar Cumhuriyetin bekçileriydiler, ve ancak cumhuriyet tehlikeye düşerse harekete geçmeleri konusunda bilinçlendirilmişlerdi. Huzur ve sükûnu sağladıktan sonra da sessizce kenara çekilmeyi de biliyorlardı.

Liderlik ve Güç

Atatürk, yeni bir doktrin kuruyor olma iddiasında da hiçbir zaman bulunmamıştır. Türkiye Cumhuriyetini çağdaş anayasal sistemler çerçevesinde yapılandırmıştır. Avrupa hukuk sistemlerini Türk hukuk sistemine uyarlamaya çalışmış ve Türklerin medenî dünyanın hukuk sistemlerine doğru bir atılım yapmaları gereğini savunmuştur. İki defa iki partili sistem kurmaya çalışmış ancak ikisi de başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ne Türkiye ne de kendisi henüz çok partili hayata alışık değildi. Ancak demokrasinin gelişebilmesi için kurumların gerektiğini biliyordu ve bunları oluşturma yolunda büyük çabalar sarf etti. Döneminin komünist ve faşist liderlerinin aksine, demokrasinin veya cumhuriyet hükümetinin yaptıklarının küçük düşürülmesine veya kötülenmesine hiçbir zaman meydan vermedi. Atatürk kendini enerji dolu bir yenilikçi olarak görmekteydi. Tarihin ve kaderin seçtiği bir ulu kişi olarak bilinmek, anılmak istemiyordu. Şehirlere kendisinin veya silâh arkadaşlarının isimlerinin verilmesini asla istemedi. 1930 Avrupa’sında liderler güçlerini arttırma politikası izlerlerken ve bu da dünyanın bazı bölgelerinde taklit edilirken, Atatürk temel inançlarından taviz vermemiştir. Hayata gözlerini yumduğu zaman arkasında bir miras bırakmıştı ve yeni nesiller bu mirası kuşaktan kuşağa taşıyacaklardı. Ve bu miras yıllardır geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir.

2O.yüzyıl devlet adamları içinde hakkında bu gibi şeyler yazılabilecek bir başkası yoktur. Atatürk yeni kurulacak milletlere de bir örnek oluşturmaktadır. Bazıları bunu yaptıklarını söylemektedir. Atatürk’ün yaptıklarını ve yapmadıklarını çok iyi incelemeliler ve kendi yollarını ona göre çizmelidirler. Atatürk yenik düşen ve tüm itibarını kaybetmiş bir imparatorluğun kalıntılarından bir millet yaratmanın ve tüm öngördüğü reformların yapılabilmesi için en az iki veya üç kuşak geçmesi gerektiğinin de bilincindeydi. Cerbezeli sloganlardan ve ideolojik kestirmelerden hoşlanmazdı. Ne kendini ne de milletini asla aldatma yoluna gitmemiştir.

Dünyayı tüm dürüstlüğüyle karşısına almıştır. Günümüzde yeni kurulmakta olan devletlerin liderlerinin yaptığı gibi, hiçbir zaman dıştan gelen telkinlere, tavsiyelere kanmamıştır. Atatürk döneminde ne Uluslararası Af Örgütü, ne İnsan Hakları Mahkemesi, ne de demokratikleşme çığırtkanlığı yapan onlarca kuruluş yoktu. Olmuş olsalardı dahi Atatürk’ün onların etkisi altında kalacağı kuşkuludur. Bu kuruluşlar Atatürk’ün yapmayı başardığı işlerde pek etkin olamazlardı. Atatürk tarihine baktığımız zaman sadece bugünün liderlerine değil onlara yardım ettiklerini iddia eden kişilerin veya onları eleştiren kişilerin de almaları gereken pek çok ders olduğunu görmekteyiz.

** Paul B. Henze ABD”de RAND’ın Washington ofisinde görev yapmakta olan ve 30 yıllık meslek yaşamı boyunca aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede sefaretlerde büyükelçi olarak çalışmış bir diplomattır.

IŞİD DOSYASI /// NECDET BULUZ : IŞİD’ın arkasındaki güç


Irak’da Musul’u birkaç saat içinde ele geçiren, Bağdat yönetimini zorlayan, Suriye’de yayılan ve bize komşu haline gelen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’ın, dur durak bilmeyen bu eylemlerine bütün dünya seyirci kalıyor. Kafa kesen, Şii düşmanlığı yanında mezhep fark etmeden önüne geleni vahşice doğrayan bu örgüt, arkasında bir güç olmasa, bir yerlerden destek görmese bugünkü hale gelebilir mi? Terör örgütü, bölgedeki Türkmen katliamından sonra şimdi de Kürtlerle savaşmaya başladı.

IŞİD’ın arkasındaki güç Amerika’dır. Bu örgütü şu an için kullanıyor. Burada iki önemli hedef var. Birincisi Ortadoğu’da Rusya’nın önünü kesmek, ikincisi de İsrail yayılmacılığının önünü açmak. IŞİD teröristlerinin çoğunun Amerikan pasaportu taşıdığı, hepsinin kayıtlarının CIA’da olduğu biliniyor. Çeçen, Gürcü, Mısır, Libya, Suudi Arabistan, Türk ve Avrupa’nın birçok ülkesinden kiralık tutulan teröristler Gürcistan’ın Pankisi bölgesinde ve Ürdün’de bir araya getirilip eğitildiler.

IŞİD’ın Irak topraklarını altını üstüne getirdiğine bakmamak gerekiyor. Çünkü örgüt işi bitince yok edilecek. Irak’ın da, Suriye’nin de üç bölgeye ayrılması BOP çerçevesinde işletiliyor. Amerika’nın “Böl, parçala, yönet” anlayışı ile İngiltere ile başlattığı bu süreç, Rusya’nın da Ortadoğu’daki etkinliğini kırıp, İsrail’in daha rahat hareket etmesini sağlayacak.

Bölgede bir Kürt Devleti’nin kurulması ve İsrail’in yayılmacılığının önünün açılması da IŞİD’ın eylemleri sonunda daha belirgin hale gelmiştir. Bölgedeki zengin petrol kaynaklarına el koyan Barzani’yi yönetenlerin İsrail olduğunu unutmamak gerekiyor. Aslında IŞİD’ın bu eylemlerine sessiz kalmakla, İsrail’in yayılmacı politikalarına hizmet ediyoruz. Bugüne kadar da bizi yönetenler IŞİD için “Terörist grup” diyemediler.

Sayıları 10-15 bin dolayındaki bir grubun bölgede böylesine kan dökmesi, terör estirmesi arkasında güç veya güçler olmasa yapması mümkün mü? Ellerinde yüklü paralar, ele geçirdikleri ağır silahlarla özellikle bölgeyi cehenneme çeviren, mezhep çatışmalarını körükleyen, İran’a da gözdağı veren IŞİD’ın hiç kimse kuşku duymasın arkasında Amerika, İngiltere ve İsrail vardır. Elindeki teknolojik zenginliğe rağmen Amerika’nın olaylara kılını kıpırdatmaması, hiçbir şeye müdahaleden yana olmaması düşündürücü değil mi?

Ortaya çıkan tabloya baktığımızda, PKK’nın da bu süreçten istifa etmeye başlamış olduğunu görmekteyiz. Ulusal Birliğin kurulması ve bazı hakların elde edilmesi konusunda bu günleri çok önemli fırsat olarak değerlendirenlerin hedefinde Bağımsız Kürdistan Devleti vardır. IŞİD, dikkat edilecek olursa birçok alanda kullanılıyor ve taşlar yerinden oynatılıyor. Çünkü dış güçler, bölgede böylesine bir oyun oynanmasını istiyorlar. Bu oyunun bozulmamasında Türkiye’den gördükleri yardım ve destekle de bugünkü yönetimin devam etmesinde bir sakınca görmüyorlar.

Özetleyecek olursak, bölgede geniş bir coğrafyada IŞİD sayesinde Sünni bir devletin kurulması gerçekleştirilecek. Hem ırak, hem Suriye Sünni, Şii ve Kürt bölgelerine ayrılacak. Taşlar yerine oturunca da IŞİD’ın görevi bitecek. Bu örgütün kalıcı olmayacağını söyleyebiliriz.

Bazı Batılı uzmanlar ve kaynaklar, IŞİD’ın arkasında Suudi Arabistan, Katar, bazı Körfez ülkeleri ile Türkiye’nin de yer aldığını iddia ediyor. Nitekim İran’ın IŞİD karşısındaki tutumu üzerine Suudi Arabistan “Bu işe karışmayın” uyarısı yapmamış mıydı? Özellikle muhalefet ve HDP sözcüleri Suriye sınırında IŞİD militanlarının rahatça giriş-çıkış yaptıklarını söylemediler mi? Yaralanan militanların Türkiye’de tedavi edildikleri yolunda iddialar yok mu? Katar’dan bu işler için TIR’lar dolusu Dolar’ların geldiği söylentileri yalanlanıyor mu?

IŞİD, şimdi bölgedeki otorite boşluğundan istifade ederek, çizilen harita çerçevesinde Sünni güç bloğunu oluşturuyor. Yakında ele geçirilen bu yerlerde Sünni Federal Bölge kurulmuş olacak. Sonunda da hem Irak’ın, hem Suriye’nin idari yapısı değişecek.

Bizi ilgilendiren bundan sonraki gelişmeler olacak. Bugüne kadar izlediğimiz bu politikalar sonunda bölgedeki harita değişikliğinden en fazla etkilenen ülkenin Türkiye olacağını görmemek, en büyük yanılgıdır. Her geçen gün daha da köşeye sıkıştırılacağımız günlerin ayak seslerini duyar gibiyiz.

necdetbuluz

necdetes

EKMELEDDİN İHSANOĞLU DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : İhsanoğlu’nun At atürk’e bakışı !


10489670_755215067870310_8810725203570671462_n

Tarihçi Sinan Meydan İhsanoğlu’nun Atatürk ve devrimlerine bakışını yazdı.

Yaklaşık 15 yıldır Atatürk üzerine çalışmalar yapan tarihçi Sinan Meydan, odatv’ye yazdığı yazıda Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bakışını yazdı.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun 7′sinden 70′şine kadar İslam Birliği hayaline inanan bir osmanlıcı olduğunu anlatan Sinan Meydan İhsanoğlu’nun 71′inden sonra aniden Atatürkçü gösterilmesini eleştirerek, insan 70′inden sonra değişmez dedi.

İhsanoğlu’nun kitaplarından Atatürk ve Cumhuriyet’e bakışını anlatan Meydan’a göre İhsanoğlu kitaplarında Atatürk’ten sadece bir kere söz etmiş. Orada da Atatürk’ün hilafetçiliğinden bahsetmiş.

Yazısında İhsanoğlu’nu aday gösteren muhalefet partilerini de eleştiren Meydan, “İhsanoğlu’nu aday gösterenlerin Tayyip’ten kurtulmak istediklerinden emin değilim” dedi.

İşte Sinan Meydan’ın yazısı…

YANIT ASLINDA BELLİDİR

“Cumhuriyet Devrimi’ni eleştiren İhsanoğlu, Atatürk’e nasıl bakıyor?” sorusunun yanıtı aslında bellidir! Ancak ben yine de kendi yazıp söylediklerinden İhsanoğlu’nun Atatürk’e bakışını anlatmayı deneyeceğim:

Aslında iki Ekmeleddin İhsanoğlu var!

Birincisi: 7’sinden 70’ine kadarki İslamcı-Osmanlıcı İhsanoğlu: Bu ihsanoğlu baba Mehmet İhsan Efendi’nin rahle-i tedrisinden geçmiş, El-Ezher-Ekseter ekseninde yetişmiş, İslam ve Osmanlı bilim tarihi araştırmalarına kendini adamış, İslam birliği hayaline inan, Osmanlıcı bir İhsanoğlu!

İkincisi: 71’inde aniden değişip zoraki “Atatürkçü” olan İhsanoğlu: Bu İhsanoğlu, CHP-MHP çatı adayı olduktan sonra özellikle CHP tabanından gelen “Atatürkçü değil” eleştirilerini göğüslemek için siyaseten “Atatürkçü görünmek” zorunda kalan İhsanoğlu!

“İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur” diyen atalarımız, “İnsan yetmiş birinde değişir?” de dememiş hani!

ATATÜRK’TEN BİR KERE SÖZ ETMİŞ

Gerçekten de Ekmeleddin İhsanoğlu, CHP-MHP ortak cumhurbaşkanı adayı oluncaya kadar verdiği demeçlerde ve yazdığı kitaplarda Atatürk’ten neredeyse hiç söz etmemiş! Örneğin, özellikle “Beni tanımak için bakın” dediği “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı 413 sayfalık kitabında Atatürk’ün adı, “Mustafa Kemal” olarak sadece bir yerde bir kere geçiyor.[1] Orada da Atatürk’ün “askeri dehasından” ve “üstün liderlik özelliklerinden” falan değil güya Atatürk’ün “Hilafetçiliğinden” söz ediyor. Bir önceki yazımda ayrıntılarıyla anlattığım gibi İhsanoğlu, burada kendi Hilafetçi düşüncelerine meşruiyet kazandırabilmek için Nutuk’u çarpıtıp Atatürk’ü Hilafetçi ilan ediyor.

ATATÜRK’Ü KİTAP YAZARKEN UNUTMUŞ

İhsanoğlu, cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra verdiği her demecinde “Tarihi bir kişilik!” diye “yüceltmeye” çalıştığı Atatürk’ü, 413 sayfalık kitabını yazarken adeta unutmuş gibi! Kitabında dünden bugüne Halifeliği, İslam birliğini, İslam dünyasının sorunlarını ve çözüm yollarını anlatırken bir kere bile Atatürk aklına gelmemiş! Çünkü İhsanoğlu’nun fikir ikliminde 70 yıl boyunca Atatürk’ün pek bir yeri olmamış. Bu nedenle İhsanoğlu, önce İslam dünyasındaki ilk antiemperyalist mücadeleyi veren, Haçlı emperyalizmini Anadolu yaylasına gömen, sonra Müslümanların uzun yıllardır unuttukları (akıl+bilim=muasırlaşma) denklemini yeniden hayata geçirip tam bağımsız ve çağdaş bir ülke kuran, bu başarılarından dolayı bütün bir İslam dünyasının takdirini kazanan; Selahattin Eyyübi’yle, Şeyh Ahmet Sünüsi’yle yan yana resmedilen, Hindistan’dan Suriye’ye camilerde adına hutbeler okunan, “İslamın Son Savaşçısı” diye adına şiirler yazılan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet Devrimi’yle bütün sömürülen, geri kalmış mazlum/Müslüman milletlere bağımsızlık ve çağdaşlık modeli olduğu gerçeğini görmezden gelmiştir.

Bütün bir İslam dünyasının belli bir dönem Atatürk Türkiye’sini “model” ülke olarak gördüğünü bilmezden gelmiştir. Daha da önemlisi İhsanoğlu, bugün bir taraftan kan, ateş ve gözyaşı içinde kalan, diğer taraftan mezhep çatışmalarına sahne olan, terör yuvasına dönen ve daha da kötüsü hurafelerin/akılsızlığın bataklığına yuvarlanan İslam dünyasının tek kurtuluş yolunun, Atatürk’ün emperyalizme karşı “tam bağımsızlık”, geri kalmışlığa karşı “çağdaşlaşma” formülü olduğunun farkında değildir!

ZORAKİ ATATÜRKÇÜ

“Modern Türkiye ve Osmanlı Mirası” adlı makalesinin ve “Yeni Yüzyılda İslam Dünyası” adlı kitabının satır aralarında Atatürk’ten söz etmeksizin Cumhuriyet Devrimi’ni eleştiren İhsanoğlu, çatı adayı olduktan sonra hakkındaki “Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı” iddialarının artması üzerine Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözere verdiği röportajda[2] Atatürk karşıtı olmadığını söylemek istemiş, ancak -bana soracak olursanız- başaramamıştır!

İhsanoğlu, “Atatürk karşıtı olmadığının” kanıtlamak için “Türkiye Cumhuriyeti kurumlarında, hatta adında bizzat Atatürk yazılı kurullarda üstlendiğim görevlere baksınlar…” diyor. Ben de baktım. Baktım ve bakın en gördüm:

İhsanoğlu’nun görevler üstlendiği -adında Atatürk yazan- o kurum “Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK)”dur. İhsanoğlu, o kurumun asil üyeliğini yapmış… Peki ama bu kuruma üye olması İhsanoğlu’nu gerçekten Atatürkçü yapar mı?

Her şeyden önce bu kurum (AKDTYK), Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun özerkliğinin -Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak- yok edilip devlete bağlanmalarıyla oluşan bir 12 Eylül kurumudur. 12 Eylül’ün “Kenanist Kemalistleri” Amerikancı-İslamcı ideolojiye uygun bir Atatürk kurgulamak için 2876 sayılı kanunla 17.8.1983’te bu kalabalık isimli AKDTYK’nu kurmuştur. Öyle ki, geçtiğimiz yıl Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir Atatürk karşıtı olan Mümtazer Türköne’yi bile bu kuruma atamıştır. AKDTYK, bugün Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı Necip Fazıl’ın adına ödül dağıtan, Kurtuluş Savaşı’nın işbirlikçi padişahı Vahdettin’i anmak için sempozyum düzenleyen bir kurumdur[3]. “Adında Atatürk olan” bu kuruma üye olduğu için İhsanoğlu’na Atatürkçü diyecek kadar saf değiliz doğrusu!

Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra, “Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır. “ diyen İhsanoğlu, daha önce yazdığı kitabında/makalesinde Atatürk Devrimlerinden bazılarını alabildiğince eleştirdiğini unutmuş gibidir!

İhsanoğlu, “Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur.”diyor. Ancak Atatürk’ü, Washington ve Napolyon ile karşılaştırıp “Atatürk de onlar gibidir!” demek, ya Atatürk’ü bilmemek ya da bilip de bilmezden gelmektir! Çünkü ne Napolyon ne de Washington yarı bağımlı, geri kalmış, savaş yorgunu dağılan bir imparatorluktan önce bir kurtuluş savaşı, sonra bir uygarlık savaşıyla bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Bunu başaran sadece Atatürk’tür. Bu nedenle, Atatürk’ün Türkiye için taşıdığı anlam ve önem, Napolyon’un Fransa için, Washington’un Amerika için taşıdığı anlam önemden çok ama çok fazladır.

NE REDDELİM NE KUTSAYALIM

İhsanoğlu Atatürk’e bakışını, “Ne reddedelim ne kutsayalım!” diye özetliyor. “Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz.”

Bu yaklaşım tarzı ilk bakışta “makul, dengeli” bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak gerçek hiç de böyle değildir. İhsanoğlu’nun, “Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor.” cümlesi, “örtülü Atatürk karşıtlığının” en güzel yoludur. İhsanoğlu’nun dediği gibi “bir kesimin onu yargılayıp tamamen reddettiği” doğru, ancak başka bir kesimin “yarı Tanrı misali onu kutsadığı” kocaman bir masal! Bu ülkede hiçbir zaman hiç kimse Atatürk’ü “yarı Tanrı misali” kutsamamıştır. Örneğin hiç kimse Atatürk heykellerinin önüne geçip onlara tapınmamış, hiç kimse Anıtkabir’i türbe olarak görüp, çaput bağlamamış, Atatürk’ten yardım dilenmemiştir.

Bu ülkede Anıtkabir’e çaput bağlayan, Anıtkabir’e gidip “çocuğunun sınav kazanması için” Atatürk’ün ölüsünden yardım dilenen tek bir Allah’ın kulunu görmedik, ama türbelere, yatırlara gidip çaput bağlayıp ölülerden yardım dilenenleri; türbeleri, yatırları “yarı Tanrı misali kutsayanları” çok gördük… Gerçek şu ki, bu ülkeyi önce “kurtaran” sonra yeniden “kuran” Atatürk’e gereken saygıyı göstermenin ötesinde “Yarı Tanrı misali” onu kutsayan –aklı başında- bir Allah’ın kulu bile yoktur. “Tek yol gösterici akıl ve bilimdir” diyen, “Ölülerden medet ummak medeni bir heyeti içtimaiye için şindir” diyen Atatürk’ü “yarı Tanrı misali kutsayan” varsa o zaten Atatürk’ü hiç anlamamış demektir. 12 Eylül’ün “Kenanist Kemalistleri”nin çabalarıyla ortaya çıkan heykel-gardırop Atatürkçüleri bile Atatürk’ü “yarı Tanrı misali” kutsamamıştır. Üstelik Atatürk, kendini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören ve “yarı Tanrı misali kutsallık” atfedilen sultan/halife “şirk düzenini”, Saltanat Putunu yıkmıştır. Saltanat Putunu yıkan adamı/Atatürk’ü putlaştırmak abesle iştigaldir ve – 1930’larda birkaç aşırı yazardan başka- bu hiçbir zaman olmamıştır.

Bu ülkede “Atatürk’ü kutsamaktan” değil, kendi çirkinliklerini, yanlışlıklarını “Atatürk” adının arkasına gizlemekten, “Atatürk istismarından” söz edilebilir.

İhsanoğlu’nun seslendirdiği, “Atatürk’ün yarı Tanrı misali kutsandığı” iddiası Atatürk’e saldırmak isteyen Atatürk karşıtlarının yarattığı bir algıdır. Bu algı üzerinden bu ülkede yıllardır “örtülü Atatürk düşmanlığı” yapılmaktadır.

İhsanoğlu’nun,“Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz” cümlesi ise 2023’te Cumhuriyeti tasfiye etmeyi planlayanların sıkça kurduğu “Tarihimizle yüzleşelim!” cümlesini çağrıştırıyor. Bildiğiniz gibi bu cümleyi kuranlar eksik, yanlış bilgilerle sadece Cumhuriyet tarihinin Atatürklü ve İnönülü yıllarıyla yüzleşebiliyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan öncesi ve sonrası söz konusu olduğunda ne “yüzleşmeden” ne “objektiflikten” ne de “rasyonaliteden” söz eden yok…

KEMALİST OLMAK ZORDUR

Yüzüncü yıl 2023’te Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel önceliği olacaktır: Bunlardan biri laiklik, diğeri tam bağımsızlıktır. Sorulması gereken soru şudur: “İhsanoğlu, Türkiye’nin bu iki önceliğinden hangisine ne kadar sahip çıkabilir?”

ABD ve Suudi Arabistan etkisinde bir “kukla” örgütün/İKT genel sekreterliğini yapmış, Osmanlı hayranı, Cumhuriyet Devrimi’ne atadan dededen karşı, laikliği yeterince içselleştirememiş İhsanoğlu’nun önceliğinin “laiklik” ve “tam bağımsızlık” değil “Ilımlı İslam” ve “Yeni Osmanlıcılık” olduğu açıktır.

“Ne? O zaman Tayyip’e mi oy verelim? Tayyip mi tam bağımsızlığı laikliği savunacak?” diyenleri duyar gibiyim? Bu soruyu bana değil “bu İhsanoğlu”nu aday gösterenlere sorun lütfen!

Meseleyi “Tayyip’ten kurtulmaya” indirgemek de meseleyi anlamamaktır! Mesele bir kişiden/Tayyip’ten kurtulmak değildir; mesele 65 yıllık Karşı Devrim’den, bir zihniyetten kurtulmaktır. Ayrıca İhsanoğlu’nu aday gösterenlerin “Tayyip’ten kurtulmak istediklerine” de şüpheliyim!

Bir de “Tayyip’ten kurtulacağız” diye İhsanoğlu’na sarılanlar bana, Kurtuluş Savaşı başlarında “Yunan işgalinden kurtulmak için İngiliz veya Amerikan mandasına girelim!” diyen mandacıları hatırlatıyor! Dahası Yunan işgali karşısında ne yapacağını şaşıran ve Yunan işgalinden kurtulmak için İngilizlere sarılan Vahdettin’i çağrıştırıyor! Ancak Atatürk’ü Atatürk yapan hem Yunan işgaline hem de her türlü mandaya başkaldırmasıdır. O, sonunda “tam bağımsızlık” olmayan her türlü “ehven-i şer kurtuluş çaresine” hayır demiştir.

“İyi de nasıl kurtulacağız? Paramız yok, silahımız yok, ordumuz yok! Sen deli misin?” diyenlere verdiği yanıt çok kısadır: “Bulunur!” Nitekim Anadolu’ya geçmiş, Kuvayı Milleye-Müdafaa-i Hukuk örgütlenmeleri çerçevesinde verdiği olağanüstü mücadeleyle “tam bağımsızlığı” gerçekleştirmiştir. Bizim Atatürk’ten öğrendiğimiz, koşullar ne kadar kötü görünürse görünsün, “ehven-i şer kurtuluş çarelerine” hayır deyip kendi kurtuluş seçeneğini/ kendi kurtuluş çaresini yaratmaktır. Bu nedenle Kemalist olmak, Kemalistçe düşünmek zordur. Atatürk rozeti takmakla, Anıtkabir ziyaretiyle, sarı saçlım mavi gözlüm türküsüne duygulanmakla Kemalist olunmaz!

TÜRKMEN DOSYASI : Kaça sattınız ?


yazir89700b650

Bu gün lafı sağa sola oraya buraya çevirmeden ve eğip bükmeden direk soruyorum:

Ey Abdullah Gül!

Ey Recep Tayyip Erdoğan!

Ey Ahmet Davutoğlu!

Ve…

Ey Necdet Özel!

Bin yıllık Türk yurdu olan, Kerkük’ü, Musul’u, Telafer’i, Tuzhurmatu’yu kısaca bölünüp parçalanmak üzere olan komşumuz Irak’ta bulunan Türkmenelini; bir oldubittiyle işgal eden Kürt Peşmergelere ve onların perde arkasındaki hamisi olan İsrail’e kaça sattınız?

Veya orada yaşayan ve şu anda yani mübarek Ramazan ayında; açlık, sefalet ve katliamlarla karşı karşıya bıraktığınız Türkmen kardeşlerimizi neye karşılık sattınız?!.

Şehit Necdet Koçak nezdinde binlerce şehidin ve gazinin kanlarıyla yurt olmuş bu güzelim Türk yurduna nasıl kıydınız?

Ben eğip bükmeden sordum..

Eğer bu suçlayıcı iddiama karşılık varsa bir cevabınız..

Çıkın sizde bana açıkça söyleyin…

Mesela;
“Yok öyle bir şey” deyin…

“Sen/siz uyduruyorsunuz” deyin!

Ben de, Türk milleti de, Türkmenelinde yalnız bıraktığınız soy ve sizin bizim gibi Müslüman olan din kardeşlerimiz ferahlasın. İçimiz rahat olsun…

Ben de çıkıp özür dilemezsem namerdim..

Lakin sizde biliyorsunuz, biz de biliyoruz ki, benim dediğim doğru..

Hasılı ne kadar inkar etseniz de, “yok o proje bitti” deseniz de, henüz tamamlanmamış olan ve günümüzün Cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın eş başkanlığını yaptığı BOP adlı melanet proje safha safha ilerleyip ülkeler parçalanmakta sınırlar değişmekte, yeni yeni bayraklar dikilmektedir…

Bu gidişle basiretsiz, basiretsiz olduğu kadar ufuksuz yöneticilerin yönetimde söz sahibi olduğu ülkemizde; çok yakında “bölüp parçalamaya” yönelik olarak bizim de kapımızı çalması mukadder olan bu aşağılık proje kapsamındaki planlar adım adım ilerlemektedir…

Lakin bütün saydıklarımız bir bir olurken. Yukarıda saydığım, kişiler ve onların temsil ettiği kurumlar çeşitli masallar veya menkıbeler eşliğinde çeşitli yalanlar ve bahaneler üreterek Türk milletinin gerçekleri görmesini engellemektedirler…

Ey Türk milleti ben yetki makamındakilerden doğru ve içimizi ferahlatan cevabı boş yere beklesem de, bu arada senin hayrına olmayacak neticelere “dur” demek üzere yine size çok iş düşüyor…

Ve belki de sizin açınızdan en son olacak fırsat önünüzde..

Anladınız siz onu!

Yeni bir yazımızda buluşmak üzere esen kalınız…

GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ : TIPIŞ TIPIŞ GİTMEK


Büyük Atatürk, ”Demokrasi esas itibariyle siyasi mahiyettedir. Demokrasi bir sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariye, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmaya yarar .Bizim bildiğimiz Demokrasi, bilhassa siyasidir. Hedefi, milletin idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasi hürriyeti temin etmektir. Asrî Demokrasi’de ferdî hürriyetler, hususî bir kıymet ve ehemmiyet almıştır; artık ferdî hürriyetlere devletin ve hiç kimsenin müdahalesi söz konusu değildir. Ancak bu kadar yüksek ve kıymetli olan ferdî hürriyetin, medeni ve demokrat bir millette, neyi ifade ettiği, hürriyet kelimesinin mutlak surette düşünülebilen mânasiyle anlaşılmaz. Söz konusu olan hürriyet toplumsal ve medeni insan hürriyetidir. Bu sebeple ferdî hürriyeti düşünürken, her ferdin ve nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti göz önünde bulundurulmak lâzımdır. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin müşterek menfaati ferdî hürriyeti sınırlar” diyor.

*
Bu ifadeden yaklaşık 90 yıl sonra, Cumhuriyet Devleti’ne çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu,bir gazetecinin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile yaptığı şu söyleşi ile Türkiye’ye tanıştırılıyor.

– İlk kez ne zaman görüştünüz İhsanoğlu ile?
– Geçen hafta.
– Ankara’da mı?
– Hayır.
– Nerede peki?
– O da bende kalsın isterseniz.
– Pekiyi. Ama anladığım kadarıyla öyle eskiye dayanan bir tanışıklığınız yok.
– Öyle. Ben biliyorum tabii kendisini.
-Ekmeleddin İhsanoğlu tercihinizi açıklamanızla birlikte farklı kesimlerden olumsuz tepkiler geldi. Buna parti içinden bazı milletvekilleriniz de dahil. Öngörmüş müydünüz bu durumu?
– Tabii. Bunları anlayışla karşılayacağız ama zamanla, Ekmeleddin Bey’i tanıdıkça hepsi düzelecek. Tanıdıkça ne kadar değerli bir bilim insanı olduğunu, ne kadar donanımlı ve kıymetli bir insan olduğunu zamanla görecek, tanıyacak, bilecek herkes…

*

Böylece Kılıçdaroğlu’nun İhsanoğlu ile yakınen tanışmadığı, Bu yüzden onun Atatürk önderliğinde çağdaşlaşmayı temel ilke olarak benimseyen Cumhuriyetin siyaset,hukuk,ekonomi ve toplumla ilgili demokratik ve laik siyasi düzenine inanıp-inanmadığını, Barış ilkesi temelinde güvenlik ve istikrar üreten bir ülke olmak inanç ve kararlılığını sürdüren bir siyasi geleneği temsil edip-edemeyeceğini, Hükümetin sürdürdüğü terörle müzakere stratejisine yönelik düşüncelerini bilmediği, Ya? Sahip olduğu bilginin kendisine verilen bir talimat ile önüne konan bir CV ile sınırlı olduğu anlaşılmıştı…

*

Atatürk’ün düşünce sistematiğinden yetişenler şaşırmadı!

Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllar içinden süzülüp gelen siyasi mücadele birikimine sahip olmadan Genel Başkan olmasıyla birlikte beliren iki neden;

Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun Atatürkçü düşünce sistematiğinden gelişen CHP’de bir liderin yetki kullanım iradesini belirleyen;
Karizmaya ki,mekân ötesinden ilham yeteneği ve üstün yetenek,yüksek özgüven, etkileme, inançlarının doğruluğuna ikna edebilmek ve risk almak gibi üstünlüklerle özgün bir kişiliğe yol açıyor,
Gelenekçiliğe ki,sahip olunan toplumsal medeniyeti öz kabul edip o medeniyetin zenginleştirilmesi ve katkılarının yüceltilmesi, genişletilmesini sağlıyor,
Rasyonalizme ki,akılcılık yoluyla belirlenen kesin,zorunlu ve genel geçer bilgi alt yapılarına haiz olmadığı, artık çok iyi biliyorlardı.

*
İkincisi, Kılıçdaroğlu misyonunun CHP’nin kimliğini oluşturan Atatürk ilkelerini teoride bırakan, bu yüzden Atatürkçü kadroları genel ve yerel seçimlerde tasfiye eden,” demokratik Kemalizm” ve “yeniCHP” imajıyla yalnızca sosyal demokrasinin ilkeleri doğrultusunda yol almak,
Sosyal Demokrasinin Özgürlük, Eşitlik, Dayanışma, Barış, Emeğin yüceliği, Hukukun üstünlüğü, Gönenç, Doğanın ve çevrenin korunması haklarına dayanmak,
Bu çerçevede CHP’yi demokratik sol bir siyasal kurumu haline getirmek olduğu da tüm boyutlarıyla anlaşılmıştı.
Demokrasi kurgusu maddi refaha dayanıyordu, bu yüzden vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmaya yarıyordu.
Her “Mustafa Kemal Atatürk” derken, takiyye yaptığı -vallahî, biliniyordu.

*
O yüzden Kemal Kılıçdaroğlu’nun çevresi ile birlikte CHP’de Atatürk ilkelerinin tarafı olması gerekirken, Türk ulusunun her zaman bireysel çıkarlarının üstünde tutulan, ortak duyguların, ülkülerin ve değerlerin nihai olarak kırılmasına, din ya da ırk birliğine yol açabilecek bir gidişata ya da yeni Osmanlı hayaline kapı araladığı da görülüyordu.
Açık açık dünyasını maddi refah için kuranların işbirlikçiliğini yapıyordu…

*
Mesela, Cumhuriyet vatandaşlarını ifade etmek için kullanılan “Türk Milleti” kavramının doğruluğu; CHP’nin temsil ettiği modernleşme teorisi ile Cumhuriyet Devleti’nin geleneksel refleksleri olan askeri ve ekonomik yöntemlerle savunulurdu.

Eğer, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da yaşam standartları ve eğitim seviyesi yükseltilir, bunun paralelinde PKK’nın terör tehdidine karşı etkili askeri caydırıcılık ortaya konulabilseydi, Kürt sorununun çözülebileceğine inanılırdı.

*
Ne ki,1980′lerde Güneydoğu Anadolu Projesiyle başlayan ve 2002-2007′de AKP iktidarının sürdürdüğü modernleşme programındaki ekonomik ayağın, Sivil demokratik rejimi pekiştirebilmek için yapılan darbe karşıtı adli operasyonlarla Türk Ordusu’nun zayıflatılmasıyla askeri ayağın başarısız kalmasıyla; Kürt sorunu Kürdistan sorununa evrilmiş bulunuyor.
Türk Halkının terörle mücadele konusunda direnci kırılmış, TSK caydırıcı bir güç olmaktan çıkarılmış ve bu dev sorunla mücadele yalnızca ekonomik yöntemlere bağlı olarak sürdürülüyor.

Büyük Atatürk’ün “Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin müşterek menfaati ferdî hürriyeti sınırlar” ilkesi kanarken,Kılıçdaroğlu CHP’si İslamcı ve Kürtçü çözümlere seyirci kalmaktan öte hiç bir şey yapmıyor.

*
Doğrusu, Türk halkının asla kabul edemeyeceği bu ve benzeri bir çok gelişmeye yönelişte, öncelikle Kılıçdaroğlu’nun bir truva atı gibi girdiği CHP’den kazınarak sökülüp atılması, CHP’linin yeniden dirliği ve birliği gerekiyor.

Ne ki Kılıçdaroğlu, hâlâ Genel Merkezde seçim sürecini yöneticilere, milletvekillerine değerlendirebiliyor…

“Diyorlar ki ‘Ne olursa olsun oyumu vereceğim. ’Sen evini hırsıza teslim eder misin? Ederim diyorsan oyunu ver. Bu sıradan bir seçim değil, nasıl bir Türkiye istediğimizin seçimi.’
‘Ne yapalım, sandığa gidelim mi, gitmeyelim mi?’ diyorlar.

Ekmeleddin İhsanoğlu’na oyunu vereceksin. Tıpış tıpış sandığa gideceksiniz ve diktatör bozuntusuna cumhurbaşkanı seçilme konusunda izin vermeyeceksiniz ” derken, bir diktatöre nazire yaparmış gibi Türk halkını kapıkulu yerine koyuyor.

*
Kılıçdaroğlu’nun, balığın kılçığını çeker gibi ilkelerinden, geleneklerinden sıyırdığı CHP çok menzil kaybetmiştir, ne bugün ne yarın hiç bir konuda alternatif sayılmıyor.

10 Ağustos ile girilecek sürecte Türkiye’yi bir diktatörün badirelerinden çekip-çıkartabilecek bir potansiyeli bulunmuyor.

*

Bu gibi durumlara Ziya Paşa “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” ifadesiyle işaret ediyor…

Bu suretle karşıdaki cephe bir eksiltilmeli,İslamcılık ve Kürtçülüğün ayan beyan hedefe konulabilmelidir…

*

Sonra diğer Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş’ın,”Yeni yaşam; tek tipçi dayatmalara karşı çoğul, farklılıkların eşit ve gönüllü beraberliğine dayalı bir toplumsal var oluşu anlatıyor” ifadesine açılan kredinin olası geri dönüşü beklenebilir…