Aylık arşivler: Haziran 2014

TARİH : RODOS VE ONİKİ ADA’NIN İTALYANLARCA İŞGALİ


RODOS VE ONK ADA’NIN TALYANLARCA GAL.pdf

HUKUK DOSYASI : ESKİ TÜRK CEZA HUKUKUNA DAİR NOTLAR I. – SUÇLAR VE CEZALAR


ESK TRK CEZA HUKUKUNA DAR NOTLAR I. – SULAR VE CEZALAR.pdf

DUYURU : Uluslararasi Sempozyum


Hollanda’ya Türk işçi göçünün 50’inci yılı kutlamaları, Türkiye-Hollanda İlişkileri Sempozyumu ile başladı.

*Merkezi Ankara’da bulunan Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu ile Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi’nin organizasyonu muhteşem geçti.

*Türkiye’den 60 akademisyenin, Almanya, Ukrayna ve Azerbaycan ve Hollanda’dan 180 konuğun katıldığı sempozyum büyük ilgi topladı.

*Katılımcılara hediye edilen İlhan Karaçay’ın ‘Göçün 50’inci yılı’ kitabı sempozyuma damgasını vurdu.

Sempozyum%20Katilimcilari%202.JPGSempozyum%20katilimcilari%201.JPG2-%20irfan%20Nasrattinoglu'dan%20Veyis%20Gungor'e%20plaket.jpg

AMSTERDAM (ÇAYPRESS),- Hollanda’ya Türk işçi göçünün 50’inci yılı kutlamaları çerçevesinde Amsterdam Vrije Üniversitesi’nde yapılan sempozyum muhteşem geçti.
Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi ve Merkezi Ankara’da bulunan Halk Kültürü Araştırmaları Kurumu’nun ortaklaşa organize ettikleri “Hollanda’ya Türk İşgücü Göçünün 50. Yılında Uluslararası Türkiye-Hollanda İlişkileri Sempozyumu ve Karma Türk Sanatları Sergisi”ne Türkiye’den 60 akademisyenin, Almanya, Ukrayna ve Azerbaycan ve
Hollanda’dan 180 konuk katıldı.

Akademisyen, gazeteci, sivil toplum temsilcileri, düşünce ve kanaat önderlerinin bildiri sundukları sempozyum, program açılışı ve protokol konuşmalarıyla başlayıp, beş ayrı oturum halinde icra edildi.

Program’da, T. C. Halk Kültürü Araştırmaları Merkezi tarafından, Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör’e Türk kültürüne hizmet ödülü de verildi.

Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör, 2014 yılının Türkiye ile Hollanda arasında imzalanan ilk misafir işçi anlaşmasının 50’inci yıldönümü ve 2014 yılının aynı zamanda Tüırkiye – Hollanda diplomatik ilişkilerinin de 402’nci yıldönümü olduğuna dikkat çekti.
Güngör konuşmasında,”Bu sempozyumda bir çok katılımcı Türkiye Hollanda ilişkilerine parmak basarken, önemli bir farklılığın da, bildiri sunacak olan bilim adamlarının arasında, Hollanda’da yetişen 3’üncü nesil Türklerin de olmasıdır. Genç akademisyenler Hollanda Türkleri’nin yani kendi sorunlarıyla ilgili bildiriler sunacaklar. Bu sempozyum, bu gençlere böyle bir imkan ve fırsat hazırlıyor. Onları Türk bilim dünyasıyla tanıştırarak, düşüncelerini Türk dünyasına iletme fırsatı veriyor” diye konuştu ve bu sempozyumun aynı zamanda Hollanda Türkleri’nde bir dönüşümün de sembolünü oluşturduğunu belirtti.

Veyis Güngör, İlhan Karaçay’ın, ‘Hollanda’ya Türk Göçünün 50’inci Yılı’ kitabını katılımcılara hediye olarak sunacaklarını belirtti. Karaçay’ın kitabı sempozyuma damgasını vurdu.

Veyis Güngör’den sonra, T. C. Halk Kültürü Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. İrfan Nasrattinoğlu da yapmış olduğu konuşmasında, Kurum olarak yıllardır eski Sovyetler Birliği’ndeki ülkeleri ziyaret edip, o ülkelerde programlar yaptıklarına dikkat çekti ve şöyle devam etti: ”Bir kısım arkadaşlarımız, ‘ Batı ülkelerinde de neden programlar yapmıyorsunuz’ sorusunu yönelttiler. Biz de, Bulgaristan’dan başlayıp, Romanya, Moldova, Belçika ve bugün de Hollanda’da Türk işçi göçünün ellinci yılında bu sempozyumu, Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi ile birlikte gerçekleştirmekteyiz. Türkiye, Ukrayna, Azerbaycan ve Almanya’dan aramıza katılan akademisyenler göç ve Türk kültürü ile ilgili hazırladıları bildirileri siz değerli sempozyum üyelerine takdim edeceklerdir. Önümüzdeki yıllarda Avrupa’nın değişik ülkelerinde bu tür çalışmalarımız devam edecektir.”

IMG_3389.JPG

Rotterdam%20Baskonsolosu%20Togan%20Oral.jpgVeyis%20Gungor.jpg

T.C. Rotterdam Başkonsolsu Togan Oral yapmış olduğu konuşmasında, katılımcılara Hollanda Türkleri hakkında spesifik bilgiler sundu. Türkler’in Hollanda’da sayılarının beşyüzbine ulaşmış olduğunu belirten Oral şöyle devam etti: ”Türkler’in Hollanda’da bulunuşlarının 50’nci Yılı. Hollanda’ya gelen insanlarımız Anadolu’da tarladaki işlerini bırakıp bizim şu anda sempozyum yaptığımız bu büyük binaların bulunduğu şehre geldiler. Artık bu insanların üçüncü kuşaktan olan gençlerimiz bugün sizlere bilimsel bildiriler sunacaklar. Bu olay bile tek başına Hollanda’da Türk insanının başarısıdır. Türk Dünyası ulu bir çınardır. Bu çınarın kökleri orta Asya’ya uzanır. Semerkant’a, Buharaya. Bu çınarın kökleri Selanik’ten, Üsküp’ten en önemlisi de Anadolu’dan beslenmektedir. Bu millet berebarinde getirmiş olduğu değerlerle gitmiş olduğu ülkelerin medeniyetinin değerleriyle birleştirip, zenginleştirmekte ve kendine bir yaşam biçimi oluşturmaktadır.

Hollanda’daki insanınımız elli yıl önceki düşüncesi, bir kaç yıl çalışıp hemen geri dönmekti. Üç yıl, beş yıl en fazla. Ancak hikaye böyle gelişmiyor. Türk insanı hırslı, çalışkan. Günde sadece sekiz saat değil belki oniki saat, on altı saat çalışmıştır. Ancak bu noktada bir eksiklik vardır. Ne biz, ne onlar ne de içinde bulundukları ülkelerin bu insanlarla ilgili herhangi bir planları, politikaları olmamıştır. Bunu kimseyi suçlamak için söylemiyorum. Kimsede bir plan yoktu. Ve şartlar bu insanları buraya adeta mahkum etmiştir. Çünkü sevecekleri torunları burada, çocukları burada. İşte bu gerçeklerden hareketle insanımız daha çok içe kapalı bir hayat tarzı geliştirerek mutlu olmayı denemiştir. Tabiiki bu demek değildirdir, içinde bulundukları toplum ile ilişkide bulunmuyorlar. Diğer ülkelerin diplomatları bizim bu ülkede insamızla ilişkilerimizi adeta kıskanmaktalar. Çünkü Türk devleti artık insanımızla iç içedir. Onların acıları ve sevinçleriyle birlikteyiz.

Hollanda yetkilileri Türkler’in bu organize olmuş halinden gayet memnunlar. Bir eleştiri de var elbette. Türk toplumunun fazla içeri kapanık olması ki, bu yıllar önce Türklerin birarada yaşama refleksinden kaynaklanmaktadır. Ama yeni yetişen genç nesilerimizle, ulu çınarın köklerinden beslenerek, Hollandalı Türkler olarak toplumun içinde hakkıyla yer alacaklardır. Bu yönde örneğin eğitim alanında çok bariz bir gelişme var.

Kızlarımızın yüzde 40’ı üniversite eğitimi almaktadır. Evet bu benzeri toplantılar Hollanda’daki Türk toplumunun gelişimine katkıda bulunmaktadır.’

Sempozyumda bir bildiri sunan Drs. Mehmet Tütüncü de kendi göç hikayesinden örnekler verdi. Tütüncü şunları söyledi: ‘Elli yıllık göçün, kırk yılını bilinçli olarak yaşadım. Göç tarihinin canlı şahidiyim. İlk yıllarda en çok çektiğim zorluk, sokakta Türkçe konuşan kimse yoktu. Sadece annemle, babamla Türkçe konuşuyorduk. Yıkllar sonra Amsterdam Üniversitesine yazıldım. Benim zamanımda Üniversitede okuyan Türk çocuklarının sayısı binde bir di. İki yıl önce Hollanda Türkiye ilişkilerinin 400. Yılını kutladık. Bu çerçevede bir çok etkinlik oldu. Biz örneğin Prens ve Paşa adında bir kitap hazırladık. Göçün 50. Yılında da bu ve benzeri çalışmaların devam etmesi gerekir. Ancak yılın yarısına geldik, ciddir bir etkinlik olmadı. Bugünkü etkinlik, 50. Yıl kutlamalarına örnek teşkil etmektedir. Bunun için İrfan Nasrattinoğlu hocaya bizi böyle bir Sempozyumu organize etmeye teşvik ettiği için kendisine teşvik ederim.’

Sempozyum’da T. C. Lahey Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşaviri Prof. Dr. Mustafa Ünver, “Göç ve Kimlik Bilinci Bağlamında Hollanda’da Din Hizmetleri"; Rotterdam Üniversitesi Öğretim görevlisi Prof. Dr. Özcan Hıdır,"Göçün 50. Yılında Hollanda’da Entegrasyon ve (Dini) Özgürlük Tartışmaları Bağlamında Türkler"; Hacettepe Üniversitesinden Prof.Dr.Meliha Demet Ulusoy “Tarih Bir Anahtar Olabilir mi? Entegrasyon ve Exchange Teorileri Bağlamında Türkiye -Hollanda İlişkilerinin Analizi”; Kastamonu Üniversiteinden Prof.Dr.Ali Rafet Özkan, “Reform Sürecinde Avrupa’da Din Hürriyeti Mücadelesi”; Vrije Universitesi Öğretim Görevlisi Dr. Arslan Karagül ,“Göç ve Hollanda’da Din ve İlahiyat Eğitimi”; Hacettepe Üniversitesinden Yrd.Doç.Dr.Nilüfer Demir ,“Küreselleşme, Çokkültürlülük; Göç ve Çelişkiler”; Almanya’dan Dr. Latif Çelik, “Mehter Müziğinin Avrupa Bando Takımlarındaki İzleri” olmak üzere göç ve Türkiye Hollanda ilişkileri alanında 52 bildiri sunuldu.

Sempozyumda sunulan bildiriler önümüzdeki aylarda kitap olarak yayınlanıp, geniş kitlelere ulaştırılacak.

Program’da ayrıca Cemile Didem Özışık Kahkia, Elif Özdoğlar, Valida Pashayeva, Melek Şahan, Özlem Uslu, Çağrı Yalçın, Funda Yeşilyurt ve Hacer Yılıkoğlu koleksiyonundan oluşan ve Türk halk kültürünü konu alan Karma Türk Sanatları Sergisi katılımcıların beğenisine sunuldu.

http://www.turkevi.org

HİNDİSTAN DOSYASI : MODI Tsunamisi


Hindistan, bilindiği gibi doğal afetleriyle, ‘tsunami’leriyle de ünlü bir ülke. Ancak, geçen Mayıs ayında yapılan parlamento genel seçim sonuçlarının açıklanması, ülkede bilinenden/ alışılandan çok daha farklı bir ‘tsunami’, bir ‘siyasi tsunami’ yarattı! Milliyetçi eğilimiyle tanınan ‘BJP- Bharatiya Janata Partisi’ 543 sandalyeli parlamentonun (Lok Sabha) yarıdan fazlasını, 282 sini kazandı ve 70 yıla yaklaşan Hint demokrasisinde , son 30 yıldır asla görülemeyen bir başarı elde etti; Hindistan’da güçlü bir tek parti iktidarı olasılığı doğmuştu! Ülkenin Kuzeybatısındaki Gujarat eyaletinin uzun zamandır yöneticiliğini (chief minister) yapan ve bölgenin ekonomik gelişimini ülke ortalamasının üzerinde gerçekleştirdiği kabul edilen, yabancı sermaye yatırımlarına ‘daha şefkatli’ yaklaşan Sayın Narendra MODI’nin karizması ve vaatleri ‘tsunami’nin en önde görünen sebebi idi! Geleneksel kesime göre de, alt kesimden/ kasttan ‘bir çay satıcısının oğlunun’ toplumun kaderini belirleyen bir kariyere ulaşması, mistik boyutta ‘adeta bir mucize’ gibi algılanıyordu.

Seçim sonuçlarıyla oluşan bu ‘siyasi tsunami’ doğal olarak beraberinde ‘kırılmalar’ da getirmekteydi ki bunların başında, ABD ulusal güvenlik danışman yardımcısı Benjamin RHODES’in 16 Mayıs tarihinde resmi adresinden -@rhodes44- gönderdiği tweet mesajı gelmekteydi.(*)RHODES mesajında -ABD’nin, Hindistan seçimlerindeki tarihi zaferi için BJP’yi kutluyor ve yeni hükümet ile çalışmaya hazır olduklarını bildiriyordu. Çok geçmeden, bir kaç dakika sonra da yine aynı adresten ‘POTUS’un (:Prime Of The United States of America) daha sıkı ‘karşılıklı işbirliği için’ Sayın Narendra MODI’yi Washington’da ağırlamak istendiği mesajı gönderilmişti! Oysa, Sayın MODI’nin yöneticiliğini yaptığı (chief minister ) Gujarat eyaletindeki dinsel kökenli olaylar nedeniyle, ABD 2005 tarihinden bu yana Sayın MODI ile temastan daima kaçınmakta, ABD’ye girişi engellenmekte hatta vize verilmemekteydi.

Bilindiği gibi Gujarat olaylarında 790 müslüman ve 254 hindu kökenli Hint vatandaşı hayatını kaybetmişti ve Narendra MODI olayları ‘engellememekle’ itham edilmişti. (Kendisinin bu ithamları daima reddetmesine ve Parlamento bünyesinde kurulan bir komisyonun kendisini aklamasına rağmen.)

POTUS’un daveti ‘tsunaminin’ son halkası değildi ve RHODES muhtemelen henüz bilgisayarını kapatmamışken, Sayın MODI yemin törenine davet edilecek misafirleri açıklamaktaydı ki; davetliler arasındaki SAARC yöneticilerinin arasında, böyle bir seremoniye davet edilen, ‘ilk defa bir Pakistan lideri’ Sayın Nawaz SHARIF te vardı. Sayın SHARIF, iki günlük gecikmenin ardından muhalif düşünce sahiplerinin –ve belki silahlı kuvvetlerin de- isteksizliğine rağmen daveti kabul edecek ve Yeni Delhi’de, 130 Hektar alan kaplayan, 340 odalı tarihi başkanlık konutunda; Rashtrapi Bhavan’da yapılan yemin töreninde bulunacaktı. Bu, Sayın NAWAZ için kolay bir karar olmasa da, davete katılmamak ‘yanlış bir mesaj’ olarak düşünülebilirdi, katılmamakla ‘Penelope’un örgüsünü hatırlatan’ ilişkilere olumlu katkı sağlanmış olmayabilirdi. Zaten, yemin seremonisi sonrası, Yeni Delhi’den ayrılırken gazetecilere; her iki ülkenin de ekonomik kalkınma ve canlanma içinde olduğunu, ancak barış ve güvenliğin de uluslar için kaçınılmaz birer zorunluluk olduğunu söyleyecekti! Basın toplantısını izleyenler; Gujarat olaylarının, Kabil Hint büyükelçiliği saldırısı ve LoC ihlallerinin halının altına, Kashmeer konularının yanına mı süpürüldüğünü merak etmekte; bir kısmı da 19 Şubat 1999 tarihindeki Hindistan başbakanı Sayın VAJPAYE’nin tarihi ‘Delhi- Lahor yolculuğu’nu ve Sayın SHARIF’in kendisini Pakistan sınırında karşılamasını hatırlamaktaydılar!

07 Nisan’da başlayan ve 12 Mayıs tarihinde sona eren seçimlerde oy kullanan –yarım milyardan fazla- seçmenin, 1616 bölgesel ve ulusal parti arasında seçim yapmasındaki/ tercihte bulunmasındaki

birinci motivasyon, Sayın MODI’nin ABD ile uzlaşması veya Pakistan ile ilişkilerin normalleşmesi miydi? Bazı seçmenler için bu belki yeterli olabilirse de, seçmenlerin çok büyük çoğunluğu için birinci öncelik ‘kesinlikle ekonomi’ idi. BJP/ Sayın MODI de seçim temasını ‘minimium government, maximium governance!’ mottosu üzerine kurmuş ve liberalizasyonun genişlemesiyle artacak yabancı sermaye yatırımlarının büyümeyi de arttıracağını savunmuştu! Ekonomik büyüme, daha önce, 2000-2010 yılları arasında yüksek bir hız kazanmış – yıllık ortalama %9 olmuştu- ancak sonrasında büyüme yavaşlamış ve enflasyon yükselmişti. 2013-2014 döneminde –Mart ayı sonunda- GDP’deki büyüme %5’e inmiş olsa da bu oran pek çok ülkeyi kıskandıracak yüksekliktedir.

Büyümedeki ‘oransal yavaşlama’ Hint iş camiasının/ Odaların BJP’yi destekleme nedenlerinden birisiydi ve Sayın MODI’nin Gujarat eyaleti ekonomi yönetimindeki gibi “yabancı sermayeye daha müşfik bir yaklaşım” bekliyorlardı. Henüz seçimler başlamadan, kamuoyu yoklamalarının yapılmaya başlandığı Mart ayından itibaren, Hindistan borsasının yükselişi bu konudaki umutlarının varlığına, hatta yüksekliğine işaret ediyordu.

Hindistan, BM nüfus istatistiklerine göre 2011 yılında 1.21 milyar nüfusuyla dünya nüfusunun %17.5 oranına karşılık geliyor ve ikibinden fazla da etnik grubun yaşadığı bir ülke. Nüfusun yüzde ellisinden fazlasının 25 yaşın altında, yüzde altmışbeşten fazlasının ise 35 yaşın altında olması, doğal olarak beraberinde istihdam sorunlarını getiriyor ve istihdamı zorlaştırıyor. STK’larının etkinliği de eklendiğinde ekonomik konulardaki ajandanın ‘istihdam’ üzerine yoğunlaşmasını mutlak öncelik yapıyor ve hükümet politikalarında ‘emek-yoğun yatırımlar’ daima önceliğini koruyor, desteklenmeyi bekliyor. Sayın MODI hükümetinin de tercihi bu yönde, ancak; büyüme oranının tekrar yükselmesi, yabancı sermaye yatırımların artması için ‘sosyal risk taşıyan’ bazı radikal kararlar almaya da niyetli görünüyorlar. ‘Vergi oranlarının konsolidasyonu -eyalet ve ulusal vergi farklılıklarının uniform hale getirilmesi-‘, doğrudan veya dolaylı da olsa ‘devlet yardımlarının/ sübvansiyonların kısılması’, sosyalist dönemi hatırlatan ve işçi çıkarılmasını neredeyse imkânsız hale getiren ‘katı iş yasalarının’ revize edilmesi ve daha önce kararı alınmış ancak henüz uygulanmayan akaryakıt zammı (%100 civarında) bu riskli kararların başında gelmekte. Kamuya ait sınai ve ticari kurumların özelleştirilmesi, günümüzde toplam fonların %10’unu (yaklaşık 100 milyar USD) bulmuş olan riskli fonların –ve bankacılık sisteminin- ıslah edilmesi ve özellikle ‘savunma sanayiine yönelik’ ama tüm sektörleri kapsayabilecek yabancı sermaye düzenlemeleri, enerji dağıtım ağının düzenlenmesi, merkez bankası reformu da ajandanın en önde gelen başlıkları arasında. Durum, mitolojideki ‘Tanrı Şiva’nın yayını çekmek kadar zor’ görünse de, Sayın MODI sahip olduğu seçmen desteği, beşeri kaynakları ve muhteşem diasporası ile ‘güç, kahramanlık ve erdemi temsil eden’ Rama’dan çok daha az güçlü görünmüyor.

(*) @rhodes44 May 16 – After the largest democratic election in history, US congratulates the BJP for its victory and looks forward to working closely with new gov.

(*) @rhodes44 May 16 – In their call, POTUS invited Narendra MODI to visit Washington at a mutually agreeably time to further strengthen our bilateral relationship.

www.moneycontrol.com

www.thinkindia.in.com

– economictimes.indiatimes.com

http://www.eastasiaforum.org/2014/05/31/can-modi-make-indias-dreams-reality/

http://www.eastasiaforum.org/2014/05/08/stop-the-fear-mongering-over-modi/

http://www.aspeninstitute.org/

DUYURU : ADALET BAKANI DİKKATİNE /// Cezaevi’nde çocuk mahkumlara işkence yapılıyor LÜTFEN GEREĞİN İ YAPIN !!!


B-11 adı verilen, Adana Ceyhan M Tipi Cezaevi Çocuk Koğuşu’nda, Pozantı Cezaevi’nde yaşananlara benzer bir şekilde çocukların dövüldüğü, taciz ve tecavüz vakalarının yaşandığı ortaya çıktı.

Adana’da Pozantı cezaevinde çocuklara uygulanan vahşetin ardından bu kez Adana Ceyhan M Tipi Cezaevi’nin Çocuk Koğuşu’nda çocuklara dayak, taciz ve tecavüz vakalarının yaşandığı ortaya çıktı!

CHP Tekirdağ Milletvekili, Kadın ve Çocuk Hakları İnceleme ve İzleme Komisyonu Sözcüsü Candan Yüceer ile Bursa Milletvekili ve aynı komisyonun üyesi Sena Kaleli, B-11 adı verilen, Adana Ceyhan M Tipi Cezaevi Çocuk Koğuşu’nda incelemelerde bulundu. CHP’li vekiller, buradaki sosyal hizmetler uzmanından, tecavüze uğrayan F.O. hakkında bilgi alırken, diğer çocuk mahkumlar ve ceza infaz memurlarıyla da görüşerek rapor hazırladılar.

Koğuşta şiddet ve tecavüz

Hürriyet’ten Umut Erdem’in haberine göre, raporda, F.O. ve çocuk cezaevindeki diğer koşullar hakkında şu tespitler yer aldı: “F.O. 15 yaşında. Yoksul bir ailenin çocuğu. Okula gitmiyor. Uyuşturucu satmaktan 4 yıl ceza aldı. Olay koğuşta taciz ve şiddetle başladı. Koğuştaki 4 kişi darp edince, ‘Beni koğuştan alın’ talebinde bulundu. Talep kabul görmedi. Daha sonra tuvalette, koğuştaki arkadaşının tecavüzüne uğradı. Kameralara durumu işaretle anlatmaya çalışsa da idare önlem almadı. Koğuşta sürekli şiddet gördü. Son tecavüz olayından sonra bağırınca şikâyetçi oldu ve tek kişilik hücreye konuldu. Burada iki hafta kadar kaldı. Ancak ne psikolojik ne de sosyal bir yardımda bulunuldu. Tecavüz olayı ortaya çıkınca tahliye oldu.”

Cezaeviyle ilgili tespitler

Milletvekilleri, raporda cezaeviyle ilgili şu tespitlere de yer verdi: “Koğuştaki mahkum sayısı 8 ile 20 arasında. 2 genç koğuşunda 7 kişi var. Aile hekimi üç gün geliyor. Toplam 227 personelin hizmet verdiği cezaevinde, iki sosyal hizmet uzmanı, iki psikolog ve iki öğretmen var. Günde iki saat sıcak su veriliyor. Çocuk koğuşu B-11’de beş mahkum var. Çocuklardan üçü 17, ikisi 16 yaşında. İki katlı olan her koğuşun kendi havalandırması, banyo ve tuvaleti var. Alt katta tuvalet banyo ve mutfak, üst katta ranzalar bulunuyor. Kamera yalnızca alt katı izliyor. Bina çok eski.”

ÖZEL BÜRO NOTU :2014 YILINA GELDİK HALA CEZAEVLERİNDE ÇOCUKLARIMIZI KORUYAMIYORUZ. BU NASIL BİR CEZAEVİ YÖNETİMİDİR ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL. HİÇ Mİ KONTROL EDİLMEZ, HİÇ Mİ ÖNLEM ALINMAZ ? BURADAN TÜM DEVLET YÖNETİCİLERİNE SESLENİYORUZ. LÜTFEN TÜM TÜRKİYE’DE BULUNAN ÇOCUK CEZAEVLERİNİ KONTROL EDİN VE ÇOCUKLARA MUSALLAT OLANLARI TESPİT EDİP BU TÜR MAHKUMLARI AYRI BİR YERDE İSLAH EDİN, GEREKİRSE AĞIR CEZALAR VERİN. O ÇOCUKLARIN TÜM BEDENİ VE ZİHNİ DEVLET GÜVENCESİ ALTINDADIR. SİZLERİN ÇOCUKLARINA AYNI MUAMELE YAPILSA DÜNYAYI AYAĞA KALDIRIRSINIZ AMA KONU FAKİR AİLELERİN ÇOCUKLARI OLUNCA NE YAZIK Kİ HİÇ BİR ŞEKİLDE ÖNEM VERİLMİYOR VE SAVSAKLANIYOR. ÇOCUK CEZAEVLERİNDE GARDİYANLAR VE DİĞER GÖREVLİLERİN ÇOCUK PEDAGOJİSİ VE ÇOCUK PSİKOLOJİSİ EĞİTİMİNDEN GEÇİRİLMELERİ İÇİN LÜTFEN GEREKLİ AYARLAMALARI YAPIN. YOKSA BU KONUYU ÖZEL BÜRO OLARAK AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE GÖTÜRECEĞİZ.

DEĞERLİ ÜYELERİMİZ SİZLERDEN DE BEKLENTİMİZ LÜTFEN BU KONUYU TÜM İRTİBATLARINIZA VE SOSYAL MEDYA ÇEVRENİZE DUYURMANIZDIR. EĞER HEP BİRLİKTE DEVLET GÖREVLİLERİNİ FAX VE POSTA YAĞMURUNA TUTARSAK BAKARSINIZ KAPLUMBAĞA HIZINDAKİ BÜROKRATİK OLİGARŞİ HAREKETE GEÇER. BİZ BU MAILI AYNI ZAMANDA BAZI DEVLET KURUMLARINA DA YOLLUYORUZ. BİR SÜRE BEKLEYECEĞİZ, BAKALIM DEVLET BABA KÜÇÜK ÇOCUKLARI İÇİN NE YAPACAK ??

ABD EMPERYALİZMİ VE ABD’NİN ULUSLARARASI YALANLARI /// MUTLAKA OKUYUN VE OKUTUN !!!


" Vietnam’ı işgal etmeyeceğiz. Halkına zulmeden bir iktidara karşı Vietnamlıları koruyacağız… ”

Nixon, 1975

Vietnam’da 1.8 milyon insan öldü !

” Niyetimiz Afganistan’a barış, adalet ve özgürlük götürmektir…”

Bush,2001

Afganistan’da 730.000 insan öldü !

” Niyetimiz Irak’taki kimyasal silahları imha etmek, Irak’a barış, adalet ve demokrasi götürmektir… ”

Bush, 2003

Irak’ta 2 milyon civarı insan öldü !

” ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları için Suriye’ye müdahale edeceğiz… ”

Obama, 2013

…?…

KAMPANYA : Hayvana İşkence Kabahat Değil, Suç Sayılsın !!! /// LÜTFEN DESTEK !!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Halihazırda yürürlükte olan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’na göre bir hayvana işkence yapmak, şiddet uygulamak ve öldürmek hala SUÇ DEĞİL KABAHAT!

Bu şu demek: bir hayvana tecavüz eden, işkence yapan ve acımasızca öldüren bir sosyopatın bu eylemi adli siciline işlenmiyor! Kabahat olarak adlandırılan bu insanlık suçlarının cezaları ise komik para cezaları!

Yasaların boşluğunu fırsat bilen katillere son olarak Eskişehir’de bir yenisi eklendi. Bir psikopat kedisinin karnını deşip saatlerce acı çekmesini videoya alıp yayınladı. Düşünün ki bizler bu tip ruh hastası katillerle aynı sokaklarda yürüyor, aynı iş yerinde çalışıyor, aynı apartmanda oturuyoruz. Bugün masum bir kediye bunu yapan kişilerin yarın çocuklarımıza ve bizlere aynı şeyleri reva görmesinin önünde kim duruyor? HİÇ KİMSE.

Mevcut yasalarla DEVLET HALKINI KORUYAMIYOR.

Bu sebeple yetkililerden artık bu çağdışı yasaları değiştirip DERHAL hayvana işkence ve tecavüzü suç kapsamına almasını, bu tip suçları işleyen kişilere CAYDIRICI cezalar vermesini talep ediyoruz.

UNUTMAYIN BUGÜN HAYVANA UZANAN KANLI ELLERİN YARIN BEBEKLERE, ÇOCUKLARA VE HATTA YETİŞKİNLERE UZANMASI SADECE AN MESELESİDİR.

AMERİKA DOSYASI : Amerikan Tarihi Savaşlarla Dolu


Hesaplamalar farklı olsa da Amerika, son yarım yüzyıl içinde 50’den fazla askeri operasyona katıldı. Bu her yıl başına birden fazla operasyon anlamına geliyor

Bağdat’a Amerikan birlikleri girdiği 9 Nisan 2003 günü, dev Saddam Hüseyin heykeline tırmanan bir Amerikan askeri, heykelin yüzünü Amerikan bayrağıyla örtmüştü.

Eğer Amerika Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddialarına yanıt olarak bir askeri operasyon başlatırsa, bu ülkenin uzun dış müdahaleler listesinin biraz daha uzaması anlamına geliyor. Sıra dışı olansa Başkan Obama’nın bu müdahale için Kongre’nin onayını almak istemesi.

Bundan önceki birçok başkan Kongre’ye ülkenin saldırıya uğramasına karşılık olarak savaş ilanı için gitmişti. Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’ya saldırması bu duruma bir örnek. Ancak genellikle, Amerikan başkanları anayasanın kendilerini başkomutan ilan etmesinden yararlanarak kendi başlarına hareket etti. Bu yetkiyi kullanarak Kongre’nin desteği olmadan yurtdışına asker yolladılar, bombardıman emri verdiler ya da Amerikan ordu mensuplarını uluslararası müttefiklerle birlikte çalışmak için görevlendirdiler.

Hesaplamalar farklı olsa da Amerika, son yarım yüzyıl içinde 50’den fazla askeri operasyona katıldı. Bu her yıl başına birden fazla operasyon anlamına geliyor. Bunlar arasında Vietnam, Irak, Afganistan gibi büyük ve önemli savaşlar kadar Kuveyt, Bosna, Pakistan, Libya, Granada, Haiti ve Panama gibi birçok uzak ülkede gerçekleştirilen ufak çaplı operasyonlar var.

Bu rakam Amerika’nın bugünlerde el Kaide ve Taliban’a karşı düzenlediği insansız hava aracı saldırıları gibi müdahaleleri kapsamıyor.

Amerika 237 yıllık tarihi boyunca sıklıkla askerlerini savaşa yolladı. Amerika iki dünya savaşından galip çıktı ancak deniz aşırı askeri girişimleri her zaman başarıyla sonuçlanmadı.

BM bayrağı altında Kore’de savaşan Amerikan askerleri 1950’lerde ülkeyi ikiye bölünmüş durumda bıraktı. Bu denge bugün de gerginliklerin nedeni durumunda. Amerika 10 yıl kadar sonra 1975’te Vietnam’dan askerlerini çekerek ülkeyi komünist yönetime bıraktı.

Tarih henüz Irak ve Afganistan savaşları konusunda kararını vermedi.

2003 ve 2011 yılları arasında süren Irak işgali Saddam Hüseyin’in devrilmesine yol açtı ancak müttefikler Saddam’ın depoladığını iddia ettikleri kitle imha silahlarını asla bulamadı. Amerika ve müttefikleri Afganistan’da isyancılarla savaşmayı sürdürüyor. Başkan Obama Amerikan askerlerini 2014 yılında ülkeden çekmeyi planlasa da ülkedeki karışıklık devam ediyor.

Farklı araştırmalar Amerika’nın askeri ve güvenlik harcamasının diğer ülkeleri kat ve kat aştığını gösteriyor ancak rakamlar farklı başkanların öncelikleri ve askeri operasyonların yoğunluğuna göre iniş çıkışlar gösterdi.

Savunma harcamaları Vietnam Savaşı sırasında arttı. 1980’lerde Ronald Reagan’ın başkanlığı sırasında da bütçeden savunmaya daha büyük bir pay ayrıldı. 11 Eylül sonrasındaki 10 yılda da Amerika’nın savaş harcamaları büyük oranda arttı. Başka dönemlerde ise düşüşler gözlemlendi.

Aşağıda 1960 yılında bugüne Amerika’nın gerçekleştirdiği bazı önemli operasyonlar şunlar:

  • 1961- 1975: Vietnam Savaşı’nda Amerika 58 bin asker kaybetti ve ülke yönetimini komünistlere bırakarak çekildi. Yüzbinlerce sivil ve asker Vietnamlı öldü. Vietnam Amerikalılar’ın kullandığı turuncu etmen (agent orange) isimli kimyasalın savaş sonrasında yüzbinlerce kişinin ölümüne ve sakat kalmasına neden olduğunu iddia etti. Aynı kimyasal, cephede savaşan Amerikan askerlerinden bazılarında da ölüme yol açtı ya da uzun süreli etkiler bıraktı.
  • 1961: CIA’in Küba’da Fidel Castro’yu devirmek için planladığı Domuzlar Körfezi Operasyonu başarısızlığa uğradı. Castro onlarca yıl ülkeyi yönettikten sonra 2008’de yönetimi kardeşi Raul’e bıraktı.
  • 1962: Küba Füze Krizi’nde Amerika, Küba’yı ablukaya aldı ve Sovyetler Birliği’nin ada ülkesine nükleer füze yerleştirmesini engelledi. Operasyon nükleer savaş korkularını alevlendirdi.
  • 1973: Amerika destekli bir darbe, Şili’nin demokratik olarak göreve gelmiş cumhurbaşkanı Salvador Allende’yi devirdi.
  • 1980: İran’da yapılan komando operasyonu rehin 52 Amerikan vatandaşını kurtarmayı başaramadı. Ancak Başkan Reagan başkanlığa geçtikten sonra tutsaklar serbest bırakıldı.
  • 1981-1990: CIA Nikaragua’daki Sandinista hükümetini devirmek için ülke dışına kaçmış siyasi sığınmacıların işgallerine destek verdi ancak başarı kazanamadı.
  • 1990-1991: Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine Amerika müdahalede bulundu ve kısa bir savaştan sonra Irak ordusunu çekilmeye zorladı
  • 1992-1995: Amerikan askerleri NATO operasyonu çerçevesinde Balkanlar’a müdahale etti ve Yugoslavya’nın bölünmesinden sonra ortaya çıkan etnik çatışmaların bir parçası oldu.
  • 2001: El Kaide’nin saldırısına karşılık olarak Amerika Afganistan’a savaş açtı
  • 2003: Amerika Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasıyla bu ülkeyi işgal etti. Bu iddia yanlış çıktı. Ülkede binlerce Amerikan askeri ve 115 bin ile 125 bin arası Iraklı öldü.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Ahmet Kılıçaslan Aytar : KENT DEVLETLERİ V E 3. SAVAŞ


Kaide bağlantılı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) Suriye’de Esad rejimine karşı muhalif güçlerle taktik işbirliği yaptı. Bölgedeki otorite boşluğundan faydalandı ve Sünni güç bloğu oluşturdu, şimdi Irak’ın altını üstüne getiriyor.

Irak’ın petrol zenginliği nedeniyle paylaşılamayan 2. büyük kenti Musul’u, Ramadiye’yi, Ninova’yı,Tuzhurmatu ve Bici’yi, Son olarak Irak’ın en büyük rafinerisi Beyci’yi ele geçirdi.

*

Irak’lı Kürtler de Musul’daki olaylardan sonra en önemli petrol havzasında yer alan Kerkük’ü, Güvenliğinden sorumlu Irak 12. Mekanize Tugay’ın kenti terketmesinden yararlanarak ve İŞİD tehditini de ileri sürerek; Peşmegeleriyle kontrolü altına aldı, göndere Kürdistan bayrağı çekti.

*
Dışişleri Bakanı A.Davutoğlu’nun "Eğer milli egemenlik hakim kılınırsa,yeniden bir cihan devleti kurmamıza kimse engel olamaz " ifadesine dayalı dış politikasıyla; Türkiye iktidarı, "bölgeyi kazanırsak petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanırız " noktasında iken, Şimdi Kürtlerin Kerkük’ü işgaliyle; Davutoğlu’nun," Bölgedeki bütün unsurların Türkmenlerin huzuruna saygı göstermesi,Türkmenlerinde onlarla iyi ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’nin hem talebi,hem de üzerinde ciddiyetle durduğu bir konudur" açıklamasıyla bekle-gör noktasındadır.

*
İktidar bekle -gör politikasını, Kürtlerle demokratik çözüm sürecine ilişkin TBMM Başkanlığına sunduğu, "Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Tasarısı"yla da sürdürüyor.

Bu suretle, ilk bakışta mezheplerin Suriye ve Irak’ta sürdürdüğü hegomonik mücadelede Kürtlerin jeopolitik konumunun; Hem ABD, hem İsrail, hem Rusya, hem İran için nasıl önem kazanacağının görülmesine fırsat yaratıyor.

*

Çünkü ABD’nin kendini açığa vermeden Suudi Arabistan,Katar ve Türkiye’nin dünyanın her yerinden kiraladıkları birkaç bin katilden kurulu IŞİD’in; Sünni federal bölge kurulmak istenen yerleri ele geçirmesi, örgütün bu bölgede kalıcı olacağı anlamına gelmiyor. Ama Irak’ın idari yapısını değiştirebilecek potansiyeller taşıyor.

*

Nitekim ABD,bir süre önce Suriye’de Beşar Esad’a uyguladığı gibi bu kez Irak’ın Şii lideri Nuri el Maliki’nin, Sünni azınlık ile uzlaşmayı başaramayacağı, Kaynayan siyasi zeminin istikrarını sağlayamayacağı görüşünü ileri sürüyor. Irak’ta Başbakan el Maliki’nin olmayacağı yeni bir hükümet istiyor…

*
Irak’ta Sünni-Şii-Kürt dengesi sarsılırken, ABD için İran’ın durumu ve bölgede ki nüfuzunu İran üzerinde gerçekleşen Rusya ile nasıl bir dengenin oluşacağı ve olası komplikasyonları endişe veriyor.

O yüzden ABD, Rusya ile bölgede mücadele etmenin İran’ı karşısına alan bir tarzda mümkün olmadığını,

Ya? Diyalog kapılarının açık bırakılarak mücadele etmenin daha uygun olduğundan hareket ediyor.

*
Genelkurmay Başkanı Org.M.Dempsey İran’ın Irak’ta Amerika ile hedeflerinin bir olmadığını bildiklerini, Rağmen ABD’nin Irak’ta İran’la ya da İran’ın desteklediği güçler ile işbirliğinde bulunma ihtimaline yakın olduğunu açıklıyor.

"İran’ın Irak meselesiyle ilgili sürece dahil olup olmadığını öğrenmek, ABD’nin bu konuda karar vermesi açısından büyük önem taşıyor" diyor…

Belli ki ABD bazen sert bazen yumuşatarak İran ile mücadele etmenin kendileri açısında daha iyi olabileceğini, Böyle bir dönemde İran’ı tümden Rusya’nın kucağına itmenin sakıncalı olacağını düşünüyor.

*
Ve ABD İran ile Irak meselesiyle ilgili pazarlıklar yapıyor.

Bu aşamada İran pazarlığa "istihbarat bilgileri ve size gerekli kişiler ve gruplarla temas kurmak bizden, yaptırımların gevşetilmesi sizden" ilkesiyle yaklaşıyor.

ABD’nin yaptırımları gevşetmesi halinde, İran’ın ekonomik durumunun kısa sürede iyileşmesi öngörülüyor.

Ne ki, bütün bunların gelişmesi ve sonuç vermesinin önünde; Birincisi, ABD halkının ve Kongre’nin İran ile bir diyaloga girilmesine karşı hazırlıksızlığı, İkincisi, İran’ın yaptırımların kaldırılması şartıyla katıldığı ve 20 Temmuz’da imzalanması planlanan nükleer programına ilişkin sürdürdüğü müzakerelerin, Anlamını yitireceği ve askıya alınacağı gibi ciddi tereddütler bulunuyor.

*
Yine de Rusya bölgede safdışı olmak tehlikesini ortadan kaldırmak için Irak Savunma Bakanlığı’na (IŞİD) örgütüyle mücadelede kullanılması için Sukhoi Su-25 tipi savaş jetleri veriyor.

Bunun ötesinde İran’dan bağımsız bölgede bazı stratejik ittifak arayışlarına giriyor.

Kürtler bölgede Rusya için tam istenilen düzeyde bir güç olmamasına rağmen, Rusya İran ve Suriye’nin Kürt hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak Kürtlerle ilişkiyi yavaş yavaş geliştirmeye çalışıyor…

*
Ortadoğu,Suriye ve Irak merkezinden olası bir küresel savaşın merkezi haline gelmiştir. Konjonktürel durum Kürtlerin jeopolitik konumunu Rusya, İran, ABD ve İsrail için daha da önemli kılıyor.

Bütün bu tablo, Fransız filozof Michel Foucault’nun, "Bilgi iktidar ve gücü, iktidar ve güç de bilgiyi üretir.

İnsanın insan üzerinde güç ve iktidar kurma mücadelesi tarihin değişmeyen kuralıdır;

Sorun, insanların eşitlikle mi yoksa baskıyla mı bir arada olacakları gerilimidir "sözünü doğruluyor.

*
Kırsal toplumlarda hakim gücün temel motivasyonu, sahip olunan toprak parçasındaki zenginliği yönetmek ve düzenlemek iken, Şimdi modern zamanda ulus devlet kurumuyla sahip olunan toprak parçasının ötesinde, İnsanın ve toplumsal yapının da yönetilmesi,refah ve gelişime ortak edilmesi söz konusu olmuştur.

*
O yüzden dünyanın her yerinden insanlar faydaları ve mutlulukları için bilgi teknolojilerini talep ediyor. Bilgi teknolojilerini elinde bulunduran güç de sömürme,kontrol etme ve baskı kurma karşılığında arz ediyor.

Bu enformasyonel emperyalizmdir; sömürgeciliğini insandan geliştirip tüm dünyaya işliyor, Modern zamanın yeni hayat tarzını ulus devletlerin ötesinde dizayn ediyor, karşıtlar ise eşitliğin mücadelesini veriyor…

*
Bugünün ABD’nin enformasyonel emperyalizmi de askeri gücünü yedekte tutuyor,etkili ekonomik ve siyasi gücü ile sınırsız bir dünyayı ya da tek bir pazarı oluşturmayı hedefliyor.
Orta Doğu’da feodal grupların etkin gücünü giderek kent devletlerine çevirmeye çalışıyor.

Küresel ekonominin güvenlik sağlayacağı kimi petrol üreten, kimi su kaynaklarının sahibi, kimi ekilebilir tarlaları olan kent devletler öngörülüyor.

*
Dünyanın bölgesel pazarlarla çeşitlenmesinden yana özgür birey ya da özgür uluslar ise Alman Filozof Friedrich Nietzsche’nin, "Sen yeni bir kudret ve yeni bir hak mısın? Kendi kendine dönen bir çark mısın? Yıldızları da zorlayabilir misin senin etrafında dönsünler diye?" ifadesi doğrultusunda eşitlik mücadelesi veriyor.

O yüzden Rusya Devlet Başkanı V.Putin "Dünyada bir takım genel modellere göre yaşayamayan ülkeler ve bölgeler var. Orada toplum farklı ve nihayetinde geleneklerin de farklı olduğunu kabul etmeniz gerekir" diyor.

*
Türkiye’ye bekleyip görmek kalıyor…

30.6.2014

Ahmet Kılıçaslan AYTAR
ahmetkilicaslanaytar

IRAK DOSYASI : Irak’ta 2014 Seçimleri, IŞİD Operasyonları ve Irak’ın Geleceği


Irak’ta 2014 Seimleri, ID Operasyonlar ve Irak’n Gelecei.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI : Kerry’nin Mısır Ziyareti


Nebahat Tanrıverdi

Araştırma Asistanı

ABD Başkanı Barack Obama, Kasım 2008’de Başkan seçilmesinin ardından ilk dış temasını 2009 yılında Ortadoğu’ya yapmış ve gezinin ikinci ayağı olan Kahire’de Müslüman dünyasına hitaben bir konuşma yapmıştı. Obama, Kahire Üniversitesi’nde yaptığı bu konuşmasında ABD ve Ortadoğu arasında “yeni bir başlangıç” yapılacağını dile getirmiş ve “doğru yolu seçin, kolay yolu değil” diye seslenerek bölge insanlarına “değişimden korkmamalarını” salık vermişti. Obama’nın tarihi 2009 Kahire konuşması, daha sonra pekçokları tarafından ABD’nin bölgede devletleri değil, artık Ortadoğu halklarını muhatap alacağı yönünde yorumlanmıştı. Keza 2011’de bölgede değişim rüzgarları esmeye başladığında Obama yeniden bölge insanlarına seslenmiş ve konuşmasında bölgesel değişimin kaçınılmaz olduğunu, bölge insanının terör yerine şiddet içermeyen eylemlere öncelik verdiklerini, eylemcilere karşı yönetimler tarafından kaba kuvvet kullanılmasını onaylamadıklarını, ABD olarak değişime diplomatik, ekonomik ve stratejik olarak her türlü desteği vereceklerini açıklamıştı. Ancak ABD, Mısır’da süreç 2013 yılında darbe ile çıkmaza sürüklendiğinde bölgedeki en kritik ve zorlu sınavlarından biri ile yüzleşmek zorunda kaldı.

Bugün gelinen noktada ise darbe sonrası gerilen Mısır-ABD ilişkilerinin normalleşmesi adına ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, özel bir caba harcadığı gözlenmekte. Dondurulan askeri yardımların salınması için Kerry’nin 2013’ten beri Mısır’a teminat vermesi ve karşılıklı diplomatik ziyaretlerin hız kazanması, ABD’nin Mısır’a yönelik dış politikasında, güvenlik dinamiğinin daha belirleyici hale geleceğinin işaretleri. Bu nedenle de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin, Ortadoğu turu kapsamında 22 Haziran 2014’de Mısır’ı ziyaret etmesi oldukça önemli. Kerry, ziyareti sırasında Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi ve Dışişleri Bakanı Sameh Şükrü ile görüştü. Kerry’nin bu ziyareti, Mayıs ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra Mısır’a ABD tarafından gerçekleştirilen en üst düzey diplomatik ziyaret oldu. Ayrıca Kerry ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı Sameh Şükrü ile ortak bir basın toplantı gerçekleştirerek ziyaretine dair açıklamalarda bulundu. Basın toplantısında Kerry, ABD’nin geçen yıl askıya aldığı 1.3 milyar dolarlık askeri yardımın bir kısmının bırakılacağı ve 10 Apaçi helikopterinin Mısır’a gönderileceği teminatlarını yineledi.

ABD-Mısır Arasında “3 Temmuz” Gerilimi

Obama hükümeti, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrildiği 3 Temmuz Darbesinin ardından Temmuz ayı sonrasında Mısır’a yaklaşık 40 yıldır yaptığı yardımları askıya almıştı. Yardımların askıya alınması kararı ile birlikte Mısır’a ulaştırılan askeri mühimmat ve silahların sevkiyatı Temmuz sonu itibariyle tamamen durmuştu. Gerek ABD Kongresi’nde gerek uluslararası toplumda ABD’nin aldığı bu karar, ABD’nin benimsediği “demokratik değerler” söylemleri karşısında yetersiz bulunsa da, bu karar ile birlikte ABD, son 40 yıl içerisinde Mısır’a yaptığı askeri yardımların herhangi bir nedenle ilk defa durdurmuş oldu. Ancak ABD tarafından atılan bu adım, Mısır rejimi tarafından tepkiyle karşılansa da darbe konusunda Mısır’a geri adım attıramamış ve hatta, Mısır, Rusya ile gelişmiş askeri silah alımı için masaya oturmuştur.Askeri yardımların askıya alınmasının yanısıra ABD, 3 Temmuz darbesinin ardından Kahire’de 2011 tarihinden itibaren gören yapan büyükelçisini de geri çekti. ABD büyükelçisi Anne Patterson’ın Temmuz 2013’te Mısır’dan geri çağrılmasından beri de ABD, Mısır’daki büyükelçiliğinde diplomatik temsilini maslahatgüzar düzeyinde devam ettiriyor.

Darbenin Gölgesinde “Stratejik İşbirliği”ne Geri Dönüş

Askeri yardımların askıya alınması ve ABD büyükelçisinin merkeze çağrılması ile somutlaşan ABD- Mısır gerilimi, 2013 Sonbaharında ABD’nin girişimleri ile hafifletilmeye çalışıldı. İlişkilerin normalleştrilmesi adına Kasım 2013’te ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, darbeden sonra Mısır’a ilk defa ziyaret gerçekleştirdi. 2014 Nisan’ında ise Kerry, Mısır’a yönelik ABD askeri yardımı konusu yeniden gündeme getirdi ve ABD-Mısır arasındaki güvenlik işbirliğinin devam ettiğini; Camp David’le doğan yükümlülüklerini yerine getireceklerini ve Kongre’yi askeri yardımların devam edeceğine yönelik bilgilendirdiğini açıkladı. Bu açıklamasından kısa bir süre sonra Mısır geçici Dışişleri Bakanı Nebil Fehmi ABD’ye darbe sonrası ilk resmi ziyareti gerçekleştirdi. Nebil Fehmi ziyareti sırasında Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ve ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel ile görüştü ve ABD-Mısır ilişkilerinde güvenlik işbirliği ve terörle mücadele gibi konuların önemli olduğunu vurguladı.

Kerry’nin açıklaması ve Fehmi’nin ABD ziyareti, Obama yönetiminin darbe sonrası gerilen ABD-Mısır ilişkilerinin normalleştirilmesi arzusunu ortaya koymaktadır. Bu yöndeki en önemli gelişme de ABD’nin Sina’da devam eden operasyonlara destek vermek amacıyla 10 adet apaçi saldırı helikopterinin Mısır’a teslim edilmesine karar vermesidir. Öte yandan Obama yönetiminin aldığı bu karar Kongre’de tepkiyle karşılanmış ve şimdilik kısmen engellenmiştir. Obama yönetimi, Mısır-ABD ilişkilerini normalleştirmek için 10 adet apaçi saldırı helikopterinin gönderilmesinin yanı sıra 650 milyon dolarlık askeri yardımın da salıverilmesini de istemekteydi. Fakat 650 milyon dolarlık askeri yardım Senatör Leahy tarafından yürütülen muhalefet sayesinde yeniden donduruldu. Fakat Obama yönetimine karşı gösterilen bu direncin, özellikle de Suudi Arabistan ile İsrail’in yaptığı baskılar da göz önüne alındığında, uzun sürmesi pek mümkün görünmüyor.

ABD’nin 3 Temmuz sonrası süreçte Kahire’den büyükelçisini geri çekmesi ile yerine yeni bir ismi atamaması ve askeri yardımlar da dahil olmak üzere Mısır’a kırk yıldır düzenli bir şekilde yaptığı yardımları dondurması, Obama’nın 2009 Kahire konuşmasında ileri sürdüğü “demokratikleşme gündeminin” yanında sönük kalsa da Amerikan dış politikasında iki önemli gelişmedir. Fakat ABD uzun yıllar müttefiki olan otoriter rejimle kurduğu ilişkiyi derinden değiştirecek köklü adımları atamadı. Askeri yardımları dondurması ve büyükelçisini merkeze çağırması ABD’nin Mısır konusundaki itidalli söylemleri ile oluşan “arada kalmış” pasif imajını düzeltmeye yetmedi. Üstelik ABD, 2013 sonbaharından beri Mısır rejimi ile ilişkilerini normalleştirmeye çalışıyor. Gelinen noktada ise ABD’nin dış politikasında “doğru yolu değil, kolay yolu seçtiği” görülüyor. 2011 sonrası süreçte otoriter müttefikleri ile istikrar ve düzen söylemi çerçevesinde geliştirdiği ilişki ve Bush sonrası kabul edilen demokratikleşme gündemi arasında zorlu bir sınavla karşı karşıya kalan ABD, eski politika hatlarına geri çekileceğe benzemektedir. Fakat Ortadoğu’da son üç yılda yaşanan gelişmeler, eski politika hatları içerisinde istikrarın yeniden tesis edilmesini imkânsız hale getirmiştir. Bu nedenle de güvenlik, istikrar ve terörle mücadele söylemleri ile ABD-Mısır ilişkilerinde aralanan yeni kapı daha zorlu sınavları beraberinde getirecektir.

TARİH : Milli Mücadele Döneminde Fener Rum Patrikhanesinin ve Metropolitlerin Pontus Rum Devleti Kurulmasına Yönelik Girişimleri


Milli Mcadele Dneminde Fener Rum Patrikhanesinin ve Metropolitlerin Pontus Rum Devleti Kurulmasna Ynelik Giriimleri.pdf

TARİH : Ali Galip Olayı’nın Milli Mücadele Taraftarı Gazetelerdeki (İrade-i Milliye ve Albayrak) Y ankıları


Ali Galip Olay’nn Milli Mcadele Taraftar Gazetelerdeki (rade-i Milliye ve Albayrak) Yanklar .pdf

TARİH : II. Dünya Savaşı Yıllarında Laiklik Uygulamaları – Değişimin İlk İşaretleri


II. Dnya Sava Yllarnda Laiklik Uygulamalar – Deiimin lk aretleri.pdf

TARİH : CANDAR-OĞLU ÇELEBİ İSFENDİYAR BEY (1392-1439)


CANDAR-OLU ELEB SFENDYAR BEY (1392-1439).pdf

TARİH : Mütareke Dönemi’nde Pontus Devleti Kurmaya Yönelik Çalışmalar ve Alman Karşı Önlemler


Mtareke Dnemi’nde Pontus Devleti Kurmaya Ynelik almalar ve Alman Kar nlemler.pdf

TARİH : 14. YÜZYILDA ÜNLÜ ARAP FİLOLOG EBÜ HAYYÂN’İN BİLGİSİ DAHİLİNDEKİ TÜRK DÜNYAS I


14. YZYILDA NL ARAP FLOLOG EB HAYYN’N BLGS DAHLNDEK TRK DNYASI.pdf

TARİH : 16.YÜZYILDA İZNİK’TE ZAVİYELER ve GELİR PAYLAŞIMI


16.YZYILDA ZNK’TE ZAVYELER ve GELR PAYLAIMI.pdf

TARİH : AYDIN ŞEHRİNİN KURULUŞU VE GELİŞME EVRELERİ


AYDIN EHRNN KURULUU VE GELME EVRELER.pdf

TARİH : İNGİLİZ ARŞİVLERİ


Değerli Üyeler;

İngiltere’deki arşivleri ile ilgili iki yayınım ekte bilgilerinize sunulmuştur.

I am looking forward to hearing you

Assistant Professor

Ismail ALTINOZ

KSU Faculty of Science&Letters

Department of History

Kahramanmaras/TURKEY

TEL: +90 344 280 13 79

FAX: +90 344 280 13 52

GSM: +90 542 456 95 89

E.Mail: altinoz

Londra The National Archives’da Maraş ile İlgili Belgeler Üzerin e Bir Değerlendirme.pdf

Londra The National Archives’de Ankara ile İlgili Belgeler Üzeri ne Bir Değerlendirme.pdf

%d blogcu bunu beğendi: