Günlük arşivler: 2 Temmuz 2014

ARAŞTIRMA DOSYASI /// HÜSEYİN MÜMTAZ : EZBER BOZMAK (2) – TARİHÇ İ GEÇİNİP DE AKÇURA’YI HİÇ OKUMAMIŞ OLMAK


isidyeniharita(1)

Kaddafi’nin, Saddam’ın yahut Esat’ın Akçura’yı okuyup da anlama kapasitesi olduğunu zannetmiyorum ama Neocon’ların okuduğu kesin..

Ya “yanlış”, yâni okumak istedikleri gibi okudular yahut doğrusunu anladılar ama “gaz vermek” için “mış gibi” yapıyorlar.

Dâvutoğlu “Bölgesel Örgütlerin Arabuluculukta Artan Rolü” temalı III. İstanbul Arabuluculuk Konferansı’nın “basına açık üst düzeyli” oturumunda yaptığı konuşmada demiş ki;
“BM Güvenlik Konseyi’nin doğru zamanda doğru insani, evrensel değerlere atıfta bulunarak hayata geçiremediği inisiyatiflerden dolayı bu noktaya gelmiş bulunuyoruz. Irak ve Suriye girift bir biçimde birbirine bağlanmış durumda…Şu anda büyük bir kriz kapımızda ve biz komşular olarak bundan etkileniyoruz”.

Demek Irak ve Suriye girift bir biçimde birbirine bağlanmış durumda ve büyük bir kriz kapımızda üstelik biz komşular bundan etkileniyoruz..

Pes..

Muhterem, daha 13 Haziran günü üç bakanla beraber yaptığı basın toplantısında “Her Iraklıyla gönül bağımız var. Bugünkü toplantıda aldığımız en önemli kararlardan biri Irak’la olan işbirliğimizin kesintisiz devam edeceğidir. Irak’ta kaos varmış gibi yansıtılıyor” dememiş miydi?

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/82647/Davutoglu__Irak_ta_kaos_varmis_gibi_yansitiliyor_.html

Bu; sadece 15 güne sığdırılan ne kadar farklı uçlarda savrulma yeteneği?

“Her Iraklıyla gönül bağımız var” lâfının altını da çizin lütfen..

III. İstanbul Arabuluculuk Konferansı’ndaki konuşmasının devamında diyor ki Dâvutoğlu;

“Irak’taki krizden dolayı çok üzgünüm ve hayal kırıklığına uğradım…2006′da kimse bizden talep etmemesine rağmen İstanbul’da tüm Sünni direnç gruplarını bir araya getirmek amacıyla bir inisiyatif üstlendik. 4 ay boyunca ben kişisel olarak, başdanışman olarak müdahildim ve Sünnilerin tüm liderleri, siyasi arenadan dışlanmış olan bütün paydaşlar, o dönemde dışlanmış olanlar 4 ay boyunca bu toplantılara dâhil edildi ve tüm Sünni menşeli direnç gruplarının temsilcilerini bir araya getirdik. Seçim sürecine dahil oldular bu inisiyatif sayesinde. Sünnilerin aşırı radikal grupları, bu süreçten çekildi. Şiiler, Sünniler, İranlılar ve Amerikalılar çok mutluydu.

Bizler gerçekten geleceğe dönük olarak çok umutluyduk. 2009′da yeniden aynısını yaptık. Geçen 4 yıl içinde bütün Sünni liderler, ılımlı Sünni siyasetçiler sistemden izole edildi ve politik hayatın dışında bırakıldı. Sünnilerin topluluk kimliği, ulusal kimliğinden daha önemli hale geldi. Kriz yönetimi, Bağdat’taki liderlerin elinden çıkmıştı artık. Eğer Sünni liderlerin, Sünni kitleler nezdinde bir güvenilirliği olsaydı ve siyasi hayatın dışında bırakılmasalardı, kriz Bağdat’ta kendi aralarında akılcı bir müzakereyle sonuçlanabilirdi. Bir diğer taraftan Şii topluluğu artık devletin sahibi gibi hissetti, kendilerine öz güveni geldi. Kürtler tabii öz güvenliydi ve Sünniler yalnız bırakıldıklarını düşündü. Sonra toplumun en alt seviyesinde yeni bir ivme ortaya çıktı maalesef ve o ivme de şu anda yaşadığımız krizin sebebidir.”

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26699832.asp

Tarihe geçecek bir konuşmadır.

Ve kaosun, krizin, içinde bulunulan içinden çıkılmaz durumdaki kişisel yanlışının da (farkında olmadan) itirafıdır..

Hem “Her Iraklıyla gönül bağımız var” diyeceksin, hem “Tüm Sünni direnç gruplarını bir araya getirmek amacıyla” insiyatif üstleneceksin.

Sana ne?

“Sana ne”yi kendi de itiraf ediyor; “kimse bizden talep etmemesine rağmen” diyor.

Demek “sadece” Sünnilerin tarafındasın. O halde Her Iraklı’yla gönül bağın yok..

Asıl itiraf da arkadan geliyor;

“Şii topluluğu artık devletin sahibi gibi hissetti, kendilerine öz güveni geldi. Kürtler tabii öz güvenliydi ve Sünniler yalnız bırakıldıklarını düşündü”.

Şiiler, Kürtler ve Sünniler…

Bu tarz üçe bölünmenin bir İsrail projesi olduğunu bir önceki yazıda görmüştük.

Ve gerçekleri görmeyen, ayakları yere basmayan hayali projeler sonunda bu “üçleme” enine ve aynı paralellerde Suriye’de de hayata geçmiştir.

Bu “bölünmedeki” payının, yanlış yaptığının farkında mıdır Dâvutoğlu?

Irak ve Suriye’de mevcut “otorite(Saddam-Esat)”, yanlışları düzeltilmek yerine yok edilmek istenildiğinde kaos ortaya çıkmış ve bu günkü sonuç oluşmuştur.

Cinayet romanlarında katili bulmak için kadını takibederler.

Küresel cinayetlerde de petrol takibedilir.

İsrail (Amerika) burnunun dibindeki Musul-Kerkük petrollerini Şii ve Sünnilerden mi kolay alır, yoksa Kürtlerden mi?

Türkler mi? Onları kesinlikle denklem dışı tutacaklardır çünkü “devasa” Türkiye’nin herhangi bir bağlantı ile bir de petrolü olursa artık önünün kesilemeyeceği tecrübe ile sabittir.

Uluslararası aktörler, iliklerine işlemiş bu Türkiye korkusu yüzünden yazdıkları senaryolarda ona sadece figüran rolü vermektedirler.

O rolü oynayıp oynamamak senin tercihindir.

Son örnekte olduğu gibi; Kürt petrolü İskenderun’a gelir, tankere yüklenir, İsrail’e satılır.

Senin burada biçilen rol, sadece limanının kullanılmasıdır.

Gene tekrar edeceğim, benim her Iraklı ile değil, Türk/menlerle gönü bağım var.

“İstanbul’a Sünnileri topluyorum” dersen, Şii Türkmenleri dışarıda bırakmış olursun.

Hele, zaten, üstelik bir de Türkmenleri, sadece Türkmen olarak değil de Şii-Sünni olarak görürsen, “bölmüş” olursun..

Önce Sykes/Picot, sonra da Rice/Ralph Peters haritaları zaten bunu öngörmüyor muydu?

Neocon’ların; bölgede (dünyada) mevcut veya muhtemel bütün “allies-partner”lerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için gaz vermeleri olağandır, alışkanlık haline gelmiştir ve anlaşılabilir ama “gaza gelmek” yahut gelmemek de muhataplarının tamamen kendi “özgür” tercihleridir.

“Gaza gelme”nin faturası, “saza gelmek” kadar eğlenceli olmayabilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı geçmişi, Amerika’nın “kendi” bölgesel hedeflerini gerçekleştirebilmesi için onu uygun bir partner yapabilir mi?

“Osmanlıcılık” eğer bu coğrafyada geçerli-uygulanabilir bir akçe olsaydı İmparatorluk yıkılmazdı efendiler.

Osmanlı onlarca ülkede yüzlerce yıl hükümran olmuştur.( )

Peki, ama o zaman neden “yıkılmıştır”?

Kososva’da bile; Kosova’nın başkenti Priştine çevresindeki Sırp Belediyesi Graçanitsa’da, 1389 Kosova Meydan Muharebesi’nden sonra savaş alanını gezen Sultan Murad Hüdavendigar’ı sırtından hançerleyerek şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in heykeli dikiliyor.

Aynı coğrafyada, aynı milletler, diller, dinler ve mezheplerle aynı tiyatro bir defa daha sahnelenebilir mi?

Bu örnekten hareketle korkarım “Yeni Osmanlıcılık”, Amerika tarafından öngörülen raf ömrünü tamamladığında ortada konuşacağımız bir Türkiye de kalmayacaktır..

Sevr haritası’yla, Ralph Peters haritası ve en son ortaya çıkan IŞİD haritasını hiç üst üste koymayı denediniz mi?

Abromovitz’in “Türkiye’nin Dönüşümü ve Amerikan Politikası”nı; Fuller’in “Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Konumu”nu, “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”ni, “Kuşatılanlar-İslâm ve Batı’nın Jeopolitiği”ni; Brezinski’nin “Büyük Çöküş”ünü, “Büyük Satranç Tahtası”nı; Barnett’in “Pentagon’un Yeni Haritası”nı; Chase-Kennedy’nin “Eksen Ülkeler”ini okudunuz mu?

Hepsi de 11 Eylül-Crusade sürecinin teorik kitapları olup “verilen gaz”ın politik analizleridir ve Türkiye’ye biçilen yeni rol-model-kefen’in “bilimsel” kılıflarıdır.

Yukarıdaki kitapların çoğunun isminde yer alan ortak “Yeni” kelimesine dikkat ettiniz mi?

Peki ya, “Türkiye’nin Dönüşümü” kavramına?

Türkiye, Rice’ın “procesi”nde yer alan 22 ülkeyle beraber “dönüştürülüp” “yenilenecek” ve “yeni Osmanlı” haline getirilecekse bir defa daha tekrar edelim;

“Yeniden İttihat ve Terakki, yeniden Mondros, yeniden Sevr….Yeniden Lozan’ı, Montrö’yü, ve “mübadele”yi göze almanız gerekir..

Ama öncesinde de tabii “yeniden Sakarya melhame-i kübrası”nı içinize sindirip, “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar”ı yeniden ve gür bir sesle ve tabii TÜRKÇE söylemeniz..

Göze alabilecek misiniz?

Ve başkalarının yazdığı senaryoda başrol oynamak yahut figüran olmak veya daha iyisi kendi yazacağınız senaryoda oynamak kabiliyetinize bağlıdır efendiler. 27 Haziran 2014

IŞİD DOSYASI : IŞİD’in Türkiye kolu ve AKP’li Süheyl Batum !


GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

İki gün önceydi. Ankara’da bahçemizin bulunduğu ilçeden Ankara’ya dönüyordum. İlçe merkezinde bir polis memuru aracıma yaklaşarak, Ankara’ya kadar kendisini alıp almayacağımı sordu. “Ne münasebet” dedim, “buyur, birlikte gidelim”. Hal hatır sordum. Doğu illerinden birisine mensup olan polis memuru, Ankara’da bir karakolda çalışıyormuş. Huzurlu bulduğu için de bizim ilçede oturuyormuş.

Yolda sağdan soldan konuşurken, söz Irak’tan açıldı. Ben Irak’ta olan bitenin mezhepler arası mücadele olduğunu söyleyerek, yanı başımızda vuku bulan bu olaylar sebebiyle ülkemizin de risk altında bulunduğunu, bu konuda Atatürk ve silah arkadaşlarına ne kadar teşekkür etsek az olduğunu, zira “Laiklik” ilkesini benimsemekle Türkiye’yi en azından şimdiye kadar bu tür çatışmalardan büyük ölçüde koruduklarını söyleyecek oldum, memur bey lafı ağzıma tıkadı! Atatürk ve arkadaşlarının bu ülkeye en büyük kötülüğü yapan kişiler olduklarını, dine zarar verdiklerini, medreseleri kapattıklarını, aslında bu ülkenin dilinin Arapça olması gerektiğini, Arapça’nın Kur’an dili olduğunu, Kur’an’da “Arapça öğrenme” konusunda emir bulunduğunu, yeni doğmuş çocuğu kendi kendine bırakın, öğreneceği dilin Arapça olacağını filan söyledi.

“Tamam” dedim kendi kendime, “Tam da adamına çattık bugün”. Bir ara yolda “Arabamdan iner misiniz” demeyi bile düşündüm! Ancak arkasından “la havle” çekip yutkundum.

Ancak kendisine açıkça şu soruyu sordum:

-”Memur Bey, sen kimin polisisin; devletin mi, iktidarın mı, cemaatin mi?”

Hiç çekinmeden cevap verdi:

-”Cemaatin!”

-”Tamam o zaman, ona göre konuşalım seninle” dedim.

Sözü yine Irak’ta IŞİD militanlarının yapmış oldukları eylemlere getirerek, benzer şeylerin Türkiye’de olmasının da kuvvetle muhtemel olduğunu, geçenlerde Sakarya’nın Karasu ilçesinde plajda denize girip güneşlenen kadınlara, İsmailağa Cemaati’ne mensup olduğu söylenen bir grup sakallı, sarıklı ve cübbeli adamlarca örtünmeleri konusunda telkinatta bulunulduğunu ve bu konuda hazırladıkları broşürleri dağıttıklarını, bu tür davranışların doğru olmadığını ve bunun bir adım sonrasının, horlama, arkasından zorlama ve belki de öldürme olabileceğini söyleyecek oldum, cemaatin polisi olduğunu söyleyen zat, lafı yine boğazıma tıkadı.

-”Adamların yaptığı doğrudur. Kadın ancak kocasının yanında ve yatak odasında soyunmalıdır” dedi. Baktım ikna olacağı filan yoktu. Çünkü dini konularda farklı düşünüyorduk kendisiyle.

IŞİD’in Türkiye Kolu Sahnede!

Birkaç gün önce internette “Karasu plajında kadınlara ‘Kapanın’ telkini!” başlıklı haberi okuyunca, hemen Irak’ta akla hayale gelmedik eylemlere imza atan IŞİD militanları geldi aklıma. Habere göre; “Karasu’da hafta sonunu deniz kenarında İsmail ağa cemaatine mensup bazı kişiler plajdaki kadınlara ‘kapanın’ telkini yaparak bu anlamda broşür dağıtmışlardı.

Kendilerini Merkezi İstanbul, Çarşamba ‘Fatihte olan İsmail Ağa Camii İlim ve Hizmet Vakfı görevlisi olarak tanıtan, sarıklı ve cübbeli kişiler plajda tatil yapan vatandaşlara nasihatlerde bulunmuşlar, kumsalda bulunan vatandaşların yanına giden bu kişiler, vatandaşlara ayrıca, ‘Allah (c.c.) ve Rasulünün (S.A.V) istediği Hanımefendi’ isimli broşürleri dağıtmışları…”

Habere göre; adamlar tarafından dağıtılan broşürde şunlar yazıyormuş: “Hanım tesettürlü olmalıdır, kadın çalgılı düğünlere gitmemelidir, yol ortasında insanların gezdiği yerlerde oturmamalıdır, fal baktırmamalı, zorunlu olmadıkça alışverişi kocasına yaptırmalı, kocasından izinsiz dışarı çıkmamalıdır. Kaşını aldırması, saç ektirmesi ve estetik yaptırması haramdır.

Pantolon giymemelidir, yabancı erkeklerle tokalaşmalıdır. Evde köpek beslemek haramdır. İnce çorap giymemeli, terlikle gezmemeli, müzik dinlememelidir”(1).

İnternette bu haberi okuyunca hem kendi facebook sayfamda, hem de bazı facebook gruplarında “LÜTFEN DİKKAT: IŞİD’İN TÜRKİYE KOLU SAHNEDE!” başlığıyla şu yorumu paylaşmıştım:

“C. Başkanlığı konusunda AKP’ye verilen her oy, bu adamların Türkiye’de neşv’ü nema bulmasına yarayacaktır. Çünkü AKP’nin nihai hedefi budur. ‘Dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz!’ dediklerini ve eğitim sistemimizi buna göre dizayn ettiklerini sakın unutmayın. Hatırlayın lütfen: Bu sakallı ve cübbeli grup, Soma Faciası’ndan sonra da bölgeye giderek bakan (Taner Yıldız) seviyesinde karşılanmış ve halka, özellikle hükümet aleyhine olabilecek söz ve davranışlarda bulunmamaları konusunda telkinde bulunmuşlar ve olayı, tamamen ‘Takdiri ilahi’ çerçevesinde açıklamaya çalışmışlardı…”

Bu yorumum üzerine bazı dostlar, “…İsmailağa Cemaati ile IŞİD’i nasıl aynı kefeye koydun anlayamadım. Bu güne kadar bu cemaatin IŞİD ile ilişkisi olduğuna dair hiç bir haber yapılmadı. Plajlarda bildiri dağıtmalarının abes olan tarafı nedir? Maazallah kapanırlar diye mi korkuluyor bu memlekette? %99′u Müslüman olan bu ülkede ‘kapanın’ uyarısının yapılması, niye tedirgin ediyor ve baskı olarak görülüyor? Bu cemaat, dini faaliyetleri ile bilinen bir cemaat. Soma’da yakını ölenleri teskin etmenin tuhaf olan yanı nedir? Diyanet İşleri Başkanı da oradaydı ne amaçla gitmiş olabilir? Soma halkına isyan çağrısı yapmak amacıyla gönderilen İşçi Partilileri görmediniz mi?” şeklinde sitemlerini bildirdiler. İçlerinde, “bu cemaatin ikinci adamı durumundaki Cübbeli Ahmet Hoca’nın IŞİD aleyhine beyanatta bulunduğunu” söyleyenler de vardı.

Anlaşılan arkadaşlarımız, benim niyetimi iyi algılayamamışlardı. Zira ben, tamamen bir kinaye yapmıştım. IŞİD ile Çarşamba (İsmailağa) Cemaati arasında elbette organik bir bağ yoktur. Benim niyetim; tamamen, yukarıdaki haberde kadınlar konusundaki düşünceleri verilen bu tür dini yapılanmalar, güçleri oranında bugün plajda güneşlenenleri uyarırlar, yarın daha da güçlenirlerse önce kadınların saçlarını, arkasından da mazallah başlarını kesmeye kalkışırlar demekti. Zira PKK için de başlangıçta üç beş çapulcu denilmişti bu ülkede. Ancak bugün terör örgütü devletle müzakere masasında, hem de dayatmalarda bile bulunuyor! Çünkü görünürde dini amaçlı da olsalar, bu tür örgütlerin hep bir gizili ajandası vardır. Üstelik, dini telkin yapmanın, hele hele tesettür hatırlatması yapmanın yeri plajlar değildir. Eğer bu iş plajda yapılırsa bunun adı, tebliğ, telkin ve tavsiye değil, taciz ve mahalle baskısıdır. Laik olduğun söyleyen bir devlet, bu tür eylemlere asla göz yumamaz…

Ekranlarda Fatih Altaylı gibi adamların programlarına konuk olarak din adına şarlatanlık yapan Cübbeli Ahmet Efendi’ye bakıp da aldanmamak gerekir. Olayı ciddiye almak lazımdır demekti. Öte yandan mevcut iktidarın, Gülen Cemaati ile olan koalisyonu bozduktan sonra, doğan boşluğu benzer diğer dini yapılanmalarla doldurmaya çalıştığı zaten biliniyor. Soma’ya giden cemaat mensuplarının, bakan Taner Yıldız tarafından karşılanması boşuna değildir.

Peki, Cübbeli Ahmet Hoca’nın IŞİD hakkında söyledikleri neymiş? IŞİD hakkında şunları söylemiş Cübbeli Ahmet Hoca:

“Şimdi Irak eskisinden beter oldu. Zor bir durum. Nedir belli değil. Kıyamet alameti zuhur ediyor. Ne öldüren niye öldürdüğünü biliyor ne öldürülen niye öldürüldüğünü biliyor. Yani böyle bir iş olabilir mi? Hiç ehli sünnet, geleni geçeni tarayabilir mi? Müslüman’ım diyen Müslüman’ı öldürebilir mi? Bu nasıl bir oyun, bu nasıl bir dolaptır? Tutuyorlar çapulcuları, onları ordu yapıyorlar. Bilmiyoruz tabi bu işte Şia’nın parmağı var diyorlar. İşte ehli sünnet böyle adamın kafasını keser, böyle yapar Avrupa’yı, gavurları korkutmak için yapıyorlar yani ehli sünnetten korksunlar, Şia’ya yol versinler diye böyle bir şey duyuyorum. Yani böyle bir durum var. Adamın kafasını kesmişler top oynuyorlar. Böyle bir şey hangi kitapta var?

Hangi kafire bile bunu yapmak revadır, hangi insana, hayvana böyle bir şey yapmak caizdir diye böyle bir kitapta var mı ya? Bu nasıl bir rezilliktir. Böyle bir sünnilik olur mu? Biz bunları nefretle lanetliyoruz. Bunlar Müslüman olamaz. Böyle sokakta geçeni tara, sıraya dizerek tara, yak yık. Böyle bir şey olamaz… Sakalı uzatmışlar, suratlarında meymenet bile yok. Gelmiş Niğde’de askerimizi öldürdü. Bir de diyo ki sevap işledim, bir gavuru öldürdüm. Sen askeri polisi öldürüyorsun gavurmuş. Hepimizin çoluk çocuğu askere gidiyor. Böyle birşey var mı? Bütün dünyayı ehli sünnete düşman etmek için büyük bir oyun ile karşı karşıyayız…”(2).

Cübbeli Ahmet Hoca’nın “Bilmiyoruz tabi bu işte Şia’nın parmağı var diyorlar. İşte ehli sünnet böyle adamın kafasını keser, böyle yapar Avrupa’yı, gavurları korkutmak için yapıyorlar yani ehli sünnetten korksunlar, Şia’ya yol versinler diye böyle bir şey duyuyorum. Yani böyle bir durum var… Bütün dünyayı ehli sünnete düşman etmek için büyük bir oyun ile karşı karşıyayız…”şeklindeki sözlerine özellikle dikkat çekmek isterim.

Bu sözlerinden, Cübbeli Ahmet Hoca’nın sanki IŞİD hakkında söylenenlere kesin olarak inanmadığı ve bu adamların Ehl-i Sünnet’i gözden düşürmek için özel olarak teşkilatlandırılmış adamlar olduğu şeklinde bir kanaat taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Oysa yarısı konsolosluk görevlisi olmak üzere; 80 vatandaşımız günlerdir bu acımasız örgütün esareti altındadır ve Cübbeli, sanki bu gerçeği görmezden geliyor gibidir.

Cübbeli Ahmet Hoca’nın IŞİD hakkındaki dikkat çekici sözlerinden birsi de “Sakalı uzatmışlar, suratlarında meymenet bile yok.” şeklindeki sözleridir. Hocaya, sizin dervişlerin görüntüsü de çok farklı değil desek acaba haksızlık etmiş olur muyuz? Sakal, sarık, cübbe, şalvar; sanki orta çağdan fırlayıp günümüze gelmiş gibisiniz hocam! Geçenlerde Soma’ya gönderdiğiniz adamları görünce; her nedense Menemen isyanını çıkaran Derviş Mehmet ve adamları yeniden hortlamışlar sandım billahi. Kur’an’da olmadığı halde uydurma hadislerden hareketle, Ali Rıza Demircan’la pornografi içeren bilgilerle Cennet tarifine kalkışan ve cenneti adeta genelev tasvir eder gibi tasvir eden şarlatan da siz değil misiniz? Emin değilim ama internette dolaşan şu sözlerin size ait olduğu söyleniyor:

“Cennete giden kadınlar, evlilerse kendi kocalarına verilecekler. Yalnız çok adamla evlendilerse, son kocaya verilecekler. Kadının kocası çok kötü bir adamsa, alkolikse zaten cennete giremeyecek. Kocası cehenneme giden veya evlenmeden tek başına cennete giden kadın, dünyada din uğruna şehit olan erkeklere verilecek. Fakat kadın orada beş erkek isteyemeyecek, sadece bir erkek isteyecek ama o adamın beş erkek gücü olacak, ona her türlü zevki tattıracak. Cennete giden erkeklerin tenasül uzuvları (penisleri) eğilmez, hep dik kalır. Kadınlara, bir tane erkek verilse de, o erkek cimadan(seksten) hiçbir zaman kaçmayacak, sürekli yapabilecek. Dolayısıyla kadın da erkeğiyle istediği kadar cima edecek.
Kadın evliyse kendi kocasına verilecek ama kocasının da tüm erkekler gibi ayrıca hurileri olacak. Erkek hem karısıyla, hem de hurileriyle sabahtan akşama kadar sürekli cima (seks) yapabilecek.”(3).

CHP’li Süheyl Batum AKP’ye mi Geçiyor? CHP’nin Anayasa Profesörü unvanlı milletvekili Süheyl Batum, şımarıklık etmeye devam ediyor. Parti disiplinini hiçe sayarak “Çatı Adayı” hakkında ileri geri konuşuyor ve CHP’nin bu konudaki politikasına karşı çıkıyor. Bir tv kanalında katılmış olduğu programda “Kendisi ile konuşmadım, onayını almadım ama benim adayım Emine Ülker Tarhan” diyerek, program sırasında hazırladığı dilekçeye ilk imzayı atmak suretiyle mini bir şov bile yaptı! Kendisine tavsiyemiz şudur:

Süheyl Batum; bırak lagalugayı, geç AKP’ye olsun bitsin. Zira sergilemiş olduğun tavır, ancak ve ancak AKP’nin işine yarıyor. Ayrıca, Tayyip Bey’le aynı etnik kökenden geldiğinizi zaten cümle alem biliyor bu ülkede. Zira sen soyadını da belge olarak göstermek suretiyle “Gürcü” olduğunu açık açık söylüyorsun. Tayyip Bey’in de 2004 yılında Gürcisan’a yapmış olduğu bir ziyaret sırasında ailesinin Batum’dan geldiğini ve “Gürcü” kökenli olduğunu söylediği konusunda ciddi iddialar dolaşıyor ortalıkta ki; bu ülkeye hizmet ettikleri ve senin gibi cinslik etmedikleri sürece, bütün etnik grupların bu milletin başının üstünde yerleri vardır.

Dolayısıyla; eğer yiğit adamsan git, memleketin Artvin’den seçil de gel meclise. Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen hocanın başarısından istifade ile onun gölgesinde seçilmek, senin için oldukça onur kırıcı olmalıdır! En azından ben böyle düşünüyorum. Evet; bizce de E.Mehmet İhsanoğlu, gözü kapalı oy vereceğimiz bir aday değil. Ancak, gün, kerhen de olsa kendisini destekleme günüdür…

Not: İstanbul’da Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürlüğü’nün önündeki gönderde asılı Türk Bayrağı’nı indirmeye çalışan alçağı vurarak devre dışı bırakan polisi kutluyorum.

1-http://medyabar.com/haber/73414/karasu-plajinda-kadinlara-kapanin-telkini.aspx,

2- http://www.aksam.com.tr/guncel/cubbeli-ahmet-hocadan-iside-cok-sert-tepki/haber-318783,
3-https://eksisozluk.com/cennette-bir-erkege-100-bakire-kadin-verilmesi–2944647

IŞİD DOSYASI : KENT DEVLETLERİ VE 3. SAVAŞ


GÖNDEREN : SUAT BAYRAKTAR

Kaide bağlantılı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Suriye’de Esad rejimine karşı muhalif güçlerle taktik işbirliği yaptı.
Bölgedeki otorite boşluğundan faydalandı ve Sünni güç bloğu oluşturdu, şimdi Irak’ın altını üstüne getiriyor.
Irak’ın petrol zenginliği nedeniyle paylaşılamayan 2. büyük kenti Musul’u, Ramadiye’yi, Ninova’yı, Tuzhurmatu ve Bici’yi, Son olarak Irak’ın en büyük rafinerisi Beyci’yi ele geçirdi.

*

Irak’lı Kürtler de Musul’daki olaylardan sonra en önemli petrol havzasında yer alan Kerkük’ü,
Güvenliğinden sorumlu Irak 12. Mekanize Tugay’ın kenti terketmesinden yararlanarak ve İŞİD tehditini de ileri sürerek;
Peşmegeleriyle kontrolü altına aldı, göndere Kürdistan bayrağı çekti.

*

Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun “Eğer milli egemenlik hakim kılınırsa, yeniden bir cihan devleti kurmamıza kimse engel olamaz ” ifadesine dayalı dış politikasıyla; Türkiye iktidarı, “bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız ” noktasında iken,

Şimdi Kürtlerin Kerkük’ü işgaliyle;
Davutoğlu’nun, ”Bölgedeki bütün unsurların Türkmenlerin huzuruna saygı göstermesi, Türkmenlerinde onlarla iyi ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’nin hem talebi, hem de üzerinde ciddiyetle durduğu bir konudur” açıklamasıyla bekle-gör noktasındadır.

*

İktidar bekle -gör politikasını, Kürtlerle demokratik çözüm sürecine ilişkin TBMM Başkanlığına sunduğu,
“Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı” yla da sürdürüyor.
Bu suretle, ilk bakışta mezheplerin Suriye ve Irak’ta sürdürdüğü hegomonik mücadelede Kürtlerin jeopolitik konumunun;
Hem ABD, hem İsrail, hem Rusya, hem İran için nasıl önem kazanacağının görülmesine fırsat yaratıyor.

*

Çünkü ABD’nin kendini açığa vermeden Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin dünyanın her yerinden kiraladıkları birkaç bin katilden kurulu IŞİD’in;
Sünni federal bölge kurulmak istenen yerleri ele geçirmesi, örgütün bu bölgede kalıcı olacağı anlamına gelmiyor.
Ama Irak’ın idari yapısını değiştirebilecek potansiyeller taşıyor.

*

Nitekim ABD, bir süre önce Suriye’de Beşar Esad’a uyguladığı gibi bu kez Irak’ın Şii lideri Nuri el Maliki’nin, Sünni azınlık ile uzlaşmayı başaramayacağı,
Kaynayan siyasi zeminin istikrarını sağlayamayacağı görüşünü ileri sürüyor.
Irak’ta Başbakan el Maliki’nin olmayacağı yeni bir hükümet istiyor…

*

Irak’ta Sünni-Şii-Kürt dengesi sarsılırken,
ABD için İran’ın durumu ve bölgede ki nüfuzunu İran üzerinde gerçekleşen Rusya ile nasıl bir dengenin oluşacağı ve olası komplikasyonları endişe veriyor.
O yüzden ABD, Rusya ile bölgede mücadele etmenin İran’ı karşısına alan bir tarzda mümkün olmadığını, Ya? Diyalog kapılarının açık bırakılarak mücadele etmenin daha uygun olduğundan hareket ediyor.

*

Genelkurmay Başkanı Org. M. Dempsey İran’ın Irak’ta Amerika ile hedeflerinin bir olmadığını bildiklerini, Rağmen ABD’nin Irak’ta İran’la ya da İran’ın desteklediği güçler ile işbirliğinde bulunma ihtimaline yakın olduğunu açıklıyor.
“İran’ın Irak meselesiyle ilgili sürece dahil olup olmadığını öğrenmek, ABD’nin bu konuda karar vermesi açısından büyük önem taşıyor” diyor…
Belli ki ABD bazen sert bazen yumuşatarak İran ile mücadele etmenin kendileri açısında daha iyi olabileceğini, Böyle bir dönemde İran’ı tümden Rusya’nın kucağına itmenin sakıncalı olacağını düşünüyor.

*
Ve ABD İran ile Irak meselesiyle ilgili pazarlıklar yapıyor.
Bu aşamada İran pazarlığa “istihbarat bilgileri ve size gerekli kişiler ve gruplarla temas kurmak bizden, yaptırımların gevşetilmesi sizden” ilkesiyle yaklaşıyor.
ABD’nin yaptırımları gevşetmesi halinde, İran’ın ekonomik durumunun kısa sürede iyileşmesi öngörülüyor.
Ne ki, bütün bunların gelişmesi ve sonuç vermesinin önünde; Birincisi, ABD halkının ve Kongre’nin İran ile bir diyaloga girilmesine karşı hazırlıksızlığı, İkincisi, İran’ın yaptırımların kaldırılması şartıyla katıldığı ve 20 Temmuz’da imzalanması planlanan nükleer programına ilişkin sürdürdüğü müzakerelerin,
Anlamını yitireceği ve askıya alınacağı gibi ciddi tereddütler bulunuyor.

*

Yine de Rusya bölgede safdışı olmak tehlikesini ortadan kaldırmak için Irak Savunma Bakanlığı’na (IŞİD) örgütüyle mücadelede kullanılması için

Sukhoi Su-25 tipi savaş jetleri veriyor.

Bunun ötesinde İran’dan bağımsız bölgede bazı stratejik ittifak arayışlarına giriyor.
Kürtler bölgede Rusya için tam istenilen düzeyde bir güç olmamasına rağmen, Rusya İran ve Suriye’nin Kürt hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak Kürtlerle ilişkiyi yavaş yavaş geliştirmeye çalışıyor…

*

Ortadoğu, Suriye ve Irak merkezinden olası bir küresel savaşın merkezi haline gelmiştir.
Konjonktürel durum Kürtlerin jeopolitik konumunu Rusya, İran, ABD ve İsrail için daha da önemli kılıyor.
Bütün bu tablo, Fransız filozof Michel Foucault’nun, “Bilgi iktidar ve gücü, iktidar ve güc de bilgiyi üretir.
İnsanın insan üzerinde güç ve iktidar kurma mücadelesi tarihin değişmeyen kuralıdır; Sorun, insanların eşitlikle mi yoksa baskıyla mı bir arada olacakları gerilimidir “sözünü doğruluyor.

*

Kırsal toplumlarda hakim gücün temel motivasyonu, sahip olunan toprak parçasındaki zenginliği yönetmek ve düzenlemek iken,
Şimdi modern zamanda ulus devlet kurumuyla sahip olunan toprak parçasının ötesinde,
İnsanın ve toplumsal yapının da yönetilmesi, refah ve gelişime ortak edilmesi söz konusu olmuştur.

*

O yüzden dünyanın her yerinden insanlar faydaları ve mutlulukları için bilgi teknolojilerini talep ediyor.
Bilgi teknolojilerini elinde bulunduran güç de sömürme, kontrol etme ve baskı kurma karşılığında arz ediyor.
Bu enformasyonel emperyalizmdir; sömürgeciliğini insandan geliştirip tüm dünyaya işliyor,
Modern zamanın yeni hayat tarzını ulus devletlerin ötesinde dizayn ediyor, karşıtlar ise eşitliğin mücadelesini veriyor…

*

Bugünün ABD’nin enformasyonel emperyalizmi de askeri gücünü yedekte tutuyor, etkili ekonomik ve siyasi gücü ile sınırsız bir dünyayı ya da tek bir pazarı oluşturmayı hedefliyor.
Orta Doğu’da feodal grupların etkin gücünü giderek kent devletlerine çevirmeye çalışıyor.
Küresel ekonominin güvenlik sağlayacağı kimi petrol üreten, kimi su kaynaklarının sahibi, kimi ekilebilir tarlaları olan kent devletler öngörülüyor.

*

Dünyanın bölgesel pazarlarla çeşitlenmesinden yana özgür birey ya da özgür uluslar ise Alman Filozof Friedrich Nietzsche’nin, “Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye?” ifadesi doğrultusunda eşitlik mücadelesi veriyor.
O yüzden Rusya Devlet Başkanı V.Putin “Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgeler var. Orada toplum farklı ve nihayetinde geleneklerin de farklı olduğunu kabul etmeniz gerekir” diyor.

*
Türkiye’ye bekleyip görmek kalıyor…

ARAŞTIRMA DOSYASI : ESKİ ANADOLU TÜRKÇESİ ÜZERİNDEKİ ÇALIŞMALARIN BUGÜNKÜ DURUMU VE KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR


ESK ANADOLU TRKES ZERNDEK ALIMALARIN BUGNK DURUMU VE KARILATII S ORUNLAR.pdf

TARİH : MÜTAREKE DÖNEMİNDE MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN İSTANBUL’DAKİ FAALİYETLERİ (30 EKİM 1918 – 16 MAYIS 1919)


MTAREKE DNEMNDE MUSTAFA KEMAL PAA’NIN STANBUL’DAK FAALYETLER (30 EKM 1918-16 MAYIS’ 191 9).pdf

TARİH : OSMAN NURİ PAŞA’NIN 17 TEMMUZ 1885 TARİHLİ HİCAZ RAPORU


OSMAN NUR PAA’NIN 17 TEMMUZ 1885 TARHL HCAZ RAPORU.pdf

İNGİLTERE DOSYASI : İNGİLTERE’DE MEMURLARIN EĞİTİMİ


NGLTERE’DE MEMURLARIN ETM.pdf

%d blogcu bunu beğendi: