Günlük arşivler: 6 Temmuz 2014

TARİH : KLASİK DÖNEMDE OSMANLI DEVLETİNİN İSTİHBARAT STRATEJİLERİ


KLASK DNEMDE OSMANL DEVLETNN STHBARAT STRATEJLER.pdf

TARİH : KURTULUŞ SAVAŞI BASININDA BÜYÜK ZAFER


KURTULU SAVA BASININDA BYK ZAFER.pdf

FETULLAHÇI CEMAAT DOSYASI : DÜNDEN BUGÜNE FETHULLAH GÜLEN HAREKE Tİ


Nurculuk hiristiyanlığa atılan ilk adımın adı vede dinlerarası diyalogda müslümanları hiristiyanlaştırma projesidir. Unutmayın ki din haramilerin sizden istediği imanınızdır!

FETHULLAH GÜLEN HAREKETİ’NİN EVRELERİ:

(Fethullah Gülen Hareketi üç evrede ele alınmalıdır: 1966′da olayın ilk başladığı dönemden 1986′ya kadar olan biteni evre, 1986′dan 1996′ya kadar olan ikinci evre, 1996′dan 2006′ya uzanan üçüncü evre. Söz konusu evreler, çok değişik noktalardan birbirine geçişi ifade ederler ve her dönem farklı karakteristikler çizerler.)

Yıl 1966… Yer: İzmir’deki Kestanepazarı Camii… Fetullah Gülen 1941 doğumlu olmasına rağmen, kendisi 1938 doğumlu olmayı tercih ediyor, bu çelişki dile getirildiğinde ise; “O ÖLDÜĞÜ ZAMAN BEN DOĞMUŞUM, 10 KASIM’DA, BELKİ DE AYNI GÜN,” cevabını veriyordu!..

Nitekim, Cemaat’te de herkes Fethullah Hoca’nın bu tarihte doğduğunu bilir. Bu tarih oyununun nedeni, tabii ki büyük kurtarıcı Atatürk’ün İslamı yok edecek bir İslam düşmanı olduğunu vurgulamaktır. Yani, Gülen, güya İslam’ı yok edecek olan ‘BÜYÜK KÂFİR’, ‘DECCAL’ olarak, mecazen Atatürk’e gönderme yapıyor. Kendisi de aynı gün doğduğuna göre, ‘yapılan tahribatı’ ve İslama verilen zararı’ telafi edecek büyük kurtarıcı olarak dünyaya geldiğini ima ediyor. Kendisini Cemaat’e bu şekilde lanse etme yoluna gidiyor.

GÜLEN, NASIL BİRİSİYDİ?

Gülen İzmir’e ilk geldiğinde 26-27 yaşlarında genç, sakalsız biriydi. Hatta, görünümü bana göre hocadan çok kamyon şoförünü andırıyordu. Hoca gibi görünmüyordu. Kim bilir, belki genç oluşundan, belki de sakalsız halinden… Bir tek valizi vardı eşya olarak. Gariban bir gençti, elbiselerini de yatağının altına koyarak ütülüyordu.

Gülen, Erzurum’dan 13-14 yaşında çıkmış, Edirne’de Hüseyin Top adlı bir cami hocasının yanına gitmiş. O da pek ilgi göstermeyince, senelerce caminin penceresinde kalmış… Gülen, o yüzde Hüseyin Top Hoca’yı sevmez. Ama, ne var ki, şimdilerde yaptığı yayınlarda ise Top’u kendilerinden biri gibi göstermeden de edemez. Oysa, o dönemlerde ne diyordu Fethullah Hoca; “Senelerce caminin penceresinde kaldım.” Amcası da evine almamış Fethullah Hoca’yı… İşte, o dönemlerde Edirne’den Kırklareli’ne gelmiş… Sonra, eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür, “Ben keşfettim,” diyor, “o sırada Edirne’de müftülük yapan, şimdiki Sakarya Üniversitesi’nde ilahiyat profesörü olan Suat Yıldırımla çalışıyordu.”

Onunla birlikte ev tutup oturuyorlar. Ve orada resmi bir din adamlığı hüviyeti kazanmak için sınava giriyor. İlkokul mezunu olarak müezzinlik, hocalık görevi alıyor. O zaman şimdiki kadar ilahiyat fakültesi de imam hatip okulu da yok, okumuş din görevlisi de az bu nedenle. Daha sonra, Tunalıgil, Fethullah Hoca’yı dini bilgisi var diye, eğitimi olmamasına rağmen basit bir sınavdan geçirerek “vaiz” olarak görevlendiriyor. İlkokul mezunu, onu da dışarıdan bitirmiş ve tahta çantasıyla gurbete çıkmış adam vaiz oluyor böylelikle. Düşünün, babası onu ilkokula bile ‘KÂFİR OKULU’ diye göndermemiş, AİLENİN ATATÜRK’E BAKIŞI BU !..

Fethullah Hoca, bu kadarcık eğitimine rağmen, “medrese eğitimi” aldığını söylüyor. Kendi kendine okuyarak, hayalleriyle ve duyduklarıyla bir ‘ütopya’ kurmuş ve böylesi bir kimlikle İzmir’de vaizliğe geliyor. MİLLETİN, DİNİNİ BU NİTELİKTEKİ ‘DİN ADAMLARI’NDAN ÖĞRENDİĞİNİ DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ? Hiçbir statüsü, eğitimi olmayan insanlar, bir heyetin verdiği sıradan sınavlarla vaiz olabiliyordu o dönemlerde.

O aşamada tanıştığımızda, Fethullah Hoca 26 yaşındaydı. Tahta bir baraka, perişan bir yer… Belki biraz da acıma duygusuyla sahiplendik Fethullah Gülen’i. Ben de çocukluğumdan beri Cumalara gidiyordum. Yanma gidip gelirken bir arkadaşlığımız oldu. Ben, İzmir Motor Sanat Lisesi’ni bitirdim. Üniversiteye gitmem gerekiyordu. Üniversitede gece mektebindeydim, çünkü gündüz çalışmak zorundaydım. Gece eğitiminin sıkıntısını bilirim. Fethullah Gülen de o günlerde devamlı sahabeyi anlatıyor. İslam Dini diye sahabe hikâyeleri… Hatta, kendisi için, “Bu adam kafasını sahabe ile bozmuş derler benim için…” diyordu. Kısacası, İslamiyetle ilgili bilgiler değil de, devri saadetteki hamasi destanları anlattı durdu bize… Ne yalan söyleyeyim, heyecanlanıyorduk tabii biz de… YANİ, BİZ İSLAM DİYE SAHABENİN İSİMLERİNİN, ONLARIN HİKÂYELERİNİ ÖĞRENMİŞ OLDUK. ÇEVREMİZDE KİMSENİN KURANLA İLGİSİ BİLGİSİ YOK. ZATEN, KENDİSİ DE BİLSE BİZE ANLATIR, ÖĞRETİRDİ!..

BİRİNCİ EVRE: 1966-1986 DÖNEMİ (Işık Evleri)

O dönemde siyasi atmosfer yoğundu. Kaos vardı. Üniversite ortamındaki siyasi ortamdan dolayı talebe yurtları da tehlikeli olduğundan aileler çocuklarını oralara göndermekte tereddüt ediyor, kalacak yer bulmakta zorlanıyorlardı. Çocuklarını zar zor okutan insanlar için kalacak yer konusu ciddi bir külfetti. Biz de birkaç arkadaşımıza gecekondularda ev tuttuk. Gülen de camiye gelen cemaata bu öğrencilere yardımcı olmaları için tavsiyelerde bulunuyordu. Üç-beş talebenin barındığı birkaç ev giderek 10-12′ye çıktı. 1970 yılına gelindiğinde bizim 12 civarında evimiz vardı. Işık Evleri olayı böyle başladı. Fethullah Gülen, evlerin sayısı bu noktaya varınca, bu evleri, öğrencileri belli bir sistem içinde eğitmek ve yönetmek gerektiğini söyledi. Işık Evleri, belli bir disiplin içinde namaz kılınan, içki ve sigara içilmeyen, Risale-i Nur okunan evlerdi. Hatta, FethuHah Gülen’in kendisi de haftada bir defa gelip Risale-i Nur okuyordu evlerde. Gülen, bir süre sonra, bu evlerin disiplini için bizi yemin etmeye çağırdı.

“BAKIN, BU CİDDİ BİR İŞTİR. BUGÜN BEŞ-ON EV OLABİLİR AMA İLERİDE SAYI ARTABİLİR,” dedi. 18 maddelik kuralları kağıda kendisi yazmıştı. Bunun yanında bir de yemin metni hazırladı. Yemin edenler, hazırlanan prensiplere uymakla mükellef olacaktı.

Hazırlanan metnin ilk maddesinde kendisine, yani Fethullah Hoca’ya biat etme vardı. Sonra onu çizdi ve Kuran’nın üzerine geriye dönüşü ve kefareti mümkün olmayan bir yemin koydu ortaya. Yani, bu yemin hiçbir kefaretle bozulamayacak bir yemindi. Kadro olarak, o yemini ettik. Ki, o zaman 12-13 kişilik bir arkadaş grubuyduk henüz. Türkiye’de eğitim faaliyetleri yapmak, fakir insanlara okul açmak, yurt ve burs temin etmek; talebelerin namusuna, şerefine, bayrağına dair duyarlı olmasına dair bir hizmet yeminiydi ettiğimiz… Böylece, bu prensipleri hepimiz kabul etmiş olduk. Yani, bir yerde ülke insanımızın eğitimine katkıda bulunacağımıza inandık. Fethullah Hoca, her meselede tartışmamız, kendi başımıza hareket etmememiz gerektiği şeklinde örgütledi bizi… Örneğin, kimse kendi kafasına göre evlenmeyecek, iş yapmayacaktı. Hayatına dair her şeyi bu heyetle konuşarak karara bağlayacaktı.

Bu şekilde 1970 yılına kadar geldiğimizde, Gülen’in Kestane pazarı’ndaki talebelerle ilgilenmesi ‘Kuran Kursu Derneği’nde rahatsızlığa neden oldu. Ali Rıza Güven ve etrafındakilerin kurduğu dernek, sadece yazın gelen fakir talebelere Kuran kursu hizmeti veren bir kuruluştu. Bu derneğin bünyesinde Fethullah Hoca’nın üniversite talebeleriyle ilgilenmesi, örgütleme yapması ve Risale-i Nur okutması dolayısıyla rahatsızlığa neden oldu ve Hoca buradan uzaklaştırıldı. Bu sefer, biz de başka bir yerde ev kiraladık.

Tanışarak evini kiraladığımız NEFİ AKYAZILI, bir süre sonra faaliyetlerimizi öğrendiğinde; “BENİM, PEMBE KÖŞK DENİLEN ÇALIKUŞU ROMANININ GEÇTİĞİ YER ATALARIMDAN KALMIŞ BİR YERİM VAR. BURASINI SİZE VEREYİM, BENİM ADIMA BİR DERNEK KURUN VE DAĞINIK ŞEKİLDE OTURAN TALEBELERİNİZİ BU YERDE TOPLUCA BARINDIRIN…” dedi. Biz de bunun üzerine 1972′de bu araziye bir yurt kurmak üzere çalışmalara başladık. Tam beş yılda, cami cemaatinden toplanan paralarla ve bazen kendimiz de çalışarak o yurdu inşa ettik. Bu yurt camiye giden herkesin katkılarıyla ortaya çıkmıştı. Bu talebe yurdunda hepimizin fiilen emeği vardı. İlk kurulan yurt, kurumsal yapı da zaten orasıdır. Sonradan, askeri ihtilal dönemlerinde dernekler el konulma tehlikesiyle karşılaştığı için derneği vakfa çevirme düşüncesi hasıl oldu ve böylelikle AKYAZILI VAKFI kurulmuş oldu.

İNSANLAR, TALEBEYE YARDIM, CAMİYE YARDIM DÜŞÜNCESİYLE bu vakfı desteklediler. Menemen, Manisa, Aydın, Nazilli, Tire ve Ödemiş’te de bizimki örnek alınarak talebe yurtları yapıldı cami yapılır gibi…

Fethullah Gülen, ailelere, çocuklarını dindar olmasının yanında devletin ileri kademelerinde doktor, mühendis, asker vb. görevler almaları için tavsiyelerde bulundu. İnsanların hoşuna giden bu tablo sonucunda yurtlar da çoğaldıkça çoğaldı.

YEDİ YILLIK KAÇAK DÖNEM…

O sırada 12 Eylül ihtilali oldu. İhtilal dönemi, Cemaat olarak önemli gelişmeler katettiğimiz bir döneme denk geldi. Bu organizasyon “DİNİ BİR GÜÇ”tü. Bunun üzerinde durulunca Fethullah Gülen saklanmak, kaçmak zorunda kaldı. Tam ye di yıl duvar ilanıyla arandı ve kaçtı. Gülen, bu dönemde Türkiye’deydi ve hiç kimse yerini bilmiyordu. Çünkü, kaçaktı, aranıyordu. Fakat, DEVLET İSTESE BULURDU, BULAMADI.

Gülen, kaçak olduğu süre içerisinde de faaliyetini sürdürdü. Hatta, askere giden talebeler dönüşte tekrar hizmet etsin diye, ARANDIĞI SÜRE İÇİNDE ASKERİ BİRLİKLERİN İÇERİSİNE BİLE GİRİYOR, talebelerle piknik yapıyordu. Talebelere para veriyor, yurtların dağılmaması için askerlikleri bittiğinde tekrar bu yurtlara sahip çıkmalarını istiyordu (Bu bilgilerin, o dönemin askeri raporlarında yer aldığını tahmin ediyorum).

Kaçaklık dönemlerinde, Gülen, “ABDULLAH” ismini kullanıyor ve kendisini “gıda uzmanı” olarak lanse ediyordu. Ben de bunun canlı şahidiyim. O dönemlerde, biz onun kötü bir adam olmadığına inanıyoruz. Yaptığı işlerde bir suç unsuru göremiyoruz. Belki, sadece sorgulanıp bırakılacaktı ama bundan çekindi, korktu ve kabul etmedi. Kaçmayı tercih etti. Bizler de o dönemde Fethullah Gülen’in kaçmasını büyük bir başarı olarak görüyorduk.

1966′dan 1986 ya kadarki süreçte talebe yurtları ve ışık Evleri ki, o zamanlar cemaat içinde medrese deniliyordu şeklindeki örgütlenmeye adı farklı olsun diye “DERSHANE” deniliyordu. Bunun nedeni, Gülen’in kendisini eski Nurculardan ayırmak istemesiydi. “MEDRESE” kavramını onlar kullanıyordu. Eski Nurcular, haftada bir gün birisinin evinde toplanırlar ve okumasını bilen birisi de Risale-i Nur okurdu. Gülen ise talebe eğiterek onlardan bu yönüyle ayrıldı. Ancak, bu 20 yıllık dönemde kızlara, kadınlara dönük hiçbir faaliyeti yoktu. Oysa, eski Nurcuların kadınlar arasında faaliyeti vardı. GÜLEN İSE, BU DÖNEMDE KADINLARI İNSANDAN BİLE SAYMIYORDU. HATTA, GÜLEN, “40 YAŞMA KADAR KİMSE EVLENMESİN, EVLENMEK VE ASKERE GİTMEK BİLE BU İŞTEN BİZİ KOPARIR,” DİYORDU.

Yine Gülen, camideki vaazlarında bir usül icat etmişti. Vaazları soru-cevap şeklinde yapıyordu. Bir gün, vaaz sırasında kendisine şöyle bir soru yöneltildi: “RİSALE-İ NUR’DA, 81 YILINDA MÜHİM BİR OLAY OLACAĞINA DAİR İŞARETLER VAR… 1981′DE NE OLACAK?” Gülen, bu soruyu “81 YILINA GELDİĞİMİZDE İNŞALLAH 81 TANE YURDUMUZ OLUR,” diye cevapladı. Arananlar listesindeki Gülen, 1981 yılına gelindiğinde, “BİZ 1981 YILINA GELDİĞİMİZDE 81 YURT DÜŞÜNÜYORDUK AMA 100′Ü GEÇTİK…” diyecekti…

Nurettin Veren (Uzun yıllar Fetullah Gülen’le beraber çalışmış, daha sonra aralarında bilinmeyen bir sebepten anlaşmazlık çıkmış ve cemaatten atılmış-ayrılmış, cemaatin iki numaralı adamı)

FETULLAHÇI İSTİHBARATÇILAR DOSYASI : ‘EL YAKACAK” KAYITLAR F TİPİ’NDE


F tipi kadrolar tasfiye edilirken, tarikat da emniyet istihbaratını bırakmamak için direniyor

Erdoğan ile F tipi tarikat arasındaki kavga kızışıyor. Erdoğan’ın talimatıyla başta emniyet olmak üzere bakanlıklarda F tipi kadrolar tasfiye edilirken, tarikat da emniyet istihbaratını bırakmamak için direniyor

Tayyip Erdoğan’ın F tipi ta­rikatla köprüleri atmasının ardından başta emniyet is­tihbaratı olmak üzere birçok ku­rumda yapılan tasfiye konusunda savaş sürüyor. Erdoğan’ın din­lendiğinin ve odasına böcek yer­leştirildiğinin belirlenmesinden sonra çevresinde geniş çaplı ope­rasyon yapıldı. Başta müdürleri olmak üzere bütün korumalar değiştirildi. Yeni atanan koruma müdürü kontrolünde emniyet istihbaratındaki F tipi elemanlar tamamen değiştirildi. Tasfiye Şark tayinleri ile birlikte il is­tihbarat şube müdürlüklerinde de gerçekleşti. İstihbarat MİT üzerinden tek merkezde toplan­maya çalışılırken, tasfiye edilen F tipi ekipler de boş durmadı.

F tipi emniyetçiler yargıya başvurdu

F tipi emniyetçilerin görev­den alınmalarıyla ilgili yargıya başvurdukları ortaya çıktı. Bazı İstihbarat Dairesi kadrolarının görev değişikliklerine yol açan kararlarla ilgili yürütmeyi dur­durma kararı almaları üzerine, Emniyet İstihbarat Dairesi’nde yeni operasyonlar gündeme gel­di. Önceki döneme ilişkin ince­lemeler başlatıldı. Daha önce AKP’ye yakın Star gazetesinde gündeme getirilen “istihbarat dosyalarının klonlanması”, “bazı kayıtların yok edilmesi”, “teknik dinleme ve izlemelerin silinmesi” gibi konuların soruşturulduğu öğrenildi.

Kavga büyük!

Emniyet müfettişlerinin İs­tihbarat Dairesi Başkanlığındaki incelemeleri sürerken Aydınlık’a bilgi veren kaynaklar şunları söy­lediler:

“Kavga büyük. Türkiye’de istihbaratın büyük bölümü em­niyetin kontrolündedir. Bu ne­denle emniyetteki tasfiye önemli Ama yeni bir gelişme ortaya çıktı. Emniyetteki F tipi ekiple yargıdaki F tipi ekip sessizce or­tak çalışma yürüttü. Tasfiye edi­len ekip yürütmeyi durdurma kararlan çıkarmaya başladı. Önümüzdeki günlerde birçok kişinin daha aynı yolla geri dö­nebileceği konuşuluyor. Erdoğan aceleci davrandı. Tayin döne­minde bu tasfiyeyi yapsaydı sorun çıkmazdı. Ama tayin dönemi gelmeden yapıldığı için sorun yaşanıyor. Belli bir kesimden is­tifa dilekçesi alınmıştı. Ama ba­zıları vermedi. Şu anda yapılan soruşturma ile istihbarata F tipi elemanların dönüşünün engel­lenmesi planlanıyor.”

El yakacak kayıtlar

Bu arada kaybolan ve silinen dinleme kayıtların da el yakabi­leceği konuşuluyor. Dinlemeye takılan çok sayıda bakan ve AKP milletvekilinden söz ediliyor. Er­doğan’a çok yakın kişilerle ilgili de önemli bilgilerin bulunduğu ifade ediliyor. Emniyetteki ge­lişmeleri yakından izleyen bir kaynaklar bu konuda da şu bil­gileri verdiler:

“El yakacak dosya derler ya. Tam anlamıyla böyle F tipi örgüt uzun süre istihbaratı yönetti. Yasal, yasadışı her yolla belge topladı. Şimdi bu kayıtlar elle­rinde. Bu arada Erdoğan’a yakın ekip de belli belgelere ulaştı. F tipi örgütün mali kaynaklarını, sistemini çözdü. Bu nedenle ken­dine güvenceye aldığını düşü­nüyor.

MİT’i bu işler için kullandılar. Belli bilgiye ulaşınca Emniyetteki ekibin üstüne gittiler. Ama savaşta ne olacağı belli olmaz. Bir bakarsınız, seçimlere kısa bir süre kala öyle belgeler ortayı çıkar ki seçimin sonucunu bile etkiler. Önümüzdeki günlerde her şey olabilir.

FETULLAHÇI CEMAAT DOSYASI : Fetullahçıların Devleti Ele Geçirme Stratejisinin Yol Haritasından Bir Kesit !


Ben bir ‘ortaokul şakirt’iyim, yani en kıdemli Fethullah talebelerinden biriyim. Aşağıda anlattıklarımı bizzat yaşadım. Sizinle paylaşmak için yine kendim yazdım.

1990′lar ;

Orta birinci sınıftaydım ve Cuma namazlarına düzenli olarak giderdim. Beni aynı semtte bulunan okulumdan ve gittiğim camiden takip ederek fişleyen ve bir gün okul bahçesinde top oynamak bahanesiyle yanıma gelen o kişi ilk ‘ağabeyim’ idi. Daha sonra bana ve okuldan seçtikleri fen, matematik ve Türkçe derslerinin toplam notu 21 (10′luk sisteme göre) olan arkadaşıma cami kütüphanesinde ders vermek bahanesiyle yakınlık gösterdiler. Yakınlık daha bir samimiyete dönüşünce evlerine davet ettiler. Dersler evde devam etti. Bu arada bizimle oyunlar oynuyor ve bol bol sohbet ediyorlardı. Baştan futbol içerikli bu sohbetler yavaş yavaş dini mevzulara geldi. Allah’ı tanımak, namaz kılmak derken ‘Öğretmenin Not Defteri’ gibi kitapları okumamızı istiyorlardı. Buna ‘Sızıntı’ okumaları ve adını henüz bilmediğimiz o hocanın banttaki ses kaydını toplu olarak dinlemelerimiz eşlik etti. Bize yeterince itimat kazandıklarında o sesin ‘Hocaefendi’ ye ait olduğunu ve kendisinin çok ‘mübarek’ bir insan olduğunu anlattılar.

Artık ‘işi’ biliyorduk ve bize adam lazımdı. Okuldaki arkadaşlarımızı nasıl ‘kafalayarak’ ağabeylerin huzuruna getireceğimizi öğrenmiştik. Yıllar orta üçüncü sınıfa getirdiğinde bizi artık sınavlara hazırlanma vakti de gelmişti. Bu tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi’ne girmenin ne kadar önemli ve saygın bir iş olduğu sürekli telkin ediliyordu bize. Derken tanıdığımız birkaç arkadaşımız orayı kazandı. Biz ise devlet lisesine devam ettiğimizde okuldan arkadaş ‘kafalamak’ en büyük hedefimiz haline gelmişti. Okulumuzun hemen yanında bulunan ‘nur evi’ ne ders çalışma bahanesiyle getirdiğimiz arkadaşlarımıza yemekler veriyor onları mümkün olduğunca bu evlerde tutmaya çalışıyorduk. Bu kişilerle okulda ve başka yerlerde de ‘ilgileniyor’ yörüngemizden uzaklaştırmamaya çalışıyorduk. Bunların durumlarını her hafta düzenlenen ‘istişare’ toplantılarında ağabeylerimize anlatıyorduk. Onlar da bize ne yapmamız gerektiğini, hangi yolları adım adım takip etmemiz gerektiğini, yapmamız gereken jestlere ve takınmamız gereken mimiklere kadar anlatıyordu.

Yıl sonlarında gelen ‘Sızıntı koçanları’ nı bitirmemiz ve onlarca, hatta yüzlerce kişiyi Sızıntı’ya abone etmemiz her birimizden bekleniyordu. Biz ise kimisinin parasını kendi cebimizden vererek bu en kutsal yolda birbirimizle kıyasıya yarışıyorduk. Zaman aboneliği de yine bu şekilde cereyan ediyordu. Haftada okumamız gereken Kuran miktarı, Risale-i Nur ve Hocaefendi Kitapları -Pırlanta Serisi- miktarı belliydi. Bunlara ek olarak o zamanki adı ‘Tuna Kırtasiye’ olan ‘NT Mağazaları’nda kaçak olarak çoğaltılan ve ağabeyimizin adını kullanarak arka bölümden aldığımız ‘Hocaefendi Vaaz Kasetleri’nden de ağabeyimizin seçtikleri doğrultusunda dinlememiz isteniyordu. Bunların hepsinin ortak adı ‘keyfiyet’ idi. Bunu bir çetele halinde ağabeyimize her haftaki ‘istişare’ de sunmamız isteniyordu.

Hiç müzik dinlemezdik, kola içmezdik ve hep kumaş pantolon giyerdik. Kız arkadaşımız asla olmazdı, okulda yüzlerine bile bakmazdık. Sokakta hep yere bakarak ve hızlı hızlı yürürdük. Ağabeyimizin dedikleri ana-babamızdan önemliydi. Mehmet Kafkas’ın ‘Geçmişi Bilmek’ ve ‘Milli Mücadelede Öncüler’ adlı kitaplarını okuyorduk. Atatürk masondu, deccaldi. Atatürk Kemal’di, Kemal Ağa idi. Atatürk baş eğlencemizdi. Okuldaki hocaların bazısı ‘duruma uyanmıştı’, biz ‘tedbir dairesini’ genişleterek okuldan çıkınca arka sokaktan dolaşarak nur evine gidiyorduk, içeri birer ikişer giriyorduk ve asla toplu çıkmıyorduk. Bize göre iki çeşit adam vardı; ‘müspet ve solcu’. Solcunun bir adı da ‘kom’ du. Kom, ‘komünist’in kısaltılmışıydı. Ve okuldaki bazı hocalar komdu. Özelikle de felsefeci.

Üniversite hazırlık dershanesi olan FEM’e lise ikinci sınıfta da kayıt yaptırdık. Amaç hem iyi bir üniversite hem de ‘hizmet’ para kazansın idi. Ortaokuldan beri ailelerimizi alıştırdığımız ‘ağabeylerle ders çalışma’ için onlarda kalmaya gitme faaliyetlerimize ayrı bir önem vermeye başlamıştık. Bu kalma dönemlerine biz ‘kamp’ diyorduk. Kamplarda ders çalışılır ve uzun vadeli projelerimizi ağabeylerimize anlatarak onların direktifleri doğrultusunda yaşamımızı planlardık. Ailelerimizle ağabeylerimizi ne zaman ve nasıl tanıştıracağımızı ve her iki tarafın ne yapması gerektiğine varıncaya kadar her şey planlanırdı. Öyle ki tüm bu insanlara bir üstündeki ‘not’ verirdi.

Evlerin bir imamı vardı, yani evden sorumlu olan kişi. İki yada üç ev bir semte ve semt imamına bağlıydı. Semtler bölgelere, bölgeler büyük bölgelere, büyük bölgeler ilçelere, ilçeler şehirlere, şehirler ülkeye, ülkeler kıtalara, kıtalar da en sonunda Hocaefendi’ye bağlıydı. Hatta öyle ki, O Muhterem Zat’a Dünya yetmez ve evrende başkaları da varsa oraları da ‘hizmet’e katmak için ne gerekiyorsa yapılmalı idi. Bu insanların hepsi birbirini denetler, not verir ve bir üstündekine durumu iletirdi. Yani şıkır şıkır işleyen koskoca bir sistem vardı.

Lise sonda FEM’in yurdunda kalmaya başlamıştık. Çekebildiğimiz kadar arkadaşı FEM’e kayıt ettirmiştik nasıl olsa sonra ‘ilgileniriz’ diye. Yurtta, odadaki durumdan pek haberi olmayan diğer kişileri de namaz kılma, çay içme ve türlü türlü bahanelerle yanımıza çekmeyi başarıyorduk. Yani ağabeylerle danışıklı dövüş şeklinde ‘adam kafalama’ tüm hızıyla devam ediyordu. Her birimizin ‘ilgilendiği’ arkadaşlar da zamanla ‘şakirt’ olma yolunda ilerliyordu. Ağabeylerimizin düzenlediği maçlar, mangal partileri, çiğköfte partilerine artık not ortalamasına falan da bakmaksızın İslami görüşe yakın ailelerden çocukları seçerek getiriyorduk. Kola serbest oldu, kot pantolon giydik.

28 Şubat sürecinde Hocaefendi’nin video ve ses kasetlerini, kitaplarını evlerden alarak kendi evlerimizde sakladık ve evlere Atatürk ile ilgili kitaplar doldurduk. Evlerin çoğu yer değiştirdi. Bazı ağabeylerimiz ‘tedbir’ gereği takma isim kullanmaya başladı. Cep telefonlarının pilini istişarelerde söktük. Telefonda ‘Hocaefendi, hizmet, sohbet’ gibi kelimeleri kullanmayı yasakladık. Bunların yerine ‘maç yapmak, çay içmek, çorba içmek’ gibi önceden kodladığımız filleri kullanmaya başladık. Aslında yapılan her şey ‘istişare’ adı altında yukardan gelen emirlerin bize verildiği toplantılarda kararlaştırılıyordu. Yani ‘istişare’ yoktu, belki teferruatta vardı, ama her şey bir emir zinciri vasıtasıyla bizim önümüze konuyordu.

2000′ler ;

Üniversiteye girince artık biz de ‘ağabey’ olmuştuk. Evlerde kalmaya ve sistemi bizzat kendimiz daha büyük sorumluluk üstlenerek yürütmeye başlamıştık. Talebelerimiz vardı, onlarla ilgileniyorduk. Aksiyon okuyorduk, artık bandrollü ve sakıncalı yerlerinden temizlenmiş Hocaefendi kasetlerini koli koli alarak herkese ama herkese dağıtıyorduk. Hocaefendi hakkında yine ‘hizmet’in başka yayın evlerinden çıkmış kitapları ‘mütevelli olmuş esnaf ağabeylerimizin’ katkılarıyla kolilerce alıp dağıtıyorduk. Kitaplar binlerce satıyordu. Ramazanda zekât, kurban bayramlarında deri topluyorduk, kurbanlık parası topluyorduk. Amerika’dan, Hocaefendi’nin yanından gelen ağabey gelmişti bir seferinde. O anlatıyordu biz ağlıyorduk. Ardından adam başına toplayacağı büyükbaş kurbanlıkların sözünü almaya ve kayıt ettirmeye başlamıştı. Her birimizden 60-70 belki de 100-120 büyükbaş kurban parası getirmemizi istiyor ve pazarlık bu rakamlardan açılıyordu.

Bazı tanıdıklarımızın yaptığı hiçbir iş yoktu. Evde de kalmazdı. Sonradan bu kişilerin görevinin ‘çok özel’ olduğunu öğrendik. Bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmek üzere olan öğrencilerle askeri okuldayken ‘ilgileniyorlar’ idi. Hocaefendi’nin ‘en önemli on görevden biri’ saydığı bu iş için seçilmiş insanlardı. Hepimizin en nefret ettiği yer Ordu idi. Bir toplantımızda bir ağabeyimizin Ordu, Danıştay ve diğer ‘solcu’ kurumlar için yaptığı tanımlama ilginçti. Ağabeyimiz bu gibi kurumlar için ‘artık fitne kurumlaşarak üzerimize geliyor, biz de bir an önce kurumlaşarak karşı koymalıyız’ diyordu. Gazetemizi sürekli okumamız gerektiği de bir diğer telkin idi. Özkök Paşa’nın Genelkurmay Başkanı olacağı günleri ip ile çekiyorduk.

Aksiyon Dergisi’nin bir sayısında ‘Ergenekon’ diye bir grup kapak yapılmıştı. Bu sayıdan çok sayıda fotokopi çekerek hepimizden okumamız istenmişti. Yazıda, devlet içinde gizli bir birimin oluşturulduğu ve bu birimin amacının Arjantin benzeri sosyal patlamaların önüne geçmek, devlete zarar verebilecek oluşumlara müdahale etmek olduğu yazılıydı. Ağabeylerimiz bunun bize de müdahale edeceğini söylediler. Bu benim için bir dönüm noktasıydı.

Biz bu devletin bekasına, milletin dertlerine derman olmaya çalışmıyor muyduk? Bizi solcular engellemiyor muydu? Bizim mücadelemiz iman kurtarmak değil miydi? Bize ne toplumsal patlamaların önüne geçmek ve devleti korumak için kurulmuş bir gizli teşkilattan? Devlet hepimizin devleti değil miydi, neden korumasınlar ki? Hem bize ne diye düşman olsunlar ki?

Uyanışım;

Artık her şey saçma geliyordu bana. Biz bir emir kuluyduk ve ne denirse yapıyorduk. Çünkü toplu olarak cennete girecektik. Sorgulama yoktu, körü körüne bağlanma ve emri ne kadar çabuk yerine getirdiğine bağlı olarak sahte bir samimiyet vardı. Ama bu sahtelik genellikle bize emir verenler ve onların üstünden başlıyordu. Tabanı samimi ve bir o kadar da cahil -beyni etkisizleştirilmiş anlamında- insanlar oluşturuyordu. Bu insanlar dürüst, çalışkan ve edepli insanlardı. Ama uyuyorlardı. Üstelik biz uyutmuştuk yıllarca çocuklarını, kendilerini, karılarını, tüm yakınlarını.

Sırf ‘solcularla’ inatlaşma uğruna yaptığımız birçok saçma iş vardı. Bunlara en iyi örnek Yeni Yüzyıl gazetesinde Hocaefendi’nin röportajının çıktığı zamandı. Bu gazeteyi sırf solcular ‘Hocalarının röportajına bile sahip çıkmıyorlar’ demesinler diye balya balya aldık ve Zaman gazetesinin depolarında çürümeye bıraktık, sonra da imha ettik. Bazı yerlerde Zaman gazetesinin içine koyarak dağıtıldığını duyduk. Gazete hiçbir yerde bulunmaz olmuştu. Üç günlük röportajı on beş güne yayarak ve tirajını da ona katlayarak gazete büyük kar etti sayemizde. Bir sefer de Süleyman Demirel’in Fatih Üniversitesi’ nin açılışında ‘burayı doldurabilir misiniz’ demesi üzerine iş-güç, okul-sınav demeden koştuk ve doldurduk orayı. Hocaefendi istiyor diye daha yeni okuduğumuz kitapları bir kere daha okuduk. Hocaefendi çağırıyor diye pılı pırtımızı topladık Amerika’da yaşamaya gittik bazılarımız. Buna da ‘hicret’ deniyordu. Bir keresinde, bir arkadaşıma giden biri hakkında ne zaman döneceğini sorunca bana güldü ve dedi ki ‘hicret bu, dönmek olur mu’. Benim bildiğim hicret sayfası dinen kapanmıştır. Hele Türkiye gibi ibadetlerinizi rahatça yapabildiğiniz bir ülkede.

Merakım şu:

Türkiye’de halkın %99′u Müslüman.

Amerika ise, kendi deyimiyle Müslümanlara karşı bir haçlı savaşı başlatmış durumda.

Nasıl oluyor da burada rahat olunamıyor, lakin orada istediğimizi yapmamıza izin veriliyor?

ABD her yere ajanlar sokarken, iki kişi bile kendi arasında ABD karşıtı bir şeyler yapmaya kalktığında haberi olurken, nasıl bu denli büyük bir oluşuma müsaade ediyor?

Üstelik bu oluşumun biricik görevi insanları Müslüman yapmak iken?

ABD’nin yoksa insanları Müslüman yapmak gibi bir gizli amacı mı var?

Yoksa Hocaefendi ABD’nin de üzerinde büyük bir güce sahip mi ki, ABD bizimle uğraşamıyor?

Garip işler bunlar!

Bizden ABD’ye hicret etmemizi, Fatih Koleji’ndeki bir barkovizyon gösterisi sonrası Hocaefendi’nin yanından gelen bir ağabey istemişti. Ben de düşünmüştüm; bu resmen bir beyin göçü ve sermaye göçü…

O zamanlar Hocaefendi için “evden bile dışarı çıkmıyor” denmişti. Ağabeylerimiz diyormuş ki “hocam zaten çok hastasın, bari bir çık bahçede dolaş” ama Hocamız hiç çıkmıyormuş. Aynı yıllarda (…….)adlı internet sitesinde Hocaefendi’nin boy boy dışarıda çekilmiş resmi yayınlanıyormuş da haberimiz yokmuş. Biz Hocamız’a üzülüp dua etmekle vaktimizi geçiriyorduk. Bir de tabi gelen emirleri eksiksiz yapmakla.

Hocaefendi’nin Latif Erdoğan’a yazdırdığı ‘Küçük Dünyam’ adlı kitabından en az bir kere yazılı sınav olmamış şakirt tanımıyorum ben.

Anlamadığım bir nokta da bu işte!

Yani sen taa Amerikalardan ‘diğerkamlık’ üzerine, ‘hizmette önde mükâfatta geri durma’ üzerine göğüslerimize salvolar savur, sonra da çıkıp kendini anlatan kitaptan bizi belki beş belki on kere imtihan et. ‘İmtihan Dünyası’ bu olmasa gerek.

Halen ‘hizmette’ aktif olan ve son derecede teslimiyetçi bir arkadaşım bir seferinde şunları söylemişti, ben de yanlışı o zaman fark etmiştim:

‘ne bu Hocaefendi, Hocaefendi ya… Allah var, Peygamber var ya’

Hocaefendi, Hocaefendi, Hocaefendi.. .

‘Hocaefendi ne diyor bu konuda,

Hocaefendi’nin çok mühim tespitleri var bu konuda,

Hocaefendi bugün ne diyor,

Hocaefendi’nin dediklerini artık (…)sitesinden günü gününe takip edebileceğiz arkadaşlar,

Hocaefendi çok ciddi uyarıyor,

Hocaefendi çok mübarek,

Hocaefendi bizzat ilgilenmiş,

Hocaefendi adını bizzat kendi koymuş,

Hocaefendi derhal yapılsın istemiş,

Hocaefendi, arkadaşlar dikkatli olsun demiş,

Hocaefendi, arkadaşlar artık evlensin demiş,

Hocaefendi, çocuk yapın demiş,

Hocaefendi, İŞHAD’ı güçlendirin demiş,

Hocaefendi, gazete tirajının bu haliyle karşıma çıkmayın demiş,

Hocaefendi başı açık ‘ablalar’ la da evlenilsin istemiş,

Hocaefendi, bir dua etmiş, maçın ikinci yarısı Galatasaray iki gol atarak Real Madrid’i devirmiş,

Hocaefendi, Allah depremde İkitelli Medyası’nı ‘çiftetelli’ gibi sallardı ama içlerinde mübarek gazeteler de var demiş,

Hocaefendi üzülmüş,

Hocaefendi çok kederlenmiş,

Hocaefendi hastalanmış,

Hocaefendi, Asya Finans Kredi Kartı alın demiş; Ulusal Televizyon ihalesi yapılacağı gün Asya Finans’ın kasasında o kadar para yokmuş, para lazımmış,

Hocaefendi şunu demiş,

Hocaefendi bunu demiş…

Bu konuşma tarzına sıradan bir ‘ışık evi’nde her gün rastlayabilirsiniz.

Nurettin Veren’e gelince;

‘o ne pis bir adam öyle, tipi kayık, pis bir çıkarcı o, yalancı herifin teki’ gibi yakıştırmalar yapıyorlar.

Ve size şu kadarını söyleyeyim, bu insanları asla şartlandırıldıkları haricince bir şeye inandıramazsınız. Belki size abartı gelir ama ben biliyorum ki Hocaefendi bugün atlayın ve ölün dese, sayıları binlere varabilecek kadarı bu emri de hiç çekinmeden yerine getirir. Nurettin Bey bu konuda ne söylese azdır. Hiçbir şey bu gerçek kadar sıra dışı değildir, yine bu gerçeğin tasvirleri bile.

Sonuç ;

Aklı başında herkesin de anlayabileceği gibi, bu bir karşı devrim örgütlenmesidir. Devlet içinde koskoca bir devlettir. ABD ve AB çıkarlarına koşulsuz hizmet etmektedirler. Ayrıca birçok yerde yazıldığı gibi dergileri, radyoları, televizyonları , üniversiteleri, vakıfları, ışık evleri vs. her şeyleri vardır. Öyle ki savcıları, kaymakamları, valileri, emniyet müdürleri, öğretmenleri, doktorları, istihbaratçıları (ki bu konuya doymak bilmeyen bir iştahla yanaşmaktadırlar), askerleri, milletvekilleri, bakanları vardır. Hemen hemen her büyük partinin de desteği ile bu noktalara gelinmiştir. Bence yegâne çözüm bu örgütün tüm malvarlığına el konmasından geçer. Ama sorun şu ki; kim koyacak?

Diğer insanlardan tüm bu olan biten son derece profesyonelce saklanmaktadır. Hatta çıkan yalan haberler bile buna en güzel şekilde hizmet etmektedir. Yok, Fethullah komandoları varmış; yok, kendilerini patlatacaklarmış, yok, hücre evleri varmış; tabancalar, tüfekler, bombalar varmış… Bu atmosfer onlara en çok yarayan ortamı oluşturuyor ve kendilerinin terörist olmadığını ‘muhabbet fedai’leri olduğunu insanlara yaymalarına yarıyor.

Bu kişilerin ne yapmaya çalıştıkları çok iyi bilinmeli ve o kanaldan mücadele verilmelidir. Örgüt deşifre edildiğinde, ABD yerine başkasını bulmak için faaliyete geçecektir ve bu zannımca on yıl on beş yıl kadar bir zamanı alacaktır. Bu bir bölünme süreci olarak da yansıyabilir Fethullahçılara. Çünkü kurulu mekanizma en güzel şekilde işletilmektedir. Bir daha böyle bir mekanizmayı kurmak çok çaba gerektirir. Bölüp bir kısmını yine ABD emriyle kamuoyunda kötülemek, diğer kısmıyla yola devam etmek ile de bu mücadeleyi verebilirler. Yani bir daha güçlenmesine fırsat verilmeden ‘meydana getirdiği boşluk’ doldurulmalıdır. Ama dediğim gibi ilk iş; oyunu açığa çıkarmak ve ‘Ağababası’ olan ABD’nin işlerliğini yitiren bu beşinci kolunu gözden çıkarmasını beklemek olacaktır…

KİTAP TAVSİYESİ : MK ULTRA İLE İLGİLİ YENİ BİR KİTAP /// Mind Control – Project Soul Catcher / // İNGİLİZCE


Volume 2: Project: Soul Catcher Secrets of Cyber and Cybernetic Warfare Revealed

Dr. Robert Duncan is honest and concise in his description of some of the most intrusive surveillance and behavioral modification technologies ever created. His latest work is a must read for everyone concerned with the future of human rights in the both the United States and abroad. His detailed description of the modalities used for hacking the human mind are both accurate and troublesome. Countless thousands have seen their lives ruined in the non-consensual experimentation phase regarding this technology. Finally, the reality of mind control is presented to the public in a factual and academic manner by a credible scientist with the curriculum vitae to back it up. The future of humanity is truly in peril when the abilty exist for the masses to be compltetely controlled by the whims of the few so insidiously. The technology Dr. Duncan describes in Soul Catcher is fascinating, worrisome and currently in use by several industrialized nations. Only time and ethical restraint will tell if this most pervasive technology is evil or devine.

Volume 2 details the CIA’s practices of interrogation and cybernetic mind control in their pursuit to weaponize neuropsychology. It covers the art of bio-communication war. Human beings are complex machines but their inner workings have been deciphered. Mind control and brainwashing have been perfected in the last 60 years. Hacking computers and hacking into individual minds are similar. The 21st century will be known as the age of spiritual machines and soulless men.

About the Authors:

The Mind Hacking Strategy Group is a consortium of conscientious scientists who report the abuses of science. ROBERT DUNCAN holds multiple degrees from Harvard University and Dartmouth College in Applied Sciences and Business. He has worked on projects for the Department of Defense, CIA and Justice Department in his career.

About the Book:

Volume 2 details the CIA’s practices of interrogation and cybernetic mind control in their pursuit to weaponize neuropsychology. It covers the art of bio-communication war. Human beings are complex machines but their inner workings have been deciphered. Mind control and brainwashing have been perfected in the last 60 years. Hacking computers and hacking into individual minds are similar. The 21st century will be known as the age of spiritual machines and soulless men.

The Objective:

During these mind control projects the handlers require a certain amount of ignorance by the individual about the topic to do their dirty work. More a person understands, the less influence they have. They have given up on subjects once they know too much. Humanity is undergoing a cataclysmic evolutionary event. Technology can be used for good or evil. These volumes of Project: Soul Catcher hope to force a technology transfer to the public sector for all its benefits by exposing the U.S.’s darkest secrets.

“Ye shall know the truth and the truth shall set you free.”

FETULLAH CEMAATİ DOSYASI : BASKI, TEHDİT, ŞANTAJ /// CEMAAT OKUL LARININ KÖKLERİ 1972′LERE KADAR UZANIYOR


BİR CEMAAT ZEDENİN O DÖNEMLERDE YAŞADIKLARI İBRETLİK CİNSTEN…

ÖZEL BÜRO GRUBU OLARAK BİZE GELEN BU MESAJI NOKTASINA BİLE DOKUNMADAN PAYLAŞIYORUZ! İŞTE KENDİ ANLATIMIYLA O YAŞANANLAR:

Bugüne kadar Fethullah’ın okullarına ait yakın zamana ait mağdurların anılarını paylaştınız, fakat ben sizi daha eskilere götüreceğim. Çünkü ben onun okulunda daha eski olan 1972 -1977 tarihleri arasında ortaokul ve liseyi okudum. Okulun eski adı Özel Fatih Erkek Koleji, yeni ismi ise Sultan Fatih Koleji. Okul, İstanbul’da Çarşamba-Draman semtindedir ve halen aynı yerde faaliyettedir. İlkokulu bitirdikten sonra daha iyi eğitim alabilmem için rahmetli babam, Almanya’da işçi olarak çalışan ablamın parasal desteğiyle oraya yazdırdı. Okul dışarıdan görünüş itibarıyla çok iyiydi. İngilizce ve kimya laboratuarı var, okul futbol takımı ve basketbol takımı liseler arasında şampiyon. Yani çok gösterişli. Okulun ilk günü heyecanla okula gittik ve bize okulu tanıtmaya ve gezdirmeye başladılar. En alt katta yemekhane vardı yanında ise spor salonu ve onun da yanına geçtiğimiz zaman ilk şoku yaşadık, tuvaletlerin yanında hatırladığım kadarıyla yaklaşık olarak 30 tane abdest alma yeri ve ayrıca bir o kadar da banyo.

Oradan üst katlara çıkardılar, birinci ve ikinci kat dershaneler, üçüncü katta ise laboratuarlar vardı. Dördüncü kata geldiğimizde ise yatılı öğrenciler için yatakhaneler, etüd ağabeyleri için bolca yatacak odalar ve daha önemlisi büyükçe bir oda mescit olarak ayrılmıştı. Mescit ve abdest alma yerlerine o zaman bir anlam verememiştim. Daha sonra niyetler de gerçekler de açığa çıkmaya başladı tabii ki. Okul; zamanında özel imam-hatip lisesi açılmak üzere tasarlanmış. İnşaatında aynı semtteki Türkiye’nin ilk imam-hatip liselerinden biri olan okulun öğrencileri bedava çalıştırılmış. Din aşkına, hizmet aşkına. Taktik hep aynı. Okul için devlet, özel imam-hatip lisesine izin vermeyince özel okula dönüştürülmüş.

Orta okul 1 ve 2.sınıflarda hiç bir şey yapılmadı, ortalık güllük gülistanlık. Ondan sonra gerçek yüzleri açığa çıkmaya başladı. İlk önce bizlere nazikçe Cuma namazlarına gidelim denmeye başlandı, tabii ki üst sınıflarda okuyan ağabeylerimiz vasıtasıyla. Başımızda okuldan bir öğretmen, arkasında öğrenciler her Cuma semtteki değişik bir camiye. O zamanlar şimdiki gibi değil fazla da baskı yapamıyorlar, ama gitmezsen kötü gözle bakmaya başlıyorlar. Liseye geçtiğimizde okula imam-hatip lisesinden gelen öğretmenler ile din dersi için kendi adamları gelmeye başladı. Din dersine gelen adamlar müftülüğe bağlı vaizler ama daha o zamandan kadınlarla ilgili abuk-subuk şeyler anlatıyorlardı. Tabii ki hepimiz onlarla ayrı görüşte olmadığımızdan itiraz etmeye başladık ve protesto için derse girmeme boykotu uyguladık.

Tabii ki hepimizi disipline verdiler. Fakat bir şey yapamadılar. Genciz kanımız kaynıyor ve okulda faaliyetlerde bulunmak istedik ama önümüze engel çıkarmaya ve dine daha bağlı olmamız için okulun mescitine gitmemiz tavsiye edildi. O zamanlar gazeteler liseler arası müzik yarışmaları düzenlerlerdi, bir arkadaşımız ona katılmak istedi ben de destekledim ve İngilizce öğretmenizin de desteğiyle müdür ikna edildi ve tüm kayıtlar ve diğer hazırlıkları arkadaşımla yaparak katıldık ama ben gözlerinde çıbanbaşı olmaya başladım. Bir gün hiç unutmam Alevi bir arkadaşım, beden özürlü bir arkadaşım ve ben oturmuş Nazım Hikmet’in şiirlerinden bahsediyoruz, arkadaşım Davet şiirini okumaya başladı, şiir bildiğiniz gibi “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” dizeleriyle başlar, tam bu kısmı okurken yanımızda bir ABİ bitti ve bize ne güzel şiirmiş yazan tam bir vatansever dedi ve arkasından kime ait olduğunu sordu biz de bilmiyoruz, bir yerde gördük ordan aldık dedik, ucuz atlatmıştık.

Artık ben çıban başı öğrencilerden biriydim. Namaz kılmamak, şarkı yarışmalarına katılmak, din derslerinde tepki göstermek, tarih dersinde Osmanlı padişahlarını eleştirmek (ki öğretmen okul dışında sarıklı ve cüppeli olarak dolaşır, karısı kara çarşaf giyer sadece gözleri gözükürdü). Rahmetli babam ortaokul mezunu, çok kitap okuyan aydın,Atatürkçü bir kimseydi, okula gidip geldiğinden okul müdürümüz ile samimi oldular. Okul müdürü onlardan olmayıp psikoloji mezunu MHP’li bir kişiydi ve onun da desteğiyle okul aile birliği başkanı oldu. Zaman olarak lise 2’deyim. Ondan sonra babam onları tam tanıyıp bana Osmanlı ve din ile ilgili bir yazı hazırladı. Yazıda padişahların tam bir vatansever ve dinine bağlı kişiler olup, islama büyük hizmetleri dokunduğundan, dinin faydalarından bahsetti ve ben onu kendim yazmış gibi tüm öğrencilerin ve öğretmenlerin önünde okudum. Bundan sonra ilişkiler düzeldi, tüm yazılar bana okutulmaya başlandı, ben de sesimi kestim, hatta okul tanıtım broşürü için bile benim resimlerim çekilip oraya kondu. Kazasız belasız okulu bitirdik.

İşkence bitti sanıyorsunuz değil mi hayır askerden sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın okul arkadaşının yanında çalışmaya başladım. Orda da namaz kılmıyorum, oruç tutmuyorum diye en sonunda işten atıldım.

%d blogcu bunu beğendi: