Günlük arşivler: 11 Temmuz 2014

TARİH : ISPARTA İLİNDE SANAYİNİN GELİŞİMİ ve YAPISI


ISPARTA LNDE SANAYNN GELM ve YAPISI.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof.Dr. George MAKDİSİ : İSLAM VE HRISTİYAN BATI


SLAM VE HRISTYAN BATI.pdf

TARİH : BİZANS DÖNEMİNDE İSTANBUL’DA DEPREMLER : HALK ÜZERİNDE ETKİ


BZANS DNEMNDE STANBUL’DA DEPREMLER – HALK ZERNDE ETK.pdf

TARİH : OSMANLI MEDRESELERİNDE FELSEFE


OSMANLI MEDRESELERNDE FELSEFE.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI /// TAHSİN AÇILAN : Atlantik Birliğine Doğru


Kant’ın, 1795 tarihli “perpetual peace” başlıklı makalesinden/ teklifinden bu yana ikiyüz yıldan fazla süre geçti ve halen devam eden bu süreçte Westfalian egemenlik anlayışı da yerini -muhtemelen- liberal egemenlik anlayışına bırakacak görünüyor. Küresel ve daimi barış arayışları ise en azından ikili, çoklu veya bölgesel olarak; ama temelinde Kant’ın, bazen ütopya olarak ta nitelenen “devletler hukuku referansı” yerine, “ekonomik entegrasyonlar yoluyla” sürüyor. Dünya Ticaret Örgütü DTÖ roundlarındaki sonuçsuzluk sonrası oluşum çabaları daha da hızlanan, Atlantik Ötesi Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ise –olumlu sonuçlandığında- bu yöndeki en kapsamlı ortaklıkların birisi olması bekleniyor. Muhtemel ortaklığın diğer önemli ve ayırt edici özelliği ise; daha önceleri ekonomik ve ideolojik birliktelikler ‘spesifik güvenlik ortaklıkları’nı (Ör: NATO) üretirken, TTIP’nin ise, ‘bir güvenlik kuruluşunun üretmekte olduğu –belki de ilk- bir spesifik ekonomik ortaklık’ olması. Bilindiği gibi, NATO Genel Sekreteri Sayın RASMUSSEN, 07 Ekim 2013 tarihinde, -Danimarka Sanayiciler Konfederasyonu tarafından düzenlenen ‘A New Era for EU-US Trade’ temalı toplantıda- yaptığı konuşmada, Washington Treaty, NATO Treaty ülkelerinin, aynı zamanda ekonomik iş birliklerine yönelik sorumluluklarını –ikinci madde- ve ekonomi ile güvenliğin yakın ilişkisini, hatta bağımlılığını hatırlatmaktaydı!

Sayın Genel Sekreterin, 1996 yılından, Danimarka Başbakanlığı döneminden bu yana savunduğu nihai vizyon ise ekonomik ortaklık yoluyla başlayacak olan ‘Integrated Transatlantic Community’ idi ve 1995 yılında Madrid’te oluşturulan/ benimsenen NTA ‘New Transatlantic Agenda’ bu vizyonun yazılı temelini oluşturmaktaydı. (www.nato.int/cps/en/natolive/opinions_103863.htm) Daha sonra, 1998 yılında ‘The Transatlantic Economic Partnership’e TEP’e dönüşecek olan ajanda (NTA);

1)- Dünya üzerinde barışın sağlanması ve istikrarlı olması,

2)- Uluslararası kriminal konulara, uyuşturucu trafiği ve terörizme, göçmen ve mülteci sorunları ile çevre sorunları ve doğal afetlere karşı birlikte mücadeleyi hedefliyordu.

ABD ile AB arasındaki karşılıklı ticaretin güçlendirilmesi ve Atlantik boyunca; iş dünyası, bilim insanları, eğitimciler ve diğer tüm bireyler arasındaki ilişkilerin gelecek kuşaklara yönelik olarak güçlendirilmesi hedefi ise 3. ve 4. son maddelerini oluşturuyordu. 2005 yılında ise ekonomik entegrasyonun ve büyümenin artışı için ‘The EU-US Initiative to Enhance Transatlantic Economic

Integration and Growth’ inisiyatifi oluşturulacaktı. (trade.ec.europa.eu/doclib/docs/2006/march/tradoc_127675.pdf)

Peki, 1995 yılında Madrid’te ‘NTA New Transatlantic Agenda’ ile formel başlangıcı yapılan ve 1998’de Transatlantic Economic Partnership (TEP) imzalanması, 2002 Washington DC ‘Guidliner for Regulatory Cooperation and Transparency’ zirvesi, 2004 Irlanda, Shannon ‘Strategy for strengthing EU-US Economic Partnership’ taslağının hazırlanması, 2007 ABD Başkanı George W Bush ile dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı ve Almanya Şansölyesi tarafından imzalanan TEC (Transatlantic Economic Council) oluşumunun kabulü ile süren ve 2013 tarihinde yapılan birinci tur (round) müzakerelerinin ardından, 14 Temmuz 2014 tarihinde 6. Roundu başlayacak olan görüşmelerin ekonomik boyutlu beklentisi ne idi ve en azından başlangıçtaki bu ekonomik boyutlu beklenti nasıl sağlanacaktı?

Ortaklığın taraflara gelecekteki ekonomik etkileri konusunda çok sayıda araştırma yapılmış olmasına karşın, AB’nin talebiyle; ECORYS Nederland BV kuruluşunca Aralık 2009 tarihinde hazırlanmış olan Non-Tariff Measures in EU-US Trade and Investment – An Economic Analysis ile Mart 2013 tarihinde yayınlanmış olan CEPR Centre for Economic Policy Research, London: Reducing Transatlantic Barriers to Trade and Investment, referans ve atıfta bulunulan çalışmaların başında geliyor.Yapılacak –muhtemel- ortaklık anlaşmasının, derinliğine/ kapsamına göre de çok sayıda senaryo hazırlanmış ve her senaryoda AB ile ABD ekonomilerinin yanısıra ‘rest’in (=AB ve ABD dışında kalan ekonomilerin!) kazançlarına da yer verilmiş, ekonometrik modellerle teyid edilmiş! (www.ecorys.com , www.cepr.org ) Örneğin: Centre for Economic Policy Research, Mart 2013 tarihli raporuna göre; kapsamlı bir transatlantik ticaret ve yatırım anlaşmasının, AB’ye yıllık 119 Milyar Euro ve ABD’ye ise 95 Milyar Euro tutarında GSMH genişleme getirmesi beklenmekte, ancak söz konusu gelir yaratımının/ artışının dünyanın kalan kısmına -yüklenecek- bir maliyet olmayacağı da öngörülmekte. Çünkü, danışman kuruluşa göre AB ile ABD arasındaki ticaretin daha da liberalleşmesi, dünya ticareti üzerine olumlu etki yaratacak ve küresel gelir 100 Milyar Euro civarında artacaktır.

Ayrıca, her iki taraftaki gelir artışı/ genişlemesi zaten halen çok düşük olan tarifelerin kaldırılmasından ziyade, tarife dışı engellerin (standartların ve mevzuatların konsolidasyonu başta olmak üzere) elimine edilmesinden sağlanacaktır. İleri senaryoya göre, gelir artışlarının tahminen %80’ini kapsayacak olan standart ve mevzuat bütüncülleşmesi, istihdama olumlu yansıyacak ve kalifiye (ve kalifiye olmayan) iş gören ücretlerinde, marjinal de olsa (% 0.05) bir artış olacaktır. Ayrıca liberalizasyon yoluyla sektörler arası iş gücü transferi % 0.7’den fazla olmayacak ve sürdürülebilir kalkınma (emisyonlar, doğal kaynaklara etki) üzerindeki etkisi ‘ihmal edilebilir düzeyde’ olacak. Aynı raporlara göre, bu girişim eğer sadece gümrük tarifelerinin liberalizasyonu ile sınırlı kalsaydı, AB’nin GSMH’na sadece 24 Milyar Euro ve ABD’nin GSMH’na 9 Milyar Euro genişleme yaratabilecekti. (Oysa TTIP’nin ileri senaryosunun imzalanmasıyla her bir Amerikan ailesine yıllık 800 USD civarında ‘ek gelir’ sağlanması beklenmekte.)

Yine bir AB kuruluşu olan ‘Bertelsmann Shiftung’s Global Economic Dynamics- GED www.ged-project.de ) projeksiyonunda da ‘etkiler’ iki ana senaryoda ele alınmış ve sadece tarifelerin elimine edilmesiyle ABD’de kişi başına gelirin % 0.08 artacağı hesaplanırken, kapsamlı bir TTIP uygulanması –dolayısıyla tarife dışı engellerin de kaldırılması- yoluyla ABD’nin gelir artışının % 13.4’e ulaşacağı tahmin edilmekte. Ayrıca, kapsamlı anlaşmanın uygulanmasıyla ABD’de istihdamın % 0.71, iş gören reel ücretlerinin % 0.93 oranında artması ve bir milyon kişiye istihdam yaratması bekleniyor.

Güncel ekonometrik uygulamalarda güvenilirliği kabul edilmiş olan analizler (regresyon analizleri, gravity analizi, testler vb) kullanılarak her iki tarafın cazip kazançları ortaya konmuş olsa da, müzakerelerin beklenen şeffaflıktan uzak olması, çoğu sivil toplum kuruluşunda ‘yeni bir ABD-AB koalisyonu mu?’ tartışmalarını beraberinde getiriyor. TTIP’nin asıl mantığının ‘doğal olarak jeopolitik olduğu ve yükselen Asya ile rekabet arayışının sonucu’ ortaya çıktığı da öne sürülüyor. Ayrıca olası bir ‘ileri anlaşmanın’ AB’nin federalizm yolunu güçlendirebileceği gibi ‘altını kazacağına’ da inananlar mevcut… Özellikle tarım (GDO) ve fikri mülkiyet hakları konularında yoğunlaşan fikir ayrılıkları , 35.000 civarındaki ürünün standartlaştırılmasının güçlüğüyle birleşince, 14 Temmuz tarihinde Brüksel’de başlayacak 6. Round görüşmelerinin önemi artıyor ve bu yıl sonunda imzalanması beklenen ‘nihai anlaşmanın’ en az gelecek yıla sarkabileceği düşünülüyor.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Kırım ve Kıbrıs


Kıbrıs’ta 1963 yılındaki Anayasa değişiklikleri üzerine ayrılan Türk ve Rum toplumları pek çok defa bir araya getirilmeye çalışılmış olmasına rağmen şimdiye kadar bir sonuca ulaşılamamıştır.

Bu kapsamda Kıbrıs sorunu ile Kırım’ın Rusya’ya ilhakı arasındaki ilişkilere Rusya’nın bakış açısını ABHaber gündeme getirmiştir. Rusya’nın Kıbrıs Büyükelçisi Stanislav Osadchiy’in Kırım ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) arasında bağ kurulmasıyla ilgili tespitleri, gerçekleri yansıtmamakta ayrıca uluslararası hukuk açısından da bir hüküm ifade etmemektedir.

Bu konuda Bilgesam’da yayınlanan yazımdan özet bir alıntı yaparak Kırım ile Kıbrıs örneğini karşılaştırmak istiyorum.

AB Haber’in Rusya’nın Kırım ve Kıbrıs politikalarını sorgulaması sonrasında Ukrayna’nın Kıbrıs Büyükelçisi sorunu ada gündemine taşımıştır. Daha sonra Büyükelçi Osadchiy Kıbrıs (Rum) Haber Ajansı’na bir mülakat vermiş ve mülakat ABHaber’e gönderilmiştir. ABHaber de Kıbrıs Haber Ajansı’nda yer alan mülakatı aynen yayımlamıştır.

Rus Büyükelçisi, “Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılması, Kıbrıs Türk kukla rejiminin yasadışı ilan edilmesi ile aynı şey değildir” diyerek uluslararası anlaşmalar ile kurulmuş fakat Kıbrıslı

Rumlar tarafından işgal edilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu asli unsurunu yok sayarak taraflı davranma yolunu seçmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 Anlaşmaları ile kurulmuş ve Cumhurbaşkanı Makarios’un 1963’te Kıbrıs Türklerinin kazanılmış haklarını ellerinden alan anayasa değişikliği üzerine iki toplum birbirinden ayrılmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ni sözde temsil eden Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de (GKRY) Avrupa Birliğine (AB) 1960 Anayasası ile girmiştir. Fakat bu Anayasa ile Türklere verilen tüm haklar – Türkçenin resmi dil olması, Avrupa Parlamentosu’nda Türklerin temsili gibi – işgalci Rum yönetimi tarafından bloke edilmiştir. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, Beta Yayınevi, İstanbul, 2013, s.781-787)

Kıbrıslı Türklerin Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs’a ait 6 milletvekilliği kontenjanından 2’sine sahip olması gerekirken tamamı Rumlar tarafından doldurulmuş durumdadır. Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz, Başbakan Erdoğan ile basın toplantısında Kıbrıslı Türklerin Parlamento’da temsil edilmemesi kendisine sorulunca, “çok zor bir konu” diyerek Kıbrıs Türklerine haksızlık yapıldığını kabul etmiştir. Son yapılan Parlamento seçimlerinde de Kıbrıslı Türklerin oy kullanması Rumlar tarafından engellenmiştir.

Rus Büyükelçisinin “Kıbrıs Türk kukla rejimi” ifadesi diplomatik nezakete aykırıdır ve de gerçeği yansıtmamaktadır. Türkler, 1960 Anlaşmaları ile kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin asli unsurudur. İlla bir kukla rejimden söz edilecekse bunun Kırım’da muhalefetin ve Kırım Tatarlarının katılmadığı bir referandumla Rusya’ya bağlanan Kırım rejiminin olması gerekir.

Büyükelçi Stanislav Osadchiy, adadaki Ukrayna Büyükelçisi Borys Humeniuk’un Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılmasını, Kıbrıs’ın Türk işgali altında bulunan bölgelerinde yasadışı ilan edilen kukla rejim ile aynı şey olduğuna dair açıklamasını reddetmiştir. Oysa Kırım, Ukrayna Anayasası’na göre Ukrayna içinde özerk bir cumhuriyet statüsüne sahiptir ve uluslararası hukuk açısından Ukrayna’nın bir parçasıdır.

Ukrayna Anayasası’nın 134’ncü maddesinde, “Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin, Ukrayna’nın ayrılmaz bir parçası” olduğu ve Cumhuriyet’in “Ukrayna Anayasası tarafından belirlenen yetkiler çerçevesinde hareket edeceği” açıklanmıştır. 135’nci madde de “Kırım Parlamentosu ve Kırım Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararların, Ukrayna Anayasası ve yasalarına aykırı olamayacağı” belirtilmiştir.137’nci madde de ise “Kırım Özerk Cumhuriyeti tarafından alınan kararların Ukrayna Anayasası ve yasalarına aykırı olması halinde, Ukrayna Devlet Başkanı’nın, Kırım Özerk Cumhuriyeti Parlamentosu’nun söz konusu kararlarını durdurabileceği ve buna eşzamanlı olarak da bu kararların Anayasa’ya uygunluğu konusunda Anayasa Mahkemesi’ne başvurabileceği ” hükmü yer almıştır. Osadchiy, Kıbrıs Haber Ajansınsa yaptığı açıklamada, “Bu iki durum arasında yapılacak tek doğru karşılaştırmanın, Kiev’deki mevcut yetkililerle Kıbrıs Türk kukla rejimi yetkililerinin, antidemokratik bir sürecin sonucu olmaları nedeniyle, her ikisinin de yasadışı olduklarıdır” demiştir. Büyükelçi ayrıca, Kırım’ın Rusya’ya ilhak edilmediğini, aksine Kırım halkının büyük çoğunluğunun uluslararası hukuka göre (!) tamamen yasal bir şekilde ifade edilen iradesine göre Rusya ile birleştiğine dikkat çekmiştir.

Oysa Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Rıfat Çubarov “Kan dökülmesi an meselesidir…Böyle bir ortamda referanduma katılmayacağız. Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasına karşıyız, çünkü Sovyetler Birliği dönemindeki sürgünü unutmadık… Mayıs ayında Kırım Tatarlarının ana vatandan, buradan sürgün edilişlerinin 70’nci yılı olacak… Şimdi yine Rus askerlerini görünce tedirgin oluyorlar sürgün günlerini hatırlıyorlar” demiştir.

Büyükelçi Stanislav Osadchiy, Borys Humeniuk’un, Kırım’ın Ukrayna’dan ayrılmasının, yasadışı ilan edilen Kıbrıs Türk “kukla rejimi”yle aynı şey olmasına dair Kıbrıs Haber Ajansına yaptığı açıklamasını şöyle reddetmiştir: “Kırım nüfusunun büyük çoğunluğu Rus’tur, Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki nüfusun çoğunluğu Kıbrıslı Rumlardı, Kıbrıslı Türkler ise azınlıktı.

Oysa, uluslararası hukukta böyle bir kriter yoktur. Büyükelçinin “nüfusunun büyük çoğunluğu Rus’tur” mantığıyla hareket edilirse, Tataristan’da Tatar nüfusu 2012 sayımına göre 2 milyondur (%52,9). Rus nüfus ise 1 milyon 492 bindir (%39,5). Geriye kalanlar ise Çuvaşlar ve diğerleridir. Bu durumda Tataristan’da Ruslar çoğunlukta değildir ve yukarıdaki mantığa göre Tatarlar dilerse bağımsızlıklarını ilan edebilirler.

Büyükelçi Osadchiy, Kırım’ın sadece son 60 yıldır Ukrayna’ya ait olduğunu, öncesinde ise Rusya’nın bir parçası olduğuna işaret etmiştir. Büyükelçi ayrıca Kıbrıs’ın kuzey kısmının ise bağımsız bir devlet ya da başka bir devletin üyesi olmadığına dikkat çekmiştir.

Bilindiği üzere AB üyesi olan Kıbrıs’ın tamamında AB müktesebatının geçerliliği söz konusudur. 1783 yılında Çariçe II. Katerina döneminde Rusya’ya bağlanan Kırım, 27 Şubat 1954’te Sovyet lideri Nikita Kruşçev tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti’ne verilmiştir. Diğer bir deyişle Kırım, sadece 171 yıl Rus egemenliğinde kalmıştır. Oysa 1242′de Altın Orda Devleti’nin kuruluşundan, Altın Orda’nın yerini alan dört Hanlıkların en uzun süre hüküm süreni olan Kırım Hanlığı döneminde (1441-1783) Kırım, özünde Tatar yurdudur. 1475′ten 1774 yılında Küçük Kaynarca Anlaşması’nın imzalanışına kadar tam olarak 299 yıl Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kalmıştır.

Rus Büyükelçi ayrıca, Kırım’da gerçekleştirilen referandumun yasadışı olması iddiasını da reddetmiştir.“Referandum yasaldır, çünkü Kırım Anayasasının ve sakinlerinin iradesiyle yapılmıştır” diyen Osadchiy, Kıbrıs Türk “sahte” (!) devleti ile ilgili olarak hiçbir referandum gerçekleşmediğini ve Kıbrıs’ın kuzey kesiminde yaşayan Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin görüşü ile kimsenin ilgilenmediğini açıklamıştır.

Oysa, 2004 Annan Planı halkoylaması, 1963 yılından bu yana ayrı olan iki toplumu iki kesimli tek devlet bünyesinde birleştirmek amacıyla dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanmıştır. Plan için 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan halkoylamasında Kıbrıs Türkleri yüzde 64,90 oyla evet, Kıbrıs Rumları yüzde 75,83 oy oranı ile hayır demiştir.

Annan Planı, Kıbrıs Türklerinin kabulüne rağmen Kıbrıs Rumlarının Hayır’ı üzerine hayata geçememiştir.Aslında AB Annan Planını BM ile birlikte hazırlamış ve AB ile ilgili konular Avrupa Komisyonu bürokratları tarafından Annan Planı’na dâhil edilmiştir.

Rus büyükelçi ayrıca, Ukrayna’nın Kıbrıs Büyükelçisi Humeniuk’un Ukrayna sınırında Rus askeri güçlerinin Ukrayna’ya yasadışı geçişleri ile ilgili açıklamasını da yalanlayarak, Kıbrıs Türk “sahte” devletinin “işgalci askeri güç tarafından desteklendiğini” belirtmiştir.

Ancak bilindiği gibi Türk askeri Kıbrıs’ta geçerliliğini koruyan Garanti Anlaşması uyarınca bulunmaktadır ve Kıbrıs Türk halkının güvencesidir. Kırım’ın Rusya’ya bağlanması ise halen yürürlükte bulunan Ukrayna Anayasasına göre fiili bir işgaldir.

1963 yılında ayrılan iki toplum arasında yeniden birleşme görüşmeleri devam etmektedir. KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğluile Rum lider Nikos Anastasiadis ile yapılan görüşmelerden bir sonuç çıkmaz ise, KKTC’de Kırım örneğinden yola çıkarak bir referandum yapılmalı ve referandum sonucuna göre hareket edilmelidir.

Türkiye’nin AB kapısında 55 yıldır bekletildiği gibi Kıbrıslı Türkler de Kıbrıslı Rumların esiri olarak bir 51 yıl daha yaşamamalıdır.

IŞİD DOSYASI /// NECDET BULUZ : IŞİD tehlikesi sınırımıza dayandı


IŞİD konusunda geçenlerde bir yazı yazmış ve bu terör örgütünün Suriye’de çeşitli gruplarla çok büyük bir kapışmaya gireceğine değinmiştik. Yazımızda “Asıl savaş Suriye’de sınırda ve yanı başımızda olacak. Bunun sıkıntısını biz de çekeceğiz” demiştik. Bugün, gelinen noktaya baktığımızda savaşın sınırımıza dayandığını görüyoruz. Daha da açıkçası terör örgütü IŞİD ile sınır komşusu haline geliyoruz.

İşin önemli ve bizi ilgilendiren tarafı, IŞİD’e Türkiye’nin yardım ve destek verdiği iddialarıdır. Bu konuda Dışişleri Bakanı Davutoğlu “İddialar asılsız ve yalan “diyorsa da, bazı gelişmeler bunun pek de söylendiği gibi olmadığını gösteriyor. IŞİD’ın Türkiye’nin dostu mu, düşmanı mı olduğunu bile şu aşamada hiç kimse söyleyemiyor. Bölgede IŞİD militanlarının cirit attığı, istedikleri yerlere rahatlıkla girip çıktıkları da aynı iddialar arasında yer alıyor.

Gelişmeler özetle şöyle:

IŞİD, sınır boylarımızdaki Rojava’daki PKK’nın Suriye kolu PYD’nin savaş gücü YPG ile savaşıyor. Kürt kenti olarak bilinen Kobena’ya birkaç koldan saldıran IŞİD’ın ilerleyişini durdurmak için KCK seferberlik ilan etmiş bulunuyor. Çünkü Kobena’nın etrafındaki köyleri kontrolü altına alan terör örgütün hedefi, Kobena’yı ele geçirmek. Kobena’ya sınır olan Şanlıurfa’nın Suruç ilçesi de savaşa en yakın bölge olarak bizi ilgilendiriyor. Bu kent IŞİD’ın eline geçerse bu depremden Türkiye nasıl etkilenecektir?

Dahası da var. IŞİD’a bu saldırılarda Türkiye’nin destek verdiği iddiaları ortalığı bir anda gerdi. İddia sahipleri de HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ ve arkadaşları, sınıra kadar giderek IŞİD’ protesto ettiler. Şimdi, yapılan bir yazılı açıklama ile de bölgedeki tüm Kürt gruplar IŞİD ile savaşa çağrılıyor. Türkiye’yi ağır şekilde suçlayan Yüksekdağ ise şu açıklamada bulundu

“Gerici ve kıyıcı IŞİD çetesi elamanları çok rahatlıkla lojistik üs olarak bu topraklara da sınırın ötesine de rahatlıkla gelip gitme olanağına sahip oldular. Bu olanak doğrudan Türkiye devleti ve AKP hükümeti tarafından bu çetelere tanındı. Ancak aynı sınırlardan halklar geçemiyor. Her şeyden önce Türk devletinin bu tutumunu, savaşa ve katliama destek veren katliamın önünü açan, sivil halka dönük, bu insanlık suçuna imza atan tavrını derhal değiştirmesini istiyoruz. Eğer bu sınırlar, egemen güçler tarafından savaşı savunanlar tarafından her gün kevgire çevrilebiliyorsa, halklara da asla bu sınırlar engel haline getirilmemesi gerekiyor. Edindiğimiz bilgiye göre; bu süreç içerisinde Türkiye sınırını birçok noktadan kullanıyorlar. İki gün önce aldığımız bilgiye göre Hatay‘a yaralıların gidişi gelişi oldu. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi’ne yaralı IŞİD çetelerinin geldiği, tedavilerinin yapıldığı ve halen bunun devam ettiği bize gelen bilgiler arasında.”

Sadece HDP’liler değil, diğer tüm siyasi partilerin heyetlerinin bu açıklama üzerinde bölgeye giderek araştırma yapıp, rapor hazırlaması gerektiği görüşündeyiz. Son derece önemli olan bu iddialar, Türkiye’yi zora sokar ve boğar.

Görüldüğü gibi suçlamalar oldukça ağır ve de düşündürücü. Ne oluyor, ne bitiyor, bu işin sonu nereye varacak hiç kimse bir şey bilmiyor. Başbakan da Dışişleri Bakanı da kamuoyunu rahatlatacak açıklamalarda bulunmuyorlar. IŞİD içinde çatışmalara giren Türkiye’den de çok sayıda gencin olması ve yenilerin de kandırılarak yurt dışına çıkarıldığı iddiaları da önemsenmelidir.

Bu konuda öteden beri Türkiye’yi yönetenler hem içeride hem de dışarıda birçok kesimlerce suçlanıyor. Eğer, iddialar doğru, gelişmeler bu şekilde sürüyorsa, gelecekte bunun faturasının çok ağır olacağını söyleyebiliriz. Çünkü IŞID’ın gelecekte hedefleri arasında Türkiye’nin de olduğu söyleniyor. Dış güçlerce desteklenen ve bu güçlerin amaçları için taşeron olarak kullanılan bu terör örgütü ülkelerin bölünmesi, Ortadoğu’da haritaların değişmesi için savaş makinesi olarak sahneye çıkarılmış bulunuyor. Bunların İslamiyet’le, dinle, imanla hiçbir ilgisi yoktur. Yaptıkları ne Müslümanlığa, ne insanlığa sığmıyor ve yakışmıyor. Camilere, peygamber mezarlarına saldırıyor, yakıyor, yıkıyorlar. Kafa kesip fotoğraf çektiriyorlar. Dikkat edilecek olursa bu kanlı terör örgütünün hedefi sadece Şii’ler değil, kendilerine inanmayan ve kendilerinden olmayan herkes düşman ilan ediyorlar.

Düşündürücü olan, sınırımıza kadar dayanan ve giderek daha da tehlikeli olmaya başlayan bu örgüt konusunda Türkiye’yi yönetenlerin sessizliği ve gelişmeleri umursamazlığıdır. Türkiye ne hale getirildi. Sınırımız delik-deşik durumda. Suriye’den gelenin gidenin haddi hesabı yok. Yeni bir sığınmacı dalgasının da Irak’tan gelecek olması daha da tehlikeyi artırıyor. Bütün bunlar sanki olmuyormuş gibi Hükümet olanların sessizliğine bir anlam vermek mümkün müdür?

necdetbuluz

necdetes