Günlük arşivler: 12 Temmuz 2014

ARAŞTIRMA DOSYASI : İsrail’in Gazze Operasyonu ve Öngörüler


Araş. Gör. Ceyhun Çiçekçi

Çanakkale 18 Mart Mart Üniversitesi

ceyhuncicekci

Filistin Barış Görüşmeleri’nin akamete uğramasıyla birlikte bölgede tansiyon giderek yükselmekte olup hali hazırda Hamas öncelikli olmak üzere Gazze’deki gruplara yönelik bir İsrail operasyonu da icra edilmektedir. Söz konusu sürece kısaca bir göz atmak, mevcut gelişmelerin seyrine yönelik çıkarımlarda bulunmamıza yardımcı olabilir.

Barış Görüşmeleri
Barış görüşmeleri, ABD öncülüğünde gerçekleştirilmeye çalışılan fakat ilerleme sağlanamadan dağılan bir süreç olarak nihayete erdi. 2013 yılının yaz aylarında başlayan 9 aylık bu görüşme maratonunda, tarafların isteksizliği göze çarpmaktaydı. Önce İsrail’in mahkum tahliyesine yanaşmaması (ki tahliye planlamasının ilk 3 fazını yerine getirmişti) ve akabinde de Filistin Yönetimi’nin hamleleriyle (BM nezdinde imzalanan 15 yeni antlaşma) birlikte görüşmeler sonuçsuz bir şekilde ortada kaldı. Bir de Mahmut Abbas’ın Hamas ile ulusal birlik hükümeti kuracağını deklare etmesi, İsrail açısından yeni bir güvenlikleştirme sürecinin başlangıcını temsil etti. İsrail yönetimi, Hamas ile kurulacak bir ulusal birlik hükümetinin bölgede doğurabileceği olumsuz sonuçlardan direkt olarak Abbas’ı sorumlu tutacağını defaaten açıkladı. Hamas üzerinden geliştirilen bu güncel söylemin üzerine Yahudi gençlerin kaçırılması, Hamas’ı İsrail siyasetinin ve toplumunun gündeminde üst sıralara taşıdı.

Yahudi ve Arap Gençlerin Öldürülmesi
Bu süreç devam ederken, Batı Şeria’da yerleşimci olarak yaşayan 3 İsrailli Yahudi genç kaçırıldı. Yaklaşık 3 hafta süren bir operasyon (Operation Brother’s Keeper) sonucunda gençlerin cenazelerine ulaşıldı. Özellikle arama operasyonu süresince İsrail toplumu ciddi anlamda kenetlendi, ülkenin çeşitli meydanlarında mitingler düzenlendi ve sosyal medyada da kaçırılan gençlerin görünürlüğüne önem verildi. Her ne kadar İsrail yönetimi bu kaçırma ve öldürme eylemlerini Hamas’a mal etmeye çalışsa da Hamas bu eylemleri sahiplenmedi. Fakat kimi temsilcilerinin yaptıkları açıklamalar, bu tarzdaki kaçırma eylemlerini yücelten ve hatta yenilerini telkin eden bir minvaldeydi. Bu açıklamalar da Hamas’ın deklare etmese dahi söz konusu kaçırma eylemlerine yönelik zan altında kalmasına yardımcı oldu. Bu aşamada, güvenlikleştirici söylem pekişmeye başladı ve Hamas, İsrail toplumu nazarında acil askeri tedbir alınması gereken bir tehdit olarak algılanmaya başlandı.

Söz konusu Yahudi gençlerin öldürülmesini müteakip Doğu Kudüs’te bir Arap gencin aşırı milliyetçi Yahudiler tarafından diri diri yakılarak öldürülmesi de, Arap toplumunu ayağa kaldırdı. Başta Kudüs olmak üzere İsrailli Arapların yoğunlukla yaşadıkları bölgelerde gösteriler düzenlendi. Bu gösteriler, polisiye tedbirlerin de etkisiyle birlikte, güvenlik güçleriyle hafif olarak sınıflandırılabilecek çatışmalara doğru evrildi. Bir diğer ifadeyle, sembolik "taş atma" aksiyonuyla yeni bir intifadanın provaları yapılıyordu. Arap toplumunun bu safhaya gelmesi, artık sadece bir kıvılcıma ihtiyaç olduğuna yönelik görüşü öne çıkardı.

Hamas’ın Füze Saldırıları
Gazze’den İsrail’e yönelik füze saldırıları yeni bir olgu değil. Düzenli olarak gerçekleştirilen ama sadece "buradayız" mesajını iletmeye yardımcı olan "zararsız" atışlar, Gazze’deki gruplar tarafından organize ediliyordu. Lakin yaklaşık son bir aylık periyotta, bu füze atışları yoğunlaşmaya başladı. Barış görüşmelerinin akamete uğraması, İsrail’in Hamas’la kurulacak ulusal birlik hükümetine sert bir reaksiyon göstermesi ve Arap bir gencin yakılarak öldürülmesi, söz konusu füze atışlarını da yoğunlaştırdı ve "zararsız" olmaktan çıkardı. "Zararsız" atışlar, daha ziyade İsrail’in güney bölgelerine yönelik gerçekleştiriliyordu ve çoğunlukla açık araziye düşen ve insani kayba sebep olmayan bir nitelikteydi. Bu yoğunlaşma sürecinde İsrail siyasal cenahının çeşitli seviyelerinden Hamas’ı uyaran açıklamalar geldi.

2012 yılında sağlanan ateşkese sadık kalınması ve yapılan füze atışlarına bir son verilmesi gerektiği dillendirildi. Hatta Hamas’a iki günlük bir mühlet de verildi. Bu süre zarfındaki İsrail "zaafiyeti", hükümet eden Benyamin Netanyahu’nun hükümet ortakları tarafından sert bir şekilde eleştirilmesine ve hatta Avigdor Lieberman’ın Likud’la yürüttüğü ortaklığı sona erdirmesine de yol açtı. Netanyahu, Hamas’a yönelik direkt ve hızlı bir operasyona cevaz vermemekle, Arap toplumunun yeni bir intifadaya ivedilikle evrilebilecek hassas sosyo-psikolojik pozisyonunu hesaba katmış olabilir. Son dönemdeki füze saldırılarının yoğunlaşmasıyla birlikte Hamas ve diğer gruplar da, Arap gencin öldürülmesiyle kıpırdanan Arap toplumunun mobilizasyonunu pekiştirmeyi ve yeni bir intifadanın olgunlaşmasını amaçlamış olabilir. Hamas açısından bir diğer sebep ise Filistinli Arap toplumu nazarında zaten popülaritesi giderek düşmekte olan Abbas yönetimine karşı zemin kazanmak olabilir.

İsrail’in "Meşru" Müdahalesi
Yukarıda anılan 3 ayaklı süreç, İsrail’in başarılı güvenlikleştirmesinin parçalarını oluşturuyor. Gazze’ye müdahale kararı alındığında, İsrail toplumunda bu karara itiraz edebilecek herhangi bir ses ya hiç bulunmuyordu ya da tehdidin aciliyeti karşısında oldukça cılız kalıyordu. Söz konusu müdahale, an itibariyle, İsrail toplumu nazarında acil bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken oldukça meşru bir nitelik arz ediyordu. Zaten Yahudi gençlerin bulunmasına yönelik gerçekleştirilen operasyonda da Batı Şeria’daki olası Hamas sızmalarının bertaraf edilmesinin amaçlandığı, operasyonun bu sebeple görece uzun bir zaman dilimine yayıldığı ve yaklaşık 700 Arap’ın göz altına alınmasının altında da aynı sebebin yattığı kulislerde konuşuluyordu. Ayrıca Mart ayında Kızıldeniz’de ele geçirilen, İran üzerinden Hamas’a nakledildiği iddia edilen askeri mühimmat yüklü gemi, İsrail güvenlik çevrelerinin Hamas’a yönelik bir operasyonun gerekliliği üzerinde bir süredir hem fikir olmalarını sağlamıştı. Hamas’ın ulaştığı askeri yeteneklerin budanmasına ihtiyaç olduğu sıklıkla dile getiriliyordu. Ayrıca Abbas yönetiminin popülarite kaybı ve bu sebeple Hamas’ın elinin kamuoyu nezdinde daha da güçleneceği varsayımı, tali bir sebep olarak, İsrail yönetimini böylesi bir operasyonun gerçekleştirilmesi noktasında ikna etmiş olabilir. Abbas, en nihayetinde barış görüşmelerinin biricik temsilcisi olma niteliğini haiz.

Koruyucu Sınır Operasyonu ve Olasılıklar
Koruyucu Sınır Operasyonu (Operation Protective Edge), yukarıda anılan sürecin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Öncelikle İsrail Hava Kuvvetleri’nin belirlenen hedefleri vurması üzerinden icra edilen operasyon, peşi sıra bir kara harekatını da ihtiva ediyor. Fakat bu kara harekatının ulaşabileceği noktalar oldukça muğlak. Yaklaşık 40.000 yedek askerin silah altına alınmasına karar verilmesi, Gazze’de yürütülen operasyonun sınırları konusunda da kafa karışıklığına yol açmaktadır. Askeri hesaplamalar bazında, yaklaşık olarak 25 teçhizatlı askerin 1000 kişilik bir topluluğu kontrol edebileceği varsayılır. Bu rakamlar üzerinden yapılacak bir hesaplamayla birlikte 40.000 kişilik bir orduyla Gazze’nin zaptedilmesi gayet mümkün görünüyor. Bu bağlamda, İsrail’in Gazze’yi yeniden işgal edebileceğini, buradaki grupların askeri yeteneklerini ortadan kaldırıncaya dek Gazze’de kalabileceğini öngörebilmek mümkün. Hali hazırda uluslararası kamuoyunun önde gelen temsilcileri de İsrail’in "meşru müdafaa" hakkına sıklıkla referans veriyorlar.

Böylesi bir operasyonu akamete uğratabilecek başat gerekçe ise umulmayan sivil kayıpları olabilir. Henüz yeni gerçekleştirilmiş bir operasyonda aynı aileden 7 kişinin ölümüne sebebiyet verilmiş ve bu vaka ciddi tepkilere neden olmuştur. Başta Arap liderleri olmak üzere uluslararası kamuoyu da bu konuda tedirgin olduklarını belirtmekteler. Lakin İsrail yönetiminin kararlılığı, bu operasyonun bir şekilde uzun süreceğini gösteriyor. Ayrıca Hamas’ın ve diğer grupların füze saldırıları da başta Tel Aviv ve Kudüs’e yönelik olmak üzere devam ediyor. Bu saldırılar devam ettiği müddetçe, İsrail siyasetinin temel beklentisi de "müdahaleye devam" minvalinde olacaktır. Netanyahu, Lieberman ve sağ sularda siyaset yapan diğer figürlerin kendi cenahından oy çalmasına müsaade etmeyecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Mısır, Nil ve Uluslararası Hukuk


Msr, Nil ve Uluslararas Hukuk.pdf

201474_POLICY BRIEF NO 5.pdf

The ultimate goal of the NSA is total population control


At least 80% of all audio calls, not just metadata, are recorded and stored in the US, says whistleblower William Binney – that’s a ‘totalitarian mentality’

William Binney testifies before a German inquiry into surveillance. Photograph: Getty Images

William Binney is one of the highest-level whistleblowers to ever emerge from the NSA. He was a leading code-breaker against the Soviet Union during the Cold War but resigned soon after September 11, disgusted by Washington’s move towards mass surveillance.

On 5 July he spoke at a conference in London organised by the Centre for Investigative Journalism and revealed the extent of the surveillance programs unleashed by the Bush and Obama administrations.

“At least 80% of fibre-optic cables globally go via the US”, Binney said. “This is no accident and allows the US to view all communication coming in. At least 80% of all audio calls, not just metadata, are recorded and stored in the US. The NSA lies about what it stores.”

The NSA will soon be able to collect 966 exabytes a year, the total of internet traffic annually. Former Google head Eric Schmidt once argued that the entire amount of knowledge from the beginning of humankind until 2003 amount to only five exabytes.

Binney, who featured in a 2012 short film by Oscar-nominated US film-maker Laura Poitras, described a future where surveillance is ubiquitous and government intrusion unlimited.

“The ultimate goal of the NSA is total population control”, Binney said, “but I’m a little optimistic with some recent Supreme Court decisions, such as law enforcement mostly now needing a warrant before searching a smartphone.”

He praised the revelations and bravery of former NSA contractor Edward Snowden and told me that he had indirect contact with a number of other NSA employees who felt disgusted with the agency’s work. They’re keen to speak out but fear retribution and exile, not unlike Snowden himself, who is likely to remain there for some time.

Unlike Snowden, Binney didn’t take any documents with him when he left the NSA. He now says that hard evidence of illegal spying would have been invaluable. The latest Snowden leaks, featured in the Washington Post, detail private conversations of average Americans with no connection to extremism.

It shows that the NSA is not just pursuing terrorism, as it claims, but ordinary citizens going about their daily communications. “The NSA is mass-collecting on everyone”, Binney said, “and it’s said to be about terrorism but inside the US it has stopped zero attacks.”

The lack of official oversight is one of Binney’s key concerns, particularly of the secret Foreign Intelligence Surveillance Court (Fisa), which is held out by NSA defenders as a sign of the surveillance scheme’s constitutionality.

“The Fisa court has only the government’s point of view”, he argued. “There are no other views for the judges to consider. There have been at least 15-20 trillion constitutional violations for US domestic audiences and you can double that globally.”

A Fisa court in 2010 allowed the NSA to spy on 193 countries around the world, plus the World Bank, though there’s evidence that even the nations the US isn’t supposed to monitor – Five Eyes allies Britain, Canada, Australia and New Zealand – aren’t immune from being spied on. It’s why encryption is today so essential to transmit information safely.

Binney recently told the German NSA inquiry committee that his former employer had a “totalitarian mentality” that was the "greatest threat" to US society since that country’s US Civil War in the 19th century. Despite this remarkable power, Binney still mocked the NSA’s failures, including missing this year’s Russian intervention in Ukraine and the Islamic State’s take-over of Iraq.

The era of mass surveillance has gone from the fringes of public debate to the mainstream, where it belongs. The Pew Research Centre released a report this month, Digital Life in 2025, that predicted worsening state control and censorship, reduced public trust, and increased commercialisation of every aspect of web culture.

It’s not just internet experts warning about the internet’s colonisation by state and corporate power. One of Europe’s leading web creators, Lena Thiele, presented her stunning series Netwars in London on the threat of cyber warfare. She showed how easy it is for governments and corporations to capture our personal information without us even realising.

Thiele said that the US budget for cyber security was US$67 billion in 2013 and will double by 2016. Much of this money is wasted and doesn’t protect online infrastructure. This fact doesn’t worry the multinationals making a killing from the gross exaggeration of fear that permeates the public domain.

Wikileaks understands this reality better than most. Founder Julian Assange and investigative editor Sarah Harrison both remain in legal limbo. I spent time with Assange in his current home at the Ecuadorian embassy in London last week, where he continues to work, release leaks, and fight various legal battles. He hopes to resolve his predicament soon.

At the Centre for Investigative Journalism conference, Harrison stressed the importance of journalists who work with technologists to best report the NSA stories. “It’s no accident”, she said, “that some of the best stories on the NSA are in Germany, where there’s technical assistance from people like Jacob Appelbaum.”

A core Wikileaks belief, she stressed, is releasing all documents in their entirety, something the group criticised the news site The Intercept for not doing on a recent story. “The full archive should always be published”, Harrison said.

With 8m documents on its website after years of leaking, the importance of publishing and maintaining source documents for the media, general public and court cases can’t be under-estimated. “I see Wikileaks as a library”, Assange said. “We’re the librarians who can’t say no.”

With evidence that there could be a second NSA leaker, the time for more aggressive reporting is now. As Binney said: “I call people who are covering up NSA crimes traitors”.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Bağdat : Mossad Kürdistan’ı destekliyor


İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun geçenlerde yaptığı Irak’ta yaşanan krizin sonuçlanması için bağımsız Kürdistan’ın kurulması gerektiği açıklaması Bağdat’ın sert tepkisine neden oldu.

Hatırlanacağı üzere Netanyahu, "Kürtler savaşan insanlar. Kürtlerin bağımsızlık isteklerine destek vermeliyiz. Onlar siyasi kararlılıklarını, siyasi itidallerini kanıtladılar, siyasi bağımsızlığı da hak ediyorlar " demişti.

Irak Meclisi Kanun Devleti Koalisyon milletvekili Aliya Nasif, Rusya’nın Sesi’ne verdiği demeçte Iraklıların konuyla ilgili tutumunu özetledi:

– ‘Aslında Netanyahu’nun bu açıklaması Irak’a şaşırtıcı gelmedi, çünkü Kürt yönetimi ile İsrail arasındaki ilişkiler çoktandır sürmektedir, bu yüzden de Irak hükümeti ile Kürdistan bölgesi arasında defalarca kez anlaşmazlıklar yaşandı. Bazı İsrailli siyasetçilerin Kürt şirketlerinde kendi çıkarları var, orada hisselere sahipler.

Onlarca yıldır Kürt bölgesi Irak’tan ayrılma yolunda gidiyor. Bugün her Iraklı, Musul’un Kürt yetkilileri ile Mossad arasındaki komplo sonucunda teröristler tarafından ele geçirilmiş olduğunu biliyor. İsrail, Barzani’nin Kürdistan’ın Irak’tan ayrılma talebini meşru tanıyan ilk devlettir. Bu da İsrail’in Irak’ın iç işlerine karışma niteliğini taşıyordur.

– İsrail’in bunda ne çıkarları olabilir?

– Irak, İsrail’in istilasına karşı çıkan ülkelerden biridir. Bu nedenle Irak’taki rejimin güçlenmesi İsrail’in güvenliği için olası bir tehdit oluşturacak. Bu arada Kürdistan bölgesinin Irak’tan ayrılması ülkenin parçalanmasına yol açacaktır, bu da İsrail’in ulusal güvenlik çıkarlarına uygun. Bu bağlamda IŞİD militanlarının Kürdistan bölgesine saldırmamış, Kürt perşmergelerinin ise teröristler Kürt sınırında dururken ateş açmamış olmaları çok dikkat çekicidir. Gördüğümüz gibi bağımsız Kürdistan ve Irak’ta İslam Devleti aynı senaryoya göre kuruluyor.

Öbür yandan, IŞİD militanlarının Musul ve başka şehirleri ele geçirmesinde Türkiye’nin de rolü vardır. Silahlı militan gruplarının saldırılarına Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan vatandaşlarının katıldıkları herkesçe malümdur.

Mossad’ın İran’a baskı yapmak için Kürdistan’ın ayrılması ve teröristlerin Irak’ın büyük kısmını ele geçirmesinden yana olduğuna eminiz. Bu politika bütün bölgenin kaçınılmaz parçalanmasına yol açacak ve İsrail’in güvenliğini olumlu şekilde etkileyecek, çünkü yakında bölgede ona karşı koyabilecek hiç bir güç kalmayacak.

Tamamını oku: http://turkish.ruvr.ru/2014_07_11/Bagdat-Mossad-Kurdistan/

KIBRIS VE MÜZAKERELERİN SON DURUMU //Ahmet Kılıçaslan Aytar


KIBRIS VE MÜZAKERELERİN SON DURUMU

Şişşşt, kimse uyanmasın!
Kıbrıs Sorunu’nda Türk ve Rum liderler D.Eroğlu ile N.Anastasiadis’in, BM Özel Temsilcisi L.Buttenheim ile birlikte çözüme yönelik altı aydır sürdürdükleri nafile müzakerelerde yeni bir aşamaya gelindi.
KKTC müzakerelerin yıl sonuna kadar halk oylaması ile sonuçlanması için Rum kesimine 5 aşamalı bir paket önerdi.
Türk tarafının önerilerine Rumların gelecek hafta yanıt vermesi bekleniyor.

*
Beş aşamalı önerilere bakmadan önce bölgesiyle birlikte Kıbrıs Sorununu şöyle bir hatırlamak gerekiyor…

*
Kıbrıs’ta taraflar arasında sorun, "Kıbrıs Halkı" anlayışından ya da 1960 Ankara Anlaşmasına rağmen 1963 Akritas Planının uygulanması ısrarından doğuyor.
Ankara Anlaşması Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletini garantiliyor.
Akritas Planı ise Rumların Türkleri zayıflatarak Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini amaçlıyor.

*
1968’den berisüren iki kesimin müzakerelerinde ortak devlet, toprak, mülkiyet hakları ve askeri düzenlemelerle ilgili hiç bir uzlaşma sağlanamıyor.
Rumlar, BM ve AB’de Kıbrıs’ın yasal hükümeti ve temsilcisi olduklarını kabul ettirirken, Türkler azınlık konumuna itilmiştir.
Üstelik, 2004′ te Kıbrıs adına Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliğine katılmış bulunuyor.
Bu sırada BM örgütü de müzakerelerden sonuç alınmamasından sürekli rahatsızlık bildirmekte, şimdi sürdürülmekte olan müzakerelerde yıl sonuna kadar çözüme ulaşılma ve ardından referanduma gidilmesini öngörmektedir.

*
Çünkü;
Birincisi: Kıbrıs, NATO’nun geleceğini belirleyen Stratejik Konsept Belgesinde önemli bir stratejik merkezdir.
Hem Türkiye, hem mevcut iki devletli haliyle Kıbrıs; Stratejik Konsept Belgesinde "AB üyesi olmayan NATO ülkesi" olarak anılıyor, bu durum NATO için sorun teşkil ediyor.
O yüzden Türkiye, NATO’nun AB üyesi olmayan bir müttefiki olarak Avrupa güvenliğine katkısı için öncelikle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.
Fakat AB üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına girmesini,Türkiye de Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini engelliyor…
Bu karmaşa, ancak Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinin birleşme şartlarında anlaşmaları halinde, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin NATO’ya ,Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına üye olmasıyla çözümlenebilecektir!

*
İkincisi: Türkiye adanın birleşmemesi halinde bir kesimin adanın tümünü temsil ediyormuş gibi görülmesinin Avrupa değerlerine aykırı olduğunu savunuyor.
Nitekim, Kıbrıs Rum yönetiminin İsrail’in teşvikiyle Doğu Akdeniz’de doğalgaz sondajına başlaması ardından Türkiye ve KKTC "Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşması"nı imzalamış, bu suretle;
Türkiye, Rumların Ada’nın güneyinde başlattığı çalışmaları fırkateynler ve savaş uçaklarıyla uzaktan izlerken, benzer arama çalışmaları yapması önündeki engeli de ortadan kaldırmış sayılıyor…

*
O nedenle,Rum Yönetimi Kıbrıs Cumhuriyetini kendilerinin temsil ettiği iddiasında, "Akdeniz’de bulunan doğal gazı Kıbrıslı Türklerle paylaşmaya hazır olduğunu" belirtiyor.
Türkiye ve Kıbrıs Türk Yönetimine "Bir an önce çözüm bulun,ancak çözüme ulaşılmadan önce bile, eğer bir rezerv bulursak, bunu iki toplumun da kazanç sağlayabileceği şekilde göreceğiz" garantisini verirken egemenlik taslaması; KKTC ve Türkiye’yi rahatsız ediyor.
KKTC "Rum tarafı tek yanlı olarak antlaşmalar yaptı ve ruhsatlar verdi. Rum tarafını ikaz ettik. Rum tarafı müzakerelere yoğunlaşmak yerine bu gibi hususlarla ortamı germeyi tercih ediyor.Türkiye Cumhuriyeti ile imzaladığımız bu antlaşma Rum muhataplarımızı bu davranışlarından vazgeçirmeye yönelik önleyici bir tedbir niteliğindedir” diyor.

*
Ayrı bir sorun da Türkiye’nin, NATO füze kalkanı projesine katılarak Füze Savunma sisteminin topraklarına yerleştirilmesini kabul etmesi halinden doğuyor.
NATO Türkiye’de füze radar sistemini oluşturmak kararında Rusya ve Avrupa çıkarlarının hesaba alındığı teminatını verince,
Rusya, NATO’nun füze radar sistemi oluşturmasında hak eşitliği teminatını kabul etmiş ve Türkiye’ye yerleştirilecek sistemin yalnızca bölgeyle ilgili olduğuna ikna olmuştu.
Fakat bugün, dünyanın en büyük nükleer silah stokuna sahip ABD ve Rusya’nın Ukrayna sorunuyla gelişen karşı-karşıya gelişleri, Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşmalarında da iki ülkeyi karşı-karşıya getiriyor.
Askeri güç dengeleri sarsılırken, denge Kıbrıs’ı da kapsıyor ve bütünü küresel ortaklaşmanın eşiğini oluşturuyor:eşiğin üstünde nimetin ortakları, altında külfetin ortakları yer alıyor…

*
Külfet, Ankara Anlaşmasıyla Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini,idareye etkin katılımını,aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında 1960 Kıbrıs Ortaklık Devletinin garantilenmesinde, mülkiyet,toprak gibi konularda sakata düşmek halinde başlıyor.
Üstelik petrolün,doğal gazın olduğu yerde güvenlik en önemli unsur olarak öne çıkıyor.
Rusya’nın NATO’nun Stratejik Konsept Belgesinin omurgasını oluşturan füze savunma araçlarının konuşlandırma yerleri, imha araçlarının hızı ve sayısı, konum algılama sistemleri gibi konularda hâlâ, ABD ve NATO’nun Rusya’nın nükleer caydırma kuvvetlerini hedef almadığına ilişkin güvenilir hukuki garantileri vermeyişi,
Kıbrıs’ da ve Türkiye’de de bir çözümsüzlük alanının oluşması anlamına geliyor.

*
Bu nedenlerle Doğu Akdeniz’de önemli stratejik konumuyla Kıbrıs Sorununun bu yıl sonuna kadar çözülmesi isteniyor.
İşte, müzakereler bu çerçevede iki toplumun farklı kimlikleri ve bütünlüğünün AB içinde birleşik bir Kıbrıs’ın ortak geleceğini sağlayan bir anlaşmanın Kıbrıslı Türklere ve Rumlara ve tüm bölgeye olumlu etkisi olacağı düşüncesiyle başlamıştı…

*
Müzakerelerin;
Bir: sonuç odaklı kararlılıkla yapılması, tüm uzlaşılmayan ana konuların görüşülmesi,
En kısa sürede anlaşmaya vararak, bu anlaşmanın ayrı ayrı ve eşzamanlı referanduma götürülmesi,
İki: Anlaşma’nın siyasi eşitlik temelinde iki toplumlu, iki bölgeli federasyona dayalı olması, Birleşik Kıbrıs’ın BM ve AB üyesi olarak tek uluslararası hukuki kimliğe ve Kıbrıslı Türkler ve Rumların eşit ve tek egemenliğe sahip olması,
Üç:Federal hükümetin yetkileriyle ilgili olan konuların anayasa tarafından belirlenmesi,
Kurucu devletlerin tüm yetkilerini bütünüyle ve geri döndürülemez şekilde federal hükümetin müdahalesinden özgür olarak kullanabilmeleri,
Bundan dolayı ortaya çıkacak herhangi bir ihtilafta son kararın Federal Yüksek Mahkemenin karara bağlayacağına,
Dört: Birleşik Kıbrıs Federasyonunun, iki tarafta eşzamanlı yer alacak referandumda anlaşmanın onaylanması sonucu ortaya çıkacağı,
Federal anayasanın Birleşik Kıbrıs’ın iki eşit statüye sahip, iki kurucu devletten oluşacağını belirtmesine,
Federasyonun iki bölgeli, iki toplumlu yapısı ve AB’nin üzerinde kurulu olduğu ilkelerinin güvence altına alınacağına,
Beş:Müzakerelerin, ‘her konuda uzlaşı sağlanmadan, hiçbir konuda uzlaşı yoktur’ prensibine dayalı olacağı esaslarına dayandırıldı.

*
Olmadı! Şimdi,Türk tarafı 6 aydan beri verimsiz ve ucu açık devam eden müzakerelerin sonuç alıcı bir takvime bağlanmasını öngören bir pakette,
Bir: Yaz tatiline girmeden önce karşılıklı olarak pozisyonların belirlenmesi ardından ikinci safhada özlü müzakerelerle sonuç alınması,
İki: Ağustos sonunda "al-ver" sürecinin başlaması, fakat harita, güvenlik ve garantilerin sonraya bırakılması,
Üç: Eylül’de son adımların planlanabilmesi için liderlerin BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’u ziyaret etmesi,
Dört: Kıbrıs’taki tarafların yanı sıra garantör ülkeler Türkiye ve Yunanistan’ın da yer alacağı dörtlü bir konferans düzenlenmesi,
Toprak, harita, güvenlik ve garantilerin bu konferansta karara bağlanması,
Konferansta garantörler görüşürken diğer yanda da Kıbrıslı liderlerin müzakereleri sürdürmesi,
Konferansta liderler uzlaşı sağlarsa, çözümün iki halkın ayrı ayrı ancak eşzamanlı onayına sunulacağı referandumun tarihinin kesinleştirilmesi,
40 yıldır yerleşime kapalı tutulan Maraş kentinin, fizibilite çalışmaları için uzman heyetlere açılması ardından, iskana açılmasını,
Beş:Kıbrıs’ta referandum yapılması, "Evet" çıkması halinde yeni ortaklık devletinin ilan edilmesi, "Hayır "çıkması halinde Kıbrıs’ta çözüm bulunamadığının dünyaya ilan edilmesini öngörüyor.

*

KKTC lideri D.Eroğlu’nun toprak,harita,güvenlik ve garantilerin bağlanmasında benden bu kadar dediği anlaşılıyor.
Madem, "10 Ağustos’ta bir Başkan, bir başka rejim ve bir başka Türkiye geliyor" diye düşünüyor…

12.7.2014
cleardot.gif

cleardot.gif

cleardot.gif

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

%d blogcu bunu beğendi: