Günlük arşivler: 8 Temmuz 2014

VİDEO : Dünyayı Ağlatan Çocuk – Kimsesiz Olmak Sizce Nasıl Birşey ??


VİDEO LİNK :

VİDEO : ÇANAKKALE SAVAŞI MENÜSÜ – BU SAHNEYİ HERKES İBRET OLARAK İZLEMELİ İZLETMELİ !!!


VİDEO LİNK :

HAMAS ATEŞKES İÇİN BUNLARI İSTEDİ – RAFAEL SADİ – ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=hamas-ateskes-icin-bunlari-istedi-0807141200

hamas-ateskes-icin-bunlari-istedi-0807141200_m.jpg

Hamas ateşkes için bunları istedi


4

08.07.2014 02:25

3 masum gencin kaçırılmasının üzerinden geçen 18 gün sonra yapılan aramalar ve askeri operasyonlar sonrası ne yazık ki Gil-Ad , Naftali ve Eyal’in isimli 3 gün gencin cansız bedenlerine ulaşıldı. Bütün İsrail halkının gönlünde derin bir yara açan bu olayda çocuklar kaçırıldıkları saat içinde vurulmuşlardı. Gil-Ad kaçırıldığı aracın içindeyken polis imdat numarası olan 100’u kaçıranlar anlamadan arayabilmiş ve kaçırıldığını bildirmişti. Polis gereken ihtimamı gösteremedi ve orduya kaçırılma ihbarını sadece 7 saat sonra iletti. Halbuki Gil-Ad’ın ettiği telefonda aracın içinde geçen konuşmalar hatta silah sesleri bile duyuluyordu. Polis bu ihmalin ardından derin bir soruşturma içinde ve sorumluları cezalandırma peşinde.

İsrail Askeri istihbaratı ve ordu sorumluların peşine düşmüş ve kaçıranların kimliklerini tespit edip yayımlamıştı. Sorumlular halen aranıyor. Ancak kimliklerine göre ikisinin de Hamas terör örgütü üyesi olduğu kesinlik kazandı.

İsrail Hükümeti Kaçıran ve cinayetin sorumluluğunun Hamas’ın üzerinde olduğunu beyan etti ve bunu Hamas’ın ödeyeceğini bütün Dünya’ya ilan etti. Hamas ile Milli Cephe Hükümeti kurmuş olan Mahmud Abbas’ı da (Abu Mazen) cinayeti kınaması için zorladı ve 4 gün gecikme ile de olsa Abumazen çocukların kaçırılmasını kınadı. Filistin Polisini de İsrail Ordusu ve istihbaratına yardım ile görevlendirdi.

Hamas ben sorumlu değilim diye tutturdu. Ancak İsrail güvenlik kuvvetlerinin elindeki deliller ve bilgiler Hamas’ı işaret ediyordu.

Daha bu yara kabuk bile bağlamadan bulunan cesetler gömülmeden 16 yaşındaki başka bir çocuğun kaçırıldığı haberi geldi. Çocuk Kudüs’ün Arap Mahallesi olan SHUAFAT’tan bir Arap genci idi. İsrail polisi eldeki bilgi ve kameralar sayesinde önce çocuğu buldu. Maalesef 16 yaşındaki Muhammed Abu Hadir canlı canlı yakılarak öldürülmüştü. Ailesi ve kaçırılırken onu görenler kaçıranların Yahudi olduklarını söylüyorlardı. İsrail toplumu bunun olamayacağını ne İsrail ne de Yahudi kültüründe hatta İsrail suç haritasında bu türden suçların olmadığını söylüyordu herkes. Ne yazık ki şüpheler doğruydu galiba, çünkü bugün 07.07.2014 Pazartesi günü 6 Yahudi şüphelinin gözaltına alındığı ve savcı karşısına çıkarıldığı haberi bütün Yahudi Dünyasını bir kez daha yasa boğmuştu. Yahudiler böyle şeyler yapmazdı. Yapmamalıydı da.

Olayın tek sevindirici yanı İsrail Güvenlik kuvvetlerinin olayı ve faillerini kimliklerine bakmaksızın en kısa zamanda ele geçirmiş ve kanun karşısında hesap vemeye teslim etmişti. Halbuki komşuda durum yanı değil aksine çocukları kaçırıp katledenleri yakalamak bir yana resmen Kahraman ilan etmişler ve kaçırdıkları gün bayram ilan ederek özellikle Gazze’de bir birlerine baklava ikram etmişlerdi. Hamas lideri kınayacağı yerde çocukları kaçıranları tebrik etmekteydi.

Sevindiricidir ki gerek İsrail Başbakanı Binyamin Natanyahu gerekse İsrail Cumhurbaşkanı Simon Peres olayı en sert şekli ile kınamışlar ve terör veya cinayet nereden gelirse gelsin mazur gösterilebilecek bir yanı olmadığını ven en sert şekilde kınanması ve cezalandırılması gerektiğini belirtmişlerdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Natanyahu da Öldürülen çocuğun babasını arayarak üzüntüsünü dile getirmiş ve taziyetlerini takdim etmiştir. Bu akşam haberlerinde ise torunu öldürülen bir zat sanırım Gil-Ad’ın büyük babası canlı yayında Muhammed Abu Hadir’in babası ile görüştürüldü ve baş sağlığı diledi. Müsaade ederlerse taziyetlerini iletmek için evlerine gelebileceğini de belirtti, ancak Bay Hadir bunu güvenli olmayacağı nedeni ile bu ziyareti reddetti. Halbuki acılı büyük baba kendisinin de torunun evine gelip taziyet dileyebileceğini belirtmişti.

Bu arada Muhammed Abu Hadir’in katilleri bulunmadan Arap sokağı birdenbire alevlenmiş ve İsrail’in dört bir yanında İntifada görüntüleri baş gösterdi. Her yerde lastikler yakılıyor, yollar kapanıyor ve gelen geçen araçların üzerine atışlar atılıyordu.

Bu çok zaman önce olmadı sadece son 3 gün yaşananlar anlattıklarım. Bir kısmının resimlerini ve videolarını da seyrettiniz sanırım.

Diğer taraftan Gazze’den roketler, patlamalar ve havam torpu mermileri yağmur gibi yağmaya devam ediyordu. Pazar sabahı Hamas Ateş kes ilan ettiklerini beyan ettiler ve ettikleri gibi kesintisiz ateş etmeye başladılar. İsrail Hükümeti sorumluluğun Hamas’a a ait olduğunu söylerken Hamas biz atmıyoruz diğer küçük örgütler atıyor diyerek sözüm ona siyasi bir kimlik kazanma ve üzerindeki TERÖRİST elbisesinden kurtulmak istercesine atılan roketlerin sorumluluğunu almaktan üstlenmekten adeta kaçıyordu.

Ta ki bugün saat 19.00 Hamas TV haberlerinde atılan bütün füzelerin roket ve havanların direkt olarak Hamas yönetimince atıldığını beyan ediyor ve alenen İsrail’e savaş açıyordu. Ateş kes için şartlar ileri sürüyor ve :

1- Para verilmesini,

2- Rafiah kapısının açılmasını,

3- İsrail ablukasının kaldırılmasını,

4- İsrail’in hava saldırıları ile Hamas yetkililerini öldürmeyeceğine söz vermesini,

5- İsrail’in yehuda ve bölgesinde (Batı Şeria’da Hamas alt yapısına dokunmaması gerektiğini ,

6- Gil-Ad Şalit fidyesi olarak serbest bırakılan ve 3 gemcin kaçırılıp öldürülmesini müteakip operasyonlar ile göz altına alınanların serbest bırakılmasını.

Bu talepleri yerine gelmezse de ateş kesmeyeceğini belirtmiş ve anında İsrail üzerine bomba yağmuru başlatmıştır. İlk saat içinde 65 bomba İsrail’e ulaşmıştır.

İsrail hava Kuvvetleri ateş edilen her noktayı vurma ve susturma hedefinde olup her gerektiğinde gereken noktayı vuracaklarını beyan etmişler ve saat 19.00’dan beri adeta karşılıklı bir savaş devam etmektedir. Bu gece olukça uzun ve ateşli geçecek gibi görünüyor.

İsrail’in Hamas’ın bu taleplerini kabul etmek gibi bir niyeti ve lüksü yoktur. Bunun Netanyahu hükümeti ile bir ilgisi de yoktur. Hangi Hükümet gelirse gelsin bu talepler karşılanamaz. Sonuç olarak Hamas’ın hedefinin İsrail’i bir savaşın içine çekerek daha fazla masum insanın ölmesi ve bu sayede pastadan daha büyük bir pay alabilmektir:

Halbuki kelle uçuranlar da bilinen bu tekneden ayrılmları ve bağımsız bir şekilde organize olmaları gerekmeketedir.

Rafael Sadi

Odatv.com

3.INTIFADA MI BASLIYOR? RAFAEL SADI ODATV.


http://odatv.com/n.php?n=israilde-neler-oluyor-0607141200

israilde-neler-oluyor-0607141200_m.jpg

3. İntifada mı başlıyor


3

06.07.2014 03:29

İsrail ile Filistin arasındaki olumsuz gelişmeler gün geçtikçe sertlik ve vahşet görüntüleri ile çeşitlenmeye başladı.

Yakılan lastikler

Kalansua- Şaar Efraim arasındaki Yolda yakılan araç

20 gün kadar önce okul çıkışı kaçırılarak anında öldürülen 16 yaşında iki çocuk ile 19 yaşında bir gencin cesetlerinin bulunmasının peşi sıra 16 yaşındaki bir Filistinli gencininse yakılarak öldürülmesi özellikle Kudüs’ün alevlenmesine yetti de arttı bile.

Hasar gören araçlar…

Filistinliler 16 yaşındaki çocuğun İsrailli Yahudilerce kaçırılıp öldürüldüğünü iddia ederken polis soruşturması halihazırda bunu kanıtlayacak delillere ulaşmadıklarını belirtiyor. Hatta Arap aileler arasında çok yaygın olan namus cinayetlerinin de soruşturulması için öldürülen gencin yakınlarını sorgulamak üzere Emniyet Müdürlüğüne yardımcı ifadeler vermek üzere davet etmesine de aile fertlerinin olumsuz cevap vermesi olayı daha da karışık hale getiriyor.

Ancak sokak kararını vermiş ve 16 yaşında neden ve kim tarafından öldürüldüğü belli olmayan Muhammed Abu Hadir’in İsrailli Yahudilerce öldürüldüğünü söyleyerek bir intifa başlattıllar.

Olaylar Kudüs’te başlamış olmasına rağmen ülke geneline hatta sadece işgal bölgelerindeki Araplarca değil İsrailli Arap nüfusun da bu gösterilerde aktif bir tavır alması oldukça manidar. Bu toplum içinde ‘bu insanlar İsrailli değiller mi’ tartışmasının alevlenmesine de sebebiyet doğuruyor. İsrail’in kuzeyinde olaylar durmak bilmiyor ve adeta bir iç savaş varmışçasına güvenlik güçlerine karşı saldırılar taşlar ve molotof kokteylleri ile devam ediyor.

İsrail Parlamentosu Knesset Milletvekilleri de bu gösterilerde yer alıyor ve göstericilere alenen destek veriyorlar. Hanan Zubai ve Cemal Zhalka bu desteği veren İsrailli Arap milletvekillerinin başını çekmekte. Hanan Zuabi evvelce 3 çocuğu kaçıranlara Terörist denemeyeceğini ifade etmiş ve büyük tepki çekmişti.

Peki son olaylar neler:

Yüzleri maskeli Araplar (Filistinli veya İsrailli) Kalansua’da yanan lastikler ile yolları kapatıyor.

Şaar Efraim yerleşim birimi sakinleri kapatılan yollar nedeni ile, ‘Kendi evimizde esir durumdayız’ diyorlar. Bölge sakinleri ayrıca ‘Yollar bize kapalı ama Araplara açık. Biz de onlardan alışveriş yapmayacağız bu gidişle’ diyorlar.

Şaar Efraim köyüne giriş çıkış köy sakinlerinin güvenliği nedeni ile yasaklandı.

Polis ve ordu güvenliği sağlamak için köyün girişinde nöbette..

Bölgedeki İsrailliler yaşananlar ilgili şöyle diyorlar:

"Sabah kalktığımızda köyün girişi savaş meydanı gibiydi. Yollar atılmış taşlarla kaplıydı. Yanan lastiklerin dumanı halen tütüyordu ve yakılan araçlar enkaz görünümünü muhafaza ediyordu.Trafik ışıkları ve tabelaları sökülmüş kırılmıştı. Onların yapmaya çalıştığı köyümüz sakinlerine zarar vermek. Dün akşam bütün sınırları aşmış oldular. Bizim onların tarafına gelmemizi hatta alışveriş için bile gelmemizi istemiyorlar. Eh biz de gelmeyiveririz."

Polis’in bildirdiği kadarı ile Kudüs’te ve ülke kuzeyinde yer alan Vadi Ara’da olaylar daha da sakıncalı bir hal alabileği görülüyor. Polis olayların gelişerek büyüyeceğini ve bu gösterilere çok daha fazla insanın katılacağını bekliyor. Jasar El Zarka bölgesinde bir polis aracına taşlar atılmış ve atan gençlerin tespit edildiği ama yakalanmadığı da belirtildi. Bu olayda da kimse zarar görmedi ve yaralanan olmadı.

Kalansua ile İsrail köyü Şaar Efraim arasını sadece 1 km yol ayırıyor diyen Avner Haddad ”Biz Kalansua ile 60 senedir komşuluk ilişkileri içindeyiz. Kalansuadan çok iyi dostlarım var.Onlara yemeğe de gidiyoruz, alışverişe de gidiyoruz, oraya torunlarımla birlikte dondurma yemeğe gidiyoruz. Ancak bugün her şey değişti.”diye belirtti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aramızdaki komşuluk ilişkileri artık eskisi gibi olmayacak. Aslında ılımlı olan Kalansua sakinlerine ne oldu da bu şekilde değiştiler bilmiyorum. Bazı gösteriler olduğu günlerde bile böylesi vahşet olmamıştı. İnsanlara zarar verdiler, arabaları yaktılar. Köy’e kadar gelip bizlere de zarar vermeye kalktılar. Biz Şaar Effraim’de korkar hale geldik. Dün gece hayatımız hepten değişti.”

Şaar Efraim sakinleri 1 km ötedeki Kalansua şehrine girip oradan da ana yola çıkmaya çekiniyorlar, aksi istikamette hareketle 444 numaralı anayola çıkabilmek içinde Taibe şehrinden geçmeleri gerekiyor ki bu şehir de benzer gösteriler ve ayaklanmalar ile tehdit unsuru olarak gözlerinin önünde durmakta. Bu durum onları adeta evlerinde hapis durumuna sokmaktadır.

Bu gösterici ise Kudüs’deki hafif metro direğini disk ile kesiyor…

İsrailli vatandaşlar olaylarla ilgili şöyle konuşuyor:

"Kuşkusuz ki Devlet ve polis bize emniyet ve güvenlik hissi vermeli ve gerekeni yapmalı. Biz anayola çıkamıyoruz kapımız kapatıldı ve Araplar serbestçe dolaşabiliyorlar. Polis yolu zarar verenlere kapatmalı ve zararsız vatandaşların yolda serbestçe dolaşmalarını sağlamalı. Şu anda durum tersine işlemekte."

Kaynak: Ynet

Çeviri: Rafael Sadi

Odatv.com

CHP MİLLETVEKİLİ ATİLLA KART : Hava Kuvvetleri’nde ayırımcılık devam ediyor


07 Temmuz 2014

TBMM Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını Anayasa’nın 98 ve İçtüzüğün 96. maddeleri gereğince saygıyla talep ederim.

Atilla Kart

CHP Konya Milletvekili

İlgi ; (a) Milli Savunma Bakanı’na Tarafımızdan yöneltilen önergeye karşı, Bakanın 6 Ocak 2014 Tarih – 33041 sayılı önerge cevabı.

(b) Milli Savunma Bakanı’na Tarafımızdan yöneltilen 8 Mayıs 2014 Tarih- 44548 sayılı yazılı soru önergesi.

İlgi (b) önergemizde; Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde ağırlıklı olarak Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda subay-astsubayların bir bölümüne yönelik olarak “özel hayatları, mezhepleri ve etnik kökenleri” üzerinden usulsüz soruşturma yöntemleri ile ayrımcılık yapıldığı; bu suretle “ fişleme ve tasfiyeye” yol açıldığı iddiaları bir kez daha dile getirilmiştir.

Disiplin soruşturması niteliğinde olan bu soruşturmaların, subay ve astsubay mevzuatına göre ilgili disiplin amiri tarafından yapılması gerekirken, Hava Kuvvetlerinin İstihbarat Birimi tarafından yapıldığı görülmektedir.

Hava Kuvvetleri İstihbarat Biriminin ise, MİT ve Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığında mevcut olan bilgi ve belgeleri esas alarak bu operasyonları yaptıkları anlaşılmaktadır. Bir başka ifadeyle, Hava Kuvvetleri İstihbarat Birimi, MİT’in havuzundan beslenmektedir. MİT’in “ kanunsuz emir ve talimat” pahasına fişlemeler yaptığı, en son 17.4.2014 tarihinde kabul edilen 6532 sayılı yasa ile bu hususun ayrıca “ yasal güvenceye” kavuşturulduğu göz önüne alındığında, “tasfiye ve fişlemenin” Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde de, operasyon ve tasfiye boyutlarına ulaştığı anlaşılmaktadır.

Genel Kurmay Adli Müşavirliği’nde; bu konularda Tarafımıza 14 Mayıs 2014 tarihinde aralarında 1 General’in de bulunduğu 6 Subay tarafından bilgi verilmiş ise de; yukarıda açıklaması yapılan safahat karşısında, Heyetin yaptığı bu bilgilendirmenin “ hukuki ve yasal bir değerinin” olmadığı açıktır. Heyet; İstihbarat Biriminin, disiplin soruşturması yapması vakıasına, hiçbir ciddi ve yasal açıklama getirememiştir.

Olay böylesine “kronik” bir aşamaya gelmesine rağmen, kanunsuz emir ve talimat niteliğindeki uygulamaların aynı tempo ile sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. Milli Savunma Bakanlığı ilgi (b) de sözü edilen önergemize süresi içinde cevap vermediğinden, önergemiz 3 Temmuz 2014 tarihli “ Gelen Kağıtlar” listesinde yayımlanmıştır.

Milli savunma Bakanlığı “tasfiye ve fişleme bulgularına” karşı hiçbir açıklama getirememiştir. Silahlı Kuvvetlerimize yönelik olarak 2006-2007’li yıllardan bu yana sürdürülen psikolojik harekat ve yasadışı uygulamaların “ bir başka boyutuyla” devam ettiği anlaşılmaktadır.

Ayırımcı bir anlayışla ve ısrarla sürdürülen tasfiye-fişleme sürecine karşın, Genel Kurmay Başkanlığının sessiz kalması, kendi mensuplarının ve camianın hukukuna sahip çıkmaması kaygı vericidir. Hükümetin sessizliği ise olayın vahametini arttırmaktadır.

Bu değerlendirmelerle, 44548 sayılı soru önergemize konu olan soruları bir kez daha dile getiriyoruz;

1. Böylesine somut ve ciddi bulguları içeren soru önergesine cevap verilmemesi, Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde tasfiye ve fişlemenin sürdürüldüğü anlamına gelmez mi?

2. 211 sayılı TSK İç Hizmet Kanunu 13 ve 30. maddeleri ile 6413 sayılı TSK Disiplin Kanunun 7. maddesi ; bu yasalarla uyumlu olarak düzenlenmiş olan TSK İç Hizmet Yönetmeliğinin 45, Subay Sicil Yönetmeliğinin 92 ve Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 61. maddelerine göre; Silahlı Kuvvetlerimiz bünyesindeki disiplin soruşturmalarının Sıralı Sicil Amirleri tarafından yapılması zorunlu olmasına rağmen; bu soruşturmalar neden İstihbarat Birimleri tarafından yapılmaktadır?

Kanunsuz Emir ve Talimat” niteliğinde olan ve bir taraftan TSK’nın işlevini zaafiyete uğratan , bir taraftan da ayırımcı uygulamalar sebebiyle başlı başına huzursuzluğa yol açan bu haksız uygulamalar neden ısrarla sürdürülmektedir? Bakanlığınız tarafından neden müdahale edilmemektedir?

(3) 2013 ve 2014 yıllarında Hava Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde emeklilik veya istifa sebebiyle Kurumdan ayrılanların sayısı nedir?

07 Temmuz 2014 soru nergesi Hava Kuvvetleri.pdf

07 Temmuz 2014 soru nergesi Hava Kuvvetleri.docx

CHP MİLLETVEKİLİ ATİLLA KART : Başbakan’ın Kamuoyundan Sakladığı “Aklanma” (!) Raporu


Basın Duyurusu ;

Başbakan’ın Kamuoyundan Sakladığı “Aklanma” (!) Raporu…

Başbakan’ın, oğlu Bilal Erdoğan ile yaptığı telefon konuşmalarıyla ilgili TÜBİTAK raporu hakkında; Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu Başkanlığı’na, Tarafımızdan yapılan başvurunun örneği 3 sayfa olarak ilişikte sunulmuştur.

Kamuoyunun bilgilerine saygıyla duyurulur.

08 Temmuz 2014

Başbakanlık – Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu Başkanlığına

Ankara

İtiraz eden :

Atilla Kart (TC 45304554606)

Konya Milletvekili – Anayasa Komisyonu Üyesi

TBMM Ankara

İtiraz olunan işlem : TÜBİTAK’ın 2.07.2014/126350 sayılı işlemi.

Tebliğ tarihi : 7 Temmuz 2014

İtiraz sebepleri : (I) 17 Aralık yolsuzluk operasyonu sürecinde Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın, oğlu Bilal Erdoğan ile yapmış olduğu konuşmalarla ilgili ses kayıtları, Türkiye gündemindeki önemini korumaktadır. 6 ay boyunca ses kayıtları üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmaktan kaçınan Başbakan’ın, aradan 6 ay geçtikten sonra, tüm kadroları değiştirilen TÜBİTAK’tan aldığı-aldırdığı rapora göre; ses kayıtlarında hece hece montaj…”yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı hakkında böylesine ağır iddiaları içeren suçlamalardan dolayı, “aklanma sonucunu” doğuracak yasal gelişmelerin ortaya çıkmasından, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak memnuniyet duyarız. Böyle bir sonucun ortaya çıkması halinde, Başbakan’ın da göğsünü gere gere sözü edilen raporu ve dayanaklarını, kamuoyuyla paylaşması ve Uzmanların incelemesine açması gerekir.

(II) Bu gerekçeyle Başbakanlığa yaptığımız başvuru, ilgisi sebebiyle Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’na gönderilmiş; Bakanlığın ise evrakı TÜBİTAK’a göndermesi sonucu, TÜBİTAK yukarıda sözü edilen işlemi tesis etmiştir. TÜBİTAK; 2.07.2014-126350 sayılı işleminde; 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanununun 20. Maddesine göre; adli kovuşturma ve kovuşturmaya ilişkin bilgi veya belgeleri;

Suç işlenmesine yol açması, Soruşturma ya da kovuşturmayı tehlikeye dönüştürmesi, Yargılama görevinin gereğince yerine getirilmesini engellemesi, Hakkında dava açılmış bir kişinin adil yargılanma hakkını ihlal edecek, nitelikte olması halinde; “mezkûr belgenin kamuoyuna açıklanamayacağı” gerekçesiyle talebimizi reddetmiştir.

(III) Mezkûr işlemin; kamu yönetimi ciddiyeti ve sorumluluğuyla, halkın doğru bilgilendirilmesi hakkıyla bağdaşır bir yönü olmadığından; itirazımızın kabulüyle, bilgi ve belgeye erişimin sağlanmasına karar verilmesi için, iş bu başvuruyu ve itirazı yapmak gereği doğmuştur; Şöyle ki

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Cumhurbaşkanı adayı ile aile bireyleri hakkında, içeriğinde suç bulgularını barındıran “yasal ve somut bulgulara” dayalı olan ses kayıtları mevcuttur. Bu ses kayıtlarının gerçeğe uygun olduğu, her hangi bir montajın olmadığına dair uluslararası kuruluşlardan alınan raporlar vardır. Hal böyle olmasına rağmen; TÜBİTAK bünyesinde kadro değişiklikleri yapıldıktan ve aradan 6 ay geçtikten sonra, ses kayıtlarının “hece hece montaj” olduğuna dair, TÜBİTAK’tan rapor alınmış olması, başlı başına soru işaretlerini beraberinde getirmiştir.

Bu raporun tüm bulgularıyla birlikte kamuoyunun bilgisine sunulması gerekir.

Bir ülkenin Başbakanı hakkında “aşama ve ciddiyet kazanmış” olan iddiaların tahkiki zorunludur. Bu iddiaların, ilgili idari ve adli mercilerde tartışılması gerekir. Bu tartışmaların sağlıklı ve verimli bir şekilde yapılabilmesi için, iddialarla ilgili bulgular hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir. Suçlamaya konu olan bulgular, suçlamayla ilgili olarak Başbakan tarafından yapılan savunmalar ve nihayet bu iddiaların “Uzman Kurum’lar” tarafından tartışılıp, değerlendirilmesi; demokrasinin ve şeffaf bir toplum olmanın gereğidir.

Maddi gerçeğe ancak bu şekilde ulaşılabilir.

Böylesine ağır iddialar açıklık kazanmadığı, üstü örtüldüğü takdirde; bir taraftan suçlamaların önü kesilmeyecek, bir taraftan da Başbakanlık makamı sürekli olarak tartışılacak ve yıpranacaktır. Türkiye normalleşemeyecektir.

(3) Öte yandan ve esasen; İhtilafa ve talebe konu olan raporun, kamuoyunun bilgisine sunulmasında ”üstün kamu yararı” vardır. Kamu yararının söz konusu olduğu hallerde, hiçbir istisnai hüküm söz konusu olamaz. Kaldı ki, raporun kamuoyuyla paylaşılması, Başbakan’ın da yararınadır. Böylece, yukarıda ifade edildiği gibi, Başbakan’a yönelik olarak dile getirilen haksız eleştiri ve yorumlar da son bulacaktır. Başbakan, hukukunu koruyacak ve hakkını arayacaktır. Başbakan’ın bu anlamda yeterince gücü vardır.

Aksine bir yaklaşımla ve “Kamu yetkisinin kötüye kullanılması” suretiyle bilgi akışının engellenmesi, halkın doğru bilgilendirilmesinin engellenmesi anlamına gelecektir. Böyle bir anlayış ise, ancak “Dikta” yönetimlerinde söz konusu olabilir. Bu taktirde, Başbakan’ın, yolsuzluk suçlamalarının üstünü örttüğü yönünde toplumda mevcut olan kanı, yaygın hale gelecektir.

Böylesine ağır şaibelerin varlığını sürdürmesi halinde, Türkiye’nin “normalleşmesi“ ve toplumsal barışın tesisi mümkün olamayacaktır.

(IV) Özetle;

Açıklanan sebeplerle; Başbakan’ın; kendisini aklayan (!) bir raporu, kamuoyundan gizlemesi, ancak “3. Dünya ülkelerinde görülebilecek dramatik ve antidemokratik” bir uygulamadır. Türkiye, “kara mizahın” bu kadarını hak etmiyor….

Türkiye, “3. Dünya Ülkesi” değildir.

Türkiye, Başbakan ve aile bireyleriyle ilgili “ciddi şaibelerin” , Başbakan’ın nüfuzuyla üstünün örtülebileceği bir ülke olamaz, olmamalıdır.

Talebe konu olan raporun, kamuoyunun bilgisine sunulmasında “üstün kam yararı” vardır.

Bu değerlendirmelerimiz ışığında itirazımızım kabulüyle, bilgi ve belgeye erişimin sağlanmasına karar verilmesini saygıyla talep ederim.

Eki :

TÜBİTAK’ın 2.07.2014-126350 sayılı yazısı

Muteriz

Atilla Kart

Konya Milletvekili

08 Temmuz 2011 TBTAK– Bilgi edinme deerlendirme kurulu bakanlna.pdf

08 Temmuz 2011 TBTAK –Bilgi edinme deerlendirme kurulu bakanlna.docx

08 Temmuz 2014 TBTAK Basn duyurusu.docx

Rumların Gerçek Yüzü … Prof. Dr. Ata ATUN


Rum lider Anastasiadis bazen kendini tutamamakta ve maskesini aşağıya indirmekte. Hele de gaza geldiği zaman ve eski EOKA’cılara hitap ederken veya da bir büstün açılışında konuşma yaparken…

Gerçek yüzü ve aklındakiler tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor o vakit.

Niye seçildiği Şubat 2013’den beridir liderlerin yaptıkları müzakerelerde bir arpa boyu ileri gidilmediği çok iyi belli oluyor.

Annan Planı’nın tartışıldığı dönemde, “Zayıf Merkezi bir Hükümet olsun. Biz Türklerin maaş yükünü sırtımızda taşımak istemiyoruz. Merkez Bankası, Eski Eserler Dairesi ve Dış İşleri Bakanlıklar Federal Hükümete bağlı olsun, doğal felaketler ile ortak mücadele edelim, diğer her şey ayrı olsun” derken kendisini samimi konuşuyor sanmıştım o vakit.

Ama belli ki samimi değilmiş ve her Rum lider gibi ikiyüzlülük yapıyormuş. Nedense Rumların büyük çoğunluğu da hep ikiyüzlü. Kıbrıs sorununun çözümü konusunda. Yalanın ve takiyyenin bini bir para.

Anastasiadis’in geçen gün Amyanto (Amiantos) köyünde, EOKA’un ünlü komutanlarından Evagoras Papahristoforos’u anma töreninde söylediği sözler dinlemeğe ve değerlendirmeğe değer gerçekten.

EOKA’yı canlı tutmak istiyormuş Anastasiadis.

Kime karşı canlı tutmak istediğini anlayabilmek için dahi veya siyaset bilimci olmaya gerek yok. Kıbrıslı Türklere karşı canlı tutmak istiyor ve amacı da Kıbrıs adasını Türklerden temizlemek. İster Kıbrıslı Türk olsun, ister Türk askeri olsun, isterse de adına “Yerleşik” dedikleri “Anavatanımızdan gelerek bu adayı vatan yapan kardeşlerimiz” olsun.

Anastasiadis, sadece Rumların vatanı olduğunu iddia ettiği Kıbrıs adasını Türklerin işgalinden kurtaracakmış! 1571’de gelen Türklerle, 1974’den sonra gelenleri toptan adadan atacakmış ve ancak o vakit ada işgalden kurtulacakmış! Şu anda cehenneme dönüşmüş bu ada o vakit cennete dönüşecekmiş!

1963-1974 yılları arasında biz Kıbrıslı Türklere uyguladıkları soykırım ve bizlere yaşattıkları sanki de cehennem değilmiş gibi, bugünleri cehennem olarak tanımlıyor Rum lider Anastasiadis. Bugüne değin bir tek özür bile dilemediler, hunharca öldürdükleri Türkler için, yağmaladıkları, yaktıkları köyler için, acımasızca el koydukları Türklere ait taşınır ve taşınmaz mallar için. Böyledir bizim Rum adadaşlarımız. Bize çuvaldızı batırırlar ve görmezden gelirler, kendilerine iğne battımı da yaygarayı basarlar.

Anlayamadığım konu, Rumlarla niye hala daha görüşmeleri sürdürdüğümüzdür.

Türklerle ortak bir devlet kurmak istemiyorlar, Türkleri ortak olarak kabul etmiyorlar ve kurulacak devletin yönetiminde de Türkleri görmek istemiyorlar. En önemlisi, adada bir tek Türk bile yaşasın istemiyorlar.

Özetle, Rumların ileri gelen siyasetçileri her ortamda ateşli konuşmalar yapıp adayı Türklerden temizleyeceklerini söylemelerine karşın, yüz yüze konuştuğumuzda da son derece pişkince Türkleri sevdiklerini ve birlikte yaşayabileceklerini söyleyebiliyorlar.

Allah yazdıysa, beni duyup bozsun…

Ata ATUN

e-mail: ata

http://www.twitter.com/ataatun

http://www.ataatun.com

8 Temmuz 2014

HAMAS ATEŞKES İÇİN BUNLARI İSTEDİ – RAFAEL SADİ – ODATV


http://www.odatv.com/n.php?n=hamas-ateskes-icin-bunlari-istedi-0807141200

hamas-ateskes-icin-bunlari-istedi-0807141200_m.jpg

Hamas ateşkes için bunları istedi


4

08.07.2014 02:25

Karakter boyutu : font_02.gif font_04.gif

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Gazanfer ERYÜKSEL : Bul Karayı Kazı-kazan


Piyasada rakiplerinin alan genişletmesini engellemek isteyen güçlü şirketlerin bir klasiği vardır. Aynı malı farklı bir marka ile üretmek… A malı, yanında B malı… Aynı fabrikada üretilirler… Tıpkı aynı ahırın atları gibi…

Benzer bir yöntem, bazı geniş aileler tarafından kullanılmış ve kullanılmaktadır.

1970’lli yıllarda bir arkadaşım vardı. CHP üyesiydi… Babası AP’li, amcası MSP’li, ağabeyi TİP’li… Ailece inşaat işleriyle uğraşırlardı.

Dünya egemenliği peşinde koşan küresel çetelerin de başı kel değil ya… Yerel patronların ağababaları…

Müdahil oldukları ülkelerde iktidar seçenekleri söz konusu olduğunda aynı yöntemi uygular, uygulatırlar.

Bu dayatma karşısında seçmen, tam bir öğretilmiş çaresizlik kuyusundadır. A malını da alsa, B malını da alsa kazanan aynı şirkettir.

Bu arada her iki malın amigoları ve ponpon kızlar bağırmaktadır… “Malın iyisi bende… Gel vatandaş, gel…”

Küresel holding patronu ise purosunu içerken viskisini yudumlamaktadır. “Kazan-kazan” dedikleri budur işte…

O malı da seçmem, bu malı da seçmem” diyen bir kesim ise her seçim döneminde açan bir mevsim çiçeğidir. Atacakları taşın veya gitmeyecekleri sandığın her şartta topluma bir yarar getiremeyeceğini düşünemezler. Salt bireysel tatmindir bu. Sonunda “Ben onların hiçbirini seçmedim…” diyerek balkonda otururlar.

Atlar aynı ahırdan, malları markası farklı olsa da aynı holdingden… Eğer sandıkta bir tekleme olursa toparlama SEÇSİS denen hokus pokustan…

Türkiye’nin bağımsızlığını, Cumhuriyetin kazanımlarını savunması gereken Türk milleti kendi içinde yapay düşmanlıklarsa çatıştırılarak on yıllar on yıllara eklenmiştir. Çaresizlik kitlelere çare olarak ezberletilmiştir.

1980 öncesinden eski bir fotoğraf… 1980’li yılların ortalarında bir gazetede okumuştum.

Hacettepe Üniversitesi’nde derslerin başladığı bir gün… Okula iki kapıdan giriş yapılmaktadır. Sağcılar bir kapıdan solcular bir başka kapıdan… Her iki kapının önünde de görevli polisler…

Okula yeni giren bir genç iki kapının ortasında durmuş şaşkın bakınmaktadır.

Durumu gören polis seslenir, “Sağcılar bu kapıdan, solcular bu kapıdan…”

Genç şaşkın bir ifadeyle… “Ben ikisinden de değilim…” der demez polis kızgın bir sesle, “Seç birini gir ulan… Bir kapı senin için mi daha mı açacağız…”

Bugün seçmenlerin bir kısmı işte bu gence benziyor. İşin acı tarafı açılması gereken kapı küresel çeteler ve uzantıları tarafından epey önce örtülmüştür.

Eski ABD başkanlarından Roosevelt’in bir sözünü hoşgörünüze dayanarak bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

“Siyasette hiçbir şet tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz”…

Öğretilmiş çaresizlik dememiz bu sebeptendir.

Türk milleti, aralarındaki etnik, dini, siyasi ayrılıkları öteleyerek emperyalizme karşı birleşmediği sürece bu çaresizlik sürüp gidecektir. Baş düşman emperyalizm ve uzantısı her türlü işbirlikçilerdir. Hedef kanla, irfanla, devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir.

AMERİKAN STATÜSÜ SARSILIRKEN


AMERİKAN STATÜSÜ SARSILIRKEN

Asya’da hegemonya ve güç siyasetine dayalı eski dünya güvenlik anlayışı yerine karşılıklı güvene, yarara, eşitliğe ve eşgüdüme dayalı sürdürülebilir yeni bir güvenlik anlayışı gelişiyor.
"Asya’nın enerji kaynakları, Asya’nın hizmetine"sloganıyla, çok zengin enerji kaynakları Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunuluyor.
Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği, Doğu Asya Zirvesi çok sayıda serbest ticaret anlaşmasına neden oluyor.
Ya da Şanghay İşbirliği Örgütü, Shangri-La Diyaloğu ve Asya Bölgesel Forumu gibi önemli platformlar bölgesel işbirliği mekanizmaları geliştiriyor.
Asya barışa, istikrara, gelişmeye ve güvenlik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güçlü adımlar atıyor.

*
Avrasya’da ise Ukrayna’nın Baltık’tan Karadeniz ve Hazar’a kadar olan bölgedeki rolü, ABD-Rusya arasındaki güç dengesinin nasıl oluşacağını tartıyor.
Avrasya İşbirliği Teşkilatı ile Rusya’nın yeniden eski Sovyet bloku ülkelerini eline geçirme potansiyeli,
ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya’yı Rusya’ya mı terk edeceği soruları küresel gündemi belirliyor.

*
Bu mekanizmaya herhangi bir meydan okumaya karşı durmak için Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilerek uluslararası ilişkilere yeni bir perspektiften bakılması ve sorunlara çözümler bulmak için tüm uluslararası toplumun birlikte çalışılması,
Artık hiçbir ülkenin,gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği, o yüzden işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilerek işbirliği ruhunun geliştirilmesi,
Hiçbir ülkenin, başkalarının kaygılarını ve çıkarlarını dikkate almayan ben-merkezci bir tutum almaması, tüm ülkelerin sadece kendine karşı değil aynı zamanda tüm uluslararası topluma karşı sorumlu olması gereğinden sorumluluk bilincini yükseltmesi gerekiyor.

*
Fakat,ne gezer?
Dışişleri Bakanı J.Kerry,"Biz eğer Avrupa pazarlarına ulaşım için enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine yardımcı olursak büyük enerji güvenliğini temin edebiliriz. Avrupa ülkelerinin enerji alımının büyük bir kısmında Rusya’ya bağlı olmamasını sağlamak için beraber daha fazla şeyler yapmamız gerekir" ifadesi ABD’nin gelecek stratejisini gösteriyor.
Avrupa Birliği ise, hem Rusya’dan ihraç edilen yakıtın yüzde 50’sini almanın, hem de teknolojideki ilerlemesiyle 2035 yılında enerji açısından kendine yetecek ve dünyaya enerji ihraç eden bir ülke olacak ABD’yi beklemenin şaşkınlığındadır!

*
Uluslararası Enerji Ajansı Haziran raporunda, ABD’nin Texas ve North Dakota’da kaya gazı sondajları katkısıyla 2010’dan beri dünyanın en büyük doğal gaz üreticisi olduğu kaydediliyor.
ABD yılın ilk çeyreğinde günde 11 milyon varilden fazla petrol de üretiyor.
Bu değerler ile Suudi Arabistan ve Rusya’yı geride bırakan ABD’nin bu yıl da en büyük petrol üreticisi olarak kalacağını açıklanıyor.
Ne ki,ABD dünyanın en büyük petrol tüketicisidir de…
Nitekim ABD üretimdeki lider konumuna rağmen Nisan ayında günlük ortalama 7,5 milyon varil petrol ithal etmek zorunda kalmıştır.
Bu noktada Uluslararası Enerji Ajansı 2019′ da günde 13,1 milyon varil üretim kapasitesine ulaşacak ABD için bu değerin bir zirve olacağını bildiriyor.
ABD’nin bu piki geçemeyeceği, ülkenin 2030 yılına doğru petrol üretiminde liderlik pozisyonunu kaybedeceğini öne sürülüyor…

*
İnce taneli ve tabakalı bir yapıda kerojen adı verilen, başta hidrojen ve karbon olmak üzere oksijen, azot ve kükürt içeren tortul kayalar içindeki gaza kaya gazı deniyor.
Kerojen ısıtıldığında geri kazanılabilen ve pet­role benzeyen gaz ve sıvı maddelere ayrılıyor.
4-5 bin metre derinlikte kerojen yapıya sondaj yapılıyor ve kaya katmanlarının içinde kırılmalar üretmek, süreci hızlandırmak ve gazı açığa çıkarmak için katmanlar arasına yüzde 9.5 oranında kum,yüzde 0.5 sürtünme azaltıcı,pas ve mikroorganizma önleyici kimyasal katkı maddeleri ilaveli basınçlı su veriliyor.
Yaklaşık 90 gün sonra, kırılma süreci duruyor, gaz küçük yüzey toplayıcılarının ve dağıtım ünitelerinin içine akmaya başlıyor.

*
Kaya gazının çıkarılma yöntemi ve sonrasında doğanın kirletileceği, yeraltı su kaynaklarına kimyasal atıklar karışacağı ve hatta henüz kanıtlanmasa bile depremi tetiklediği de ileri sürülüyor.
Kaya gazının çıkarılma yöntemi nedeniyle yer altında kimyasal maddeler karıştırılmış basınçlı suyla yapılan patlamalarda, yer altındaki gazların ve geriye kalan atık suyun depolanması da başka bir sorun yaratıyor.
O yüzden en büyük kaynağa sahip Fransa, Bulgaristan ve Çek Cumhuriyeti kaya gazı çıkarılmasını yasaklamıştır.
İspanya, İngiltere ve Güney Afrika hükümetleri gazın çıkarılmasını dondurmuş bulunuyor.

*
ABD kaya gazıyla birlikte gaz ithalini azaltmayı ve yerel hidrokarbonların üretimini artırmayı başaracağını öngörmekteydi,şimdi benzeri kaygıları yaşıyor.
Nitekim petrol ve gaz üretici şirketleri kaya gazı üretmek için açılan kuyunun klasik sondaj usulünden farklı olarak oldukça kısa süre kullanılmasından, kaya gazı üretim yönteminin bugün itibariyle verimli ve perspektifli olmadığı tesbit etmiştir.
Bir kaç yılda BP, BG Group ve Royal Dutch Shell gibi petrol devlerin gördüğü zararın 10 milyar dolara yaklaştığı bildiriliyor.
Royal Dutch Shell kaya petrol üretimi projelerine katılmaktan vazgeçerken,
Uluslararası Enerji Ajansı geleneksel petrol ve gaz üretimi yöntemlerinden yana olduğunu açıklıyor.
O yüzden Amerika ve Avrupa’nın enerji bağımsızlığına dair şüpheler oluşuyor.
Rusya ve diğer bölgelerden alınan doğal gaza rağmen kaya gazının hiç de rantabl olmadığı anlaşılıyor.

*
Yine de enerji stratejisini ABD’den kaya gazı ithalatı üzerine kuran, bu suretle doğalgazda Rusya’ya olan bağımlılığını azaltma girişiminde önemli rol oynayacağı varsayımına bağlanan Avrupa,
Ukrayna’da yaşanan gerginliğin ardından Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını azaltma girişimlerine hız vermiştir.
2009’da kabul edilen "3.Enerji Paketi" prosedürleri çerçevesinde Rusya’nın dev tedarikçisi Gazprom şirketinin hem doğalgaz satıcısı,hem de boru hattı sahibi olamayacağı, bunun "Doğalgaz Arz Güvenliği"ne aykırı olduğundan hareketle,
Gazprom şirketinin Avusturya, Bulgaristan, Yunanistan,Macaristan,Sırbistan,Slovenya ve Hırvatistan’da doğalgaz satış ve taşımacılık işini birbirinden ayırmasını istiyor.
Nihayet Rus gazını Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedefleyen Güney Akım projesine ilişkin çalışmaları askıya alıyor.
Avrupa Birliği liderleri Rusya’yı yeni yaptırımlarla tehdit ederken, İngiltere’nin en büyük enerji şirketi Centrica,Ekim’den itibaren Rus gazını doğrudan satın almaya hazırlanıyor!
Doğrusu,Avrupa bir şaşkınlık yaşıyor…

*
Bütün bunlara rağmen Suriye’yi yok etmekle ilgili niyetleri boşa çıkan,Ukrayna krizinde Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasıyla bir kez daha kayıp yaşayan ABD’nin,
Avrasya İşbirliği Teşkilatı ile Rusya’nın yeniden eski Sovyet bloku ülkelerini eline geçirme potansiyelinden,
Ya da Doğu Avrupa ve Kafkasya’yı Rusya’ya terk edeceği bir duruma düşmekten ciddi biçimde sarsılmakta olduğu anlaşılıyor.
Esasen temelinde doların hakimiyeti olan 20.yüzyıl dünya sisteminin yıkılmamasına çaba gösteriyor.

*
Ama "Asya’nın enerji kaynakları, Asya’nın hizmetine" sloganıyla, zengin enerji kaynakları Asya barışının ve kalkınmasının hizmetine sunulur,
Asya ülkeleri arasındaki hesaplaşmalarda dolar kredisini kaybederken,
Kısacası Asya barışa, istikrara ve gelişmeye yönelik güvenlik ihtiyacının karşılanmasına yönelik güçlü adımlar atarken,
ABD’ye umudsuzca Avrupa kenarında Ukrayna’da, Ortadoğu’da savaşı desteklemek işi kalıyor…

8.7.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

FİLİSTİN DOSYASI : Misilleme Eylemleri, Yahudi Değerleri ve İntifada


Araş. Gör. Ceyhun Çiçekçi

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi

ceyhuncicekci

Filistin Barış Görüşmeleri’nin başarısızlıkla neticelenmesinin akabinde gelişen olaylar, ülkedeki gerilimin daha da yükselmesine neden olmakla birlikte olası krizlere de açık kapı bırakmaktadır. Özellikle Batı Şeria’da yerleşimci olarak yaşamlarını sürdüren 3 Yahudi gencin kaçırılması ve yaklaşık 3 hafta süren yoğun aramalar sonucunda cenazelerine ulaşılması, arama faaliyetleri süresince kenetlenmiş İsrail toplumunu hüsrana ve gerginliğe sevk etti. Buna mukabil, yerleşimci nüfusun radikal unsurları tarafından 3 İsrailli gencin intikamını almak amacıyla, misilleme eylemi adı altında bir Arap gencin diri diri yakılarak öldürülmesi de Arap toplumunu tetikleyen bir unsur oldu. İsrailli siyasetçilerin söz konusu eylem tarzını "Yahudi değerlerine" aykırı olmakla itham etmeleri, olayı bir terör eylemi statüsünde değerlendirmeleri ve nihayetinde Arap gencin ailesine taziyelerini sunmaları da karşı eylemlerin önünü alabilmiş değil. Hali hazırda Kudüs’te ve İsrailli Arap toplumun yoğunlukla yaşadığı bölgelerde gerçekleştirilen gösteriler, yeni bir intifada ihtimalini gündeme getirmektedir.

Misilleme Eylemlerinin Arkaplanı

Misilleme eylemleri, Batı Şeria’da yerleşimci olarak hayatlarını idame ettiren Yahudi toplumunun radikal bir kesiminin yerleşimlerin ya da yerleşimcilerin "istikbaline" yönelik olası bütün tehditlere karşı geliştirdiği bir reaksiyon biçimi olarak gelişti. Her "olumsuzluğa" karşı fail olarak algılanan fert/topluma veya kurumlara yönelik çeşitli düzeylerde gerçekleştirilen saldırılardan müteşekkil bir eylem tarzı giderek yerleşti.

Özellikle Ariel Şaron hükümeti döneminde işgal altındaki Filistin topraklarından tek taraflı çekilme planı (2005) icra edildiğinde, bu eylem tarzı görünürlük kazanmaya başladı. İşgal altındaki topraklarda yaşayan Yahudi yerleşimciler, devletin çekilme eyleminin sahadaki uzvu ve temsilcisi olarak gördükleri İsrail ordusuna yönelik çeşitli saldırılar düzenlediler. Bu nefret o denli büyüktü ki askeri kariyeriyle İsrail siyaset ve toplum tarihinde bir "kahraman" algısı yaratmış olan Şaron dahi bu tek taraflı çekilme eyleminin akabinde "vatan haini" olarak yaftalandı.

Söz konusu misilleme faaliyetleri, özellikle yerleşimlere "halel getirebilecek" potansiyele sahip olduğu düşünülen herkese ve her kuruma dönük olarak kurgulanmaktadır. Süreğen bir şekilde devam eden misilleme tarzı da mevcuttur. Bu bağlamda, Batı Şeria’da Yahudi yerleşimleri civarında yaşayan Araplara yönelik sözlü ya da fiziksel saldırılar gerçekleştirilmektedir. Bu saldırılar, kişilerin sahip oldukları mülklere de yönelebilmektedir. Ayrıca Arapların yaşadıkları mahallelerde nefret söylemi ürünü duvar yazılarına da sıklıkla rastlanmaktadır.

Yahudi Değerleri Söyleminin Yapısökümü

Başta Benyamin Netanyahu olmak üzere pek çok İsrailli siyasetçi, Muhammed Abu Khdeir’in öldürülmesini bir misilleme saldırısı olarak kabul edip, bunun aynı zamanda bir terör faaliyeti olduğunu vurguladılar. Lakin esas önemli vurguyu söz konusu eylem tarzının "Yahudi değerlerine" aykırılığına yaptılar.

Yahudi değerleri bağlamında kullanılan jargon, oldukça muğlak ve elastiki bir niteliğe sahip. Göreceli olarak herkesin, her bir "değeri" söz konusu kavram içerisine yerleştirmesi mümkün. Tarihten gelen kesintisiz bir ulusal kimliğin olmadığını ve Yahudi milletinin "icadının" ancak devlet kurulduktan sonra (milli eğitim, milli ordu vb. vasıtasıyla) vuku bulduğunu birlikte düşündüğümüzde söz konusu kavramla muhtemelen din temelli toplumsal ahlaka atıf yapılıyor olabilir. Üzerinde tartışılan konunun bir cinayet olduğunu da göz önünde bulundurursak, başta Tevrat olmak üzere Yahudiliğin teolojik kaynaklarına yönelik bir referansın olduğu iddia edilebilir.

Sonuç olarak, Yahudi değerleri gibi sınırları belirsiz ama bir o kadar da güçlü bir kavramla birlikte misilleme eylemlerinin önü alınmak istenmektedir. Söz konusu eylemleri gerçekleştirenlerin, genelleyerek belirtmek gerekirse, radikal milliyetçi-mukaddesatçı bir ideolojiye sahip olduklarını da düşündüğümüzde, Yahudi değerleri kavramının kendi ideolojik bagajlarına ait olduğu ve bir nevi bumerang gibi kendilerini vurduğu söylenebilir.

Yahudi değerleri söyleminin etki kapasitesi açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda, söz konusu söylemin fonksiyonellik seviyeleri de tespit edilebilir. Buna göre;

Ulusal seviyede değerlendirildiğinde, misilleme eylemlerinin önü alınamazsa üçüncü bir intifadanın kaçınılmaz olacağını öngörmek zor değil. Hali hazırda da Arap toplumu yeterince kışkırtılmış durumdadır, ve özellikle Kudüs’te gösteriler yoğun bir şekilde devam etmektedir. Yahudi değerleri söylemi, bu aşamada misilleme eylemlerine set çekebilmek ve olası bir intifadanın tetiklenmesini engelleyebilmek adına oldukça fonksiyonel görünüyor.

Uluslararası seviyede ise, gerçekleştirilen misilleme saldırılarının uluslararası toplum nazarında İsrail’in mevcut problemli imajını pekiştirebileceği ve devletin prestij kaybına uğrayabileceği düşünülüyor. Bu bağlamda, Yahudi değerleri söylemi üzerinden dışsallaştırılmak istenen bu misilleme eylemi, İsrail devletinin imajına yönelebilecek olumsuz algıları da önleyebilecek.

Yeni Bir İntifada mı?

Söz konusu misilleme saldırısının niteliği, Arap toplumunu oldukça öfkelendirmiş görünüyor. 16 yaşındaki bir gencin diri diri yakılarak öldürülmesi, zaten geçtiğimiz günlerde sonuçsuz bir şekilde askıda kalan Filistin Barış Görüşmeleri ve dolayısıyla "çöktüğü" ilan edilen Oslo Süreci sonrasında Arap toplumunun ümitsizliğini katmerlemiş bulunuyor. Ayrıca İsrail ordusunun kaçırılan 3 İsrailli yerleşimci genci arama faaliyetleri sırasında yüzlerce Arap’ı gözaltına alması, böylesi bir operasyonun gerçekleştirilmesi için İsrail ordusunun doğru bir enstrüman olmadığını, bölgede yaşayan Arap toplumunun sinir uçlarına dokunabileceğini ve dolayısıyla olası bir kalkışmayı tetikleyebileceğini öne süren İsrailli kimi yazarları haklı çıkarıyor. Hali hazırda süre giden gösteriler, bölgesel konjonktür de göz önüne alındığında, yeni bir intifadanın potansiyelini barındırıyor.

Buna ilave olarak, Netanyahu’nun olası bir intifadayı sezinlediğini iddia etmek de mümkün. İsrail’in güney kentlerine yönelik roket atışlarını geçtiğimiz 2 haftada yoğunlaştıran HAMAS’a karşı askeri bir tedbir alınması gerektiğini belirten ve başbakanı "acziyetle" suçlayan hükümet ortakları Avigdor Lieberman ve Naftali Bennett’e nazaran Netanyahu, böylesi bir operasyonun zamanlaması açısından son derece vahim sonuçlara yol açabileceğini düşünüyor olmalıdır. İsrail ordusu, Gazze sınırına yığınak yapmakla birlikte henüz harekete geçmiş değil. Sadece sınırlı hedeflerin havadan vurulduğu operasyonlar devam ediyor. Olası bir kara harekatının doğurabileceği sonuçlar ise Gazze’yle sınırlı kalmayabilecektir.

%d blogcu bunu beğendi: